Ana Sayfa Blog Sayfa 392

Yeni sınav sistemi

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın ana hatlarını açıkladığı ve SBS’nin yerini alacak olan yeni sınav sisteminin olumlu ve olumsuz yanları var. Olumlu bulduğum noktalarından başlayayım:

1. Şu anda bütün dünyada eğitimde yaşanan trend, eğiten kurum ile ölçen merciinin birbirinden ayrılması yönünde. Bunun da çok açık bir sebebi var: Çünkü günümüz dünyasında, eğitim kurumları olağanüstü çeşitlendi ve farklılaştı. Okullar tek tip ve birbirine denk olmadığı gibi, diplomalar da denk değil… O yüzden de zaman zaman savunulduğu gibi okul başarısına endeksli bir seçme sistemi asla düşünülemez. Seçme ve değerlendirme yapan kurumların eğiten kurumdan kopması zorunluluktur. Yani, seçme ve yerleştirme sınavlarının merkezi olarak yapılması kaçınılmazdır.

2. Bu merkezi sınavın bir kerede yapılmasının sakıncalarını yıllardır yaşıyoruz. Öğrencinin kaderinin üç saatlik bir zaman dilimi içinde belirlenmesi o kadar büyük bir baskı ve stres yaratıyor ki, bu durum yapılan merkezi sınavın sağlıklı bir ölçüm yapmasını da tehlikeye sokuyor. Dolayısıyla sınavın zamana yayılması, belirlenen derslerden her dönem bir sınavın merkezi olarak yapılması doğru bir fikir.

Bunlar yeni sistemin olumlu noktaları…

Olumsuzluklarına gelince… 

1. Okul notlarının değerlendirmeye yüzde 30 oranında dahil edilecek olması merkezi sınav sonuçlarını tamamıyla anlamsız hale getirebilecek bir faktördür. Büyük bir kitlenin yarıştığı bu sınavlarda bir puan fark bile 10 bin dilimlik oynamalar yaratabilirken, toplam puanın yüzde 30’u gibi büyük bir payın ders notlarına dayalı olması merkezi sınav sonuçlarını altüst etmeye yetecektir. Hal böyleyken, her okulun ya da her öğretmenin kendi okulunu-öğrencisini kayırma eğilimine girmesi ve notları şişirmesi Sayın Avcı’nın temennisiyle engellenemeyecek kontrolü mümkün olmayan bir durumdur.

2. Her yıl 12 merkezi sınavı sağlıklı-şaibesiz bir biçimde yapabilmek, geçmişte sık sık yaşadığımız soru çalınma olayları göz önüne alındığında oldukça zor görünüyor. Milli Eğitim Bakanlığıüzerine binecek bu ağır külfeti düşünerek, yeni bir sisteme geçmeden önce, bu sistemin sürdürülebilir olup olmadığını iyi hesap etmelidir.

3. Yapılan açıklamada merkezi sınava dahil olacak dersler Türkçe, matematik, fen ve teknoloji, yabancı dil, din kültürü, inkılap tarihi ve Atatürkçülük olarak belirtiliyor. İnkılap tarihi ve din dersinin merkezi sınav kapsamına alınmasının, tamamen ideolojik-siyasi kaygılar ve denge arayışları sonucu olduğu anlaşılıyor. Bana kalırsa, siyasi-ideolojik muhtevalı bu iki ders, temel formasyon ölçen diğer derslerden ayrılmalı ve merkezi sınav kapsamından çıkarılmalıdır.

Dershaneleri etkilemez 

Bütün bunlara eklemek istediğim son nokta da, yapılan bu değişikliğin dershanelere olan talep üzerinde hiçbir etkisi olmadığıdır.

Dershaneler, hep söylediğimiz gibi, arz ile talep arasındaki dengesizlikten dolayı ortaya çıkmıştır. Böylesine kıyasıya bir rekabetin olduğu yerde, yarışta öne geçmek isteyenlerin ne yapıp edip özel hazırlık yapmasını engellemek mümkün değildir.

Bu büyük yarış sürdüğü müddetçe, dershanelerin kapatılmasının pratik sonucu, sadece daha az sayıda öğrencinin daha fazla para ödeyerek kaçak dershanelere gitmesi ya da özel derse yönelmesidir.

Kaldı ki, bu sistem devreye girdikten sonra dershanelerin var olup olmayacağına karar verme hakkı da hükümete değil, dershanecilere ait bir haktır. Baktılar ki talep azaldı ve ekonomik olarak rasyonel bir yatırım olmaktan çıktı, kapatırlar; değilse devam ederler. Ama hükümet bu sistemi devreye soktu diye dershaneleri okullaşmaya mecbur bırakamaz. Ekonomide zoru devreye sokamaz. Girişim özgürlüğünü ortadan kaldıramaz. “Dar gelirli ailelerin dershanelere para akıtmasının önüne geçmek” gibi halisane bir amacı bile olsa yapamaz bunu. Zira böyle bir teşebbüs, Anayasa’nın girişim özgürlüğüne açıkça aykırı olur. Serbest piyasa ekonomisini savunan bir iktidarın bu sebeple Anayasa Mahkemesi’nde yargılanması hiç de hoş olmasa gerek…

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

“Kapitalizm sayesinde darbe olmadı.” Murat erdin’in röportajı

0

Geri dönen çekler, ödenmeyen senetler ve eksik olan ticari ahlak… Piyasada iş yapan herkesin ortak sıkıntıları bunlar. Acaba Türkiye’de ve İslam dünyasında neden ahlaki bir ticareti ve kapitalizmi geliştiremedik?

Gazeteci-Yazar Mustafa Akyol ile Prof. Dr. Murat Çizakça’nın birlikte yazdığı “Ahlaki Kapitalizm” kitabı Türkiye ve İslam dünyasında yanıtı aranan önemli sorulara dair önemli bir eser kaleme aldı. Yazarımız Murat Erdin, Türkiye’de ve İslam dünyasında kapitalizme neden olumsuz bakıldığını Mustafa Akyol’a sordu.  Akyol, İslam dünyasında serbest piyasa koşullarının neden tam olarak oluşmadığını,  iktidarlara yakın olanların kayırıldığını, yaratıcı fikirlerin bu topraklarda neden gelişemediğini anlattı…  
Dünyadaki  son siyasi ve ekonomik gelişmeler ışığında ticaret, ekonomik ilişkiler ve darbeler masadaki diğer konulardı… Sonunda iki demokrat gazetecinin lezzetli sohbeti çıktı ortaya. Murat Erdin sordu, Mustafa Akyol yanıtladı:

Dünyada ve Türkiye’de İslam ülkelerinin serbest piyasa ekonomisine bakışı nasıl?

“Serbest piyasa ekonomisi” deyince olumlu bir bakış ama “kapitalizm” deyince müthiş bir alerji var. Aslında özü itibarıyla İslam toplumlarında piyasa ekonomisine karşı bir direnç yok. Çünkü ticaret, alışveriş, esnaf kavramları zaten geleneğin bir parçası. Ama serbest piyasa ekonomisi iyi işliyor mu? diye sorarsanız yanıtım “hayır” olur. Bunun en büyük sebeplerinden birisi de devletlerin büyüklüğü, hakim olması. Müthiş bir devlet ekonomisi var. Ayrıca rüşvetin çok yaygın olması. İslam’ın o kadar karşı çıktığı bir konu olmasına rağmen İslam ülkelerinde rüşvet almış başını gidiyor. Bizim hep malperest gözüyle baktığımız Batı ülkeleri, yolsuzluk endeksinde ve rüşvet konusunda tüm İslam ülkelerinden daha iyi ve daha iyi durumda. Sonra patent hakkı diye bir şey yok. Kapitalizmin geleneksel formları var İslam ülkelerinde ama şirketlere dönüşmüş büyük organizasyon yok. Adil bir rekabet piyasası yok. Adam kayırma yaygın. Tüm bunları biraraya getirdiğimizde İslam ülkelerinde gerçek bir piyasa oluşmuyor.”

Kapitalizme karşı neden bir hassasiyet var?

“Sol jargonun ürettiği bir karşı duruş var aslında. İslam dünyasında entelektüel damar genelde sol bir damar. Onların kapitalizm algısı kötü. Bir de şunu söylemeliyim: İslam dünyasında Batı, kapitalizm ile özdeşleştiriliyor. Kapitalizme karşı olmak, Batı’ya karşı olmakla bir tutuluyor. Batı bu şekilde nasıl başarılı olmuş biz de aynısını yapalım demektense, Batı’yı başarılı kılmış bir sistemi toptan reddetme gibi bir tavra giriyorlar. Bunun karşı tavrı da sosyalizm. Ama Batı sosyalizmle zengin olmadı ki… Ayrıca Türkiye’deki antikapitalist Müslümanların yanlış anladığı gibi İslam’ın yardımlaşmayı öngören emirleri sanki sosyalizm ile uyumluymuş gibi algılanıyor. İslam’da gönüllü bir vermek vardır, sosyalizmde ise malların kollektivizasyonu söz konusudur. Sosyalizmde her şeyi devletten beklersiniz ve vicdanınız çürür. Çalışmayı bırakırsınız çünkü ne kadar çalışsanız da özel mülkiyet olmadığı için aynı şeylere sahipsinizdir. Tüm bunlar İslam’ın ruhuna aykırıdır.”

Hz. Muhammed fiyatlara sınır getirilmesini reddetmiştir. Zaten kendisi de bir işadamıdır. Halifeler işadamıdır. Hz. Ebubekir kumaş tüccarı, Hz. Osman tahıl ithalatçısıydı… Bu anlamda İslam kapitalisttir diyebilir miyiz?

“İslam’ın temel meselesi bu değildir tabii. İslam’ın temel meselesi insanın doğru yolu bulmasıdır, Allah’a ve peygambere imandır. Dünyada ahlak ve adalete varmaktır. Ama İslam’dan bir ekonomik model çıkarmak istersek kapitalizme daha yakındır.”

Neden bazı İslamcılar İslam diniyle sosyalizmi yakınlaştırma gayreti içindeler ?

“Batı’ya tepki önemli bir motivasyondur. Marks’tan etkilenmek önemli bir etkileşimdir. Bütün Ortadoğu ülkelerinde bunun etkileri var. Özellikle soğuk savaş yıllarında SSCB’nin de etkili olmasıyla İslamcılık da bu anlayışla örtüşür gibi oldu. Batı’nın tüketim çılgınlığı, paranın fetişleşmesi gibi bazı ahlaki sorunlar da buna eklendi. Ben şunu da görüyorum olaylara reel gözle bakanlar daha iyi bir yol tutabiliyorlar. Malezya ve Türkiye örneğinde olduğu gibi.”

Osmanlı ekonomisine baktığımızda ne görüyoruz ?

“Osmanlı ekonomik açıdan iyi bir model değil. Bu durumu bizim kitapta (‘Ahlaki Kapitalizm’, Mustafa Akyol / Murat Çizakça. Ufuk Yayınları) Prof. Dr. Murat Çizakça da ifade ediyor. Osmanlı’da toprak mülkiyeti yok. Her şey devlete ait. Oysa bu İslami bir şey değil.  Piyasanın başarıyı ödüllendiren bir dinamiği var. Bu Osmanlı’da yok. Ama İslam’ın ilk döneminde var. Müslüman tüccar kimliği var. Sonradan bu hal ne yazık ki zayıflamış.  Osmanlı’da gayrimüslimler ticarete atılmış. Geriye köylüler ve bürokratlar kalmış. Bu topraklarda devletten bağımsız burjuvazinin gelişmesi epey yeni bir durum.”

Cumhuriyet döneminde de işadamlarına kuşkuyla bakılıyor. Örneğin İsmet İnönü ekonomide çok devletçi bir politika izlemiştir, serbest piyasaya karşı çıkmıştır. Cumhuriyet neden ticarete yakın durmamış?

“İşadamlarına sınıfına güvensizlik, bunların zapturat altına alınması gibi bir anlayış varlık vergisi ile ortaya çıkar. O dönemdeki karikatürler ve filmlere bakınız, zengin olanın sanki ahlaksız olması gerekiyormuş gibi bir anlayış yaratıldı. Türk sineması bunu anlatır. Zengin olan kendini suçlu hissedecek neredeyse…”

AK Parti’yi iktidara getiren Anadolu tüccarıdır, esnaftır denir. Katılıyor musunuz?

“Tek neden değil belki ama AK Parti’ye güç katan, O’na sermaye açısından omuz veren evet bu sınıftır. Bu sınıfın dünyaya açılma gayreti de AK Parti’nin daha küresel bir parti olmasının sebebidir. AK Parti’nin bugün hala rasyonel olan yanlarından birisi hiç kuşkusuz ekonomiye önem vermesidir. Parti yönetimi piyasaya değer veriyor. Geçmişte böyle değildi Türkiye. Piyasayı hiç önemsemeyen bir anlayış hakimdi. Yakın dönemdeki darbe girişimlerine bakınız, hepsinin ekonomi politiği felakettir. Darbecilerin zihniyeti piyasadan çok uzaktır. Niye darbe olmadı diye sorarsanız tabii ki Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının çok önemli payı var ama ekonomik bir nedeni de var darbe olmamasının. Kapitalizm sayesinde darbe olmadı Türkiye’de. Çünkü darbeciler biliyordu ki darbe olsaydı Türk ekonomisi yok olurdu. 1980 yıllarının ekonomisi yok artık. Tankları orta yerde kolay gezdiremezsiniz artık. Bu kapitalizm sayesinde medya, teknoloji ve Anadolu gelişti.”

AK Parti son dönemde ekonomide daha devletçi bir politika mı izliyor?

“Rekabetin yerine adam kayırmacılığın alması bir problemdir. Siyasi iktidara fikri yakınlıkla belirlenen bir ekonomi yanlış yere gider. Bu, rekabeti öldürür. Laik bir işadamı ile muhafazakar bir işadamı aynı ihaleye giriyorsa ve laik adamın teklifi daha başarılı ise ama diğeri sırf muhafazakar olduğu için bunu kazanıyorsa bu rekabeti öldürür. Türkiye’de bunlar oluyor diye bazı izlenimler var. En büyük sorunlarımızdan birisi bu bizim. Hısım, akraba, dost ve eş durumundan sağlanan torpilin sürekli olarak kaliteyi öldürmesi. Bu durum üniversiteye hoca atamalarında bile var. ABD’nin dünyanın en büyük ülkesi olmasının sırrı buradadır. Onlarda yoktur böyle şeyler.”

Ekonomideki kalkınma demokrasiyle taçlanabildi mi?

“Türkiye ekonomide henüz zirveye oynayacak donanıma sahip değil. Türkiye’den hiç icat çıkmıyor. Buluş üretemiyoruz. Patent sayımız çok düşük. I-Phone’u biz üretmiyoruz. Marka değeri yaratamıyoruz. Tüketim markası yok bizden. Türkiye’den şarkı da çıkmıyor. Güney Koreli bir adamın şarkısı tüm dünyada patladı mesela.  Yaratıcı bir toplum değiliz biz. İş-güç yapıyoruz, ticaret yapıyoruz ama sıfırdan bir marka yapamıyoruz. Yaratıcılığı doğuran bir zihinsel ortam yok Türkiye’de. Orhan Pamuk Nobel aldı adam kimseye yaranamadı. Biz tek tipçi bir toplumuz, yaratıcılığı yükselten adamları aşağıya çekiyoruz. ‘İcat çıkarma’ diye bir sözümüz var. Yerel yaşıyoruz biz bu dünyayı… ”

Ahlaklı kapitalizme nasıl varabiliriz ?

“Aday kayırmayarak, imzaladığınız anlaşmalara sadık kalarak, işçilerinize haklarını tam olarak vererek olur ahlaklı kapitalizm. İşçiler güvenli şartlarda çalışmalılar. İş kazalarında Avrupa şampiyonuyuz. Devletin madenlerinde durum daha beterdi gerçi. Türkiye o kadar enteresan ki arabalar için üretilen emniyet kemerinin tokası satılıyor bizde ayrı olarak. Avrupa’da bunu yapsanız adama deli derler. Yani, kapitalizmin tek başına ahlaklı veya ahlaksız olması değil önemli olan; insanın ahlaklı olup olmaması.”

Darbecilerin zihniyeti piyasadan çok uzaktır. Niye darbe olmadı diye sorarsanız tabii ki Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının çok önemli payı var ama ekonomik bir nedeni de var darbe olmamasının. Kapitalizm sayesinde darbe olmadı Türkiye’de. Çünkü darbeciler biliyordu ki darbe olsaydı Türk ekonomisi yok olurdu.

Ahlaklı demokrasiye varabilecek miyiz ?

“Geleneksel ahlakımız çok iyi düzeyde. Babaya saygı, anneye saygı, din ve vicdan gibi. Ama yeni bir dünya içinde yaşıyoruz ve o dünyanın ahlakı bizim yaşantımıza oturmuş değil. Trafiğe bakınız. Bizim dinimizde yoldaki taşı kenara kaldırmak vardır, benim rahmetli dedem yapardı bunu. Ama bizim trafiğimize bakın. Yol vermemek, kırmızı ışıkta geçmek. Nerede kaldı bizim İslam ahlakımız ? Çok ahlaklıyım diyen bir adam trafikte yüz kişinin hakkını yiyebiliyor. Modern toplumun gereklerine göre bir ahlak anlayışı geliştirmiş değiliz. Aynı hoyratlık siyasette de var. Siyasetin dili son derece kaba. Haksız suçlamalar var. Bizde herkes birbirine vatan haini diyor. Bu ahlaksızlık değil midir ? Biz ahlakı modern hayata yansıtabilmiş değiliz.”

MUSTAFA AKYOL KİMDİR ?

1972 Ankara doğumlu olan gazeteci-yazar Mustafa Akyol, lise öğrenimini TED Ankara Koleji, Nişantaşı Anadolu Lisesi ve Özel Tercüman Lisesi’nde tamamladı. 1996’da Boğaziçi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi Bölümü’nden mezun oldu.

Boğaziçi Üniversitesi  Atatürk Enstitüsü’nde “Kürt Sorununun Kökeni”  konulu master  tezi hazırladı. 2006 yılında bu tezi genişleterek “Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek: Yanlış Giden Neydi ? Bundan Sonra Nereye?” adında bir kitap çıkardı.

Türkiye, İslam dünyası, İslam ve modernite; Kürt sorunu; bilim, din ve ateizm; din, devlet ve laiklik gibi konularda yazılar yazan Akyol’un İngilizce makaleleri çeşitli Batılı yayın organlarında yayınlanmaktadır.

Mustafa Akyol, halen Star ve Hürriyet Daily News gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır. 
Gazeteci- yazar Taha Akyol’un oğludur.

turcomoney,01.09.2013

Dedelere maaş verilmeli mi?

Demokratikleşme paketinde cemevlerine hukuki statü sağlanacağı söyleniyor.

Olumlu bir adım bu.

Cem Vakfı Başkanı İzzettin Doğan’ın, Fethullah Hoca’nın önerisiyle cami, aşevi ve cemevini aynı bahçede buluşturmak istemesi de güzel.

Ama asıl atılması gereken adım, devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayacak adil ve kalıcı bir düzenlemeden geçiyor.

Evrensel anlamıyla din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına alan bir anayasadan geçiyor.

Ve o gerçekleşinceye kadar, cemevi düzenlemesi dahil bu süreçte atılacak bütün adımlar, bu perspektifle çelişmeyecek biçimde olmalı.

**

Geçenlerde Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, dedelere maaş verilebileceğini söyledi.

Dedelere maaş bağlanmasını eşitlik ilkesinin bir gereği olarak görenler, ideal düzenleme ne olursa olsun, imama maaş verildiği yerde dedeye de verilmesi gerektiğini düşünebilir.

Ama Fransız Devrimi’nden sonra ilk yapılan işlerden birinin, papazları devlet memuru haline getirmek olduğunu göz önüne aldığımızda, Alevilerin de Sünniler gibi devlet kontrolüne alınacağından kaygılanmak da mümkün.

**

Dedelere maaş, belki bir ayrımcılığın ortadan kaldırılması gibi görülebilir, ama yönelmemiz gereken asıl hedef, devletin dinden elinin çekildiği, onun asıl sahiplerine, yani bireylere ve sivil topluma bırakıldığı, herkesin dilediği dini faaliyeti kendi imkanlarıyla yaptığı, imamını, papazını, hocasını, dedesini, şeyhini kendisinin seçtiği, kendi dini eğitim kurumlarını serbestçe oluşturabildiği, tüm faaliyetlerini kendisinin finanse ettiği, cemaatin, tekkenin, dergahın, türbenin, tarikatın serbest olduğu bir hukuki çerçevenin inşası olmalı.

Diyanet’in kapatıldığı, şeyhliği, dedeliği, pirliği, babalığı suçlaştıran, insanların türbe ziyaretini bile yasaklamaya cüret eden İnkılap Yasalarının, evrensel anlamıyla dini eğitimi imkansız kılan Tevhidi Tedrisatın çöpe atıldığı, dedeye maaş verilmediği, imamın da maaşının kesildiği, ibadethanenin tanımlanmadığı, ayrılık olmasın kaygısıyla inanç alanının kamulaştırılmadığı bir özgürlük durumu yani.

Bin yıl da tartışsak, sonuçta ulaşacağımız en adil çözüm bu.

– Darbeyi kınamak için izin talebi –

Yıllardır insan haklarıyla ilgili yazar çizerim, ne zaman Müslümanların haklarıyla ilgili bir şey yazsam aynı tuhaf tepkiyle karşılaşıyorum.

Özgürlükçü geçinen pek çok isim adeta sancılanıyor, başka bir konuda olsa kendisinin de saçma göreceği tepkiler verebiliyor.

Bu tepkilerin bir şekli, ilkesel olarak bu haklara karşı çıkamamak, ama haklara ilişkin bir öncelik sıralaması yaparak Müslümanların talep ettiği hakları ötelemek oluyor.

Başka kesimlerin haklarıyla ilgili telefon rehberi kadar uzun bir liste koyuyorlar önümüze. Önce o sorunların çözülmesini şart koşuyorlar.

**

Hatırlayacaksınız başörtüsü yasağının kalkması söz konusu olduğunda çok bariz ortaya çıkmıştı bu refleks. Bazı akademisyenler bir bildiri yayınlamışlardı. Onlar da özgürlük istiyorlardı, ama bunun olması için “toplumsal uzlaşı” gerekliydi, önce Kürt Sorunu, Alevi Sorunu, işçi hakları ve şu an hatırlayamadığım başka bir dizi sorunun çözümünü istiyorlardı. Aslında istedikleri, tüm dertlerin bittiği mutlu insanların ülkesiydi.

Bu sorunlar çözüldükten sonra sıra “türbana” gelmeliydi.

Yani gelmemeliydi.

**

En son “Darbeye Karşı Koalisyon”un Mısır eyleminde de aynısı oldu.

Yine aynı sıralamayı yaparak, Gezi olaylarında hayatını kaybedenler dururken veya parklara girmek engellenirken Mısır Darbesini protesto etmenin çifte standart olduğunu iddia edenler, Roboski’yi niye görmediğimizi soranlar oldu. Üstelik de ben dahil eyleme katılanların bu konularda ne yaptığını bilme gereği dahi duymadan.

Ben bütün bu konularda susmadım, polisin hoyratça müdahalesinden yaşanan ölümlere, toplantı ve gösteri hakkına ilişkin kısıtlamalardan Roboski’yehepsinde tepki verdim. Ama vermeyebilirdim de. Bu durumda bile Mısır Darbesini protesto ederken başka eylemlerde sorulmayanın sorulması tuhaf olmaya devam ederdi.

Darbeyi kınıyoruz yahu, yaşama hakkı dahil tüm insan haklarının ihlal edileceği bir kötülük kapısını, buna söylenecek laf mı olur? Hayattaki tek eylemim bu olsaydı bile. Kimse bütün ihlallere yetişemez, bir insan hakları örgütünden beklenen de bireylerden beklenemez.

Ama bekleniyor.

Sebep islamofobik önyargı mı, yoksa Mısır’daki kurbanlar hükümete duyulan öfkeye mi kurban ediliyor?

Gerekçeleri yüz yıl tartışabiliriz. Ama sonuçta var böyle bir sorunumuz.

**

Bu noktada hak savunucularına ilave bir sorumluluk düşüyor. Hakları birbirinin karşısına çıkarma yanlışına düşmemeyi öncelikle kendileri başarmak zorunda onlar.

İkinci olarak, özenli bir dil kullanmalı, bir sorununa işaret ederken başka bir soruna kaynaklık edebilecek, bir kesime hak sağlamaya çalışırken diğer bir kesime karşı olumsuz algı oluşturabilecek kıyaslardan kaçınmalılar.

Siyasi ortamın sertleşmesinden payımızı alıyor muyuz, acaba bu durum bizim perspektifimize zarar veriyor mu diye kendilerini mercek altına almalılar.

Makul olabilmekten söz ediyorum yani. 

Ama kim demiş bu ülkede bu kolay diye?

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Suriye’de kanayan insanlık

Suriye’de 21. Yüzyıl’ın şimdiye kadarki en ağır trajedisi yaşanmaya devam ediyor. Her gün yüzlerce insan kaçınılması mümkün bir iç savaşta can veriyor, yerinden yurdundan oluyor. En son çok sayıda çocuk kimyasal silahlara kurban edildi. İslam Dünyası, Demokratik Dünya ve uluslararası toplum katliamları seyrediyor. Çok laf az iş üretiyor.

Suriye’de yaşananlar birbirinden tamamıyla farklı şekillerde yorumlanabiliyor. Çözüm önerileri de bu yorumlara göre değişiyor. Ne olacak, bu dram nasıl sona erecek veya erdirilecek? Daha özgül olarak Türkiye ne yapmalı veya yapmamalı? Türkiye’nin Suriye politikası nerelerde isabetli nerelerde hatalı?

Her şeyden önce vakaya doğru teşhis koymalıyız. Suriye ne bir işgale, ne de başka bir ülkenin saldırısına uğradı. Ne oluyorsa özü bakımından ülkenin iç dinamikleri yüzünden oluyor. Benim gördüğüm, iç savaşın ana sorumlusu mevcut rejim. Esed ve adamları ülkeyi tedricî bir reform sürecine sokarak demokratik ve eşitlikçi karılma dayanan bir sistemin yolunu açmadı. Bu istikametteki taleplere silahla cevap verdi. Bu otoriter rejimin sindirilmiş toplum kesimleri bir noktada korku duvarını aştı ve cevap vermeye başladı. Şimdi ülke iki kampa bölünmüş vaziyette. Bir tarafta orduyu kontrol eden rejim diğer tarafta ona karşı mücadele eden bir koalisyon. Savaş uzadıkça iki tarafta yer alan toplum kesimleri arasındaki düşmanlık ve nefret de koyulaşıyor ve bunlar belki de ilerde bir arada yaşayamayacakları bir ruh hâline itiliyor.

Suriye’de insanî müdahalenin bütün şartları var. Her tür silaha sahip bir ordu zayıf ve dağınık muhalefetin toplumsal tabanına ölüm yağdırıyor. Tüm insanî değerleri çiğneyerek katliamlar yapıyor. Muhalefet de çeşitli unsurları içinde barındırıyor. Muhalif silahlı gruplardan bazıları rejiminkilerle yarışabilecek vahşet tablolarına imza atıyor. Bu böyle sürerse tarihin en büyük vahşetlerinden biri yaşanmış olacak. Bu duruma İslam Dünyası’nın ve demokratik blokun seyirci kalmaması lâzım. Zira, olan biten Suriye’nin bir iç meselesi değil, bir insan hakları meselesi. Dünya eninde sonunda müdahale etmek zorunda kalacak. Müdahale geciktikçe insanî kayıplar ve maddî tahribat artacak.

Kimyasal silahlarla kesine yakın ihtimalle rejim tarafından yapılan katliam en azından buna cevap verme çabalarını artırdı. Kimyasal silahın yol açtığı ölüm manzaraları insanı dehşete düşürmekle beraber bu talihsiz ülkede insanî müdahale şartları çok daha öncesinde ortaya çıkmıştı. Ülkelerin iç politikaları, özellikle ABD’deki durum, uluslararası müdahaleyi geciktiriyor. Ancak, müdahale etmemenin bu ülkeleri Suriye’den doğacak uluslararası problemlerden kurtaramayacağı açık. Diğer taraftan bir müdahalenin nasıl olacağı ve sonrası da tartışmalı. Bence yabancı askerlerin Suriye topraklarına girmesi yanlış. Zaten buna ihtiyaç da yok. Muhalefet aslında çoğunluk. Yapılması gereken muhalefeti rejimle eşit savaşma gücüne kavuşturacak silah desteği sağlamak. Bosna tecrübesi gösterdi ki, savaşan taraflar arasında ağır bir dengesizlik olduğu sürece tarafları bir masada buluşturup anlaştırmak çok zor.

Demokratik Dünya sadece savaşın sonlandırılmasını değil, sonrasında hiçbir kesimin -özellikle azınlık durumundaki Nusayri nüfusun- hiçbir güvenlik endişesi yaşamayacağı, eşit insan haklarına sahip olacağı ve siyasî süreçlerden dışlanmayacağı bir siyasî yapılanmanın ortaya çıkmasını da gözetmek zorunda. Bunu yapabilmesi için de müdahil olması şart. Hem hiç karışmayıp hem de savaşı muhalefetin kazanması –ki bu eninde sonunda olacak– durumunda yeni rejimin nitelikleriyle ilgili ahkâm kesmeye hakkı olamaz.

Türkiye’nin Suriye dış politikasının genel olarak doğru olduğu kanaatindeyim. Türkiye sorunu ne yaratan ülke ne de tek başına çözebilecek güç. İstese de istemese sorundan etkilenecek coğrafî konumda. Uluslararası toplumu harekete geçirmek için çabalamaya, göçmenlere kapısını açık tutmaya ve muhaliflere destek sağlamaya devam etmeli. Belki de revize etmesi gereken tek şey dış politika dili. Türkiye taleplerini ve Esed rejimi eleştirilerini daha az ve daha alçaktan dile getiren bir söylemi benimsemeli. Daha çok iş yapmalı ama daha az ve daha dikkatli konuşmalı.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Ortadoğu’yu dizayn hakkı

On yıllardır, Ortadoğu’daki bütün sorunların kaynağında bu coğrafyanın 1. Dünya Savaşı sonrasında, savaşın galipleri tarafından parsellenmesinin, yapay sınırlar oluşturulmasının, ülkelerin rejimlerinin yine bu güçler tarafından belirlenmesinin yattığını söyledik durduk. Bölgenin, bölge halkı dışı güçler tarafından dizayn edilmesi bitmek tükenmek bilmeyen çatışmalara sebep olduğunu savunduk.

Arap Baharı bir anlamda, 90 yıldır süren bu düzenin değişmesi anlamını taşıyordu. Ortadoğu halklarının kendi iradelerini kendi ellerine alması, kendi yönetimlerini kendilerinin belirlemesi döneminin başlamasının adıydı Arap Baharı… “Batı bari bu kez burnunu sokmasa, kontrol etmeye, manipüle etmeye çalışmasa” diyorduk.

Ama olmadı, olmuyor…

Libya’ya müdahale… Mısır’da dış destekli darbe, Tunus’ta benzer bir rejim değişikliği için fırsat kollanması ve Suriye’de Esed’e karşı başlayan mücadelenin mezhep çatışmalarına, sonu belirsiz bir iç savaşa doğru evrilmesine yol açan dış müdahaleler…

Yine herkesin eli Ortadoğu’nun üzerinde. Ortadoğu’da sınırlar yine özgürce çizilemiyor; rejimler yine iç dinamiklerle belirlenemiyor.

Nasıl bir “siyasi strateji?” 

Şimdi geldiğimiz noktada gittikçe azgınlaşan Esed’in nasıl durdurulacağını, dış müdahalenin artısını-eksisini, süresini, “derinliğini” ve “siyasi stratejisini” tartışıyoruz.

Cumhurbaşkanı Gül şöyle diyor:

“Uluslararası camia başından beri, Suriye’nin içinde bulunduğu durumdan çıkışına ilişkin bir strateji ortaya koyamadı. Kaostan çıkmak için önce bir çıkış stratejisi gerekiyor Suriye için. En büyük noksanlık bu. Altını çizerek söylemek istiyorum ki, siyasi bir strateji ortaya koymadan, herhangi bir askeri müdahalenin de netice alacağına inanmam. Önce siyasi çerçevenin ve siyasi stratejinin ortaya konması gerekir.” 

Bana kalırsa sorun, siyasi çerçevenin ya da siyasi stratejinin yokluğundan ziyade birbirinden farklı siyasi çerçevelerin varlığında…

ABD, rejim değiştirmeyi hedeflemeyen, cezalandırma amaçlı bir müdahaleden söz ediyor. Zira şu anda Esed yıkıldığı takdirde yerine gelecek olan yönetimle ilgili derin kuşkuları var.

ABD’nin hazırlandığı askeri müdahalenin sonuç alıcı olmadığını söyleyen Türkiye ise askeri harekatın Esed’i devirip yerine Hür Suriye Ordusu’nun oluşturacağı bir yönetimi getirmesini istiyor. Zira Türkiye Suriye dış politikasını uzun zamandan beri Hür Suriye Ordusu’nun başarısına endekslemiş durumda…

Bu iki “siyasi” çerçeveden hangisi doğru derseniz, açıkçası bana ikisini de bir kenara itip sil baştan yeni bir vizyon ve yeni bir çerçeve oluşturmak gerekir gibi geliyor.

Esed’in kimyasal silah kullanma suçunun cezasız kalmaması gerektiği, eğer cezasız kalırsa bunun dünyanın bütün despotları için kötü örnek olacağı, dolayısıyla sembolik bir cezalandırma operasyonu yapılması konusu kabul edilebilir bir argüman…

Ama bu, Suriye sorununun sadece tali bir yönü. Asıl sorun, kanın nasıl durdurulacağı, ülkedeki kaosun nasıl bitirileceği, dolayısıyla asıl ihtiyaç da uluslararası kamuoyunun bu konuda yeni bir“çerçeve ve strateji” belirlemesi…

Taraf değil arabulucu 

Eğer Suriye sorunu çözülmek isteniyorsa en başta bu sorunun büyümesine, ülke sınırlarını aşarak uluslararası bir sorun düzeyine sıçramasına yol açan koşulların ortadan kaldırılması gerekiyor.

Bu da, Suriye’de çatışan tarafların arkasında bulunan ve silah desteği vererek bu çatışmanın sürmesine yol açan ülkelerin, somut olarak söylersek, bir tarafta İran ve Rusya’nın öte tarafta da ABD ve Türkiye’nin silah desteğini kesmesi ve acil bir ateşkes için birlikte çaba sarf etmesi, sonra da iki yıllık bir iç savaşın artık birbiriyle konuşamaz hale getirdiği tarafların müzakere masasına oturması için arabuluculuk çalışmaları yürütmesi demek…

Bu masa kurulduğunda ne Türkiye’nin “Esed’siz bir Suriye” diye diretmesi ne de Rusya’nın“ille de Esed’li bir Suriye” diye ısrar etmesi doğrudur. Bu karar ne kadar zor olursa olsun, Suriyeliler’in müzakere ederek vereceği bir karar olacaktır. Ayrıca, sonuçta ortaya bütünlüğünü koruyan bir Suriye mi yoksa devletçiklere ayrışmış bir Suriye mi çıkacağı da yine arabulucuların tercihlerine göre değil; müzakereler sürecinde iç dinamikler tarafından belirlenecek bir şeydir.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Gemi limandan ayrıldı

PKK’nın silahlı mücadeleden vazgeçmesiyle birlikte, Kürt hareketinin öne sürdüğü haklı talepler için onlarla omuz omuza mücadele vermek Türkiyeli demokratlar için sadece demokratik bir görev değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.

Bu açıdan bakıldığında, BDP’nin 1 Eylül Barış Günü’nde Diyarbakır’da istediği kadar kitle toplayamamış olmasını sevinçle karşılamak hiç de yakışık almıyor doğrusu.

Çözüm sürecinden yana olan herkes, silahların bırakılmasının demokratik mücadelenin tatil edilmesi anlamı taşımadığını içine sindirse iyi olur. BDP ya da başka Kürt partileri-sivil toplum kuruluşları bugün de, bundan sonra da demokratik hak talepleriyle gösteriler yapacaklardır ve yapmalıdırlar da… İktidarın hâlâ ana dilde eğitime karşı olduğunu söylediği bir ülkede, mevcut demokrasi düzeyimizin daha çok miting, yürüyüş, gösteri kaldıracağı besbelli değil mi?

Yeter ki, geçen gün uzun uzun yazdığım gibi bu gösteriler halkın gönüllü katılımıyla olsun; zora, zorbalığa dayanmasın…

Bardağın dolu tarafı

Son aylarda çözüm sürecinin gidişatıyla ilgili oldukça karamsar bir hava esiyor Türkiye’de. Çoğumuz sürecin ilk günlerindeki iyimserliği korumakta zorlanıyoruz. Bölgeden gelen haberler çoğu zaman iç karartıyor. PKK’nın bölge halkı üzerinde baskı kurma teşebbüslerini, silahlı PKK militanlarının düzenledikleri gövde gösterilerini, vergi adı altında haraç toplama faaliyetlerini adı konmamış bir “özerk yönetim” oluşturma çalışması olarak algılamamak imkânsız. Böyle bir emrivaki elbette sadece Batı’da değil, bölgede de endişe yaratıyor.

Bütün bunlar bardağın boş tarafı…

Aslında biz daha en baştan beri, 30 yıldır şiddet dilinden başka bir dil konuşmayan bir örgütün siyasetin dilini konuşmaya başlamakta zorlanacağını, sancılı bir transformasyon dönemi geçirmesi gerektiğini biliyorduk.

Ne var ki bu karamsar hava bardağın dolu tarafını unutmamıza da yol açmamalı…
Bardağın dolu tarafının en veciz ifadesini dün Oral Çalışlar’ın yazısına başlık olarak seçtiği cümlede bulabiliriz: “Gemi limandan ayrıldı.”

Bölgedeki dostlarından birinin Oral’a söylediği bu üç kelime, çok önemli bir gerçeği ifade ediyor.

Ölüm artık uzakta kaldı

Gemi limandan ayrıldı bir kere… Bölge halkı “ölümden” uzaklaştı, her gün sevdiği birinin ölüm haberinin gelmesi dehşeti içinde yaşadığı günler artık geride kalan bir kâbus…

Dağda dönmeyi bekleyen gençler, önlerinde uzanan gelecekle ilgili hayaller, planlar yaptılar bu aylar boyunca. Anneler dağdaki oğulları için çevrelerinden kız bakınmaya, kızlar gönül düşürdükleri delikanlıların dağdan dönüş yolunu beklemeye başladı. Esnafın yüzü güldü, iş adamları bölgedeki ekonomik kıpırdanmadan umutlandı, iş planlarını revize etti, belki yeni yatırımlar planladı. Bölgeye tayini çıkan öğretmenin, memurun yüreğini basan korkular yok oldu. İnsanlar çocuklarını askere göndermekten korkmaz oldu.

Milyonlar barış haline alıştı…

Hal böyleyken, Cemil Bayık’ın ya da bir başkasının kafasının tası attı diye, haydi sil baştan yapılabilir mi? Koca bir bölge halkı, hayallerini, umutlarını bir yana bırakıp yeniden ölmeye ve öldürmeye yönlendirilebilir mi?

Hal böyleyken, iktidar yeniden “Ben vazgeçtim, eski devlet politikalarına dönüyorum. Kürtler’i de, haklarını da tanımıyorum, Mehmetçik’i de yeniden ölmeye ve öldürmeye yolluyorum” diyebilir mi?

30 yıllık ölüm döneminden sonra, yaşamak, yeniden “kazanılmış bir hak” haline gelmişken, bu hakkı insanların elinden almak kolay iş mi?

Bu gemi mutlaka ileriye doğru yol almak zorunda.

O yüzden de hepimize düşen, bu yolculuğun mümkün olduğu kadar kolay geçmesi için elimizden ne geldiğine bakmak… Elbette eleştirmek ve uyarmak ama her Allah’ın günü baykuş gibi karamsar kehanetlerde bulunmak değil…

Korkmayan bir halkı nasıl yönetirsiniz?

Eskiden devlet büyüklerimiz her kış komünizm beklermiş. ‘Bu kış komünizm gelecek’ diye yeri göğü inletirlermiş her yıl. Yok, masal değil, gerçek. Halk kışı hem soğuktan hem de korkudan tir tir titreyerek geçirirmiş. Yıllar geçmiş, komünizm gelmemiş. Ama olsun…

Halkı korkutmak etkin bir ‘yönetim tekniği’ olarak devletin hâlâ elinin altında. İhtiyaç olduğunda hemen piyasaya sürülebilecek maymuncuk gibi bir aparat. Korkutarak yönetmek kolay; korkan halk susar, siner, sineye çeker, razı olur…

Bu defa kışı değil sonbaharı bekliyoruz korkuyla. Eylülde geliyormuş bu defa. Komünizm artık kimseyi korkutmadığı için beklenen başkası. Yani hem mevsimi değiştirdik hem bekleneni.

İşte nihayet eylül ayına girdik. Bu yıl eylülde hüzün, hazan, romans değil isyan, olay, çatışma bekleniyor. Üniversiteler karışacak, Aleviler, Kürtler isyan edeceklermiş… Devlet böyle diyor. Bu bir duyum mu, yoksa ‘ah keşke’ dedikleri bir beklenti mi anlayabilmiş değilim.

Ama her durumda toplum endişeli, devlet baba gergin, asabi, sert. Tıpkı komünizm beklediği yıllardaki gibi; ‘kafasını çıkarsa da ezsem şunları’ der gibi. Hem ‘onları’ ezsem, hem de arada ‘şunları’ sindirsem havasında. ‘Anarşik’ durumların seçimler öncesi milli bünyeye iyi geleceğini biliyorlar. Gençler sokağa çıkacak, ‘huzur ve güven ortamı’nı bozacak, devlet balyoz gibi kafalarına inecek. Böylece ‘otorite’ye ne kadar muhtaç, ne kadar şükran borçlu olduğumuzu halkımız iyice anlayacak. ‘Devlet dediğin budur’ diyecek halk.  ‘Kodu mu oturtan paşa’ söyleminin ‘sivil’ versiyonları manşetleri süsleyecek. Ne güzel, ne kolay olacak böylece 2014 yılı…

Dolayısıyla alarm durumundayız, bekliyoruz ‘tehlike’yi. Devletimiz uyanık. Emniyet, istihbarat, pravdalar hazır. Galiba hazır olmayanlar sadece beklenen eylemciler. Onların da ‘hazır ol’ emirleri çıkmıştır artık, sonuçta eylüle girdik. Beklentiler yüksek. Pozisyonlar alınmış. Zemin hazırlanmış. Boşa mı gidecek onca hazırlık!.. Hem ne de olsa, ‘memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz’ diyen bir devletin yeni sahipleriyiz. Eylemler gelecek diyorsak, gelecektir!

Gelince ne mi olacak? İşte ipuçları aşağıdaki açıklamada gizli:

“Hukuksuz yapılacak her eylem, karşısında devletin o bükülmez bileğini bulacaktır. Bunu bilmelerini istiyorum. Yok şurası bunu der, yok Batı şunu der, bunların hiçbiri bizi ırgalamaz.”

Normal bir hukuk devletinde ‘hukuksuz yapılan her eylem’in karşısında ‘hukuk’u bulacağını düşünmüş olabilirsiniz. Bizde ‘devletin o bükülmez bileği’ vardır. Böyle devlet, bilek, bükülmez gibi kelimeleri arka arkaya sıralayınca unutmaya çalıştığımız ‘o eski devlet’ aklınıza geliyor olabilir.

Korkmayın, bu ‘yeni’si. Benziyorlar mı birbirlerine? Olsun, yabancılık çekmemek iyidir. Şefkatli, saygılı, hoşgörülü bir devlet olsa bilemeyiz ne yapacağımızı. Ama ‘bükülmez bilekli devlet’ çok tanıdık. Tamam, devlete, otoriteye, gücü güzellemeler dizmek insanı ürkütüyor olabilir ama başımıza ne geleceğini de, başımızın çaresine nasıl bakacağımızı da biliyoruz böyle bir devlette. O ‘bilek’in sahipleri bilemiyor veya unutmuş olabilir ama sorunumuz zaten hep ‘o’ devletin bükülmez bileğiydi. Balyoz gibi indi hak hukuk isteyen insanların kafasına. Kah dindarlar oldu kurbanlar, kah Kürtler ve Aleviler. Bazen solcuları dövdü ‘o’ devlet, bazen ülkücüleri.

Bırakın artık elinizdeki balyozu. Devleti öyle ‘bileği bükülmez’ bir ‘şey’ olarak gördükçe vatandaşla bilek güreşiniz bitmez.

 

Ayrıca, polis şiddet kullandığında, devlet hukuksuz işler yaptığında sadece Batı değil herkes itiraz eder. Hukuk ve haklar adına yapılan her uyarı da bizi, hepimizi ‘ırgalar’ eğer üslubumuz buysa. Sokak şiddeti meşru değildir, ama şiddet fabrike ederek veya olanı bahane ederek otoriterliği meşrulaştırmak da çok tanıdık bir yöntemdir. ‘Yemeyiz’…

Liberallerin ayrışmasının temelleri (6) Farklı yöntemler ve donanımlar

0

Liberaller arasındaki ayrışmayla ilgili yazılarımda beş vakaya farklı bakışın liberaller üzerindeki etkilerini irdelemeye çalıştım. Söz konusu ayrışmanın liberallerin bireysel olarak düşünme, dünyaya yönelme metotları ve kişisel donanımlarıyla bir ilişkisinin de bulunabileceğini düşünüyorum. Daha önceki tecrübelerimle son vakaları birleştirdiğimde bu kanaatim kuvvetleniyor. Son yazıda bu konuya temas edeceğim.

Eskiden beridir liberal camiada karşımıza çıkan bir problem bazı liberallerin kendini tek alanla sınırlaması. Bunu ne demek olduğunu kısaca şöyle ifade edebiliriz: Liberalizm hem siyasî – hukukî hem ekonomik boyutları bulunan bir sistematik fikirler demetiyse, onu iyi anlamak için her iki alanda da makul ölçüde bilgi edinmek gerekir. Bunu yapmayan kişilerin liberalliği, birçok örnekte şahit olunduğu üzere, topal ördeğe benziyor. Yani, liberalizm çalışmayı sadece ekonomiyle sınırlı tutmak vahim yanılgılara kapı açıyor. Hayek, bunu, sırf iktisat bilen bir iktisatçı kadar tehlikeli biri olmadığını söyleyerek ifade eder; iktisatçılara hukuk, hukukçulara iktisat çalışmayı salık verir. Sadece iktisat çalışmak liberalizmin siyasî boyutlarını görmekte ve kavramakta zorluklar yaratabiliyor. Hatta, bazı vakalarda, iktisatta pür liberal görünenlerin siyasette otoriteryen -örneğin Kemalist- olmasına yol açıyor. Aslında, siyasî fenomenler iktisadî analizlere tabi tutulabileceği gibi, ekonomik vakalar da siyaset teorisiyle incelenebilir. Bazı durumlarda bunlar öylesine iç içedir ki, bir ayrım yapmak da anlamsız veya imkânsız olabilir. Meselâ, birçok kimse, mülkiyetin pür ekonomik bir hak olduğunu düşünür, oysa özel mülkiyet aynı zamanda siyasî tanınmaya ihtiyaç duyan bir haktır. Dolayısıyla, siyaset felsefesinin de konusudur. Bir ülkeye egemen siyasî felsefe mülkiyeti bir hak olarak görmüyorsa, o ülkede mülkiyetin, de facto olarak sıfırlanamasa bile, de jure olarak var olması çok zayıf bir ihtimal. Keza, siyaset teorisi çalışmayan birinin siyasal itaat yükümlülüğünün sebepleri, siyasal iktidarın meşruiyetinin kaynakları, şiddetin meşruiyet şartları ve sınırları gibi konuları kavramaları çok zor.

Benzer bir tahlil politik iktisadı ihmâl ederek sırf siyaset teorisi – felsefesi çalışan kimseler için de geçerlidir. İktisadî hayat bir insan ve dünya gerçeğidir ve onun doğasını dikkate almayan her siyasî teori iflas etmeye, bazı durumlarda felaket yaratmaya mahkûmdur. Bu yüzden, günümüz şartlarında, liberalim diyen veya liberal olmak isteyen herkesin, bir temel piyasa ekonomisi bilgisi edinmesi, yani liberal politik ekonomiden haberdar olması şart. Aksi hâlde, ya sınırsız yeniden dağıtım planlarına dayanan otoriteryen siyasî teoriler geliştiriliyor, ya da ekonominin toplumsal hayatta belirleyici bir öneminin olmadığı zannediliyor. Bu gerçeğin en büyük delili sosyalizmin tarihidir. Sosyalizm özünde pür siyasî bir teoridir. İktisadî faaliyetin bir siyasî otorite tarafından istendiği gibi tanzim edilebileceğini düşündüğü için uygulandığı her yerde ekonomik felaket yaratmıştır. Siyasetin kendisi bile bazı bakımlardan iktisadî hayatın kurallarına ve özelliklerine tabidir. Siyasetçiler – hukukçular kuralların ne olduğunu bilirler ama disiplin içinde kalarak onların nasıl doğduğunu açıklayamazlar. Bunun için iktisada başvurmaları gerekir.

Fikir hayatında düşünme, anlayıp açıklama ve teori inşa etme – savunma yöntemleri de liberallerin aldığı pozisyonun belirlenmesinde etkili olabiliyor. Tecrübeyi, deneme yanılma yöntemini dışlayarak kurucu rasyonalizm yöntemini benimseyenler ile evrimci akılcı olan ve tecrübeye de önem verenler aynı konuda çok farklı pozisyonlarda durabiliyor. Benim görebildiğim kadarıyla, meselâ, tek bilgi kaynağı olarak Ayn Rand’dan yararlanmak ve bazı anarko – kapitalistler gibi her şeyin ölçüsünün ve yaratıcısının insanlık tarihinin her yerinde her zaman aynı özelliklere sahip olarak mevcut bulunmuş bir akıl olduğunu kabul etmek sanki radikalleşmeye, savrulmaya elverişli pozisyonlar alınmasını kolaylaştırıyor.

Liberaller arasındaki bu ayrışma nereye varacak, ne olacak? Endişeye mahal yok, nereye varacaksa varacak, ne olacaksa olacak. Herkes bildiği, seçtiği konumda, dilediği tarzda, istediği ölçü ve yoğunlukta yoluna devam edecek. Beraber çalışabilecekler bunu yapacak, yapamayacaklar kendini rahat hissettiği kulvarlara geçecek. Umulur ki bu süreçte insanlar ne olursa olsun asgarî edep ve nezaketi elden bırakmazlar, çünkü iyi insanlık liberallikten de önce gelir ve en büyük erdemdir. Umulur ki herkes, her görüş, her duruş tezlerini ilkesel ve teorik tutarlılığa sahip olarak izah etmek ve savunmak için çaba harcar, böylece liberal düşünceye katkıda bulunur, belki de daha önce ulaşılamayan toplum kesimlerine ulaşma kanalları açar.

Zamandan daha büyük merhem, çare, delil yok. Bekleyecek ve kimin ne yapacağını, sonunda nereye varacağını göreceğiz. Muhafazakârlıkla ‘suçlanma’ (!) riskini göze alarak şöyle bitireyim: ‘Hayırlısı olsun!’

AKP’nin Siyasî İradesi Değil, İdare-i Maslahatın ve İlkesizliğin Zaferi

Can Paker, “Türkiye’nin 85 yıl süren asker sorunu vardı. Her ne kadar seçimler olduysa da iktidara gelen siyasiler, sadece ekonomiyle ilgili kararlar aldılar. Siyasete daima asker karar verdi. İşte bu sebeple Tayyip Bey’in en önemli başarısı bu vesayeti ortadan kaldırmasıdır” diyor (Yeni Şafak, 22.08.2013).

Atilla Yayla da Can Paker’le aynı fikirde, o da, “Çok yakın zamanlara kadar, darbecilerin ve darbe teşebbüslerinin yargısal işleme tabi tutulabileceği hayal dahi edilemezdi. Bir mucize gerçekleşti. AK Parti’nin siyasî iradesi ve cesareti, Gülen Hareketi’nin desteği, liberal olan ve olmayan genişçe bir demokrat cephenin var gücüyle yardımı, darbelerin dava konusu yapılmasını ve darbecilerin yargı önüne çıkartılmasını sağladı” diyor (Yeni Şafak, 24.08.2013).

Keşke öyle olsaydı.  Darbecilerin tasfiye edilmesinde, millet iradesini temsil eden siyasi iktidarın iradesinin de bir katkısı olsaydı. Ne var ki, asker vesayetinin kırılmasında siyasi iktidarın önemli bir katkısı olmadı.

Sincan’da Tankları Yürüten Komutan Kara Kuvvetleri Komutanı Oldu

 4 Şubat 1997’de Sincan’da tanklar belki de eğitim amacıyla yürümüştü. Fakat medya bunu askerin hükümete bir uyarısı olarak vermiş, yıllarca da bunu böyle değerlendirmişti. O zaman hiçbir askeri yetkili de medyanın bu tavrına karşı çıkmamıştı. Sincan’da tankların yürümesi 28 Şubat 1997’de başlayan sürecin önemli bir göstergesi olarak kabul edildi. 

28 Şubat sürecinde Sincan’a çıkan tankların bağlı olduğu Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümeni Komutanı olarak görev yapan Tümgeneral Erdal Ceylanoğlu’nun adı da  “Tankları yürüten komutan” olarak geçmişti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü 28 Şubat soruşturmasına kadar Erdal Ceylanoğlu tankların normal eğitimin bir gereği olarak yürütüldüğünü hiç söylemedi. O güne kadar da Erdal Ceylanoğlu’ndan bunun hesabını soran da olmadı. AKP iktidarı 9 yıl Erdal Ceylanoğlu ile birlikte tam bir uyum içerisinde çalıştı. Erdal Ceylanoğlu 2002’de korgeneral, 2007’de orgeneral, 2010’da Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. 29 Temmuz 2011’de Genelkurmay Başkanı ve diğer 2 kuvvet komutanıyla birlikte istifa ederek emekli oldu.

Toplu istifanın sebebi, hükümeti protesto etmekti. Erdal Ceylanoğlu emekli olurken yaptığı veda konuşmasında, askerin siyasete karışmasına karşı yapılan eleştirileri de, ” TSK ve onun ayrılmaz parçası olan Türk Kara Kuvvetleri’ne karşı maksatlı ve insafsız olarak başlatılan karalama kampanyası” olarak değerlendiriyordu.

Erdal Ceylanoğlu emekli olmuştu, ordu evindeki garsonlardan başka emirlerini dinleyecek kimse yoktu artık, darbe yapmak bir yana bir bardak suyu da rica ile istemek zorundaydı. Hakkında yasal işlem yapmak için uygun zaman gelmişti.

Tankların Sincan’da yürütülmesinden 16 yıl, emekli olduktan 2 yıl sonra, 27 şubat 2013’te  Erdal Ceylanoğlu tutuklanarak Sincan’da hapse atıldı. Hükümetin tutuklamada herhangi bir rolü olmadığını biliyoruz, davaya müdahil olup olmadığı hakkında bir bilgimiz yok.

Cumhurbaşkanının Hanımının Elini Sıkmayan Komutan Harp Akademileri Komutanı Oldu

Askerler Abdullah Gül’ün veya AKP’den herhangi bir kimsenin cumhurbaşkanı olmasını istemiyorlardı. Bütün engellemelere rağmen Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildi. Askerler kendilerine rağmen seçilen cumhurbaşkanını kabullenmek istemediklerini her vesile ile göstermekten çekinmiyorlardı. Cumhurbaşkanının hanımıyla birlikte olduğu davetlere gitmiyorlardı, Cumhurbaşkanı da askerlerin verdiği davetlere hanımıyla birlikte katılmamaya çalışıyordu.

“Asker Gül’e karşı psikolojik operasyon düzenliyor. Elini bile sıkmıyorlar. Onu görünce yollarını değiştiriyorlar. Gül, karısıyla yan yana gelemiyor. Olacak iş mi bu! Bunlar adamı fena hırpalar… / Göreceğiz. Bakalım bu psikolojik savaşa, her dakika hakarete ne kadar dayanabilecek. Yerine başkası gelebilir.” (Prof. Dr. Hasan Köni, Vatan, 24.09.2007).

Ankara Garnizon Komutanı Korgeneral Aslan Güner başkentin garnizon komutanı olarak cumhurbaşkanını dışarı gidişlerinde uğurlamak, dışardan gelişlerinde de karşılamak zorundaydı. Turgut Özal’ın zamanında cumhurbaşkanı yaveri olarak görev yaptığı için Aslan Güner bu işlerin yabancısı değildi. Ama bu sefer Korgeneral Aslan Güner’in işi zordu. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün başörtülü hanımı Hayrünnisa Gül ile birlikte karşılanması gerekiyordu. Aslan Güner, askerler belirlediği genel tavra uyarak karşılama töreninde cumhurbaşkanının hanımını görmezlikten geldi. Ne var ki, askerlerin cumhurbaşkanına karşı tavrını göstermeye meraklı medya durumu görmezlikten gelmedi.

Yapılması gereken cumhurbaşkanının ve iktidarın duruma tepki göstermesi, paşanın uyarılması, belki de garnizon komutanlığından alınması gerekiyordu. Bunların hiçbiri yapılmadı, ne cumhurbaşkanı ne de siyasi iktidar generalin davranışına hiçbir tepki göstermedi. Aslan Güner 2004’te korgeneral, 2008’de orgeneral, 2009’da Genelkurmay 2. Başkanı, 2011’de Harp Akademileri komutanı oldu.

Orgeneral Aslan Güner Ağustos 2012’de yaş haddinden emekli olduktan sonra,  28 Şubat 1997’de başlayan askeri müdahale olayının soruşturması sebebiyle Şubat 2012’de gözaltına alınarak mahkeme karşısına çıkarıldı. Olayda hükümetin herhangi bir rolü olmadığını biliyoruz, davaya müdahil olup olmadığı hakkında bir bilgimiz yok.

İdare-i Maslahatın Başarısı

Bu örnekleri kolayca çoğaltabiliriz. Balyoz, Ergenekon ve bunlar gibi davaların asker sanıklarının hemen hepsi AKP iktidarı döneminde sivil yönetimin emrinde çalışan devlet memurları idiler. Hükümet hepsiyle de uyum içerisinde çalışmıştı, suçlandıkları hiçbir konuda rahatsızlığını belli etmemişti, haklarında hiçbir idari işlem yapılmamıştı.

Hükümet,  yalnızca eski Genelkurmay başkanlarından Yaşar Büyükanıt’ın 27 Nisan’da verdiği e-muhtırasına karşı çıkmıştı. Karşı çıkmıştı, ama Yaşar Büyükanıt’a karşı da hiçbir şey yapmamıştı, günü geldiğinde de Yaşar Büyükanıt üstün hizmet madalyası alarak emekli olmuştu.

Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, asker vesayetine karşı çıkanlara, “Herkesi dikkatli olmaya ve doğru yerde bulunmaya davet ediyorum” dediğinde, Başbakan,  “Biz doğru yerdeyiz, gerisini yanlış yerde duranlar düşünsün” demişti. Başbakan, adeta, Ahmet Altan kendine dikkat et, başına bir şey gelirse sana sahip çıkmayız, biz kendi başımızın derdindeyiz demek istiyordu. Başbakan asker vesayetine karşı kavga verenleri, kendilerini dolduruşa getirmeye çalışmakla da suçluyordu.

Siyasi iktidar olayların dışında kalmaya çalıştı, “siyasi irade ve cesaret” göstermeyi asla düşünmedi, uyguladıkları yöntem, işi zamana bırakma, ne olursa olsun askerlerle karşı karşıya gelmeme ve onlar iyi geçinme idi. AKP iktidarının belki de asker vesayetine doğrudan karşı çıkacak gücü yoktu. Onlar her şeyden önce iktidar olabilme mücadelesi veriyorlardı. İşleri kolay değildi. Takiyye yaptılar, dudaklarını ısırdılar, Anıtkabir ziyaretlerini hiç aksatmadılar, eşsiz çağrıldıkları davetlere gittiler, hanımları ile orduevlerine girmediler. 

 

Neden sonra Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, “Bugün Türkiye darbelerle, muhtıralarla yargı yoluyla bir hesap soruyorsa bu hesabı soran ortamı, iklimi yaratan ve bu yolları açan güç siyasi iktidardır ve AK Parti’dir. Bu sadece özel yetkili mahkemeler sayesinde değil, bir iklim sayesindedir” diyebilmişti. Bekir Bozdağ böyle demişti ama sözleri, o iklimin nasıl yaratıldığının şahidi olan bizlere pek inandırıcı gelmedi.  

Suriye, savaş ve ‘emperyalizm’

Evvela hatırlayalım; Mart 2011’den bu yana ne oldu Suriye’de?

Önce, ülkedeki despot rejim, demokrasi talebiyle barışçıl gösteri yapan kitleleri bastırmak için işkenceye ve katliama başvurdu.

Bu vahşetin hedefi olan muhalifler zamanla silaha sarıldılar; “silahlı devrim” yoluna girdiler. Belki bu yola girilmese daha iyiydi; ama bir kere girildi. Sonra da geri dönüş imkanı kalmadı.

Zaman geçtikçe, muhalefet dallanıp budaklandı. Despot rejimden koparak oluşan “özgür ordu” kadar, gayrı- Sünnilerden nefret eden fanatik Selefiler de devreye girdi. İkinciler, bazı feci insan hakları ihlalleri gerçekleştirdi.

Ancak “zulüm terazisi” hep rejimden yana ağır bastı. Esad ve katilleri, bilhassa “Şebbiha” denen sadist sürüleri, kadınları ve çocukları kasten öldürerek hem muhalefeti yıldırmak, hem de “mezhebi nefret”i derinleştirmek istediler.

(Nusayri kitleye, “biz onların çocuklarını boğazlıyoruz, yanımızda sağlam durmazsanız bunun intikamına uğrarsınız” dediler.)

Rejimin vahşeti, sonunda sivillere karşı kimyasal silah kullanma boyutuna da vardı. Bu ise, meseleyi “kırmızı çizgi” olarak ilan etmiş olan ABD’yi “müdahale”ye zorladı.

Şu an, bu müdahalenin eşiğindeyiz gibi.

Ortada “bir bahane bulsam da şu Suriye’yi işgal etsem” diye kıvranan bir Amerika yok. Aksine, bu işe “bulaşmayı” hiç istemeyen, işgali aklından bile geçirmeyen, sadece Esad rejimini havadan vurmaya niyetlenen, onu da “sınırlı” tutmak isteyen bir Amerika var.

Dolayısıyla, 2003’teki Irak işgaline yapılan tüm göndermeler anlamsızdır.

“Savaş karşıtı” söylem de anlamsızdır. Çünkü savaş iki buçuk yıldır sürmektedir zaten. Şimdi umulan, rejimi zayıflatarak siyasi çözümün, yani barışın önünü açmaktır.

Aynı şekilde, son günlerde alevlenen “anti-emperyalist” söylem de anlamsızdır ki, bunu biraz açalım.

Miloseviç’in anti-emperyalizmi

“Emperyalizm”, imparatorluk kelimesinden türemiş bir kavramdır. Güçlü ülkelerin zayıfları işgal ya da tehdit yoluyla sömürmesini ifade eder. ABD’nin başka ülkelerde düzenlediği darbeler (örneğin İran’daki Musaddık karşıtı darbe) de bu kaleme girer.

Ancak, Batı’nın emperyalizm geçmişine bakarak, “Batı’nın her yaptığı emperyalizmdir” derseniz, savrulursunuz. Çünkü aynı Batı, beğenin beğenmeyin, “küresel sistem”in ana unsurudur. Ve bu sistem, iyi-kötü bir “insan hakları” fikrine ve “insani müdahale” refleksine sahiptir.

90’lardaki Sırp vahşetine karşı geç de olsa Bosna’nın ve sonra da Kosova’nın yardımına yetişen NATO operasyonları, işte böylesi “insani müdahale” örnekleriydi. “Balkan kasabı” Slobodan Miloseviç’in güçleri havadan bombalanmış, bu da yeni Müslüman katliamlarına engel olmuştu.

Miloseviç’in yandaşları ne yapmıştı peki o zaman?

Ne yapacaklar, anti-emperyalizm yapmışlardı tabii. Batı’da yaşayan Sırplar ve destekçileri, “savaşa hayır” diye mitingler düzenlemiş, “Amerikan saldırganlığı”nı lanetlemişlerdi.

Miloseviç, Batı’nın kurduğu Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi’nde yargılanırken de aynı dili korumuş, Doğu Perinçek gibi “anti-emperyalist” dostlarına dayanışma mesajları göndermişti.

İşte ben, o zamanın anti-emperyalizmine itibar etmediğim gibi, bu zamanın anti-emperyalizmine de itibar etmiyorum.

“Yine de defolsun Batı, biz Müslümanlar kendi sorunlarımızı çözelim” diyebilirsiniz tabii.

Ben de derim ki, elbette çözelim, çok iyi olur. Elimizi tutan da yok zaten. Ama askeri gücümüz de ortada, siyasi vaziyetimiz de.

Onun için, Yalçın Akdoğan’ın Star’daki köşesinde dediği gibi demeyi daha doğru buluyorum:

Mazlumun da, ona sahip çıkanın da kimliğine bakmayalım.

Bu yazı Star Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.