Ana Sayfa Blog Sayfa 391

Seçim mi, çözüm mü?

PKK çekilmeyi durdurmuş, ateşkes hali ise sürecekmiş. Ana gerekçesi, ‘hükümetin sorunu çözmeye istekli olmaması ve seçimlere çatışmasızlık ortamında gitmek için halkı seçimlere kadar oyalamak istemesi’.

Önceki aylarda şunları yazmıştım: “Hükümetin asıl hedefi Kürt sorununu çözmek mi? Yoksa, seçim yılı olan 2014 öncesi PKK’yı ‘eylemsizleştirmek’ mi? Bu sorulara verilen cevaplar Kürt siyasal hareketini tatmin etmeden ve onlarda güven duygusu oluşmadan sürecin ilerleyebileceğini sanmıyorum. 2011 seçimlerinin ardından ateşkesi bitiren PKK hükümetin seçim öncesi kendilerini oyaladıklarını, hatta aldattıklarını iddia etmişti… Yeni süreçte de ‘kendi talepleri’nin kısmen de olsa karşılandığını görmeden Türkiye dışına çekilmelerini ve silah bırakmalarını beklemek fazla iyimserlik olur.”

Sonuçta çekilmenin durdurulması kararı kimseyi şaşırtmadı. 2014 seçimleri yaklaşırken AK Parti’nin Kürt sorununu çözmeye yönelik anlamlı bir siyasal açılım yapması zaten beklenmiyordu. Anlaşılan PKK da bu zamanı başka şekillerde değerlendirmek istiyor. Bundan sonra ne olur? Süreç tümüyle ölmez, ama yeniden canlanması için 2014 seçimlerinin geçmesi gerek. Hatırlayalım; süreç hükümet tarafından çekilme ve silahsızlanma eksenine oturtuldu. Silahlı bir örgüt olan PKK’nın neyin karşılığında buna razı olacağı ise hep es geçildi. Sürecin doğası ve kamuoyunun hassasiyeti dikkate alınarak bunun bir halkla ilişkiler taktiği olduğu düşünüldü. Ancak zaman gösterdi ki ‘siyasal boyut’u kamuoyundan gizlenen bir süreçte hükümetin siyasal adımlar atması da zor oluyor.

PKK-BDP kanadı uzun süreden beri süreçte kriz olduğuna işaret ediyor, hükümetin geri çekilmeye paralel atılması gereken siyasal adımları atmadığını söylüyordu. Seçim barajının düşürülmesi, anadilde eğitim imkanının sağlanması, Öcalan’ın fizikî şartlarının düzeltilmesi, KCK tutuklularının serbest bırakılması gibi konularda hükümet kanadından bir girişim başlatılmadı. Zaten PKK da tüm yumurtalarını tek bir sepete koymamıştı. Süreç tıkanırsa ne yapacağını hesaplayarak hareket etti. Silahlı güçlerini tümüyle çekmeyi zaten hiç planlamamıştı. Üstüne yeni katılımlarla daha da güçlendirdi bünyesini. ‘Türk hükümetinin siyasal muhatabı’ olması konumundan istifade etti, prestij kazandı. Suriye ve Irak Kürdistan’ında etkinliğini artırdı. Örgütün Suriye uzantısı olan PYD de sürecin parçası ve muhatabı haline geldi. Peki PKK şimdi ne yapacak? PKK için ‘barış süreci’ her şeyden önce ‘meşruiyet ve tanınma’ anlamına geliyordu. Bu hedefine ulaştı. Dolayısıyla yeniden silahlı mücadele yöntemine dönerek meşruiyetini ve tanınma konumunu zayıflatmak istemeyecektir. Silaha sarılmayan, ama Kürt sorunu konusunda ‘meşru zeminde ve meşru araçlarla’ taleplerini dile getiren bir PKK çok daha güçlü ve etkin olacaktır. Yani, Öcalan’ın Nevruz’da ilan ettiği gibi PKK için silahlı mücadele dönemi bitti. Bundan sonra ‘siyasal-kitlesel eylemler’ odaklı bir taktik izlenecek. Tabanı ve örgütü olan, en önemlisi bölgesel ve uluslararası meşruiyet kazanan bir hareketin artık silaha ihtiyacı yok. Barış süreci yürüsün veya yürümesin PKK bugün daha güçlü, silahsız mücadeleyi seçen bir örgüt olarak daha meşru algılanıyor. Bölgesel ve ulusal şartlar PKK’dan yana ve daha da olgunlaşmasını bekleyecek taktik akla sahipler. PKK’nın şu anda temel önceliği Rojava. Suriye krizinin yarattığı fırsatları fiili kazanımlara çevirmek PKK için temel öncelik. Türkiye’deki ‘politik mücadele’ bekleyebilir.

 

Hükümet seçim gündemine kilitlenmiş, ana siyasal dürtüsü Cumhurbaşkanlığı seçimi haline gelmişken PKK Rojava’da yeni bir siyasal statü kazanmaya çalışacak, Türkiye’de de yeni siyasal eylem stratejisini olgunlaştıracak. Kürt meselesini çözmek isteyenler Erdoğan Cumhurbaşkanı olduktan sonra yeniden gelsin. Tabii önce seçilmesi için destek vermeleri gerekecek…

Bu yazı Zaman Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Demokrasiye merdiven dayanabilir mi?

Evet, döndük dolaştık, aylar sonra aynı konuya geldik: Demokraside kamusal kararların kimler tarafından ve nasıl alınacağı. Son vakanın kaynağı, İstanbul’un popüler semtlerindeki bazı merdivenlerin rengi. Olayı hatırlayalım: Fındıklı-Cihangir arasındaki epeyce dik, inmesi de çıkması da zor merdivenlerin gri renkleri, bundan hoşnut olmayan bir vatandaş tarafından, bir gece yarısı operasyonuyla, gökkuşağı renklerine boyandı. Civarda yaşayan başka bazı vatandaşların şikayeti üzerine Beyoğlu Belediyesi merdivenlerin rengini tekrar griye çevirdi. Kimi medya organları ve Cihangir sakinleri buna itiraz etti. Ufak tefek ‘merdivenlerimin rengine karışma’ eylemleri oldu. Paniğe kapılan Belediye mahal- lede amatörce bir kamuoyu yoklaması yaptı. Çoğunluğun öyle istediği sonucuna vararak merdivenleri yeniden renklendirdi. Diğer bazı yerlerde de, bu olaydan alınan ‘gazla’ veya ‘ilhamla’, başka merdiven boyamaları vuku buldu.

İnsanların hem bireysel-ailevî hem toplumsal hayatları bir kararlar- iktisadî tabirle alternatif maliyetleri olan ‘tercihler’- silsilesi. Bunları, ayrıntıları ve içiçe geçişkenliğin yarattığı sorunları bir kenara bırakarak, kabaca, özel – mahrem alanlarla ilgili kararlar ve genel – kamusal alanlarla ilgili kararlar olarak ikiye ayırabiliriz. İlkine sadece bireyi ve aileyi ilgilendiren, ikincisine aileyi aşıp mahalleyi, beldeyi, şehri, ülkeyi ilgilendiren kararlar girer. İlk gruptaki kararları yalnızca o gruptaki insanların alma hak ve yetkisine sahip olması gerektiği açık. Örneğin, özgürlükçü bir ülkede, evinin salonunu hangi renge boyayacağına her aile kendisi karar verir. Hiç kimse buna karışamaz.

Problem, daha ziyade, ikinci grupta ve iki boyutlu olarak doğar. İlk boyut neyin kamusal karara konu olacağıdır; ikinci boyut kamusal kararların kim(ler) tarafından ve nasıl alınacağı. Aynı örnek üzerinden devam edelim. Evinizin salonunun rengi ailenizin karar alanında dedik, ya dış cephe rengi? Bunun kararı özel alanla mı yoksa kamusal alanla mı ilgilidir? Meselâ, Bodrum Belediyesi ilçedeki bütün evlerin beyaza boyanmasına karar verdiği zaman bu Bodrum’daki yazlığını kırmızıya boyamak isteyen Gezi eylemcisinin tercih hakkının ihlâl edilmesi anlamına gelmez mi?

Demokratik siyasetin temel ilkelerinden biri, kamusal kararların en yakın birimde alınması. Ama bu ilke problemi bütünüyle çözmeye yetmiyor. Çünkü buradaki ‘en yakın birim’ genellikle aralarında ihtilâflar olması muhtemel birçok insandan müteşekkil bir heyeti ifade ediyor. Heyette tam bir mutakabat varsa problem çıkmaz, fakat çoğu zaman bu gayet zayıf bir ihtimaldir. Sonuçta, karar almak şartsa, sandığa gitmek ve çoğunluğun dediğine uymak gerekir. Ne var ki bu her seferinde ideal bir durumun ortaya çıkmasını sağlamaz.

Merdiven örneğine dönelim. Mahallede yaşayan faraza 500 kişinin 300’ü çok renkli, 150’si gri merdiven istedi, 50’si ‘beni ilgilendirmez’ dedi. Demokratik ilkeler gereği ilk grubun kararına uymak gerekir. Lâkin, ikinci grupta bu karardan çok hoşnutsuzluk duyan, kendini mağdur hisseden kimseler varsa ne olacak? Demokrasi azınlığın korunmasıysa, onların tercihinin de dikkate alınması gerekecek mi? O zaman, meselâ, merdivenlerin 3/5’nin renkli, 1,5/5’nin gri olması ve geri kalanının tercihler arasında oranlarına göre dağıtılması doğru olabilir mi? Yoksa azınlığı sayma ve koruma adına tüm merdivenleri griye mi boyamalıyız? Fakat bunu yaparsak çoğunluğun tercihini çiğnemiş olmaz mıyız?

Bütün bunları tartışırken ne benim ne de başka birinin bu cinsten tüm problemleri çözecek sihirli formülleri olduğunu sanmayın. Her zaman ihtilâflar doğacaktır. Bana göre yapılması gereken, nasıl karar alınacağıyla ilgili âdil ve işler kurallar geliştirmek ve kuralların değiştirilmesini de başka kurallara bağlayarak değişimin önünü açık tutmaktır. Yapılabilecek bir diğer şey, kamusal karar konularını alabildiğince azaltmaktır. Meselâ, söz konusu merdivenler özel olsaydı, sahibi kendisinin veya müşterilerinin tercihine göre hareket edebilirdi. Merdiven örneği size komik görünüyorsa, başka bir örnek olarak eğitimi vereyim. Her aile çocuğunun ne okuyacağına, hangi değerleri öğreneceğine kendisi karar verebilseydi, hantal, devletçi bir eğitim sistemi üzerinde sonu gelmeyen kavgalar çıkmazdı.

Demokrasiye merdiven dayanabilir mi? Vallahi, adamına ve bakışa göre değişir!

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

“Çocuk geline AKP vizesi”

AK Parti’nin en bağnaz muhaliflerinden günlük bir gazetenin pazar günkü manşeti böyleydi.

Olay şuymuş: Milli Eğitim Bakanlığı’nın Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği’nde yaptığı değişiklikle artık lisedeyken evlenen öğrencilerin kayıtları açık liselere nakledilebilecekmiş. Yürürlükten kaldırılan yönetmelikte ise evlenen öğrencilerin okulla ilişiği tamamen kesiliyormuş.

Gazete bunu AK Parti’nin “gerici”liğinin yeni bir örneği, kız öğrencilerin daha lisedeyken evlenebilmeleri için açtığı bir kapı olarak yorumluyor.

Oysa aynı değişiklik pekâlâ iktidarın kızların okula devam etmelerine verdiği önemin bir kanıtı olarak da yorumlanabilirdi. Öyle ya; bizim yasalarımıza göre gençler 17’yi doldurmuş, 18 yaşına girmişlerse evlenebiliyorlar. (İstisnai hallerde mahkeme kararı ve anne babanın izni ile evlenme yaşı bir yıl öne çekilebiliyor.) Öğrenciler de zaten normal olarak bu yaşta 11 yıllık zorunlu öğretimi bitirmiş oluyorlar. Ama çeşitli sebeplerle bitiremeyen varsa, evlendiler diye onları okuldan atmaktansa, öğrenimlerine açık lisede devam etme imkanını sağlamak daha eğitim dostu bir politika değil mi?

Ama hayır! Onların kafalarındaki şablonlar böyle bir yoruma müsait değil.

30 yıl öncesinin muhafazakâr aile modeli 

Bunların kafalarında 30-40 yıl öncesinin muhafazakâr aile modeli var: İlkokuldan sonra kızını okuldan alan ve daha 17’sine varmadan iyi bir kısmet bulup baş göz etmekten başka derdi olmayan bir aile modeli…

Bu şablona göre, Türkiye’deki muhafazakâr aileler kız çocuklarını yasaların ve devletin zoruyla okutuyorlar. Eğer bu zorlamalar olmasa kızlarını tez elden okuldan alıp evlendirecekler; AK Parti de bu kesimlerin siyasi temsilcisi olarak, kızların mümkün olduğu kadar erken evlenebilmesi için gerekli yasal değişiklikleri yapma derdinde…

Oysa bu modelin yerinde yeller esiyor.

Hem muhafazakâr ailelerin hem de onların kızlarının hayat ufku bu kesimin hayal bile edemeyeceği kadar genişlemiş ama onlar farkında değiller. Günümüzde o ailelerin bütün derdi, çocuklarının kendi içine düştükleri “yoksulluk-cahillik-dindarlık” çemberini kırmaları; bu üçlünün bir arada bulunuşunun bir kader olmadığını göstermeleri; bu toplumda saygın bir yer edinebilmeleri; dini kimliklerinden soyunmadan global dünyanın bir ferdi olabilmeleri; bunun için de mümkün olduğu kadar çok ve kaliteli eğitim almaları…

Olgulara bakabilselerdi… 

Aslında, kafalarındaki şablonlara saplanıp kalmak yerine biraz olgulara bakabilselerdi, tablonun ne kadar değiştiğini rahatlıkla anlayabileceklerdi.

Örneğin, Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre evlenme yaşının erkeklerde 2001 yılında 25,5 iken 2012 yılında 26,7’ye, kadınlarda ise yine aynı yıllar 22,2 iken 23,5’e yükseldiğini göreceklerdi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın cinsiyete göre okullaşma oranları ile ilgili verilerine bir göz atsalardı, AK Parti’nin iktidara geldiği 2002 yılında 100 erkek öğrenciye 86 kız öğrenci olan oranın bugün 100 erkek öğrenciye 104 kız öğrenci oranına yükseldiğini de fark edeceklerdi. Ya da ÖSYM’nin 2012-2013 rakamlarına baksalardı, toplam 4 milyon 975 bin üniversite öğrencisinin 2 milyon 268 bininin kız, 2 milyon 706 bininin de erkek olduğunu; yani kızların yükseköğrenimdeki sayısının da erkek öğrencileri yakalamak üzere olduğunu öğreneceklerdi.

Peki bütün bu veriler, “çocuk geline vize çıkarmak için yönetmelik değiştiren bir iktidar”tespitine uyuyor mu?

Aslında boşuna kalem oynattığımı biliyorum. Zira içine düştükleri ideolojik bağnazlık onların bu yazdıklarımı anlamalarını da engelliyor. Kafaları donuyor, gittikçe daha dar görüşlü hale geliyorlar. Gelişimi ve değişimi asla takip etmiyor; hayatı bir zamanlar öğrendikleri birkaç klişe çerçevesinde anlamlandırmaya devam ediyorlar.

Sonuç: Türkiye’nin en okumuş yazmış kesiminin resmen cahilleştiği bir dönem yaşıyoruz.

Bu arada küçük bir not:

Tartışma şu: Lise öğrencisiyken evlenen gençlerin liseden kaydı mı silinsin, yoksa açık liseye nakilleri mi yapılsın?.. Peki üçüncü bir şık yok mu? Lisede örgün öğrenime devam etmeleri gibi mesela… Ben kendi payıma gençlerin o kadar erken evlenmelerini hiç doğru bulmam. Ama eğer ille de evleneceklerse, liseye devam etmelerini neden yasaklıyoruz? Evli bir gencin lisede okumasının ne gibi bir sakıncası var? Biri bana tek bir sebep söylesin!..

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yeni sistemle çocuklar gülecek mi?

0

Milli Eğitim Bakanlığı milyonlarca öğrencinin merakla beklediği yeni sınav sistemine ilişkin bilgiler verdi. Bakanlık, temel eğitimden ortaöğretime geçişte 2008 yılından itibaren uygulamaya koyduğu SBS’yi kaldırarak yerine öğrenci başarısını anlık bir performansa dayalı olarak değil, geniş bir zaman dilimine yayan bir formül geliştirdiklerini açıkladı. Buna göre öğrencinin 6, 7 ve 8. sınıf yılsonu başarı puanlarının aritmetik ortalamasının yüzde 30’u ile 8. sınıf ağırlıklandırılmış merkezi sınav puanının yüzde 70’inin toplamı, yerleştirmeye esas puanı oluşturacak.

Bakan Nabi Avcı yeni sistemin özünü ‘Ece Ayhan dediği gibi ‘Efendiler, ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?’ Sistemin özü budur, çocuklarımızı ve velilerimizi rahatlatmak’ şeklinde ifade etti. Bilindiği gibi klasik eğitim geleneksel çocuk yetiştirme düşüncesi üzerine kuruludur. Merkezi eğitim planlayıcıların ebeveynlerin çocuklarının gelecekleriyle ilgili tercihlerini ıskaladığı başka bir deyişle başlı başına eğitimin finansörü, denetleyicisi, müfredat sağlayıcısı, program yapıcısı ve aynı zamanda ölçme değerlendirme standartlarının belirleyicisinin devlet olduğu bir yapının varlığından söz ediyorum. Bu bakımdan sistem tartışmaları devlet tekelinde sunulan zorunlu klasik eğitim anlayışının çocuklarımızın kendi hayatlarını kontrol etme ve yönetme becerilerini zayıflattığı gerçeğinden bağımsız ele alınmamalıdır.

EĞİTİMİN TEMEL HEDEFİ

Eğitim yerelleştiğinde her okul kendi modelini üretebilir. Frklı, alternatif eğitim modellerinin ve okul türlerinin olmadığı ülkelerde tek merkezden çekip çevrilen zorunlu eğitim ne yazık ki çocuklara yaşamları adına önemli kararlar alma fırsatı sunmuyor. J.Taylor Gatto’nun da ifadesiyle, tek modelli okullar çocuklarımızın toplumda herhangi bir biçimde etkin rol oynamalarına mani oluyor. Ve bunu yaparak onların olgun bir yetişkin olmalarını da engellemiş oluyor.. Bu bakımdan çocukların ve ebeveynlerin tercihlerini de dikkate alan alternatif yapılar inşa edilmelidir.

Tek merkezden planlanan ve ülkenin tüm okullarında geçerli olması beklenen bir uygulamanın adil olmayacağını söylemek sanırım abartı olmaz. Bir örnek vermek gerekirse; bugün yeni sınav sistemiyle bazı derslerin sınav soruları tek merkezden tasnif edilecek ve bu sorular İstanbul, İzmir, Ankara, Şırnak, Batman ve Ağrı gibi illerde okuyan öğrencilere gönderilecek. Ne var ki öğretmen eksikliği çekmeyen illerdeki öğrencilerle öğretmen yetersizliği başta olmak üzere birtakım olumsuz imkan ve şartlarda eğitim faaliyetlerini yürütmek mecburiyetinde kalan öğrenciler aynı sorularla karşılaşacaklar.

Bugün dünyada birçok ülke kaynakların etkili ve verimli bir biçimde kullanımını kolaylaştıran dolayısıyla kırtasiyeciliği ve bürokrasiyi ortadan kaldıran, hizmet ve yatırımların zamanında uygulanmasına fırsat tanıyan, toplumun eğitim faaliyetlerine katılımını kolaylaştıran ve karar alma süreçlerinde aktif kılan aynı zamanda rekabeti ve kaliteyi de beraberinde getiren yerinde yönetim anlayışını uygulamaktadırlar ve bundan da ciddi verimler almaktadırlar. MEB gibi devasa bir sektör de artık eğitimin yerelleşmesi meselesini gündemine almalıdır. Ve Tevhid-i Tedrisat engelini aşıp alternatif eğitim modellerinin uygulanmasına şans tanınmalıdır. Okulların merkezi ölçme değerlendirme standartların dışında kendi ölçme değerlendirme metotlarını geliştirdiği bir ülkede belki zamanla daha adil ve uygulanabilir ölçme metotlarını da geliştirmiş olacağız. Kaldı ki eğitim kalitesinin yüksek ülkelere baktığımızda ölçme değerlendirmenin temel hedefinin ‘öğrencilere katkı sunmak’ olduğunu görmekteyiz.

ÇOCUKLAR NASIL GÜLER?

Üzgünüm, bir önceki yüzyılın değer yargılarıyla dizayn edilen bir eğitimle beyinleri formatlanmak istenilen çocukların rahatlaması ve gülmesi beklenemez. Çünkü hala 1930’lu yıllardan kalma bir uygulamayla onlara her sabah asker komutlarıyla yemin ettirilmektedir. Günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında artık faşist ideolojinin unsurlarını taşıyan yemin metinleri kaldırılmış olmasına rağmen bizde ne yazık ki çocuklar hala ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ cümlesini her gün rahat hazır-ol komutlarıyla tekrar etmektedirler. Ayrıca tek tip vatandaş modeli ve itaat kültürü aşılayan Türk Milli Eğitimi’nin genel amaçları gibi temel yasalar üzerinde herhangi bir reform yapılmamışken ayrıca çocuklara yönetmelik gereği hergün nöbet tutturulurken, ders kitapları aracılığıyla onlara katı bir milliyetçilik fikri endokrine edilirken bu çocukların bir sınav değişikliğiyle rahatlamaları ve okullarda gülmeleri mümkün müdür?

Türkiye’nin son zamanlarda sivilleşme ve demokratikleşme alanında ciddi mesafe kat etti. Önceki dönemlere kıyasla eğitim alanında da ciddi başarılar elde edildi ancak eğitim anlayışında hala özgürlükçü köklü bir politika geliştiremedi.2023’e hedef yapan bir ülke için eğitimin atlanması ciddi bir kayıptır. Bu bakımdan artık eğitimde ‘yeni’ olarak serbest piyasada her tür talebe göre farklı okulların açılmasını ve eğitimde ebeveynin rolünün üst düzeyde olduğunu anlamak istiyoruz. MEB ebeveynlerin ve çocukların gülmesini ve rahatlamasını istiyorsa eğitimde özelleştirmeyi ivedilikle gündemine alması gerekmektedir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Artık tasada ve kıvançta ortak değiliz

Tasada ve kıvançta ortak olmak… Öyle tarif ederdik “millet” olmayı, değil mi…

Milli maçlarda kendi takımımızı bir yana bırakıp hepimiz milli takımı tutardık.

Olimpiyatlarda kazandığımız altın madalya hepimizi yerinden hoplatır, kürsüde milli marşımız çalınırken hepimizin gözleri yaşarırdı.

İhracatımız arttığı, milli gelirimiz yükseldiği, uluslararası kredi kuruluşları notumuzu yükselttiği zamanlarda birlikte sevinir, birlikte gururlanırdık. Dünya Türkiye’ye bir haksızlık yapınca birlikte hırslanırdık.

Artık öyle değiliz…

Daha ilkokul sıralarında öğrendiğimiz ve bir daha da unutmadığımız o tarif artık geçerli değil. Tasalarımızın ve kıvançlarımızın birbirine taban tabana zıt hale geldiği günler yaşıyoruz. Cumartesi gecesi olimpiyat sonuçları açıklandığında gördük acı tabloyu: Bir kısmımızın tasası, diğerlerinin sevinci oldu. Bir kısmımız hüzünle kapatırken televizyonlarını, bir kısmımız taa yüreklerinden kopup gelen sevinç çığlıkları atıyor, sağa sola zafer tweetleri yolluyordu.

Yaşasın! Başarmışlardı. Haftalardır yürüttükleri Türkiye aleyhtarı lobi sonuç vermiş, Türkiye kaybetmişti!

Çünkü bu Türkiye artık “Tayyip’in Türkiyesi”ydi…

“Benim yönetmediğim ülke batsın!”

Ne zaman başladı bu?

Olimpiyatlarda başlamadığı kesin. Türkiye’nin kaydettiği her başarının bir kesimde üzüntü ve hayal kırıklığına yol açması epeydir yaşanan bir olay.

Cumartesi gecesi İstanbul olimpiyatları kaybedince sevinç naraları atanlar, dolar yükselince de, büyüme rakamları düşüş gösterince de, ihracat düşünce de sevince gark oluyorlar. İşsizlik rakamlarındaki düşüş, okullaşma oranında artış, kredi notumuzdaki bir yükseliş, yurtdışından gelen herhangi bir övücü söz, iyiye giden her şey onları kahrediyor.

Çözüm süreci çöksün, savaş yeniden başlasın, Reyhanlı’da bombalar patlasın, ekonomik kriz çıksın, sağlık sistemi işlemesin, hastalar hastane kapılarında ölsün; insanlar iş bulamasın istiyorlar.

“Benim yönetmediğim ülke batsın!”

Dedikleri işte bu.

Hâlâ millet miyiz?

Başlangıçta saf bir iyimserlik içindeydim. Hele birkaç yıl geçsin; AK Parti yaşam tarzına karışmadığını ortaya koysun, bu korkuları geçer, iktidarı kabullenirler, diyordum.

Yanılmışım. On yılı aşkın bir zaman geçti. Kimsenin hayat tarzına karışılmadığı gibi, hayal bile edilemeyecek iyileşmeler yaşandı. Türkiye kendini ikiye katladı. Ama onların AK Parti düşmanlıkları azalmadı, arttıkça arttı.

Yanılgım şuydu: Onların dertlerinin Türkiye’nin nasıl yönetildiği değil, kimin tarafından yönetildiği olduğunu anlayamamıştım. Artık çok açık bir şekilde ortaya çıktı ki bu düşmanlıkları kaybettikleri “eski Türkiye’yi” geri alamadıkça artacak. Onlar, bu ülkede yaşayan diğer insanlarla eşit vatandaş olmayı asla kabullenemiyor. “Ayakların baş olmasını” hazmedemiyor. O zamana kadar aşağıladıklarıyla eşit sayılmayı kazanılmış haklarını kaybetmek olarak algılıyor.

Benim üstün olmadığım, benim borumun ötmediği, benim damgamı basamadığım; kurallarını benim koymadığım ülke olmaz olsun, diyor ve gözlerini kırpmadan batırmak için çalışıyorlar.

X x x

Kürtlük-Türklük, Alevilik-Sünnilik, bizi bölemedi.

Ama Beyaz Türkler’in iktidar hırsı bölüyor işte…

Kaderde, tasada ve kıvançta ortak değiliz artık.

Bir millet değiliz belki de…

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yeni sistemle çocuklar gülecek mi?

0

Milli Eğitim Bakanlığı milyonlarca öğrencinin merakla beklediği yeni sınav sistemine ilişkin bilgiler verdi. Bakanlık, temel eğitimden ortaöğretime geçişte 2008 yılından itibaren uygulamaya koyduğu SBS’yi kaldırarak yerine öğrenci başarısını anlık bir performansa dayalı olarak değil, geniş bir zaman dilimine yayan bir formül geliştirdiklerini açıkladı. Buna göre öğrencinin 6, 7 ve 8. sınıf yılsonu başarı puanlarının aritmetik ortalamasının yüzde 30’u ile 8. sınıf ağırlıklandırılmış merkezi sınav puanının yüzde 70’inin toplamı, yerleştirmeye esas puanı oluşturacak.

Bakan Nabi Avcı yeni sistemin özünü ‘Ece Ayhan dediği gibi ‘Efendiler, ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?’ Sistemin özü budur, çocuklarımızı ve velilerimizi rahatlatmak’ şeklinde ifade etti. Bilindiği gibi klasik eğitim geleneksel çocuk yetiştirme düşüncesi üzerine kuruludur. Merkezi eğitim planlayıcıların ebeveynlerin çocuklarının gelecekleriyle ilgili tercihlerini ıskaladığı başka bir deyişle başlı başına eğitimin finansörü, denetleyicisi, müfredat sağlayıcısı, program yapıcısı ve aynı zamanda ölçme değerlendirme standartlarının belirleyicisinin devlet olduğu bir yapının varlığından söz ediyorum. Bu bakımdan sistem tartışmaları devlet tekelinde sunulan zorunlu klasik eğitim anlayışının çocuklarımızın kendi hayatlarını kontrol etme ve yönetme becerilerini zayıflattığı gerçeğinden bağımsız ele alınmamalıdır.

EĞİTİMİN TEMEL HEDEFİ

Eğitim yerelleştiğinde her okul kendi modelini üretebilir. Frklı, alternatif eğitim modellerinin ve okul türlerinin olmadığı ülkelerde tek merkezden çekip çevrilen zorunlu eğitim ne yazık ki çocuklara yaşamları adına önemli kararlar alma fırsatı sunmuyor. J.Taylor Gatto’nun da ifadesiyle, tek modelli okullar çocuklarımızın toplumda herhangi bir biçimde etkin rol oynamalarına mani oluyor. Ve bunu yaparak onların olgun bir yetişkin olmalarını da engellemiş oluyor.. Bu bakımdan çocukların ve ebeveynlerin tercihlerini de dikkate alan alternatif yapılar inşa edilmelidir.

Tek merkezden planlanan ve ülkenin tüm okullarında geçerli olması beklenen bir uygulamanın adil olmayacağını söylemek sanırım abartı olmaz. Bir örnek vermek gerekirse; bugün yeni sınav sistemiyle bazı derslerin sınav soruları tek merkezden tasnif edilecek ve bu sorular İstanbul, İzmir, Ankara, Şırnak, Batman ve Ağrı gibi illerde okuyan öğrencilere gönderilecek. Ne var ki öğretmen eksikliği çekmeyen illerdeki öğrencilerle öğretmen yetersizliği başta olmak üzere birtakım olumsuz imkan ve şartlarda eğitim faaliyetlerini yürütmek mecburiyetinde kalan öğrenciler aynı sorularla karşılaşacaklar.

Bugün dünyada birçok ülke kaynakların etkili ve verimli bir biçimde kullanımını kolaylaştıran dolayısıyla kırtasiyeciliği ve bürokrasiyi ortadan kaldıran, hizmet ve yatırımların zamanında uygulanmasına fırsat tanıyan, toplumun eğitim faaliyetlerine katılımını kolaylaştıran ve karar alma süreçlerinde aktif kılan aynı zamanda rekabeti ve kaliteyi de beraberinde getiren yerinde yönetim anlayışını uygulamaktadırlar ve bundan da ciddi verimler almaktadırlar. MEB gibi devasa bir sektör de artık eğitimin yerelleşmesi meselesini gündemine almalıdır. Ve Tevhid-i Tedrisat engelini aşıp alternatif eğitim modellerinin uygulanmasına şans tanınmalıdır. Okulların merkezi ölçme değerlendirme standartların dışında kendi ölçme değerlendirme metotlarını geliştirdiği bir ülkede belki zamanla daha adil ve uygulanabilir ölçme metotlarını da geliştirmiş olacağız. Kaldı ki eğitim kalitesinin yüksek ülkelere baktığımızda ölçme değerlendirmenin temel hedefinin ‘öğrencilere katkı sunmak’ olduğunu görmekteyiz.

ÇOCUKLAR NASIL GÜLER?

Üzgünüm, bir önceki yüzyılın değer yargılarıyla dizayn edilen bir eğitimle beyinleri formatlanmak istenilen çocukların rahatlaması ve gülmesi beklenemez. Çünkü hala 1930’lu yıllardan kalma bir uygulamayla onlara her sabah asker komutlarıyla yemin ettirilmektedir. Günümüz Almanya’sında ve İtalya’sında artık faşist ideolojinin unsurlarını taşıyan yemin metinleri kaldırılmış olmasına rağmen bizde ne yazık ki çocuklar hala ‘Varlığım Türk varlığına armağan olsun’ cümlesini her gün rahat hazır-ol komutlarıyla tekrar etmektedirler. Ayrıca tek tip vatandaş modeli ve itaat kültürü aşılayan Türk Milli Eğitimi’nin genel amaçları gibi temel yasalar üzerinde herhangi bir reform yapılmamışken ayrıca çocuklara yönetmelik gereği hergün nöbet tutturulurken, ders kitapları aracılığıyla onlara katı bir milliyetçilik fikri endokrine edilirken bu çocukların bir sınav değişikliğiyle rahatlamaları ve okullarda gülmeleri mümkün müdür?

Türkiye’nin son zamanlarda sivilleşme ve demokratikleşme alanında ciddi mesafe kat etti. Önceki dönemlere kıyasla eğitim alanında da ciddi başarılar elde edildi ancak eğitim anlayışında hala özgürlükçü köklü bir politika geliştiremedi.2023’e hedef yapan bir ülke için eğitimin atlanması ciddi bir kayıptır. Bu bakımdan artık eğitimde ‘yeni’ olarak serbest piyasada her tür talebe göre farklı okulların açılmasını ve eğitimde ebeveynin rolünün üst düzeyde olduğunu anlamak istiyoruz. MEB ebeveynlerin ve çocukların gülmesini ve rahatlamasını istiyorsa eğitimde özelleştirmeyi ivedilikle gündemine alması gerekmektedir.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Hamit Emrah Beriş- Çözüm süreci etap etap mı?

PKK’nın her an geriye dönebileceğine dair ifadeler, muhalefetin olumsuz yaklaşımı nedeniyle kamuoyu karşısında sorumluluğu tek başına üstlenen hükümetin yükünü bir kat daha artırıyor. Zira pek çok etmeni bir arada değerlendirmesi gereken hükümetin aksine, PKK’nın bir “denge siyaseti” gütme yükümlülüğü yok.

 

Akil insanlar heyetlerinin çalışmalarını tamamlamasından sonra, bir süreliğine gündemden düşmüş gibi görünen çözüm sürecine ilişkin tartışmalar yeniden hız kazandı. Çalışmalar bağlamında yaz aylarının nispeten durgun geçmesinin ardından hükümetin hazırladığı demokratikleşme paketinin kapsam ve içeriği ekseninde sürecin ana hatları yeniden tartışılıyor. Çözüm süreci, sorunun taraflarının karşılıklı olarak atacakları adımlarla hayat bulacak. Bu açıdan, sürecin birbirini takip edecek farklı aşamalardan oluşacağı en baştan itibaren kabul ediliyor. İlk aşama, silahların susması ve PKK’nın silahlı unsurlarının ülke dışına çıkması. Aylardır sorun nedeniyle “cenaze kaldırılmaması” sürecin ilk aşamasının olumlu yüzü olarak görülebilir. Ayrıca bahar aylarından itibaren dağdaki militanların ülkeyi terk etmeye başladıkları biliniyor. Çekilme süreci tamamlandıktan sonra ikinci aşamaya geçilmesi ve hükümetin kapsamlı bir demokratikleşme paketini uygulamaya alması planlanıyor. Ancak sorunun tam da bu noktada başladığını söylemek yanlış olmaz. Zira çekilmenin kapsamı ve takvimi konusunda hükümetin beklentileri ve PKK’nın yaklaşımı uyuşmuyor.

Çekilme neden yavaş?

Başbakan Erdoğan’ın değişik defalar ortaya koyduğu gibi PKK’nın çekilme süreci beklenenden çok daha yavaş ilerliyor. Bu bağlamda, Erdoğan’ın en son geçen hafta yaptığı, şimdiye dek silahlı örgüt militanlarından yalnızca beşte birinin ülkeyi terk ettiği yönündeki açıklama BDP tarafından da teyit edildi. Oysa en başta Eylül ayı içerisinde bu sürecin tamamlanması hedefleniyordu. Ancak burada bir yaklaşım farklılığının da bulunduğunu kaydetmek gerekiyor. PKK ve BDP’nin örgüt mensuplarının konuşlandıkları mevkileri terk etmelerini ve mobil halde bulunmalarını çekilme sürecinin bir parçası olarak gördükleri anlaşılabiliyor. Bunun ise çekilme sürecinin yavaşlığını tek başına açıklamaktan uzak olduğu kolayca kavranabilir bir durum. Varlığını büyük ölçüde silaha borçlu olan PKK’nın bir anda her şeyden vazgeçmesinin güç yitirmesi anlamına geleceği açık. Bu nedenle PKK, bir bakıma işi ağırdan alarak süreçte yaşanacak bir kriz durumunda muhtemel güç kaybını en aza indirmeye çalışıyor. Aynı zamanda örgütün, şehirlerden yeni militanlar devşirmeye ve bunları dağdan inenlerin yerine göndermeye çalıştığı biliniyor. Ancak bu yaklaşım, sürecin sağlığına zarar verme ihtimali taşıyor. Nitekim Başbakan’ın süreçle doğrudan ilgili başdanışmanı Yalçın Akdoğan’ın PKK’nın son dönemde izlediği çizginin “süreci enfekte etme” riski içerdiğini söylemesi, hükümetin bu konudaki kaygılarını gayet iyi özetliyor. En son örneği Cemil Bayık’ın geçen hafta yaptığı açıklamalarda görüldüğü gibi, PKK’nın her an geriye dönebileceğinin işaretlerini vermesi, muhalefetin olumsuz yaklaşımı nedeniyle kamuoyu karşısında sorumluluğu tek başına üstlenen hükümetin yükünü bir kat daha artırıyor. Zira pek çok etmeni bir arada değerlendirmesi gereken hükümetin aksine, PKK’nın bir “denge siyaseti” gütme yükümlülüğü yok. Dolayısıyla örgüt, hem muhtemel bir barış hem de çatışmaların sürmesi durumlarında pozisyonunu en güçlü kılmak amacıyla kendi kitlesi dışındaki kesimlerin tepkisini önemsemeden adım atıyor. Bu durum, doğal olarak, kendisi açısından hareket esnekliği fırsatı sunuyor; ancak masanın diğer tarafının işini zorlaştırıyor.

Sorunun başka bir boyutu, “siyasal kanat” BDP ile ilgili. Süreçle ilgili en çelişkili tavrı BDP’nin sergilediği görülüyor. Bir açıdan bakıldığında BDP, sorunun başlıca siyasal muhatabı. Bugüne kadar bölge insanının taleplerini siyasal düzleme taşıyan en önemli araçlardan biri olarak BDP şu anda masanın bir tarafında oturmayı hak olarak görüyor. İktidarın da buna ciddi bir itirazının olmadığı anlaşılıyor. Sürecin başarıyla sonuçlanması, bugüne kadar demokratik siyaset düzleminde meşruluk sorunları yaşayan BDP’nin ulusal ve uluslararası düzlemde tam anlamıyla kabul görmesini sağlayacak. Bu şekilde, BDP, hem söylem düzeyinde hem de hitap ettiği kitle bağlamında zeminini genişletme imkânı bulacak. Ancak BDP’nin paradoksunun da aynı noktada başladığını söylemek yanlış değil.  Zira BDP, bugüne dek kendi siyasetinin temel dayanağını Kürt sorununun yarattığı enerjide buldu. BDP, değişik dönemlerde yürüttüğü çabalara, örneğin son seçimlerde bir sol blok meydana getirme arayışına girmesine rağmen bir “Türkiye partisi” olmayı başaramadı. Dolayısıyla Partinin hem genel siyasetinin kurucu unsurları hem de söylemi Kürt sorununa münhasır kaldı. Bu nedenle sorunun çözülmesi BDP açısından kendilerinin de gayet farkında olduğu bir risk içeriyor.

BDP’nin ideolojik yapısı

Kürt sorununun çözümü noktasında sağlanacak bir ilerleme BDP açısından ideolojik boşluğa düşme sorununu beraberinde getirebilir. Hâlihazırda BDP’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ciddi bir karşılık bulmasını sağlayan temel etmen Kürt sorunu. Sorunun beraberinde getirdiği kültürel ve siyasal konular, dahası “Kürt kimliği” çerçevesinde oluşan genel kategori Parti ile kitlesi arasında ünsiyet bağı kurulmasını sağlıyor. Marxist-Leninist bir geçmişe sahip olan PKK ve BDP ortak sorunlar nedeniyle ideolojik kimliğini fazla açığa çıkarmadan, bütünleştirici bir çerçeve içinde siyaset yapma fırsatı buluyor. Sorunlar ekseninde bir grubun temsilciliğini üstlenmek BDP’nin ideolojik açıdan kendisine oldukça uzak duran dindar Kürtlerden bile oy almasını sağlıyor. Kısacası, “ortak yaralar”, aradaki farklılıkların ortaya çıkmasını veya ciddi bir ayrışmaya neden olmasını önlüyor. Oysa sorunun çözülmesi durumunda BDP kendi tabanı bağlamında önemli bir erozyonla karşılaşabilir. Çözümden sonra, halen tek bir soruna odaklanan ve siyasal dilini “savaş” üzerine kurgulayan BDP yeni bir strateji geliştirmek zorunda. Bu durumun siyasal açıdan daha riskli ve maliyetli olduğu açık. Üstelik bundan sonraki süreçte BDP, Kürtler içinde şimdiki kadar “heterojen” bir kitleyi temsil etme yeteneği gösteremeyebilir. Tüm bu etmenler, BDP’nin çözüm sürecinde izlediği ikircikli yaklaşımın nedenlerini açıklıyor.

Tabanı dinamik tutma kaygısı

Yukarıda sayılanların yanı sıra BDP ve PKK, çözüm süreci başladığından bu yana kendi tabanını diri tutmak için çaba harcıyorlar. İlk olarak en baştan itibaren gerek PKK gerekse BDP, sürecin kendileri tarafından başlatıldığını ve yönetildiğini anlatmaya çalışıyorlar. Bu anlamda, hükümetin attığı adımların örgütün çabaları sonucu oluşan “zorunluluk” durumundan kaynaklandığı mesajını vermeye gayret ediyorlar. Böylece, kendi tabanlarına çözümün kendi güçlerini eritmediğini, tam tersine artırdığı söyleyerek muhtemel bir güç zaafının önüne geçmek istiyorlar. Bunun yanında “hükümet adım at” mitingleri aracılığıyla hem tabanlarını diri ve moralli tutmayı hem de hükümetin üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyorlar. Bu noktada, “Gezi parkı eylemleri”nin örgüt çevreleri için öğretici bir nitelik taşıdığı söylenebilir. Muhtemelen, örgüt, bundan sonraki süreçte sivil yönü ağır basan gösteriler aracılığıyla meşru bir zeminde daha fazla karşılık bulacağını düşünerek yeni bir eylem stratejisi geliştirecek.    

Öte yandan sorunun diğer tarafı olan hükümetin de nispeten ihtiyatlı bir tavırla hareket ettiği söylenebilir. Son on yılda hemen her alanda kapsamlı reformlar gerçekleştiren hükümetin son demokratikleşme paketini ağırdan alması, sürecin genel gidişatını takip etme çabasıyla yakından bağlantılı. Daha açık bir ifadeyle, hükümet, adım atmadan önce karşı tarafın samimiyetini görmek istiyor. Bu şekilde, paketin içereceği unsurların kamuoyu önünde daha kolay savunulması mümkün olacak. Aynı zamanda, paketin içeriğinin süreçte kat edilen mesafe doğrultusunda doldurulacağı da tahmin edilebilir. Ancak bundan daha önemli konu, hükümetin bu aşamada gündeme getirilmesinde yarar bulunmadığını düşündüğü “kırmızı çizgileri”nin olduğunun ortaya çıkması. Örneğin hükümet yetkilerinin açıklamalarından PKK-BDP çizgisinin ısrarla üzerinde durduğu “anadilde eğitim” konusunun paketin içeriğinde bulunmayacağı anlaşılabiliyor. Bunun yanında hükümet, seçim barajının düşürülmesi konusuna da sıcak bakmıyor. Bu bağlamda, “temsilde adalet” ve “demokratik katılım” sorunlarının üstesinden gelmek için seçim sisteminin “daraltılmış bölge” modeline kaydırılacağı görülüyor. Ayrıca siyasal iktidarın, partilerin devletin malî desteğinden yararlanma yöntemlerini kolaylaştırarak BDP’nin taleplerine kısmen cevap vermeye çalışacağı anlaşılıyor. Bu bağlamda, hükümet, yeni hazırlanacak demokratikleşme paketini, ülkenin son on yılda izlediği “normalleşme süreci”nin doğal uzantılarından biri olarak kabul ediyor. AK Parti hükümeti, demokratikleşmenin zaten kendi ajandasının en önemli maddelerinden biri olduğu, bu konudaki kararlılığının PKK’nın ya da BDP’nin talepleriyle ilişkili bulunmadığı mesajını vermeye özen gösteriyor.

Paketten beklenen…

Meclis’in açılmasına yakın bir zaman diliminde gündeme gelecek olan demokratikleşme paketinin BDP ve PKK’yı tatmin etmeyeceği, en azından bunların siyasal argümanlarını “paketin yetersizliği” üzerine kurgulayacakları öngörülebilir. Kuşkusuz, hükümet de elindeki tüm kartları aynı anda açmak istemeyecektir. Ancak on yıllardır devam eden ve adeta kangren haline gelmiş bir sorunun üstesinden atılacak birkaç basit adımla gelineceğini düşünmek de oldukça iyimser bir beklenti. Dolayısıyla “süreç” ifadesinin bizatihi kendisinin de ima ettiği gibi, zamana yayılan, tedrici bir ilişki ve gelişme bütünüyle karşı karşıya olduğumuz görülüyor. Yaşanan süreçte, şiddete başvurulmaması ve siyaseten müzakere yöntemlerinden vazgeçilmemesi ile çözüme ulaşılmasını sağlayan asıl anahtar olacak.     

Star Gazetesi Açık Görüş

Tehditler kabak tadı verdi

Cemil Bayık’ın gün aşırı çıkıp “Çekilmeyi durdururuz”, “Çekilenleri geri göndeririz, tekrar savaşırız” türü tehditler savurması artık kabak tadı verdi.

Ne yapıyorlar, akılları sıra hükümet üzerinde baskı kurmaya mı çalışıyorlar? İyi polis-kötü polis oyunu mu oynuyorlar?

Bayık’ın üst perdeden savurduğu tehdidin hemen arkasından Demirtaş yine bir tevil açıklaması yapmış…

Ama ne fayda… Çözüm olacak diye ödü kopan bütün gazeteler Demirtaş’ın değil, Bayık’ın sözlerini manşete çekmişler.

Sadece öfkelendiriyor 

Bu tehditleri savuranların niyeti, bu yolla iktidar üzerinde baskı kurmaksa seçtikleri yolun tam tersi sonuçlar verdiğini bir an önce görseler iyi olur.

Zira bu tehditler, açılıma zaten zar zor ikna edilmiş -ya da hâlâ edilmeye çalışılan- geniş milliyetçi-muhafazakâr kitleler üzerinde tersi bir etki yapıyor. Onların korkup “Aman ne olur şu reformları bir an önce yapın, yoksa yine silaha sarılacaklar” diye hükümete baskı yapmasına yol açmıyor. Tam tersine gururlarını incitiyor ve öfkelendiriyor; “Çekilmezseniz çekilmeyin, geri gelecekseniz gelin, hodri meydan” psikolojisine sokuyor.

Ayrıca her tehdit, sürecin başından bu yana “reformları PKK’yla pazarlık sonucu değil, Kürt halkının talebini karşılamak için” yaptığını ve yapacağını söyleyen hükümeti daha da kilitliyor; adım atacağı varsa da atamaz hale getiriyor.

Geri gelseler ne olacak? 

İkinci ihtimal, Bayık ve şürekâsının reformlar için baskı filan diye bir derdi olmaması; amaçlarının zaten gönülsüz bir şekilde boyun eğmek zorunda kaldıkları çözüm sürecini sabote edip bitirmek olması…
O zaman da bu şahinlere şu soruyu sormak gerekir:

Peki PKK’lıları geri göndereceksiniz de ne olacak?

Gelip Türkiye’de kurtarılmış bölge mi kuracaklar? Kurabilecek olsalardı 30 yılda kurmazlar mıydı zaten?..

Gelip, ana dilde eğitim hakkını silah gücüyle mi alacaklar? Alabilselerdi 30 yılda almazlar mıydı zaten?
Hayır, bunların hiçbiri olmayacak. Her şey kaldığı yerden devam edecek… O gönderdikleriniz ortalama üç yıl içinde kara toprağa girecekler. Tabii birçok asker de… Suriye faktörü belki biraz güçlendirecek elinizi ama sonucu değiştirmeyecek. Türkiye belki beş yıl daha, on yıl daha savaşacak ama ne bölgedeki Kürtler’in çoğunluğu ne de Türk halkı silahlı bir emrivakiye teslim olacak. PKK’nın Güneydoğu’da çoğunluğun iradesine aykırı bir şekilde feodal-despot bir beylik kurmasına izin vermeyecek.

Kestirme yol yok 

O zaman tekrar süreci başlatan o ilk cümleye dönüp, “silahların miadını doldurmasının” ne demek olduğunu daha sağlam kavramaya çalışmamız gerekiyor.

Silahın miadını doldurması, bundan böyle Kürtler’in kendi bölgelerinde yönetime daha çok katılabilecekleri, ana dillerinde eğitim hakkına kavuşabilecekleri bir rejimin ancak demokratik siyasi mücadele yoluyla kurulabileceğini idrak etmek demektir.

Bir başka deyişle, bugün hâlâ “ana dilde eğitim olmaz” diye kestirip atan iktidar yarın “olur”noktasına gelecekse ancak Kürt’üyle, Türk’üyle; muhafazakârı ve liberaliyle Türkiye’nin bütün demokrat potansiyeli ana dilde eğitim haktır diye bastırdığı zaman gelecek. Gülen Hareketi bu talebe sahip çıktıkça; Ahmet Taşgetiren, Hilal Kaplan, Ali Bulaç gibi isimlerin ana dilde eğitimi savunan yazıları muhafazakâr-milliyetçi tabanı dönüştürdükçe, hükümet tabandaki bu dönüşümü görüp cesaretlendikçe gerçekleşecek bu reformlar.

“Kestirme” bir yol yok… Kestirme bir yol olsaydı, zaten bugün çözüm sürecini konuşuyor olmazdık.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Ronald Coase’un ardından

Büyük iktisatçı Ronald Coase 3 Eylül 2013’te, 102 yaşında vefat etti. Coase, yaşayan en yaşlı Nobel iktisat ödülü sahibiydi. İngiltere’de doğdu. London School of Economics’te ticaret okudu. Daha öğrencilik yıllarındayken çok parlak bir zekaya sahip olduğunu gösterdi. Mezuniyetinden sonra akademik hayata girdi. İngiltere’de çalıştı. Daha sonra ABD’ye göç etti ve Chicago Üniversitesi’ne katıldı. Onu önemli kılan, bazı temel iktisadî sorunlara yeni yaklaşımlar geliştirmesi ve bugün Hukuk ve Ekonomi adıyla anılan disiplinin kurucularından olmasıydı.

Coase çok yazan bir akademisyen değildi. Belki de Nobel ödülü alan iktisatçılar arasında en az yazanıydı. Bir ekolün, bir disiplinin kurucusunun bu kadar az yazıp böylesine başarılı olması istisnaî bir durum. Hukuk ve Ekonomi disiplinine ikinci büyük katkıyı kapan kişi de bir başka Chicago’lu: Richard A. Posner (1939- ). Posner aynı zamanda bir yargıç. Bazıları Posner’ı disiplinin- hareketin lideri olarak kabul ederler ama bu sıfata Coase’un da ortak olmasını engellemek büyük bir yanlışlık ve haksızlık olur.

Coase çok erken bir yaşta, daha 27 yaşındayken, 1937’de, ‘Firmanın Mahiyeti’ adlı bir makale yayımlayarak firmaların niçin oluştuğu sorusunun cevabını aradı. Cevap işlem maliyetleriyle ilgiliydi. İktisatçılar işlem maliyetlerinin ticaret ortakları bulma, ticaretin şartlarını müzakere etme ve bu şartları uygulamayı kapsadığını düşünür. Coase’a göre, üretimlerini planlamak isteyen müteşebbislerin önünde iki yol vardır: Kaynakları piyasadan temin etmek veya kendi şirketlerini kurmak. Pazarlarda işlemler maliyetli olacağından, daimî personele ve sermayeye sahip müteşebbisler, bu maliyetlerden kaçınabilir.

‘Firmanın mahiyeti’ makalesinin üzerinden yirmi yıldan çok zaman geçtikten sonra Coase bir makaleyle 1960’ta yeniden boy gösterdi. Bu makalede dışsallık ve etkinlik problemleriyle uğraştı. Dışsallıklar, bir ekonomik birimin ekonomik faaliyetlerinin o faaliyetle ilgisi olmayan kimselere verdiği zararlara (negatif dışsallık) ve sağladığı faydalara (pozitif dışsallık) verilen isimdir. Coase’dan önce iktisatçılar dışsallıkları kaynakların etkin dağılımdan sapmalar olarak görürdü. Bu problemin çözümü için devletin devreye girmesi gerektiğini ileri sürerdi. Coase bu düşünceyi yıktı. Bunu yapan yaklaşımına zamanla ‘Coase teoremi’ adı verildi. Coase’un iddiası sıfır işlem maliyeti olması hâlinde insanların dışsallıklar üzerinde pazarlık yaparak onları içselleştireceğiydi. Bu mülkiyet haklarının da iyi tanımlanmasını gerektirecekti. Bu ortamda pazarlıklar etkin kaynak tahsini sağlayacaktı. Bu, daha geniş anlamda, ‘piyasa başarısızlığı’ yaklaşımına verilen bir cevaptı. Piyasalar dışsallıklar probleminin pekalâ üstesinden gelebilirdi. Böylece devlet müdahalesine gerek kalmazdı. Nitekim, Coase 1974’te yeni bir makale yayımlayarak ‘piyasa başarısızlığı’ tartışmalarında verilen klasik deniz feneri örneğini çürüttü. ‘Ekonomide Deniz Feneri’ İngiltere’de özel olarak sahiplenilen ve işletilen deniz feneri örneklerini sergilemek suretiyle deniz fenerlerinin yalnızca devlet tarafından kurulabileceği tezini çürüttü.

Coase’un çalışmaları hem iktisatta hem hukukta anavatanı Chicago Üniversitesi olan ama sonra başta Yale ve Harvard Üniversiteleri olmak üzere başka yerlere de yayılan bir akım başlattı. Hukukun bir iktisadî girdi olarak görülmesine yol açtı. Chicago Üniversitesi’nde hukukçular için iktisat kursları açıldı. Hukuk fakültelerinde iktisatçılar istihdam edilmeye başladı.

Coase toru topu üç makaleyle iktisatta bir devrim yaptı. Uzun süre The Journal of Law and Economics’in editörlüğünü yürüttü. Şikago Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1979’da emekli oldu. Derginin editörlüğünü 1982’de sona erdirdi. 1991’de Nobel ödülünü kazandı.

Bugün dünyanın birçok yerinde hukuk fakültelerinde’ Hukuk ve İktisat’ dersi müfredatın ayrılmaz parçasıdır. Türkiye’de durum nasıl, araştırmadım; ama görev yaptığım İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi’nde böyle bir ders var ve dersi alan öğrenciler ekolün ana görüşlerini öğreniyor. Ekol hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler Fuat Oğuz ve Şahin Ardıyok’un internetten ulaşılabilen makalelerinden yararlanabilir.

Coase’un iktisadî düşünceye katkıları dünya durdukça hatırlanacak ve şükranla anılacaktır.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

İdris Kardaş- Barışa gol atmak kolay değil

0

Ortadoğu yangın yeriyken PKK silah bırakmaz söyleminin aksine PKK tam da bu dönemin farkında olarak silahsızlanmaya gitme yolunu seçmektedir. Zira dünyanın silahlı örgütlere bakışının gayet farkında olan kadrolara sahipler.

Kürt meselesinde önemli bir kavşakta olduğumuz artık su götürmez bir gerçek. Hükümet bir barış süreci yürüttüğünü açıklamış, Öcalan silahlı mücadele döneminin bittiğini ilan etmiş, PKK silahlı gruplarını sınır dışına çekeceğini söylemiş, çatışmalar durmuş, gençler artık ölüm korkusu duymamaya başlamışlar. Yani daha önce Türkiye’yi bilen ve dışarıdan bakan biri bu ülkede bir barış ortamının yaşandığını anlar sanırım. Ama ne hikmetse içerideki bazı kesimler her fırsatta barışın imkansızlığını bizlere bildirmek için nefes alıyorlar adeta.

Karayılan yerine Bayık mı geldi hemen savaş baltalarını çıkarıyorlar. Bayık bir açıklama mı yaptı hemen hazırda beklettikleri eski yazılarının linklerini, ekran görüntüsünü aldıkları eski tweetlerini ben demiştim demek için hiç fırsat kaybetmeden paylaşıyorlar. Son olarak Bayık’ın yaptığı açıklama yine bu kesimi heyecanlandırdı ama sonra Demirtaş’ın açıklamalarıyla tekrar savaş için sessizliğe büründüler. Ama neyse ki bunların hiçbirinin bir önemi yok. Süreci durdurmaya kimsenin gücü yetmez. Zira bu barış sürecinin sigortası yine bu sürecin ta kendisidir. Nedenlerine birlikte bakalım.

Yüzyıllık bu sorunda Kürt tarafının tartışmasız en önemli aktörü Öcalan’dır. Artık bu konuda kimsenin bir şüphesi olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar bazı kesimler tarafından ara sıra test edilmeye çalışılsa da bunlar Kürt kamuoyunun çoğunluğu tarafından bir anlam ifade etmiyor. Nitekim yıllardır BDP ve PKK, Öcalan muhatap alınsın diye uğraşıp durdular. Gün geçmiyordu ki bu konuda bir açıklama yapılmasın. Rastgele seçtiğim ve 9 Ekim 2011 tarihli bir konuşmasında BDP Genel Başkanı Demirtaş: ‘Bugün artık barışa giden en önemli yol, İmralı’dan geçiyor” diyerek bunun altını çizdiği yüzlerce konuşmasından birini yapmaktaydı.

ÖCALAN’IN MEKTUBU!

Bugün ise barış süreci başladığından beri Öcalan’ın rolünün daha da perçinlendiğini görürüz. Mesela Demirtaş’ın 17 Ağustos’ta Öcalan ile yaptığı görüşmenin hemen ertesi günü Nuçe tv’de yaptığı açıklamada da şu cümleleri sarf ediyor. ‘Öcalan’ın Kürt halk Önderi olarak hem KCK hem halk üzerindeki hem de dünya siyaseti üzerindeki etkisi düşünülerek stratejik bir rolünün olduğunun görülmesi gerekiyor. Şu anda bir tartışma zemini yakalandı. Daha önce taleplere kulaklarını tıkayan bir hükümet yerine şu anda en azından hazırlık yapan bir hükümet var. Bu yönüyle bakıldığında sürecin ilerlemesi imkanı var.’ Görüşmenin mesajı çok net: Öcalan hala ve hep çok önemli bir aktördür, barış sürecine ve hükümetin yapacağı çalışmalara duyulan inancımız hala devam ediyor.

Öcalan’ın önemli bir aktör olduğunun altını çizecek yüzlerce PKK, BDP açıklamaları var. Açlık grevlerinin bitirilmesine olan etkisinden silahlı mücadeleyi sonlandırdık dediği konuşmasına duyulan itibara, geri çekilen PKK gruplarından Kürtleri Gezi’den uzak tutmaya kadar onlarca örnek sayabiliriz. Bu konuda kimsenin bir şüphesi yoksa hep birlikte Öcalan’ın barış sürecini netleştirdiği 21 Mart Diyarbakır Newroz’unda okunan mektubunu tekrar hatırlayalım. ‘Son iki yüz yıllık fetih savaşları batılı emperyalist müdahaleler baskıcı ve inkarcı anlayışlar, Arabi, Türki, Farisi, Kürdi toplulukları ulus devletçiklere, sanal sınırlara suni problemlere gark etmeye çalışmıştır…Sömürü rejimleri, baskıcı ve inkarcı anlayışlar artık miadını doldurmuştur. Ortadoğu ve Orta Asya halkları artık uyanıyor. Kendine ve aslına dönüyor. Birbirlerine karşı kışkırtıcı ve köreltici savaşlara ve çatışmalara dur diyor…Bizi bölmek ve çatıştırmak isteyenlere karşı bütünleşeceğiz. Ayrıştırmak isteyenlere karşı birleşeceğiz…Zamanın ruhunu okuyamayanlar, tarihin çöp sepetine giderler. Suyun akışına direnenler, uçuruma sürüklenirler. Ben, bu çağrıma kulak veren milyonların şahitliğinde diyorum ki; artık yeni bir dönem başlıyor, silah değil, siyaset öne çıkıyor. Artık silahlı unsurlarımızın sınır ötesine çekilmesi aşamasına gelinmiştir.’

BARIŞ BİTİYOR DEMEK!

Öcalan’ın barış sürecinde kafasında netleştirdiği tablo böyleyken, Ortadoğu’da Kürtleri, Türkleri, Arapları vd. bekleyen tehlikenin bu kadar farkındayken, resmin bu kadar büyük kısmı ile ilgileniyorken, hala her küçük açıklama ve strateji gibi görünen küçük hesaplara bakarak barış süreci bitiyor demek saflık değilse bile kötü niyettendir. Öcalan gibi etkili bir aktörün milyonların şahitliğinde verdiği sözü tutamamış bir lider olmasına yol açmak, bu süreci bitirmek isteyen güçlerin tek başına yapamayacağı bir şeydir.

Barışın önünde durmanın mümkün olmadığı bir diğer konu ise Kürt siyasal hareketinin gerek Türkiye gerekse de dünya kamuoyunda elde ettiği meşru zeminle ilgilidir. Sözgelimi Karayılan’ın 25 Nisan’da Kandil’de düzenlediği basın toplantısına BBC, Reuters, El Cezire, AP gibi ajans ve televizyonların katılmış olması, yine Karayılan’ın yerine Bayık’ın geçtiği Kongra Gel 9. Genel Kurulu’nun medya tarafından ilgi ile takip edilmiş, yönetici kadrosunda yaşanan değişikliğin anlamı ilgili günlerce gazete ve televizyonlarda analizler yapılmış olması Kürt siyaseti için önemli gelişmelerdir. Tıpkı bunlar gibi Kandil’den yapılan her açıklamanın medyada geniş yer tutmuş olması siyaset içerisinde kalmanın ne kadar önemli olduğunu bu kadrolara çok net göstermiştir. Açıkçası bugün Kılıçdaroğlu CHP’den ayrılsa bu kadar analiz yazısı okur muyuz emin değilim. Dolayısıyla siyaseten mücadele etmenin anlamlı ve dünya tarafından da meşru kabul edildiği duygusunun yerleşmesiyle birlikte PKK’nin silahlı mücadeleye tekrar döneceğini beklemek rasyonel değildir.

BARIŞ HEPİMİZE LAZIM

Son olarak bugün Kürt meselesinin uluslararası bir boyut kazandığını söylüyorsak, Kürt siyasal hareketlerinin uluslararası alanda meşru olmak için çaba sarfedeceğini öngörmek çok zor değil. Ortadoğu yangın yeriyken PKK silah bırakmaz söyleminin aksine PKK tam da bu dönemin farkında olarak silahsızlanmaya gitme yolunu seçmektedir. Zira, dünyanın silahlı örgütlere bakışının gayet farkında olan kadrolara sahipler. Özellikle bugün Suriye’de yaşanan gelişmelerde bir aktör olarak PYD’nin kendini sivil bir siyaset içerisinde ortaya koyması ve bunun yanı sıra başta Türkiye olmak üzere tüm dünya ile birlikte hareket etme isteği bunun en açık kanıtıdır. PYD Başkanı Salih Müslim’in, Türkiye’ye davet edilmesiyle Suriye siyasetinde bir aktör olarak kabul görmesinin getirdiği sorumluluğun bilincinde olarak ılımlı açıklamalar yapması, PYD’nin sivil siyasetin kazanımlarının tadına vardığını göstermektedir.

Dünyanın her yanı böylesine kaynıyorken, iç savaşlar, darbeler sonucunda her yerde bir istikrarsızlık hali mevcutken, aklı başında hiç kimse Türkiye’deki barış sürecinin bitmesini istemez. Bu sürecin aktörleri de büyük resmin farkında oldukları için herhangi bir çatışmaya mahal verecek hareketlerden kaçınacaklardır. Newroz’daki mesajında Öcalan’ın Ortadoğu’daki değişimlere olan özel vurgusu bunu çok açık gösteriyor. Hükümetin de Ortadoğu’daki gelişmeleri iyi okuyacak araçlara doğal olarak sahip olduğunu düşünürsek, sonuç olarak sadece duygusal olarak değil, reel politik olarak da barış herkes için çok önemli. Konuyla ilgili devlet perspektifi sonraki yazıya.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.