Ana Sayfa Blog Sayfa 393

28 Şubat ve entelektüel zayiat

Bin yıl iktidarda kalacaklarını sananlar, bugün yargı karşısına çıkıyor.

Aslında kamu vicdanında çoktan bitmiş ve bütün failleri mahkûm olmuş bir dava bu… Şimdi işin hukuki hesaplaşma faslı yapılacak ve 28 Şubat’ın asli failleri bir kez de adalet önünde mahkûm olacaklar.

Ama bugün mahkeme karşısına çıkan asli faillerin yanı sıra bir de fer’i failleri (yardımcı failleri) var bu davanın.

Hepimiz biliyoruz ki, Türkiye’de bir darbenin olabilmesi için ordunun ya da ordu içinde bir grubun darbeye niyetli olması yetmez. Hatta asıl belirleyici de değildir. Zaten, Türkiye’de şimdiye kadar hiçbir darbe, sadece ordunun niyetlerinden kaynaklanmamıştır.

Eğer demokrasimiz 28 Şubat’ta şiddetli bir tokat yediyse o tarihlerde ordunun niyetinde ani bir değişiklik olduğundan yemedi.

Bu felaket, muhalefet partileri siyasi rakiplerinden kurtulmak uğruna demokrasiyi gözden çıkardıkları için geldi başımıza. Basının ve kendine “sivil toplum kuruluşu” diyen bazı gerici mihrakların darbe şakşakçılığı yapması yüzünden geldi. Kendilerini “çağdaş” sanan vatandaş kesiminin basından ve politikacılardan yükselen “şeriat geliyor” vaveylası karşısında korkuya kapılıp darbeyi ehven-i şer olarak görmeye başlamasından geldi.

Ama belki de en belirleyici olarak, Türkiye’nin aydınlarının çok ama çok büyük bir bölümü entelektüel bir kriz içine girdiği için geldi.

İşler sarpa sardığında…

Kendisi, toplum ve yaşadığı dünya hakkında düşünen, fikir üreten, bu fikirleri pratiğin örsünde sınaya sınaya değiştiren ya da pekiştiren; bir ömür boyu süren bu faaliyet sürecinde bir değerler sistemi oluşturan; belli ilkeler edinen insanların, birdenbire o zamana kadar vazgeçilmez saydığı kimi değerlerden şüpheye düşüp “Acaba mı” dediklerine tanık olduk o günlerde…

“Acaba demokrasi gerçekten de gerekli mi?”

“Bir yıl kadar askıya alsak bir şey olur mu?”

“Acaba asker destekli bir teknokrat hükümeti bizi kurtaramaz mı?”
Entelektüel kriz dediğim buydu…

Sıkı bir pozitivistin, ağrıları baş edilmez hale gelince üfürükçü hocaların peşine düşmesi gibi bir şey…

Yıllar yılı “karşılıklı sevgi ve anlayışa dayanan çağdaş bir evlilik” yürütmekle gurur duyan bir insanın, bir gün eşi karşısına dikilip boşanmak istediğini söylediğinde, panik halinde ne yapacağını şaşırıp muska yazdırmaya kalkması gibi…

İlkelerin eskimiş çoraplar gibi çöp kutusuna atıldığı; anlı şanlı entelektüellerin o zamana kadar doğru dedikleri şeylere sahip çıkamadıkları panik anıydı yaşanan…

Oysa entelektüelin düzeyi, meseleleri hangi vadede görebildiği ile ölçülür. Entelektüel, sıradan bilinçten, sebep-sonuç ilişkilerini doğru kurmasıyla, bugüne tarihin bilgisi ve bilinciyle bakmasıyla; kısa vadede çözüm gibi görünen bazı formüllerin orta ya da uzun vadede çözdüğünden çok daha derin sorunlar üreteceğini bilmesiyle ayrılır.

İşler sarpa sardığında, “Bu memlekete bir diktatör lazım” diyen adamlar zaten kahvehanelerde bol miktarda vardı. 28 Şubat’ın en hüzün verici yanlarından biri benzer sözleri entelektüellerden duymaktı.

Zayiatın giderilemediği tek alan

28 Şubat’ın üstünden 16 yıl geçti. Darbenin yol açtığı zararlar, yıkımlar, mağduriyetler büyük ölçüde tamir edildi. Orduya ciddi bir demokratik balans ayarı yapıldı. Siyaset normalleşme yolunda büyük adımlar attı. Ekonomi mucizeler yarattı. 28 Şubat’ın mağdur ettiği kitlelerin kayıpları büyük ölçüde giderildi, daha da giderilmeye çalışılıyor.

Ama “geri dönüşün” gerçekleştirilemediği bir alan kaldı. Türkiye’nin sol kökenli entelektüelleri 28 Şubat’ta kaybettikleri ilkelerini bir daha asla kazanamadılar. 1997’de takıldıkları yerde kaldılar; demokrasiyle barışamadılar, tam tersine demokratik meşruiyet çizgisinden gün geçtikçe uzaklaştılar.

Sloganları değişti, ama onlar değişmedi.

O zamanlar “Ne darbe, ne şeriat” sloganının arkasına saklanıyorlardı. Şimdilerde ise “Sandık her şey değildir” sloganının arkasına saklanıyorlar.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

“Türkiye savaşmamalı” Didem Karavelli röportajı

0

Suriye’deki gelişmelerin dikkatle izlendiği şu günlerde durumu değerlendiren siyaset bilimcisi ve akademisyen Atilla Yayla, “Sınırı aşıp oraya asker sokmak ve orada bizzat bir çatışma içine girmek doğru olmaz diye düşünüyorum. İnsani müdahaleden yanayım” dedi

İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla, olası bir Suriye operasyonunu değerlendirerek, Türkiye’nin insani yardım yapmakla birlikte askeri bir müdahale durumunda aktif rol almaması gerektiğini belirtti.

Yayla, “Türkiye’nin sınırı aşıp oraya asker sokması ve orada bizzat bir çatışma içine girmesi doğru olmaz diye düşünüyorum” dedi

İstanbul Ticaret Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı Siyaset Bilimci Prof. Dr. Atilla Yayla, Türkiye ve dünya gündeminin birinci sırasına yerleşen Suriye’de yaşananlar ve olası bir operasyon ihtimali ile ilgili olarak, Türkiye’nin böyle bir operasyonda aktif yer almasının doğru olmayacağını söyledi. Suriye’de insani bir dramın yaşandığını, Türkiye’nin de sınır komşusu olan Suriye’de bu yaşananlara duyarsız kalmaması gerektiğini vurgulayan Yayla, “Sınırı aşıp oraya asker sokulması ve orada bizzat bir çatışma içine girmesi doğru olmaz diye düşünüyorum. Insani müdahaleden yanayım” dedi. Yayla, Suriye meselesi, Mısır’da darbe ve sonrasında yaşanan gelişmeler ile “Darbenin arkasında İsrail var” söylemlerini Yenigün’e değerlendirdi.

“Türkiye asker göndermemeli”

Suriye konusunda Özellikle Türkiye’nin girmemesi gereken bir savaşa doğru sürüklendiği yorumları en çok konuşulanlar arasında. Siz bu duruma ne diyorsunuz?

Suriye’de insani bir dram yaşanıyor. Otoriter bir rejim, tüm insani değerleri ayaklar altına alarak halkını katlediyor. Şüphesiz bu tür meselelerin bir iç mesele olarak görülmesi mümkün değil. Dolayısıyla uluslararası toplumu ilgilendiriyor ve Suriye ile ilgili bir şeyler yapılması gerekiyor. Türkiye de bunun bir parçası olarak, mükellefiyet altındadır. Ayrıca Türkiye’nin özel bir durumu var. Suriye ile 900 kilometrelik bir kara sınırımız var. Sınırın iki tarafındaki insanların tarihi, dini kültürel bağları var. Türkiye istese de istemese de Suriye’den etkilenir. Dolayısıyla Türkiye’nin bu otoriter tavra karşı cephe alan dış politikasını olumlu buldum. Ama tabii ki bunun da sınırları var. Hiçbir ülke yapamayacağı gibi Türkiye de oradaki problemi tek başına çözemez. Uluslararası toplumun birlikte hareket etmesi gerekir. Uluslararası toplum da kolay kolay harekete geçmiyor. Bunu Bosna örneğinde de gördük, dram ağırlaştıkça yönetimler hareketleniyor. Iç kamuoyunu ikna anlamında da dramın ağırlaşması gerekiyor. Suriye’de de artık bu noktaya gelinmiş görünüyor. Bir operasyon yapılacak. Bu operasyon son olmayacaktır ve devamı da gelecektir. Ben şahsen Türkiye’nin burada çok aktif bir rol alması taraftarı değilim. Mültecilere kapısını açması çok normal. Özgür Suriye Ordusu’na destek vermesi son derece normal. Ancak sınırı aşıp oraya asker sokması ve orada bizzat bir çatışma içine girmesi doğru olmaz diye düşünüyorum. Insani müdahaleden yanayım.

Başbakan’ın söylem problemi var

Bir de Mısır’da yaşananlar var. Mısır’daki gelişmeler ve Türkiye’nin bu süreçteki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyeceğim. Mısır tarihi bir tecrübe yaşıyor. Mısır önemli bir ülke. Türkiye ile birlikte bölgenin en önemli iki ülkesinden biri. Demokrasiye doğru gidilmesi herkesin yararına olacaktı. Bunun yolu açılmıştı. 2011’deki devrimle demokrasiye giriş süreci başlamıştı. Son seçimler oldu. Iş başına gelen Mursi’nin yönetimi meşru bir yönetimdi. Yönetimdeyken ne tür hatalar yapmış olursa olsun meşruiyeti ortadan kalkmış değildi. Bu nedenle ona karşı yapılan darbe gayrımeşrudur. Katliamların ise vicdan sahibi olan herkes tarafından zaten kınanması gerekir. Türkiye tabii ki Mısır’a destek olmak istiyordu. Genel olarak Türkiye’nin Mısır politikasını doğru buluyorum. Ancak yine bir söylem problemi var. Başbakan çok konuşuyor , her yerde konuşuyor ve çok hissi konuşuyor. Ancak tabii ki ahlaki duruş olarak en doğru yerde durduğumuzu düşünüyorum.

Darbe İsrail’in işine yaradı

Bu süreçte bir de İsrail faktörü var. Başbakan’ın olayın arkasında İsrail’in olduğu yönündeki açıklamalarını nasıl değerlendirirsiniz?

Bu tür şeyleri söylemek için istihbarata sahip olmak lazım. Benim böyle bir istihbaratım yok, bizler açık kaynaklardan bilgilerimizi elde ediyoruz. Dolayısıyla böyle bakınca “Darbenin ardında İsrail var” demek biraz zor. Ancak bu olmadığı anlamına da gelmez. “Bu, kimin işine yaradı?” mantığıyla bakmak da bir yöntemdir. Böyle düşününce de İsrail’in işine yaradığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü Arap dünyasının en büyüğü Mısır zaten karışık, kendi kendisiyle uğraşıyor. Bu da İsrail’in rahat olması anlamına gelir. Keza demokrasiler otoriter rejimlerden kendi toplumlarını korumak açısından daha güçlüdür. Güçlü bir demokratik yönetim kurulsaydı bu da İsrail’in işine gelmeyebilirdi. Emperyal güçler de diktatörleri tercih ederler. Çünkü onları daha rahat devirirsiniz, daha rahat satın alabilirsiniz. Ancak demokratik yönetimler böyle değildir. Kamuoyu değiştiği zaman demokratik yönetimler de pozisyonlarını değiştirmek durumunda kalabilirler. Böyle baktığımız zaman İsrail arkasandadır diyemesek bile işine yarıyor diyebiliriz. Zaman içerisinde belki bilgi ve belgeler ortaya çıktıkça daha da kesin konuşmak mümkün olabilir. Şimdilik ihtiyatlı olmak gereklidir diye düşünüyorum.

Bu yazı Yenigün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Liberallerin ayrışmasının temelleri (5) Mısır darbesi

0

Gezi olaylarının şoku atlatılamadan 3 Temmuz’da Mısır’daki darbe patlak verdi. Daha doğru bir ifadeyle göz göre göre geldi. Darbe ayrışmaya, tabiri caizse, tuz biber ekti. Başka bir ülkede olmasına rağmen sanki ülkemizde vuku bulmuşçasına etkili oldu ve liberaller arasında yine iki ana çizginin ortaya çıkmasına yol açtı

İlk çizgidekiler darbeye karşı şu tavırları takındı: Sessiz kalmak; belli belirsiz kınamak; utangaç bir manevî destek sağlamak; doğrudan, hatta coşkulu moral destek vermek. Maalesef bu kadarla da kalmadı, ilk çizgideki liberallerin bazıları, en azından başlarda, katliamları dahi onayladı. Birbirleriyle ilintili bu tavırları meşrulaştırmak için kullanılan tezler aşağı yukarı şöyleydi: ‘Askerî müdahale Müslüman Kardeşlere karşı yapıldı. MK tarihi ve duruşu itibariyle demokrat değil. Mısır’da bir din devleti ve dinî düzen kurmak istiyor. Mursi 11 aylık iktidarı boyunca kapsayıcı davranmadı. Sadece kendi tabanını dikkate aldı. Önemli görevlere hep MK üyelerini getirdi. Hiç uzlaşma arayışı içinde olmadı. Ülkenin ekonomik problemlerini çözemedi. Toplumda ona karşı büyük bir memnuniyetsizlik vardı. Mursi’nin istifası için milyonlarca (kimine göre 22 milyon) kişi imza verdi. Sisi darbe yapmadı, Mursi’yi azletti. Mısır toplumunun Mursi yönetiminin meşruiyetini yok edecek kadar büyük bir kısmı ona karşıydı. Mursi zaten bir azınlık tarafından seçilmişti’.

Darbenin ilk günlerinde dahi geçerliliği şüpheli bu tezler ve iddialar sonradan ortaya çıkan bilgiler tarafından yalanlandı ve çürütüldü. Mısır demokratik siyasî geleneği olmayan, demokrasi kültürü hayli zayıf bir ülke. Başka bir şekilde ifade edersek, Mısır’da bir anlamda herkes demokrasi öğrencisi. Demokrasiyi kurma ve geliştirmede, ister istemez, dünya demokrasi geleneğinden alınacak dersler yanında deneme yanılma yönteminin de bir yeri olacak. Demokrasi bir mühendislik projesi gibi hayata aktarılamaz. Bu yüzden, demokratikleşme sürecinde adım adım ilerlemek ve sabırlı olmak gerekir. Diğer taraftan, Mısır’da İslam toplumsal hayatın her alanına yansıyan bir gerçek. Diktatör Mübarek zamanında bile İslam’a anayasal atıflar vardı. Sistem her zaman dini içte halka dışta dünyaya karşı bir meşruluk kaynağı olarak kullandı. Mursi ve MK meselâ Suudi Arabistan destekli, Kur’an’ın doğrudan anayasa ilan edilmesini isteyen Selefi Nur partisine göre çok daha ılımlı. Bu yüzden darbenin İslâmî radikalizme karşı yapıldığı iddiası inandırıcılıktan uzak. Mursi yalnızca 11 ay iktidarda kaldı. Hükümetindeki bakanların yarısından fazlası Mübarek dönemindendi. Muhalefetle işbirliği yapmak için birçok teşebbüsü oldu. Ancak, hem muhalefet hem de Mısır’ın silahlı ve sivil bürokrasisi Mursi’nin hiçbir karar alamaması, alsa bile uygulayamaması için elinden geleni yaptı. Mursi hep kendine yakın kimseleri göreve getirseydi Sisi ve korsan devlet başkanı Adli Mansur’un atamalarını yapmamış olması gerekirdi. Mursi yönetimi demokratik teori açısından meşruydu. Demokrasilerde kâğıt üzerinde çoğunluk fiiliyatta en büyük azınlık seçimle yönetme hakkını kazanır. Oyunun kuralları oyuna başlamadan önce tüm taraflarca biliniyor ve onaylanıyorsa en büyük azınlığın iktidar olması bir meşruiyet problemi yaratmaz.

Mısır fakir bir ülke. On bir ay içinde on yılların ekonomik sorunları elbette çözülemezdi. Ancak, sonradan anlaşıldı ki, benzin vs. gibi mallardaki kıtlıklar suniydi. Aynı zamanda büyük bir ekonomik güç olan orduyla ve yerli ve yabancı işbirlikçilerinin marifetiydi. Darbenin ertesi günü kuyruklar ortadan kalktı. Zengin Arap ülkeleri darbe yönetimine bağış ve kredi yağdırdı. Bir Amerikan gazetesi İsrail’in de darbenin içinde olduğu haberini yaptı, İsrail’in Sisi’ye darbe yapması hâlinde ABD’nin yardımı kesmeyeceği garantisi verdiğini iddia etti. Demokratik dünyanın çoğu da darbeye ya açık destek verdi ya da utanç verici bir sessizliğe gömüldü. Her gün ortaya çıkan yeni bilgiler darbenin uluslararası boyutları olduğu kanaatini güçlendirmeye devam ediyor.

Bazı liberaller, bu gerçeklerin ışığında ve liberal demokrasinin temel ilkeleri gereği darbeyi kınadı. Mursi’ye karşı imzaların oy muamelesine tabi tutulamayacağını vurguladı. Demokrasinin ancak zamanla ve tecrübeyle kurulabileceğini ve ilerleyebileceğini hatırlattı. Sandığın bir yöntem olarak meşruiyetine işaret etti. Katliamlara tepki gösterdi. İsrail’e karşı süt dökmüş kedi gibi olan ‘kahraman’ Mısır ordusunun silahsız, barışçıl göstericileri, çocuk kadın demeden, ateş kusarak öldürmesini kınadı, lânetledi. Müslüman bir ülkenin halkının önemli bir bölümünü ezerek ve sindirerek demokrasi olmasının imkânsız olduğunu, Mısır demokrasi olacaksa bunun ancak hiçbir toplum kesimi dışlanmadan gerçekleştirilebileceğini vurguladı. Diğer bazı liberallerse bu yaklaşımlara hiç katılmadı. Mısır darbesine ve katliamlara bu iki farklı bakış ta, liberaller arasındaki ayrışmayı hızlandırdı ve koyulaştırdı.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu savaşı kim kazanacak?

0

Kazananı olmayan bir savaş bu. Ne Esed ne muhalifler kazanabilir bu saatten sonra, ne de Türkiye ve müdahale etmeyi düşünen başka ülkeler.

Çünkü artık Suriye’de barış bir mucize… Suriye uzun süreli bir iç savaşın girdabında. Bir taraf galebe çalsa, kazanmış gibi görünse bile çatışmalar, katliamlar ve göç bitmeyecek. Filistin sorunu bağlamında ‘Ortadoğu’da Suriye’siz barış olmaz’ derler ya, artık Suriye’de barış inşa edilmeden Ortadoğu’ya barış gelmeyecek. Yani, daha çok bekleyeceğiz…

Önce mevcut bilançoya bakalım. Mart 2011’den itibaren 100 bini aşkın kişi öldürüldü. 2 milyona yakın Suriyeli ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Şam, Halep dâhil ülkenin her yeri harap olmuş halde. Hizbullah’tan El-Kaide’ye en kanlı örgütler ülkede cirit atıyor.

Bizim tarafa bakarsak… Bir zamanların en tahkim edilmiş sınırı kevgire dönmüş durumda. 3 bin kişilik ‘kaçakçı’ grupları, daha doğrusu ‘savaş lordları’ bölgede istediklerini yapıyorlar.

Halk tedirgin. Sınır kasabaları boşalıyor. Suriye’den açılan ateş sonucu vatandaşlar ölüyor. Reyhanlı’daki bombalı saldırıda 52 kişi hayatını kaybetti. Bölge, adeta ‘no man’s land’ haline geldi. Mültecilerin sayısı 500 bini aştı. Bir kısmı adeta ‘köle işçi’ durumundalar, boğaz tokluğuna çalışıyorlar. Ama Suriye krizi sürdükçe, ki sürecek, bu insanları kimse geri gönderemez. Bölge demografisi hassas. Ani demografik değişikliklerin nasıl sosyal, siyasal sorunlar yarattığı da sır değil.

Suriye krizinin Türkiye’ye taşan merkezi Hatay. Sünni Türklerin yanı sıra Arap ve Alevi vatandaşların yaşadığı bir bölge. Suriye’deki çatışmalar buraya da yansıyor. Yıllardır birlikte yaşayan halk birbirlerine şüpheyle bakmaya başladı. Suriye’de ise çatışma ve katliamlar sürüyor. Kimyasal silaha bile sarıldılar. ‘İyiler’ ve ‘kötüler’in kim olduğunu bilen yok artık, çünkü savaşta ‘iyi’ kalmaz. Bu koşullarda uluslararası bir müdahale sorunu çözer, kaosu bitirir mi?

Türkiye müdahaleden yana, Esed rejiminin değiştirilmesini istiyor. Müdahalenin başaktörü ABD yönetimi ise amaçlarının ‘rejim değişikliği olmadığını’ açıkladı. Müdahale, alandaki güç dengesini değiştirmek için değil, kimyasal kullanıldığından dolayı Esed’e bir ders vermek ve Obama’yı ahlaken temize çıkarmak için yapılacak. Böyle sınırlı bir müdahale, rejimi askerî olarak zayıflatır ama siyaseten güçlendirir. İran ve Hizbullah, Suriye’ye daha güçlü sahip çıkar. ‘Ilımlı’ Ruhani yolun başında radikallere teslim olur. Ayrıca, dış müdahaleden rahatsızlık Arap milliyetçiliğini de canlandırır. Böyle bir durumda Hizbullah’ın ve El-Kaide’nin eylemleri artacaktır. Irak ve Lübnan’da son günlerde artan şiddet bunun bir habercisi zaten. Dahası, bu eylemlerin Türkiye’ye uzanma ihtimali de var. Maalesef Türkiye’nin tümü, özellikle de güney bölgeleri Hizbullah ve El-Kaide’nin büyük çaplı eylemlerine çok açık. Daha geçenlerde sınırda 177 kilo patlayıcı yakalandı. Ya yakalanmayanlar?

Doğrudan savaş da uzak ihtimal değil. Türkiye sınırlı bir uluslararası müdahaleyi yeterli bulmaz veya Suriye’den bir saldırıya uğrarsa fiilen savaşa da girebilir.

Haydi her şey iyi gitti, şöyle veya böyle Esed yıkıldı diyelim. Suriye normale dönecek mi? Hayır. ‘Kazananlar’ yendiklerini katledecek; göç, iç savaş sürecek… Suriye, Şii-Sünni çatışmasının sıcak alanı olarak on yıllarca kanayacak. Hizbullah ve El-Kaide’nin çatışma ve eğitim alanı olacak. Şiddet, nefret kol gezecek… Kısaca, Suriye’de kazanan yok, olmayacak. Türkiye, Esed, muhalifler, bölge ülkeleri, Batı herkes kendini sorgulamalı. Vicdansız siyaset, mesnetsiz hamaset, çılgın düşler, stratejik oyunlar, ilkesiz kariyer hesapları bir ülkeyi mahvetti. Günah hepimizin.

 

Sadece Suriye değil biz de kaybettik…

Bu yazı Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Suriye’ye müdahale

Keşke Suriye’deki muhalefet daha baştan Mısır’da İhvan’ın izlediği barışçı demokratik mücadele yolunu izleyebilseydi; Esed’in sert tutumu karşısında bu kadar çabuk silaha sarılma yerine, daha sabırlı olup diktatörü kitlelerin gücüyle geriletme çizgisinde diretebilseydi…

Keşke Türkiye de muhtemelen Esed’in gücünün aşırı küçümsenmesinden kaynaklanan bir değerlendirme hatasıyla, “bu işin birkaç ayda biteceği” varsayımı üzerine kurulu, aşırı agresif ve aşırı angaje bir politika izlemeseydi. Bu kadar “askeri çözümcü” olmasaydı…

Suriye’deki tablonun “tek başına kalmış bir diktatörle bütün Suriye halkı arasında bir mücadele” tablosu olmadığı; Esed’in de bir kitle desteği bulunduğu; işin içine silah karışınca ortaya bir iç savaş manzarası çıkmasının kaçınılmaz olduğu görülebilseydi…

Komşudan canhıraş çığlıklar yükselirken 

Ama şu anda bütün bu keşkelerin bir faydası yok… İşlerin geldiği noktada durumumuz şu:

Kapı komşumuzun evinden canhıraş çığlıklar yükseliyor. Canavar koca almış eline bıçağı çoluğunu çocuğunu doğruyor.

Böyle bir durumda insani reflekslerimiz bize, kapıyı kırıp bıçağı adamın elinden almaktan ve sağ kalanları kurtarmaya çalışmaktan başka bir yol bırakmıyor. O adama müdahale etmeli, evinin mahremiyetinin ona özgürce cinayet işleme hakkı vermediğini anlamasını, bir daha bıçağı eline almadan önce bizden korkmasını sağlamalıyız.

Ama bunu yaparken bile, bir ilkeyi aklımızdan çıkarmamalıyız:

Acil durumda eve girip sağ kalanların canını kurtarmak bize girdiğimiz evde yaşayan ailenin sorunlarını “çözmeye” kalkma, bundan sonraki ilişkilerini düzenleme hakkı vermez.

Bunu hem zaten yapamayız hem de yapmaya kalkmamalıyız.

O yüzden de, şu anda Suriye’ye yönelik uluslararası müdahale hazırlıklarına bakıp, “Bunların amaçları Esed’i devirmek değil, korkutmak” diyenlere, bunun “göstermelik” ya da “yarım yamalak bir müdahale” olacağını söyleyerek eleştirenlere hiç katılmıyorum.

Zira, “yarım yamalak” kalmayan, yani Esed’i yıkıp onun yerine geçecek iktidarı belirleyen bir dış müdahale, “insani müdahale” kavramının istismarından ve fırsatçılıktan başka bir şey değildir.

Benim gözümde, şu anda hazırlanmakta olan müdahale istenen bir müdahale değil, mecburen yapılan bir müdahaledir ve bu istenmeyen durumu “kabul edilebilir” kılan en önemli nokta, müdahaleye hazırlananların daha baştan bu operasyonun bir işgale dönüşmeyeceğini, Suriye’de mevcut rejimi yıkıp yeni bir rejim kurmak gibi bir amacı olmadığını; tek amacının halkına karşı kimyasal silah kullanan bir zalimi durdurmak ve haddini bildirmek olduğunu deklare etmiş olmalarıdır.

Müzakereye şans vermek 

Esed’e, bu dünyanın “köpeksiz köyde değneksiz gezebileceği bir yer” olmadığını gösterdikten hemen sonra yapılması gereken şey ise müzakereye şans vermek, Cenevre görüşmelerini yeniden başlatmak, iki yıldır süren şiddet yüzünden artık kendi inisiyatifleriyle diyaloğa geçmesi imkânsız hale gelen tarafların yeniden konuşabilir ve müzakere edebilir hale gelmesi için aracı olmaktır.

Kanın bir an önce durmasını her şeyden çok önemsediğini söyleyen Türkiye’nin, kanı geçici olarak da olsa durdurma ihtimali olan bir “ateşkes ve müzakere” opsiyonunu reddetmesi tutarlı olmayacağı gibi, bu görüşmelere “Esedsiz bir Suriye” önkoşulu koymaya kalkması da doğru olmaz.

Zira böyle bir önkoşul halkın iradesine ipotek koyma anlamını taşır. Uluslararası kamuoyunun hedefi, Suriye halkının farklı kesimlerinin özgür iradesinin ortaya çıkabileceği, müzakere ve uzlaşmalar yapabileceği şiddetten arındırılmış bir ortamın tesis edilmesi olabilir ancak.

Bu yazı Bugün Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Yılmaz Ensaroğlu- Expectations from the Democratization Package

0

One should not expect a cure-all magic package but appreciate every single positive step because improvements take place through small steps extended over a period of time in Turkey.

In the Constitution of the Republic of Turkey the state is defined as “a democratic, secular and social state … respecting human rights, loyal to the nationalism of Atatürk and based on the fundamental tenets set forth in the preamble.” In other words, the fundamental principles such as democracy, secularity, and rule of law are restricted to the nationalism of Atatürk and to the most problematic part of the Constitution, the preamble. To be more precise, these fundamental principles were left open to the interpretation of the bureaucratic elite who consider themselves as the owner of the state.

WHY SO MANY REFORM PACKAGES?

The Parliament keeps approving constitutional and legal reform packages for years; however, the state has not yet turned into a democratic constitutional state respecting human rights. Numerous harmonization packages for accession to the European Union (EU), constitutional reform packages and judiciary packages have been adopted but chronic problems still persist. There are two main reasons for which these problems persist despite such packages:

The number one reason is the despotic state apparatus which desires to dominate every part of our lives through tutelary order waiting in ambush to declare its hegemony once again although it was seriously damaged by the constitutional referendum in 2010. The reform packages have seriously damaged this despotic structure so far. Nevertheless, the packages will provide a temporary solution to our problems unless the fundamental paradigm of the state undergoes a radical change.

The second reason is social. The Republic has caused polarization of the society; divided it into groups and marginalized each group against another. The state, in the end, created a fear monger through external-internal threat perceptions. As a result, social groups began to have different problems and their priorities differed. Every sect of the society wept for its own problem, so to speak, yet ignored “others.” This, of course, created social tension. Pro-reform governments, notably the Justice and Development Party (AK Party), tried to resolve growing issues by means of reform and democratization packages as social demands and reactions increased.

Just by looking at the developments that took place in 2013, one can see that all religious, cultural, ethnical groups, political movements, women and youth groups have problems and raise their voice for a solution when we are approaching to the year of two major elections, 2014. Developments in the region and setting the score with the old political system through cases, such as Ergenekon among others, raise expectations for a new and more democratic, liberal and fair system embracing the entire society. Moreover, the new constitution draft and resolution processes in addition to the aforementioned developments have increased expectations of all groups.

RESOLUTION PROCESS AND THE NEW DEMOCRATIZATION PACKAGE

The current situation requires that the new democratization package is not limited to the resolution process; i.e., regulations for the resolution of the Kurdish issue. Given the backstage rumors and the policies adopted by the AK Party to date, it is possible to say that the new package will address to different groups and include regulations to resolve wide-ranging issues. Furthermore, the Kurdish question is not only an ethno-political issue but also an issue caused by the current political and legal system in Turkey. Therefore, any regulation that will render the current political and legal regime more democratic and broaden and protect rights and freedoms will both positively contribute to the resolution of the Kurdish issue and reassure the entire society. Finding a solution favoring the democratization of the country is an understandable political choice and an accurate method in terms of receiving social support to the subsequent steps for the solution process.

WHAT WILL THE PACKAGE INCLUDE?

It is known that a delegation consisting of Ministers and the AK Party executives have been working on democratization package(s). However, the content of the package has not yet been announced. On the other hand, what has leaked to the media and backstage rumors may give an idea about the package: It is expected that the package to be announced will include improvements in discrimination, language rights, political freedoms, freedom of religion, freedom of association and penal code procedure. There are numerous indications in this sense.

In the end, one should not expect a cure-all magic package but appreciate every single positive step because improvements take place through small steps extended over a period of time in Turkey. So be it as long as it includes regulations providing permanent/radical solutions and is enacted before it is too late.

Translated by Gülgün Kozan Köse, Seta

[Sabah Perspektif, August 17, 2013]

“Erdoğan düşmanlığı bazı liberalleri esir almış” Nil Gülsüm’ün röportajı

0

Türkiye’deki bazı liberalleri Erdoğan düşmanlığınının esiri olmakla eleştiren Liberal Düşünce Topluluğu Kurucusu Prof. Yayla, ‘İlkeler, kişilere duyulan aşırı sevgiye de nefrete de feda edilmemeli’ dedi. Erdoğan’ın diktatörlükle suçlanmasının CHP’nin klasik taktiği olduğunu belirten Yayla, Gezi kalkışmasının ana aktörünün CHP tabanı olduğunu söyledi.

‘Liberaller ile AK Parti arasında olduğu söylenen ittifak bitti mi, liberaller kendi içinde bölünüyor mu, hangi konularda fikir ayrılıklarına düştüler, kimi liberaller hükümete diyet mi ödetmek istiyor?’ sorularını ve daha fazlasını Liberal Düşünce Topluluğu Kurucusu Prof. Dr. Atilla Yayla’ya yönelttim. Görünen o ki, Atilla Yayla’nın köşesinde de tartışmaya açtığı konular önümüzdeki günlerde de konuşulmaya devam edecek.

Türkiye’de kimin liberal olarak tanımlanacağıyla ilgili bir kafa karışıklığı var sanki. Kimdir liberal?

Liberal, liberal ilkelere bağlı olandır. Bunlar daha ziyade pozitif içeriği olmayan, içinin farklı şekillerde doldurulması mümkün olan, farklılıkların barış içinde bir arada yaşatılabilmesine odaklanan ilkelerdir. Türkiye’de kimin liberal olduğu, kimin liberal olmadığı hakkında bir kafa karışıklığı var. Kişi kendisi için istediği liberal hak ve özgürlükleri başkaları için, kendisinden farklı olanlar için de istemedikçe ve bunu söz ve tavırlarıyla göstermedikçe ona liberal denmesi uygun olmaz.

ÇOĞUNLUK UMUTLU

AK Parti ve liberaller arasında başlangıçta nasıl bir ilişki vardı ve şu an hangi aşamada?

AK Parti’nin öncü kadrolarındaki bazı isimlerle liberallerin yapısal bir ilişkisi hiç olmadı. Bazı liberal fikirleri zaman zaman seslendiren ‘liberalimsi’lerin ne tür ilişkileri olduğuna ise tam olarak vakıf değilim. En büyük ve en önemli liberal oluşum Liberal Düşünce Topluluğu’dur. Onunla AK Parti arasında adı konulmuş ve şartları konuşulmuş bir ittifak hiç yoktu ve olamazdı.

Neden?

Bunun sebebi liberallerin bu tür bir ittifakın şartı olan bir yapılanma içinde olmaması, olamayacak olmasıydı. Ancak, her iki kesimin de daha fazla özgürlük ve daha çok demokrasi talebi vardı. Bugün itibariyle bazı liberallerle AK Parti arasında gerilim olduğu açık. Ama bu bütün liberallerin, hatta liberallerin ağırlıklı kesiminin bu partiyle köprüleri tamamen attığı ve ondan umudunu tamamen yitirdiği anlamına gelmiyor.

Kimi liberallerin AK Parti’ye geçmiş dönemlerde verdiği desteği daima hatırlatarak siyasi iradeden diyet istediği görüşü de yaygın. Buna katılır mısınız?

Bu tür tavırlara girenler olduğunu düşünüyor ve bu tavrı hoş karşılamıyorum. Partilerden hak ve özgürlükleri genişletecek icraatlar yapmalarını istemek her liberalin hakkı. Ama hiçbir liberal iktidarın yönetme hakkına ortak olduğunu iddia edemez. Böyle düşünenler varsa, parti kurup seçime girmeleri ve halktan ruhsat almaları gerekir.

PARTİ SÖZCÜSÜ GİBİLER

Geçmişte AK Parti icraatlarını destekleyen liberaller, statüko yanlılarınca ‘iktidar yandaşı ve angaje’ olmakla suçlanırlardı. Şimdi de bazı liberaller aynı suçlamayı başka liberaller için yapmakta. Bu çelişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Ben kendi hesabıma kimseye angaje olmadım. İlkeli bir pozisyonda kalmaya dikkat ettim. Liberaller arasındaki tartışmalarda bugün bazılarının diğer liberalleri angaje olmakla suçlaması, hem temelsiz, hem de çok çirkin. Üstelik bunu yapanların kimilerinin geçmişte parti sözcüsü gibi konuştuğunu, ona övgüler yağdırdığını biliyoruz.

GÜNAHLARINDAN ARINIYOR

Vesayete karşı duran liberallerin geçen zaman içinde Ergenekon ve Balyoz kararlarını çok sert bir şekilde eleştirmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ergenekon ve Balyoz davaları elbette eleştirilebilir, eleştirilmelidir. Ama bunun darbeciliği ve darbeleri savunma adına ve hesabına değil adil yargılanma hakkı, hukukun üstünlüğü ve demokrasi adına ve hesabına yapılması gerekir. Bazı arkadaşların eleştirilerinin bu çerçevede olduğunu söylemek zor. Bu davalarla Türkiye ve ordu günahlarından arınıyor. Ordu ilk defa gerçek bir ordu olma şansını yakalıyor. Siyaset askeri vesayetten kurtuluyor ve askeri bürokrasi sivili denetim altına giriyor. Buna herkesin sevinmesi gerekir. Özellikle de liberallerin.

Türkiye ilkesizliğe teslim olmamalı

‘Mısır’daki darbeye karşıyız.Fakat Türkiye’nin yalnızlaşması pahasına tavır takınılmamalı’ yargısını liberal duruşla bağdaştırmak mümkün müdür?

Ben dünyaya daha çok ilkeler açısından bakmaya eğilimliyim. Bu bakışın sonuçlarını önemsemem. Ayrıca, hangi tavrın milli çıkar denilen şeylere uygun olduğu zamanla daha iyi anlaşılır. Türkiye, usulüne uygun olarak, yanlışa yanlış demekten ve itiraz etmekten çekinmemeli. Elbette dikkatli davranmalı ama reel siyaset denilen ilkesizliğe de teslim olmamalı. Ama bakıyorum bazı arkadaşları bir Tayyip Erdoğan düşmanlığı esir almış. Bu onların sağlıklı değerlendirmeler yapmasına engel oluyor. Mesele Erdoğan meselesi değil, ilkeler meselesi. Erdoğan geçici, ilkeler kalıcı. İlkeler kişilere duyulan aşırı sevgiye de nefrete de feda edilmemeli.

Gezi kalkışması CHP tabanlı

Geziyi anlamanın en iyi yollarından birisi olarak kimin nasıl tavır takındığına bakmayı öneriyorsunuz. Bu öneriyi olayı kişilere indirgemek olarak görenlere ne dersiniz?

Olayların aktörleri incelenmeden olayların gerçek sebepleri ve hedefleri anlaşılamaz. Gezi kalkışmasının iki ana aktörü, Taksim Dayanışması ve CHP tabanıdır. Onların yaptığına ve yorumlarına bakarak Gezi’nin ne olduğu anlaşılabilir. Akıl, mantık ve bilimsel yöntem bunu gerektirir. Bu çevreler Gezi’den bir siyaseti dizayn sonucu çıkarmak istedi.

Kimi liberaller ‘Gezi’ olayları sırasında hayatını kaybedenler ve polisin müdahalesi üzerinden Tayyip Erdoğan’ı diktatör ilan ettiler. Bu yaklaşımı nasıl buluyorsunuz?

Gezi olaylarında Başbakan’ın üslubundan kaynaklanan problemler olduğu herkesin kabul ettiği bir durum. Hükümetin krizi kötü idare ettiği de. Keza, ilk baskın başta olmak üzere polisin zaman zaman orantısız güç kullandığı da genel olarak kabul görüyor. Ama problemlerin kaynağının bunlar olduğu, başka hiçbir faktörün rol oynamadığı söylenemez.

DİKTATÖRLÜK SUÇLAMASI CHP KLASİĞİ

Başka hangi faktörler vardı?

Yukarda işaret ettiğim gibi, Taksim Dayanışma ve CHP’nin söylemleri incelendiğinde, Gezi’nin Erdoğan üzerinden siyaseti dizayn etmek için kullanılmak istendiği ortaya çıkıyor. Keşke beş sivil bir polis ölmüş olmasaydı. İktidar partisinin başının diktatör olup olmadığını anlamak için esas bakmamız gereken yer icraatlarıdır.

Böyle bakılınca ne görülüyor?

Sadece söylem incelemesi yapmakla yetinmeyip bu yapıldığında, ortada diktatörlüğün de, diktatörün de bulunmadığı görülür. Zaten ortada bir diktatör olsaydı, bu kadar rahatça ve bolca diktatörlük suçlaması da yapılamazdı. Ayrıca, alt edemediği siyasi rakibini diktatörlükle suçlamak CHP’nin klasik taktiğidir. Unutmayın, Menderes ve Özal’a da aynı suçlamalar yöneltilmişti.

Kürt meselesini Kemalizm çözemez

Liberal olarak tanımlanan kesim içinde Kürt meselesi ve Çözüm Süreci konularında da yaklaşım farkları olduğu görülüyor. Siz bu ayrışmanın kökenleri ve tezahürü ile ilgili neler söylersiniz?

Bu ülkedeki herkes ‘Kemalist’ beyin yıkama sürecinden geçirilerek yetişiyor. Ne kadar çabalansa da insanların kafasında bunun tortuları kalabiliyor. Bir liberalin Kürt meselesine bir Kemalist gibi bakması düşünülemez. Aynı şekilde, çözüm süreci de liberalleri mutlu eder. Bir defa, ne olursa olsun, sorunun şiddet dışı yollarla çözülmesi liberalin hemen tasvip edeceği bir şeydir. Aylardır ölüm olmuyor. Bölge haklı çok mutlu ve umutlu. Bütün bunlar yolun doğru olduğunu gösteriyor bana göre.

Mustafa Kemal liberalizmden hazzetmemiştir

Türkiye’de liberalizmin tarihi eski olmasına karşın otoriteyle ilişkisi bakımından her zaman sıkıntılı olmuş. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Türkiye’de liberalizmin tarihi kısmen eski, ama maalesef çok kesintili. Yakın zamanlara kadar liberal fikir akımlarının var olamamasının sebebi bu. Arada sırada parlayan liberal fikir akımları çeşitli faktörlerin tesiriyle fazla uzun ömürlü olamamış. Liberal fikir insanları yetişmemiş ve liberalizmin belli başlı kaynakları asla Türkiye’de konuşulan dillerde halka ulaşmamış. Bu eksiklik yeni yeni gideriliyor. Artık liberallerin eserleri Türkçe, Kürtçe ve Arapça olarak basılıyor. Liberallerin otorite ile ilişkisinin sıkıntılı olması şaşırtıcı değil.

Neden şaşırtıcı değil?

Liberaller otoriteden doğal olarak kuşku duyar. Onun hak ve özgürlüklere zarar vermesinden endişe eder. Ancak, Türkiye’de otorite, yani devlet de liberal fikirlere ve liberallere asla hoş bakmamış. Cavit Bey asılmış. Mustafa Kemal liberalizmden hiç hazzetmemiş. Üniversitelerde liberal damarların oluşmasına asla izin verilmemiş. Daha yakın zamanlara kadar liberal olmak neredeyse lanetli olmaktı.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Siz olsaydınız ne isterdiniz?

Çok işlevsel “kalıp cümleler” vardır.

Örneğin “şiddet kimden gelirse gelsin karşıyım” der ve rahatlarsınız.

Böylece hem eleştirel konumunuzu korumuş olursunuz, hem de elleriniz temiz kalır.

“İyi ama Esad’ın cinayetleri?”diye sorana da ABD’nin günahlarını hatırlatırsınız. “Katil emperyalizm Suriye’den defol” dersiniz ve yine rahatlarsınız.

Bu arada insanlar ölmeye devam eder, ama siyaseten doğrucu diliniz sayesinde, Suriye’de tek insan kalmasa bile kimse sizi suçlayacak bir şey bulamaz.

**

Suriye’de olup biteni bu zamana kadar görmeyene ne söylersem söyleyeyim kar etmeyeceğini biliyorum.

Ortada korkunç bir insani durum varken, 1.680.000 insan ülkesini terk etmiş, 120.000’den fazla insan hayatını kaybetmiş, işkence, tecavüz ve kayıplarla yangın yerine dönmüş bir ülke söz konusuyken benim hangi sözüm bu trajediyi görmeyeni etkileyebilir ki?

Görenlerin sınavı bu.

Şimdi bu ortamda bir “uluslararası koalisyon”un müdahalesinden söz ediliyor. Müdahale edecek olanlar, eli kanlı diktatörden daha az günahkar değil. Ama realite bizi tutum almaya zorluyor.

Bu durumda ne yapmalı?

**

“İnsani müdahale”tartışılıyor bugünlerde. “İnsani amaçlar güderek gerçekleştirilen askeri müdahale” yani.

Bunu yapacak olanın elinin temiz olması gerekmiyor. Çünkü öyle bir devlet yok yeryüzünde. Önemli olan şartların oluşması. O şartları da şöyle sıralıyor Andrew Heywood:

– Büyük sayıda savunmasız insanın sürülmesi veya yok edilmesi gibi ağır insan hakları ihlalleri durumunda,

– Bu tip ihlaller komşu devletlerin güvenliğini tehdit ettiğinde,

– Demokrasinin yokluğu ulusal kendi kaderini tayin hakkı ilkesini zayıflattığında,

– Diplomatik yollar tüketildikten sonra ve müdahale etmenin insani maliyetinin müdahale etmemenin insani maliyetinden daha az olması durumunda.

Suriye’de bu şartlardan hangisine yok diyebilirsiniz?

ABD’nin ve diğerlerinin “üstün ahlaki ideallerle” hareket ettiklerini ve yarın bir müdahale olursa bunu katıksız insani duyarlılıkla yapacaklarını falan düşünmüyorum.

Ama oturduğum yerden kurbanlar adına ahkam kesmeye de kendimi yetkili görmüyorum.

Bu yüzden de tüm müdahalelere toptan karşı çıkmanın kazandıracağı itibardan feragat etmeyi tercih ediyorum.

**

ABD’nin Bosna Savaşı’ndaki hava harekatı Avrupa’nın başını çevirip etnik temizliğin bitmesi için saldırgana zaman tanıdığı bir dönemde Boşnakların hayatta kalmasını sağlamıştı.

ABD bunu insani amaçlarla mı yapmıştı, yoksa çıkarı gereği mi? Siz o günlerde Saraybosna’da kuşatma altında bir insan olsaydınız bunu mu tartışırdınız? Ya da Kosova’da her an kapısı zorlanacak bir Arnavut aile olsaydınız?

Ruanda’daki Hutulara ve Tutsilere o silahları satanlar, sonrasında insani müdahale yapacak olsalardı, haklı olarak onların ikiyüzlülüğünü tartışmak gerekirdi. Ama 1 milyona yakın insanın katledildiği bir ortamda, siz orada imdat bekleyen bir Tutsi olsaydınız bu tartışmayı yapar mıydınız? Fransa ve Belçika’nın sicilinin kanlı ve kirli olduğunu bilmeniz neyi değiştirirdi? Hayatta kalmak için zalimden de medet ummaz mıydınız?

Ya siz böylesine çaresizken Türkiye’de birilerinin hayatta kalmanızı sağlayacak tek müdahaleye anti-emperyalizm söylemi üzerinden karşı çıktığını duysaydınız ne hissederdiniz?

**

Hayat karmaşıktır. Ama biz insanlar yine de yolumuzu bulabiliriz.

Çünkü hepimizde doğru ile yanlışı ayıracak bir akıl, ondan da önemlisi bir vicdan ve ahlaki olanı keşfetme yetisi vardır.

Ahlakın altın kuralı ise, “sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma”dır. Ancakgenel kural olmasını isteyeceğiniz biçimde hareket etmenizi ister Kant da.

Siz Suriye’de yaşayan bir insan olsaydınız ne yapılmasını isterdiniz?

Bu yazı Star Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Liberallerin ayrışmasının temelleri (4) Gezi depremi

0

Liberallerin ayrışmasıyla ilgili dizinin dördüncü yazısında Gezi’nin tesirleri üzerinde duracağım. Gezi ayrışma hususunda adeta bardağı taşıran son damla oldu. Birçok kimse için tam bir deprem etkisi yarattı. Birkaç hafta içinde, sadece kimi kıdemli liberaller değil, liberallik fikrî kariyerinin daha başında olan bazı gençler bile, belki de bilhassa onlar, kendilerini bir ayrışmanın ve kutuplaşmanın içinde buluverdi.

Kabul etmek lâzım ki Gezi karmaşık, okunması zor, çok boyutlu, hissî tarafı yoğun bir olaylar silsilesiydi. Gezi’nin hem içinde hem dışında olmanın avantajları ve dezavantajları vardı. Olaylar kişiselleştirilmeye ve romantize edilmeye çok müsaitti. Heyecanları harekete geçiriciydi. Yoğun dezenformasyon ve manipülasyon çabalarına sahneydi. Bunlara ve başka bazı faktörlere bağlı olarak, Gezi’ye bakışta, liberaller arasında iki ana tavır oluştu.

Birinci tavır, Gezi’yi iki ana bölümde gördü. Ben bunlara dar anlamda Gezi ve geniş anlamda Gezi diyorum. Başka bir adlandırmayla, Gezi’nin bir reaksiyoner bir de aksiyoner kısmı vardı. Yahut, bir tepki ve bir proje kısmı. Birinci anlam ve nitelikteki Gezi’de, çevre hassasiyetine dayandığı düşünülen, meşruiyeti tartışmalı olsa da bir ölçüde mazur görülebilecek bir park işgali, işgali sona erdirmek için kullanılan abartılı ve yer yer suça varan polis şiddeti, hükümet kanadından gelen lüzumsuz sertlikte açıklamalar, yanlış söylemler ve başarısız kriz idaresi vardı. Bütün liberaller, haklı olarak, orantısız polis şiddetini kınadı, hükümetin daha müzakereci olmasını ve talepleri dinlemesini istedi. Bu birinci, reaksiyoner, tepkici Gezi’ydi.

İkinci, yani aksiyoner Gezi’de, ilk Gezi’deki amaçlar ve meşruiyet basamak yapılarak, şiddet bilinçli şekilde Türkiye’nin birçok yerine yayıldı. Nispeten geniş Atatürkçü kitlelerle şiddeti sırf şiddet hatırına olsa bile kullanmaya istekli radikal sol örgütler hükümeti yıkmaya veya siyaseti yeniden dizayn etmeye elverişli bir ortam yaratma amacı ve umuduyla sokak şiddetini yaydı, yoğunlaştırdı, süreklileştirdi. Polis de bu şiddete yer yer aşırı tepki verdi. Ölümler ve ağır yaralanmalar oldu. Beş sivil vatandaş ve bir polis memuru hayatını kaybetti. Başbakan ve ailesine ağır küfürler Gezi’de ve başka birçok yerde kullanıldı. Taksim iki hafta işgal edildi. Ankara ve İstanbul’da Başbakanlık ofislerini basma teşebbüsleri gerçekleştirildi. İstanbul AK Parti İl Başkanlığı işgal edilmek istendi. Yurt sathında onüç AK Parti binası ateşe verildi. Bir AK Partili eski belediye başkanının boğazı kesildi. Birçok yerde tesettürlü kadınlar sözle ve fiilen taciz edildi. Kamusal ve özel mülklere gereksiz ve kasıtlı büyük zararlar verildi.

Liberallerin bir kısmı ikinci Gezi’yi de bütün yönleri ve yanlışlarıyla gördü. İkinci Gezi’deki aşırı polis şiddetini de kınadı. Ölüm ve yaralanmalara yol açanların yargı önüne çıkartılmasını istedi. Ancak, buna ilaveten, ‘sivil’ şiddeti de kınadı. Bu şiddetin yol açtığı zararların faillerinin de tespit edilip yargılanmasını talep etti. Sokak şiddetiyle hükümetin düşürülmek, siyasetin dizayn edilmek istenmesine karşı çıktı. Proje Gezi’de kadim Kürt sorununu çözme inisiyatifine bir saldırı algıladı. Sandığın önemine dikkat çekti. Sandıkla gelenin sandıkla gitmesi gerektiğinde ısrar etti. Demokratik usullerle göreve gelmiş makamların yetkilerinin gasp edilemeyeceğine vurgu yaptı. Buna karşılık, diğer bazı liberaller, ikinci Gezi’nin hiçbir yerinde yanlışlığın bulunmadığını, tüm sorumluluğun hükümete, bilhassa Başbakan’a ait olduğunu iddia etti. Sandığı reddedecek ölçüde, ‘demokrasi sandıktan ibaret değildir’ tezine sarıldı. Ama hiçbir alternatif yol veya yöntem önermedi. Şiddetin sahibine göre ayrım yaptı, polis şiddetini kınarken sivil şiddete laf etmedi, hatta onay ve destek verdi.

Gezi’ye bu iki farklı bakış, liberalleri değişik istikametlere sürüklemekle kalmadı. Bazıları tezlerini ispatlamaya ve karşı tezleri çürütmeye çalışmak yerine asgari nezaket kurallarını dahi rafa kaldırararak fikirdaşlarına hakaretler yağdırmayı başardı. Bu, fikirsel bir kırılma yanında hissî bir kırılmaya da yol açtı. Dolayısıyla, ayrışma yoluna yeni taşlar döşedi.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi‘nde yayınlanmıştır.

Mısır

0

M.Ö 4000’li yıllarda Aşağı Mısır ve Yukarı Mısır şeklinde iki ayrı medeniyetin sonradan tek bir krallık altında birleşmesiyle tarih sahnesinde yerini alan Mısır medeniyeti kuşkusuz kadim medeniyetler arasındadır. Antik Mısır’ın en eski adı Kem ülkesidir. Kem; karanlık, yanarak kararmış anlamına gelir. Grekçeye; khemie-kemia öz-su, öz anlamında Arapçaya ise el-kimiya, el –simiye olarak geçmiştir. Yunanlılar Antik Kem ülkesini(Mısır) gizemli, esrarengiz, anlaşılmaz şey anlamına gelen Egytpt adını verdiler. Antik Mısır uygarlığında ezoterizmin,(Türkçede içerikçilik, Arapça’da Bâtınilik anlamına gelen) ağır bastığını görmekteyiz. Ezoterizmin konusunu doğa ve insanın içsel dünyası oluşturur. Yöntem olarak bildirmeye değil buldurmaya yöneliktir.

Tarihçilere göre Antik Yunan, İbrani ve İslami kanallarla günümüze kadar ulaşan Hermetik anlayışların kökeninde eski Mısır ezoterizmi vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Kral Nar-Mer’in Mısır hiyeroglifindeki ifadesi balıktır ve eski Mısır dilinde N’r; Nar; balık demektir. Nar seslenmesiyle ifade edilen N’r Arapça’da Nur, ışık ve ateş, tanrısal ateş olarak kavramsallaştırılır. Nar birçok kültürde kutsal meyve olarak da simgeleştirilir. Kur’an-ı Kerim’de ebedi yaşamın simgesi Hristiyanlıkta İsa’ya ve ona inananların simgesidir. Yunanca Ichthys balık demektir.(i) esus (CH)ristos (TH) eu,(S) oter’in parantez içindeki ilk harflerinin kısaltılmışı olarak Tanrı-Oğul-Kutsal Ruh anlamların da İsa’yı tanımlar. Diğer taraftan Hind Tanrıçası Kali’de balıkgözlüdür. Yunanca Rahim anlamına gelen Delphos sözcüğü aynı zamanda balık anlamına gelir. Yunus peygamberin de bir balık tarafından yutulması kıssası da atlanmamalıdır.

Mısırların İsis’i Efes’in Artemisi,Yunan ve Roma’nın Demeter ve Afrodit’inin de ayrıca simgesel olarak Kara(siyah) renk ile gösterildiğini görüyoruz.Roma’nın yedi tepesinden biri olan Platin dağının üzerinde siyah küp şeklinde kara bir taş bulunur.Magna Mater’i(Büyük anayı temsil eder) ilginçtir aynı kara taşı Hacer’ül Esved adında Kabe’de de görürüz.Anadolu’da en eski isimlerden biri Ma’dır.Tevrat’ta Dul kadın olarak adı geçen bu anamız doğurganlıkla alakalıdır.Mısır hiyeroglifinde kara renkli güvercin, ölümüne kadar dul, yani yalnız bir yaşam sürdürmüş olan kadını temsil eder.KA; Yetkinleşebilme kabiliyeti olan insan.RA, Güneş,Nur.Tanrı Ka ve Ra birlikteliği Ka-Ra tümel zekanın insanda tezahürüdür.Ka’nın içinde gizlenmiş olan Nur’dur.Kara bütün renklerin başlangıcı ve tohumudur ayrıca tüm ışığı absorbe eder.Mısır ezoterizminin temel taşı işte bu kara’dır bu yüzden..Mısır’in ilk ismi olan Kem; kararmış, kara anlamındaydı..

Diğer taraftan ilmin sanatın müziğin ilahı olarak adlandırılan Tanrıların katibi Tot’a Yunanlılar Hermes demişler bu isimler Hiramus, Hürmüz,Hermes-ül Hiramise,Hermis,İdris isimleriyle Ortadoğu’da ve Avrupa’da Anadolu’da ise Ermiş olarak adlandırılagelmiştir.Hermes şahıstan ziyade bir hal ve konum olarak ifade edildiğinden kendinden sonra gelen ezoterik ve mistik yapılanmaları derinden etkilemiştir.Başka bir açıdan da bakmak gerekirse Yunanlılar tarafından Hermes olarak kodlandırılan bu sözcüğün aslı HRM”’dır.Haram, Hiram, Rahman, İhram,Ehram gibi anlamlar da ifade eder.Antik Mısır’da en çok kullanılan simgelerden biri de gözdür.Uadjit; ilahi tansıral göz, akıl ve idrakin gözü..Bir sembol olarak hala Anadolu’nun birçok yerinde kullanılmaktadır özellikle kamyonların arkasında gördüğümüz işte bu gözdür.Eski Mısır’da N’r olarak bahsini geçtiğimiz balık Anadolu’da balıklı göl olarak varlığını devam ettirmekte ve yine Antik Mısır’in Horus’u da(Horos-Horoz) Denizli’nin simgesi olarak devam etmektedir vs. Bu tür benzerlikler sizleri şaşırtmamasın insanların birlikte ürettikleri kültür böyle bir şey.Medeniyetler arası etkileşim, kültür alış verişleri her zaman olmuştur ve olmaya da devam edecektir.Mısır medeniyetinden en çok etkilenenlerden biri de Yunanlılardır.Öyle ki Sokrates hakikati bilenler eski Mısırlılardır der.Ayrıca Oriantalist Sıgridd Hunke’de Thales ve Pythagoras Mısır medeniyetinin mirasçılarıdır der.

Zalim Firavunlarıyla, Ahenaton ve karısı Nefertiti gibi  tek tanrıcı adil krallarıyla, sudan çıkarılmış anlamına gelen Moşe(Musa) ve Yusuf gibi peygamberlerin firavunlarla mücadelesine varana kadar tarihin en eski uygarlıklarından birine ev sahipliği yapmıştır Mısır. Ve şu günlerde yine zalim firavunların etkisi- baskısı altında ayrı bir imtihana tabi tutulmaktadırlar. Sisi adlı bu zalim, masum halkın canına varana kadar kastetmektedir. İçlerinden yeni bir Musa çıkmasın diye belki çocuklarına varana kadar öldürmektedir. Bazı kesimler Türkiye’nin bu duruma sessiz kalmasını istiyor bir kesimi de içlerine tarihin o en acımasız firavunların nefesleri üflediğinden olsa gerek Sisi gibi zalimleri destek vermektedir. İnsanlar tarih boyunca farklı farklı medeniyetlerden üretilen kültürlerden üzerlerine düşeni az ve ya çok almışlar. Balığımız, gözümüz, güvercinimiz, kara taşımız, hermesimiz,idrisimiz, ocağımız vs ortak benzer kültürlerin etkisiyle var olmuş ve şöyle ya da böyle var olmaya devam ediyor..Nasıl kayıtsız kalınabilir ki..

Mısırlılar batı medeniyetine sayısız katkı sunmuşlardır. Matematiği, gök bilimini, bir takım hesaplamaları Yunanlılar Mısırlılardan öğrenmişlerdir. Keza Yunan medeniyeti de insanlığa çok sayıda katkılar sunmuştur. Ancak Batı şu günlerde profesyonel bir kibrin etkisiyle olsa gerek tarihi unutmuş gibi davranıyor. Eski kültürel alış verişler hiç olmamış gibi davranıyor ve ne yazık ki bu zulme seyirci kalıyor. Türkçede bir söz vardır duyarsız, kaba ve nazik olmayan insanlar için “Medeniyetten nasibini almamış” ifadesi kullanılır. Bugün Ortadoğu’da medeniyetten nasibini almamış insanlar birbirlerini öldürüyor ve yine medeniyetten nasibini almamış diğer kesimler de buna seyirci kalıyor. Ancak hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerde bu zulme karşı bir meydan okuma da var.Bu medeni bir tavırdır. Vicdanlı, erdemli, ahlaklı ve özgür bireyler tarihin her döneminde olduğu gibi bu dönemde de insan lehine tavırlar ortaya koymaktadırlar. Ne mutlu insanım diyebilene…

Yazıda geçen bazı bilgileri Gülnihal Küken’in İlkçağda Eğitim Felsefesi adlı kitabından faydalandım…Malumat sahibi olmak isteyen herkese tavsiye ederim..