Millet İttifakı açısından 14 Mayıs öncesinin en zor konusu aday belirlemeydi. Millet İttifakı uzun süre adayını belirleyemedi. Gerçekten de Erdoğan gibi karizmatik bir adayın karşısına, ona denk bir aday bulmak kolay değildi.
Çok sancılı ve zikzaklı bir süreçten sonra Millet İttifakı (Altılı Masa) aday olarak Kılıçdaroğlu’nu belirledi. Ancak bu isim, Altılı Masa’nın bazı üyeleri tarafından kerhen kabul edilen bir tercihti. Akşener’de tecelli eden görüşe göre Kılıçdaroğlu “kazanacak” bir aday değildi…
Gerçekten de Altılı Masa, sosyo-kültürel açıdan çoğunluğa mensup olmayan, karizmatik ve sempatik özellikleri zayıf bir ismi aday olarak çıkarmakla, daha başından yarışa geriden başlamış oldu.
Sosyo-politik olarak baktığımızda bu toplumun büyük çoğunluğu Türk, Sünni ve sağcıdır. Toplumun yaklaşık %65’inin sağcı olduğu bir ülkede, sol kökenli bir ismi aday göstermek stratejik olarak yanlıştı. Gerçi bunu gören Kılıçdaroğlu partisini olanca gücüyle sağa kaydırmıştı ama kişisel olarak kendisi sol gelenekten geliyordu. Bu realiteyi değiştirmesi mümkün değildi…
Modernleşme açısından ileri toplumlarda sosyo-politik köken, siyasi tercihlerde çok önemli değildir ama bizim gibi ülkelerde henüz önemini kaybetmemiştir. Yine de eski devirlere göre ülkemizde de öneminin azaldığını söyleyebiliriz.
Kılıçdaroğlu’nun, bütün dezavantajlarına rağmen %45 alması, zannedildiği gibi başarısızlık değil başarıdır. (Normalde, %35-38 bandında kalması gerekiyordu…) Bu durum, Türkiye’nin siyasal modernleşme açısından belirli bir eşiği aştığını gösteriyor. 12 Eylül öncesinin sosyo-politik ortamında böyle bir sonuç hayal bile edilemezdi…
***
Bu seçimin en önemli sonucu, iktidar partisi olan Ak Parti’nin oy oranındaki düşüşün hızlanarak devam ediyor olmasıdır. Ak Parti son seçime göre %7 oy kaybetmiştir. Erdoğan ise son seçime göre %3 kaybetmiştir. (Ak Parti, aşağı yukarı, 2002’deki oy oranına geri dönmüştür.)
Ancak Ak Parti’den kopan oyların muhalefete gitmediği görülüyor. Deva, Gelecek ve Saadet kanalıyla CHP’ye kayan oy miktarı %1-2 civarında tahmin edilmektedir. Bu sonuçtan şunu çıkarabiliriz:
Ak Parti’den kopan seçmenler ana muhalefeti (Millet İttifakını) bir alternatif olarak görmüyorlar; aynı kamp içinde kalıyorlar, sadece vagon değiştiriyorlar. Ak Parti vagonundan inenler MHP, BBP ve YRP’ye gidiyorlar. (Deva, Gelecek ve Saadet 3. bir ittifak olarak seçime girseydi Ak Parti’den kopan oylar buraya gidebilirdi…)
Ancak her şeye rağmen Ak Parti, merkez sağın en güçlü partisi olmaya devam ediyor. Erdoğan da merkez sağın en güçlü lideri olmaya devam ediyor. Pandemi, deprem ve ekonomik kriz gibi üç büyük dezavantaja rağmen Erdoğan’ın %49,5 oy alması bir başarıdır. Ancak bu başarı Erdoğan’ın kendinden çok, rakibinin zayıflığından ve alternatifsizlikten kaynaklanmaktadır.
Eğer Erdoğan’ın karşısına sosyo-politik olarak çoğunluğun içinden çıkmış bir isim çıkarılsaydı Erdoğan’ın kaybetme ihtimali daha fazla olabilirdi. Örneğin Abdullah Gül, İlhan Kesici, İmamoğlu veya Yavaş gibi isimler daha güçlü rakipler olabilirlerdi…
Sosyal medyada yaygın rağbet gören videolara bakıldığında gerek Millet İttifakının tabanı, gerekse Cumhur İttifakının tabanı, cumhurbaşkanı adaylarından memnun değiller. Adaylarını, başka alternatif olmadığı için, kerhen ve heyecansız olarak desteklemektedirler…
Bu bağlamda, Oğan’a giden oyların da küskün ve protesto oyları olduğu görülüyor. Her iki ittifakın küskünleri, gidecek başka adres olmadığı için, kerhen ve mecburen Oğan’a oy vermiş görünüyorlar. Oğan’a verilen oylar, Oğan’a duyulan ilgiden çok, kendi adaylarını beğenmeyenlerin tercihinden kaynaklanmıştır; tabir caizse, hubb-i Ali’den çok buğz-u Muaviye’den…
***
Ülkemizde bir seçim ilk defa ikinci tura kalmıştır. Bu önemli bir tecrübe olacaktır. Ancak geçmişte buna benzer bir durumdan söz edebiliriz. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra hükümet kurulamamış ve adeta ikinci tur şeklinde 1 Kasım’da yeni seçimler yapılmıştı. 7 Haziran’da %40’a düşen Ak Parti 1 Kasım’da %49,5’e çıkmıştı. Bu defa da buna benzer bir sonuç çıkacak gibi görünüyor…
14 Mayıs’ta yasama organında üstünlüğü sağlayan Cumhur İttifakı’nın 28 Mayıs’ta da yürütmede üstünlüğü sağlaması muhtemeldir. Genellikle seçmen, yasamada hâkim olanın yürütmede de hâkim olmasını tercih etmektedir. Aksi halde sistemin kilitlenmesi muhtemeldir.
Sinan Oğan’ın ikinci turda Erdoğan’ı destekleyeceğini ilan etmesi, Erdoğan’ın kazanma ihtimalini daha da kuvvetlendirmiştir. Oğan’ın %5,5 oyunun, %1’i bile Erdoğan’a gitse Erdoğan seçimi kazanacaktır.
Ümit Özdağ’ın Kılıçdaroğlu’nu desteklemesi, Kılıçdaroğlu’nun oylarını çok artırmayacaktır. Hatta tersine, Özdağ’ın dayattığı “kayyım” şartından dolayı, Kılıçdaroğlu HDP tabanından bir kısmını kaybedebilir…
***
Somut gelişmeler ve son yapılan anketler Erdoğan’ı önde gösteriyor. Olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa 28 Mayıs seçimlerini Erdoğan’ın kazanması, ağırlıklı ihtimaldir.(*)
Seçimi kim kazanırsa kazansın, seçim sürecinde üstü örtülen ve pansuman tedbirlerle iyileşmiş gibi gösterilen iktisadi kriz, seçimden sonra, bütün dehşetiyle yeniden hortlayacak.
28 Mayıs’tan sonra gündemimizi siyaset değil iktisat belirleyecek… Allah yardımcımız olsun vesselam…
______________________________________
(*)14 Mayıs konusunda büyük başarısızlık yaşayan anket firmaları bu defa daha temkinli hareket ediyorlar; şu ana kadar Kılıçdaroğlu’nu önde gösteren bir anket yok. İki firmanın yaptığı ankete göre Erdoğan önde gidiyor. Bakınız: https://sputniknews.com.tr/20230525/2-tur-secimine-sayili-gunler-kaldi-son-anketler-ne-soyluyor-1071549469.html
14 Mayıs öncesinin anketleri MHP’nin oylarını düşüşte, İyi Parti ve HDP’nin (YSP’nin) oylarını yükselişte göstermişlerdi. Seçim sonuçları bu tahminleri de yanlışladı…
14 Mayıs’ın Sosyo-Politik Analizi ve 28 Mayıs
Kılıçdaroğlu’nun Seçim Söylemini Erdoğan Belirlemiş Oldu!
13. Cumhurbaşkanlığı seçiminde Erdoğan ile Kılıçdaroğlu’nun çalışmalarında “teröristlerle iş birliği” söylemi ağırlıklı bir yer aldı. Her biri diğerinin teröristlerle işbirliği yaptığını ifade etti.
Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde Millet İttifakı HDP’den yeni adıyla YSP’den destek almıştır. KCK-PKK yöneticileri seçimlere dahil olmuş ve Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesini istemiştir. Bu durum Kılıçdaroğlu’nun terör örgütü tarafından desteklendiği görüşünün çürütülmesini zorlaştırmış ve görüşün taraftar bulmasını kolaylaştırmıştır. Nitekim HDP isim değiştirmiş olmasına rağmen politikalarını değiştirmemiş ve PKK ile arasına mesafe koymaya yanaşmamıştır. Diğer taraftan, bildiğim kadarıyla ilk defa, KCK-PKK yöneticileri Türkiye’de seçimlere doğrudan dahil olup yayınladıkları açıklamalar ile Kılıçdaroğlu için destek istemiştir.
Metropoll isimli araştırma şirketinin sahibi Özer Sencar artıgerçek haber sitesinde Alin Özinian ile yaptığı röportajda, Erdoğan’ın bir seçim kazanma makinesi olduğunu, muhalefetin çok dikkat etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu seçimde Erdoğan’ın seçim stratejisi onun gerçekten bir seçim kazanma makinesi olduğunu ispatlamıştır. Erdoğan gibi usta bir siyasetçi Millet İttifakı-Kılıçdaroğlu’nun YSP ile ilişkisini ve PKK’nın seçime dahil olmasını göz ardı edemezdi. Nihayetinde Erdoğan’ın seçim stratejisinde Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı’nın teröristlerle iş birliği yaptığı, Kandil’den emir aldıkları, PKK tarafından desteklendikleri ve saire söylemler büyük bir yer almıştır. Kılıçdaroğlu da bu stratejiye uymak zorunda kalmış ve kendi söylemlerini buna uyarlamak zorunda kalmıştır.
Yaşanan hayat pahalılığı, yolsuzluk ve hukuksuzluk iddiaları, liyakatsiz atamalar, büyük bir deprem felaketinin olmuş olması esasen hiçbir şey olmasa bile iktidarda kalmanın verdiği yorgunluk gibi birçok sorunla boğuşan Erdoğan parasını verse rakibini böyle bir çıkmazın, bir pozisyonun içine koymayı başaramazdı. Erdoğan’ın bu güçlü ve gerçekçi olduğu ispatlanabilinen söylemi karşısında Millet İttifakı ve Kılıçdaroğlu sessiz kalarak geçiştiremezlerdi. Onlar da seçim çalışmasında bu söylemler karşısında çeşitli argümanlar geliştirmek zorunda kaldılar.
Bu argümanlar her halükârda Erdoğan’ın lehine olmak zorundaydı. Öncelikle Erdoğan’ın söylemleri gerçekçi, acımasız ve saldırgandı. Bu durumda Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı kendi seçim argümanlarını bırakıp Erdoğan’ın seçim argümanlarına cevap vermek ve kendilerini savunmak zorunda kaldı. Sonuç olarak Erdoğan rakiplerinin seçim propagandasını büyük ölçüde belirlemiş oldu. Miting, TV programları ve sosyal medya gibi alanlarda Kılıçdaroğlu ile arkadaşları söz haklarını Erdoğan’ın saldırılarını savuşturmakla geçirdiler. Bunu Erdoğan için bir başarı olarak okumak mümkündür. Çünkü bütün dezavantajlarına rağmen rakibinin söylemini belirleyebilmek bir başarıdır. Rakipleri kendi seçim stratejilerine bağlı kalamadılar, Erdoğan’ın belirlediği bir çerçevede söylem geliştirmek zorunda kaldılar. Ve bu söylemler Erdoğan’ın söylemleri karşısında güçsüz kaldı. Kamuoyu Kılıçdaroğlu veya başka bir destekçisini dinlediğinde büyük ölçüde Erdoğan’ın söylemlerine cevap vermek zorunda kaldıklarını gördü. Onlara yakın medya organları bu söylemlere cevap vermekle uğraştı.
Diğer taraftan geliştirilen söylemler veya argümanlar ise Erdoğan’ın lehine olmuştur. Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı’nın açıklamalarına bakıldığında Erdoğan’ın saldırılarını savuşturmak için birkaç söylemin ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bunları özetleyecek olursak:
- HDP’nin mecliste yer alan meşru bir parti olduğu,
- Kılıçdaroğlu’nun HDP’ye bir söz vermediği,
- PKK ve HDP ile Erdoğan’ın daha çok görüştüğü,
- PKK’nın aslında Erdoğan’a çalıştığı ve Erdoğan’ın Öcalan ile görüştüğü.
- Erdoğan’ın Hizbullahçı bir terör örgütünü meclise taşıdığı.
Kılıçdaroğlu ve onun için oy isteyen isimlerin bu argümanları Erdoğan’ın söylemlerini çürütmeye yetmedi. Çünkü bu argümanların hiçbirisi gerçekçi değildi.
HDP’nin mecliste yer almış olması ve HDP-YSP’ye bir söz verilmediği söylemleri bir gerçeği değiştirmiyor. O da YSP ile KCK-PKK ilişkisinin varlığıdır. YSP bu ilişkiyi hiçbir zaman reddetmedi, aksine ilişkisini her fırsatta kabul etti. YSP kurmayları ise Kılıçdaroğlu’nu yalanlarcasına Öcalan’ın serbest kalacağı, ceza evlerindeki arkadaşlarına af çıkartılacağı gibi beyanlarda bulundular.
HDP meşru bir parti söylemi yeterli olmayınca Erdoğan ve Öcalan’ın görüştüğü iddia edildi. Bu argüman en başta hatalı idi. Öcalan ile Erdoğan görüşmesinden beklenen HDP ve Kandil’in Erdoğan’ı desteklemesidir. Ancak HDP ve Kandil Kılıçdaroğlu’nu destekliyorken “Erdoğan teröristlerle görüştü” söylemi inandırıcılığını yitirmeye mahkûm oldu.
Çözüm sürecinde gerçekleşen görüşmeler üzerinden Erdoğan’ın teröristlerle görüştüğünü ifade ederek Erdoğan’ın kıskacından çıkmak da çözüm olmadığı gibi HDP’li kimi seçmeni de rahatsız ettiği görüldü. Çözüm sürecinde gerçekleşen görüşmeler PKK’nın silah bırakmasına dayalı idi. Silahların bırakılmayacağı anlaşılınca görüşmeler bitirilmişti. 2015 yılından sonra da KCK ve onun bürosu gibi çalışan HDP Erdoğan düşmanlığına yöneldi.
Hüda-Par üzerinden terör örgütü tartışmalarına girişmek özellikle iki açıdan sorunlu idi. Birincisi HDP gibi terör ile arasına mesafe koymaya yanaşmayan bir partiden destek isteyip onu meşru görmek, ancak diğer taraftan Hüda-Par gibi terör ile arasına mesafe koyan bir parti üzerinden teröristlerle iş birliği tanımlaması yapmak doğası gereği bir fiyaskodur. HDP’yi meşru gören bir partinin Hüda-Par’ı meşru görmemesi ise bir başka soruna ışık tutmuş; yani CHP’nin Kürtler ve Müslümanlara yönelik geçmiş alışkanlıklarını hatırlatmış olması Kürt seçmeninin Kılıçdaroğlu’na daha mesafeli durmuş olma ihtimalini yükseltmiştir.
Bu argümanlara dayanan söylemlerin hiçbirisi Erdoğan’ın onların teröristlerle iş birliği yaptığı söylemini çürütmeye yetmedi. Ve Erdoğan’ın iddialarına inandırıcı cevaplar geliştiremediler. Bu argümanlar işe yaramayınca yeni bir söylem geliştirildi. O da Kandil’deki yöneticilerin Kılıçdaroğlu’nu desteklediği açıklamalarının esasen Erdoğan’a yaradığı söylemi oldu.
Bu yaklaşıma göre Kandil’deki örgüt yöneticilerinin Kılıçdaroğlu’nu destekleyen açıklamalar yapmış olması Kılıçdaroğlu’nu zor durumda bırakmak içindir. Bu nedenle esasen Kandil’in açıklamaları Erdoğan’a yaramaktadır. Kılıçdaroğlu ve arkadaşları bu söylemi birçok sefer dile getirdiler. Bu söylem diğerlerine göre daha fazla ikna edici görülmekteydi. Kandil’deki yöneticilerin açıklamaları Kılıçdaroğlu’nun üzerindeki baskıyı artıracağına göre, o zaman bu açıklamalar neden Kılıçdaroğlu’nun lehine olsun idi. Kılıçdaroğlu katıldığı bir programda “bir olay kimin işine yarıyorsa faili odur” ilkesiyle bu saldırıyı savuşturmaya çalıştı.
Peki, gerçekten KCK yöneticileri neden Kılıçdaroğlu’nu destekleyen açıklamalar yaptılar? Bu açıklamaların Kılıçdaroğlu’na zarar vereceğini bilmek zor mudur? Ve ikinci tura kalan seçim sürecinde benzer açıklamalar yapmaya neden devam ediyorlar? Kılıçdaroğlu’nun kazanmasını istemiyorlar mı?
Kandil’in Kılıçdaroğlu’nun kazanmasını en az Kılıçdaroğlu kadar istediği görüşündeyim. Bir önceki yazıda ifade ettiğim gibi KCK için önemli olan Kılıçdaroğlu’nun Suriye politikasıdır. Bu politika başkaca her hangi bir sebebe gerek kalmaksızın KCK açısından Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesine yeterlidir. Nihayetinde Suriye politikaları yüzünden Erdoğan ile anlaşamadılar. Ancak problem Kılıçdaroğlu için HDP seçmeninin nasıl konsolide edileceğidir.
Kılıçdaroğlu Kürt Meselesi’nde elle tutulur bir açıklamaya sahip değil, CHP Kürt meselesinin esas sebebidir: Kürtleri ve Kürt dilini yok saymıştır, Erdoğan’ın Kürtçe üzerindeki yasakları kaldırma sürecinde çözümden yana bir tutum sergilememiştir, çözüm sürecinde Erdoğan’ı teröristlerle iş birliği yapmakla suçlamıştır, yakın siyasi tarih içindeki CHP ve Kılıçdaroğlu’nun tutumu ve CHP’nin Kürtlerin hafızasındaki yeri Kılıçdaroğlu’nu ikna etmekte kendi başına kolay değilken, HDP içinde birilerinin de bunu eleştirmesi HDP oylarında bir bölünmeye sebep olabilirdi. Kılıçdaroğlu’nun HDP seçmeninden en az kayıp ile destek alması gerekiyor. HDP yönetiminde bir çatırdama veya farklı bir ses HDP seçmeninde kırılmalara sebep olabilir.
HDP’li figürler üzerinde en etkili kesim ise KCK’dir. Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi KCK açısından HDP’lilerin “kısır tartışmalarına” bırakılacak kadar önemsiz değil. Hiç kimse bu desteği sorgulamamalıdır. KCK yöneticileri Kılıçdaroğlu’nun lehine konuşmasa idi, HDP yönetim ve kurmayları, Kürt seçmen açısından önemli görünen kimi HDP’li kurmaylar Kılıçdaroğlu’nu desteklememesi veya bunu tartışmaya açması muhtemel idi. Akşener’in açıklamaları, Kılıçdaroğlu’nun muğlak açıklamaları bir kesim HDP’liyi rahatsız ediyor ve ikna etmiyordu. Bu durumda HDP’nın kamuoyunda sevilen figürleri arasındaki çatışma ve ayrılıklar doğal olarak HDP’li seçmeni bölebilirdi. Daha önce HDP kontenjanlarında Türk-solu diye anılan bir takım insanların milletvekili adayı gösterilmesi önce HDP’li kimi figürlerin eleştirisine maruz kalmış ve sonuçta HDP tabanında bu isimlere yönelik eleştiriler güç kazanmıştır.
KCK’nın Kılıçdaroğlu için açıklamaları HDP’de farklı sesleri kesmeyi başardı. Hasip Kaplan gibi HDP seçmeni arasında sevilen bir isim ilk başta “Mansur Yavaş hayal kurmasın” gibi açıklamalar yapmış olsa da bu eleştiriler ileriye gitmemekle birlikte, Mansur Yavaş’ın cumhurbaşkanlığı yardımcılığına ve İyi Partili kurmayların açıklamalarına herhangi bir itiraz gelişmedi. Buna rağmen 2018 yılı milletvekili seçimlerinde yüzde 11,7 oy oranı ve 67 milletvekili ile Mecliste yer alan HDP, bu seçimde ise 8,8 oy alıp 62 milletvekili ile mecliste yer aldı. KCK ve HDP’lilerin bütün baskı ve algı yönetimlerine rağmen HDP seçmeni yaklaşık olarak yüzde 3’lük bir seçmen kaybına uğradı. Muhtemelen KCK Kılıçdaroğlu lehine HDP’ye böylesi bir baskı yapmasa ve HDP içinde herhangi bir tartışma HDP seçmeninde daha yüksek bir kırılmaya sebep olabilir ve aslında Erdoğan ilk turda seçilebilirdi. Sonuç olarak Kandil’deki yöneticilerin Kılıçdaroğlu lehine açıklamalar yapmış olmasının esasen Kılıçdaroğlu’nun lehine olduğu görülmektedir.
Yapay Zeka, Hukuk ve Yargılamaların Hızlandırılması Önerisi
İnsanoğlu hemen her devrim niteliğinde teknolojik gelişmenin ardından aynı endişe ile benzer konular üzerine tartışmaya başlamıştır. Örneğin Sanayi Devrimi’nde makinelerin insanların yaptığı işleri yaparak işsizliğe ve sosyal bunalıma yol açacağını, hatta insanlığın sonu olabileceğini tartışmıştı. Sanayi Devrimi’nin çok büyük etkileri olduğu kesin olsa da insanlığın sonunu getirmediği hatta refahı ve bolluğu arttırdığı ortadadır. Günümüzde de önemli teknolojik gelişmeler yaşanmakta ve bu teknolojik gelişmelere paralel olarak benzer tartışmalar yaşanmaktadır. Özellikle son yıllarda blokzincir teknolojisi, WEB 3.0 teknolojileri gibi önemli gelişmelerle birlikte yapay zeka alanında da çığır açıcı ilerlemeler kaydedilmektedir.
Son olarak geçtiğimiz aylarda Open AI şirketi tarafından geliştirilen ve kapasitesi oldukça yüksek olan ChatGPT 4 ile konu yeniden gündeme geldi ve tartışılmaya başlandı. Yapay zeka konusunda beklentiler, 2030 yılında insanların yaptığı bütün işlerin yapay zeka ve robotlar tarafından yapılabileceği yönündedir. Bu da her ne kadar gelişmemiş ülkelerde henüz anlaşılamamış olsa da insanlarda ciddi endişeye neden olmakta, işsizlik kaygısına yol açmaktadır.
Tartışmaya ilişkin, Robotların Yükselişi adlı kitabın girişinde yer alan Milton Friedman’ın bir anısına burada yer vermek faydalı olacaktır: Friedman bir Asya ülkesine danışmanlık verdiği sırada bir proje sahasını gezerken işçilerin küreklerle çalıştığını, sahada hiç buldozer ve traktör olmadığını görmüş. Bu durumun sebebini sorduğunda ise “bu bir istihdam projesi” yanıtını almış. Cevap olarak Friedman, “o zaman işçilere kürek yerine kaşık verseydiniz” cevabını vermiştir. (Yeri gelmişken, bu anekdotu okuduğumda aklıma ülkemizdeki memur enflasyonu da geldi. Halihazırda Türkiye, istihdam için memurlarına kaşık veren ülke pozisyonundadır.)
Friedman’ın da dalga geçtiği gibi teknolojinin işsizlik benzeri sonuçlara yol açacağı kaygısı yersizdir. Bana göre bu endişeler tartışılmalı ancak korkuya ve kaygıya neden olmamalıdır. Çünkü benzer kaygılar Sanayi Devrimi’nde de yaşanmıştı ve sonuçta belli bir bunalım dönemi geçirilmiş olsa da insanlık makineleri nasıl kullanması gerektiğini ustaca ortaya koydu, yeni meslek kolları geliştirdi ve refaha kavuştu. Robotların da ortaya koyacağı becerileri nasıl kullanmamız gerektiğinin yolunu elbette bulacağız. Bu bir değişime ve dönüşüme yol açacak, belki çok kuvvetli bir değişime yol açacak, ancak en nihayetinde adapte olup doğru düzenlemeleri yapabilirsek ve doğru adımları atabilirsek bu insanoğlunun faydasına olacaktır. Nitekim PriceWaterhouseCoopers tarafından yayınlanan bir raporda yapay zekanın, 2030 yılında dünyadaki GSYİH’yı 15.7 triyon USD artırabileceği öngörülmektedir. Bunun gibi pek çok rapor yapay zeka kullanımının zenginliği ciddi oranlarda artırabileceğini göstermektedir. Elbette, para kazanma yolları, finans sistemi vd. önemli değişikliğe uğrayacaktır.
Martin Ford’un Robotların Yükselişi’nde bahsettiği gibi yapay zekanın bizlere getireceği asıl değişiklik, tarih boyunca makinelerin hep araç olmuşken artık otonom işçiler haline geleceğidir. Ancak yine de kısa vadede insana olan ihtiyaç belli ölçülerde korunacaktır. Yakın zamanda insanlar şöför koltuğunda bir insanın oturmadığı bir arabaya binmeyecekler, bir doktorun kontrol etmediği robota güvenmeyecekler, insan pilot olmadan bir uçağa binmeyeceklerdir.
Yapay zeka konusunda endişeler yalnızca işsizlik ve insanoğlunun düşeceği sosyal bunalım değildir. Yapay zeka kullanımının beraberinde getirdiği tartışmaların bir kısmı ise kişisel verilerin gizliliği, mahremiyet hakkı, yapay zekanın denetimi ve kontrolü ile enerji tüketimi noktasında toplanmaktadır. Endişelerin temelinde, insan zekasının yapay zekayı denetleyebilecek kadar yüksek olmadığı düşüncesi yatmaktadır. Yapay zekanın denetimi noktasında ilginç fikirlerden birisi ise yapay zekanın yine yapay zekalar tarafından denetlenmesi fikridir. Gerçekten de olağanüstü bilgisayar sistemlerine sahip bu robotlar ve botlar oldukça yüksek kapasiteye sahiptir.
Yapay zeka teknolojisinde yukarıda bahsettiğimiz endişeler daha kısa vadede hayatımızı etkileyebilecek tartışmalar olup bu endişelerin haklılık payları yüksektir. Öncelikle kişisel verilerin güvenliği noktasında gerekli çalışmalar, yalnızca hukukçularla değil, konuya iyi hakim bilirkişi yazılım uzmanlarıyla yapılmalıdır. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, kişisel verilere ilişkin tedbirler ve önlemler daha sıkı alınmalıdır. Diğer yandan yapay zekaya ilişkin algoritmaların açık olması yapılan çalışmaların şeffaf olması ve bilgi paylaşımı da güvenlik açısından önemli olacaktır. Halihazırda bu konudaki girişimler yeterli ve etkili olmasa da kısa zamanda gerekli yasal düzenlemelerin yapılacağı kanaatindeyim. Konuya ilişkin Darrel M. West, “Six Steps to Responsible AI in the Federal Government” yazısında şu ifadeleri kullanmıştır:
“Yapay zekanın adalet, şeffaflık, kişisel verilerin gizliliği, insan güvenliği ve faaliyetlerinin açıklanabilmesi gibi ilkelere sahip olması gerektiği konusunda bir fikir birliği mevcuttur. Neredeyse tüm etikçiler ve teknolojilere ilişkin politikaları öne sürenler bu faktörlerin önemini vurguluyor ve adil, şeffaf, güvenli ve anlaşılabilir algoritmaların kullanılmasını destekliyorlar.” *
Diğer yandan, Türkiye’de İstanbul Barosu Bilişim Komisyonu ve birkaç akademisyen dışında konunun çalışılmadığını, Türkiye’nin tıpkı KVKK mevzusunda olduğu gibi böyle önemli bir mevzuda da çok geriden geldiğini ifade etmem gerekir. Kaldı ki Türkiye, KVKK konusunda da oldukça başarısız mevzuat örnekleri sergilemiştir. (Konuya ilişkin eleştirilerimi ayrı bir yazıda kaleme alacağım.)
Yapay Zekanın Hukukta Kullanımı ve UYAP 2.0 Önerisi
Takip edenlerin bileceği üzere yakın zamanda yapay zekanın bir avukat olarak ABD’de duruşmaya katılmak istediği ancak baroya kayıtlı olmadığı için (gerçek bir kişi olmadığı için kayıt olamaz) duruşmaya kabul edilmediği haberleri çıkmıştı. Bunun üzerine davalı kişi, yapay zekaya kendisine bir savunma hazırlamasını istemiş, hazırlatmış ve mahkemede bu savunmayı yapmıştı. Mahkeme sonucunda ise davalı bazı savunmaları eksik yaptığı için daha az ceza alabilecekken daha fazla cezaya çarptırılmıştı. Söz konusu yapay zeka uygulaması daha pek çok kişiye hukukî destek sağlamış, kısa süre sonra ise uygulamanın geliştiricisi hakkında dolandırıcılıktan onlarca şikayette bulunulmuştur.
Bu olayın ayrıntılarına küçük bir araştırma ile rahatlıkla ulaşılabilir. Konuyu çok uzatmamak ve yazıyı sıkıcı hale getirmemek için konuya ilişkin gelinen son noktayı özetlemek istiyorum:
Yapay zeka gelinen noktada iyi bir avukat asistanı olarak veya iyi bir katip olarak kullanılabilir. Ancak kesinlikle bir avukat olarak görülebilecek ya da hukukî bilgi danışacabileceğimiz kapasiteye gelmemiştir. Diğer yandan yapay zeka ile birlikte dava dilekçesine içtihat bulma, delilleri hazırlama, klasörler dolusu belgeleri dava dilekçelerimizle en uyumlu ve işlevsel şekilde sunabilme gibi iş ve işlemleri yapabiliriz. Konuya ilişkin John Villasenor’ın brookings.edu‘da yazdığı “How AI will revolutionize the practice of law” başlıklı yazıda yapay zekanın hukukî kullanım alanlarına değinilmiştir:**
Villasenor’e göre yapay zeka avukatlara olan ihtiyacı bitirmeyecek olsa da avukatların işlerini kolaylaştıracağından daha düşük maliyetli bazı işlemlerin yapay zeka ile yapılmasını sağlayabilir ve avukatlar daha kısa ve basit dilekçeleri yapay zekaya yazdırdıktan sonra sadece kontrol edip bazı düzeltmeler yapıp daha az gelire sahip insanların avukatlık hizmetinden yararlanmasını sağlayabilir, böylece adalete olan erişim de artmış olur. Villasenor yazısında, yapay zekanın avukatların araştırmaları sırasında oldukça kolaylıklar sağlayacağını da belirtmekte ve hukuk firmalarının ve hukuk fakültelerinin bu eğitimlere yer vermeleri gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca Villasenor’a göre yargıçlar da benzer şekilde yapay zekadan yararlanabilecektir. Araştırmaların, delillerin tasniflenmesinin, keşifler sırasındaki birçok bilgi ve belgenin dosyada kullanılmasının kolaylaştırılması yapay zeka ile etkili şekilde sağlanabilir.
Bana göre, daha gelişmiş yapay zekalar, hesap bilirkişiliği ve diğer bazı bilirkişilik işlevlerini de yapabilir. Böylece aylarca süren bilirkişi raporu alma kısmı çok kısalır ve yargılamada süreler azalabilir.
Öyleyse, yapay zeka konusuna yüzeysel bir bakış attığımız ve yapay zeka-etik tartışmasına girmediğimiz bu yazıyı bir öneri ile bitirmiş olalım:
Ülkemizde yapılan seçimlerin ardından, henüz kim olacağı belirsiz olan yeni adalet bakanı, Ulusal Yargı Ağı Projesi’nin ikinci sürümünü muhakkak gündeme almalı, daha kullanışlı, daha hızlı ve daha işlevsel UYAP 2.0 geliştirilip kullanıma sunulmalıdır. Öncelikle UYAP 2.0 içerisine doğal dil işleme (NLP) teknolojisi eklenmelidir. UYAP 2.0 içerisinde avukatların ve vatandaşların da erişimine açık olacak şekilde, yapay zeka marifetiyle içtihat arama bölümü eklenmelidir. Ayrıca yargılamaların hızlandırılması için yine yapay zeka marifetiyle aylarca süren bilirkişi seromonisinin kısaltılması noktasında, hesap bilirkişiliği alanında kullanışa sunulabilecek “hesaplama” bölümü oluşturulmalıdır. Zaten halihazırdaki raporlar dahi hatalı olabilmekte, avukatlar ve yargıçlar hesaplamaları kontrol etmektedir. Yargılamalarda yalnızca hesap bilirkişiliği konusunda dahi yapay zekadan yararlanıldığında yargılamaların sürelerinin azalacağı kesindir.
Avukat Haldun Barış
Notlar:
* Darrel M. West, Six Steps to Responsible AI in the Federal Government, https://www.brookings.edu/research/six-steps-to-responsible-ai-in-the-federal-government/
** Villasenor John, “How AI will revolutionize the practice of law”, Mart 2023, https://www.brookings.edu/blog/techtank/2023/03/20/how-ai-will-revolutionize-the-practice-of-law/
Diğer Bazı Kaynaklar:
Ford Martin, Robotların Yükselişi, Kronik Kitap, 11. Baskı, 2022
Chul Han Byung, Şeffaflık Toplumu, Metis, Ekim 2022
“Sabahın bir sahibi var”
Kabadayı berber dükkanına girer. Tıraş olan kalenderiye “kalk lan kabak” diye bir tokat indirir ve onu berber koltuğundan atıp yerine oturur. Kalenderi tepki vermez, sessizce kenara çekilir.
Tıraşı biten kabadayı tam berber dükkanından çıkmıştır ki, hızla gelen bir at arabasının altında kalır.
Kalenderinin boş olmadığını bilen berber, “üstat bu biraz ağır olmadı mı?” diye sorar. Kalenderi, “ben aslında onu affetmiştim” der; “ama kabağın sahibi affetmedi.”
“Yeryüzünün lanetlileri”
Sığınmacılarla ilgili bütün anketler toplumun onlara karşı olduğunu gösteriyordu. Herkes bunun oy davranışını ciddi biçimde etkileyeceğini düşünüyordu. Onlarla ilgili algı haksız olsa da uğraşmaya değmezdi. Çünkü siyasi bir getirisi görünmüyordu. Oy hakları yoktu ve yangında ilk yakılacaklardandı.
Kılıçdaroğlu, Suriyeli sığınmacıların hangi şartlarda buraya geldiklerini çok iyi biliyordu. Devletin onlara 40 milyar dolar harcamadığını veya diledikleri üniversitede bedava okumadıklarını da. Ama bile bile tersini söyleyip, onları nefretin hedefi haline getirip, çoluk çocuk canlarının yanması için ciddi emek verdi. Hem de yıllar boyunca.
DEVA ve Gelecek partilerinin de sınavıydı bu mesele. Çünkü CHP’den farklı olarak onların iktidarı ilkesel temelde eleştirme iddiaları vardı ve bu yüzden de ahlâk ile muhayyel oy ya da ilke ile maslahat arasında bir tercih yapmaları beklenmezdi. O masada kalmamaları, kalacaklarsa da “biz değer bağımsız siyaset yapmayız, kırmızı çizgimiz ırkçılık, ayrımcılık yapmamanızdır, vekiller sizin olsun, tümünü alın adaleti verin” demeleri gerekirdi.
Ama demediler. Kendi sözlerini, kendi raporlarını yutup, Ortak Metin’deki “tehcir” mutabakatını içlerine sindirebildiler. Oy için ilkeden geçtiler ve ikisini de kaybettiler.
Erdoğan ne yaptı?
Bütün veriler sığınmacıların aleyhine iken ve “göstergeler” onları terk etmesini söylerken onlara bir tekme de o vurmadı. Hamuru göçlerle yoğrulmuş bir ülkenin kadim geleneğini çiğnemedi. Seçime iki gün kala bile oy kaybını göze alarak adaletten yana net bir duruş sergiledi. Pek çok konuda yanlışlar yapsa da bu hayati meselede sağlam durdu. En alttakilerle ilgili o ölümcül günahı işlemedi. Onları sosyal medyadaki ve siyaset arenasındaki linç kalabalığıyla beraber cüzzamlılar vadisine sürmedi.
“Birileri bunu anlamayabilir ama biz bunun idraki içindeyiz. O kardeşlerimiz evlerine, topraklarına inşallah oradaki durumlar hal yoluna girdiği zaman zaten kendileri de gidecektir. Ama biz kovamayız, onları bombaların altına gönderemeyiz” dedi. İltica eden Kürtlere ve Ahıska Türklerine olduğu gibi Araplara da sorumluluk duygusuyla yaklaştı.
Ve buna rağmen değil, belki tam da bu yüzden, kimsenin almadığı yükü alma sorumluluğunu gösterebildiğinden, ülkeyi yönetme sorumluluğu için de onay almaya bugün en yakın olan da o oldu.
Peki bu nasıl oldu? Kalenderi kıssası çarpıcı. Ama dini olmayan bir açıklaması da mümkün bu yaşananın.
İnsan bilir mi?
Göçmen karşıtı propagandanın etkisine girenler bile aslında içsel olarak doğrunun ve yanlışın ne olduğunun, kimin sorumluluk duygusuyla hareket edip kimin etmediğinin farkındaydılar. Sosyal medyada ne yazılırsa yazılsın, sanayide Suriyeli işçiyle beraber çalışan işçi, onların hangi şartlar altında hayata tutunmaya çalıştıklarını görüyordu. Tivitır ve instagram ne derse desin, Küçüksu’da sabahın erkeninde amelelerin beklediği kavşakta, evine ekmek götürmek için Halepli bir ameleyle beraber bekleyen amele onu anlıyordu.
Ve ülkede oy kullanan işçiler-ameleler, halden bilmez tuzu kuru şımarıklardan çoktu.
Kılıçdaroğlu’nun oy hakkı olmayan mülteciye bakışı, oyuna ihtiyacı olmadığında ona nasıl bakacağı hakkında gayet net fikir veriyordu. Gülücükler öpücükler kalpler güzeldi ama aynı anda bu insanları şiddetin hedefi haline getiren bir dille beraber inandırıcı olmuyordu.
Bütün bu sebeplerle nefrete oynamak kazandırmadı; muhalefet acılı insanları hedef almak gibi bir kötülüğü tercih ederek, istemeden kendisiyle ilgili çok sahici bir bilgi de vermiş oldu ve kaybetti.
İktidarın sınavı henüz bitmedi
“Suriyeli kardeşlerimiz çok büyük bir imtihandan geçiyor, Allah onların yardımcısı olsun. Biz de onlarla sınavdayız” demişti Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin.
Şimdi ikinci turundayız ve aynı “haram meyve” yeniden teklif edilecek. Bu anlamda iktidarın sınavı devam ediyor.
Sınav ama belki de o kadar zor değil.
“Ahlaki olan ile faydalı olan birbiriyle çelişmez. Siz onların çeliştiğini düşünüyorsanız faydanıza olanı yanlış tanımlıyorsunuz demektir” der Çiçero. İlahi adalet mi, kainatın üzerine kurulu olduğu değişmez bir kural mı işliyor, Karma mı, Sünnetullah mı, yoksa dinden bağımsız olarak da açıklanabilecek bir şey mi? Doğal hukukun evrensel yasası mı?
O her ne ise, hesap kitap yapmak için fazla karmaşık bir hayatta kural izleyici olmamızı öğütlüyor bize.
Bu ülkede seçim sonuçlarını eli yüreğinin üstünde “güvercin tedirginliğiyle” izleyen garipler var. Bir de ölçüp biçenler, özenli siyasal iletişim dili geliştirenler, kamuoyu araştırmaları yapanlar ve seçim kampanyaları düzenleyenler. Onlar güvercinleri ezmeyi veya umursamamayı fısıldıyorlar siyasetçilere.
Oysa belki de sadece kaybetmeyi göze alanların geçebilecekleri bir sınav bu. Hiçbirimizin ondan azade olmadığı bir sınav. Hepimizin kazanması dileğiyle
18.05.2023 – Her Taraf
https://www.hertaraf.com/koseyazisi-bekir-berat-ozipek-sabahin-bir-sahibi-var-3673
14 Mayıs Seçim Notları
Türkiye seçimini yaptı. Parlamentoda çoğunluk Cumhur İttifakı’nın oldu. Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırken Erdoğan %49.50’lik bir oy oranı ile ciddi bir performans gösterdi. Millet İttifakı adayı Kemal Kılıçdaroğlu ise %44.89’luk oy oranı ile hüsrana uğradı. Seçim ve sonrası için elbette çıkarılacak notlar var.
İlk olarak seçim sonuçlarına göre deprem bölgesindeki vatandaşların oy eğilimi Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan yana olması belirli bir kesim tarafından oldukça eleştirildi. Hatta bu sözlere eleştiri demek de hafif kalır. Hakarete varan söylemlerde bulundular. Bu anlayış tam da, “bana oy vermeyen ötekidir” mantıksızlığının tezahürüdür. Deprem bölgesini bir oy deposu olarak gören bir zihniyet ile böylece karşılaşmış olduk. Bu elitist bakış açısı sürekli olarak kaybetmeye de mahkûm oluyor.
Diğer taraftan ise anket şirketlerinin tutarsız tahminleri karşımıza çıktı. Seçimlerden bir iki gün önceye kadar yaptıkları anketleri açıklayan şirketlerin çoğu Kılıçdaroğlu’nun önde olduğunu ve seçimi ilk turda bitireceğine inanıyordu. Yine aynı şirketleri MHP’yi %5-6 civarında gösteriyordu. MHP, 2018 seçimlerinde olduğu gibi anket şirketlerine ters köşe yaparak %10 oy oranı ile 50 vekil çıkarmayı başardı. Burada sorulması gereken soru ise anket şirketleri manipülasyon mu yapmıştır? Yoksa sadece hatalı sonuçlar mı bulmuşlardır? Her iki şekilde de anket şirketleri oldukça başarısız olmuştur.
Öte yandan altılı masa yanına sonradan eklemlenen iki belediye başkanı ve HDP’nin aday çıkarmayarak verdiği destekle toplandığı zaman, Kılıçdaroğlu’nun %44.90 oranında bir oy alması bize bazı mesajlar veriyor. İlk olarak Kılıçdaroğlu, “kazanacak aday” değilmiş. Seçmende Erdoğan sevgisi ve güveni, deprem, pandemi ve ekonomik sıkıntılara rağmen çok ciddi bir şekilde devam ediyor. Bu elbette Erdoğan’ın çözüm odaklı olmasından da kaynaklanıyor. CHP-HDP ilişkisi her ne kadar resmî olmasa da seçmen bunu görmüş ve bu ittifakı onaylamamıştır. İki belediye başkanının performansının da aslında konuşulduğu etkiyi ve enerjiyi oluşturmadığı çok net bir şekilde gözlemlenebiliyor. Bunlarla birlikte seçmen muhafeletin değişmesi gerektiğini net bir şekilde vurgulamıştır.
Cumhur İttifakı tarafına baktığımız zaman, seçime girmeden oldukça dezavantajlı bir konumda olduğunu görüyoruz. Son beş yıl içerisinde yaşanan kur atakları, ekonomik kriz, pandemi ve depremler ile iktidar kanadı oldukça yıprandı. Muhalefet bu yıpranmışlığın sonucunda Cumhur İttifakı için olumsuz bir seçim tablosu bekliyordu. Fakat iktidarın kriz anlarından bir şekilde çıkması ve icracı bir yapıya sahip olması dolayısıyla Cumhur İttifakı seçmen tarafından takdir görmüş ve yeniden iktidara getirilmiştir. Burada muhalefetin hatası ise sadece bu krizlerden medet ummak olmuştur. Bunun yanında yapısal herhangi bir çözüm veya öneri getiremediği için bir güven verememiştir.
Tüm bu krizlerin getirdiği yıpranmışlık ile sosyal medyada yükselen muhalif ses sürekli olarak “artık gidiyorlar” oldu. Muhalefet partileri de bu sese gereğinden fazla kulak kabarttı. Sosyal medyanın seçimleri belirleyebileceği kanısına vardı. Fakat durum böyle değil. Muhalefet Türk toplumunu adeta dışarıdan bir parti gibi okumaya kalkışıyor. Gençleri yakalamak için sosyal medyada fazla zaman geçiren muhalefet, seçimlerin sahada yüz yüze siyaset yaparak kazanılacağını unutuyor.
Tüm bunlar toplandığı zaman Millet İttifakı’nın sistemi değiştirme hayalleri suya düşmüştür. Altı partiyi bir araya getiren en büyük motivasyonun “güçlendirilmiş parlamenter sistem” hayali olduğunu düşündüğümüz zaman, bundan sonra bu partiler nasıl bir arada duracaktır? Ya da bir arada durmaları doğru mu? Seçmenin ittifaka oldukça temkinli yaklaştığı gözlemlenirken, İYİ Parti ve CHP arasındaki seçim öncesi gerginlikler de göz önüne alındığında bundan sonrası için aynı yolda yürümeleri oldukça zorlaşmıştır.
Son olarak ikinci tura değinirsek, avantajlı olan taraf Cumhurbaşkanı Erdoğan’dır. Meclis’te Cumhur İttifakı’nın çoğunlukta olmasından dolayı seçmenlerin bir maceraya atılmak istemeyip sistemin işlemesi için Erdoğan’a tekrardan oy vermeleri muhtemeldir. Bunun yanında %49.5 oy aldığını göz önünde bulundurduğumuz zaman Erdoğan %50’yi geçmeye en yakın isimdir.
Hayyam’ın Teraneleri
Ortaokuldayken Ömer Hayyam’la tanışmış ve rubailerini okumuştum. Dün gibi hatırlıyorum, 4 mısralık bu şiirler beni oldukça etkilemişti. Sanıyorum lise yıllarımda, Amin Maalouf’un Semerkant adlı eserini ilk kez okuduğumda Ömer Hayyam’a olan ilgim ve hürmetim artmıştı. Sonrasında Semerkant’ı kaç kez daha okudum bilmiyorum ancak hâlâ bir şeyler beni bunalttığında Semerkant’ın sayfaları arasında dolanırken bulurum kendimi. Ömer Hayyam’ın eserlerindeki derinliği de Hayyam’ı her okuyuşumda daha çok fark ederim.
Üniversite yıllarımda, sırf Hayyam’ın rubailerini Farsça okuyabilmek için Farsça dersleri almaya başlamıştım. Ne yazık ki ileri seviyelerde Farsça’yı halen öğrenmedim ancak bulduğum ilk fırsatta Farsça’mı ilerletmek hedeflerimden birisidir.
Geçtiğimiz günlerde ise bir kitapçıda dolanırken Hayyam’ın Teraneleri adlı esere denk geldim. Yazarını görünce kitabın kapağını dahi açmadan aldım ve bu ince eseri birkaç saat içerisinde bitirdim. Eserin yazarı, ünlü İranlı yazar Sadık Hidayet idi. Sadık Hidayet; Kör Baykuş, Hacı Ağa, Üç Damla Kan gibi eserleri ile ülkemizde tanınan “Doğu’nun Kafkası” olarak anılan bir yazardır. Sık sık karşılaştığımız “tek korkum; yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan...” sözü de Kör Baykuş adlı eserinde geçmektedir. Yeri gelmişken, Sadık Hidayet’in özellikle Hacı Ağa adlı eserinin okunmasını tavsiye ediyorum.
Bu yazıyı sizlere Hayyam’ın Teraneleri adlı eseri tanıtmak ve yıllardır Hayyam’ı ve Hayyam’a dair yazılanları okuyan birisi olarak esere ilişkin birkaç notumu paylaşmak amacıyla kaleme aldım.
Öncelikle Hayyam’ı anlayabilmek için belli konularda en azından temel düzeyde bilgi sahibi olmak gerektiğini belirtmem gerekir. Çünkü Hayyam’ın rubaileri derin atıflar içermekte ve bana kalırsa neticeye ulaşmaktan ziyade sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır. Ayrıca Hayyam’ı anlayabilmek için bana kalırsa mutlaka Hafız-ı Şirazi’yi ve hatta Goethe’yi de okumak ve anlamak gerekir. Çünkü Hafız, Hayyam’dan; Goethe ise Hafız’dan çokça etkilenmiş ve esinlenmiştir.
Diğer yandan Hayyam’a ilişkin en belirgin tartışma ise (Hayyam’ın Teraneleri adlı eserde de bu konu tartışılmaktadır) Hayyam’ın dindar biri mi yoksa hayatı şaraphanelerde geçen biri olup olmadığı yönündedir. Kimileri der ki hayatı matematik, astronomi, tıp, felsefe ve İslam ilimleri ile geçmiş ve oldukça yetkin olan Ömer Hayyam, şarabı ancak tasavvufî manada övmektedir. Kimileri ise rubailerinde (Irmaklarından şaraplar akacak’ diyorsun / Cennet-i alâ meyhane midir?/ Her mümin’e iki huri’ diyorsun / Cennet-i alâ kerhane midir?) cenneti dahi sorgulayan Hayyam’ın klasik İslam anlayışında olmayan (hatta bazılarına göre inanmamaktadır) biri olduğunu söylemektedir. Güzel olan şudur ki Hayyam’ın nasıl bir hayat tarzına sahip olduğunu bizler hiçbir zaman bilemeyeceğiz, bilsek de Tanrı olmadığımıza göre onu yargılayamayacağız. Ve dahası Dostoyevski okuyanlar bilir ki insan çokça karmaşık bir varlıktır. Velhasıl, bana kalırsa Hayyam’ın rubailerinde tartışılması gereken en son şey onun yaşayış biçimidir. (Yeri gelmişken sahabeden yasaklanmasına rağmen içki içmeyi bırakmayan Abdullah El Hımar olarak bilinen Nuayman B. Amr’ın hayatının okunmasını da tavsiye edeyim.)
Sadık Hidayet’in Hayyam’ın Teraneleri adlı eseri Prof. Mehmet Kanar hoca tarafından dilimize kazandırılmış ve YKY tarafından basılmıştır. Burada başlıkta geçen “terane” sözcüğünün anlamına değinmek faydalı olacaktır. Nişanyan Sözlüğe göre “terane” Farsça “çalgı sesi, velvele, şiire eşlik eden musıki anlamına” gelmektedir. Prof. Dr. Kanar tarafından Farsça’da bir kalıp olduğu belirtilen bu kelimenin Türkçe’de olduğu gibi bir mecazi anlamı da bulunmadığından Sadık Hidayet’in başlığının farklı anlaşılmaması gerekir. Yine kitapta “Şair Hayyam” bölümünde dipnotta geçtiği üzere, Hartmann’a göre rubaiye terane denilmekte, teranelerin şarkı tarzında okunduğu belirtilmektedir.
Eser, “Çevirmenin Sözü” ile başlamakta ve Hidayet’in “Filozof Hayyam”, “Şair Hayyam” adlı iki yazısı ile devam etmekte sonrasında ise Hayyam’ın Teraneleri’ne hem Türkçe transkripti ile hem de çevirisi ile yer verilmektedir.
Çevirmenin Sözü kısmında Prof. Kanar, Hayyam’ı şu şekilde tarif etmektedir:
“Ömrü boyunca gerçeği arama peşinde oldu. Araştırmalar yaptı. Kapılmadı hayallere. Araç olarak kullandı pozitif bilimleri büyük matematikçi, fizikçi, astronom, hâzık doktor ve doğa bilimcisi. (…)
Sonra dönüp insanlara baktı. Evrenin sonsuz zamanı karşısında bir göz kırpmak kadar sürmeyen insan ömründe benlik davası, mal, mülk, para, şan, şöhret, batıl inançlar, anlamsız savaşlar vesaire vesaire…”
Giriş kısımında ise Hidayet Nişaburlu Ömer için şu ifadeleri kullanmaktadır:
“Gerçekten de bir insan yüz yıl yaşasa ve günde iki defa dinini, inancını, meşrebini değiştirmeye kalksa, böylesi düşünceleri dile getirmeye gücü yetmez.”
Gerçekten de Hayyam’ın ifadeleri öyle kuvvetlidir ki şaşırmamak elde değildir. Örneğin İslam dünyasında kitaplar dolusu tartışılan “kötülük problemini” dört mısrada insanın yüzüne öyle bir vurur ki insanın hayrete düşmemesi mümkün değildir:
“Var mı dünyada günaha girmeyen? Söyle.
Günah işlemeyen nasıl yaşar? Söyle.
Ben kötü ediyorum, sen kötü cevap veriyorsun.
Nedir öyleyse aramızdaki fark? Söyle.”
Kitapta “Filozof Hayyam” bölümünde ise Hayyam’ın rubailerindeki düşünceler anlatılır. Hayyam’ın evrenin sırrını insanın çözmeye kapasitesinin yetmeyeceğini söylediği, anı yaşamak gerektiğini savunduğu, ölümü sürekli işlediği ve karamsar bir yapısı olduğu anlatılır. Hidayet tüm çıkarsamalarını Hayyam’ın rubaileri ile örnekleyip açıklar.
Tam olarak bu noktada büyük düşünür Sadık Hidayet’in, filozof Hayyam’ın işaret ettiği problemleri ve akıldaki soru işaretlerini irdelemek yerine daha maddeci bir anlayışla baktığını ve bana kalırsa Hayyam’ın referanslarını tam manasıyla yansıtamadığını da ifade etmeliyim. Ancak bilinir ki, en nihayetinde insanlar meseleleri kendi zaviyesinden yorumlarlar. Belki de Hidayet’in penceresidir doğru olan, kim bilir?
Kitabın hem “Filozof Hayyam” hem de “Şair Hayyam” bölümünde şüphesiz en çok baskın olan konu ise -rubailerden kaynaklı olarak- şaraptır. Çünkü Hayyam’ın şiirlerinde mutluluğun asıl kaynağı -sembolik veya gerçek- şaraptır. Hayyam diğer Farsî şairler gibi kadını değil şarabı öne çıkarmayı tercih etmiştir:
“İçmeye bak. Peşinde gam olan şu ömür
İyisi mi geçsin uykuyla ya da sarhoşlukla!”
“Ey fetva sahibi, çalışkanız senden daha;
Bunca sarhoşluğa rağmen ayığız senden daha
Sen insanların kanını içersin, biz üzüm kanını
İnsaf et n’olur, hangimiz hunharız daha?”
Son olarak kitapta da tartışıldığı üzere Hayyam’a ait olduğu sanılan pek çok rubainin Hayyam’a ait olmadığını da ifade etmek gerekir. Ancak bazı rubailer o kadar ustalıkla taklit edilmiştir ki ayırt etmek oldukça zordur.
Yine de bu dünyadan bir Hayyam geçmiştir ve makamı, mevkiyi, şanı, şöhreti reddedip düşünsel bir çığır açmıştır. Doğu’dan Batı’ya pek çok kişinin çalıştığı Nişaburlu Ömer, ne yazık ki bize ait olmasına rağmen bizim medeniyetimizde daha ürkekçe yaklaşılan bir kişiliktir.
Yazımı Hidayet’in Hayyam için söylediği “Onun buruk ve acı şarabı eskidikçe, kıymeti daha da artmaktadır“ sözü ve Leyla The Band tarafından Hayyam’a ait rubailerin harika bestesi ile bitirmek istiyorum:
“Her sabah bi’ gün doğarken bi’ gün de eksilir ömürden
Her şafak bi’ hırsız gibi elinde bi’ fenerle
Cehennem boşuna
Dert çektiğimiz günler, cennet gün ettiğimiz dünler
Ey zaman, bilmez misin ettiklerini?
Bir düğüm ki; ne sen çözebilirsin, ne ben!” Hayyam
Av. Haldun Barış
Eğiticinin Eğitimi
Milli Eğitim Bakanlığı 2022’den itibaren öğretmen eğitimine daha farklı eğilmeye başladı. Bu kapsamada, Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nün ilgili kalemindeki bütçeyi on kattan fazla arttırdı. Asıl farklı yaklaşımı ise; Okul Temelli Mesleki Gelişim (OTMG) Programını başlatmasıyla oldu. Bu programın daha önce yapılagelen yöntemden önemli bir farklılığı var. Tepeden tabana doğru eğitim arzı değiştirilerek, tabanın eğitim talepleri ön plana çıktı. Yani okuldaki öğretmenler hangi konularda, hangi becerilerde eğitim almak istiyorlarsa bu eğitimler o okulda açılıyor. Kısaca, okul merkezli bir yapı oluşturuldu. Yine yeni dönemde okul dışı uzmanlar (akademisyen, farklı kurumlar) da okulda eğitim görevlisi olarak yer alıyor.
Eğitim sektörünün en önemli unsurlarından biri öğretmenlerdir. Öğretmen, sistem içinde hâlâ en kritik kişi konumda. Dolayısıyla, öğretmeni geliştirmeden, motive etmeden tutum ve davranışlarını değiştirmeden, eğitim- öğretim becerilerini zenginleştirmeden fark yaratan öğretmenlere sahip olamıyoruz.
Neden Öğretmen Eğitimi?
Birincisi, Türkiye’de eğitim sektöründeki öğretmenlerin büyük çoğunluğu Eğitim Fakültelerinden mezun durumda… Buraya kadar her şey güzel, ancak öğretmen adayları alan Matematik, Fen, Spor, Psikoloji vb. derslerine gerekli özeni göstermekle birlikte pedagojik formasyon dersleri Gelişim, Psikoloji, Ölçme, Sınıf Yönetimi, Öğretim Yöntem ve Teknikleri, Özel Eğitim, Rehberlik vb. gibi derslere gereken özeni göstermemektedir. Oysa, iyi bir öğretmenin ana branşı kadar pedagojik formasyon derslerine de eğilmesi kendini en iyi şekilde yetiştirmesi gerekir. Mezun adayların önemli bir kısmı bu yönlerini yeterince geliştirmeden yetkinlik kazanmadan kendini sınıfta bulmaktadır.
İkincisi, öğretmenlerin yetkinlik yıpranması yaşamasıdır. Öğretmenlerin zaman geçtikçe eğitim-öğretim becerilerinde eskime, yıpranma meydana gelmektedir. Yani öğretmenin nicelik ve nitelik öğretim, eğitim çıktılarında azalma meydana gelmektedir.
Üçüncüsü, eğitimde değişen, çocuk, aile hatta devlet algısıdır. Eski paradigmada öğrenci olan bir sürü eziyet çeken, fiziksel psikolojik şiddet gören öğretmen adayı, öğretmen olunca, yeni eğitim dünyasının değişen gerçeklerinin sert duvarına çarpmaktadır.
Dördüncüsü, motivasyon kaybıdır. Öğretmenler özellikle kamu sektöründe çalışanlar çeşitli nedenlerle; eşit maaş, yükselme sistemi, ödül sistemi, yaratıcılığın frenlenmesi vb. sebeplerle motivasyon kaybı yaşamaktadırlar.
Beşincisi, değişen eğitim problemlerinin, hızla değişen dünya, bilgi iletişim çağının doğurduğu etkilerin okulları, sınıfları, dersleri ile ilgili her kişi ve yapıyı derinden etkilemesidir. Öğretmenlerin nicelik olarak artan ve çeşitlenen sorunlarla baş edebilmesi için çeşitli eğitimlerle yetkinliklerinin geliştirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.
Eğiticinin Eğitiminde Öneriler
Öğretmen eğitiminde dört temel kurum ve kişi etkilidir: Bunlar, Milli Eğitim Bakanlığı, Okul Yönetimi, Öğretmenler ve Eğitimcilerdir.
Milli Eğitim Bakanlığı’na Öneriler:
- MEB Öğretmen Yetiştirme Genel Müdürlüğü’nce hazırlanan Eğitim Programları hızlıca gözden geçirilmeli.
- Yeni Eğitim programları eklenmeli: Problem çözme, eğitimde yaratıcılık, eğitim koçluğu vb.
- Eğitim program içerikleri; etkileşim ve katılım sağlayıcı, film, kısa film, kitap vb. içeriklerle desteklenmiş şekilde hazırlanmalı.
- Öğretmen eğitimi uygulanış şartlarında esneklik sağlayıcı yönetimsel kararlar alınmalı.
- Eğitim görevleri ile ilgili bir internet sitesi veya MEBBİS üzerinden yorum ve puanlama sistemi hayata geçirilmeli.
- Eğitici eğitiminde görev alacak eğitmenlerin daha nitelikli olması için çoklu eleme sistemi kurmalı.
Okul Yönetimlerine Öneriler:
- Eğitim planlamasında öncelikli ve daha yaygın konulara odaklanmalı,
- Eğitim zamanlaması optimal şartlarda belirlenmeli,
- Öğretmenlerin talepleri kısmen açık anket formları ile alınmalı,
- Eğitim sırasında eğitimlere okul yöneticileri aktif katılmalı.
- Eğitimde elde edilen bilgi, tutum ve davranışlar desteklenmelidir.
Öğretmenlere Öneriler:
- Öğretmenler, kendileri için bir eğitim listesi hazırlamalıdır.
- Bu listenin öncelik ve doğrudan eğitim öğretim faaliyetlerinde onlara destek olacak konular olmasına dikkat etmelidirler. Örnek: Anaokulu öğretmeninin “Eğitimde Drama”yı eğitim konusu olarak seçmesi yerinde olurken, Ortaokul Öğretmeninin “Sınıf Yönetimi”ni eğitim konusu seçmesi onun için daha fonksiyonel olacaktır.
- Öğretmenlerin belli konularda yetkinliklerini arttırmak için zincir eğitim programlarından yararlanması yerinde olacaktır.
- Öğretmenler yeni öğrendiği bilgi, becerileri kullanmaya çalışmalıdır.
Eğitim Görevlilerine Öneriler:
- Yetişkin eğitimi konusunda eğitim alınmalıdır.
- Eğitim materyalleri önceden hazır olmalı ve prova edilmelidir.
- Eğitim görevlisi, “inanmadığı, yararsız bulduğu vb.” eğitimlerde görev almamalıdır.
- Kibar, sağduyulu ve pozitif bir dil kullanılmalıdır.
- Eğitim sırasında eğitim görevlisi; katılımcı öğretmenlere esnek davranmalı ama belli dozda disiplini elden bırakmamalıdır.
- Uygulamaya yer verilmelidir.
- Eğitim sonunda sınav veya ölçme değerlendirme faaliyetleri ihmal edilmemelidir.
- Eğitim sonunda kullanılan eğitim araçları katılımcılara sunulmalıdır.
Öğretmen eğitimine daha yoğun eğilmemiz, öğretmenlerin ve çocukların hayatına pozitif katkı sağlayacaktır.
Tarih Nasıl Tekerrür Eder – Enes Olgun
Değerli hocam Bekir Berat Özipek, geçtiğimiz günlerde Serbestiyet’te, II. Meşrutiyetin ilan edilmesi hengâmındaki siyasi atmosfer ile 14 Mayıs seçimlerindeki mevcut siyasi durumu karşılaştıran ve bu iki olay arasında ne gibi benzerliklerin bulunduğunu gösteren bir yazı kaleme aldı. Buna göre, “II. Abdülhamid’i devirmeyi” özgürlüğün yegâne şartı olarak gören, normal şartlarda bir araya gelemeyecek kadar farklı geçmişlere ve farklı görüşlere sahip birçok hizip, bu amaç uğruna aralarındaki farklılıkları ihmal edip Sultan’ı devirmişti. Bunun sonucu, “savaş, felaket ve yıkımdı.” “Yüz yıl sonra tarih, bizi, benzer bir tercihle karşı karşıya bırakmakta”, diye yazıyor, Özipek.
Bu iki olay arasında kurulan böyle bir analoji, pek tabiî olmakla birlikte, bazı eksikliklerle malûl. Bu eksikliklerin belki de en göze çarpanı, yazının ana ekseninin dairesel bir tarih anlayışına matuf olmasına rağmen, içeriğinin bu anlayışın gerekliliklerine uygun olmayacak bir bakış açısına sahip olması. Bu yüzden, Özipek’in yazısının ilkesel bir itirazla karşı karşıya kalması muhtemel.
Tarih tekerrür eder. Bunu açıklayabilmek için tarih ve zamanın ilişkisini anlamak elzemdir. Zaman, tarihin hem gerek-şartıdır hem de yeter-şartı; bu yüzden tarih, ancak ve ancak zaman-içre var olabilir. Zaman ise döngüseldir veya bir başka ifadeyle daireseldir; gece ve gündüzün tahavvülatı, dünyanın döngüsel hareketiyle birlikte günlerin, haftaların, ayların peşi sıra birbirini kovalaması, insan ömrünün doğumdan başlayıp büyümeye, gelişmeye ve yaşlanmaya doğru tebeddül etmesi, alemdeki zamana kayıtlı bütün mahlûkların yaşamları boyunca tecrübe ettiği bütün değişim ve dönüşüm buna örnektir. Zaman, tarihi kuşatıyorsa, tarih de döngüseldir; keza tarihin bir döneminde ortaya çıkan bütün aktörler, siyasi birlikler ve iktidarlar da doğar, gelişir, çözülmeye başlar ve en nihayetinde sona erer, yani başladığı noktaya geri döner. Nitekim kutsal metin ve dinî anlatılarda da aynı ilkeyi bulmak mümkündür. Mesela, Hazreti Adem’in cennetten yer yüzüne intikal etmesi, Hristiyan öğretilerde bir düşüşü temsil ederken, Müslümanlar için yeni bir imkanı, bir doğuşu ifade eder ki Hazreti Adem’in dünyaya gönderilmesi, insanlığın doğumuna bir vesile olmuştur. Dolayısıyla, bütün bu değişim ve dönüşümler gibi tarihsel olayları da açılmış yeni imkan ve imkansızlıklar olarak okumak, bizi, hayata karşı kötümser olmaktan uzak tutacak ve bugünümüzü anlamlandırma noktasında daha faydalı olacaktır.
Bu ilkeden hareketle, her tarihsel olayın farklı tezahürleri olduğu, genellikle yükseliş ve çöküşlerin durmadan birbirini takip ettiği söylenebilir. Yüz yıl gibi uzun bir sürenin bir döngüselliği ifade ettiği gibi, her bir iktidarın hüküm sürdüğü birkaç yıl bile çöküşü ifade edebilecekken, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Sultan’ın yerine geçmesi bir batışı gösterebilir. Yine, Anadolu toprakları savaş, felaket ve yıkımla bile karşılaşmış olabilir fakat bu -Özipek’in iddiasının aksine- sonuç değildir. Kurtuluş Savaşı’nda bu toprakların insanının canhıraş bir şekilde vatanı kurtarma gayesinde, sonrasındaysa Birinci Meclisin ilan edilmesi toplumun farklı kesimlerinden insanların bir araya gelmesiyle toplumdaki birlik ve beraberliğin sağlanmasında yeni bir imkân olarak ortaya çıkmıştır. Maalesef ki bu imkân, toplumun daha dar kesimlerini temsil eden İkinci Meclisle çiçek açamadan tüketilip gitmiştir. Bundan sonra da tarihimizde birçok iniş ve çıkışlar meydana gelmiştir. Örneğin; DP, Özal ANAP’ı ve AK Parti, iktidarda kaldıkları sürenin hatırı sayılır bir kısmı gelişme/yükseliş; hem bu dönemlerin son raddeleri ve hem de geçtiğimiz yüz yılda iktidara gelen diğer aktörlerin hüküm sürdüğü yılların büyük bir kısmı ise çöküş/iniş olarak nitelendirebilir. Sonuç olarak, bu olayların ve aktörlerin hepsinin, bugünkü siyasî kültürümüzde ve demokrasi tecrübemizde iyi veya kötü payı olan birer aracı olduğu söylenebilir.
Önümüzdeki seçimlere dönecek olursak, Özipek’in yazısında üzerinde durduğu olasılığı -Altılı Masanın başkanlığı ve meclis çoğunluğunu kazanmasını- düşünelim. Adam Smithçi bir ifadeyle, iki ihtimalin bizi beklediğini görebiliriz: Ya bu yeni iktidar sahipleri olumlu faaliyetlerde bulunup halkın teveccühünü kazanacak ya da yaptıklarından dolayı halkın nefretinin nesnesi haline gelecek. İki duruma da pejoratif anlam yükleyenler elbette olacaktır. Fakat dikkat edildiğinde, bu ikisinden biri mutlak olarak iyi veya kötü değildir. İyi yönetim yeni bir imkân olarak karşımıza çıkacakken, kötü bir yönetim ise düşüşü hızlandırıp yeni bir imkânın çiçek açmasına sebep olacaktır. Öte yandan, bu düşüncenin, okuyucuyu göreceliliğe veya bir çeşit bilinemezciliğe hapsetmemesi gerekir çünkü bu metindeki mesele, tarihsel olayların kişiden kişiye değişen anlamları olduğunu veya sonuçlarının asla bilinemeyeceğini iddia etmek değil, bu olayların çok yönlülüğünü vurgulamaktır.
Tarihin tekerrür ettiğini düşünmek, dolayısıyla yazıda bahsedilen analojiyi kurmak, dairesel bir tarih tasavvurunu gösterir ki bu, iyi ve kötü kavramlarını yeniden düşünmemizi, “iyi” diye tanımlanan olaylardaki kötülükleri, “kötü” denilen olaylardaki iyilikleri görmemizi gerektirir. Mezkûr yazıdaki en büyük eksiklik budur.
14 Mayıs’a Doğru: Notlar ve Yorumlar
14 Mayıs 2023 seçimleri, 14 Mayıs 1950 seçimleri kadar olmasa da, konjonktür gereği, önemli bir seçim hüviyetini kazanmıştır. Ancak her şeye rağmen abartmamak gerekir; bu da seçimlerden bir seçimdir; bir beka meselesi değildir…
İlk not olarak söylemek isterim ki, 14 Mayıs 2023 seçimleri, 14 Mayıs 1950 seçimlerine değil 1957 seçimlerine benzemektedir. 14 Mayıs 1950 seçimleri, DP için çok kolay bir seçimdi; bir fiskeyle CHP iktidarını devirmişti. 1957’de ise ekonomi zora girmişti, muhalefet ise, konjonktür gereği birleşmiş ve güçlenmişti. DP bu seçimleri güçlükle kazanmış ve Menderes “Allah bir daha böyle bir seçim yaşatmasın…” demişti.
***
14 Mayıs 2023 sürecinin başlarına baktığımızda Altılı Masa’nın aday tespitinde zorlandığını gördük. Süreç içinde, ustaca manevralarla Kılıçdaroğlu, kendi adını öne çıkarmayı başardı. Ancak Meral Akşener, ağır ithamlarla masadan kalktı ve Kılıçdaroğlu’nu “ölümü gösterip sıtmaya razı etmekle” suçladı. Aday olarak ise İmamoğlu ve Yavaş’ı önerdi.
Fakat daha sonra bir orta yola razı olan Akşener masaya geri döndü. Bir orta yol olarak İmamoğlu ve Yavaş, “icrai yetkili” cumhurbaşkanı yardımcısı olarak ilan edildiler. Masanın diğer beş üyesi de cumhurbaşkanı yardımcısı olacaklardı. Her partiye bir bakanlık, ilaveten, aldıkları oya göre bakanlıklar verilecek.
Önerilen model, başkanlık sistemine hiç benzemiyor; 12 Eylül sonrasının “cumhurbaşkanlığı konseyine” benziyor. Tarihten örnek verecek olursak, Orta Asya’daki üleş sistemine benziyor. Bu önerilen sisteme, “güçlendirilmiş parlamenter sistem” deyiminden mülhem olarak “üleştirilmiş başkanlık sistemi” demek daha doğru gibi geliyor bana…
***
Aslında Kılıçdaroğlu’nun adaylığı, Erdoğan’ın da başından beri istediği şeydi. Erdoğan Kılıçdaroğlu’nu kolay lokma olarak görüyordu. Ancak anketlere bakıldığında Kılıçdaroğlu’nun ustaca bir kampanyayla, hızla tabanını genişlettiğini görebiliyoruz.
Son anketlere bakıldığında durumun başa baş gittiğini söyleyebiliriz. Her iki adayın da ilk turda kazanacağı ihtimali zayıf bir ihtimal olarak gözüküyor. Bazı anketlere göre, son bir ayda yapılan popülist harcamalar ve açılışlar sonrasında Erdoğan’ın burun farkıyla öne geçtiği görülüyor.
Ancak bu anketlerden sonra, 11 Mayıs günü, İnce’nin adaylıktan çekilmesi, dengeleri yeniden değiştirdi. İnce’nin oylarının Kılıçdaroğlu’na kayması durumunda Kılıçdaroğlu’nun burun farkıyla öne geçmesi ihtimal dairesine girmiştir.
Ancak İnce’nin oylarının blok olarak Kılıçdaroğlu’na gideceği söylenemez. Çünkü İnce, “CHP’ye kahrederek” çekildi, Kılıçdaroğlu lehine çekildiğini söylemedi. CHP’lilerin kendisine iftira attığını, başarısızlığın faturasının kendisine kesileceğini söyledi; “suçu bana atmasınlar diye çekiliyorum” dedi.*
Dolayısıyla İnce’nin oylarının bir kısmının Oğan’a bir kısmının da Erdoğan’a gitmesi muhtemeldir. Zaten, Konda’nın son anketine göre sürpriz bir şekilde Oğan’ın oylarının arttığı görülüyor: Oğan’ın oyları %2’den %5’e yükselmiş… İnce’nin Kemalist tabanından da Oğan’a kayma olması durumunda Oğan’ın %6’ya çıkacağı ve seçimi ikinci tura bırakacağı mümkün ve muhtemeldir…
Seçime 2-3 gün kaldığı halde hâlâ seçmenin % 2-3 civarındaki bir kısmı kararsız durumdadır. Kararsız seçmenin son anda nereye kayacağı, sonucu belirlemede çok önemli olacak. Kararsızlar nereye kayarsa orası kazanacak…
***
Benim için bu seçimlerin en önemli sürprizi, Deva ve Gelecek Partisinin, seçimlere kendi logolarıyla girmek yerine CHP çatısı altında girmeleri oldu. Büyük iddialarla kurulan bu iki partinin daha ilk raundda havlu atmaları şaşırtıcı oldu. Bu kararlarıyla siyaset sahnesine “küçük parti” etiketiyle girmiş oldular.
Bu iki parti CHP’ye sığınmak yerine kendi logolarıyla seçime katılsalardı, Ak Parti’den soğuyan seçmen için tanıdık bir adres ve üçüncü bir yol olabilirlerdi. İki parti yanlarına YRP veya Saadeti de alarak 3. bir ittifak oluşturabilirler ve cumhurbaşkanı adayı olarak da Gül’ü belirleyebilirlerdi. Bu ittifak, “CHP’ye oy vermeye eli gitmeyen muhafazakâr seçmen” için rahatlıkla sığınılacak bir adres olurdu.
Davutoğlu ve Babacan, CHP’ye katılma kararlarıyla bir nevi intihar etmiş oldular. İyi bir siyasetçi olamadıklarını ve Erdoğan’la rekabet edemeyeceklerini ilan etmiş oldular. Bu çekingen ve ürkek tutumları sonucunda haklarında şöyle bir algı oluştu: Nihayetinde Babacan bir bürokrattı; Davutoğlu da bir danışmandı, bunlardan siyasetçi olmaz…
***
Bu seçim sürecinde benim en çok dikkatimi çeken başka bir şey de her iki ittifakın popülizmde birbirleriyle yarışmaları oldu. İktidar kanadı, iktidarın verdiği avantajları da kullanarak aşırı bir popülist harcama kampanyası başlattı.
Popülist harcamaların çetelesini tutmak bile zor: Emeklilerin maaşları artırıldı, emeklilikte yaşa takılanlar emekli edildi, öğrencilerin kredi borçları affedildi, toplu konut kampanyası açıldı, asgari ücretlilere, memurlara ve kamu işçilerine rekor düzeyde maaş artışı yapıldı, sözleşmeliler kadroya alındı…
İktidar bloku pek çok hizmetin veya yatırımın açılış tarihini de son aya sığdırdı: Akkuyu nükleer santralinin açılması, Karadeniz gazının ücretsiz dağıtılması, Gabar’da petrol üretiminin başlatılması, TCG Anadolu gemisinin hizmete başlaması, Sivas-Ankara hızlı tren hattının açılması, her şehirde birikmiş açılışların toplu bir şekilde yapılması…
Gerek Ak Parti tarihinde gerekse Türkiye siyaset tarihinde böylesine aşırı bir seçim ekonomisinin ve popülizmin uygulandığına şahit olmadık. Bu durum, seçimin Erdoğan açısından kritik olduğunu gösteriyor.
Beni şaşırtan, muhalefetin durumu oldu: Bu aşırı popülist harcamaları eleştireceğine, kendisi daha fazlasını vereceğini vaat etmeye başladı. Muhalefet, “onlar ne veriyorsa ben beş fazlasını veriyorum” söylemine sarıldı… Örneğin, Erdoğan emeklilerin bayram ikramiyesini bin liradan iki bin liraya çıkardı. Kılıçdaroğlu “ben 15 bin lira yatıracağım” dedi… Erdoğan 50 bin öğretmen alımı yaptı; Akşener “ben 150 bin alacağım” dedi…
Hâlbuki en azından iyi bir ekonomi bürokratı olan Babacan’dan bu aşırı popülizmi eleştirmesini ve “yapmayın arkadaşlar, bu ekonomi bu popülizmi taşıyamaz” demesini beklerdim. Anlaşılan o da “uydum kalabalığa” tutumu içine girmiş…
Sonuç olarak ortada bir “popülizmlerin çatışması” manzarası görülmektedir. Hangi taraf kazanırsa kazansın, kazanan taraf seçim sonrasında büyük bir yükün altına girecek. Kamu maliyesi büyük bir krizin içine girecek. Seçim sürecinde verilenler, enflasyon ya da vergi artışı olarak tahsil edilecek… Belki yeniden IMF’nin kapısı çalınacak…
***
14 Mayıs seçimleri, nihayetinde seçimlerden bir seçimdir. Bu seçimler bir beka meselesi değildir. 5 yıl sonra tekrarı vardır. Taraflardan birinin kazanması veya kaybetmesiyle her şey altüst olmayacak. Nihayetinde her iki ittifak da geniş bir sosyo-politik koalisyona ve denge sistemine dayanıyor; radikal ve dramatik bir değişim ya da kopuş olmaz…
Seçimi Erdoğan ve Cumhur İttifakı kazanırsa, 21 yıldır süren genel politikalar devam edecektir. Ekonomik kriz yine gündemin en sıkıntılı konusu olmaya devam edecektir… Mehmet Şimşek ismini yeniden gündeme getiren Erdoğan, muhtemelen ortodoks politikalara geri dönecektir…
Seçimi Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı kazanırsa gene büyük bir değişim olmayacaktır. Gene, ekonomik kriz en önemli sorun olacaktır… Millet İttifakı da, muhtemelen Babacan’ın yönetiminde ortodoks politikaları uygulayacaktır…
2019 yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı’nın İstanbul ve Ankara’yı kaybetmesinden sonra neler olduysa aynısı olacak. Çok radikal ve dramatik bir politika değişikliği ya da eksen kayması olmayacak.
___________________________________
(*)Yaygın iddiaya göre İnce, FETÖ’nün organize ettiği kaset ve dekont operasyonu sonucunda çekilmeye zorlanmıştır. Bu konuda Yılmaz Özdil şöyle bir tweet atmıştır: “Eskiden FETÖ infaz ederdi, AKP’liler sevinirdi, şimdi FETÖ infaz ediyor, CHP’liler seviniyor, ama gene de siz bilirsiniz tabii…” Kılıçdaroğlu’na göre ise, kumpasın arkasında Rusya vardır… Geniş bilgi için bakınız:
https://www.odatv4.com/guncel/yilmaz-ozdil-in-gundeme-oturan-kumpas-tweeti-14337637 https://www.odatv4.com/guncel/muharrem-ince-cekildi-feto-kazandi-45-gunde-neler-yaptilar-14005442
Öcalan ile Erdoğan Görüştüyse Kılıçdaroğlu Nasıl Destek Alıyor!
14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak Cumhurbaşkanı Seçimi ve 28’inci Dönem Milletvekili Genel Seçim’inde son düzlüğe yaklaşırken Millet İttifakı’nın söylemleri arasına Ak Parti’nin Öcalan ile görüştüğü iddiası yer almaya başladı.
“Erdoğan/Ak Parti’nin teröristlerle iş birliği yaptığı” algısı adına bu söylem ilk defa kullanılmıyor. Ak Parti ve Erdoğan’ın halk nezdindeki desteğini düşürmek için bu söylem 20 yıldır repertuarlarında yer almaktadır.
Bu seçimdeyse her açıdan tuhaf bir durum söz konusudur. Bir KCK-PKK yapılanması olan ve KCK’nin politik kararlarını uygulamak dışında kendisinde bir görev görmeyen HDP yeni adı ile YSP ile görüşen, onlardan destek isteyen bir Millet İttifakı ve onun adayı Kemal Kılıçdaroğlu gerçekliğine rağmen Erdoğan ve Ak Parti’yi Öcalan üzerinden teröristlerle ilişkilendirmektedirler. KCK ile ilişkisi kamuoyunca bilinen HDP resmi olarak Millet İttifakı ile görüşmüş ve söz konusu parti seçim meydanlarında Kılıçdaroğlu için oy istemektedir.
Beraber bir varsayımda bulunalım: Öcalan ile Erdoğan görüştüler ve bu seçimde Erdoğan’ın desteklenmesi kararı alındı. Bu varsayımın gerçekleştiği durumda HDP kendi seçmenine Erdoğan’ın desteklenmesini isteyecektir. HDP Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesini istediğine göre o zaman “Erdoğan Öcalan ile görüştü” söyleminden beklenen toplumsal tepkinin Kılıçdaroğlu’na gösterilmesi gerekmez mi?
“Erdoğan ile Öcalan görüşüyor” söylemleri hakkında herkesin anlayacağı şekilde kısa bir özet geçeyim. Kim kimle görüştüğüne bu yazıdan sonra karar verelim.
Tarih 9 Kasım 2013, yer İmralı Adası. İmralı Görüşme Notları isimli yayında yer alan görüşmelere göre isimler şöyle: Ahmet Davutoğlu, Abdullah Öcalan, Sırrı Süreyya Önder, İdris Balüken ve Pervin Buldan.
Söz konusu tarihin konuyla ilgili kısmı şöyle (özet):
“Önder: (Gezi olayları hakkında) Başbakan bana Alman gizli servisinin oyununa geldiğimi, saf olduğumu… (çözüm süreci hakkında) başlangıçtaki hassasiyetle hareket edeceksem heyette yer alabileceğimi ifade etti…Başbakana Kandil’e gideceğimi somut şeyler söylemeniz gerektiğini ifade ettim. O da bana “Cemil’e söyle bana meydan okumasın” dedi.
Öcalan: Ben Cemili uyarırım.
Önder: (Başbakanın sözlerini aktarmaya devam ediyor) Bana ne yapacağımı soruyorsun söyleyeyim. Her şeyi yapacağım. Bir zamanı var ve bu konuda Apo ile de anlaşmışım. Tek bir kırmızı çizgimiz var, o da Suriye’dir. Orada Kuzey Irak benzeri bir yapılanmaya asla izin vermeyeceğim.
Öcalan: Ona söyle. Biz de merkezi Suriye devleti içinde Kürtleri asla eritmeyeceğiz. Bu da bizim kırmızı çizgimizdir… Ben onlara Suriye’de beraber ittifak yapalım dedim. Davutoğlu iki yıl kaybettirdi. O çizgiyi Davutoğlu ihlal etti. Duvar neden örülüyor? Tel örgüler neden örülüyor?… Nasıl İran Hizbullah’ı destekliyorsa onlar da PYD’yi destekleyecek. ”
Burada yer alan ve söz konusu yayımda yer alan benzer ifadelere bir bütün olarak bakıldığında Öcalan ve Kandil’in HDP aracılığıyla hükümetten istedikleri Suriye’de KCK’nın bir parçası olan PYD’nın desteklenmesini, Suriye’de KCK’nin kabul edilmesini ve Türkiye’nin Suriye politikasının değiştirilmesini istemektedirler. Silahların bırakılması için bu talepler kırmızı çizgi olarak ifade edilmektedir. Benim okumama göre Çözüm Süreci’nin bitmesinin sebebi de sürecin bir silahları bırakma/bıraktırma olmaktan çıkıp her iki tarafın kırmızı çizgisinin Suriye olmuş olmasıdır. Öcalan ve KCK’ye Suriye tavizi verilmeyince Erdoğan onlar için yok edilmesi gereken bir düşman konumuna girdi. Resmi devlet tezi olan Kürtlerin yok sayılması anlayışını değiştiren, Kürt meselesinin önündeki en büyük engel olan Kürt dilinin kabul edilmesi ve saire gibi Erdoğan’ın insan hakları açısından attığı önemli adımların onlar için bir kıymeti kalmadı. Suriye’ye asker gönderen, Suriye’de KCK’nın varlığını kabul etmeyen ya da desteklemeyen Erdoğan’ın Türkiye’de Kürtler açısından atılan tarihi adımları da görmezden gelindi.
14 Mayıs 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın desteklenmesi için Erdoğan-Öcalan görüşmesi gerçekleşti mi bilinmiyor. Bu bir iddia. Ancak 2013 yılında görüşmeler yapılıyordu. Öcalan ile Kandil’in Erdoğan’ı destekleme şartları bilinmektedir. Bugün Öcalan ve Kandil’in şartlarının hangi aday tarafından kabul edildiğine bakmak gerekiyor.
Kılıçdaroğlu ve CHP Erdoğan’ın Suriye politikasına karşı çıkmaktadır. HDP ve CHP’nin “hayır” oyu kullandığı Irak ve Suriye’ye asker gönderilmesinin iki yıl uzatılmasına ilişkin tezkere önerisi 26 Ekim 2021 günü Mecliste oylandı. Önerinin gerekçesi Irak ve Suriye’de Türkiye’ye yönelik terör faaliyetlerinin uluslararası hukuk çerçevesinde önlenmesi olarak ifade edilmekte idi.
Oylamada Millet İttifakının ortağı İyi Parti “evet” oyu kullandı. Parti adına yapılan konuşmalarda “hayır” tercihinde bulunacakları düşünülse de tercihlerinde tezkereye “evet” dediler. Parti adına yapılan konuşmada ülke içindeki sorunlara çözüm getirmekten aciz olan iktidarın tezkere ile yaklaşan seçimlerden dolayı gündemi değiştirme niyetinde olduğunu, İyi Parti’nin bir askeri operasyonun Türkiye açısından anlamlı bir siyasi ve askeri sonuç doğurmayacağını bildiğini belirtiyor. İyi Parti adına yapılan bir diğer konuşmada ise söz konusu tezkerenin gerekçesinin Suriye politikasında yanlışların devam edeceğini gösterdiği ile başlıyor. Ve bu tezkerenin 2023 seçimlerinde seçmen davranışlarını etkilemek için kullanılmasına izin vermeyecekleri sözleriyle bitiriyor.
Söz konusu tezkerenin gerekçesi PKK-PYD olmasına rağmen “Hayır” oyu kullanan CHP Grubu adına yapılan konuşmada bir kere dahi PKK ya da PYD ismi geçmemektedir. Terör örgütü adı geçmektedir. Bu kavram ile de PKK-PYD değil; İŞİD gibi örgütler ifade edilmektedir. Grup adına yapılan konuşma şu şekilde bitiyor: “Değerli milletvekilleri, sürekli radikal terör örgütlerinin yeni varyantlarının çıktığı bir alanda askerlerimizin daha fazla kalmasına karşı çıkıyoruz, radikal terör örgütlerine karşı askerlerimizin canlı kalkan olarak kullanılmasına karşı çıkıyoruz ve biz bu tezkereye “hayır” diyoruz.”
CHP grubu adına yapılan konuşma CHP ve HDP sıralarından alkışlandığı meclis tutanaklarında geçiyor. Bölgeyi bilmeyen ya da tezkerenin gerekçesini okumayan birisi sadece bu konuşmayı dinlediğinde Suriye’de terör örgütlerinin cirit attığını ancak PKK-PYD gibi bir terör örgütünün orada var olduğunu düşünmeyecektir. Ya da PKK-PYD’yi bir terör örgütü olarak düşünmemesinde haksız olmayacaktır. Nihayetinde PKK-PYD’nın terör örgütü olmadığını ifade eden HDP milletvekilleri bu konuşmayı alkışlamıştır.
HDP adına yapılan konuşmalarda ise tezkere ile PKK-PYD’nin zarar göreceği görülmektedir. Onlar da elbette PKK-PYD demiyor, bunun yerine “bu tezkere ile Kürtlere ferman çıkartılıyor” denilmektedir.
CHP grubu PKK-PYD gerçekliğini İŞİD benzeri terör örgütlerini öne çıkartarak görmezden geldiği anlaşılıyorken, HDP ise Kürt kimliğini öne çıkartarak PKK-PYD gerçekliğinin görülmesini istemediği anlaşılıyor. Nihayetinde ikisinin ortak noktası Çözüm Sürecinin bitmesine sebep olan, Öcalan ve Kandil’in kırmızı çizgileri olarak belirttiği Suriye’de Türkiye’nin çekilmesidir. Öcalan ve Kandil’in 2013 yılından beri talep ettiği Türkiye’nin Suriye politikasındaki değişiklikler, tezkere konusunun tartışıldığı 26 Ekim 2021 tarihli meclis konuşmalarında CHP ve HDP tarafından açıkça, İyi Parti tarafından ise zimnen kabul edilmektedir.
Sırrı Süreyya Önder ve Abdullah Öcalan arasında geçtiği ifade edilen İmralı Görüşme Notları isimli yayımdaki konuşmalar ve Tezkere hakkında yapılan meclis konuşmaları bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan bir durum bulunmaktadır. O da Öcalan’ın 2013 yılında talep ettiği ve aynı gerekçe ile çözüm sürecini bitirdiği Suriye politikasındaki değişikliklerin Kılıçdaroğlu ve CHP tarafından desteklendiğidir. Suriye konusundaki Kılıçdaroğlu ve CHP’nın tutumu KCK tarafından destek görmüştür. Tezkere hakkındaki CHP grubu adına yapılan konuşmanın “meyvesini” bugün KCK-HDP “bir oy HDP’ye bir oy Kılıçdaroğlu’na” ifadesi ile Kılıçdaroğlu almaktadırlar.
Durum böyleyken kullanma tarihi bitmeyen ve her seçimde gündeme gelen “Erdoğan seçimde desteklenmek için Öcalan ile görüştü” söylemini öne sürmek gerçekten tuhaf bir tutumdur. Bir açıdan samimiyetsizliktir. Nitekim bu söylem ile oluşturulmak istenen algı, Erdoğan’ın ilkesiz ve samimiyetsiz olduğu, bir oy için terör örgütleri ile de görüşeceğidir. Oysa sonuçları itibari ile Erdoğan Öcalan’ın Suriye politikasını kabul etmemiş, PKK-PYD’ye taviz vermemiş ve HDP tarafından desteklenmemektedir. Aksine Kılıçdaroğlu ve CHP’nın Suriye tutumu HDP tarafından alkışlanmış ve seçimde destekleri alınmıştır.
Güya iktidar ilkesizlikle Erdoğan desteklensin diye Öcalan ile görüşüyor. Günlerce muhalefet ve yakın medya tarafından bu konu gündemde tutuluyor. Ama nasıl oluyorsa Kılıçdaroğlu KCK-HDP tarafından destek görüyor. Kılıçdaroğlu desteklendiğine göre iktidarın Öcalan ile görüşmesi iddiasında ne konuşulduğu önemli bir hal almaya başlıyor olsa gerek!

