Ana Sayfa Blog Sayfa 13

Julia’yı Bulmak, Sandra Newman

Sandra Newman 1984’ün feminist açıdan ‘yeniden anlatımı’ hakkında yazıyor

Çeviri: Sadi Yumuşak

Birkaç yıl önce George Orwell‘in varisleri tarafından Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün baş kahramanı Winston Smith‘in sevgilisi Julia‘nın bakış açısından yeniden anlatımını yazmaya davet edildim. Varisler bunu yapmam için bana para ödemeyecekti fakat onların desteği az çok bunun yayımlanmasını ve okuyucu kitlesi bulmasını sağladı.

Ben politik olarak kendilerinin Orwell tarafından şekillendirildiğini düşünenlerdenim ve bu işi saf bir sevinçle üstlendim. Şimdi bunun biraz naif olduğunu anlıyorum. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün dokusu tamamen kasvetli: yiyecekleri iğrenç, kokuları mide bulandırıcı, insanları fiziksel olarak tuhaf ve ahlaki açıdan nefret ve korkaklık ile çarpık hale gelmişler. Kahramanın ülserli bir bacağı, kötü bir öksürüğü, varisli damarları ve beş takma dişi var ve etrafındaki herkese kızıyor ve onları hakir görüyor. Romanın örgüsü mutlak bir dehşet noktasına kadar daralıyor ve okuyucuya en ufak bir umut ışığı bile bırakmıyor. Kitabımı yazarken 20. yüzyılın totalitarizmlerini de araştırdım ve kitabı bitirdiğimde sadece ben değil, yakınımdaki herkes bitkin düşmüştü. Kocamla konuşurken yüzünde zor katlanma ifadesi görüyor ve bir kez daha Stalin TerörüHitler‘in yükselişi ya da Kültür Devrimi‘nden bahsettiğimi fark ediyordum. Fakat bu sürecin sonunda arkadaşlarım ve ailem benden çok bıkmış olsalar da ve ben de kesinlikle otoriteryanizmden bıkmış olsam da, Orwell’den gerçekten hiç bıkmadım. Onun ileri görüşlülüğünde tükenmez bir şeyler var. Bazı bölümleri her okuduğumda bana daha şaşırtıcı ve daha doğru geliyorlardı.

Ancak, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün bazı unsurları ise, her okuyuşta daha sinir bozucu olmaya başladı. Bunlardan en önemlisi Julia figürü.

Bazı açılardan, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün Julia’sının feminist bir simge olması gerekir. Dürüst bir kişi ve Parti dogmalarını korkusuzca reddediyor. Rejimi alt etme yeteneği (çok sayıda ilişkisi olması, karaborsada ticaret yapması, korkudan felç olmak yerine Partiye gülmesi) onu geleneksel olarak Winston Smith’ten çok daha kahraman yapıyor. Açık sözlü duygusallığı ve Winston’a rahat bir şekilde patronluk taslama tarzı ile onun Orwell’in tanıdığı ve bilinmeye değer gerçek bir kadına dayandığı hissini veriyor.

Fakat bu sadece resmin yarısı. Diğer yarısında Julia erkek fantezisinin bir yansıması ve erkek fantezisinin son derece nahoş bir versiyonu gibi. Bir pansiyonda diğer otuz kadınla birlikte yaşaması hakkında Julia’nın tek söylediği şu: “Hep kadınların pis kokusu içindeyim! Kadınlardan ne kadar nefret ediyorum!” Winston’ın karısını öldürme fikrini neşeyle onaylar ve hatta bunu gerçekten yapmadığı için onu azarlar. İlk buluşmalarında Winston’a onun hakkında daha önce ne düşündüğünü sorar ve onun verdiği şu cevaba keyifle güler: “Sana tecavüz edip ardından öldürmek istedim. İki hafta önce kafanı bir parke taşıyla parçalamayı düşünmüştüm.”

Kitapta hem bir tema, hem de kötü bir arka plan kokusu olarak kadın düşmanlığı boy gösterir. Bize Winston’ın “neredeyse tüm kadınlardan hoşlanmadığı” ve “Partinin en bağnaz taraftarlarının, sloganları yutanların, amatör casusların ve ortodoks olmayan şeylerin kokusunu almaya meraklıların hep kadınlar, özellikle de genç kadınlar olduğu” söylenir. Feminizmin en ufak iması bile totaliter olarak görülür: kısa saçlı, makyaj yapmayan, makinelerle çalışan kadınlar hep Parti tarafından dayatılan, doğal olmayan bir baskı olarak tanımlanır. Winston’a göre özgürlük gerçeği söylemektir; Julia’ya göre özgürlük, koku sürmek ve erkek arkadaşına güzel bir elbiseyle kendini göstermektir. İlişkileri ilerledikçe Julia bağımsızlığını kaybeder ve kendisi için anlamsız olmalarına rağmen onun siyasi inançları uğruna ölmeyi ve öldürmeyi kabul edecek kadar kendini Winston’ın arzularına göre şekillendirir: o ne zaman siyaset konuşsa Julia uykuya dalar. Bu arada, bize Winston’ın, sürekli Julia’nın zihinsel kapasitesini ve karakterini küçümsediğini ifade etmesine ve hatta onun güvenliğini hiç umursamamasına rağmen, onu sevdiği söylenir. Öyle bir risk almak için hiçbir neden olmasa da, onu O’Brien‘la yapacağı görüşmeye götürür; Sevgi Bakanlığındaki hücresinde, büyük aşkının işkenceye uğradığı bilgisi ona hiç acı vermez. Kitabın doruk noktasını oluşturan ihanet sahnesinde “Bunu bana değil, Julia’ya yapın!” diye bağırarak kendini farelerden kurtarır fakat bundan sonra Julia’nın ne olacağı ne Winston’ın ne de Orwell’in hiç aklına bile gelmez.

Bu, Orwell’e benim kadar hayran bir okuyucu için daha da rahatsız edici. İşte, ömrünü zulme karşı, kişisel vicdanın susturulmasına karşı, zayıfların güçlülerin şiddetine tabi kılınmasına karşı mücadele ile geçirmiş ve bunu eşsiz bir parlaklık ve netlikle başarmış bir adam. Fakat o Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün kadınlara yaklaşımında bu ilkelere ihanet ediyor. Anlaşılan, üzücü olan, Orwell için bile bazı hayvanlar diğerlerinden daha eşit. Julia karakterinin inanılmaz mantıksızlığında 2 + 2 = 5‘in kokusu bile var.

Ancak, kitabım üzerinde çalışmaya başlar başlamaz Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün bana bundan bir çıkış yolu sunduğunu fark ettim. Julia’nın sahnelerinde, Orwell’in tanıdığı ya da tanımak istediği ve kurgudaki canlı hayata taşıyacak kadar derinlemesine düşündüğü gerçek ve çok ilginç bir kadın olabileceği akla geliyor. Ve onu ancak kendisini Winston’a sunduğu haliyle, yüzeysel olarak, kabul etmekle yetinirsek Julia karakteri çelişkili ve mantıksız olur. Doğru, Orwell onu bize bu şekilde sunuyor fakat onu görebilmenin tek yolu bu değil. Winston’ı tamamen fedakar bir şekilde sevdiğini, Winston’ın kadınları öldürme takıntısının onun hoşuna gittiğini, diğer kadınlara karşı sadece tiksinti ve nefret duyduğunu varsayarsak, o acayip inanılmaz biri: nahoş erkek arzularının bir yansıması. Ancak, eğer bunlar bir erkeği memnun etmek için oynadığı bir rol ise, bu aynı şeyler fazlasıyla inandırıcı gerçi.

Erkeklerin tepkilerini yönetmek—onu cezbetmek, gönlünü almak, tartışmadan kaçınmak ya da övgü almak—için hep rol yapan bir kadın tipi var. Bir toplum ne kadar cinsiyetçi olursa, kadınlar da o kadar çok bu davranışı sergiliyor ve bu durum o kadar normalleştiriliyor. Yakın zamana kadar bir erkeği kazanmanın ve onu evlilikte mutlu tutmanın tek yolu olarak kızlara bu tür oyunculuk öğretiliyordu. Bunu herkesin sürekli yalan söylemesinin ve mış gibi yapmasının gerektiği Airstrip One bağlamında düşünmek ilginçti. Tele-ekranlardan uzak, Julia’nın yanında Winston kendisi olabiliyor; belki de onun için sevgi bu demektir. Fakat Julia bir kadındır ve Büyük Birader‘in olmadığı bir dünyayı hiç tanımamış biridir. Başka birine karşı dürüst olmanın—bilinmenin— onun deneyimlerinde ya da arzularında yeri yoktur.

Julia’ya bu mercekten bakmaya başladığımda, o benim için tamamen gerçek ve tutarlı hale geldi. Buradan romanımı yazmak kolay oldu. Gerçekten de sanki Orwell bilinçli olarak bana kitabının içine dağılmış araçlar ve yapı malzemeleri bırakmıştı. Orwell’in bahsettiği fakat bize hiç göstermediği Seks Karşıtı Gençler Birliği ve Pornosec gibi harika icatlar vardı. Julia’yı yaşadığı kadın pansiyonuna kadar takip edip onun bir artsem kliniğini ziyaret ettiğini hayal edebildim. Orwell, Julia’ya eski sevgililerin olduğu bir geçmiş verir fakat bize onlar hakkında hiçbir anlatmaz; ona karaborsada ticaret yaptırır fakat bunun nasıl bir şey olduğunu hiç söylemez. Bütün bu malzemeler artık benimdi. Onun için Airstrip One‘ın tarihinden Partiyi iktidara taşıyan devrim ve onun içinde savaşan idealistlerin kaderi gibi bir şeyler gösteren bir çocukluk tasarlayabilirdim. Onu (yine onun birazcık gelişmiş karaborsa ticareti yapan biri rolünden yararlanarak) proleterlerin evlerine götürüp onlarla yakınlaşarak onların hikayelerini ve fikirlerini dinlemesini sağlayabilirdim.

Ayrıca onun iç dünyasına girip nesiller boyu okuyucuların merak ettiği soruları yanıtlayabilirim. Öncelikle, cılız, korkak, veremli, orta yaşlı, dişleri dökülmeye başlamış biri olarak tasvir edilmesine rağmen neden Winston’dan etkilenmişti ki? Neden bunu, ilk buluşmalarında ona düşkün olmaktan çok gerçekçi göründüğü ve aşk konusu gündeme gelmediği halde, SENİ SEVİYORUM diyen bir notla ifade ediyor? Neden ödeme konusunda yardımcı olmayı hiç teklif bile etmediği halde ve her ikisi için her türlü tehlikeyi göze alarak Winston’a haftalarca karaborsa malları getiriyor? Neden bir İç Parti üyesine seks suçu itirafında bulunmak söz konusu iken ve onun gitmesine hiç gerek yokken Winston’la birlikte O’Brien ile görüşmeye gidiyor? Neden O’Brien ikisini de Kardeşliğe kabul ediyormuş gibi yaparken sadece Winston’a hitap ediyor? Neden O’Brien’ın hangi vahşetleri işlemeye hazır oldukları konusundaki ilmihalini dinlerken uysal bir sessizlik içinde oturup Winston’ın onun adına cevap vermesine izin veriyor?

Bu sırada diğer karakterlerle ilgili hep aklımda olan tüm soruları yanıtlayabilirdim. Partiye sadık Parsons gerçekten uykusunda “Kahrolsun Büyük Birader!” diye bağırıyor mu yoksa bu onun zalim çocuklarının bir iftirası mı? Bu çocuklarla birlikte yaşamak ve onları sevdiği gibi sevmek onun için nasıl bir şey? Ampleforth harika şiirleri Yenisöylem ve Parti dogması ile paramparça ederken neler hissediyordu? Bu işi yapacak kadar duyarlı biri olarak bu onu rahatsız etmedi mi? O’Brien, örneğin Julia’nın Winston’a olduğu gibi, kendisine sevdalı olmayan birine ya da Sevgi Bakanlığındaki iş arkadaşlarına nasıl görünürdü? Çoğu zaman sanki Orwell benim yazdığım romanı birisinin yazmasını istemiş ve bilinçli olarak cömertçe bazı en iyi kısımları onun doldurması için bırakmış gibi geliyordu.

Uzun lafın kısası, malzemenin tüm kasvetliliğine (ve Holodomor ile ilgili hikayelerle arkadaşlarımı ve ailemi o kadar bunaltmama) rağmen, bu kitap üzerinde çalışmak sonsuz keyif vericiydi.

Ve bu deneyim Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ün kadın düşmanlığı içeren bir eser olduğu görüşümü yalnızca derinleştirmiş olsa da, aynı zamanda yazarının dehasına da daha kesin bir şekilde ikna oldum. Bir zamanlar, Orwell’in kurgu dışı alanda büyük bir yazar olmasına rağmen doğal bir kurgu yazarı olmadığı ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün gerçekte roman kılığına girmiş bir makale olduğu yönündeki yaygın görüşe meyilliydim. Fakat Orwell’in olay örgüsündeki ustalığına ya da karakter oluşturmadaki keskinliğine tekrar tekrar hayran kaldım. Bir hicivde, ne kadar ciddi olursa olsun, belir bir noktayı göstermek için yazıldığı için karakterlerin çoğu biraz iki boyutlu olma eğilimindedir. Fakat Orwell, Ampleforth ve Parsons gibi tiplerin en çirkin özelliklerini bize gösterirken, aynı zamanda onların acısını ve dehşetini, aşağılanmalarını ve yalnızlıklarını da hissettirmeyi başarıyor.

Sonuç olarak, Orwell’in kadın düşmanı olduğunun doğru olmadığını—her şeyi baştan sona gördüğümü ve hiç böyle bir şey olmadığını — söyleyebilmeyi çok isterdim. Fakat bu bir hüsnükuruntu olur. Hem onun, hem de onun zamanının cinsiyetçiliği Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘e nüfuz ediyor. Böyle olmayınca, bunun çok önemli olmadığını söyleyebilmek isterdim. Fakat bunu söyleyemem ve sanırım Orwell de söyleyemezdi. O her şeyden önce sanatın propaganda gücü olduğuna inanıyordu; onun için her zaman sanatın ne söylediği önemliydi. Ve bu yıl Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ü okumasını büyük bir adamın onlara hizmetçi rolünü verdiği, rüyalarının doğal olmayan sanrılar olduğunu, acılarının ve fikirlerinin hiçbir öneminin olmadığını söylediği bir çile ya da hakaret gibi hatırlayan çok fazla sayıda kadınla tanıştım. Harika yazılar bizi kendine tamamen inandırır; bazı insanlara tam anlamıyla insan muamelesi yapmadığında ise, gerçekten zarar verebilir. Dolayısıyla, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört hem son derece kusurlu, hem de son derece önemli. Julia’ya başka bir bakış açısı ile ele alıp Orwell’in vizyonunda kadınların yeri üzerinde durarak romanımın bu boşluğu dolduracak bir şeyler yapabileceğini umuyorum.

Sandra Newman

“Finding Julia”, Sandra Newman reflects on her feminist ‘retelling’ of 1984, The Orwell Foundation, 20 Dec 2023.

Ekonomistler Biden’ın ‘Tutarsız’ Enflasyon Tweet’ine Ateş Püskürüyor – Jon Miltimore

İşsizliği yönetmek enflasyonist politikanın iddia edilen nedeni olabilir, ancak gerçek neden başka bir şey gibi görünüyor.

Başkan Joe Biden‘ın onay oranı düşüyor ve şu anda ulusal anketlerde ve bazı kilit eyaletlerde eski Başkan Donald Trump’ın gerisinde kalıyor.

Vox, Biden’ın popülaritesinin düşmesinden ekonomiyi ya da en azından seçmenlerin ekonomi algısını sorumlu tutuyor. Yeni bir Gallup anketi, insanların sadece %32‘sinin Biden’ın ekonomiyi ele alışını onayladığını gösteriyor.

Biden’ın politikalarının hatalı olduğu söylemiyle mücadele etmek üzere Beyaz Saray harekete geçti, milyarderlere saldırılar ve halkın yaşadığı ekonomik sıkıntılardan şirketleri sorumlu tuttu.

“Enflasyon düşerken dahi fiyatlarını düşürmeyen tüm şirketlere karşı açık konuşayım: Fiyat kazıklamalarını durdurmanın zamanı geldi.” “Amerikalı tüketicilere bir şans verin.” diye tweet attı, Biden.

Michigan Üniversitesi ekonomi profesörü Justin Wolfers’ın X’te gözlemlediği gibi ekonomik mantıktan tamamen yoksun olan bu tweet, garip bir saldırı olarak anlaşılabilir.

Sol eğilimli Brookings Enstitüsü’nde kıdemli bir araştırmacı olan Wolfers, Biden’ın tweet’i için “Bu sadece tutarsız değil; aynı zamanda yararsız” dedi. “Tutarsız çünkü düşük enflasyon, firmaların fiyatlarını düşürmek yerine fiyat artışlarını ılımlı hale getirmelerine neden oluyor. Yararlı değil çünkü daha önceki fiyat seviyelerine geri dönmenin tek yolu deflasyondur ki bu da büyük bir ekonomik acıyı beraberinde getirir.”

Maryland Üniversitesi’nde ekonomi profesörü olan Melissa S. Kearney, face-palm (🤦‍♀️) emojisiyle yanıt verdi.

Kearney, “Sanırım bu konuda ekonomistlere danışılmadı,” diye kestirip attı.

Biden Beyaz Saray’ının gözden kaçırdığı bariz gerçek, enflasyon yavaşlıyor olsa da hâlâ pozitif, yani fiyatlar hâlâ artıyor- ve Federal Rezerv’in hedefi olan %2’den çok daha hızlı bir şekilde. Tüketici fiyatlarında genel bir artış yaşanırken şirketlerin fiyat indirimine gitmesi ekonomik mantığa aykırıdır.

Biden’ın tweetiyle ilgili ikinci bir sorun da hükümetin politikalarından kaynaklanan enflasyon için şirketleri suçlamasıdır. Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises, en ünlü konferanslarından birinde enflasyonun sadece bir politika olduğuna işaret etmiştir.

ABD’nin son dönemdeki para politikasına bakacak olursak, insanların neden enflasyondan mustarip olduğunu açıkça görebiliriz.

Dört yıllık bir süre zarfında Fed, M2 para arzını 14 trilyon dolardan 2022 yazında 22 trilyon dolara çıkararak sadece dört yılda %50’den fazla bir artış sağlamıştır.

M2 para arzı, daha sıkı Fed politikası nedeniyle hafif bir düşüşle 21 trilyon dolara geriledi, ancak hâlâ pandemi öncesi seviyelerin önemli ölçüde üzerinde.

Fiyat enflasyonunun nedeni budur ve bunu doğrulamak için Fed’in enflasyona neyin neden olduğuna dair açıklamasına bakmak yeterlidir.

St. Louis Federal Rezerv Bankası “Para ve Enflasyon” kaynak sayfasında “Enflasyon, bir ekonomideki para arzının, ekonominin mal ve hizmet üretme kabiliyetinden daha hızlı büyümesi durumunda ortaya çıkar” demektedir.

Asıl soru şudur: Eğer para basmak enflasyona neden oluyorsa, bunu neden yapıyoruz?

Fed uzun zamandır enflasyonun işsizliği düşük tutmak için ödememiz gereken bir bedel olduğunu iddia ediyor, ancak işsizlikle mücadele etmek için para politikasını kullanmak her zaman sorunlu olmuştur. Phillips eğrisinin de gösterdiği gibi, işsizlik ve enflasyon arasında genel olarak ters bir ilişki olduğu doğrudur. Enflasyon yükseldiğinde işsizlik düşer ve bunun tersi de geçerlidir- ilk başta.

Ancak bu ilişki zamanla zayıflar, bu nedenle Nobel ödüllü F. A. Hayek de dahil olmak üzere bazı zeki ekonomistler, işsizliği azaltmak için para politikası kullanmanın, merkez bankalarının düşük işsizliği sürdürmek için giderek daha fazla para basması gerekeceğinden, kaçınılmaz olarak daha yüksek enflasyonla sonuçlanacağına inanırlardı.

Bu olgunun yakın tarihte, enflasyonun %140’ın üzerinde olduğu Arjantin de dahil olmak üzere pek çok ülkede yaşandığını gördük. Arjantin’in yüksek enflasyonuna rağmen, işsizlik oranı son on yılda ortalama %8,5 civarında seyretmiştir. Başka bir deyişle Arjantin, tıpkı 1970’lerde ABD’de olduğu gibi yüksek enflasyona ve yüksek işsizliğe sahiptir.

İşsizliği yönetmek enflasyonist politikanın beyan edilen nedeni olabilir, ancak asıl neden başka bir şey gibi görünüyor: Hükümet harcamalarını kolaylaştırmak. Nobel ödüllü ekonomist Milton Friedman ve diğerlerinin de belirttiği gibi, enflasyon bir vergidir.

Devlet harcamalarını kolaylaştıran şey vergilerdir ve enflasyonun bir tür vergi olduğu bir kez kavrandığında, enflasyon tablosu netleşir. Enflasyona para arzının genişletilmesi neden olur, ancak para basımının arkasındaki itici güç hükümet harcamalarıdır.

Elbette politikacılar bunu kabul etmezler. Bu yüzden, politikalarının neden olduğu enflasyon için şirketleri suçlayan saçma ekonomik argümanlar uyduruyorlar.

——
* “Economists Are Roasting Biden’s ‘Incoherent’ Inflation Tweet—and for Good Reason”, Fee Stories, 13 Aralık 2023, Foundation for Economic Education

https://fee.org/articles/economists-are-roasting-biden-s-incoherent-inflation-tweet-and-for-good-reason/

Jon Miltimore, fee.org sayfası genel editörü.

Çeviren Kamil Sarı

Goethe’nin İnfazı ve Ölüm Cezası Üzerine

“Just est ars boni et aequi: hukuk, adil ve hakkaniyetli olanı bilme sanatıdır.” (Roma Hukuku)

Bilenler bilir, Hafız-ı Şirazi’ye olan ilgim dolayısıyla büyük bir Hafız hayranı olan Goethe’yi okumayı da çok severim. Bu nedenle her zaman gittiğim kitabevinde gezinirken Glass’ın yazdığı ve Regaip Minareci tarafından dilimize kazandırılan Goethe’nin İnfazı adlı eser hemen dikkatimi çekti. Kitaba göz attığımda heyecanlandım çünkü hem arşivlerden Goethe’nin hayatı inceleniyordu hem de kitap konusu itibariyle, aynı dönemlerde ünlenen Beccaria gibi üstatların da fikirlerine atıflar yaparak ölüm cezasını işliyordu. Dolayısıyla da iyi bir esere benziyordu ki okuduktan sonra edebi haz veren, keyifle okunacak ve fikir dünyamıza katkı sunan bir eser olduğu kanaatine vardım. Bu nedenle de hem bu yazıyı yazmaya karar verdim hem de kitabı özellikle hukukçu arkadaşlarıma önerdim.

Burada yeri gelmişken geçtiğimiz günlerde ofisteki stajyer meslektaşlarımın okumalarını istediğim 5 kitabı da paylaşmış olayım. Bu eserleri daha evvel sosyal medya hesaplarımda paylaştığımda pek çok geri dönüş aldım. Bazı geri dönüşler ise ilave eserlerdi. Elbette pek pek çok eser eklenebilir ancak bu eserler benim birkaç kez okuyup her okuyuşumda keyif aldığım ve müstefit olduğum eserlerdir:

Suçlar ve Cezalar, Beccaria
Adalet, Sandel
Özel Hukuk Tarihi, R. C. Van Caenegem
Osmanlı Devletinde Kadı, İlber Ortaylı
Kötülüğün Sıradanlığı, Hannah Arendt

Hukukçular için bu eserlerin yanı sıra, Savunma Saldırıyor, Bir Ceza Avukatı’nın Anıları, Bozkır’dan Dünyaya, Hukuk (Bastiat) gibi eserler de ikinci bir 5 kitap arasında düşünülebilir ve bu ikinci listeyi yapacak olsaydım eğer Goethe’nin İnfazı adlı eseri de eklerdim diye düşünüyorum.

Öyleyse esere ve eser üzerine aldığım notlara bir göz atalım:

Eser bir anatomi dersi ile başlıyor ve idam edilen bir mahkûmun bedeni derste incelenirken ölüm cezasının ne kadar ürkütücü ve rahatsız edici olabileceğini gözler önüne seriyor. Sonrasında ise iki ayrı isim üzerinden örgüsünü oluşturuyor. Bu örgüde, Weimar Dükü’nün gizli danışmanı ve maliye bakanı Goethe’nin yaşadıkları ile aynı zamanda bir çiftlikte “besleme” olarak bulunan Johanna Katharina Höhn’ün yaşadıkları anlatılıyor.

Olaylar şöyle gelişiyor:

Genç Johanna, çiftliğin sahibinin kocasının metresidir. Sonrasında hamile kalır, hamile kaldığını fark etmez, çocuğu bir samanlıkta doğurduğu sırada acılar içinde kıvranırken göbek bağını kesmeye çalışır. Bu sırada elindeki bıçak kayar ve çocuğun boynuna saplanır. Artık Johanna için dönemin Weimar’ının acı yüzü daha fazla kendini gösterecektir. Hapiste geçen yargılamalar, işkenceler derken o dönem çokça yaşandığı üzere evlilik dışı çocuğu “bile isteye öldürdüğü” şeklinde bir beyanda bulunur ve işkencelerin kesilmesi için suçu kabul eder Johanna. Sonrasında avukatı gelir, genç Johanna ile görüşür ve savunmasını kurgular. Ancak suçu ikrar etmiş olan Johanna bir çuvala konup yanına kedi, yılan, tavuk gibi hayvanlarla birlikte elleri bağlı vaziyette suya atılacaktır. Yine de ikrar bir indirim nedenidir ve cezası “başı kesilerek öldürülmesi” şeklinde hafifletilir(!). Ancak dönemin Weimar Dükü ölüm cezasından rahatsızdır. Bu nedenle cezayı affederek değiştirip değiştirmeyeceği merak konusudur. Danışmanlarını ve bakanlarını toplar ve hepsinden görüş bildirip oy kullanmasını ister.

Goethe ise Dük’ün en yakınlarından biridir. Aslında idam cezasına karşıdır ve Dük ondan herkesi ikna edici bir metin beklemektedir. O dönem ölüm cezası oldukça tartışılan bir cezadır, İtalya’daki Beccaria’nın fikirleri duyulmaya başlamışsa da pek çok ünlü hukukçu buna karşı çıkmaktadır. Goethe de bakanların ve gizli danışmanların fikrini herkes gibi bilmekte, kabinede ağırlığı olan bazı isimlerin ölüm cezasından yana olduğunu ve bu infazın gerçekleşmemesi halinde Dükün zor durumda kalacağını kestirebilmektedir. Bir yandan dönemin yolsuzluğa bulaşmış maliyesini düzeltmeye çabalarken bir yandan acil bir şekilde ilgili görüş yazısını hazırlamak zorundadır.

Oldukça akıcı ve edebi ustalıkla kaleme alınmış eserde israf, saltanatın gücü, yolsuzluklar, yasak aşklar, şehvetin kışkırtıcılığı, hukuk usulünün ve adaletin önemi gibi pek çok konuya değinilmiştir. Ayrıca ölüm cezası üzerine pek çok tez ve anti tez de kitapta tartışılmıştır.

Bu noktada, bu yazıda kitapta geçen ve ayrıca Beccaria’nın, Kant’ın ve modern bazı hukukçuların ölüm cezası üzerine fikirlerini derlemeyi istiyorum. Açıkçası bu kısmı ele alırken, kendi fikrim olmasa dahi ölüm cezasını savunan görüşlere yer vermenin, bazı hukukçular açısından oldukça olumsuz görüleceğini biliyorum. Maalesef, ülkemizde pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da tabular vardır ve asla değiştirilemez, tartışılamaz, düşünülemez. Ölüm cezasını savunmak bir hukukçunun “kötü bir hukukçu” olduğunu göstermektedir çünkü hukuk öğrencileri, mesleğe yeni başlamış “fenomen hukukçular” böyle söylemektedirler. Oysa Kant, Bodin, J. J. Rousseau gibi pek çok düşünür ve yeni dönemde de pek çok hukukçu ölüm cezasını tartışmakta ve hatta savunmaktadır.

Bana gelince, halihazırda ölüm cezasını tartışmayı ve her daim yeni araştırmalar yapılması gerektiğini, uzun hapis cezalarının da ölüm cezası kadar acımasız, masraflı ve hatta bazı durumlarda daha da rahatsız edici olabileceğini, ceza ve infaz sistemimizin caydırıcılık açısından pek işe yaramadığını, cezaevinden çıkanların sonrasında ne kadar suç işlediğini ve bu oranlara ilişkin verilerin bulunmadığını bu konularda çalışmalar yapılması gerektiğini, alternatif ceza sistemleri geliştirmemiz gerektiğini, mahkumlara rehabilitasyon ve psikolojik destek hususunu önemle gündeme almamız gerektiğini savunmakla birlikte, halihazırda gerek teorik gerek pratik pek çok nedenden ötürü ölüm cezasının geri getirilmesini istemiyorum ve kişisel olarak ölüm cezasına karşıyım.

Ölüm Cezası Üzerine Fikirlere Özet Bir Bakış

2007 yılında The Times NY’un yaptığı bir haberde geçen şu ifadelerle konuya başlamak ve ardından kitapta geçen ve Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar kitabında geçen bazı pasajlara yer vererek yazıyı toparlamak  istiyorum.

Söz konusu makalede* pek çok araştırmacı yıllarca süren araştırmaları sonucunda şu düşünceleri savunuyor:

Louisiana Eyalet Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde görev yapmakta olan Prof. Dr. H. Naci Mocan, yaptığı araştırmada ölüm cezasının her infazında 5 kişinin hayatının kurtulduğunu ortaya çıkarıyor ve şöyle diyor: “Kişisel olarak ölüm cezasına karşıyım ama yaptığım araştırma caydırıcı olduğunu gösteriyor.”

 Pennsylvania Üniversitesi’nde hukuk Profesörü Justin Wolfers ise “caydırıcılık konusunda mevcut kanıtların şaşırtıcı derecede kırılgan olduğu” yönünde bir beyanda bulunuyor ve genel kanının aksini savunuyor.

1992 yılında Nobel Ekonomi ödülü alan Gary Becker ise “İdam cezasının caydırıcı olduğuna ve en kötü türden suçlar için kullanılmaya değer olduğuna beni ikna etmek için sadece niceliksel değil, diğer çeşitli türlerdeki kanıtlar etkili oldu” şeklinde düşüncelerini belirtiyor.

Konuya ilişkin araştırma yapıldığında daha pek çok akademisyenin ölüm cezasına ilişkin farklı düşünceleri olduğu görülebilir. Diğer yandan Kant’ın ölüm cezası hakkındaki düşünceleri ise şu şekildedir:

Fakat, kamu adaletinin kendisine bir ilke ve standart olarak seçeceği cezalandırma biçimi ve ölçüsü nedir? İşte bu tam olarak eşitlik ilkesidir, bu ilke vasıtasıyla adalet terazisinin ibresi ne bu tarafa ne de diğer tarafa eğilir. Bir kimsenin diğer bir kimseye yönelik işlediği haksız bir kötülüğü, aslında kendisine karşı işlemiş olması gerektiği kabul edilebilir. Dolayısıyla şöyle söylenebilir: Eğer başkasına iftira atarsan, kendine iftira atmış olursun; başkasından bir şey çalarsan, kendinden çalmış olursun; başkasına vurursan kendine vurmuş olursun; başkasını öldürürsen kendini öldürmüş olursun. İşte bu misilleme/kısas (retaliation- lex talionis) hakkıdır.” **(Kant)

Ölüm cezası üzerine Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar adlı eserindeki görüşlerinden bazı pasajlar ise şöyledir:***

“En son verilen ölüm cezası, topluma zarar vermeye eğilimli insanları asla caydırmamıştır.” s. 137

“İnsanın ruhu/zekası üzerinde en büyük etkiyi yapan şey cezanın ağırlığı değil süresidir.” s. 137

 “Bir caninin öldürülmesinin dehşet verici ama geçici görünüşünden çok özgürlükten yoksun bir insanın uzun ve acılı durumunun örnek olması suçlara karşı çok güçlü bir dizgindir.” s.138

 “Gerçekten suçu işlemekle elde edebileceği yarar ile kendi özgürlüğünü bütünüyle ve sonsuza dek yitirme tehlikesi arasında, bunları düşünerek bir seçimde bulunmayan hiçbir insan yoktur.” s.139

 “Ölüm cezası, insanlara verdiği canavarlık örneği nedeniyle de yararlı olmamaktadır.” s. 142

Beccaria, ölüm cezasının insanlığa fayda getirmediğini, caydırıcılığının sanıldığı kadar yüksek olmadığını belirtiyor ve aslında “öldürmenin kötü bir eylem” olduğunu vurguluyordu. Sonraları, ölüm cezasının geri alınamaz ve hatalı kararlarda oldukça kötü sonuçlar doğuran bir ceza olduğu fikri ile bedensel cezaların insan hakları boyutu tartışıldı ve ölüm cezası pek çok ülkede kaldırıldı.

Kitapta geçen ve ölüm cezasına ilişkin önemli olduğunu düşündüğüm bazı bölümleri de siz, kıymetli okuyuculara aktararak yazıya son vermek istiyorum:

“Bir başkasının elinden gelen her ölüm korkunçtur.”

 “Çok fazla ölüm cezası veriliyor. Bu insanlar anatomi dışında hiçbir işe yaramıyorlar. Savurganlık bu.”

 “Bu kadınlar kafalarını baltanın altına uzatmak yerine neden başka işler yapmasınlar? Kadınlar erkeklerden daha ağır işlerde çalışabiliyor. Ben bütün katilleri, fahişeleri ve diğer darağacı kuşlarını ölmekten kurtarıp zorunlu işçilik yapacakları müebbet hapis cezasına mahkûm edeceğim. Ne dersin?”

 “Halkın çoğunluğu, hangi hükümet üyesinin hangi görüşü benimsediğini bilirdi; muhafazakâr yaşlılar ölüm cezasının korunmasını, infazın herkesin gözleri önünde yapılmasını istiyordu.”

 “İnsanların büyük çoğunluğu için yaşam her şeyden üstündür ve ölüm onlara en büyük kötülüktür.”

Av. Haldun Barış

  • Liptak, Adam, “Does Death Penalty Save Lives? A New Debate”, NY Times, https://www.nytimes.com/2007/11/18/us/18deter.html (Erişim Tarihi 13.12.2023) Ayrıca bknz: https://reflector.uindy.edu/2018/04/11/death-penalty-is-still-needed-despite-its-inhumanity/

**Aktaş, Sururi, Cezalandırmanın Amacı Üzerine, EÜHFD, C. XIII, S. 1–2 (2009), (https://hukukdergi.ebyu.edu.tr/wp-content/uploads/2015/10/2009-XIII_1-1.pdf) (Erişim Tarihi: 13.12.2023)

***Beccaria, Cesare, Suçlar ve Cezalar Hakkında, İmge Kitabevi, Çeviren: Sami Selçuk.

Not: Geçtiğimiz günlerde bir mail aldım, araştırdığı bir konuyla alakalı yazımı okuyan bir meslektaşımdan. Bu vesile ile sabırla yazılarımı okuyup bana geri dönüşlerde bulunan kıymetli okuyuculara ve meslektaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. Bu vesile ile bu yazıyı yazarken ve eseri okurken dinlediğim Balmorhea’nin The Winter adlı eserini de buraya kadar okuma sabrını gösteren okuyucularıma hediye etmiş olmayı istiyorum. Saygılarımla,

İsrail ve Filistin arasında devam eden ateşkes neden bozuldu?

İsrail’in güneyde yeni hedefi ne?
İsrail-Filistin arasında devam eden savaşta geçtiğimiz günlerde toplamda bir hafta süren ateşkes ilan edildi. Ateşkesin 10 güne kadar uzayabileceği konuşulurken İsrail anlaşmayı bozdu ve Filistin’in Gazze bölgesini tekrar ağır bir şekilde bombalamaya başladı. Ateşkes ilan edilmeden önce savaşın ilk günlerinde İsrail güçleri Gazze sakinlerini güneye göç etmeye zorlamış ve Gazze’nin kuzeyini insansızlaştırmayı hedeflemişti. Kuzeydekiler güneye doğru göç ederken İsrail her zamanki terörist tavrını bir kez daha göstererek göç yolundaki sivil insanları dahi vurmuştu.
Savaşın ilk aşaması olan ateşkese kadar İsrail ordusu Gazze’nin kuzeyinde belirli bir ilerleme kaydetse de Kassam Tugaylarının önemli direnişi ile karşılaştığı ortada olan bir gerçek. Nitekim bir ayı aşkın bir süredir İsrail ordusu önemli bir yeri de kontrol edebilmiş değil. Tüm bunlar olurken elbette İsrail’in üzerinde olan baskı da günden güne artıyor. Savaşın başından bu yana kayıtsız ve şartsız olarak İsrail’e destek veren ABD dahi uluslararası toplumun baskısı ile İsrail’e karşı belirli bir seviyede uyarılarını dile getiriyor. ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris, Birleşmiş Milletler (BM) İklim Zirvesi COP28’de yaptığı konuşmada, “Çok fazla Filistinlinin öldürüldüğünü” söylerken, “Dürüst olmak gerekirse, sivillerin yaşadığı acıların boyutu ve Gazze’den gelen resim ve videolar harap edici. Kalıcı bir barışı inşa etmek için çabalarımızı hızlandırmalıyız” dedi. Elbette Demokrat Partili siyasetçi bunu söylerken yaklaşan ABD seçimlerini dikkate alıyor ve ülkesindeki Müslümanların oylarını kaybetmemeye yönelik bir ifade olduğunu da biliyoruz. Bunun yanında Batılı devlet yöneticileri her ne kadar açık bir şekilde İsrail’den yana bir tavır alsa da toplumları tüm baskı ve engellemelere rağmen, Filistin toplumunun yanında olduklarını büyük protesto ve gösteriler yaparak gösteriyor.
Tüm bu olanlar İsrail üzerindeki baskıyı arttırıyor. İşte İsrail de tam bu noktada ateşkes sonrası kendine yeni bir hedef belirledi. İsrail Cuma günü Gazze’nin güneyinde en büyük yerleşim yeri olan Han Yunus’u savaş bölgesi olarak ilan etti. Çeşitli mecralarda yer alan haberlere göre, İsrail ordusunun Gazze’nin kuzeyindeki gibi Han Yunus’u da ağır şekilde bombalamasından bir süre sonra bölgeye kara operasyonu başlatacağı söyleniyor. Peki buradaki hedef ne?
İsrail milyonlarca Gazzeliyi, güneye sıkıştırmasından sonra buradaki vatandaşların da bulundukları yerleri terk etmesini istiyor. İlk hedef olarak Mısır’ın Sina Çölüne insanları sürmeyi hedefliyor. Han Yunus’taki bir diğer hedef ise Hamas’ın Gazze sorumlusu Yahya Sinvar. The Guardian Gazetesi‘nde yer alan bir haberde İsrail ordusu Yahya Sinvar liderliğindeki Hamas liderliğinin şehrin altındaki tünellerde üslendiğine inandığı için Han Yunus’u hedef almakta kararlı. Eski meslektaşlarına danışmanlık yapmak üzere geri dönen eski IDF tümgenerali Tamir Hayman, “Şu anda içinde bulunduğumuz aşamanın amacı Hamas’ın askeri kapasitesini yok etmektir” dedi. Bir noktada, belli bir bombalama seviyesinden sonra, bir kara operasyonu öngörülüyor” ifadeleri yazıldı.
Yine farklı bir haberde, “İsrail ordusunun Gazze’nin güneyine doğru ilerleyişi, kuzeydeki çatışmalar sırasında ele geçirilen yüzlerce militandan elde edilen istihbaratın Hamas liderlerini bulup öldürmelerine olanak sağlayacağı inancından kaynaklanıyor. İsrailli siyasetçiler ve generaller, üst düzey komutanları ve lider Yahya Sinvar’ı ortadan kaldırmanın, yaklaşık yirmi yıldır Gazze’yi kontrol eden ve Gazze’ye derinlemesine yerleşmiş bir örgütü çöküşe zorlamak için en iyi şansları olduğuna inanıyor” sözlerine yer verildi.
Tüm bu yazılanlardan anlaşılacağı üzere İsrail ordusu yaklaşık iki aydır devam eden savaşta Hamas’ın üst düzey yöneticilerine operasyonlar düzenleyerek, bir başarı elde etmeye çalışıyor. Bunun içinde ilk hedef Yahya Sinvar olarak gözüküyor. Fakat bu operasyonların Ocak ve Şubat ayına kadar uzayabileceğini de ifade etmekten geri durmuyorlar. Peki İsrail’in savaş hükümeti ve ordusu buna dayanabilir mi? Bunu da bize önümüzdeki süreç gösterecek.

Zeytin, Ekmek ve Türkiye’nin Tarım-Gıda-Hayvancılık Politikaları Üzerine

Augustine, bir vaazında bu ekmeğin öyküsü sizin öykünüzdür” demiş, bir buğday tohumunun ekmeğe dönüş hikâyesini anlatmıştı.

İlyada’da bir zeytin ağacı Homeros’a “Ben herkese aidim ve kimseye ait değilim, sen gelmeden önce de buradaydım, sen gittikten sonra da burada olacağım” diyerek ölümsüzlüğünü ifade etmişti. Yine Nur Suresi 35. ayette zeytin ağacı için “doğuya ve batıya ait olmayan” nitelendirilmesi yapılarak adeta bu kutsal ağacın bağımsızlığına vurgu yapılmıştır.

Zeytin ve ekmek…

Sanırım, sadece kaliteli ve lezzetli bir ekmek ile kaliteli ve lezzetli zeytin veya zeytinyağı yiyerek hayatımı sürdürmek benim için pek de sorun olmazdı. Çünkü bu iki lezzet bana yaratıcının insanoğluna verdiği hediyeler gibi geliyor ve tadı yakaladığımda kendimi gerçekten mutlu hissedebiliyorum. Abarttığımı düşünenler olabilir, belki. Ancak abartmıyorum. Bu iki besin benim hayatımda pek çok anıyı tetikleyen, uzun muhabbetlerin eşlikçisi yiyeceklerdir. Bu yönüyle beni ayrıca etkiliyor olsa da bu iki lezzet oldukça besleyici, lezzetli, şifalı ve hatta mistik lezzetlerdir. Nitekim pek çok kutsal metinde bu lezzetler anılır, övülür ve hatta kutsanır.  Örneğin Kuran’da Tin Suresinde “zeytin” üzerine yemin edilir. Nur süresinde ise zeytin ağacından saçılan ışık Allah’ın nuruna benzetilir:

“Onun nûrunun misali, içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır; (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nûr üstüne nûr. Allah nûruna dilediğini kavuşturur.” Nur, 35

Benzer şekilde ekmek de pek çok kutsal metinde kendine yer bulmuştur. Örneğin Eski Ahit’te Samuel’de şu ifadeler geçmektedir:

“Bunun üzerine kâhin ona kutsanmış ekmek verdi; çünkü orada huzura konan ekmekten başka ekmek yoktu. Bu ekmek Rabbin huzurundan alındığı gün yerine sıcak ekmek konurdu” Samuel, 21

Yine Hz. Muhammet’in “Ekmeğe hürmet ediniz. Ona hürmet edene Allah da ikramda bulunur” dediği rivayet edilir.  Pek çok metinde kutsal olan ve hatta günümüzde birtakım dini ritüellerde dahi kullanılan bu yiyeceklerle alâkalı bu kısa yazıyı yazma sebebim ise beni üzen bazı konulara değinebilmektir. Bu konuları şu şekilde açıklamak istiyorum:

Geçtiğimiz günlerde EVOO World Ranking’in açıkladığı en kaliteli 100 zeytinyağı markasını inceledim. Ne yazık ki ülkemizden ilk 100’e girebilen yalnızca 14 marka bulunmakta. Ne yazık ki diyorum çünkü Türkiye’nin iklimi, ağaçlarının geçmişi, üretim kapasitesi kaliteli zeytin ve zeytinyağı için çok müsait. Dolayısıyla kaliteli markalarımızın sayısının daha fazla olması gerekirdi. Yine de ilk 100’de yer alan ancak zincir marketlerde -Asiltane, Hermes ve Nermin Hanım dışındakileri pek görmedim- kendilerine yer bulamayan markaları ve özellikle 4. olan -yediğinizde gerçekten zeytinyağını hissettiğiniz- NovaVera’yı tebrik etmek gerekiyor. (1)

Diğer yandan ne yazık ki Türkiye’de zeytinyağı üretimi kapasitesi iyi olsa da halkımız zeytinyağı tüketememektedir. Ülkemizde tüketilen yağ oranının %85’i ayçiçek yağı olup bu durumun değişmesi için birtakım önlemlerin alınması ve teşviklerin gündeme getirilmesi gerekmektedir. Çünkü zeytinyağı sağlıktır. (2)

Yine aynı şekilde dünyada ekmeği en çok tüketen milletlerden biri olan halkımız ne yazık ki ekmek olarak beyaz ekmek yemektedir. Oysa ülkemiz, tahıllar açısından zengin ve kapasiteli bir ülkedir. Hele ki siyez tohumu gibi 6000 yıllık, genetiği değiştirilmemiş, hazine gibi bir buğday türüne sahipken beyaz ekmeğin bu kadar yaygınlaştırılmasının kanıksanması fazlasıyla üzücüdür. Bu konuyla alâkalı, sürekli lanetlediğimiz Hitler rejimi dahi, Wagner vasıtasıyla beyaz ekmek tüketimini düşürmek ve  tahıllı ekmek tüketimini artırmak amacıyla 1939 yılında “Reich Tam Tahıllı Ekmek Komitesi” kurmuş, kısa süre sonra da beyaz ekmek tüketimi önemli ölçüde azalmıştır. Zararları saymakla bitmeyen beyaz ekmeğin, kutsal metinlerde övülür veya yüceltilir bir yanı da bulunmamaktadır. (3)

Geldiğimiz noktada, gittikçe kötüleşen ekonomi, azalan alım gücü, üretimdeki standartların ve kalitenin fazlasıyla düşmesi nedeniyle halkın kaliteli besine erişimi azılmış bu da halkın zihinsel, bedensel kapasitesini olumsuz etkilemeye başlamıştır. Her geçen gün artan hasta sayısı, tansiyon, şeker, kanser vb. pek çok hastalığın küçük yaşlarda dahi görülmesi hiç şüphesiz hekimlerimizin söylediği gibi beslenme ve gıda güvenliği ile de ilişkilidir.

Bu hususta yazının bağlamını da düşünerek, en önemli değerlerimiz arasında sayılabilecek olan zeytinyağı ve siyez buğdayının tüketimini artırmak için iç piyasaya ve iç satışa teşviklerin verilmesi, belki kamu spotlarının çekilmesi, sosyal medya gönderilerinin artırılması gibi basit birkaç adımla başlanabileceği önerisini sunmuş olmayı isterim ancak en önemli husus ve atılacak en önemli adım hiç şüphesiz gıda tarım ve hayvancılık politikalarının düzenlenmesi, gıda güvenliğinin sağlanması olacaktır. Bunun için de Türkiye’nin ihtiyacı olan ilk yapısal reform kesinlikle gıda güvenliği, tarım ve hayvancılık politikaları üzerine yapılmalı, halkımız ihtiyacı olan zihinsel ve bedensel gücü sağlıklı beslenerek elde edebilmelidir.

Bu konuya ilişkin siyasilerin geliştirdiği politikalar ise oldukça cılız, soyut ve hatta manasızdır. Örneğin ana muhalefet partisinin seçim döneminde bu sorunlara çözüm önerilerine baktığımızda geri ödemesiz kredi gibi faydasız önerilerin yanı sıra iktidar partisi de dahil olmak üzere tüm partilerin ortak şekilde vurguladığı “tarımsal alanların artırılması, ihracat odaklı anlayışın getirilmesi, hayvancılığın geliştirilmesi” gibi genel geçer maddelerin yer aldığı görülecektir. Oysa günümüzde yapay zeka ile desteklenen çiftlik otomasyonlarının kullanıldığı, endüstri 4.0 ile insansız tarım uygulamalarının yaygınlaştığı, hayvanların daha değerli daha iyi ve daha sıhhatli şartlarda yetiştirildiği, temiz, ilaçsız hayvancılığın yaygınlaştırıldığı politikalar öne çıkmaktadır. (4)

Bu noktada Bianet haber sitesinin 2002 tarihli bir haberinde yer alan partilerin tarım-hayvancılık politikalarından dikkatimi çeken bazı örneklere burada yer vermek istiyorum: (5)

“En kısa zamanda yasal alt yapı oluşturularak tarımsal arazilerin amaç dışı kullanımı engellenecektir” (Saadet Partisi)

 “Ekolojik tarım ve yüksek kaliteli tohum üretimi özendirilecektir.” (Ak Parti)

 “Canlı hayvan borsaları yeniden yapılandırılacak ve vadeli işlemler yapabilecek hale dönüştürülecektir.” (Ak Parti)

 “Tarımın yapısal sorunlar korunarak gelişmesi mümkün olamayacağından, öngörülen gelişme yapısal dönüşüm süreciyle, eş zamanlı olarak gerçekleştirilecektir.” (Cumhuriyet Halk Partisi)

 “Toprak düzenlenmesi kapsamında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da gerçekçi bir toprak reformu yapılacaktır.” (Cumhuriyet Halk Partisi)

 Bu politikalara olan ihtiyacın halen daha varlığını sürdürdüğü acı bir gerçek olup geri kalmışlığın bir göstergesidir.

Öte yandan ülkemiz tarım-hayvancılık politikalarında geri kalmışlığın yanı sıra; gıda güvenliğinde de oldukça kötü durumdadır. Örneğin ülkemizde AB’de yasak olan ancak Türkiye’de yasaklanmayan pek çok ürün-madde mevcuttur. Hatta, ne yazık ki ülkemizde satışa sunulan pek çok ürünün paketi, markası aynı iken AB ülkelerinde içeriği farklıdır ve çok daha temizdir. Yazık ki bu konularda adım atmak bir yana bu meseleler ülkemizin gündemine bile girememektedir. Oysa tarım, hayvancılık politikaları ve gıda ile gıda güvenliği konusu öncelikli olarak ele almamız gereken konulardandır.

Köylerin modernizasyonu, yapay zeka destekli çiftlik otomasyon sistemlerinin kurulması, büyük veri ve blokzincir teknolojisi kullanılarak kayıt işlemlerinin yapılması, hassas tarım uygulamalarına geçilmesi, tarım robotlarının ve droneların kullanılması (6), tarım hayvancılık konusunda meslek liseleri ve enstitülerin açılması-artırılması, gıda güvenliği konusunda bilinçlendirme çalışmaları ve denetim mekanizmalarının artırılması hususunda çalışmalar yapılması; mevzuatın bir an evvel güncellenmesi –en son yönetmelik 2011 yılına aittir-, gıda güvenliği konusunda sivil toplum örgütlerine birtakım teşvikler verilmesi, fahri müfettişlik uygulanmasının getirilmesinin tartışılması gibi bazı öneriler bu yazıda sıralayacağım basit birkaç öneridir. Beyaz ekmek tüketimi ve üretiminin azaltılıp dönüştürülmesi ve zeytinyağının iç pazarda daha uygun fiyatlarla halka sunulması ise bu yazı bağlamında önereceğim iki husustur. Yazımı, Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserde geçen ve mottomuz olan şu ifadelerle bitirmek istiyorum:

“Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Müreffeh Millet!”

Av. Haldun Barış

Sonnotlar:

  1. Söz konusu araştırma pek çok haber sitesinde bulunmakla beraber listeye giren Türk firma isimleri Ekşi Şeyler sayfasından rahatça öğrenilebilir. Ayrıca zeytinyağı alırken lütfen asitlik oranına, polifenol seviyesine üretim hızına soğuk sıkım olmasına ve ışık azaltıcı şişelerde satılıyor olmasına dikkat ediniz. Chef Advocate olarak bir de tarif vereyim, bu tarifi sabahları, birkaç lokma siyez ekmekle yer güne öyle başlarım: Zeytinyağına limon, zerdeçal, az karabiber ve kekik karıştırıp yiyebilirsiniz. Geceden hazırlarsanız tatlar daha da yoğun hissedilebilir.
  2. İlgili veriler, bir haber sitesinden alınmış olup 2018 yılına aittir. Verilere erişmek için bknz: https://www.yeniasya.com.tr/gundem/turkiye-nin-yillik-yag-tuketimi-1-5-milyon-ton_472411
  3. Bu komisyona ilişkin Utku Özmakas’ın kaleme aldığı, org‘ta yayınlanan blog yazısını tavsiye ederim. Bknz: https://vesaire.org/nasyonal-sosyalist-neden-tam-tahilli-ekmek-yer/
  4. Partilerin politikaları için bknz:https://www.dunya.com/ekonomi/tarimda-genel-politika-kendine-yeterlilige-odaklandi-haberi-417431
    https://chp.org.tr/haberler/chp-lideri-kilicdaroglu-insanimizin-temel-gidadan-mahrum-kalmasina-asla-musaade-etmeyecegim

5. https://bianet.org/haber/partilerin-tarim-politikalari-12778

  1. Tarım konusunda teknolojiye lütfen bakınız Top 13 Innovations in Agriculture/Farming in 2023, https://www.jiva.ag/blog/top-13-innovations-in-agriculture-farming#:~:text=AI%2FML%20%26%20Data%20Science%20in%20Agriculture%20Technology&text=Through%20AI%2FML%20%26%20data%20science,to%20optimize%20their%20growing%20methods

Ayrıca bknz:

Gıda Güvenliği Nedir? Türkiye’de Gıda Güvenliği Nasıldır?, https://evrimagaci.org/gida-guvenligi-nedir-turkiyede-gida-guvenligi-nasildir-7841

Gıda Mevzuatı ve Gıda Güvenliği, https://tesk.org.tr/view/mevzuat/goster.php?Guid=80b81e70-1a76-11ea-9eaf-000c29b32a85

https://acikerisim.nku.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/20.500.11776/4397/692594.pdf?sequence=1&isAllowed=y

İşsizlik- Suç Olgusu Bağlamında Asgari Ücret Zamlarına Farklı Bir Bakış

Evet yeni bir yıl yaklaşırken hayatın birçok alanında olduğu gibi ekonomik alanda da bazı planlamalar, düzenlemeler konuşulmaya yavaş yavaş başlanıyor. Ekonomik alanda konuşulmaya başlanan en önemli ve kapsamlı konuların başında, “Asgari ücret pazarlığı ve zam oranının” ne olacağı konusu gelmektedir. Gerek ülkemiz üretim yapısında daha yoğun kullanılan emek faktörünün geliri (ki bu yönüyle önemli bir girdi kalemi olmaktadır) gerekse işgücü piyasasında istihdam edilenlerin yaklaşık %50’nin asgari ücret kapsamında çalışması, bu kavramı (asgari ücreti) önemli bir noktaya taşımaktadır. Asgari ücret zamları ve sonuçları bağlamında toplumun bütünü tarafından kabul edilen aksi pek düşünülmeyen bir durum, artan asgari ücret zamlarının, işsizliği de tetikleyen bir etkiye yol açacağı kaygısıdır. Bu bağlamda artan asgari ücretin olumsuz bir sonucu olarak toplumsal hayatta daha yoğun bir şekilde karşımıza çıkması muhtemel,  “İşsizlik” konusuna dikkat çekmek ve bu bakış açısı doğrultusunda asgari ücret zam pazarlığına yaklaşılmasına vesile olmak için bir takım düşüncelerimi sizlerle paylaşmak istiyorum:

——————————————- O ——————————————————

Her ne kadar, “Para huzur vermez”  denilse de, ekonomik güç ve zenginlik, günümüz dünyasının en önemli refah, mutluluk ve huzur kaynaklarından biri olarak kabul edilmektedir.  Bir toplumda, bireylerin ne kadar ekonomik güç (kazanç) elde edip etmeyeceğini ya da elde edecekleri ekonomik kazancın az ya da çok olmasını belirleyen en temel unsur, o ekonomideki iş bulma olanaklarının durumu ile yakından ilgilidir. Kısacası ülkedeki işsizliğin durumu ile ilintilidir ve bu durum doğrudan bireysel ve toplumsal huzurumuzu etkilemektedir.

İktisat bilimi işsizlik kavramını şöyle tanımlar: İşsizlik “Bir ekonomide cari ücret düzeyinde çalışmak istemesine rağmen herhangi bir iş kolunda çalışamayan kişi” olarak ifade edilir. Bir ekonomi içerisinde, işsizlerin sayısını azaltmak, ülkeler açısından en temel hedeflerden biri olarak karşımıza çıkar. Zira işsizlik birazdan da bahsedeceğim gibi birçok olumsuzlukların nedeni olarak gösterilmektedir ki ülkemiz ekonomisi açısından da bu sorun temel ve önemli bir makro ekonomik problem olarak kendini hissettirmektedir.

Kaynak: TÜİK, Eylül, 2023.

Son verilere baktığımızda; ülkemizde 15 yaş ve üstü toplam nüfustan, Askerlik görevini yapan, hapishanelerde tutuklu olan ve hastanelerde tedavi alanları çıkardığımızda (ki bu sayı yaklaşık 65 milyon civarındadır), geriye kalan nüfusun cari ücret düzeyinde çalışmak isteyen bölümü ki biz ona işgücü deriz, bu sayı 2023 Eylül dönemi itibariyle yaklaşık 34 milyon civarındadır. İşte bu işgücünün yani yaklaşık 34 milyon vatandaşımızın yaklaşık 3,168 milyonu iş bulamamakta ve işsiz olarak tanımlanmaktadır. Bu verilerden yola çıkarak Ülkemiz açısından durumu şöyle okumamız gerekiyor; ülkemizde yaklaşık 34 milyonun 3,2 milyonu iş bulamamaktadır. Yani ülkemizde işsizlik oranı % 9’lar civarında gerçekleşmekte olup bu oran diğer gelişmiş ülkelerde %3-5 bandında gerçekleşmektedir. Kısacası işsizlik bizler için ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca gençlerimiz için bu durum daha tehlikeli bir boyut teşkil etmektedir. Zira gençlerimizi ilgilendiren işsizlik oranı (Genç İşsizlik: 15-24 yaş arası iş bulamayanların oranı) % 16,7 civarında olmaktadır. Yani bugün binbir umutlarla okuttuğumuz, yetiştirdiğimiz çocuklarımızın, iş bulma umudu çok daha zor koşullarda gerçekleşmektedir. Yine bu noktada hatırlatılması gereken elzem husus da şudur: Özellikle asgari ücret zamları neticesinde, yeni mezunların daha yoğun bir şekilde olumsuz etkilendiği ve işe ulaşımının zorlandığı görülmektedir.

İşsizlik sorununun varlığı, sosyal yaşamdaki birçok olumsuz durumun kaynağı olarak karşımıza çıkabilir. İşsizlik bir ekonomide, üretkenliği, verimliliği, olumsuz etkiler. Ayrıca işsizliğin yüksek değerlere ulaştığı toplumlarda, ücret gelirleri de düşük olarak gerçekleşir. İşletmeler, iş yeri sahibi olan kişiler aynı işi daha düşük ücret karşılığında çalışan kişilere yaptırırlar. Bu da ücret gelirlerinin düşmesine; bireyin refahının ve yaşam kalitesinin azalmasına yol açmaktadır.

Bununla birlikte işsizliğin, belki de en önemli toplumsal maliyeti, toplum ve çevre huzurunu olumsuz etkileyen SUÇ olgusu üzerindeki teşvik edici etkisidir. İşsizlik faktörünün, bireyleri suça teşvik eden bazı sosyal güdüleri söz konusudur: Bunlardan birincisini, işsizlik faktörünün bireyin toplumsal değer ve normlara olan bağlılığını çözücü yönde etki yaptığı şeklindeki yaklaşım oluşturmaktadır. İşsizliğin, bireylerin toplumsal norm ve değerlere olan bağlılık düzeylerini azaltmasının onların sapkın tutum geliştirmelerinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çerçevede işsiz birey, eşini dövme ve çocuklarına kötü davranma, hırsızlık yapma, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi bir dizi suç ve suça yol açabilecek davranışları sergilemeye eğilimli hale gelebilecektir. İşsizlik faktörünün suç işlemede etkili olabileceğini akla getiren diğer ikinci bir neden ise, söz konusu faktörün bireyde yoğun bir dışlanmışlık duygusunun ortaya çıkmasında etkili olmasıdır. İşsiz bireyin işsiz oluşunu; bir işe yaramadığı, güvenilir bulunmadığı, kendisine ihtiyaç duyulmadığı veya yeteneksiz görüldüğü şeklinde kendisine yönelik bir “suçluluk duyma” biçimi ile açıklama tutumu, o bireyde belirli düzeylerde psikolojik sorunlara yol açması mümkündür. Çoğunlukla işsiz bir insan toplum tarafından “sosyal olarak başarısız” veya “ikinci sınıf vatandaş” olarak algılanır. Bu bağlamda, stigmatize edildiğini düşünen işsiz bireylerin, yasal unsurlara aykırı davranış geliştirmeleri daha da kolaylaşmaktadır. Çünkü etiketlenme veya dışlanmışlık duygusu, bireyde topluma ve yasal unsurlara karşı agresif bir tutum sergilemeye yol açarak suç işlemeye teşvik edici bir motivasyon oluşturmaktadır[1].

Bunlara ilaveten işsizlik, bireylerin iş aramak için başka yerlere göç etmelerine yol açmaktadır. İşsizlik ile ilintili olarak gerçekleşen göçün bazı sonuçları olan değersel zayıflama, uyum sorunu, yabancılaşma, vb. nitelikte ortaya çıkan sorunlar, bireylerin suç işlemelerinde etkili olabilmektedir. Özellikle bu yer değiştirme ile birlikte aile bağları ve enformel sosyal kontrol unsurları yıkılmakta veya zayıflamaktadır.

Ayrıca işsizliğin, suç olgusu üzerindeki etkisi, ücretler kanalıyla da geçerli olabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, işsizliğin yüksek olması ücretlerin daha düşük düzeylerde gerçekleşmesine yol açabilmektedir. Kişilerin çalışmaları neticesinde elde edecekleri yasal gelirin düşük olması, suç faaliyetinden elde edilecek kazancın göreli olarak yükselmesine neden olacaktır. Kişilerin suç faaliyetine katılıp katılmamalarında, yasal gelirleri başka bir ifade ile elde ettikleri ücretin değeri, önemli bir rol oynamaktadır. Bir anlamda, suç oranı, ücret seviyesindeki değişimlere bağlı bir durum sergilemektedir. Eğer ücret geliri, tatmin edici seviyede yüksek değilse, birey bu fazla gelir ihtiyacını, ya farklı bir iş kolunda çalışarak ya da yasa dışı faaliyetlerde bulunarak yani suça iştirak ederek giderebilir ki neticede bu durum, bireyin suç işleme kapasitesini artırabilir.

Ayrıca artan asgari ücret zamları, bir anlamda maliyet enflasyonu üzerinden fiyat artışlarını tetikleyerek de bireyin yaşam koşullarını muhafazası için gayri resmi kazançlar peşinde koşmasına da neden olabilmektedir. Kısacası işsizlik hem doğrudan hem de dolaylı olarak suça neden olmakta ve bir toplumda suç oranının yükselmesinde önemli etkenlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak şunu net bir şekilde ortaya koyabiliriz: Toplumsal huzur hepimizin öncelikli amacıdır. Huzurlu bir çevre, huzurlu ülke, huzurlu bir bölge, ana hedeflerimizdendir. Bu hedefimizin gerçekleşmesi, bizleri en mutlu eden gelişmelerin başında gelir. Lakin suç olgusu, tarih boyunca insanlığın içinde bulunduğu en önemli sorunlardan biri olagelmiş ve toplumsal ve çevresel huzurun en önemli yok edicisi olarak karşımıza çıkmıştır. Bu bağlamda toplumsal huzuru yakalamak istiyorsak, huzurlu bir çevre huzurlu bir ülke istiyorsak, her şeyden önce suç ve suça yol açan etkenleri ortadan kaldırmamız gerekir. Bu kapsamda suç olgusunun ortaya çıkmasına, yayılmasına yol açan en önemli unsurların başında işsizlik gelmektedir. Bir toplumda işsizliği azalttığınızda, sadece insanlara daha güzel bir ekonomik yaşam değil aynı zamanda daha huzurlu bir toplum ve çevre sunulmuş olunur.

Bilinmelidir ki herhangi bir sorunun çözülebilmesi için bu sorunu meydana getiren sebeplerin ortadan kaldırılması, öncelikli çözüm yöntemi olmaktadır. Bu bakış açısına göre suç ve işsizliği ortadan kaldırmak ya da bir nebze azaltabilmek için her şeyden önce işsizlik ve işsizliğe yol açan nedenlere odaklanmak ve kafa yormak daha yerinde bir yaklaşım olacaktır. Yoksa sebepleri ortadan kaldırmaya yönelik olmayan bir adım, çözüm ortaya koymak yerine yeni sorunların doğmasına yol açabilecektir. Bu kapsamda işgücü piyasasına yapılan kamu müdahaleleri ve yönlendirmeleri ki en önemli müdahale asgari ücret politikasıdır, işsizliğe yol açarak suç olgusu ve refah üzerinde birtakım istenmeyen sonuçlara da yol açabilmektedir.

Bu düşünceler ışığında, 2024 asgari ücret zammı ne olmalıdır? Konusuna tekrar ve farklı bir bakış açısı ile yaklaşmak dileğiyle….
Prof. Dr. Ahmet Yılmaz ATA

[1] Bireylerin suç işlemesine yol açan temel etmen, anomi ve anomiye uyum sürecidir. Durkheim tarafından literatüre yerleştirilen bu kavram, standartların ve değerlerin kaybolması neticesinde sosyal düzenin bozulması anlamına gelmektedir. Anominin olduğu toplumlarda çözülme, yozlaşma, hırsızlık, gasp gibi suç teşkil eden davranışlar çok sık görülmektedir.

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin Yetki Tartışması Arasında Can Atalay Davası

Anthony Burgess’e ait Otomatik Portakal isimli eserin kahramanı şöyle der: “Ben, ben ben! diye bağırdım avazım çıktığı kadar. Ben ne olacağım? Sanki bütün bu olanlar beni ilgilendirmiyor?…” Kahramanın bu haykırışı anlamsız değildir. Romanın konusuna göre hükümetin suçlular ile mücadelede geliştirdiği yeni bir yöntem tartışılmaktadır. Yeni yöntemde, kobay olarak romanın kahramanı seçilmiştir. Hükümet yöntemin suçluyu topluma kazandırdığını savunurken, din adamları ve muhalif siyasi parti temsilcileri yöntemin insan iradesini elinden aldığını, insanı robota çevirdiğini savunmaktadır. Söz konusu tartışma yapılırken kobayı kimsenin umursadığı yoktur. Suçluları dönüştürme metodu iktidar ile muhalifler arasında sert kavgalara ve tartışmalara sebep olmaktadır; tartışma gazetelerin manşetlerine, toplantıların konularına girmektedir. Ancak kobay olarak kullanılan kahramanı kimsenin umursadığı yoktur.

Geçen günlerde Yargıtay ile Anayasa Mahkemesi arasında “patlak veren” tartışma bana Otomatik Portakal’ı anımsattı. Öyle ya! İlk derece mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulamamış, Yargıtay ise AYM’yi yetki gaspı ile suçlamış ve tuhaf bir şekilde mahkeme üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Gazete manşetleri bu konuyu ele almış, siyaset ahalisi “AYM kapatılsın”, “yargı darbesi” gibi birbirine karşıt söylemler üzerinden bir tartışmaya girmiştir. Ama olayın kahramanı olan Can Atalay’ı kimsenin umursadığı olmadı. Bütün kıyametin sebebi onun davası olmasına rağmen…

Can Atalay’ın kim olduğunun ve politik tercihlerinin bu aşamada bir kıymeti yoktur.  Açık kaynaklardan öğrenebildiğim kadarı ile Atalay Gezi Parkı davası kapsamında 23 Ekim 2014 tarihinde gözaltına alınmış. 4 Mayıs 2023 tarihli genel seçimlerde Türkiye İşçi Partisi’nden Hatay Milletvekili olarak seçilmiş. Atalay’ın tutukluluk hali devam ettiğinden, yemin edip meclisteki görevine başlayamamıştır. 23 Ekim 2014 tarihinde gözaltına alınmasına rağmen cezasının 28 Eylül 2023 tarihinde onanması göz önünde tutulduğunda, 9 yıla yakın bir süre tutuklu olduğu anlaşılmaktadır. Kendisine 18 yıl ceza verildiğine göre Atalay 12 yıl cezaevinde kalacaktır. Yani 3 yıl sonra tahliye olacak. Bu durum tutukluluk sürelerinin bizatihi kendisinin bir cezaya dönüştüğünün açık bir göstergesidir. Hakkında yıllarca iddianame hazırlanmaması bu tür davaların hukukiliğine gölge düşürmektedir. Diğer taraftan dokunulmazlığa istisna getiren Anayasa’nın 83’üncü maddesinin kötü niyetle kullanılıyor olduğu algısını da güçlendirmektedir. 25 Ekim 2023 tarihinde AYM Atalay’ın tutukluluk halinin devam ettirilmesinin, Anayasa’nın 83’üncü maddesiyle bağdaşmadığını açıklayarak tahliyesine karar verdi. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ise AYM’nin kararını uygulamak yerine ilginç bir şekilde Atalay’ın dosyasını Yargıtay’a gönderdi. Yargıtay ise Türkiye hukuk tarihinde daha ilginç bir şey yaparak AYM’nin yetkilerini aştığını ifade edip AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.

İki yüksek mahkeme arasında yetki ve sınırlar açısından bir belirsizlik varsa bunu düzenleyecek olan ve tartışmayı bitirecek olan Meclis’tir. Aslında Yargıtay’ın iddiasının aksine bir belirsizlik de yok. Derece mahkemeleri ve Yargıtay ile AYM arasında Anayasa’nın 83’üncü maddesi ikinci fıkrasında yer alan milletvekili dokunulmazlığının istisnasını düzenleyen maddesi ile ilgili bir yorum farklılığı olduğu anlaşılmaktadır. AYM diğer mahkemelerden farklı olarak söz konusu dokunulmazlık maddesinin temel hak ve hürriyetler, demokratik hukuk devleti, kişi hak ve güvenliğine aykırı olarak yorumlanmaması gerektiği kanaatindedir.

AYM birçok kararında derece mahkemelerinin söz konusu dokunulmazlık maddesini geniş yorumlayıp hak ihlalinde bulunduğuna karar vermiştir. Yani sadece Atalay davasında değil; Leyla Güven, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Mustafa Balbay gibi davalarda derece mahkemelerinin dokunulmazlığa istisna getiren maddeyi kişi hak ve hürriyetlerine, demokratik hukuk düzenine, ifade hürriyetine, seçme ve seçilme hakkına aykırı bir şekilde yorumladığı kanaatindedir. AYM’ye göre Anayasa’nın 14’üncü maddesi, temel hak ve hürriyetlerin hangi amaçlarla kullanılabileceğini belirtmektedir. Asıl amacı yasama dokunulmazlığının kapsamı dışında bırakılan suçları belirlemek olmayan Anayasa’nın 14’üncü maddesinin genel ifadeler içeren metninden hareketle Anayasa’nın 83’üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “Anayasanın 14’üncü maddesindeki durumlar” ibaresinin yargı organlarınca belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayarak anlamlı bir şekilde yorumlanması mümkün görünmemektedir. Bu ve benzeri gerekçelerle AYM dokunulmazlık istisnası sayılan 83’üncü maddenin hükmünün mahkemelerce yanlış yorumlandığı ve hak ihlallerine sebep oldukları kanaatinde olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda yapılması gereken Meclis’in söz konusu hükmü Anayasa maddesinde bir değişiklikle ya da bir kanunla demokratik ve özgürlükçü hukuk devleti anlayışıyla düzenlemesidir. AYM’nin kapatılması çağrıları yerine Meclis’te özgürlükçü bir düzenleme yapmak daha anlamlı durmaktadır.

Her halükârda hemen her dönem gündeme gelen böylesi davalar, hak ihlâlleri ve tartışmalar, Türkiye’de hukukun üstünlüğü, hukukun belirliliği, masumiyet karinesi ve benzeri kavramlarla ilişkili olduğu kadar, Türkiye’nin demokrasisinden de bağımsız değildir. Bu açıdan bu davalar hepimizi ilgilendirmektedir. Nihayetinde demokrasi, vatandaşların oy hakkına dayanmaktadır. Seçimlerin olması ve seçimlerde seçilen adayın görevini yapabiliyor olması demokrasinin önemli birkaç niteliğinden birisidir. Atalay davasına bir inat ile yaklaşamayacağımız gibi; Yargıtay’ın trafik kazasında haksız ama ortalığı velveleye veren sürücü misali yüksek perdeden tartışmaya girmesi ne Yargıtay’ı haklı çıkartıyor ne de söz konusu davanın demokratik hukuk devletiyle ilişkisinin göz ardı edilmesine yarıyor. Demokratik bir düzenin vazgeçilmez unsuru seçimlerdir. İnsanların seçme ve seçilme haklarının kısıtlanmamasıdır. Seçme ve seçilme hakkı, seçilen insanların aynı zamanda Meclis’te görevini fiilen yerine getirmesinden bağımsız değerlendirilemez. Adayın seçilmesi, ama öyle ya da böyle bir gerekçeyle tutukluluk halinin devam edilmesi, sadece kişinin seçilme hakkını ihlal etmekle kalmamakta; aynı zamanda seçmenlerin de tercihlerinin ve ifade hürriyetlerinin kısıtlanması sonucunu getirmektedir. Dokunulmazlık kurumu da bu anlamda gerekli ve önemlidir. İktidarın yetkilerini kötüye kullanmaması açısından dokunulmazlık kurumunun insan hak ve hürriyetlerini, çoğulcu demokratik ortamı güçlendirici şekilde yorumlaması gerekmektedir. Nitekim AYM de öyle yapmaktadır.

AYM’nin bir askeri darbe sonucunda vesayet rejimini korumak amacıyla kurulduğunun farkındayım. Ancak AYM’nin yapısı çok değişti. Özellikle Zühtü Arslan döneminde hak ve özgürlükler açısından kıymetli kararlar verilmiş ve çok anlamlı gerekçeler yazılmıştır. Temel hak ve hürriyetlerin korunması konusunda Ak Parti’nin önemli bir düzenlemesi olarak kabul edilmesi gereken AYM’ye bireysel başvuru hakkının önünün açılması, Mahkeme’yi daha kıymetli bir hale getirmiştir. Bugün Türkiye hukuk sisteminde AYM temel hak ve hürriyetler konusunda insanların başvurduğu, topluma güven veren bir niteliktedir. Böylesi bir kurumu yıpratmamak başta siyasilerin ve en nihayetinde hepimizin sorumluluğu olsa gerek.

Gazze Soykırımı: Radikal Kötülüğün Sıradanlaşması

“İstisnasız bütün Alman Yahudileri 1933’te Alman halkının üstünden geçen ve Yahudileri günden güne paryaya dönüştüren koordinasyon dalgasını lanetliyordu. Hiçbirisinin kendisine bir kere olsun, eğer izin verilseydi bizden kaç kişi aynı şeyi yapardı, diye sormamış olması nasıl açıklanabilir?” Arendt; Kötülüğün Sıradanlığı, Metis Yayınları, 2021, s.300.

Hannah Arendt’e ait bu ifadeler, Eichmann’ın Kudüs’te yargılandığı dava üzerine kaleme aldığı Kötülüğün Sıradanlığı adlı eserinde geçiyor. Ne yazık ki aradan geçen yıllara rağmen mağdur farklı, katiller farklı, yer ve zaman değişmiş ancak işlenen suç “radikal kötülüğün” “sıradanlaşması” ile benzerliğini korumaktadır.* Nitekim İsrail’in Gazze’de soykırıma başladığı tarihin üzerinden geçen 45 günde 5 bin 600 çocuk, 3 bin 550 kadın olmak üzere toplamda 13 bin 300 Gazzeli sivil hayatını kaybetti. Bu yazıyı yazdığım sırada da İsrail, Gazze’deki saldırılarını cami, kilise, hastane, okul ayırt etmeksizin sürdürmektedir. Ne yazık ki uluslararası siyaset bir kez daha -tıpkı Bosna’da yaşananlarda olduğu gibi- bu duruma ses çıkarmamakta, sorumluluk almaktan kaçınmaktadır.

Birtakım siyasilerin “İsrail’in kendini savunma hakkı vardır” minvalindeki beyanatları ve İsrail’i destekler nitelikteki açıklamaları ise vicdanların nasıl köreldiğini, siyasetçilerin ne kadar korkak olduğunu veya toplumların başındaki insanların vahşete ne kadar alışkın olduğunu göstermektedir. Ancak bu duruma şaşırdığımı söyleyemeyeceğim; tarihte -çok az sayıdaki politikacı hariç- politikacılar vahşetin, kaosun veya kötülüğün bekçiliğini yapmaktan kaçınmamışlar, dahası bunu ülkelerinin çıkarları için yaptıklarını söylemişlerdir. Nitekim Arendt’in adı geçen eserinde de ifade ettiği gibi Yahudi Soykırımcıları da  “Yahudi Sorununu” çözmek için başta tehcire zorlamış -tıpkı İsrail’in Gazzelilere yaptığı gibi- sonrasında ise “nihai çözüm” olarak adlandırdıkları/şifrelendirdikleri soykırımı başlatmışlar ve bunu ulusal güvenlikleri için yaptıklarını iddia etmişlerdir; tıpkı İsrail’in Gazze’ye yaptığı gibi.

“Tehcir operasyonlarının resmi açıklaması niteliğindeki bir sirküler, Yahudilerin komşularının vicdanlarını rahatlatmanın ne kadar kolay olduğunu çok iyi anlatmaktadır: “Bazı açılardan çok zor olan sorunların, halkımızın daimi güvenliği için, bazen amansız sertlikle çözülebilmesi eşyanın tabiatı icabıdır.” s. 168.

Eğer zannımda yanılmıyorsam, tarih boyunca bütün diktatörler, merhamet ve adaletten yoksun kimseler, soykırımcılar, zalimler hep aynı gerekçelerle kendilerini “aklamanın” ve yaptıklarını “meşru zemine çekmenin” gayreti içerisinde olmuşlardır. Ancak bu kimselerin bir kısmı bu dünyada yargıçların önüne çıkarılıp insanlık onurunun bir gereği olarak tüm insanlığa karşı suç işlemekten yargılanmışlar ve tamamı ise tarih nezdinde mahkûm olup lanetlenmişler ve lanetlenmektedirler. Bir hukukçu olarak bugün yaşananların sorumlularının, soykırımın içerisinde bulunan kimselerin, emirleri tatbik edenlerin yargılanmaları için çalışmak ve adaletin kendilerine tecelli ettiğini görmek en büyük umudum ve gayretim olacaktır.

Diğer yandan bütün bu vahşet durdurulduğunda, İstanbul’da, Berlin’de, Londra’da, New York’ta ve daha pek çok yerde vicdan sahibi milyonlar Filistin davası için uyanmış, çabalamış olacaklar ve Filistin’in özgürleşmesi için daha da güçlü ses çıkaracaklardır. Hatta ve hatta kendi yaşadığı acıları unutmayan ve soykırım gibi alçak ve aşağılık bir suça ortak olmak istemeyen İsrail vatandaşları da Tel Aviv’de eylemler düzenleyecek ve bu soykırımı düzenleyen Siyonist zihniyeti alaşağı edecektir.

“Kendilerine gönderilen ahkâmı unutan”** diğerleri ise ebediyen lanetli şekilde kalacak ve bu dünyada da adaletin önüne er ya da geç çıkarılacaklardır. İşte o gün, biz hukukçular, onların dahi adil yargılanması ve Kudüs Duruşmalarında yapılan birtakım usulsüzlüklerin yapılmaması için elimizde Yahudi filozof Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı eseri ile tetkikler yapacak ve görüşlerimizi bildireceğiz. Öyleyse bu yazıyı, bir an evvel Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Başsavcısı’nı cesur olmaya ve göreve davet edip Eski Ahit’in şu ayetleri ile bitirelim:

“Yehova’nın nefret ettiği altı şey var ve canının tiksindiği yedi şey var: Yüksekten bakan gözler, yalancı dil, masum kanı döken eller, hainlik tasarlayan yürek, kötülüğe koşa koşa giden ayaklar, yalan soluyan yalancı şahit ve kardeşleri birbirine düşüren adam.” (Özdeyişler; 17,18,19, Yeni Dünya Çevirisi)

Av. Haldun Barış

*Arendt Yahudilerin uğradığı soykırımı önce “radikal kötülük”olarak tanımlamış, Kudüs Duruşmaları sırasında gözlemlerinde ise (Eichmann’ın normal bir insan olması, zaman zaman Yahudilere yardım etmiş olması kendisinin yalnızca emirlere itaat ettiğini söylemesi gibi) “kötülüğün sıradanlaştığını” fark etmiş ve bu kavramı kullanmıştır.

 ** Maide-13.

Fahiş fiyat sorunu

Geçtiğimiz günlerde medyada bir haber çıktı. Enflasyonla mücadele amacıyla fahiş fiyat denetimi yapmak üzere bin beş yüz memur alınacakmış. Dün okuduğumuz başka bir habere göre de işletmelere sadece para cezası verilmeyecek, işletmenin belli bir süre için kapatılması da mümkün olacakmış. Marketler ile başlayan bu fahiş fiyat denetimlerinin, oteller, lokantalar, hizmet sektörü, konfeksiyon, beyaz eşya, elektronik eşya gibi çeşitli sektörlerde de devam ettirilmesi planlanıyormuş. Bu haberlerden anladığımız kadarıyla enflasyonun sebebinin açgözlü şirketler olduğu tespit edilmiş durumda.

Devletler zaman zaman kendi sebep oldukları problemler için çözümler üretmeye çalışır. Ürettikleri çözüm ise çoğu zaman sorunun daha da büyümesine yol açar. Enflasyon para arzının artmasından başka bir şey değildir. Ülkelerin para arzı grafiği ile enflasyon grafiği arasında her zaman paralellik vardır. Üretim artmadan para arzının artması, paranın satın alım gücünü azaltır ve enflasyon oluşur. Enflasyonla mücadele için sağlam para politikasını tercih etmek yerine fiyat kontrolleri yapmak devletlerin alışılageldik ama hiçbir işe yaramayan pratiklerindendir.

Açgözlü diye nitelenip enflasyonun sebebi olarak işaret edilen işletmeler kâr elde etmek için çalışırlar. Daha iyi şartlara ulaşma çabası insanın ve işletmelerin doğasında vardır. İşletmeler kâr etmek, büyümek ve elde ettikleri kârı hissedarlarına dağıtmak için kurulmuşlardır. Bunu temin edebilmek için de sundukları mal ve hizmeti satabilecekleri maksimum fiyatla satmaları gerekir. İşletmelerin belirleyeceği fiyatları sınırlayan faktörler vardır. Bunların başında rekabet ve tüketici tercihi gelir. Ayrıca fiyatlarını belirlerken başka psikolojik ya da stratejik faktörleri de göz önünde bulundururlar. Örneğin bir işletme en düşük marjla faaliyet göstererek ucuza ürün satmayı hedeflerken bir başkası ise kalitesini yüksek fiyatı ile kanıtlama ve kendi pazarında en pahalı ürünler sunma gibi bir strateji izliyor olabilir. Ya da bir başka işletme diğer sektörlere göre daha yüksek bir kâr marjının doğmasını ve başka yatırımcıların kendi sektörüne yönelmesini istemediği için çok ucuza mal satmayı strateji olarak belirleyebilir. Bunların hepsi normaldir, bir işletmenin fiyatını artırmasının ekonomi açısından bir sakıncası yoktur. Kâr eden işletmeler toplum için faydalıdır. Enflasyon sorunu yaşamayan ülkeler piyasadaki fiyatları zorla indiren değil para politikasını doğru uygulayan ülkelerdir.

Kâr toplum için faydalıdır

Bir alışveriş ancak o alışverişten iki tarafın da fayda görmesi halinde gerçekleşebilir. Malın alıcısı, mala satıcının biçtiği değerden daha fazla değer biçtiği için talip olur. Girişimci, girdi fiyatlarına kendi katacağı değeri de eklediği zaman ondan kâr edebileceğini hesaplar ve bu yüzden girişimde bulunur. Yaptığı faaliyet sonrasında da kârı hedefler. Bu kâr sayesinde o malın tüketicisine ihtiyaç duyduğu ürünü sunar. Kâr edemediği takdirde üretim yapmaz, tüketici de bu yüzden kayıp yaşar. Ticari kâr, tasarrufların doğru kullanıldığının göstergesidir. Kâr eden işletmelerin çalışanları da kazanç elde eder. İşletme istikrarlı bir şekilde kâr ederek sermaye birikimini arttırır ve yüksek teknolojili yatırımlar yapacak kapasiteye ulaşır. Çalışanların marjinal verimliliği ve ücretleri de bundan olumlu olarak etkilenir. Kâr eden şirketler kazandıkları paralarla yeni yatırımlara girişirler. Bu da ekonomiyi büyütür, yeni istihdam imkânları sağlar.

Fiyat mekanizması bir ekonomi için çok önemlidir. Fiyatlar ekonomide neyin üretilmesi gerektiğiyle ilgili sinyallerdir. Bir nihai tüketim ürününün fiyatının artması üreticiye ondan daha fazla üretmesi için bir mesaj gönderir. Böylece o üründe oluşabilecek talep fazlası önlenmiş olur. Eğer artması gereken fiyata müdahale edilirse piyasada kıtlık oluşur. Piyasadaki tüm planlama fiyatlara göre yapılır. Fiyatların kendiliğinden oluşması engellenirse ekonomideki kaynak dağılımı bozulur. Dünya Bankasının 2020 yılında yayınladığı Global Economic Prospects raporundaki “Price Controls, Good Intentions, Bad Outcomes” makalesine göre, fiyat kontrolleri yatırımı ve girişimci aktiviteyi azaltmakta, rekabeti bastırmakta, verimliliği düşürmekte, karaborsa yaratmakta olduğu gibi enflasyonu önlemekte de faydasızdır.

Fiyat kontrolleri baskıcı rejimlerin alameti farikalarındandır. Ekonomiye müdahale edilen ülkelerde bireysel özgürlükler tehlike altındadır. Ekonomi, beşerî hayatın en önemli alanıdır. Tüccarın bir malı kaça alıp kaça satması gerektiğine müdahale eden bir devletin diğer özgürlüklere karışmamasını beklemek yanlıştır. Ekonomik özgürlük endeksinde üst sıralarda bulunan ülkelerin aynı zamanda en özgür ülkeler olması, devlet terörünün en korkunç örneklerinin yaşandığı ülkelerin ekonomilerinin de merkezi planlamayla idare edilmesi tesadüf değildir. Mises’e göre “sosyalist ülkelerin diktatörlükle yönetilmesi bir kazanın sonucu değildir”. Guenter Reimann, 1939 tarihli The Vampire Economy kitabında nasyonal sosyalist Almanya’da devletin ekonomik planlama ve fiyat kontrolleri ile özel mülkiyete saldırmasını ve bunların özgürlüklere ve ekonomiye verdiği zararı anlatıyor. Nazi Almanya’sında bir işletmenin bir malı nereden kaça alacağı, hangi çalışana ne kadar ücret vereceği, ürünü nereye kaça satacağı karmaşık kanunlarla belirleniyordu. İşletmelerde parti tarafından atanmış memurlar bulunuyor ve tüm faaliyetler bu memurların gözetim ve onayıyla gerçekleştiriliyordu. Küçücük muhasebe hatalarına hapse varacak kadar büyük cezalar veriliyordu.

Fahiş fiyat yanlış bir kavramdır

Fahiş fiyat anlamsız ve sübjektif bir tanımlamadır. Devlet milyonlarca işletmedeki girdilerin maliyetini hesaplayıp üzerine kanunun uygun gördüğü bir kâr marjı koyarak piyasadaki fiyatları belirleyemez. Ekonomik sorunlar bu şekilde çözülemez. Bu, piyasadaki regülasyon hastalığının ve maliyetlerin artmasına, kâr marjlarının düşmesine ve ekonominin küçülmesine sebep olur. Devletimiz inşallah Venezuela, Zimbabwe gibi ülkelerin gittiği yoldan değil de ekonomisi sağlam ülkelerin yolundan gitme kararı alır ve piyasayı kendi hâline bırakır.

Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi Arasındaki Yetki Tartışmaları

Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi (AYM) üyeleri hakkında suç duyurusunda bulunmasıyla geçen hafta ortaya çıkan yargı-devlet krizi yankılarını sürdürüyor. Son olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin 14 Kasım’daki grup toplantısındaki sert konuşması bu konudaki önemli gelişmelerden biriydi. Bahçeli AYM ve AYM Başkanı ile ilgili, hakarete ve adil yargılamayı etkileme girişimine varan kabul edilemez ifadelerde bulundu. Esasen AYM’ye karşı örneğine az rastlanan bu ithamlar, işin yargısal/hukuki boyutundan ziyade siyasal boyutunun ön planda olduğunu, arka planda siyasi güç çekişmelerinin ve siyasi hesapların ağır bastığını gösteriyor.

AYM ve Yargıtay arasındaki görüş farklılığının temelinde Anayasa’daki dokunulmazlık maddesi yer alıyor. Anayasanın m. 83/2 hükmü, milletvekillerinin Meclisin kararı olmadıkça tutulamayacağını, sorguya çekilemeyeceğini, tutuklanamayacağını ve yargılanamayacağını ifade ediyor. Fakat aynı maddede “seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır” denilerek milletvekili dokunulmazlığına bir istisna getiriliyor.

14. maddede ise “temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” düzenleniyor. Maddenin ilk fıkrasına göre temel hak ve hürriyetler
– devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı;
– insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı
amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. İkinci fıkrada ise anayasa hükümlerinden hiçbirinin temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacağı ifade ediliyor.

Yargıtay ve AYM 14. maddenin soyut ve genel bir şekilde formüle edildiğinde hemfikir. 14. maddede hangi suç tiplerinin yasama dokunulmazlığının istisnası olacağı açıkça belirtilmemiş, yalnızca yukarıda belirtilen “durumlar” ifade ediliyor. Yargıtay, hangi suç tiplerinin 14. maddede ifade edilen “durumlar” kapsamında değerlendirileceğini belirleme yetkisinin derece mahkemeleri ile birlikte kendisine ait olduğunu ifade etmekte. Bu düşünceye göre, Yargıtay ya da alt düzeydeki mahkemeler işlenen suçun 14. madde kapsamında olduğuna kanaat getirirlerse, milletvekili seçilen kişiyi dokunulmazlıktan yararlandırmayabilecek ve böylece tutuklu kalmasına karar verebilecektir.

AYM ise milletvekili seçilen bir kişinin tutuklu kalmasını, Anayasanın 67. maddesinde düzenlenen seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına müdahale olarak değerlendiriyor ve Anayasanın 13. maddesinde belirtilen şartlara uygun düşmeyen bir müdahalenin temel hak ihlali anlamına geleceğini vurguluyor. Anayasanın 13. maddesine göre bir temel hakka yönelik müdahalenin uygun olması gereken şartlardan birisi kanuniliktir. Yani temel hak ve hürriyetler ancak kanunla sınırlandırılabilir. AYM’ye göre, dokunulmazlığın istisnası olan suç tipleri anayasada açıkça sayılmadığı ve bu konuda bir kanun da bulunmadığı için Yargıtay’ın yorum yoluyla dokunulmazlık halinin istisnalarını belirlemesi ve böylece Can Atalay’ın tutukluluğuna devam edilmesi kanunilik şartına aykırıdır. Temel hak ve hürriyetler ancak kanunla sınırlanabileceğine göre ve somut olayda Can Atalay’ın seçilme ve siyasi hürriyette bulunma hakkı kanunla değil, Mahkeme içtihatlarıyla sınırlandığına göre burada bir hak ihlali vardır.

AYM’nin bu kararı önceki kararlarıyla tutarlı bir bütünlük arz ediyor. Kararda da belirtildiği üzere, bazı AYM kararları ve idarenin keyfi uygulamalarıyla sürdürülen başörtüsü yasağına karşı bireysel başvuruda ihlal kararı verilebilmesi kanunilik şartından kaynaklanmıştı. Yani AYM, üniversitelerde başörtüsü kullanımını yasaklayan bir kanun bulunmadığı için -ölçülülük ve demokratik toplumda gereklilik incelemesine gerek duymadan- hak ihlali kararı vermişti. Burada da bu mantıktan ayrılmayı gerektiren bir durum bulunmuyor. Atalay’ın seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı kanunla değil, Yargıtay kararıyla sınırlanmış ve bu bir hak ihlali.

Üstelik Anayasanın gerek 14. maddesinde [Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.], gerekse 67. maddesinde [Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir.] düzenlemelerin kanunla yapılması gerektiği son derece açık bir biçimde belirtilmiş. Durum bu açıklıktayken Anayasa koyucunun yasama dokunulmazlığının istisnalarını belirleme yetkisini kasten yargı makamlarına bıraktığı konusundaki Yargıtay’ın ısrarı tamamen yersiz ve temelsiz görünüyor.

Öte yandan ihlalin giderilmesi için AYM’nin yeniden yargılama yönünde karar vermesi de yanlış olmuştur. Atalay milletvekili seçildikten sonra 20 Temmuz 2023’te bireysel başvuru yapmış, bu başvuru karara bağlanmadan Atalay’ın cezası 28 Eylül 2023’te Yargıtay’da onanmıştır. Böylece Atalay tutuklu değil, hükümlü haline gelmiştir. AYM’nin karar verdiği 25 Ekim 2023’te tutukluluktan kaynaklanan hak ihlallerini yeniden yargılama ile gidermekte bir hukuki yarar kalmamıştır. Atalay’ın hükümlü olmasından kaynaklanan, örneğin adil yargılanma hakkının ihlali gibi, yeniden yargılama ile giderilebilecek bir ihlal ortada yoktur. Nitekim AYM’nin incelemeleri Atalay’ın tutuklu olmasından kaynaklanan (1. seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı ile 2. kişi hürriyeti ve güvenliği hakkına yönelik) müdahaleler ile sınırlı kalmıştır. AYM ihlalin niçin yeniden yargılama ile giderilebileceğine yönelik hiçbir açıklama getirmemiş, ihlalin sebebiyle ilgili yapmış olduğu ayrıntılı açıklamaları ise tutuklamadan kaynaklanan müdahaleye yönelik olmuştur. AYM yargılama sırasında tutukluluktan kaynaklanan bazı hakları ihlal edildiği için, bir hükümlünün yeniden yargılanmasını ve tahliye edilmesini istemektedir. Bunda ne gibi bir hukuki yarar olduğu ya da hükümden kaynaklanan bir hak ihlali olduğu konusunda kararda hiçbir açıklama yoktur.

Belirtmek gerekir ki AYM’nin böyle yanlış bir karar alması, Yargıtay’ın geçtiğimiz hafta verdiği kararı doğru hale getirmemektedir. Esasen Yargıtay’ın bu kararı yeniden yargılama kararının yanlışlığına değil, dokunulmazlığın istisnasını yorum yoluyla belirleme yetkisinin mahkemelere ait olduğu konusuna odaklanmıştır ve Anayasanın 13. maddesindeki kanunilik şartı açıkken bu konuda ısrar etmenin bir anlamı yoktur.

Anayasanın 153. maddesine göre AYM kararları “yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesine göre, AYM’nin yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı ilgili mahkemeye gönderme yetkisi bulunmaktadır. Aynı maddeye göre “yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde … karar verir”. Gerek Anayasanın gerekse yukarıdaki kanun maddelerinin açıklığı karşısında, AYM’nin yeniden yargılama yapmak üzere dosyayı gönderdiği İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi AYM kararı doğrultusunda karar vermeliydi. Bunun yerine bu mahkeme, ihlal kendi kararından kaynaklanmadığı gerekçesiyle dosyayı Yargıtay’a gönderdi. Yargıtay ise AYM kararına “hukuki değer ve geçerlilik izafe edilemeyeceği” sonucuna vardı.

Yargıtay vardığı bu sonuç için ikna edici bir gerekçe ortaya koyamamıştır. Yargıtay AYM kararına “hukuki değer ve geçerlilik izafe etmeme” yetkisini nereden, hangi hukuk kuralından almaktadır? Mahkemeler AYM ile farklı düşündüğü her konuda AYM kararının “hukuki değer ve geçerlilik” taşımadığını ileri sürerse burada nasıl bir hukuk düzeninden, hatta devlet düzeninden bahsedilebilir? Böyle bir yaklaşımın hukuk ve yargı düzenini temelinden sarsacağı ortadadır. Özellikle de Yargıtay’ın böyle bir yola tevessül etmesi, derece mahkemelerine de örnek teşkil ederek yargıda bir kaosa ve karmaşaya yol açma tehlikesini ortaya çıkarmıştır.