Ana Sayfa Blog Sayfa 14

“Yolsuzluk ve Usulsüzlüklerle Mücadele Bağımsız Komisyonu” Önerisi

Paramparça oluyor böylece dünyamız
Kaybediyor tüm gücünü edepli davranış;
Nasıl gelişebilir bu durumda akıl,
Bizi doğruya götürecek tek unsur?
Sonunda sağlam ahlâklı kişi de
Yöneliyor dalkavuklara ve rüşvetçilere;
Cezalandıramayan hâkim,
Birlik oluyor sonunda suçluyla.
Karanlık bir tablo çizdim; aslında
Bir bahar havası görmeyi tercih ederdim.”

Goethe, Faust, Doğu Batı

Yüzyıllardır toplumların en büyük sorunlarından biri hiç şüphesiz rüşvet ve yolsuzluktur. Daha önce eski tercümanımız sevgili Doruk Arslan ile birlikte yazdığımız “Yolsuzluk ve Rüşvetle Nasıl Mücadele Edilir?” başlıklı yazıda da bu hususa değinmiş, rüşvet ve yolsuzluğu “yetkili bir kişinin veya kurumun gerçekleştirdiği namussuz faaliyetler” olarak tanımlamıştık. (Barış, Haldun, Arslan, Doruk,  Yolsuzluk ve Rüşvetle Nasıl Mücadele Edilir?)

Bugünlerde sosyal medyada özellikle İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı’nın HSK’ya yazdığı mektubun konuşulmaya başlanması ile birlikte pek çok meslektaşım karşılaştığı yolsuzluk/rüşvet hadiselerini sosyal medyada yazmaya başladı. Aslında malumun ilamı niteliğinde olan bu gönderiler artık tuzun koktuğunu gösteriyor. Ne yazık ki geldiğimiz noktada rüşvet kolayca talep edilebilir hale gelmiştir ve bu büyük ahlâksızlık açıkça konuşuluyor olmasına rağmen hakkettiği tepkiyi görememektedir.

Diğer yandan bu sorun yeni bir sorun veya yalnızca bize mahsus bir sorun da değildir. Tüm dünyada değişen oranlarda yolsuzluk/rüşvet olmakta, birtakım karanlık odaklar ne yazık ki yargıya etki edebilmektedir. Gelişmiş ülkelerde bu oran çok daha az iken ve sıkı bir mücadele yürütülüyorken gelişmekte olan veya geri kalmış ülkelerde ise bu oran çok daha yüksektir, mücadele ise güçlü değildir. Gelişmekte olan ülkelerden biri olan ülkemizde de bu oran daha yüksektir; hâlihazırda güçlü bir mücadele ise yürütülmemektedir.

Tam olarak burada namuslu ve işini düzgün yapan memurları ayırmak gerektiğini veya bir genellemeden kesinlikle kaçınmak gerektiğini vurgulamam gerekir. Kesinlikle ülkemizde işini düzgün yapan, rüşvet almayan, nazik, iyi yetişmiş memurlar da azımsanmayacak kadar çoktur. Ancak kabul etmek gerekir ki ülkemizde rüşvet/yolsuzlukla ilgili ciddi ve istikrarlı bir mücadelenin de yapılması gerekmektedir. Öte yandan rüşveti doğrudan “işi yap paranı al” şeklinde bir yönteme de hapsetmemek gerekir. Avrupalıların Hindistan’da yaptığı gibi memurlara iş karşılığında fonlar, dernekler üzerinden ödenekler, hediyeler farklı makamlar vb. yöntemlerse rüşvet vermenin diğer bazı “temiz” (!) yöntemleridir.

Rüşvet ve yolsuzluk bir toplumu ve bir devleti en hızlı çürüten etkenlerden biridir. Çünkü yolsuzluğun, rüşvetin, usulsüzlüklerin hüküm sürdüğü yerlerde yasalar işlevsizdir ve rafa kaldırılmıştır; ahlak, vicdan gibi değerler erozyona uğramıştır. Ahlak, vicdan gibi değerlerin içselleştirilmediği, yasaların hüküm sürmediği yerlerde kaos ve düzensizlik hakimdir; adaletsizlik hüküm sürer, zulüm baş gösterir; Süleyman’ın Özdeyişleri’nde bu husus şu şekilde ifade edilir:

“Kazanca düşkün kişi kendi evine sıkıntı verir, Rüşvetten nefret edense rahat yaşar. /Sahibinin gözünde rüşvet bir tılsımdır. Ne yapsa başarılı olur. Kötü kişi adaleti saptırmak için gizlice rüşvet alır. / Adaletle yöneten kral ülkesini ayakta tutar, Rüşvet alansa çökertir.” Süleyman’ın Özdeyişleri 15-17-21-29.

Konuyu en güzel açıklayan kaynaklardan biri ise Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserindeki şu cümlelerdir:

“Mesaisi biten memur ise soluğu bir eğlence yerinde alırdı. Pahalı içkiler su gibi akar, kadınlar çevresinde döner, memur günün yorgunluğunu(!) çıkarırdı. Ancak böylesi bir hayat için elbette ki çok para kazanmak gerekiyordu. Bu yüzden önemli devlet işleri bu batakhanelerde rüşvetle dönüyordu. Bu olayları duyanlar yüksek sesle hesap sormaktan korkarak ancak kendi aralarında fısıldaşabiliyorlardı. Halk ağlıyor, inliyor, şikâyet ediyor, kızıyor, nefret ediyor ve “madem devlet adamları vurgun peşinde, biz neden fırsatları değerlendirmeyelim ki?” denilerek milli servet talan ediliyordu. Şükürler olsun ki, şimdi memurların durumu böyle değildir. Yavaş yavaş her devlet dairesine kendi Fin memurlarımızı yerleştiriyoruz veya Finlandiya’ya yerleşen İsveçliler’in dürüst olanlarını seçiyoruz. Bu zamanın değerini biliniz. Bulunduğunuz kurumda, görev başında daha ilk günden başlayarak yeni usulleri uygulayınız. Eski işleyiş biçimini terk ediniz. Tamamen yeni ve gerçekçi yöntemleri deneyiniz. Bu yoz yönetim biçiminin devlet dairelerinde hiçbir izi kalmasın.

Artık halk da bilsin ki memurlar, halkın hizmetçileridirler. İş için size müracaat edenlere, sıkıntı veren sinek muamelesi yapmayın. Elden geldiğince işleri kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Herkese karşı güler yüzlü ve iyi niyetli olun. Sonuçta halk şunu anlasın ki, eğer bir iş sonuçlanmıyorsa bu sizin yapmak istemediğinizden değil, yasal olarak yapılması mümkün olmadığındandır.” Grigory Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde.

Hülasa, yolsuzluğu ve rüşveti önlemek, Türkiye’nin yaşanabilir bir ülke olması için en başta yapmamız gerekenlerden biridir. Milli servetimizin korunması, fakirliğin yok olması, “mutlu ve güleryüzlü” insanların, huzurlu semtlerin ülkesi olabilmek için bunu yapmamız gerekmektedir. Açıkçası ben bazı değişen kadrolardan da bu noktada umutlu olduğumu ifade etmeliyim.

Sözü daha fazla uzatmadan, bu yazıyı kaleme almaktaki amacımı sizlere açıklamak istiyorum. Daha evvel çeşitli platformlarda yayınlanan yazılarımda yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için birtakım öneriler sunmuştum:

“Yetkililer ve çalışanlara rüşvet ve yolsuzluk konusunda detaylı ve süregelen eğitimler vermek gerekir.

Mülakatların objektif kriterler eşliğinde yapılması ve bir denetim mekanizması süzgecinden geçirilmesi önem arz etmektedir.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında üçüncü önerimiz ise yetkililerin istinasız şekilde “rotasyona” tabi olmalarıdır.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele kapsamında dördüncü önerimiz ise açıklık, şeffaflık ve kaydedilebilirlik gibi hususların sağlanabilmesi için “dijitalleşme” süreçlerine önem vermek ve bu süreçleri hızlandırmaktır.

Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele için özel kanunların çıkarılması ve “bağımsız bir kuruluş” kurularak mücadeleye başlanmasıdır. (Hong Kong örneğinde olduğu gibi.)”  (Barış, Haldun, Arslan, Doruk,  Yolsuzluk ve Rüşvetle Nasıl Mücadele Edilir?)

Bu önerilerden dijitalleşme önerisinin önemini bir kez daha vurgulamak istiyorum. Günümüzde icra dairelerindeki usulsüzlüklerin oldukça azalması hiç şüphesiz dijitalleşmenin bir sonucudur. (Benzer bir çalışma ivedilikle Göç İdareleri’nde de yapılmalıdır.) Buna daha önce de değinmiştim:

 “Dijitalleşme, yolsuzlukla mücadelede önleyici bir güç olabileceği gibi yapılan yolsuzlukları ortaya çıkarması açısından da oldukça önemli bir işlev üstlenebilir. Santiso’nun makalesinde verilerle açıkladığı birtakım örnekleri burada zikretmek yerinde olacaktır:

  • Ukrayna’da kullanılmaya başlayan bir yapay zeka programı ile Ukrayna,  ihale süreçlerini incelemekte ve bu şekilde günde 4500 ihaleyi denetlemektedir. Bu yapay zeka sayesinde, OECD verilerine göre Ukrayna yılda 1.9 milyar USD kazanç elde etmiş ve ayrıca ihalelerdeki rekabetin artmasını sağlamıştır.
  • Kolombiya’da geliştirilen bir uygulama ile madencilik sektöründeki süreçler kamuya açık hale getirilerek şeffaflık sağlanması amaçlanmıştır.
  • Brezilya’da geliştirilen bir program ise ihale sözleşmelerini analiz ederek şüpheli işlemleri ortaya çıkarmaktadır.

 Ülkemizin dijital dönüşüm ile yolsuzlukla mücadele etmesine yönelik olarak benim birkaç önerim ise şu şekildedir:

  • Devletin, merkezî kayıt kullandığı her alanda dağıtık defter teknolojisinin (DLT) kullanılıp kullanılmayacağına ilişkin analizler ve değerlendirmeler yapılmalıdır.
  • İhale ve teklif süreçlerinin tamamı dijital ortamda yürütülmeli, yapay zekâların denetiminden geçmelidir (Brezilya, Kolombiya, Meksika’dakine benzer uygulamalar ile)
  • Vergi dairelerinin hızlı bir şekilde dijital dönüşüm süreci geçirmesi gerekmektedir.  Çeşitli yapay zeka uygulamaları ile denetimlerin gerçekleştirilebileceği ve bu durumun Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı’na ciddi faydalar sağlayacağı açıktır.
  • Aynı şekilde Sayıştay uzmanlarının yaptığı pek çok denetim, yine süreçlerin dijital ortama aktarılması ile hızlı ve etkin şekilde yapay zeka uygulamaları aracılığıyla yapılabilir.
  • Ülkemizde Enron skandalı benzeri bir skandal yaşanmaması için SPK tarafından yapay zekâ ile denetimler artırılmalı, muhasebe hilelerine yönelik olarak da yapay zekâ altyapısına yönelik Ar-Ge faaliyetleri yürütülmelidir.
  • Konuya ilişkin bir diğer önerim ise aslında zaten dijital ortamda yazılan yargı kararlarının, bir yapay zeka uygulaması ile anonimleştirilerek, kamuya açık hale getirilmesidir. Eğer bu yapılırsa, yargıdaki yolsuzluklar ile ciddi şekilde mücadele edilebilir.

Bu listeyi uzatmak aslında oldukça kolaydır. Tapudaki işlemler, göç idaresindeki işlemler, imar-iskân işlemleri vs. daha pek çok süreç dijital ortamda yürütülüp ardından yapay zeka denetiminden geçirilebilir.” (Barış, Haldun, Dijitalleşme ve Yolsuzlukla Mücadele)

Bu yazımda ise önerilerimden bir diğerini açmak ve tekrardan önermek istiyorum: Hong Kong örneğinde olduğu gibi bağımsız bir “Yolsuzluk ve Usulsüzlüklerle Mücadele Komisyonu”.

Bilindiği üzere, 1970’lerde Hong Kong’da emniyet amiri Godber’in serveti gündeme gelmiş ve Godber soruşturma açıldığında ülkeyi terk ederek bardağı taşırmıştır. Bunun üzerine Hong Kong’da örnek alınası bir yolsuzlukla mücadele sergilenmiştir. Hong Kong’da bugün hâlâ aktif olan bir komisyon (Yolsuzlukla Mücadele Bağımsız Komisyonu (ICAC)) kurulmuş ve bu komisyon operasyon birimi, yolsuzluk önleme birimi ve halkla ilişkiler birimi olmak üzere üç birime ayrılmıştır. Ayrıca bir dizi kanun ile de bu komisyonun işleri kolaylaştırılmıştır.

Ülkemizde de benzer bir komisyon kurulabilir. Bu komisyon hukukçular, akademisyenler, bürokratlar, Sayıştay uzmanları, Devlet Denetleme Kurulu Üyeleri ve yüksek yargıçlar arasından (görevlerinden ayrılmak kaydıyla) “TBMM” aracılığıyla oluşturulmalı ve TBMM’ye karşı sorumlu olmalıdır. Komisyon sistemi Devlet Denetleme Kurulu sistemi gibi olabilir ancak soruşturma ve denetim konularını Cumhurbaşkanı veya Meclis değil üyelerden herhangi birinin teklifi belirlemeli, 1/3 üye oyu alınması halinde denetime başlanmalı, alt gruplar ve çalışanlar “görevlendirme” marifetiyle kurulun hiyerarşik düzenine katılabilmeli, “bilgi alma ve savunma isteme” yetkisi verilmeli, yargı denetimi açık kalmak kaydıyla emekliye ayırma ve rotasyon gibi yetkiler verilmelidir. Bu komisyon; Devlet Denetleme Kurulu, HSK, İçişleri Bakanlığı, MİT ve İletişim Başkanlığı’ndan alacağı desteklerle birimlerini oluşturabilir ve genel hükümlerle suç duyurusunda bulunup yolsuzlukla mücadele edebilir. Kesinlikle yolsuzlukla mücadele için özel bir mahkeme birimi (özel yetkili mahkemeler, devlet güvenlik mahkemeleri vb. mahkemeler gibi) düşünülmemelidir.

Diğer yandan bu mücadele için yolsuzluk ve rüşvetin zararlarına ilişkin yayınlar yapılmalı, sosyal medya organları aktif olarak kullanılmalı, ihbar hatları oluşturulmalı halkın işbirliği için bir dönüşüm zemini oluşturulmalı, sivil topluma projeler ve fonlarla destekler verilmelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı sıklıkla hutbe ve vaazları yolsuzluk ve rüşvet temalı yapmalıdır. Bir an önce halkımız “bal tutan parmağını yalar” gibi sapkın düşüncelerden uzaklaşmalı; Turgut Özal’ın söylediği “benim memurum işini bilir” mantığını bir kenara bırakmalıdır. Bunun için İletişim Başkanlığı ve TRT’ye de önemli ölçüde iş düşmektedir.

Hiç şüphesiz ki bu mücadelenin en önemli ayağı ise biz gençlere düşmektedir. Rahatsızlığımızı dile getirip hukuki çerçeve içerisinde ve yapıcı bir dille ülkemizin bu urdan, bu kanserden kurtulması için elimizden geleni yapmalıyız. Türkiye’nin “Güçlü Düşünce, Yüksek İşler, Yüce Girişimler, Sağlıklı Hayvancılık, En İyi Tarım, Kaliteli Kumaş, Temiz Vicdan, Yeni Fikirler, Mekanik Başarı, Müreffeh Millet!” standartlarına ulaşmasının yegâne yolu budur!

Av. Haldun Barış

Yararlanılan Kaynaklar

Barış Haldun, Arslan Doruk,  “Yolsuzluk ve Rüşvetle Nasıl Mücadele Edilir?”, Harput Küresel İletişim, https://harputkureseliletisim.org/2023/07/16/yolsuzluk-ve-rusvetle-nasil-mucadele-edilir/

Barış Haldun, “Dijitalleşme ve Yolsuzlukla Mücadele”, hurfikirler.com, https://hurfikirler.com/dijitallesme-ve-yolsuzlukla-mucadele/

Petrov, Grigory, Beyaz Zambaklar Ülkesinde.

Hobsbawm, Eric, Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, Sarmal Yayınevi, 1996.

İşler, Kutay,  Kutluay Tutar, Filiz, Yolsuzlukla Mücadele: Seçilmiş Ülke Örnekleri, İzmir Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayı 1, Haziran 2020, ss. 30-41.

Independent Commission Against Corruption, Hong Kong, https://www.icac.org.hk/en/about/history/index.html

Lai, Alan, “Building Public Confidence in Anti Corruption Efforts: The Approach of the Special Administrative Region of China”,  United Nations Office on Drugs and Crime, https://www.unodc.org/documents/treaties/publications/building_confidence.pdf

Yeni Anayasa Tartışmaları 2: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?

Yeni Anayasa Tartışmaları 1: Neden Yeni Bir Anayasa

TBMM’nin 1982 Anayasasını yürürlükten kaldırarak, yerine yeni bir anayasa yapıp yapamayacağı meselesi, Türkiye’deki yeni anayasa tartışmalarının en temel konu başlıklarından birini oluşturmaktadır. Geçmişte TBMM öncülüğünde hazırlanması düşünülen yeni anayasa çalışmaları, TBMM’nin hukuken böyle bir yetkiye sahip olmadığı gerekçesiyle ciddi itirazlarla karşılaşmıştır. Pek muhtemeldir ki, bundan sonraki süreçte de aynı yönde itirazlar yükselecektir.

Önümüzdeki günlerde yeniden gündeme gelmesi beklenen yeni anayasa çalışmalarının hangi usul ve esaslar çerçevesinde yürütüleceği konusunda henüz resmî bir yol haritası ilan edilmiş değildir. Ancak şu aşamada, öncelikle TBMM yeni bir anayasa yapabilir mi sorusunun yanıtlanması gerekir. Zira TBMM’nin böyle bir yetkiye sahip olup olmadığını açıklığa kavuşturmadan, yeni anayasa çalışmalarının hangi usul ve esaslar çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini tartışabilmek mümkün görünmemektedir.

TBMM tarafından yeni bir anayasa hazırlanmasına yönelik itirazlar, temelde, kurucu iktidar – kurulu iktidar ayrımına dayanmaktadır. Bu yaklaşıma göre; TBMM’nin yetkileri, aslî kurucu iktidarın hazırladığı 1982 Anayasası ile belirlenmiştir. Yani TBMM, aslî kurucu iktidarın çizdiği sınırlar çerçevesinde hareket etmesi gereken bir kurulu iktidardır. TBMM’nin 1982 Anayasasını yürürlükten kaldırarak yeni bir anayasa hazırlaması ise 1982 Anayasası ile kendisine çizilen yetki sınırlarının ötesine geçmek, bir başka ifadeyle yetkilerini aşmak anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre; TBMM’nin hukuk düzeni içinde kalarak yeni bir anayasa hazırlamasının imkânı yoktur; böyle bir çabaya girişmek, TBMM’nin hukuk dışına çıkması anlamına gelecektir.

Bu yazıda, yukarıda kısaca özetlediğimiz bu yaklaşım incelenecek, aslî kurucu iktidarın hukuki niteliği ile ilgili tartışmalara yer verilecek ve TBMM’nin pozitif hukuka göre yeni bir anayasa yapma yetkisine sahip olup olmadığı tartışılacaktır.

Anayasal Değişim İhtiyacı ve Kurucu İktidar Kavramı

Birer hukuk metni olan anayasalar, ortaya çıkış sürecindeki dinamikler ve içerdiği düzenlemeler bakımından doğal olarak siyasi bir işleve sahip olagelmiştir. 1787 Amerikan Anayasasından itibaren uzunca bir süre anayasalar, temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alındığı, siyasi iktidarın bu amaçla sınırlandırıldığı metinler olarak anlaşılmıştır. Hazırlanan ilk anayasalarda öncelikli amaç, temel hak ve özgürlüklerin siyasi iktidara karşı korunmasıdır. Anayasaların normatif etki bakımından kanunlardan üstün nitelikte olması da temel hak ve özgürlüklerin daha etkin bir güvenceye kavuşturulması amacına yöneliktir.

Özellikle II. Dünya Savaşından sonra hazırlanan bazı anayasalarda ise temel hak ve özgürlükleri önceleyen anayasacılık anlayışından uzaklaşıldığı ve anayasa hazırlamanın adeta bir moda halini aldığı görülmektedir. Bugün gelinen noktada; yazılı bir anayasası bulunmayan İngiltere örneği hariç, tüm devletlerin yazılı birer anayasası bulunmaktadır ve bu anayasaların önemli bir kısmında hak ve özgürlüklerin siyasi iktidara karşı korunması gibi bir çabaya rastlanmamaktadır.

Ülkeden ülkeye ortaya çıkan bu farklılık, anayasaların sıradan bir hukuk metni olduğu veya siyasi işlevinin artık kalmadığı anlamına gelmez. Anayasalar hazırlanma yöntemi ve içerdiği düzenlemeler bakımından belirli siyasi tercihlerin sonucudur. Fakat anayasalar, aynı zamanda, bu tercihlerin devlet-toplum ilişkilerine çeşitli yansıma biçimlerinden de etkilenir.

Toplumsal gelişmelere ayak uyduramayan, demokratik meşruiyetini kaybeden veya devlet-toplum ilişkilerini düzenlemek bakımından yetersiz görülen anayasalar, yine birtakım siyasi tercihler doğrultusunda, kısmen veya tamamen değiştirilebilir. Anayasal değişim ihtiyacının ortaya çıktığı ülkelerde mevcut anayasanın kısmen mi, yoksa tamamen mi değiştirileceği meselesi, o ülkenin iç siyasi dinamiklerine bağlı olarak şekillenir. Kimi ülkelerde anayasanın kısmî değişiklikler yoluyla toplumsal gelişmelere uyarlanması eğilimi daha yaygındır; kimi ülkelerde ise mevcut anayasayı yürürlükten kaldırıp yerine yeni bir anayasa hazırlama fikri ağırlık kazanabilir.

Anayasal değişim ihtiyacının karşılanması bakımından ülkeden ülkeye görülen tüm bu farklı uygulamalar, anayasa hukuku doktrininde kurucu iktidar kavramıyla karşılanmakta ve inceleme konusu yapılmaktadır. Literatürde kurucu iktidar kavramı, en yalın haliyle, anayasa yapma ve anayasayı değiştirme iktidarı olarak tanımlanmaktadır.

Anayasa yapmak ve anayasayı değiştirmek işlevlerini birbirinden ayırarak inceleme konusu yaptığımızda ise aslî kurucu iktidar ve talî (türev) kurucu iktidar kavramları karşımıza çıkar. Buna göre aslî kurucu iktidar, ilk defa anayasa hazırlamak veya mevcut anayasayı yürürlükten kaldırmak suretiyle yeni bir anayasa hazırlanması işlevini ifade eder. Talî (türev) kurucu iktidar ise mevcut anayasanın, o anayasada öngörülen değişiklik usullerine bağlı kalınarak değiştirilmesi durumunu ifade etmek için kullanılır.

Talî kurucu iktidar, yürürlükteki bir anayasayı, ancak o anayasada öngörülen birtakım kurallara bağlı kalarak değiştirebilir. Yani talî kurucu iktidarın sınırları, aslî kurucu iktidar tarafından belirlenmekte ve belli bir çerçeve içine alınmaktadır. Bu durum, talî kurucu iktidarın gerçekten bir kurucu iktidar olarak sayılıp sayılamayacağı konusunu tartışmalı hale getirse de bu tartışma, ele almaya çalıştığımız konunun kapsamı dışında kalmaktadır.

Aslî Kurucu İktidarın Hukuki Niteliği ve Sınırları

Bir çeşit toplum sözleşmesine benzetebileceğimiz anayasalar, birey hak ve özgürlüklerine yer veren, devletin temel organlarına dair esaslı düzenlemeler içeren birer hukuk metnidir. Bu yönüyle anayasalar, hem siyasi bir içeriğe ve işleve sahiptir hem de uygulandığı ülkedeki hukuk düzeninin temel yapıtaşını oluşturur. Anayasaların bu özelliği, yeni bir anayasa hazırlama gücünü elinde bulunduran aslî kurucu iktidarın hukuki niteliğine dair farklı görüşlerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Pozitivist hukuk teorisine göre aslî kurucu iktidar, hukuk-dışı bir iktidardır. Aslî kurucu iktidar, bir ülkede ya ilk defa anayasa yapar; ya da mevcut anayasayı yürürlükten kaldırarak yerine yeni bir anayasa hazırlar. Her iki durumda da aslî kurucu iktidarı bağlayan herhangi bir hukuk normu yoktur. Zira aslî kurucu iktidar, ancak bir hukuk boşluğu ortamında ortaya çıkabilir.

Hukuk boşluğu, yeni bir devletin kurulması durumunda baştan itibaren söz konusu olabileceği gibi; sonradan yaratılmış da olabilir. Pozitivist teoriye göre, hukuk boşluğunun sonradan yaratılması, ancak devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda söz konusu olabilir. Aslî kurucu iktidar, yeni bir anayasa yapmadan önce, varsa mevcut anayasayı ilga ederek hukuk boşluğu ortamı yaratır; bunun ardından, hiçbir hukuk kuralıyla bağlı olmaksızın yeni bir anayasa yapar. Böyle bir ortamda, aslî kurucu iktidarı sınırlandıran hiçbir hukuki kural veya güç yoktur (Gözler 2012: 46).

Aslî kurucu iktidarın ancak bir hukuk boşluğu ortamında ortaya çıkabileceğini savunan pozitivist yaklaşım, hukukun sürekliliğini savunan birtakım yazarlar tarafından eleştirilmektedir. Bu yaklaşımı savunan yazarlara göre, devrim veya darbe, hukukun bir değişim ya da dönüşümünden başka bir şey değildir. Bu gibi dönemlerde hukuk boşluğu olmaz, hukuk ortadan kalkmaz; hukuk farklı bir biçimde varlığını devam ettirmektedir (Anayurt 2022: 161). Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi; “aslî kurucu iktidarı bağlayan bir anayasanın bulunmayışı zorunlu olarak hukuk düzeninin de yokluğu anlamına gelmemektedir. Kurucu iktidar çoğu durumda yürürlükteki hukuka kendi ihtiyacı ölçüsünde müdahale ederse de onu tümüyle geçersiz kılmaz. Esasen, hukukun tümüyle ortadan kalktığı, tamamen hukuksuz bir toplumsal varoluş devrim ve darbe dönemlerinde bile mümkün değildir” (Erdoğan 2015: 51).

Aslî kurucu iktidarın hukuki niteliğiyle ilgili tartışmalar, aslında büyük ölçüde hukukun ne olduğu meselesiyle ilgilidir. Hukuku yalnızca yürürlükteki pozitif hukuk kurallarından ibaret sayan pozitivist yaklaşım, aslî kurucu iktidarın hukuk-dışı bir iktidar olduğunu ve adeta “hukukun sıfır noktası” olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmaktadır. Hukukun çeşitli toplumsal ve siyasal dinamiklerin ürünü olduğunu savunan yaklaşım ise aslî kurucu iktidarın bütünüyle hukuk-dışı sayılamayacağını savunmaktadır.

Hukukun ne olduğuyla ilgili bu akademik tartışmanın konumuz bakımından önemi şudur: Eğer aslî kurucu iktidarın bütünüyle hukuk-dışı olduğu ve yalnızca hukuk boşluğu yaratılarak ortaya çıkabileceği kabul edilirse, mevcut anayasal düzen içinde kalarak yeni bir anayasa hazırlamanın mümkün olmadığını kabul etmek gerekecektir. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre, TBMM’nin yeni bir anayasa hazırlaması da hukuken mümkün değildir.

Aslî kuruculuğun yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda ortaya çıkabileceğini varsayan bu yaklaşım, hem uygulamadaki bütün anayasa yapım örneklerini izah etmek bakımından gerçekçi değildir; hem de demokratik anlayışla bağdaşmamaktadır (Erdoğan: 53). Nitekim dünyadaki pek çok örnekte görüldüğü gibi, olağan yasama meclisleri, devrim, darbe, savaş gibi olağanüstü şartlar oluşmadan da yeni bir anayasa hazırlayabilmektedir. Kaldı ki; yeni bir anayasa hazırlama faaliyetinin yalnızca devrim, darbe ve savaş gibi hukuk dışı durumlara özgü olduğunu savunmak, anayasal değişim talebinin demokratik yollarla karşılanması ihtimalini de ortadan kaldırmaktadır.

Bu nedenle; aslî kurucu iktidarın yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi hukuk boşluğu ortamında söz konusu olabileceğini varsayan pozitif hukuk yaklaşımını benimsemek yerine; yeni anayasanın, hukuk boşluğu ortamına gerek kalmadan, demokratik ilkelere bağlı kalınarak da hazırlanabileceğini kabul etmek daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Pozitif Hukukun Sınırları İçinde Kalarak TBMM Yeni Anayasa Yapabilir mi?

Pozitivist hukuk anlayışının ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Kemal Gözler, TBMM’nin, pozitif hukukun sınırları içinde kalarak yeni bir anayasa yapamayacağı görüşündedir. Gözler, konuya ilişkin görüşlerini kaleme aldığı 2012 tarihli yazısında “TBMM’nin yeni bir anayasa yapmaya teşebbüs etmesi durumunda ne olur?” sorusunu sormakta ve iki ihtimali dikkate alarak şöyle bir çıkarımda bulunmaktadır:

  1. TBMM’nin yeni anayasayı yaparken mevcut Anayasanın 175’inci maddesinde hükme bağlanan anayasa değişikliği usulünü izlemesi durumunda ortaya yeni bir anayasa değil, anayasa değişikliği çıkar. Böyle bir durumda TBMM’nin yapacağı kanun, yeni bir anayasa değil, bir anayasa değişikliği kanunudur.
  2. TBMM yeni anayasayı yaparken 1982 Anayasasının 175’inci maddesinde belirtilen anayasayı değiştirme usulünü izlemez ise ortaya çıkan metin yoklukla malûl olur: “Varsayalım ki… [TBMM] 175’inci madde dışında öngörülen usulle Anayasa ismini taşıyan bir metin kabul etti. Hatta yine varsayalım ki, bu metin halkoylamasına sunuldu ve halkın %90’ı tarafından kabul edildi. Böyle bir metnin hukuki geçerliliği yoktur. Zira burada ne TBMM’nin, ne de halkın böyle bir metnin kabulü konusunda irade açıklama yetkisi vardır. […] Resmi Gazetede yayınlanmış olsa bile, böyle bir metnin bağlayıcılığı olamaz. Çünkü söz konusu metin sadece Anayasaya aykırı değil, hukuken ‘yokluk’ ile malûldür. Zira böyle bir metin yetkili bir makamın iradesinin ürünü değildir” (Gözler 2012: 57-58).

Kısaca özetlemeye çalıştığımız bu yaklaşım, halkoyu ile kabul edilmiş olsa bile, TBMM’nin 1982 Anayasasını ilga edemeyeceğini, dolayısıyla yeni bir anayasa yapamayacağını varsaymaktadır. Oysaki TBMM’nin pozitif hukukun sınırları içinde kalarak da 1982 Anayasasını ilga etmesi ve yeni bir anayasa hazırlaması mümkündür.

1958 tarihli Fransız Anayasasının hazırlanma sürecinden yola çıkarak, bu üçüncü ihtimali şöyle özetleyebiliriz: 1982 Anayasasının 175’inci maddesinde anayasa değişikliği usulü düzenlenmiştir. Buna göre TBMM, 175’inci maddeye bağlı kalarak, Anayasanın ilk üç maddesi dışındaki bütün maddeleri değiştirebilir. Dolayısıyla TBMM, 175’inci maddeye bağlı kalarak 1982 Anayasasının hangi koşullarla ilga edilebileceğini, yeni anayasanın hangi usul ve esaslar çerçevesinde hazırlanacağını belirleyebilir. Böyle bir durumda TBMM, önce talî kurucu iktidar sıfatıyla 1982 Anayasasını değiştirerek Anayasanın ilga edilebilme koşullarını belirlemiş olacak; bunun ardından da hazırlanan yeni anayasa metnini referanduma sunabilecektir. Bir başka ifadeyle; TBMM bir anayasa değişikliği yaparak önce yeni anayasa hazırlama konusunda resmî yollarla kendini yetkilendirecek, daha sonra da hazırladığı anayasa metnini referanduma sunabilecektir.

Yeni anayasanın TBMM tarafından mı hazırlanacağı, bu işle görevli bir kurucu meclis mi oluşturulacağı, yoksa karma bir yöntem mi izleneceği henüz belli değildir. Ancak hangi yöntem benimsenirse benimsensin, TBMM’nin yeni anayasa hazırlama sürecinde aktif bir rol oynayacağı anlaşılmaktadır. TBMM’nin yeni bir anayasa yapamayacağını ileri süren pozitif hukuk temelli itirazların karşılanabilmesi bakımından en uygun görünen yol, TBMM’nin bir anayasa değişikliği yaparak, yeni anayasa hazırlanması konusunda öncelikle kendini yetkilendirmesinden geçmektedir.

Peki böyle bir yetkilendirmeye gerçekten gerek var mıdır?

Şu hususu bir kez daha belirtmek gerekir ki; anayasal bir düzende aslî kurucu iktidar yalnızca devrim, hükümet darbesi ve iç savaş gibi durumlarda ortaya çıkmaz. 1946 ve 1958 tarihli Fransız Anayasaları, 2020 tarihli halkoylaması ile Şili’de başlatılan yeni anayasa hazırlama süreci bize bunun örneklerini vermektedir. Esasen “anayasayı hangi organın, hangi usulle yapacağı sorusunun cevabı egemenliğin kimde olduğu sorusunun cevabına göre değişir. Zira, egemenlik kimde ise, anayasayı yapacak olan da odur” (Gözler 1998: 74). Demokratik bir anayasal düzende egemenlik yetkileri halka ait olduğuna göre; yasama organı tarafından hazırlanan anayasa taslağının demokratik ilkeler çerçevesinde yapılacak bir referandum yoluyla halk tarafından kabulü de mümkündür. Yani TBMM’nin önce bir anayasa değişikliği yaparak yeni anayasa hazırlama konusunda kendini yetkilendirmesi bir zorunluluk olarak görülmemelidir.

Siyasi aktörlerin uzlaşması ve halkın da onayıyla, TBMM’nin anayasa değişikliği yoluyla kendini yetkilendirmesine gerek kalmadan yeni bir anayasa hazırlanabilir. Nitekim 2011 genel seçimlerinin ardından oluşturulan “Anayasa Uzlaşma Komisyonu” tecrübesi bu bakımdan oldukça değerlidir. Her siyasi partinin eşit olarak üçer üye ile temsil edildiği ve kararların ancak oybirliği ile alınabildiği Anayasa Uzlaşma Komisyonu, kendi görevini “anayasa yapım sürecini yönetmek ve anayasa taslak metnini hazırlamak” biçiminde tanımlamıştır (TBMM Anayasa Uzlaşma Komisyonu Çalışma Usulleri, m.2). Yani Anayasa Uzlaşma Komisyonu üyesi olan milletvekilleri, yeni anayasa hazırlama konusunda TBMM’yi yetkilendiren bir anayasa değişikliğine ihtiyaç duymadan anayasa taslak metni hazırlama girişiminde bulunmuşlardır.

2011 yılında başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları ne yazık ki başarıya ulaşamamış ve görüşülen maddelerin ancak 59’u üzerinde mutabakat sağlanabilmiştir. Buna rağmen, Uzlaşma Komisyonu tecrübesinin yeni anayasa çalışmalarında önemli bir kazanım olarak not edilmesi gerekir. Zira Komisyon, hem kuruluş süreciyle siyasi partiler arasındaki uzlaşıyı yansıtmaktadır; hem de çalışma sürecinde mümkün olan en geniş demokratik katılımın sağlanmasına özen gösterilmiştir.

Aynı uzlaşının bir kez daha sağlanması durumunda, önümüzdeki günlerde başlayacak yeni anayasa çalışmalarının TBMM öncülüğünde yürütülmesinde hiçbir engel yoktur. Pozitivist hukuk anlayışını esas alan itirazların önüne geçmek için TBMM kısmî bir anayasa değişikliği yaparak yeni anayasa hazırlanması konusunda kendini yetkilendirebilir; ancak buna gerek kalmadan, siyasi partiler arasındaki uzlaşıyı ve mümkün olan en geniş demokratik katılımı sağlayarak yeni bir anayasa taslağı hazırlayıp halkoyuna da sunabilir.

Hangi yöntem benimsenirse benimsensin, yeni anayasanın hazırlık çalışmalarına mümkün olan en geniş demokratik katılımın sağlanması ve ortaya çıkan taslak metnin demokratik halkoylaması yoluyla kabulü oldukça önemlidir. Zira egemenlik yetkilerinin kaynağı olan halk iradesi, pozitivist hukuk temelli itirazların karşılanabilmesi bakımından nihai belirleyiciliğe sahiptir.

Kaynakça

Anayurt, Ömer (2022) Anayasa Hukuku Genel Kısım, Ankara: Seçkin.

Erdoğan, Mustafa (2015) Anayasal Demokrasi, Ankara: Siyasal Kitabevi.

Gözler, Kemal (1998) Kurucu İktidar, Bursa: Ekin.

Gözler, Kemal (2012) “Aslî Kurucu İktidar – Talî Kurucu İktidar Ayrımı: TBMM Yeni Bir Anayasa Yapabilir mi?”, Demokratik Anayasa Görüşler ve Öneriler içinde, Ece Göztepe ve Aykut Çelebi (haz.), İstanbul: Metis.

CHP’nin yolu

0

CHP’de geçen hafta sonu yapılan kurultayda bir genel başkan değişikliği gerçekleşti. Özgür Özel-Ekrem İmamoğlu ikilisi Kemal Kılıçdaroğlu’nu muhtemelen beklemediği bir yenilgiye uğrattı. Genel Başkanlık koltuğuna Özel oturdu.

Her değişiklik yeni bir hikâyenin başlangıcıdır. Dışarıdan gözlemcilere düşen de hayırlı olsun demek ve iyi şeyler temenni etmektir. Konu CHP olunca bir iyileşme beklemenin hayli zor olmasına rağmen, partinin yeni yönetimine başarılar dilemekte fayda var. Partinin problemleriyle ve gitmesi gereken yolla ilgili bazı tespitler yapmakta da…

CHP’nin problemleri adından başlıyor; zira adı Türkçeye uymuyor. Cumhuriyet Halk Partisi adı hem yanlış hem de, cumhuriyetin çoğu zaman devletle aynı anlamda kullanıldığı hatırlanırsa, bir devlet partisi çağrışımı yapmakta. İsim bu hâliyle demokrasiye değil tek parti yönetimi dönemine ait. Bu yüzden partinin adının “Cumhuriyetçi Halk Partisi”ne çevrilmesinde fayda var. Bu yapılırsa partinin kısa adı da (CHP) korunmuş olur.

CHP’nin ikinci problemi ideolojik tutumunda, daha doğrusu Kemalizmi parti ideolojisi olarak konumlandırmasında. Kılıçdaroğlu zamanında büyük bir değişiklik olduğunu ve partinin ideolojik bakımdan tamamen yenilendiğini iddia edenler oldu. Bence parti ideolojisi hâlâ Kemalizm. M. Kemal elbette tarihe mal olmuş, anılması ve hatırlanması gereken bir isim. Ancak, klasik CHP çizgisi M. Kemal’i insanüstü niteliklere taşımakta bir beis görmemekte. Tarihimizi, öncesini yok sayarak, M. Kemal ile başlatmakta. Ülkedeki bütün iyi şeylerin onun tarafından istendiğini ve getirildiğini öne sürmekte. Bunun tarihî realitelere aykırı olduğunu biliyoruz. M. Kemal’in tarihimizdeki yerinin normalleştirilmesi de, aynen abartılması gibi, CHP’ye düşmekte. CHP bu meseleyi çözmeden mesafe alamaz. Bu olmadıkça da kendisine “M. Kemal’in partisi” diyen bir parti vatandaşların nispeten küçük bir yüzdesinin oyunu almaya devam eder. Bunun M. Kemal ismine de zarar verdiği tartışılmaz…

CHP’nin bir diğer problemi Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı biçimde ticarî işlerle ilgilenmesi. Parti M. Kemal’in mirası sayesinde İş Bankası’nda hisse sahibi. Banka yönetimine şeklen de olsa atama yapmakta. Bu, kanunun çiğnenmesi. M. Kemal mirasını o zamanki CHP’ye, yani devlete bıraktı. Mirasın asıl sahibi bugünkü CHP değil, devlet. Bu yüzden, CHP banka hisselerini devlete ya da -daha iyisi- Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’na devretmeli. Böylece memleketimizin en önemli ve başarıyla işletilen bankalarından birini de tartışma konusu yapılmaktan kurtarmalı.

Bir diğer sorun partinin kendisi dışındaki tüm siyasî aktörleri gayrimeşru görme eğilimi. Kimse yanılmasın, siyasette bir ittifaklar döneminde yaşamamız CHP’nin bu inanışın dışındaymış gibi bir görünüm vermesi sonucuna yol açtı, ama özünde partinin siyasete ve siyasî aktörlere bakışı böyle. Demokraside hiçbir parti kolayca meşruiyet alanı dışına atılamaz. Bu daha ziyade teröre bulaşan veya kriminal faaliyetler yürüten partiler için söz konusu olabilir; ama demokratik standartlara uygun olarak kurulan ve çalışan her parti meşrudur…

Son olarak CHP’nin ağır bir problemi iktidarlara kategorik biçimde muhalefet etme alışkanlığıdır. Elbette demokraside partiler arasında bir rekabet vardır ve her parti rakibini iktidardan indirmeye kendisini iktidara taşımaya çalışır. Ama bu iktidarın her dediğine ve her yaptığına karşı çıkmayı gerektirmez. Aksi takdirde iktidara yapılan muhalefet kolayca ülkeye muhalefete dönüşebilir. CHP ne yazık ki bu bakımdan başarısız. Oysa, bozuk saat bile günde iki defa doğruyu gösterir. İktidarın yanlışlıkla da olsa doğru şeyler yapması mümkündür. Doğruya doğru, faydalıya faydalı demek bunu yapanları alçaltmaz. CHP bu tavrını da düzeltmeye çalışmalı…

Bu söylenenler bazılarınca dışarıdan masal okumak olarak görülebilir. Ancak, biliyoruz ki, birçok durumda, dışarıdan okunan masalları dinlemek bir yapının içine gömülerek görme kabiliyetini yitirenlerin gerçeklerin farkına varmasına yardımcı olabilir.

Türkiye Gazetesi, 10 Kasım 2023

2023 Liberal Düşünce Kongresi

Liberal Düşünce Topluluğu’nun otuz yılı deviren tarihinde özel ve önemli bir yer tutan Liberal Düşünce Kongrelerinin sonuncusu, önceki hafta sonu Ürgüp’te yapıldı. Kovid nedeniyle verilen dört yıllık aradan sonra bu yıl yeniden toplanan kongre sayesinde, birbirini uzun zamandır görmeyen kişiler bir araya gelme ve yeni simalarla tanışma imkânı buldu.

Kongreye katılanlar arasında dört yıllık süre zarfında birbiriyle irtibatını az-çok koruyanlar yahut hiç koparmayanlar yanında, birbirini sadece bu tür ortak platformlarda görenler de bulunuyordu. Katılımcıların bir kısmı ise kongreye ilk defa gelmişti. Liberal Düşünce Kongreleri, birbirini tanımayanların tanışması, tanıyanların buluşması ve kaynaşması için mümbit bir vasat teşkil edegelmiştir. Bu defa da öyle oldu.

Gözlerim, daha önceki kongrelerde görmeye alışık olduğum halde bu defa katılamayanları aradı. Burada adını anmadıklarım beni bağışlasın ama Mehmet Ali İlkaya, Bengül Güngörmez … bu yılki kongrede olmadığını ilk fark ettiğim isimlerden.

Liberal Düşünce Kongresi’ne bu yıl ilk defa iştirak eden isimler de vardı. Bir kısmını önceden tanıdığım, bir kısmıyla orada tanıştığım bu isimler içinde hemen aklıma gelenler Ömer Koç, Cihan-Şeyda Güneş, Sadi Yumuşak, İlhami Mısırlıoğlu, Tuğba Pusa, Eray Kesebir… Tuğba Pusa, bu yıl ilk defa katıldığı kongreyle ilgili gözlemlerini Yeni Birlik gazetesindeki köşesine de taşıdı.

İki gün süren kongrede düzenlenen panellerde Kürt meselesinden afetlerle mücadelede yerel yönetimlerin rolüne, yükselen devletçiliğe, liberallerin güncel siyaset içindeki hâli pür melâline kadar uzanan bir yelpazede oturumlar düzenlendi, fikir teatisinde bulunuldu. Bu tartışmalar bazen otelin lokantasına, bazen bir fincan çay ya da kahvenin eşlik ettiği dost meclislerine taştı.

Kâh otelin lobisinde, kâh Ürgüp sokaklarında, kâh bir kafeteryada gecenin geç saatlerine kadar süren hararetli sohbetlerde hep ciddi meseleler ele alınmadı elbette. Birbirinden ayrı geçen süre zarfında evlenen veya çoluk çocuğa karışanların sevincini, yakınlarını kaybedenlerin hüznünü, mezun olan, iş kuran, iş arayan yahut kadro bekleyenlerin heyecanını da paylaştık.

Kongrenin müdavimlerinden Yusuf Tekin, bu defa Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla aramızdaydı. Bütün meşguliyetine rağmen birkaç saatini Liberal Düşünce dostlarına ayırma nezaketinde bulundu.

Birkaç istisna dışında Liberal Düşünce Kongresi her yıl Ürgüp’te, Dinler Otel’de toplandı. Toplantılar iki gün sürüyor. Otelin ağırlama kapasitesi katılımcı sayısını sınırlasa da, bu yıl söz alan yeni bir katılımcının zannettiği gibi kongreye iştirak edebilmek için ne referans göstermek gerekiyor ne de liberal olmak. Liberal fikirlerle tanışmak isteyen ve kongrenin finansmanına katkıda bulunmayı kabul eden herkesin katılımına açık bir organizasyon söz konusu. Belli sayıdaki öğrenciye ise konaklama ve seyahat bursu sağlanıyor.

Kongreye katılanların tamamı liberal olmadığı gibi, liberallerin tamamı da bu kongreye katılmadı. Bu o kadar böyle ki, kongrenin ilk günü tanışıp sohbet etme imkânı bulduğum bir katılımcı (muhtemelen LDT’nin sağladığı konaklama ve seyahat bursuyla oradaydı), piyasanın yol açtığı adaletsizliğin önüne geçmek için devlet müdahalesinin şart olduğunu savunuyordu. Başka herhangi bir fikir akımının düzenlediği bir organizasyonda, toplantıyı düzenleyen kurumun değerlerine tam bir tezat teşkil eden bir argümanı bu kadar rahatlıkla dile getirip savunabilir misiniz? Liberal düşüncenin farkı bu olsa gerek.

Liberal Düşünce Topluluğu (LDT) ülkedeki tüm liberalleri temsil etme ve onlar adına konuşma, söz kesme iddiasında değil. Hiç de olmamış. Esasen böylesi bir iddia, liberal düşüncenin mücadele edip kırmaya çalıştığı tekelci zihniyetle aynı çizgide buluşmak olurdu. LDT’nin kuruluş hikâyesini anlattığı kitabında Atilla Yayla’nın da ifade ettiği üzere LDT’nin misyonu, liberal fikirlerin daha kolay serpilebileceği, bu fikirleri paylaşanların birbiriyle temasa geçip işbirliği yapabileceği bir entellektüel zeminin hazırlanmasına katkıda bulunmak ve karşı karşıya kalınan sorunlara liberal perspektiften çözüm önerileri geliştirmek. Uzun vadede fikirlerin galip geleceği şiarıyla yola çıkan LDT, siyasî olmaktan ziyade fikrî bir oluşum. Hedef ve yatırımlarını entellektüel planda gerçekleştirmeye çalışan bir cemiyet. LDT, bu amaçla giriştiği yayın, tercüme ve toplantı faaliyetleriyle fikir hayatımıza canlılık katmakla kalmayıp temas ettiği insanların hayatına ve entellektüel gelişimine önemli katkılarda da bulunuyor. Bu insanlardan biri de benim.

Pekçok kişi gibi beni de liberal düşünce ve LDT ile Atilla Yayla tanıştırdı. Daha çok okumaya, yabancı dilimi geliştirmeye, tashihe, yeni insanlar tanımaya, yazmaya hep onlar teşvik etti. Bugün iki kitap çevirisi Liberte’den çıkmış, beş-altı kitabın tashihini yapmış, Hür Fikirler’de köşe yazan bir doktora öğrencisiysem, bütün bunlarda Atilla Yayla’nın, LDT’nin ve liberal düşünce camiasının payı ve emeği var. Atilla hoca başta olmak üzere hepsine teşekkürü borç biliyorum. Bu vesileyle, LDT’nin bir parçası olmaktan duyduğum gurur ve mutluluğu bir kez daha belirtmek isterim.

Dört yıl aradan sonra Ürgüp’te yeniden toplanan Liberal Düşünce Kongresi’ne katılan, destek ve emek veren herkese teşekkürler.

Liberal düşünceye gönül vermiş özgürlük dostları. İyi ki varsınız!

Türkiye’de İslamizmin Liberalizm ile Güncel İlişkisi

Liberalizm içeriksiz, siyasetsiz-politikasız ve sadece diğerlerine yol açan bir siyasal ideoloji değildir. Hatta modern siyasetin içinde belirli bir içerikle tanımlanmaya başlayan ilk ideolojidir de diyebiliriz. Liberalizmin siyasetin içinde tanımlanmalarının yaşamın içinde çok net karşılıkları vardır. Birey, topluluk, toplum, devlet ve uluslararası siyasal entitelere dair söyledikleri çoğunlukla net ve kendi başına açıklayıcıdır. Merkezinde bireyin serbestisi, hürriyeti ve özgürlüklerinin olması onu hayatın gerçekçi ve kapsamlı açıklanması açısından son derece gerekli de kılmaktadır. Onun söylemleri, en küçük azınlık olarak bireyin yaşamının kendiliğini açıklaması ve ön plana alması noktasında başlı başına bir yaşam içeriğine karşılık gelmektedir. Üstelik bu ideolojinin diğer ideolojiler arasında benzersiz ve orijinal bir literatürünün olması, bu literatürün zenginliği ve açıklayıcılığının zaman içerinde doğruluk noktalarında kanıtları olmuştur. Bireyin özgürlüğü ve özel mülkiyeti siyasetinin pek çok teorisyen, filozof ve düşünürün fikri-bilgi içeriğine sahip olması onun bireyin zihninde izole bir kavram olmadığını da göstermiştir.

Şunu da belirtmek gerekir ki; Türkiye’de liberalizm fikri, hem literatürünün öğrenilmesi-anlaşılması hem de doğrudan siyaset alanında yer alması bakımından ciddi şekilde eksik kalmıştır. Bu eksikliğin kaynağını ise liberalizmin içeriği yerine, Türkiye’de siyasetin çoğunlukla otoriter-totaliter fikirler etrafında şekillenmiş olması sebebine bağlamak daha doğru olacaktır. Bireysel olarak fikrim, Türkiye’de de liberalizmin hem söyledikleri hem de söyleyecekleri açısından diğer temel ideolojilerden daha zengin olduğudur ve liberalizm sadece diğer ideolojilere yol açan bir ideoloji değildir.

Evet liberalizm Türkiye’de kısıtlı bir şekilde ilgi görüyor ancak işin farklı bir boyutu daha var. Türkiye’de muhafazakârlık-İslamizm, milliyetçilik – hatta sosyalizm bile- liberalizme “mesafeli” durmakla birlikte kendi konumlarını meşrulaştırmak ve siyasal iddialarına güç kazandırmak amacıyla “liberal fikirleri-tezleri” “sıklıkla” kullanmakta. Bu kullanımların içeriklerini modern Türkiye siyaseti içinde gördüğümüz şekliyle pragmatik faydacı şekilde açıklamak durumundayız. Modern siyasetin temel kavramlarından “özgürlüğün” en azından kelime olarak siyaset düşüncesi literatüründe olduğu haliyle “yerleşik” olması onu aynı zamanda en çok araçsallaştırılan kavramlardan bir tanesi olarak siyasetin önemli noktalarına yerleştirmekte.

Türkiye’de hâkim iktidarın düşüncesine en çok etki eden siyasal kavram ve yöntemin İslamizm olması nedeniyle İslamizmin liberalizm ile olan güncel ilişkisine bir bakış açısı geliştirmek gerektiğini düşünüyorum.

AKP siyaseti Türkiye’de Milli Görüş’ün içerisinden bir çeşit “yenilikçiler-değişimciler” stratejisi ve göstergeleri ile başladı. Gerçekleştirdikleri vurgular ve yöntemler liberal değerlere yer verir şekilde idi. Belki de kendilerine Milli Görüş içerisinde dahi yer bulabilmek için bu şekilde söylemler oluşturmak “zorunda” gördüler. Zaman içerisinde bu siyaset, diğer siyasal fikirler-ideolojiler ile geliştirdiği “pragmatik” ilişkileri elbette liberalizm görüşlerine de yansıttı. AKP siyaseti içerisinde elbette klasik muhafazakârlıkla doğru orantılı olacak şekilde, en azından prensipte, liberal fikirlerle daha az çelişerek siyasete devam etmek isteyenler vardı. Günümüzde ise, AKP siyasetinin artık liberal “değerlere ve siyasete” çok büyük oranda uzaklaştığını görebilmek zor değil.

Demokratik çoğunluğu oluşturması, bürokrasi hâkimiyetini sağlaması ve ekonomisine bir yer bulması sonrasında kendisini merkezde tutmak için İslamizmin Liberalizme mesafesini arttırdığını ve bu mesafenin kapanmasının mümkün olamayabileceğini söyleyebiliriz. AKP siyasetinin oluşması ve yerleşmesi sürecinde AKP’ye oy verenlerin önemli bir bölümünün birey ve özgürlükler ile ilişkisinin ve arasının aslında “hiç” olmadığını da varsayabiliriz. AKP siyasetinin dili, İslami-muhafazakâr fikri yayınları, majör geleneksel medyanın içerikleri, İslami sivil toplumun üslubu, kültürel müslüman İslamizmin dahi sosyal medyada yansıttığı büyük resim bize bu konuda ciddi göstergeler sunuyor. Liberal değerler ile belirli bir ayrışma ve uzlaşmazlık – belki de uzlaşmaya ihtiyaç duymama – gelecek için bize bir yönelimi sunmuyor mu?

Güncel liberal siyasetin içeriklerinin Atatürkçü-Kemalist siyaset ile AKP’nin İslamist içerikleri arasında sıkışması ise liberalizmi siyaset içinde “yanlış algılanmalara” maruz bırakıyor ve gelecekte de bırakmaya devam edebilir. Atatürkçü kesime göre liberalizm, AKP siyasetinin “şeriatı getirmesi” açısından bir araç, AKP siyasetine göre ise Atatürkçü-Kemalist özgürlük söylemi, Atatürkçü kesimin özellikle laiklik üzerinden geliştirdiği “çağdaşlık” siyasetinin dayatmalarına geri dönmek için kullandıkları bir yöntem.

Burada bir örneği vermek istiyorum. Türkiye’de kamusal olarak “fikri ve akademik” literatür üzerinden liberal olarak bilinen tek isim Atilla Yayla -çok kısıtlı ve sınırlı bilinirlikte olanları bir “aktör” olarak tanımlamak bence yeteli ve doğru değil-. Atilla Yayla kendisinin konuşmaları ve yazılarında dile getirdiği şekliyle klasik liberal biri. Hume- Smith-  Hayek ekolünden olduğunu sıklıkla dile getiren ve Türkiye’de liberalizm literatürünün oluşmasındaki açık ara en önemli kişidir. Bütün bunlarla birlikte “kamusal” görünürlüğü ise – kendisinden bağımsız olarak – “muhafazakâr – İslamist” mecralarda gerçekleşiyor. Her ne kadar kendisi kendi “alanında” sıklıkla liberal fikirleri vurgulasa dahi, çoğunlukla İslamizmin siyasetine yer açması amacıyla vurgulanıyor. AKP siyaseti tarafından Atilla Yayla’nın liberal “Hit” mottoları-söylemleri CHP’ye karşı bir işlevi olduğunda kullanılıyor.

Konunun kamusal olarak en bilinir liberal “fiili siyaset” ayağında ise “Cem Toker ve Besim Tibuk”un pozisyonları ve fikirleri bir bakıma “görmezden” geliniyor. Çünkü bu iki kişi günümüzde neredeyse tamamıyla Atatürkçü-Kemalist siyasetin “kapsama alanında”. Dolayısı ile “liberal fikirleri” AKP siyaseti için geçersiz ve gereksiz.

Siyasetin süreçlerden oluştuğu bir dünyada, siyasal kavramların birbirleri ile ilişkilerinin tamamıyla kesileceğini söylemek doğru olmaz. İktidar, devamlılık ve gelişmeler siyasetin içeriğini dinamik bir şekilde etkileme gücüne sahiptir. Burada İslamizmin liberalizm ile işinin bittiğini iddia etmek yerine, liberalizm ile olan ilişkisinin flulaştığını-aşındığını söylemek daha doğru olacak zannedersem. Liberalizmin Türkiye’de siyasal hayat açısından söyleyeceği daha çok sözün olduğu geçmişten kanıtlarla görülmekteyken, İslamizmin liberalizme sırtını dönmesinin İslamizmin kendisine zarar verici olacağını görebilmesi büyük önem taşımaktadır.

2023 Liberal Düşünce Kongresi – Tuğba Pusa

Özgürlük bireyin en büyük hakkı ve her dönemde sürekli tehdide açık. Akademik kariyerini özgürlük mücadelesine adayan hocalarımla birlikte bu yolda birlikte yürüme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum.

1996’ dan beri her yıl düzenlenen ve artık bir gelenek haline gelen LDT Kongreleri, koronavirüs salgını sebebiyle üç yılın ardından 3-5 Kasım’da, her yıl olduğu gibi bu yıl da Ürgüp Dinler Hotel’de yapıldı. Ben de uzun bir aradan sonra kongredeydim. Düşünceye ve özgürlüğe bakışımda 7 yıl önce tanıma fırsatını bulduğum değerli hocalarım tez danışmanım Prof. Dr. Atilla Yayla ve Prof. Dr. Bekir Berat Özipek hocalarımın emekleri çok büyük. Özgürlük bireyin en büyük hakkı ve her dönemde sürekli tehdide açık. Akademik kariyerini özgürlük mücadelesine adayan hocalarımla birlikte bu yolda birlikte yürüme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum. Üniversitenin ilk yılından beri LDT çerçevesinde düzenlenen seminerlere katıldım. Liberal fikirlerin önemini ve insanın en değerli ve her şeyden üstün olduğunu bu topluluk içinde anladım.

LDT, üyelik temelli olmayan ve hiyerarşik bir yapılanması bulunmayan bu sebeple de genel ilkelerde anlaşan, farklı liberal çizgilerde insanların bir araya gelebildiği bir topluluk. Topluluk, uzun yıllar karmaşık siyasi ortamda kendi fikri çizgisinden kopmadan istikrarlı ve ilkeli bir çizgide binlerce bilimsel seminer, panel gerçekleştirerek kendi çabalarıyla fikir hayatında kitaplarla, dergilerle, gazete yazılarıyla Türkçe literatür oluşturdu.

Gerek Türkiye’nin gerekse küresel kronik sorunların tartışıldığı bu yılki kongreye, Türkiye’nin dört bir yanından liberal düşünce camiasından akademisyenler, yüksek lisans, doktora öğrencileri ve pek çok davetli katıldı.

Açılış konuşmasını topluluğun kurumsallaşmasında ilk yıllarından beri emeği büyük olan ve her yıl olduğu gibi bu yıl da kongrenin başarıyla gerçekleşmesi sağlayan Liberal Düşünce Topluluğu Genel Koordinatörü Özlem Çağlar Yılmaz, Kongre organizasyonunun ortağı Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Semih Aktekin, Tuzla Belediye Başkanı Dr. Şadi Yazıcı ve Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin yaptı.

Kongrede toplam beş oturum yapıldı bu oturumların başlıkları şöyleydi: “Liberaller ve Güncel Siyaset”, “Kürt Meselesinin Neresindeyiz?”, “Yerel Yönetimler Reformu ve Afetlerle Mücadele”, “Ekonomide Yükselen Devletçilik” ve “Yeni Çalışmalar Genç Akademisyenler”.

Kongre bu yıl batılı devletlerin savaş suçu işleyerek hiçbir değer ve ilke ile hareket etmeyen İsrail’in Gazze işgaline destek verdiği bir dönemde yapıldı. Hal böyleyken konuşmacılar, böyle bir psikolojik ortamda konuşmalarını gerçekleştirdi.

Liberalizmin felsefi temellerinin ortaya çıktığı Batı uygarlığı, ne yazık ki, en temel hayat, özgürlük, mülkiyet hakları ve bu haklardan doğan ifade özgürlüğü, seyahat özgürlüklerin dünyanın gözleri önünde ihlal eden İsrail’i destekliyor. Kendi topraklarında da ifade özgürlüğüne söz konusu İsrail’i eleştiren bir fikirse gösteri ve yürüyüşlere izin vermiyor, yapılan yayınları kesiyor, gazetecileri ve karikatüristleri işten atıyor, sosyal medyada algoritmalarla yaşanan katliamı İsrail lehine sansürlemeye çalışıyor.

Konuşmacılar Batı’nın İsrail söz konusu olduğunda en temel özgürlüklerde bile yıkıcı bir tavır izlediğini dile getirdi. Atilla Yayla, liberal değerlerin sadece Batı merkezli okunmasını ve yalnızca Batı coğrafyasına ve kültürüne atfedilmesinin yanlışlığına işaret etti. Batı’nın bu değerlere verdiği önemin yıkılmasının altını çizdi.

Prof. Dr. Hamit Emrah Beriş, devletler arasındaki güç dengelerinin ve küresel hamlelerin siyasete bakışımızı etkilediğini belirtti. Liberalizmin ilkelerini savunurken gerçeklerden kopmamamız gerektiğini hatırlattı. Bununla birlikte siyaseti daha iyi anlamak için Machiavelli’nin daha çok okunması gerektiğine; normların elbette savunulacağına, ancak bunların fetişleştirilmemesi gerektiğine işaret etti.

Kongre her yönüyle çok başarılıydı. Katılımcılar oturum aralarındaki aralarda daha yakın sohbet etme ve fikir alışverişinde bulunma imkânı buldu. Gelecek yılki kongrenin, barış ortamında ve temel insan hak ve özgürlüklerinin tüm insanlar için eşit olduğu bir dünyada yapılması en büyük isteğim.

Yeni Birlik Gazetesi, 10 Kasım 2023

Liberallerin 2023 Kongresi

Türkiye’nin ilk ve ana liberal sivil oluşumu Liberal Düşünce Topluluğu koronavirüs salgını yüzünden üç sene ara vermek zorunda kaldığı Liberal Düşünce Kongrelerini tekrar yapmaya başladı. Bu senenin kongresi 3-5 Kasım’daydı. Ürgüp’te gerçekleştirilen kongre kalabalık ve heyecanlı bir ortamda geçti. Kongre’de organizasyonun ortağı olan Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Semih Aktekin, Tuzla Belediye Başkanı Dr. Şadi Yazıcı ve Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin de birer açış konuşması yaparak liberallerin heyecanını paylaştı.

Liberal Düşünce Kongresi bir klasik olay hâline geldi veya bir geleneğe dönüştü denebilir. LDT 1996’dan beridir bu kongreyi yapıyor. Kongre genellikle Ürgüp’te oluyor. Kongrelerde liberal düşünce camiasından insanlar ve/veya misafirler Türkiye’nin dört bir yanından gelerek Ürgüp’te buluşuyor. Beş veya altı oturumda akademik ve güncel meseleler ele alınıyor. Oturumlardan birinde akademik hayatın henüz başında olan ve yüksek lisans veya bazen doktora tezini yeni savunmuş ve geçmiş gençler sunuş yapıyor. Böylece kitle önünde ilk sunuş tecrübelerini yaşıyor ve dostça bir ortamda tecrübe kazanıyor.

Şimdiye kadar yapılmış hemen hemen tüm toplantılara katılmış biri olarak bu kongreleri çok önemsiyorum. Türkiye’de bu tür akademik ortamlar çok zor oluşuyor. Buna yönelik teşebbüsler süreklilik kazanamıyor ve zamanla hiziplerin çatışma alanına dönüşüyor. Liberal düşünce kongreleri çok farklı.  Elbette fikir ihtilafları oluyor ve tartışmalar yapılıyor, ancak bu çatışmalar düşmanlığa dönüşmüyor ve aradaki insani bağların kopmasına sebep teşkil etmiyor. Bir anlamda bir geniş aile ortamında insanlar sadece sunuşları dinlemiyor aynı zamanda aralarda ve yemeklerde de birbirleriyle tanışma ve sohbet etme imkânı buluyor. Bunun otuz yıl önce bir eğitim ve entelektüel gelişme yapılanması olarak ortaya çıkan ve hâlen de aynı şekilde yoluna devam eden LDT’nin misyonuna da çok uygun olduğu kanaatindeyim. Keşke bu tür ortamların sayısı artsa ve her çizgiden insanlar aynı şeyi tekrarlasa.

Bu sene dikkat çekici noktalardan biri kongrenin Filistin-İsrail savaşının oluşturduğu psikolojik ortamda yapılması ve bunun da doğal olarak yanlış şekilde Batı uygarlığı adı verilen aslında liberal Batı uygarlığı denmesi gereken kesimin çelişkilerine, açmazlarına ve yanlışlarına işaret etmeyi şart kılmasıydı. Nitekim ilk oturumda bu konu ele alındı ve etraflı şekilde tartışıldı. Tüm konuşmacılar Batı’nın İsrail’e verdiği kayıtsız, şartsız ve sınırsız desteğin yanlışlığı ve bu tavrın ifade hürriyeti, gösteri hürriyeti, kurallı şiddet kullanımı, sivillerin koruması, şiddette orantılılık gibi alanlarda nasıl değer yıkıcı devlet tavırlarına vücut verdiği hakkında hemfikirdi. Aynı zamanda liberal değerlerin sadece Batı merkezli okunmasının ve yalnızca Batı coğrafyasına ve kültürüne atfedilmesinin yanlışlığına da işaret edildi. Buna rağmen, altı çizilen nokta değerlerin kendilerinin değil Batı’nın bu değerlere verdiğini söylediği değerin ve önemin yıkılmasıydı. Değerler ayakta, nitekim Batı’yı yargılarken de bu değerlere atıfta bulunuyoruz. Bir diğer nokta liberal düşüncenin bir uluslararası teorisinin olmaması ve liberallerin genellikle devletin ve siyasetin doğasını ve işleyişini anlamada en azından yetersiz kalması hakkındaydı. Bu çerçevede Machiavelli, Hobbes ve hata Schmitt gibi düşünürlerin tekrar okunması gereğine işaret edildi…

Doğrusunu söylemek gerekirse kongre bana göre her bakımdan gayet başarılıydı. İnsanlar hasret giderdi ve birbirinden enerji aldı. LDT olarak kongreye katılan herkese ve ilgi ve desteklerini esirgemeyen tüm kişi ve kuruluşlara müteşekkiriz.

Eğitimde Ölçmede Yeni Arayışlar

Tüm sektörlerde ölçme en önemli sistem basamaklarından birisidir. Ölçmeden modern bir ekonomik yapı, üretim süreci, firmanın ve eğitim sisteminin ayakta kalması mümkün değildir. Hatta genel, dönemlik, yıllık ölçmenin yanında mikro ölçümler de yapılmaktadır. Örneğin bir haftalık bir sertifika beceri eğitiminin başında ve sonunda ölçme değerlendirme faaliyeti mutlaka yapılmaktadır. Gerçek manada bir ölçme değerlendirme yapılmadan gelişme ve ilerleme mümkün değildir. Her ne kadar özellikle kamu eğitim kurumlarında ölçmeye ilişkin ön yargılar, gayri bilimsel tutumlar yaygın olsa da bu konuda yeni adımlar atılmaya devam ediliyor.

Milli Eğitim Bakanlığı, okullardaki ölçme değerlendirme süreçlerine ilişkin radikal bir takım değişikliklere giderek işe başladı. Mevzuatta daha önce yer almayan; “Millî Eğitim Bakanlığı Ölçme ve Değerlendirme Yönetmeliği”ni yayınladı. Toplam 25 maddeden müteşekkil yönetmelik genel bir yol haritası sunmaktadır.

Eğitimde Ölçme Sorunu

Eğitimde doğrudan değil, dolaylı ölçüm yapılır. Yani, öğrencinin bilgi, tutum, davranış ve becerilere ne ölçüde sahip olduğu ölçme araçlarının (anket, soru listesi, sınavlar) kullanıldığı yöntemlerle yapılır. Önemle vurgulamak isterim ki; “Eğitimde her şey ölçülebilir ama her şey”; sadece uygun araçları kullanmak yeterlidir.

Merkezî Sınavlar

Eğitimde ölçmede en önemli noktalardan birisi de “seviyeye uygunluktur.” Merkezî sınavların bu ilkeyi çiğneme ihtimali doğar. Bunun önüne geçmek için bakanlık, il zümre başkanlarına 10 senaryolu bir çalışma yapmalarını ve ölçme uzmanlarıyla değerlendirilerek senaryoların okul internet sitelerinde yayınlanmasını sağladı. Bu yolla, dersin ünite/temalarındaki kazanımlara göre bir dağılım senaryosu yapıldı. Örneğin Fen Bilgisi 6. sınıf Kuvvet Ünitesi için kazanım kümelerinden her biri birbirinden farklı olmak üzere 10 soru sayısı dağılımı yapıldı.  Öğretmen öğrenci gurubunun seviyesine göre istediği bir senaryoyu temel alarak sınavını yapabilecek. Ayrıca ilçe- il veya tüm ülke düzeyinde ortak sınavlar senaryolardan biri seçilerek yapılabilecek. Bu durumda ölçme değerlendirme faaliyetinde kalite artacaktır. MEB genel bir ölçme değerlendirme ile bilimsel eğitim süreçlerinin çıktılarını kontrol etmek istiyor. Bu yeni yaklaşımla, orta vadede merkezi sınavları (LGS-TYT) kaldırmak veya genel bir referans testi haline getirmeyi amaçlıyor olabilir. Her ne olursa olsun eğitimde ölçme ve değerlendirmede bir farkındalık oluştu, oluşuyor… Kapsam geçerliliği, soru-kazanım gibi ölçme adımlarında ciddi ölçüde bilgi uygulama değişimi sağlandı.

Ölçme Değerlendirme İlkeleri

  1. a) Öğrencilerin başarısı, öğretim programındaki kazanımlar esas alınarak dersin özelliğine göre yapılan ölçme uygulamaları neticesinde alınan puanlara göre tespit edilir.
  2. b) Ölçme uygulamaları neticesinde öğrencinin programlarda amaçlanan bilgi, beceri ve duyuşsal özellikleri kazanıp kazanmadığı düzenli olarak izlenir ve değerlendirilir.
  3. c) Ölçme uygulamalarında geçerlilik, güvenilirlik ve kullanışlılık açısından uygun ölçme araçları kullanılır. Ölçme aracının özelliğine göre cevap anahtarı, dereceli puanlama anahtarı, dereceleme ölçeği ya da kontrol listeleri kullanılır.

ç) Kaynaştırma/bütünleştirme yoluyla eğitim ve öğretimlerine devam eden öğrencilere yönelik ölçme değerlendirmede BEP esas alınır.

  1. d) Sınav, ölçme değerlendirme ve yerleştirme işlemleri; güvenilirlik, gizlilik ve tarafsızlık ilkeleri çerçevesinde yapılır.
  2. e) Sınavlar adaylara/öğrencilere aynı ya da farklı sorularla aynı anda veya farklı zamanlarda basılı veya elektronik ortamda uygulanabilir. (MEB, 2023).

Yukarıda sayılan ilkeler okuldaki her ders veya beceri için takip edilecek ilkeleri sıralamaktadır. Öğretmenler sınavları hazırlama sırasında bu ilkeleri takip etmeli, ilkelerin hilafına bir uygulama içine girmemelidir.

İyi Sınavın Özellikleri

İyi bir sınavın hem geçerli hem de güvenilir olması gerekiyor. Geçerlilik: Bir ölçme aracı kullanılış amacına ne oranda hizmet ediyorsa o oranda geçerlilik özelliğine sahiptir. Güvenilirlik ise; ölçme araç veya yönteminin hatalardan arınık ölçme yapabilme derecesidir. Bir ölçme aracının geçerliliği için güvenilirlik ön şarttır. Eğitimde kullanılan ölçme araçlarının güvenilirlik ve geçerliliği sağlaması gerekir. Bu şartlara dikkat etmeden yapılan ölçme hatalıdır, doğru değildir. Çocukları, gençleri yalanla yetiştirmek anlamına gelir.

Genel olarak iyi bir sınav için aşağıdaki hususlara dikkat etmek gerekir.

  • Soru sayısı arttıkça güvenilirlik artar.
  • Sorular öğrenci seviyesine uygun hazırlanırsa güvenilirlik artar.
  • Sınav süresinin süresi gereğinden uzun ya da kısa olması güvenilirliği düşürür.
  • Sorular açık, anlaşılır biçimde yazılmalıdır. 12 Puntonun altındaki büyüklükler de sorun yaratır.
  • Öğrencilerin sınav hakkındaki fikir ve ön yargıları güvenilirliği etkiler.
  • Nesnel puanlanan sınavların güvenilirliği daha yüksektir.
  • Sınav hakkında genel ön bilgi güvenilirliği etkiler.
  • Her soru ölçmek istediğimiz davranışlardan en az birini ortaya çıkartıcı olmalıdır.
  • Her soru “ayırıcı” (bilen-bilmeyen) olmalıdır.
  • Test güvenilir olmalıdır.
  • Kapsayıcı olmalıdır.
  • Sınavın güçlük derecesi dengeli olmalıdır.
  • Aynı sorular sürekli kullanılmamalıdır.
  • Benzer sorular ve soru havuzu geçerliliği düşürür.
  • Cevap puanlamasındaki hatalar geçerliliği düşürür.
  • Sınavda kopya geçerliliği düşürür.

Eğitimde ölçme çok önemli bir basamaktır, iyi yapılmış bir sınav öğrencileri heyecanlandırmalı, düşündürmeli ve farklı yeteneklerini ortaya çıkarmalıdır. Son olarak sınav sonuçları normal dağılım eğrisine uygun olmalıdır. Bunu sağlayan sınav sonuçları öğretmenin uzun vadeli referansıdır.

İyi ki cumhuriyet var!

Türkiye’nin cumhuriyetinin 94’üncü yılı geçtiğimiz pazar günü idrak edildi. Bu münasebetle hem ulusal hem mahallî ölçekte resmî ve sivil kutlamalar yapıldı. Gazeteler özel sayfalar hazırladı. Şirketler, belediyeler — bazıları gerçekten güzel — basılı ve görsel medya ilânlarıyla kutlamalara katıldı.

Hürriyet, Aydınlık, Birgün, Cumhuriyet ve Sözcü gazetelerini her gün takip etmeye çalışıyorum. Sebebi, hem haberleri birden çok kaynaktan okumak hem de farklı yaklaşım ve yorumlardan haberdar olmak istemem. Bunun çok yararını görüyorum. Farklı yayın organları üzerinden karşılaştırmalı okumalar yapmayı herkese tavsiye ederim. Adı geçen gazetelerin hem 29 Ekim’le ilgili sayfa ve haberlerini, hem de köşe yazılarını dikkatle inceledim. Merak ettiğim, 29 Ekim’i kavramak ve anmak açısından bu gazetelerde diğer yayın organlarına kıyasla bir fark olup olmadığıydı.

Bu ülkedeki bazı tarihsel vakaların, günlerin ve şahsiyetlerin kimi kesimlerce görmezden gelinirken kimi çevrelerce iyice abartıldığı, mahalleli hariç herkesin bildiği bir sır. 29 Ekim bunların en önde geleni. Bir kesim neredeyse onu tamamen görmezden gelirken, başka bir kesim cumhuriyet olayının kendisini ve fakat daha ziyade Türkiye’nin cumhuriyetini öyle sözler ve övgülerle anıyor ve kutluyor ki, insanın bazen gülesi bazen ağlayası geliyor.

Okuduğum gazetelerde bazıları cumhuriyetin özgürlük demek olduğunu yazıyordu. Bunlara soralım: Emin misiniz? Özgürlükle ilgisi olmayan, daha doğrusu özgürlüğü katleden epeyce cumhuriyet örneği var. Onları nereye koyacağız? İran cumhuriyet. İranlılar özgürlükle mi boğuluyor? Ya Kuzey Kore, Küba, Çin Halk Cumhuriyeti? O kadar uzağa gitmeyelim: Cumhuriyet bu topraklara özgürlük mü getirdi? Yoksa mevcut özgürlükleri geriletti mi? Özgürlük kavramına özel bir anlam vermedikçe ve özgürlük ile bağımsızlığı birbirine karıştırmadıkça, hiç kimse 1923’te kurulan cumhuriyetin özgürlük getirdiğini söyleyemez. Tam tersi daha doğru. Osmanlı son yıllarında bir anayasal monarşiydi ve hemen bütün kişisel özgürlükler bakımdan tek partili cumhuriyet dönemine göre daha ilerdeydi.

Hızını alamayan bazıları, cumhuriyetin kurulmasıyla demokrasinin de kurulduğunu söylüyor. Acaba? Tek partili cumhuriyet döneminin özelliklerine sahip bir ülke, hiçbir siyaset bilimci ve anayasa hukukçusu tarafından demokrasi olarak adlandırılamaz. Bunu yapan meslekî itibarını kaybeder. Demokrasi demek, çok partili, periyodik, eşit ve âdil seçimler demektir. Siyasal otoritelerin seçimle gelip seçimle gitmesi, halk tarafından siyasal denetime tabi tutulması demektir. Demokrasinin bu unsur ve kurumları tek parti döneminde mevcut değildi. Bizde cumhuriyet, egemenliği zaten ona gitgide daha sınırlı ölçüde sahip olan saltanat ailesinden aldı, ama halka vermedi. Egemen sınıfa tahsis etti. Bu tuhaf tablo ancak 1950’de değişmeye başladı. O da hazmedilemediği için birçok darbe ve darbe teşebbüsü ortaya çıktı.

Biri cumhuriyetin siyasal eşitlik getirdiğini söylemiş. Cumhuriyet olmasaydı Erdoğan, Yıldırım, Kılıçdaroğlu bulunduğu makamlara gelemezdi demiş. Niye? İngiltere gibi anayasal monarşilerde insanlar parti lideri ve/ya başbakan olamıyor mu?

Bir başka klişe de, cumhuriyetin erdem veya fazilet rejimi olduğu. Demek ki cumhuriyet kaçınılmaz olarak erdeme dayanıyor, fazilet getiriyor. O zaman mefhum-u muhalifinden, cumhuriyet olmayan demokrasiler faziletsiz mi? Anayasal monarşi olan İngiltere, İspanya, İsveç, Danimarka rejimleri ve halkları, fazilet yoksunu olsa gerek.

Okuduğum köşe yazılarında ve yorumlarda daha ne inciler vardı, anlatmak zor. Birine inanacak olursak, bağımsızlık gerilerse laiklik de geriler. O zaman Tayyip Erdoğan laikliği devamlı takviye ediyor olmalı. Çünkü Türkiye’nin daha bağımsız bir ülke olması için çabalıyor. ABD ile aramızın açılmasının ana sebebi de bu.

29 Ekim’de solcu Kemalistlerle Kemalist sosyalistler aynı yerde buluştu. Dünyaya sırf sınıf ilişkileri ve çatışmaları açısından bakan biri, 15 yıl içinde cumhuriyetin geriye gittiğini, hatta ortadan kalkma durumuna geldiğini yazmış. Ona göre, cumhuriyeti de demokrasiyi de (elbette insanlığı da) kurtaracak olan, sosyalizm. Sol gerilediği için cumhuriyet gerilemiş. Sol olmadan cumhuriyet olmazmış. İyi de, Küba ve Kuzey Kore gibi yerlerde sosyalist cumhuriyetler var, ama ne demokrasi mevcut ne de insanlar refah içinde. Çökmüş sosyalist rejimlerde, meselâ Sovyetler Birliği’nde de durum aynıydı. Bunu nasıl izah edeceğiz?

Sosyolog, iktisatçı, siyaset bilimci edasıyla döktüren gazete yazarlarının analizleri de evlere şenlikti. Bazıları 1917 Ekim Devrimi ile 1923’ün Kemalist Devrimini aynı türün benzer örnekleri olarak sunuyordu. Kimi, halktaki çeşitliliği ve dindarların da bu çeşitliliğin bir unsuru (yani ülkenin eşit vatandaşları) olduğunu unutarak, hayalî bir halk üzerinden bilim adına ve halkın iyiliği uğruna mütehakkim bir rejim istiyordu. Hepsi dine ve dindarlara ateş püskürüyordu. Yazılarına bakınca anlıyorsunuz ki, ellerine güç geçse, tarihe gömüldüğünü zannettiğimiz özgürlük karşıtı laikçi politikaları yine hayata geçirmeye kalkacak ve kafalarındaki iyi vatandaş resmine uymayanlara kan kusturacaklar. Çoğullukmuş, devletin tarafsızlığıymış, insan haklarıymış, kişisel özgürlükmüş, kanun önünde eşitlikmiş; umurlarında değil.

Her ülkenin andığı günler ve olaylar var. Bunlarla ilgili bir siyasî edebiyat yaratılması ve bir ölçüde abartılı kutlamalara gidilmesi de anlaşılır bir şey. Neticede, her ülkede bu vuku buluyor. Başlarda o kadar önemli olmayan Bastille Günü (14 Temmuz) yaklaşık bir asır sonra Fransa’nın “millî günü” ilân edildi. Amerikalılar sadece beş kişinin öldüğü 5 Mart 1770 Boston olaylarını “Boston Katliamı” diye siyasî tarihlerine kaydetti. Dolayısıyla, duygusallaşmayı normal görmek ve bir miktar abartıya anlayış göstermek lâzım. Ama bizdeki 29 Ekim kutlamalarında sergilenen abartı dozu, birçok yerdekiyle mukayese dahi edilemez.

29 Ekim kutlamaları üzerine yazıp çizdikleri, soldan da Kemalistlerden de iyice umudumu kesmeme sebep oldu. On yıllardır aynı tekerlemeleri tekrarlayıp duruyorlar. Yeni bir ses yeni bir nefes yok. Ezberlerden kurtulmaları ve kendilerini yenilemeleri için, hamaseti bir yana bırakıp tarih, siyaset, sosyoloji filan çalışmaları ve hepsinden önemlisi açık fikirli olmaları lazım. Yoksa korkarım daha yıllarca gerçekleri değil hayallerini, hayatta karşılığı olmayan şeyleri, inanmak istediklerini yazıp söyleyecek; birleştirici olması gereken cumhuriyet fikrini şimdiye kadar yaptıkları gibi ayrımcılığın aracı ve zemini olarak kullanacaklar…

İyi ki memleketimizde cumhuriyet var. Maazallah, cumhuriyetleri olmayan İngiltere, İsveç, İspanya gibi olsak ne yapardık!

*3 Kasım 2017, serbestiyet.com

 

Cumhuriyet Yeryüzü Tanrısı mıdır?

Cumhuriyet yeryüzü tanrısı mıdır?

Türkiye’de belli çevrelerde epey derinlere nüfuz eden bir anlayışa göre, cumhuriyet bir yönetim biçimi olarak insanlığın ulaştığı en son ve aşılamaz merhale. Türkiye Cumhuriyeti ise, tarihte eşi benzeri görülmeyen, üstün meziyetlere sahip, (bilhassa tek parti dönemi itibarıyla) kusursuz bir siyasî entite. Az söyledim, bir ‘mucize’. Bu ülkenin tarihinin hem başlangıcı hem sonu. Toplumca sahip olduğumuz en büyük değer ve varlık…

İlginçtir, daha çok Kemalistlerin dile getirdiği bu abartılı cumhuriyet sevgisi ve yüceltmesi neredeyse hiç muhalefetle karşılaşmıyor. Hemen hemen herkes, cumhuriyet fikir ve uygulamasının münasip, alternatiflerinden üstün, hatta ‘yüce’ olduğu kanaatinde. Bunun sağlıklı bir tutum olmadığı açık. Bir ülkenin siyasî ufkunun bu şekilde daraltılması hem zararlı hem de utanç verici. Bir vaka üzerinden meramımı anlatayım. İngiltere’de kraliyet ailesine birkaç ay önce yeni bir bebek geldi. Bir gazete, kinaye yaparak, bebeğe ‘Republican’ (Cumhuriyetçi) adının verilmesini önerdi. Bu hoş bir espriydi. Buckingham Sarayı’na derinden bağlı bir toplumda, geçmişi asırlar öncesine uzanan monarşi kurumuna nazire olsun diye bu fikir ortaya atılmıştı. Ne oldu? Gazete basılıp herkes içeri alındı mı? Monarşi taraftarları meydanları doldurup teklifi protesto etti mi? İngiliz ordusu ne pahasına olursa olsun monarşiyi koruyacağını bir gece yarısı bildirisiyle resmî web sitesinden duyurdu mu? Hiçbiri olmadı. Benzer bir şey Türkiye’de vuku bulabilir mi? Meselâ, bir gazeteci, “cumhuriyet fikri ve uygulaması iyi olmaktan çok kötü, fayda sağlamaktan çok zarar verici, monarşiyi anayasal monarşi şeklinde diriltelim, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu iyi birine benziyor, onu monark ilan edelim” dese ne olur? Herhalde o kişinin ‘hayatı kayar’.

Dünyanın başka hiçbir yerinde –en azından bu ülkedeki çapta ve bağnazlıkta- karşımıza çıkmayan bu cumhuriyet yüceltmesi (hatta tapınması) yanlış ve eksik tarihî ve güncel siyasî coğrafya ve siyasî sistemler bilgisine dayanıyor. Cumhuriyet propagandasıyla beyni yıkanan her yaş ve çevreden insanlar zannediyor ki, cumhuriyet uygarlık yürüyüşünde son duraktır ve her uygar toplumun siyasî modeli cumhuriyettir. Ne gezer? Tarihe kısaca göz atalım. Kötü bir monarka (III. George) karşı bağımsızlık savaşı veren 13 Amerikan kolonisi kurdukları birliği hem demokrasi hem cumhuriyet olarak adlandırmaktan kaçındı. Siyaset bilimi derslerinde ABD’nin ‘ilk modern demokrasi’ olarak adlandırılması yeni bir fenomen. Amerikan kurucu babaları sistemlerine ‘temsilî cumhuriyet’ (representative republic) ismini verdi. 19. Yüzyılda ve erken 20. Yüzyılda, muhafazakâr yazar Leddihn’den öğreniyoruz ki, cumhuriyetçi – demokratik hükümet biçimleri daha aşağı sınıftan görüldü. Bunda etkili olan, Socrates’in kötü kaderi, Roma Cumhuriyeti’nin kaotik sonu, Fransız Devrimi’nin korkunç ürünleri ve bağımsızlığına kavuşan Latin Amerika’daki başarısız, otoriter cumhuriyetlerin maceralarıydı. Avrupa’da yeni ortaya çıkan siyasî entiteler ekseriya krallık biçimini aldı ve çoğu zaman, başka yerlerden, tabiri caizse, prens ithal etti. Belçikalılar, 1830’da Hollanda’dan kopunca, Saxe – Cabury ailesinden bir Lutheran prens davet etti: I. Leopold. Norveçliler, 1905’te İsveç’ten ayrılınca, ülkeyi 1957’ye kadar idare eden Danimarkalı Prens Charles’ı tahta çıkardı. Osmanlı egemenliğinden kurtulan Balkan ülkeleri mahallî hanedanlar kurdu: Karadağ’da Petrovic Njegos ve Sırbistan’da Karagjorgjevic. Yunanlılar, Bulgarlar ve Romenler de yabancı prensler davet etti.

Bu bilgilerin gösterdiği üzere, her toplumun yolu cumhuriyete doğru uzanmadı. Avrupa’da, imparatorluklar çözüldükçe, hem yeni monarşiler hem cumhuriyetler doğdu. Bugünkü ortalama insanın kafasındaki çağrışımın tersine, monarşi demek ılımlı yönetim ve çeşitliliğe saygı demekti. Cumhuriyet ve demokrasi (halkın yönetimi) (rule of people) anlamına gelirken monarşi ılımlı liderlik (archy) üzerine vurgu yapmaktaydı. 20. Yüzyılda monarşi gibi sınırlı liderlik anlayışına değil toplumun ‘tam anlamıyla ve her yönüyle yönetilmesi’ anlayışına dayanan ulus devletler – cumhuriyetler monarşilerde asla karşılaşılamayacak toplumsal mühendislik projelerine girişme hak, yetki ve gücünü kendinde gördü. Sonuç hemen hemen her seferinde ağır felaketlerdi.

Netice itibarıyla, bir cumhuriyet sırf cumhuriyet olduğu için iyi ve değerli olamaz. Onun iyi ve değerli mi yoksa kötü ve değersiz mi olduğunu dayandığı değerler, benimsediği ilkeler, peşinden koştuğu amaçlar ve kullandığı yöntemler – araçlar belirler. Bu ölçütlere dayanan bir testten Türkiye Cumhuriyeti yüzünün akıyla çıkabilir mi? Sanırım tek parti cumhuriyeti dönemi bunu kesinlikle başaramaz. Çok partili cumhuriyet dönemi ise kısmen başarılı görülebilir.

*29 Ekim 2013’te yayınlanmış bir yazım.

İyi ki cumhuriyet var!

——————————————————

Kapak resmi: Ambrogio Lorenzetti, Allegory of Good Government, Palazzo Pubblico, Siena, 1338-40