Ana Sayfa Blog Sayfa 12

İktidar Üzerine Genç Düşünceler

(1)

“Andolsun, biz Süleyman’ı imtihan ettik. Tahtının üstüne bir ceset bıraktık. Sonra tövbe edip bize yöneldi.” (Sad; 34)

Sad suresinin 34. ayetinde Hz. Süleyman’a dair bir kıssaya işte bu ifadelerle başlanır. Bu ayet belki de Kuran’da geçen ve Hurûf-u Mukattaa ayetleri dışında en sırlı ayetlerden biridir veya belki de benim merakımı en çok cezbeden ayetlerden biridir. Çünkü bu ayette anlatılanın ne olduğu daha doğrusu olayların içyüzü hâlâ aydınlatılabilmiş değildir.

Bilindiği üzere Hz. Süleyman, insanoğlunun görmediği ve göremeyeceği bir krallık ve hükümdarlıkla müjdelenmiş, cinlere, kuşlara, yerde ve gökte pek çok canlıya hükmedip onları anlamış ve onlarla konuşup onlara hükmetmiştir. İşte bu güçlü kralın gücü bir dönem sekteye uğramış, azalmış ve iktidarı sarsılmıştır. Bu kıssada anlatılan da özü itibariyle budur.

Kral Süleyman’ın iktidarının nasıl azaldığı-etkisizleştiği üzerine pek çok şey yazılmış çizilmiştir. Kutsal kitaplarda da bu konu farklı şekillerde ele alınmıştır. Kur’an tefsircilerinden Fahreddin Razi ise konuya ilişkin güçlü görüşleri toplamış, rivayetleri nakletmiştir. Konuya ilişkin oldukça verimli bir diğer çalışma ise Klar tarafından Londra Üniversitesi’nde yapılmış ve Ateş tarafından dilimize kazandırılmıştır.*

Kıssayı ele alan farklı farklı pek çok görüş olsa da öne çıkan temel husus, Süleyman’ın bir hata yaptığı ve bu nedenle iktidarının zayıflatıldığı ve inzivaya çekilmek üzere 40 gün sarayını terk ettiği, bu sırada yerine veziri Sahr adlı cinin geçtiği ve 40 gün sonra Süleyman’ın geri dönerek krallığına geçtiğidir. Bazı rivayetlerde Süleyman’ın bu sırada yüzüğü gevşemiş, bazı rivayetlerde yüzük Sahr’a geçmiş, bazı rivayetlerde ise Süleyman bir balığı temizlerken yüzüğü bulmuştur.

Yahudi kaynaklarında ise olay çok daha başka ele alınsa da özü aynıdır: Kral Süleyman hata yapmıştır ve sonunda iktidarını, bilgeliğini, gücünü, otoritesini kaybetmiştir.

40 günlük inzivanın neticesindeyse Süleyman, affedilmiş ve iktidarına kavuşmuştur:

“Bunun üzerine biz de rüzgârı onun hizmetine verdik. Rüzgâr onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.” (Sad; 36)

Bu kıssa bize göstermektedir ki iktidardayken; Peygamber dahi olsanız hataya meyledebilir, gücün verdiği rehavete kapılabilirsiniz. İşte bu nedenle güç istenci insan doğasının en doğal unsurlarından olsa dahi onu sınırlandırmak ve dizginlemek bir tercihin ötesinde bir zorunluluk olmalıdır.

Öte yandan rivayetlerden birinde geçen vezir cin ile Süleyman arasındaki iktidar kavgası da bu kıssadan almamız gereken derslerden bir diğeridir. İktidarınızın gücü ne kadar artarsa iktidar kavgalarının o kadar içindesiniz demektir, yüzüğünüz olsa dahi…

***
(2)

“eğer Salome ağlarsa
affetme tutkusuyla
o özgür olacak
fakat ağır tacında
yakut ve kan
birbirine karışacak”

Lizeta Kalimeri’nin Salomi adlı şarkısını dinlerken yaylarından hüzün akan ve kelimelere derinlik katan tarihî olay aklıma geldi ve Fabriel’in çizdiği resmi bir süre izledim… **

Rivayet odur ki, Kral Herod doğum günü kutlamasında kızı Salomi’nin dans etmesini ister. Salomi öyle bir dans eder ki gören herkes bu dansın etkisinden çıkamaz. Kral Herod da bu danstan çok etkilenmiştir ve kızına “dile benden ne dilersen” deyivermiştir.  Salomi de kral babasından Vaftizci Yahya’nın başının bir tepsi içerisinde kendisine sunulmasını istemiştir. Bazı kaynaklarda, bir yasak aşka engel olduğu için Salomi’nin annesinin kızına Vaftizci Yahya’nın başını istettiği yazılıdır. Oscar Wilde’ın Salome adlı oyununda ise bu rivayet yerini Yahya’ya aşık Salome’nin intikamına bırakır.

Rivayetler farklı olsa da ortaya çıkan tablo aynıdır: Arzuların dizginlenemediği bir iktidarın en büyük eseri zulüm olacaktır. Bu zulmün acısı, yüzyıllar geçse de şarkılarla, resimlerle, oyunlarla anılacak, unutulmayacaktır.

***
(3)

Şakya Kralı’nın oğlu Prens Siddhartha hayatının bir evresinde 4 kavram üzerine düşünmüştü: Hastalık, yaşlılık, ölüm ve arzu. Bu dört kavram ve dört kavramın kendisinde hissettirdiği duygular onu bir arayışa itti. Siddhartha, sarayı terk etti ve 29 yaşında bir dilenci olarak yollara düştü. Zihnini disipline etmişti, günde bir meyve yiyerek bedenini de disipline etmişti ancak halen istediği aydınlanmayı yakalayamamıştı.

6 yıl boyunca seyahat eden ve aydınlanmanın, arzulardan vazgeçişin yollarını arayan Siddhartha sonunda “arzulardan vazgeçmenin de bir arzu” olduğunu ve bundan da vazgeçmek gerektiğini Kutsal Gece’de fark etti.

Siddhartha veya bilinen adıyla Buda aydınlanmasını “orta yolu” seçmekle bulmuştu. Yeri gelmişken, Siddharta’nın  hayatına dair Hesse’nin yazdığı eseri de öğretilerine başlarken okumanızı tavsiye ederim.

Buda’nın felsefesinde üzerinde durduğu ve beni de etkileyen düşüncelerin temelindeki “vasatlık” aslında İslamiyet’te de övülmüştür. Nitekim Bakara Suresi’nin 143. ayeti şu şekildedir:

“Ve böylece, sizi vasat bir toplum yaptık ki insanlara karşı gerçeğin tanıkları olasınız; elçi de sizin üzerinizde tanık olsun” (Bakara; 143)

Oysa biliyoruz ki toplumumuzda herhangi bir iktidar mefhumu, vasatlıktan uzak, daha aşırı ve daha gösterişlidir. Siyaset bilimi kitaplarında “vasat lider” kavramını göremezsiniz ancak karizmatik liderlerin örneği bolca mevcuttur. Gerçekten de hayatın her aşamasında ve pek çok mecrasında orta ve dengeli bir kişinin, çoğunlukla sürekliliği, bilgeliği, uzun vadeli gerçekçi ve faydalı stratejileri simgeliyor olmasına rağmen tercih edilecek konu ve konumlarda tercih edildiği görülmez. Daha ziyade mucizeler yaratacağına inanılan, aşırılıklar ve olağanüstülüklerle gündeme gelmeyi isteyen veya bu şekilde manipülasyonları sırtlayabilen kişiler tercih edilir. Sonuç ise genelde aynıdır. Belki de vasatlığı ve ortada durabilmeyi, ifrattan ve tefritten kaçınabilmeyi daha çok övmek gerekir!

***

(4)

Fakültede okurken çok sevdiğim ve kendisiyle İran müzikleri eşliğinde sıkça muhabbet ettiğimiz, istişarelerde bulunduğumuz bir abim bana bir kitap ve bir metin önerip bir de hikaye anlatmıştı.

Kitap Mustafa Kutlu’nun Ya Tahammül Ya Sefer adlı eseriydi. Metin yine Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde adlı eserinde geçen “Bir Ahlâk Dersi” adlı metin idi.

Anlattığı hikâye ise şöyleydi:

Bir zamanlar üniversitede okurken yediği içtiği ayrı gitmeyen 3 arkadaş varmış. Bu üç arkadaş aynı zamanda “Türkiye ağır yüktür” deyip bu yükü yüklenmek isterler ve bu uğurda çalışmalarda bulunurlarmış. Gün gelmiş, üniversite bitmiş, ayrılık vakti çatmış. Ayrılırlarken demişler ki, “bir şifre belirleyelim aramızda, hangimiz diğerinin bulunduğu şehre giderse bu şifreyi söylesin. Bu şifre bize davamızı ve bu yıllarımızı anımsatsın ve bizi istikamette tutsun.” Şifreyi belirlemişler: ”O, benim.”

Yıllar geçmiş, biri bürokrat biri bir şirkette yönetici diğeri ise mütevazı bir hayat sahibi olmuş. Mütevazı hayat sahibi İstanbul’a gittiğinde üst düzey şirket yetkilisi olan arkadaşıyla görüşmek için yanına gitmiş ancak arkadaşı toplantıda olduğundan sekreter görüşemeyeceğini söylemiş. Bunun üzerine kahramanımız “acil olarak şu notu kendisine iletin, gitmem lazım o anlar diyerek küçük bir kağıda “O, benim.” şeklindeki aralarındaki şifreyi yazıp göndermiş. Sekreter notu götürmüş ve birkaç dakika sonra elinde başka bir küçük notla geri dönmüş. Notta şöyle yazmaktaymış:

“O, artık ben değilim.”

Geçtiğimiz günlerde Necip Mahfuz’un Dilenci adlı eserini okurken, bu hikâye gelmişti aklıma. Bu yazıyı yazdığım sırada, bu hikâyeyi anlatmışken bu eseri de anmalıyım dedim. Mahfuz, Dilenci’de başarılı ancak tükenmiş, bunalmış ve her şeyden vazgeçmekte olan bir avukatın hikâyesini anlatıyor ve gücün, zenginliğin, sınırları olmayan şehvetin insanda nelere yol açabileceğine dair kaliteli bir eser meydana getiriyor.

Bahsettiğim metin ise Mustafa Kutlu’nun İskenderi’nin Hikem-i Ataiyye’den etkilenerek yazdığı metindir. Metin şu cümleyle başlar:***

“Taleb şan değildir. Razı ol, şan da senin, nam da senin. Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Gömülmeyen şey nabit olmaz.”

Bütün bu hikâyelerin bana anlattığı şey insanın arzularının, insanı dönüştüren en önemli etki olduğudur. Bu dönüşümün iyiliğe veya kötülüğe yönelişi ise hiç şüphesiz insanın elindedir. Bu yönelişi kontrol edebilmenin yegâne yolu ise sürecin ve dönüşümün “farkında” olmaktır.

***
(5)

İktidar kelime kökeni itibariyle, Nişanyan Sözlüğe göre “kudretli olma, gücü yeter olma” anlamına gelmektedir ve “kadir” sözcüğünden türemiştir. Kadir sözcüğü ise “ölçü, değer, güç, kudret, yeterlik” anlamlarını taşımaktadır.

İktidar kelimesi, akıllara ilk olarak siyasal iktidarı getirse de aslında pek çok türe sahip bir kavramdır. İnsanın bulunduğu her ilişkide kendine yer edinebilen “iktidar mefhumu” günümüzde tek bir odakta olmaması ile de farklılaşmıştır.

Tarih boyunca tanrıya ait olan iktidar zamanla tanrı adına yönetme yetkisi olan tek bir odaktan giderek dağılmış ve yaygınlaşmıştır. Günümüzde siyasal odaklar, ekonomik odaklar, etki alanı güçlü olan ve toplumsal hareketlenmeye neden olabilecek (kanaat önderleri, dinî gruplar, influencer’lar vb) “sosyolojik odaklar”, şiddet tekeline sahip olan silahlı odaklar ve belki de ayrı bir sınıf olarak dijital-teknolojik odaklar makro iktidarı aralarında paylaşmakta ve her biri kendi içinde ciddi iktidar kavgaları vermektedir. Bunun neticesi olarak da iktidar günümüzde çok daha kaygan bir zeminde yer almaktadır.

Diğer yandan kabul etmek gerekir ki halen daha en kuvvetli kelimenin manasına karşılık verebilen iktidar çeşidi, siyasal iktidardır. Siyasal iktidar, hukuk düzeni aracılığıyla, şiddet kullanma, gözetleme, ekonomiyi yönetme, tanımlanmamış olsa da eğitim kurumları, sosyal politikalar bakanlıkları, dev iletişim araçları sayesinde sosyal mühendislik yapıp toplumu yönetebilme gücünü haiz yapılardır. İlginç olan ise 21. yy’da demokratik toplumlarda dahi siyasal iktidar mutlak bir güç sahibidir ve insanoğlu bunu adeta kabullenmiş durumdadır.

Oysa kabul etmek gerekir ki, halklar bazı dönemlerde büyük şahsiyetler çıkarırlar bu şahsiyetler toplumlara büyük etkiler yaparak önemli şekiller verirler. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Ancak bu şahsiyetlerin çıkmasını beklemek veya bu şahsiyetlere umut bağlamak doğru olmaz. Hele günümüzde, büyük bir illüzyon ile abartılmış şahsiyetlerin tuzağına düşüp iktidarı teslim etmek yapılabilecek en büyük hatalardan biri olur. Diğer yandan, gücün dağıtılmadığı toplumlarda gücü ele alan ve şahsi menfaatleri doğrultusunda kullanıp liyakatsiz bir yönetim sergileyen muktedirler de görülebilir. Öyleyse her türlü iktidarı sınırlandırmalı, gücü yayarak bir grup veya kişinin tekeline vermeyecek bir sistemin arayışı içinde olunmalıdır.

İktidarı, dolayısıyla da gücü dağıtmanın yegâne yolu güçler ayrılığı prensibinden geçmektedir. Bu prensibin ise en önemli kısmı “bağımsız, tarafsız, adil bir yargı düzeni” kurabilmekten geçer. Bunu yaparken elbette jüristokrasiye kaçmadan ancak hukukun üstünlüğüne ve ayrıca hukuk devleti prensiplerine dayanarak bir düzen inşa edebilmek gerekir.

Türkiye özelinde bakıldığında, güçler ayrılığı prensibinin etkisizleşmesinin asıl nedeni sanıldığı gibi cumhurbaşkanlığı sistemi değil (katkısı olsa da) daha evvelinde var olan “antidemokratik siyasal partiler” sorunu ve siyaset-para ilişkisi (siyasetçilerin ve siyasi partilerin fonlanması) gelmektedir. Diğer yandan Türkiye’de parlementer sistemde dahi parlementerlerin münferit olarak fonksiyonları oldukça kısıtlı olduğundan olay yine partiler içerisindeki küçük bir zümrenin yönetimi noktasına evrilmektedir.

Diğer yandan Türkiye’deki bir diğer temel sistemsel sorun ise hukuk düzeninin siyasallaşması sorunudur. Yargıçların siyasetten kesin ve sert çizgilerle ayrışması gerekmekte, hukuk adamlarının entelektüel düzeyinden tutun da hukukî görgü ve bilgileri üst düzey seviyelerde olmalıdır. Ancak Türkiye kurulduğu dönemden bu yana hiçbir zaman bağımsız, tarafsız ve adil bir yargı düzeni kuramamıştır.

Bir diğer sorun ise ekonomi yönetimidir. Türkiye’de ekonomi yönetimi iktidarların çok fazla inisiyatif alabildikleri alanlardır. Oysa ekonomi yönetiminde temel belli kurallar olmalı ve kurallara uyulması gerekilmelidir. Bunun için anayasada “iktisadî anayasacılık” ekolünün yansımalarını taşıyan maddeleri tartışmak oldukça önemli olacaktır. Bu sistem, kitlelerin dahi isteği ile kolay kolay değiştirilemeyecek, iyi kurgulanmış bir sistem olarak ele alınmalıdır.

Bütün bu saydıklarımızın sonucunda görülmektedir ki iktidarı sınırlandırıcı en önemli araç adil bir hukuk düzeni inşa edebilmekten geçmektedir. Ancak günümüzde bu tek başına yeterli değildir çünkü iktidar, sanıldığının aksine çok daha kompleks ve karışık bir kavram haline gelmiştir.

Zannediyorum, çok da uzak olmayan bir tarihte, merkeziyetsiz para birimleri, merkeze ihtiyacı olmadan yaygınlaşacak mutabakat sistemleri geliştikçe “birey” daha da güçlenecek, teknoloji geliştikçe değer sistemi de değişecek ve ekonomik zenginlik tabana yayılmaya başlayacak dolayısıyla da iktidar kavramı da büyük bir değişime girecektir. Bunun sonucunda ya çok daha kontrolcü bir iktidar grubu ortaya çıkacak veya aksine asgari zorunluluklar üzerinde “gücü ve yetkisi” bulunan iktidarlar ortaya çıkacaktır.

Av. Haldun Barış

Sonnotlar

* Klar, M. O,  “Ve Tahtının Üzerine Bir Ceset Bıraktık” 38 Sâd 34. Âyeti İle İlgili Tarihsel Bir Okuma, https://isamveri.org/pdfdrg/D02237/2009_16/2009_16_ATESA.pdf (Çeviren: Abdurrahman Ateş)

** https://www.youtube.com/watch?v=GRPaV2Aq2GQ

*** Bu metinin tasarım yapılmış, çerçeve yapılacak halini isteyenler bana mail atabilirler. Ayrıca metne şuradan ulaşabilirsiniz:

Ataullah İskenderi’den (r.a.)

Beyaz Yaka Tembelliği

Türkiye, 2000’li yılarla beraber büyük bir değişime uğradı. Uzun yıllar az sayıda gencin yararlandığı yüksek okul eğitimi o kadar yaygınlaştı ki artık normal yetenek düzeyindeki her genç rahatlıkla üniversite eğitimi alıyor… Bunlara paralel olarak üniversite sayısı inanılmaz düzeyde arttı. YÖK verilerine göre; Yükseköğretimde yeni istatistikler belirlendi. 2022-2023 Öğretim Yılı Yükseköğretim İstatistiklerine göre, Türkiye’deki 208 yükseköğretim kurumunda 6.950.142 öğrenci, 184.566 öğretim elemanı bulunuyor.

(https://www.yok.gov.tr/Sayfalar/Haberler/2023/yuksekogretimde-yeni-istatistikler.aspx  26 Ocak 2024 ). 7 milyon üniversite veya dengi okula kayıtlı birey var. Her yıl yaklaşık 1 milyon genç üniversiteden mezun olarak hayata atılıyor. Bu mezunların büyük bölümü beyaz yakalı denilen gruptan. Yani, büro işi yapan, imza/onay yetkisine sahip uzman insanlar. Sorunumuz tam burada başlıyor, üniversiteyi bitirmiş gençlerden bir kısmı iş beğenmiyor. Bunu açalım: Ücreti yetersiz buluyor, işleri kendine uygun bulmuyor. İş statü ve saygınlık düzeyini düşük buluyor… Bu gruptan biraz daha başka bir grup var. Bunlar işte çalışmak istemiyor. Yani tembel… Doğrudan yakınlarına böyle ifade etmek yerine; “yurt dışında çalışacağım, filan işte çalışacağım, olursa devlette çalışacağım vb.” ifadelerle anne-babasına yeni şartlar sunuyor. Çevremizde bu anlattığım süreçte pek çok mimar, mühendis, hukukçu, vb. genç var… Neresinden bakılırsa bakılsın ciddi bir problem ile karşı karşıyayız… Peki bu tablonun sorumlusu kimler? Bana göre 2 kurum doğrudan sorumlu 1. Aileler 2. Eğitim sistemi ve üniversiteler.

Aileler

Günümüz anne babası maalesef kompleksli yetişti, yani kendi anne babasının eksik kusurları ile büyüdü. Sonra da kendi çocuklarını rahat ettirmek uğruna tembelliğe alıştırıyorlar. Yorumum kırıcı gelebilir, ancak gerçek bu… Küçük bir prens ve prenses gibi büyüyen orta sınıf aile çocuğu ilelebet bunu devam ettirmek istiyor… Ödevlerini yapmak, her sorun yaşadığında okula koşmak, evde hiçbir sorumluluk vermemek, para harcama makinası gibi yaşatmak, her şartta hep maddi ve manevi destek olmak gibi daha irili ufaklı pek çok davranış bu tembellik hastalığının ebeveynler tarafından yayılmasına neden olmaktadır. Kariyer planlama ile ilgili bir anne baba konferansında “Üniversiteden mezun gence harçlık vermeyin veya çok az verin” dedim. Orada bulunan herkes çok şaşırdı, açıkladım bu kez bana hak verdiler. Anne babalara birkaç öneride bulunalım:

  1. Çocuğun/gencin kendi yapabileceği her şeyi yapmasını sağlayın, onun yerine yapmayın.
  2. Okuldaki her engele/probleme müdahale etmeyin.
  3. Para harcama sistemini sağlam temellerde oluşturun,
  4. Bir işte çalışmasını sağlayın (yaşına vb. uygun olmak koşulu ile)
  5. Başkalarına yardım etmesini sağlayın (apartman komşusu için alış veriş yapmak vb.)
  6. Ona olan maddi desteğin “sınırı” olduğunu sık sık ifade edin, bundan taviz vermeyin.
  7. Diploma yanında farklı yetkinlikler kazanması için teşvik edin, yönlendirin.
  8. Staj yapıyorsa, iş yerine ziyaret yapıp yetkililer ile görüşün.
  9. İş başarısı konusunda yapıcı olun!
  10. İş kazancı konusunda da tutum ve söylemlerinize dikkat edin!
  11. İş değişimi gündeme gelirse, soğukkanlı olup somut bir plan oluşturmasını sağlayın.
  12. Mezun gence para vermeyin, ihtiyacı karşılanan kimse çalışmaz!
  13. Kendi evini, kendi ailesini kurmuş gence özellikle maddi desteği kesin!

Eğitim Sistemi ve Üniversiteler

Yetişmiş insan kaynağının çalışmaya karşı negatif tutum ve davranışlarının asıl sorumlusu maalesef okullarımız ve üniversitelerimiz. Aslında belediyeler de genel hazırcılığı teşvik edecek bir uygulamaya başladı. Okullarımız özellikle ortaokuldan itibaren çocukları çalışkanlığa teşvik edecek bir öğretim sistemini hayata geçirmemektedir. Sınıf kolayca geçilmekte, başarı belgesi almayan neredeyse hiç yoktur. Öğretim sisteminde hâlâ öğretmen etkin, öğrenci edilgen konumdadır. Bu da tembelliği teşvik etmektedir. Ödevler basittir, geçek yaşam gözlemi, katılımı okullarımızın gündeminde değildir. Burs ve krediler hiçbir çaba, çalışma, ürün veya proje yapılmadan verilmektedir. Staj uygulamasına gereken önem verilmemektedir. Liselerimizde, üniversitelerimizde sadece mezun etme diploma verme misyonu üstlenmiştir. Oysa 21. Yüzyılda farklı yetkinlikler kazanılması, öğrenilmesi ve hayata geçirilmesi gerekmektedir. Anne babalara yönelik yeterli kariyer planlama faaliyeti yapılmamaktadır. İş başarımı sadece “kazanç” odaklı tartışılmaktadır. Okulların ve Üniversitelerin izlemesi gereken birkaç öneri sunalım:

  1. Ders, sınıf geçmek zor olmalıdır. Yani, derste öğrenilmesi, uygulanması gereken beceriler kazanılmamışsa öğrenci derste/ sınıfta kalmalıdır.
  2. Burs ve kredi sistemi mutlaka çıktı başarımı odaklı olmalıdır. Bir proje, bir iş bir başarı üretmeyen para almamalıdır.
  3. Teorik eğitim, mutlaka çalışma hayatı ile paralel yürümelidir.
  4. İş yeri raporu, iş gözlem raporu gibi faaliyetlere yer verilmelidir.
  5. Öğretmen ve öğretim üyeleri çalışkanlık konusunda model olmalıdır.
  6. Kamu kurumlarında, sosyal çalışma kurumlarında gönüllü çalışmalar teşvik edilmelidir.
  7. Diploma ile birlikte, bireyin çalışma alışkanlıkları, ek becerileri transkripte yazılmalıdır.
  8. Mezun izleme sistemleri kurulmalıdır.
  9. Bazı liselerde ve üniversitelerin tamamında girişimcilik programı hayata geçirilmelidir.

Türkiye gelişmekte olan genç bir ülkedir. Her yıl yaklaşık bir milyon yüksek kapasiteli iyi eğitim almış kişi çalışma hayatına katılmaktadır. Bizler bu gruptan girişimcilik, inovasyon, patent-buluş yeni unicornlar bekliyorken, onların bir kısmı mesai saatlerine riayet edeceği akşam evine dönmek gibi rutin bir iş performansına ve bunu sürdürecek bir yaşam biçimine bile sahip değiller. Üstelik içinde bulundukları yaş çalışmak ve başarılı olmak noktasında en uygun zaman dilimidir. Bütün gün evde/kafede pinekleyen, sosyal medyada ahkâm kesen gruplar her bakımdan ciddi bir tehlikedir. Bu çok kritik probleme geç kalmadan eğilmek zorundayız.

Not: Unicorn girişim olmak için bir şirketin 1 milyar dolar veya daha fazla yatırımcı değerine ulaşması gerekiyor.

The Palestinian-Israeli Conflict in Terms of Liberal Theory

The hot conflict between Palestine and Israel has confronted liberal thought, like all approaches, with the problem of introspection and the comparison of theory and practice. This is a problem that inevitably needs to be addressed and that will be revealed more and more in the future.

The reason for my use of the term ‘liberal thought’ rather than ‘liberal ideology’ is that I have little sympathy for the idea that liberalism is an ideology in the classical sense. At least, I do distinguish liberalism from hard ideologies such as socialism, fascism, Islamism, etc., which are based on complete truths that must be transmitted and imposed on society from top to down, and which consider that a right and a duty for the state to do so. If liberalism is to be called an ideology at all, it must be emphasized that it is a soft and incomplete ideology, and as such it must be distinguished from hardline and completed / total ideologies.

As such, liberalism is based on a set of instrumental values, not a final set of values. This means that the values that liberalism espouses are the framework values that are essential for a peaceful and prosperous common life. The natural consequence is that in a place where liberal thought prevails, everyone can live as he or she wishes, provided that the equal rights of others are respected.

But the area in which liberal thought is at its weakest is in international relations. In other words, liberalism lacks an international policy proposal. Although liberal thought is shown to be the owner of idealist theory among the realist and idealist approaches to international relations, this cannot be seen as a complete mirroring or overlapping of the two. Idealist theory fits liberalism in part. But that is in theory. What happens in practice? In my opinion, in practice, realist policies on the basis of the balance of power and the perception of national interests are predominant.

In parallel, we have the problem that liberal individuals and organizations, especially those with a global interest, appeal to liberal principles and values when evaluating other countries and states, but either completely ignore or gloss over the issue of evaluating their own country’s foreign policy on the same basis. Most liberal individuals and organizations in the United States can be cited as an example. However, we see that they adopt this attitude mainly towards another power, Israel.

Unfortunately, in discussions among liberals (classical liberals, minarchists, anarcho-capitalists) in various parts of the world, or in public statements made by these groups, some individuals and organizations take very contradictory positions that throw liberal values out of the window. While some liberal individuals and organizations are vocal, others remain silent and do not show their true colors on this issue. In the face of Israel’s brutal aggression against Palestine, some liberal individuals and organizations publicly and strongly support Palestine, while others support Israel. Quite a few individuals and organizations remain silent and try not to show any color. Of course, it can be said that this situation in the world also applies to Türkiye. This issue deserves to be highlighted separately.

Israel’s Occupation

The main issue to be addressed is Israel’s position. Although Israel appears to be carrying out its relentless and ruthless attacks in response to the recent HAMAS raid, the story did not begin on October 7, 2023, the date of the raid; it goes back much further. However, those who seek to justify and rationalize Israel’s actions in Gaza prefer to ignore this fact and rely on three main arguments to justify Israeli aggression. First, they argue that Israel is not an occupier because there was no previous political authority in the territories it occupies. Second, that the Jews owned the land long ago but were expelled from it, and therefore it is their historical right (and, some argue, the promise of the land to the Jews in their holy book, the Torah) to take it over completely and establish an independent state. The third argument is that on October 7, 2023, HAMAS carried out a ‘brutal attack’ on Israeli territory, almost exclusively targeting civilians, which gave Israel the right to take revenge and bomb Gaza, as it is doing today. Israel must respond to this attack and fight HAMAS, which is a ‘terrorist organization’. Others, unable to slow down, express the idea that this is an existential struggle not only for Israel but for all Western civilization.

Are these theses true or false in terms of historical facts and liberal thought? Why are they true or false? Let us consider them one by one:

Was there no Palestinian state?

As is well known, the region dwelled for a long time under the rule of Ottoman Empire. This was largely a period of peace and tranquility for the region. After the collapse of the Ottoman Empire and the British domination of the region, the Mandatory Palestine was established by a decision of the Entente Powers and officially recognized by the League of Nations in June 1922. This state lasted from 1920 to 1948. If things had gone as usual/ regular, this state would have gained its independence from Great Britain and would have appeared at the world stage today as an independent state. In fact, the Mandate had its own political existence. The permits issued to Jews who wanted to immigrate to the region and the coins minted in the name of the administration are signs and results of this fact. Similarly, the state of Palestine appears on the maps of the time.

Palestine’s misfortune first came in the 19th century, when, contrary to popular belief, it was decided to adopt the land as the homeland of the Jews in a process initiated not by Jewish Zionists but by Christian Zionists and continued by Jewish Zionists. This led to the immigration of Jews from many parts of the world to the region. Thus, the Jewish population began to grow. However, the land was still predominantly Palestinian and the majority of the population was Palestinian. Despite all the immigration efforts, by the end of World War II, the Jewish population and Jewish-owned land in the region was very small. Britain’s withdrawal from the region caused the already established and active Jewish terrorist organizations to change direction and target Palestinians. The terrorist activities carried out by these organizations aimed at expelling the Palestinians from the region and eventually began the journey that led to establishing the State of Israel. Based on this, it would not be inappropriate, unfair and wrong to say that Israel is a power that was pioneered by terrorist organizations acting in accordance with the goals of Zionism.

There was a state – a political authority – in the region that existed under the name of Palestine, but even if such a state never existed, most of the people who lived there were Palestinians, and their land and homes were privately owned. The expansion of Israel effectively meant that these areas of private property were attacked, liquidated and made Jewish by means and methods that were contrary to morality and justice. It was also an attack on the right to life of the people through the invasion of private property. Therefore, it is inconceivable that a line of thought that truly values human rights, and especially private property, would support Israel’s behavior. In such a case, either the theory is wrong, or the people who claim to adhere to the theory are betraying it…

Historically occupied lands?

The second thesis used to justify Israel’s existence and its treatment of the Palestinians, as emphasized above, is that Jews lived in the region thousands of years ago, but were expelled from these lands by the dominant powers of the time. Therefore, these lands actually belong to the Jews. This thesis is supported, at least in the eyes of some, by a religious claim. The Torah, the holy book of the Jews, claims that the land in question was promised to the Jews. This view is shared, for example, by American evangelical Christians and religious Jews who give Israel endless and unlimited support.

In many places and times in history we see cases of occupation and exile. This shows us that human beings are not angels, and that at times great injustices have been committed. But how far back in time can we go when we try to redress injustices? Will going back too far help to redress injustices or will it lead to new ones? This is the real question that needs to be discussed. In other words, how far back is reasonable, moderate, and feasible? We can draw on the insights of Allen Buchanan in Secession (Westview Press, 1991), who has done excellent work on these issues.

According to Buchanan, going back thousands of years to redress injustices is both impossible and wrong.

It is impossible because in many cases it is even difficult to determine the true extent of the case and the perpetrators. It is also possible that efforts to redress injustices may create new injustices, radically and irrevocably altering the status quo. Therefore, in efforts to address past injustices, it is important to consider whether or not there are witnesses to the injustices – that is, people who were alive at the time of the injustices – and whether or not there is a vivid and widespread historical record of the event…. In many cases that means that we can go back at most three or four generations in terms of time.

It is wrong because if we accept that presence in some lands thousands of years ago gives communities of the same descent the right to claim those lands, and if we develop policies based on that, the world would be turned upside down. For example, Indians could claim that most of the United States is theirs. Therefore, as Allen Buchanan points out, it seems to be reasonable to go back three or four generations at the most. And that makes Palestine legitimate, not Israel. Because the Palestinian case is still going on, some of the people who lived through the first expulsions and massacres are still alive, and the new case means that time extends to the next three or four generations…

Another question is how much credibility should be given to the religious references. The credentials of any religion are essentially a matter for its believers. For those who do not believe in the Torah, these claims have no meaning or value. Zionist Jews may claim that the land they occupy belongs to them, and that they are therefore not occupying it, but rather bringing it into conformity with the commandments of the Book. However, this view is only meaningful and valued by them. Moreover, in today’s world, it is not possible to legitimize the occupation of land by appealing to theo-political arguments alone. Then, for example, the religious and historical significance that Muslims attach to Jerusalem can also compete with this claim…

Is HAMAS a terrorist organization or a resistance movement?

The third thesis of Israel’s supporters is that HAMAS is a terrorist organization and should be fought like any other terrorist organization. This is a manipulation of the concept of terrorism. The US and Israel do not hesitate to call any organization they don’t like as a terrorist organization. They even believe that they have a monopoly on deciding who is terrorist or not. For example, while Türkiye is in an existential struggle with the terrorist organization PKK in Türkiye, Syria and Iraq, the United States of America does not see the extension of this terrorist group in Syria and Iraq, PKK/YPG, as terrorist and cooperating with it as an ally in the name of fighting another terrorist group, ISIS. This attitude shows USA’s double standards in its view of terrorism in the clearest way.

Is HAMAS a terrorist organization? Israel and its supporters answer to this question ‘yes’ without hesitation. However, it is very difficult to say that HAMAS is a terrorist organization. HAMAS is a political party. It was born out of the Palestinian Authority’s inability to govern effectively and the Palestinian people’s despair and hopelessness that their homeland was going to be liberated from Israeli occupation. HAMAS was born as a result. It participated in the elections and was successful. HAMAS enjoys great popular support not only in Gaza but also in the West Bank. It won 4 of 5 West Bank cities in 2005 municipal elections and a parliamentary majority in 2006 legislative elections.

The October 7 attack and the use of violence against civilians by HAMAS can of course be criticized. However, one cannot ignore the fact that there is intense disinformation about it. For example, the claims that 40 beheaded babies and participants in a music festival near the Gaza border were massacred by HAMAS turned out to be Israeli disinformation. Moreover, when the whole story is considered – what has happened since 1948 and what Israel has done and continues to do – it can be said that the HAMAS attack was a response to Israeli terrorism rather than an attack in itself.

Let us not forget that Israel pursues a policy of occupation and annihilation not only in Gaza, but everywhere Palestinians live. In addition to the massive territories it has acquired through wars and expulsions, it has displaced Palestinians and confiscated their lands through a policy of salami slicing. Therefore, HAMAS’s attack is an ‘attack’ on the occupiers of people’s occupied lands, not on lands that are legally and morally recognized as belonging to a state.

In fact, Israel was sneaky and quite successful until the recent HAMAS operation. So much so that the fact that Israel is an occupying and lawless entity was almost completely forgotten. It had already occupied most of the Palestinian territories and settled the Jews there. In order to liquidate the rest, it followed a policy of salami slicing, moving forward in small steps. The HAMAS ‘attack’ and Israel’s brutal response put the reality of what Israel is and what it is trying to do back on the world’s agenda, perhaps never to leave it again…

From a liberal perspective

From a liberal perspective, Israel is clearly in the wrong. In addition to the points made above Israel has a long-standing practice of trampling on all human rights and freedoms, in the heat of conflict it violates many rules, many of them derived from liberal thought. Collective punishment, for example, has been an Israeli policy for decades. This policy has now emerged in Gaza, but traditionally the entire family of someone believed to have committed a crime is punished by demolishing their home. Likewise, civilians, especially children and women, are not accidentally killed in Israeli attacks, they are deliberately slaughtered by Israel. In our time, the mortality rate of children in wars is about 8%, while in Gaza it is 42%. Israel uses phosphor bombs which are forbidden by international law and very harmful to humans. Israel also deliberately kills journalists. The number of journalists killed so far is over one hundred. Israel also arrests and detains minors in the occupied West Bank. It tries them in military courts, not in civilian courts like Israeli citizens, and sentences them to prison…

All these practices are contrary to liberal theory. Therefore, for liberals to support Israel is to betray the theory they claim to embrace. No one who is aware of liberal theory and has the power and ability to read and interpret life based on its elements would or could support Israel.

* Prof. Dr. Atilla Yayla,

School of Humanities and Social Sciences, Medipol University,

Founding Member of Association for Liberal Thinking.

Tavus Kuşu Büyük Bir Kuş mudur?

Tavus kuşu küçük bir kuş değildir ve bu soru da öylesine sorulmuş bir soru değildir. Endişelenmeyin, hâlâ aklım başımda ve bu yazının başlığı benim üzerine düşünüp sizlerle de tartışayım dediğim bir konu değil. Birkaç yıl evvel İngiltere’de gerçekleşen bir tren kazasında sorumluluğun şirkete ait olup olmadığını belirleyebilmek için tartışılan sorulardan biriymiş bu soru. Sözleşmede sorumluluğa ilişkin maddelerden birinde yabancı nesnenin boyutu önem arz ettiğinden bu tartışma İngiliz kamuoyunu bir süreliğine meşgul etmiş.

Soruyu ve konuyu önemli kılan bir diğer konu ise İngiltere’de demiryollarının özelleşmiş olması ve bunun üzerine çıkan tartışmalar. İngiliz basınında uzun uzadıya konuşulan bu konu karşımıza demiryollarının özelleştirilmesinde önemli bir başarısızlık öyküsü olarak çıkmakta.

Doğrusu bu konuyu iş için Ankara’dan Sivas’a hızlı tren ile seyahat ettiğim bir gün “demiryolları özelleşebiliyor mu” acaba diye düşündüğümde araştırdım. Fakültede idari yargı alanına giren sözleşmelerde tren işletmeleri üzerinden örnekler verilmişti ve ayrımlar yapılmıştı. Ancak ben TCDD ve iştirakleri dışında hiçbir taşımacılık işletmesi görmemiştim. Daha evvel, İstanbul’a, Eskişehir’e, Konya’ya da hızlı tren ile seyahat ettim. Birkaç kez de Güney Ekspresi’ne niyet etmiştim ancak gidememiştim. Bütün bu seyahatlerde karşıma hep TCDD çıktığından serbestleştirmenin veya farklı bir firmanın demiryolu taşımacılığı yapıp yapamayacağını bilemiyordum.  Mevzuat üzerinde araştırmalar yaptığımda geçmiş yıllarda (2013) “Türkiye Demiryollarının Serbestleştirilmesi Hakkında Kanun”  başlıklı 6461 sayılı kanunun çıkarıldığını gördüm. Bu kanunun 6. maddesi konuyu gayet yerinde ele almıştır:

“Kendilerine ait demiryolu altyapısı inşa etmek,

  1. b) Kendilerine ve/veya başka şirketlere ait demiryolu altyapısı üzerinde demiryolualtyapı işletmecisi olmak,

c) Ulusal demiryolu altyapı ağı üzerinde demiryolu tren işletmecisi olmak,

üzere Bakanlıkça yetkilendirilebilirler.

(2) Kamu tüzel kişileri ve şirketler, kendilerine ait veya tasarruflarındaki demiryolu altyapısının kullanım ücretlerini bütün tren işletmecileri için eşit şartlar içeren ve ayrımcılık oluşturmayan bir şekilde belirler ve uygular.”

Sonrasında yaptığım araştırmalarda ise TÜPRAŞ gibi büyük şirketlerin bu kanundan yararlandığını ve kendi vagonları ile yük taşımacılığı yaptığını gördüm. Herhangi bir veriye dayanmasam da bu hatların oldukça kârlı olduğunu tahmin edebiliyorum. Ve eklemek istiyorum; İngiltere kötü örneğine rağmen, demiryollarında serbestleşmeyi teşvik etmeliyiz.

Türkiye henüz bu serbestleşmeye hazır mı bilemiyorum çünkü bu kanun çıkarılırken dahi çok yoğun bir tartışma ve suçlama furyası oluşmuş. Ancak kabul etmek gerekir ki demiryolu işletmeciliğinin gelişmesi barışta ve savaşta çok ekonomik ve etkili bir yöntemdir. Hele ki hızlı tren varlığıyla günümüzde Ankara-İstanbul arasını 40 dk’ya indirmeyi tartışıyorsak eğer Doğu-Batı Güney-Kuzey arasında yurdun dört bir yanını demiryollarıyla örmek ve büyük kısmını hızlı tren yapmak bu sayede mesafeleri kısaltıp lojistik imkânları artırmak Türkiye için verimli olacaktır.

Yeri gelmişken, demiryolu taşımacılığı ile mega projelerden birisine de burada yer verelim istiyorum: Maya Treni.

Meksika demiryolu taşımacılığı ile ilgili önemli bir mega proje tanıttı ve orduya da yetki vererek bu demiryolu inşaatının hızlandırılmasını hedefledi. “Maya Treni” adı verilen bu projede bazı Türk firmaları da yer alıyor. Bu proje ile birlikte Meksika bazı yoksul bölgeleri canlandırmayı, turizmi geliştirmeyi planlıyor. Açıkçası bazı eleştirilere rağmen önemli bir proje olduğunu düşünmekteyim.

Gelgelelim, bu yazıyı kaleme alırken sizlere tavus kuşunun büyüklüğünü veya demiryollarının serbestleşmesini veya Maya Treni projesini anlatmak asıl amacım değildi. Her zamanki gibi konu konuyu açsın ve muhabbet ediyormuş gibi olsun diye böyle bir girizgâh yaptım ancak yazıyı yazmakta asıl amacımı kısaca açıklayıp yazıma son vermek istiyorum:

Malum olduğu üzere bölgemizde gündemin oldukça karışık ve can sıkıcı olduğu günlerdeyiz. “Ortadoğu’da kartlar yeniden dağıtılıyor” şeklinde sürekli tiye alarak söylediğimiz bu söz, an be an, yavaş yavaş gerçekleşiyor. Bir yandan 2023 yılında, bilgi ve enformasyon çağında, herkesin gözü önünde bir soykırım gerçekleşiyor. Bir yandan Epstein belgeleri ile dünya bağırsaklarını temizliyor. İsrail bütün enstrümanlarını kullanmasına rağmen üst düzey tek bir Hamas yetkilisini vuramıyor, rehineleri kurtaramıyor, bütün dünyada Filistin davası yankılanıyor ve taraftar topluyor. Lahey’de yargılamalar başlıyor. İsrail ve Ortadoğu’daki müttefikleri, kendi vicdanlı vatandaşları da dahil olmak üzere halklar nezdinde köşeye sıkışıyor.

Diğer yandan Çin Ortadoğu’da hiç olmadığı kadar aktif durumda ve bazı Arap ülkelerinin gördüğümüz ve göreceğimiz çıkışlarının arka planında bu aktiflik ve destek yatıyor. Pek çok anlaşma, pek çok görüşme, istihbarat mücadeleleri devam ediyor. Beyrut sokaklarında herhalde Yeni Zellanda istihbaratı bile göreve başlamıştır…

Bütün bunlar olurken Türkiye, ustalıklı diplomasisini sürdürmeye gayret ediyor. Elbette, krizler fırsatlar da doğurur. Ortadoğu’nun güvenliği Türkiye’nin güvenliğidir ve Türkiye’nin güvenliği Avrupa’nın güvenliğidir. Bu denklemin sorumluluklarından birisi de hem tarihi bir misyon olarak hem de bir zorunluluk olarak Ortadoğu’da barışın tesisinde Türkiye’nin rolüdür. Bu rolü güçlendirebilmek için Türkiye çevresindeki akraba topluluklar ile bağlarını güçlendirmelidir. Bunun da yegâne yolu yatırımlar, ticari ilişkiler, turizm ve kültürel ilişkilerdeki artıştan geçmektedir.

İşte bu nedenle -fakültede okurken- 2019 yılında ortaya attığım ve alt metninde liberal milliyetçiliğin notalarını görebileceğiniz, Mavi Türk Kuşağı Projesi’ne ilişkin bir öneriden bahsetmek istiyorum: Mavi Türk Kuşağı Treni.

Mavi Türk Kuşağı Treni, Saraybosna’dan başlayıp Kerkük’e ve diğer besleyici hatlarla Bakü’ye kadar giden bir tren hattı projesi hayalidir ve bölgesel bir proje olmasına rağmen Türkiye’yi bölgesel güç olmanın ötesine taşıyacaktır. Gerek Kerkük, gerekse Saraybosna; henüz çözüme kavuşturulamamış ve bıçak sırtında iki bölgedir ve Türkiye’nin bu bölgelerle ilişkisini anlatmanın malûmun ilamı olacağını bildiğimden burada buna gerek duymuyorum. Ancak bu iki bölge ile ilişkileri geliştirmemiz, ticarî olarak işbirlikleri yapmamız, kültürel olarak daha fazla ortak proje için fon ve yatırım ayırmamız, ortak işler, projeler, komisyonlar ortaya koymamız ve bunu ivedilikle gündemimize almamız gerekmektedir. Dahası, mesafeleri çok daha kısaltabilmek için birtakım uluslararası anlaşmalarla Mavi Türk Kuşağı Treni’nin projelerine başlamamız gerekir.

Av. Haldun Barış, 2024

Konuya ilişkin 2 yıl evvel de bir yazı yazmıştım. Bu yazıya ekteki linkten erişebilirsiniz:

Tarihî Miras: Harput-Kerkük-Urfa-Bakü Ticaret Yolu

 

 

Birarada Yaşama Kültürü

Türkiye gibi imparatorluk bakiyesi olan ülkelerde bir arada yaşamanın geniş kapsamlı bir pratiğinin tecrübe edildiği düşünülebilir. Bu bir yönüyle doğru ama bir yönüyle yanlıştır. İmparatorluk sistemi içinde yer alan farklı etnik kökenden insanlar şöyle veya böyle birlikte uyumlu yaşamanın yolunu bulmuşlardı. Ancak yeni bir rejim ya da siyasal sistem zuhur edip de birçok milletten tek bir millet oluşturmanın amaçlanması ve hayata geçirilmesiyle beraber yepyeni ve oldukça yapay olan bir toplum meydana gelmiş oldu. Daha evvel komşu olan, akrabalık kuran, borç alan, omuz omuza savaşan, yemek yiyen, dinî bayramları birlikte idrak eden, sair pek çok ortak aktivitede bulunan ve bulunmalarını da hiç yadırgamayan insanlar aniden birbirlerine yabancılaşınca daha evvel farklı etnisiteler arasında kurulan ünsiyet bağı yeni hâle müspet olarak dönüşemedi. Herkes kendini “öteki”ne göre tanımladı. Bu milli devlet olmanın gereği olarak görüldü tüm dünyada olduğu gibi. Tektipleşmenin aslında kültürel zenginliği yok eden bir adım olduğu anlaşılamadı ne o işin bidayetinde ne de nihayetinde. Oysa biz daha düne kadar ortak bir yaşam alanına sahip değil miydik? Aynı sokakları, binaları ya da bahçeleri paylaşmıyor muyduk? Bir arada yaşamanın derin pratiğini haizken nasıl ivedilikle başkalaşabildik? Arthur Schopenhauer Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler kitabında okurlarca da bilinen meşhur bir hikâye anlatıyor. Konuyla oldukça ilişkili olduğu için doğrudan alıntılıyorum:

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise ne sıkıntı vermek ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”

Birbirinin alanına girmeden yaşamayı öğrenebilmeli insan. Ne öteki olacak kadar uzaklaşmalı ne de özgürlüğünü engelleyecek kadar yakın. Özgürlük tam da zaten Rosa Luxemburg’un ifadeleriyle “ötekinin özgürlüğü” değil midir? Bu çok derin bir ilkedir kanaatime göre. Hatta Voltaire’in şu sözü de bu ilke ile benzerlik gösterir: “Düşüncelerine katılmıyorum ama düşündüklerini söyleyebilme hakkını sonuna kadar savunurum.” Derin olmasının yanında bir o kadar da basit bir düstur iken insanın/topluluğun düşüncelerinde ya da hayat pratiklerinde yer alan belli kalıpları mutlak doğruymuşcasına bir başkasına dayatması neden? Ben bunu seviyorum, böyle yapıyorum ve böyle inanıyorum demenin sorgulaması yapılabilir mi? Evet, bu sorgulama yalnızca öğrenmek için meşrudur bana kalırsa. Ama yargılamak ve kişileri tasnif etmek için olmamalıdır. Toplumun genel kanaati ne olursa olsun insan bildiği doğruları yerine getirebilmeli. Burada zor da olsa bir irade göstermeli. Çünkü şartlar nasıl olursa olsun, nasıl aleyhte gelişirse gelişsin insan doğru olanı yapmalı. Bir müddet sonra zaman doğru olanları haklı çıkaracaktır. Zira Aristo’nun Retorik’te geçen ifadeleriyle “Doğru ve haklı şeyler, doğal olarak karşıtlarına üstün gelebilecek bir özelliğe sahiptirler.”

Buna rağmen bazen doğru olanı yapamayabiliyor insan. Bir takım girift ilişki ve beklenti ağları gergef gibi sarınca inandığı yolda gidebilmek her zaman çok da kolay olmuyor tabiî ki. Burada “minnet etmeme”nin kişinin özgürlüğünün devamı noktasında kuvvetli bir dayanak olduğu düşünüyorum. Hiçbir şeye minnet etmemek çok önemli bir düsturdur hayatta. İnsanı hür yapar herkese ve her şeye karşı. Fazladan ve hak ettiğinden fazla verileni almamalı insan. Sadece emeğinin karşılığı olanı yani hakkettiğini almalı ki sesi gür çıksın her türlü aymazlığa ve özgürlüğünün önündeki engellere karşı! Elhasıl, birbirlerinin hayatlarına müdahale etmeden, özgürlük alanlarına girmeden herkesin kendince yaşadığı bir toplum haline gelebilmek mümkün değil midir? Bu sorunun cevabı sosyolojik ve konjonktürel olarak değişebilmekle beraber böyle bir hayal kurmanın önünde herhangi bir engelin olmadığını düşünüyorum. Bir arada yaşamanın incelik ve zenginliklerinin her fırsatta anlatılmasını ve yazılmasını ayrıca çok kıymetli görmek lazım. Fakat bunları yaparken de asıl olanın usulden ayrılmamak olduğunu da unutmamak gerekir. Sözlerimizi birkaç defa düşünüp söylemeliyiz. Sözlerin menbaının kalp olduğunu da unutmamak gerekir. Mevlânâ“Kalp deniz, kelime kıyıdır” der. Kalbimizi rehabilite ettiğimizde kelimelerin de düzelebileceği ümit edilir. Özetle denilebilir ki değişim kişide başlar. Bir arada özgürce yaşayabileceğimiz bir toplum, kişinin kendini rehabilite etmesini zorunlu kılmaktadır. Yine Mevlânâ’dan bir alıntı ile bitireyim:

“Gelin dostlar gelin kardeşlerim
Gelin oturalım yan yana
Gelin bağdaş kuralım şu sedire
Anlaşalım bilişelim görüşelim.”

Gazze

Gazze, Filistin’in denize açılan kapısı. Ne var ki bu kapı yıllardır İsrail ablukasında ve kapalı. Gazzeliler İsrail’den izinsiz balık bile avlayamıyor, Akdeniz’in kıyısında açlık çekiyorlar.

Gazze’nin güney komşusu Mısır’a açılan Refah kapısı var bir de… Mursî zamanında Gazze’ye can veren bu kapı, Sisi iktidarı ele geçirdiğinden beri kapalı. İsrail’le anlaşmalı olarak ve zinhar onu kızdırmayacak geçişler için arada bir açılıyor. Geçtiğimiz ay sağlanan geçici ateşkesin ilk gününde 200 tırlık insanî yardım geçişine müsaade edilmişti meselâ. Gazze’nin nüfusu iki milyon, her tırın istiap haddi 25 ton olduğuna göre, sadece içme suyu ihtiyacını karşılamak için bile günlük 160 tır gerekiyor. Girmesine izin verilen yardımın büyüklüğünü yahut kifayetini, varın siz hesap edin.

Gazze’nin yardıma değil, ablukanın kaldırılmasına ve ticarete ihtiyacı var. 7 Ekim saldırısından sonra bu ihtimalin iyice düştüğünün, hatta ortadan kalktığının farkındayım. Lâkin Gazze 7 Ekim’den önce de abluka altındaydı. Bu yüzden kimse ablukayı 7 Ekim saldırısıyla ilişkilendirmesin yahut haklılaştırmaya çalışmasın.

Bilindiği üzere Filistin, Azerbeycan’la Nahçıvan gibi, birbirinden kopuk iki parçadan oluşuyor. Arada İsrail var. Nablus’tan Gazze’ye (veya tam tersi) geçmek isteyen bir Filistinli İsrail’in iznine muhtaç. Eskiden İsrail denetiminde gerçekleşen bu giriş-çıkışlar, 7 Ekim’den sonra durmuş vaziyette. Batıdan Akdeniz’e, güneyden Mısır’a çıkışı kapatılan Gazze, şu hâliyle dünyanın en büyük açık hava hapishanesi.

Gazze dediğin 45 km derinliğinde, 12 km eninde küçücük bir yer. 450-500 km2’lik bir alanda muhasara altında tutulan iki milyon civarındaki Gazzeli, sıkış tepiş yaşadığı o daracık alandan bile sökülüp atılmaya çalışılıyor. Hamas militanı olmakla, ona destek vermekle, korumak veya sempati duymakla itham edilerek öldürülen, yaralanan veya göçe zorlananlar arasında militan olamayacak kadar küçük çocuklar, bebekler, yaşlılar, hamile kadınlar da var. Yeryüzündeki hiçbir dinin böyle bir ahlâksızlığa cevaz vereceğini sanmıyorum. Bu yüzdendir ki dünyanın dört-bir yanındaki insanlar -ki bunlar arasında Yahudiler de var- Netanyahu hükümetinin Gazze mezalimini her geçen gün daha yüksek sesle tel’in ediyor.

Kanaatimce Gazze meselesine bakışta iki mevzu öne çıkıyor. Bunlardan ilki, Hamas’ın bir terör örgütü mü yoksa -Kıbrıs’ta Fazıl Küçük önderliğinde olduğu gibi- bir mukavemet teşkilatı mı olduğu. İsrail ve onu destekleyenler, öteden beri Hamas’ın terörist bir yapılanma olduğunu savunuyor. 7 Ekim saldırısı, bu argümanı işlemek ve tüm dünyaya kabul ettirmek için kullanışlı bir araç işlevi gördü.

En modern silah ve teçhizatla kurduğu savunma sisteminin, Hamas’ın son derece basit teknolojiye dayalı araçlarla giriştiği bir dizi hava taarruzu karşısında çökmesi İsrail’de adeta bir şok etkisi yarattı. İsrail’in 11 Eylül’ü olarak da nitelenebilecek bu saldırıya sert bir karşılık vermesi beklenen bir gelişmeydi. Nitekim öyle de oldu ve İsrail ‘terörü kaynağında kurutmak’ için geniş çaplı bir operasyon başlattı. Meşru müdafaa kapsamında yürütülen bu operasyonun hedefi terörü ve teröristleri yok etmek, onlara yardım ve yataklık edenleri cezalandırmak. İsrail cephesinden görünen (ve gösterilmek istenen) manzara bu.

Bu bakış açısı, İsrail’in operasyonlarını ve Gazze’ye uyguladığı ambargoyu 7 Ekim saldırılarıyla ilişkilendirerek meşrulaştırmaya çalışıyor. Hâlbuki operasyonlar ve ambargo, 7 Ekim’den önce de vardı. Hamas’ın saldırısı, bunların dozunu artırdı ve aşikâr hale getirdi. Esasen 7 Ekim saldırısı Gazze’de yaşanan sıkışmışlığın, çaresizliğin, çemberi bir yerinden kırma ve dünyanın dikkatini bu bölgeye çekme isteğinin sonucu olarak da görülebilir.

Çok basit ekipmanlarla ve üzerinde aylarca çalışıldıktan sonra gerçekleştirilen 7 Ekim saldırısı istihbarat, ekipman ve teknolojideki bütün üstünlüğüne rağmen İsrail’in pekâlâ dokunulabilir bir devlet olduğunu tüm dünyaya gösterdi. İsrail’e yaşatılan bu itibar kaybının bir sonucu olacağı belliydi. İsrail ve Netanyahu hükümeti, kendinden beklenenin fazlasını yaptı ve şu âna kadar yirmi binin üstünde Gazzeli’nin hayatına mal olan bir operasyon başlattı. Üç aydır süren bu operasyonun ne zaman biteceğine dair herhangi bir emare yok. Bana kalırsa Hamas daha temkinli olmalı ve bu kadar insanın hayatını tehlikeye atmamalıydı. Ne var ki bu dediğim, Hamas’ın varlık sebebine aykırı.

Hamas, Yaser Arafat’ın ‘konuşarak uzlaşma’ şiarına bağlı sol-seküler El-Fetih hareketine tepki olarak 1987’de kurulan İslamî eğilimli bir parti. Mısır merkezli İhvan hareketinin bir parçası. Batı Şeria’da da destek bulmakla birlikte, Gazze’de El-Fetih’i siyaset sahnesinden silecek kadar güçlü. El-Fetih’in aksine, konuşarak çözüme ulaşılamayacağını savunuyor. Öyle ki İsrail’i işgal ettiği topraklardan çıkarmak için gayri nizamî bir ordu niteliğindeki El-Kassam tugayları kurulmuş.

Hamas’ın askerî kolu olan El-Kassam tugayları, paramiliter bir yapılanma. İsterseniz Kıbrıs’taki Türk Mukavemet Teşkilatı’na benzetin, isterseniz Çerkez Ethem’in yahut Topal Osman’ın birliklerine. Düzenli bir ordunun katı hiyerarşisine sahip olmadıkları gibi, düzenli orduların riayetle mükellef olduğu kural ve mevzuata da tâbi değiller. Buna mukabil siyasî otoritenin emrindeki İsrail ordusu, hem iç hem de uluslararası mevzuatla bağlı. Bu durum, İsrail’e terörle mücadelenin de dahil olduğu pek çok alanda sınır çiziyor ve sorumluluk yüklüyor.

Diyelim İsrail haklı ve Hamas bir terör örgütü. Bir terör örgütüyle mücadele ederken dahi belli hukuk normlarına uyulmalı. Terörle ve teröristlerle mücadele ederken asl’olan sivil halka ve yerleşim birimlerine zarar vermemek. Türkiye’nin Hendek terörüne mukabele biçimi, bu ilkeyi sistematik olarak çiğneyen İsrail güvenlik güçlerine ders olarak okutulmalı.

Gazze’de kimin haklı olduğuna dair tartışmalarda öne çıkan diğer konu, Filistin topraklarının kime ait olduğu, yani mülkiyet meselesi…

İsrail’e göre bu topraklar Roma İmparatorluğu tarafından ellerinden alınıp sürgüne gönderilmelerinden önce Yahudilerindi. Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı resmî din olarak benimsedikten sonra bu bölge zaman içinde Hıristiyanlaştı, daha sonra Müslümanların eline geçti ve 1516’dan 1917’ye kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kaldı. Yahudiler bu toprakların ilk (orijinal) sahiplerine geri dönmesini hem hakkaniyetin bir gereği, hem de gün gelip arz-ı mev’udda (vadedilmiş topraklarda) yeniden hüküm süreceklerine dair inançlarının bir parçası olarak gördüler. Bu romantik bakış açısının takibi Türkleri Çin’den, Orta Asya ve Orta Doğu ülkelerinden, Kızılderililer’i Amerikalılar’dan toprak talebine kadar götürerek uluslararası sistemi bir keşmekeşin içine atar.

Bugün Filistin olarak anılan coğrafya, dört asır Osmanlı idaresinde kalmış. Hangi mülkün kime ait olduğu tapu ve tahrir defterlerinden kolayca tespit edilebilir. Son yüzyıllık dönemin otuz yılında, İngiliz mandası var. Aynı belgeler, İngiliz arşivlerinden de temin edilebilir. 70-80 yıllık son dönemde ise hem belgeler, hem şahit ifadeleriyle mülkiyet meselesini büyük oranda çözmek mümkün.

Okuduğum ve konunun uzmanlarından dinlediğim kadarıyla son yüzyıl içinde Yahudilerin Filistin’deki gayri menkulünde devâsa bir artış var. Fakat bu, oransal bir artış. Gayri menkulün çok büyük bir kısmı, hâlâ Müslüman-Arapların elinde. Kendi rızalarıyla satmadıkları müddetçe de, söz konusu mülkün sahibi olmaya devam edecekler. Aksi bir tutum, insanlığın onbinlerce yıllık birikimi olan özel mülkiyete saygı ve mülkiyetin rızaen devri prensibinin ihlâli olur.

Piyasa anarşizminin Rothbard’cı yorumuna göre mülkiyet, kişinin bir uzvu, bedeninin bir parçası gibi. Bu yüzdendir ki mülkiyete yapılan her türlü saldırı, kişinin doğrudan bedenine yapılmış kabul edilir, mukabelede bulunanlar nefsini müdafaa kapsamına alınır ve cezalandırılmaz.

Hamas’ın öldürdüğü sivillerin çok büyük bir kısmının, Filistinlilerin mülkiyetine çöken işgalci Yahudiler olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, Rothbard’cı anlayışa göre Hamas’ın terörist bir örgüt olmadığı bile iddia edilebilir. Yeter ki İsrail güvenlik güçleri ve işgalciler dışında kimseye zarar vermemiş olsunlar.

‘Mahcup Faşizm’

Faşizmin iki Dünya Savaşı arasında görülen ve daha sonra terk edilen bir ideoloji olduğunu söylemek gerçekçi görünmüyor. Belki, Hitler ya da Mussolini gibi faşizmi devlet ideolojisi haline getirmek kolay olmayabilir. Ancak günümüzde biyolojik üstünlüğü referans almak yerine özellikle kültürel farklılığı bir üstünlük olarak kabul etmek ve buna ilişkin geliştirilen söylemlerin yoğun biçimde ırkçılığı içinde barındırdığı görülüyor. Açık ya da örtük biçimde kendi kültürel referanslarını biricikleştirip başka kültürleri ötekileştiren/hakaret eden yaklaşım faşizmin bir versiyonu olarak dikkat çekerken, ilginç bir şekilde bu söylemi kullananlar muhtemeldir bu çağda Hitler’i referans almanın mümkün olmayacağını da hesaba katarak yaptıklarının faşizm olmadığını dile getirme ihtiyacı hissediyorlar.

Örneğin Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ dahi ‘faşist’ iddilarının gerçeği yansıtmadığını söylüyor. Çoğunlukla kendisini ‘Atatürkçü’ olarak tanımlıyor. Hatta ırkçı yakıştırması yapanları ‘salaklıkla’ itham edecek kadar bu tanımlardan ‘rahatsız’ olduğunu ifade ediyor;  ‘Bize ırkçı diyen salaklar! Biz ırkçı değiliz! Biz ‘ne mutlu Türk’üm diyene’ diyen Türk Milleti’nin şerefli müdafileriyiz.”

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener de hemen hemen her konuşmasında, Türkiye’deki mültecilere dönük sert ifadeler kullanıyor. Özellikle parti toplantılarında, kendi tabanının da mülteci karşıtlığı ‘coşkusuna’ kapılarak dozajı arttırıp, savaştan kaçıp Anadolu topraklarına sığınan ve kendini savunma imkânı olmayan insanları hedef haline getiriyor. Bunun ırkçılık olmadığını Türk dilini, kültürünü, ekonomisini ve hatta itikadını korumak gayesiyle yaptığını belirtiyor. Akşener siyaseti Avrupa’daki aşırı sağcı ve ırkçı siyasi partileri hatırlatıyor. Faşizmi açıktan savunmanın mümkün olmadığı bir düzende Batı’daki aşırı sağcı partiler de Türk/Müslüman/Arap/Siyahi göçmenlere karşı ırkçı bir tavır içinde olmadıklarını sadece Avrupa kültürünü korumayı amaçladıklarını ifade ederek mahcup bir faşizm örneğini sergiliyorlar. Hollanda’da aşırı sağcı siyasetçi Geert Wilders de ‘ayrımcılık ve nefreti körüklemekle’ suçlandığı bir davada hâkim karşısına çıkmış ve ırkçı biri olmadığını söylemişti.

Totaliter bir zihne sahip olan siyasetçiler genellikle toplum adına konuştuklarını ileri sürerler. Wilders de mahkemedeki savunmasında Hollanda toplumunun büyük oranda kendisi gibi düşündüğünü belirtmişti. Meral Akşener de toplum adına konuşma hakkının kendinde olduğunu düşünerek “Her geçen gün büyüyen sığınmacı meselesi Türk Milleti’nin ortak kaygısı ve hassasiyetidir” demiş, 14 Mayıs seçimleri öncesinde Bursa mitinginde seçim vaadi olarak sığınmacıların geri gönderileceğini söylemişti. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ise, seçimden sadece iki gün önce katıldığı canlı yayında mültecileri gidecekleri ortam oluşmadan göndermenin insanî bir tavır olmayacağını söyleyerek meydan okumuştu. Sonuçta kazanan Erdoğan oldu. Öyle ki Haksöz dergisi Mayıs seçimlerinin ardından yayınlanan Haziran sayısının kapağında, “Irkçılık kaybetti, kardeşlik kazandı” ifadelerine yer vererek seçim sürecindeki ırkçılık tartışmasını veciz bir şekilde özetledi.

Akşener seçimdeki başarısızlığına rağmen göçmen karşıtı tavrını sürdürdü. 26 Ağustos’ta Afyon’da yaptığı konuşmada Akşener, “Sığınmacı sorunu milli güvenlik siyasetinin birinci maddesidir. Beka meselesidir.” dedi. Türkiye’nin dünya siyasetinde kurmaya çalıştığı denklemi, teröre karşı yürütülen mücadeleyi, bölgede birçok farklı noktada hem sahada hem de masada yürüttüğü kavgayı, ülkenin kapasite arttırımına giderken karşılaştığı çok ciddi sorunları yok sayıp mülteci meselesini milli güvenliğin birinci konusu şeklinde sunmak Akşener’in Türkiye’yi ne kadar eksik okuduğunu göstermesi açısından da önemlidir.

Dil meselesi de aşırı sağcı, ırkçı politikacıların sürekli gündeme getirdiği konular arasındadır. Akşener, sığınmacıların Türk dili açısından sorun oluşturduğunu belirtmişti. Benzer şekilde Belçika’da aşırı sağcı Flaman Çıkarı Partisi de ülkelerinde kamu kurumlarında Türkçe afiş kullanılmasının yasaklanmasını isteyerek dil konusuna ‘dikkat’ çekmişti. Akşener sık sık sığınmacıları geri göndereceklerini ifade ederken Hollandalı aşırı sağcı Geert Wilders de birçok konuşmasında Türk göçmenlere sınırların kapatılması gerektiğini söyleyip, Türklerin ülkeyi terk etmeleri çağrısında bulunmuştu. Fransa’da aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisinden Marine Le Pen’in yeğeni Marion Marechal-Le Pen de Türklere Türkiye’ye dönme çağrısında bulundu. Batı’daki aşırı sağcılar inanç boyutuyla Müslümanların Avrupa için tehdit olduğunu iddia ederlerken Akşener de “Bin yıldır ilmek ilmek dokuduğumuz maneviyatımız ve mukaddesatımız başka coğrafyalarda, başka kültürlerden yeşermiş çeşitli itikadların hedefi haline geliyor” sözleriyle sığınmacı meselesine ‘teolojik’ bir itirazda bulunmuştu.

Kasım ayındaki bir grup konuşmasında Akşener, yaklaşan yerel seçimler öncesi İYİ Parti’nin belediyecilik ‘vizyonunu’ anlatırken zihin dünyasında sıradanlaştırdığı faşizmin yeni bir ‘müjdesini’ paylaştı; “Sığınmacılara kira ve mülk satışına izin verilmeyecek”. Sığınmacıların evlerine göz diken Akşener, belki gelecekte elektrik ve su verilmesinin de engellenmesini isteyebilir. Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) gibi İYİ Partili siyasetçiler ve Akşener de sığınmacıların ülke ekonomisini olumsuz etkilediği yönünde açıklamalarda bulunmuştu. Prof. Dr. Bekir Berat Özipek, hem yurt içinde sığınmacılarla ilgili saha çalışmalarına katılıp hem de dünyanın farklı coğrafyalarında sığınmacılarla ilgili yapılan bilimsel çalışmaları kamuoyu ile paylaşan bir isimdir. Özipek, yapılan araştırmalarda sığınmacıların ülke ekonomilerine uzun vadede ciddi ekonomik katkılar sağladıklarını belirtmektedir. Dünyanın en güçlü ekonomilerine sahip ülkelerinin göçmenlere kapılarını açık tutan ülkeler olması elbette tesadüf olamaz.

Ümit Özdağ, Meral Akşener ve özellikle sosyal medyada seküler milliyetçilik adına algı oluşturmaya çalışanların iddialarının aksine göçmen karşıtı siyaset Batı’daki ırkçı partilerle ruh ikizi özelliğine sahiptir. Açıktan faşizm propagandası yapmaktan çekinen ya da seküler milliyetçiliği merkez sağ siyaset adına kavramsallaştırmaya çalışanlar birer mahcup faşizm örneği sergilemektedir. Kendilerini her ne kadar seküler değerlere yaslanıp demokratik siyasetin bir parçası olarak sunmaya çalışsalar da kurguladıkları siyaset ve söylemleri faşizm havuzundan beslendiklerini ortaya koymaktadır.

Yeni Müfredatın Esasları

0

Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Eğitim müfredatını değiştirmek için düğmeye bastı. Ben değişikliğe olumlu bakanlardanım. Çünkü insanlık tarihinde bilim ve iletişimin en hızlı yayıldığı ve değiştiği günlerdeyiz. Bu süreçte sabit kalmış bir müfredat söz konusu olamaz. Bu değişiklik adımını desteklemek ile birlikte bazı kaygılarımı ve yeni müfredatın ilkelerini okuyucunun dikkatine sunmak isterim.

Müfredat Nedir?

TDK Sözlüğünde: “1. isim: eğitim öğretim programı; 2. isim: Bir bütünü oluşturan bireyler, ayrıntılar” şeklinde tanımlanmış. Eğitim sisteminde müfredat temel eğitim ve ortaöğretim kademeleri, okul türleri ve alan/dallara göre ders programı olarak kullanılmaktadır. Genellikle bu program üç bölümden müteşekkildir. 1. Bölüm: Zorunlu dersler (sınıf düzeyleri, haftalık ders saati) ile şekillenir. 2. Bölüm: Seçmeli dersler 3. Bölüm: Serbest Zaman veya Rehberlik programlarından oluşur. Müfredatın çoğunluğu 1. Bölüm yani zorunlu/ortak derslerden oluşur. Seçmeli derslerin ağırlığı maalesef çok azdır.

Müfredat kutsal bir metin filan değildir, ihtiyaç halinde güncelleme yapılır. Güncelleme yapılmazsa ne olur? Çağın gerisinde kalırız. Okul sistemi çıktıları dünya ile rekabet edemez.

Ders Meselesi

Ne zaman kamuoyunda infial yaratan bir olay meydana gelse (kadına yönelik şiddet, bilişim araçlarını kötüye kullanma, şiddet, zorbalık vb.) hemen okullarda okutulmak üzere bir ders konulması gündeme geliyor. Son dönemde bu çerçevede: “Hukuk ve Adalet, Ahlak ve Yurttaşlık Eğitimi, Görgü Kuralları ve Nezaket vb.” dersler temel eğitim müfredatına konuldu. Bir konunun veya problemin ders olarak müfredat olması derde deva olacağı anlamına gelmez. Bunun nedenleri ise şöyle sıralanabilir:

1. Ders öğretim programında yer alan tutum, beceri, yetkinlik davranış ve alışkanlıklar ilgili dersle öğretilemez. Bu genel bir kültür ve birikim meselesidir.

2. Ders formel yapısı nedeni ile daha çok direnç oluşturur. Yani başlanan yerin gerisine düşme olasılığı vardır.

3. Sınav yapılır, bu da genellikle ölçme ilkelerine uymayan formalite sınavı olur. Böylece dersin gerçek anlamda öğrenilip öğrenilmediği tespit edilemez.

4. Dersi “hakkıyla” verecek öğretmen bulunmaz.

5. Ders öğretimini zenginleştirecek içerikler yoksa ki genellikle yoktur, ders öğretilemez.

6. Ders gerçekten istekli gönüllü öğrenciler tarafından seçilmeden öğretim yapılmaya yeltenilir, sonuç hüsran olur.

Bütün bu gerekçeler, müfredata yeni ders konulması konusunda daha ihtiyatlı davranmamızı gerektiriyor. Bazı konular diğer derslerin içinde yer alabilir; ya da ilgili konular genel bir okul politikası, proje, eylem planı özel bir okul programı şeklinde yapılabilir. Bu şekilde yeni kazanımlar, davranışlar, yetkinlikler edinen öğrenciler için ek sertifikalar düzenlenebilir.

Yeni Müfredatın İlkeleri

Azaltmak

Yeni müfredatta zorunlu derslerin, ortak derslerin azaltılması gerekmektedir. Aynı şekilde ders içeriklerinde ünite, tema, konu ve kazanımların da azaltılması gerekmektedir. Uygun sayıda kazanımı öğretelim ve tam öğretelim.

Arttırmak

Yeni müfredatta seçmeli derslerin sayısını ve seçmeli derslerin müfredat içindeki ağırlığını arttırmalıyız. Seçmeli derslerin özellikle 10. sınıftan itibaren arttırılarak müfredat içinde %50’yi aşan bir orana gelmesi gereklidir. Seçmeli derslerin seçim süreçlerini zaman aralığı olarak arttırmak çok yerinde olacaktır.

Çeşitlendirmek

Bilgi yüzyılındaki bireyi okullarda iyi yetiştirmek, gerekli beceri ve yetkinliklerle donatmak zorundayız. Bu durumda, yetkinlik geliştirici derslerin müfredatta yer alması elzemdir. Örneğin Yaratıcılık, Problem Çözme, Girişimcilik, Sistem Kurma, Şirket Kurma, Reklam ve Tanıtım gibi derslerin yeni müfredatta yer alması gerekmektedir. Merdiven grubu dersler, zincir dersleri yeni müfredatta yer almalıdır.

Yeni müfredat ülkemizin eğitim sistemi için gereklidir. Tüm dünyanın hızla değiştiği bir süreçte eğitim sisteminin omurgası olan müfredatın sabit kalması söz konusu olamaz. Yeni müfredatımız ile 21.yüzyılın bilgi, beceri ve yetkinliklerini kazandırmak durumundayız. Aksi halde rekabet gücümüz her geçen gün zayıflar.

İyice “DEM’lenen” CHP Genel Başkanlığı

2019 yerel seçimlerinden bu yana CHP-HDP birlikteliği CHP’yi değiştirmeye devam ediyor. Meclis’te tezkerelere ‘hayır’ oyu kullanan CHP’den teröre karşı yayımlanan bildiriye imza atmayan CHP’ye ve son olarak da ‘eş başkanlık’ tartışmaları gölgesindeki CHP’yi neler bekliyor?

12 şehit haberimizden sonra Meclis’te teröre karşı bildiri yayımlanırken, CHP bildiriye imza atmadı. Peki, bunun arkasında ne var? Kimilerini şaşkına çeviren kimilerinin de beklediği bir gelişme olan bu hareketin arkasında ne var.

Sürekli olarak devletin kurucu partisi olmakla övünen Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’ndan bu yana terör örgütü ile arasına mesafe koyamayan HDP, DEM, YSP ve türevleri ile girdiği ilişkiler ile yönünü kaybetmiş durumda. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2019 yerel seçiminde kimilerine göre üstü örtülü kimilerine göre de açık bir şekilde HDP ile ittifak yapmasından bu yana hem söylem olarak hem de fiiliyatta CHP’nin HDP çizgisine kaymasına yol açtı. Bu belki isteyerek belki de istemeyerek oldu. Fakat şu bir gerçek ki CHP’de, bu değişikliğin üstüne giderek daha hızlı HDP çizgisine yaklaşmayı umdu.

2019 seçimlerinden 2023’e…

2019 seçimlerinde muhalefetin yakaladığı başarının ardından ittifak bileşenleri bu birlikteliği 2023 seçimlerine taşımaya çoktan karar vermişti. Kılıçdaroğlu ve ekibi ise Türkiye gerçeklerinden uzak olarak yerel seçim dinamikleri ile genel seçimi, konjoktörü, zamanın ruhunu dikkate almamayı tercih etti. Seçim zamanında HDP ve YSP’ye verilen sözler iyiden iyiye CHP’nin eli kolunu bağlamıştı.

Nitekim, HDP milletvekili Sırrı Sakık, Millet İttifakı’nın adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Öcalan ve diğer terör tutuklu ve hükümlülerinin genel afla çıkacağı sözünü kamuoyuna açıklaması gerektiğini söyledi. Yeşil ve Sol Parti’den (YSP) Diyarbakır milletvekili seçilen Cengiz Çandar’ın Kılıçdaroğlu’nun HDP’ye vaatler verdiğini söyleyerek, “İyi niyetli bir şekilde cumhurbaşkanı adayı Kürtlerin de oy vereceği; seçilmesini isteyeceği Kılıçdaroğlu ile HDP eş başkanları Pervin Buldan ile Sancar bir mutabakat ortaya koydular” ifadesi bu açıklamalardan sadece bazıları.

İmamoğlu-Özel işbirliği

CHP genel seçimde yerel seçimde olduğu gibi adaylarının HDP oylarıyla kazanacağına epey inanmıştı. Son yıllarda sadece HDP ve türevlerine odaklanarak milletin değer ve yargılarını ikinci plana attılar. Öyle ki HDP şimdiki adıyla DEM Partisi ile bu yakınlık CHP Genel Başkanlığı’na kadar sirayet etti. HDP, DEM, YSP gibi partilerde alışık olduğumuz eş genel başkanlık statüsü şu günlerde CHP’de de uygulanmaya başladı. CHP içerisinde değişimcileri oluşturan ekip, ‘kazanalım da sonrasına bakarız’ düşüncesi ile hareket edince, aday olarak Özgür Özel ortaya çıktı. Delegeleri ikna etmek, desteği sağlamak ise İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na kaldı.

Kurultay sonunda Kılıçdaroğlu kaybedince, zafer naralarının ardından sıra İmamoğlu-Özel kavgasına geldi. Belki bu uyuşmazlığı veya İmamoğlu’nun bir ‘eş genel başkan’ gibi davranmasını çok daha sonra görebilirdik, fakat önümüzde bir seçim olduğundan bu daha hızlı bir şekilde ortaya çıktı. İmamoğlu bir yandan seçimi Özgür Özel’e kazandıran kişi olarak yerel seçimde kendi adaylarını öne sürerken, Özgür Özel de genel başkan olarak İmamoğlu’nu frenlemeye çalışıyor. Tam bir güç mücadelesine dönen bu olaylar sonrasında CHP Genel Başkanlığı koltuğunda kim var, yetki kimde sorularını da beraberinde getiriyor.

CHP’de ‘Eş başkan’ tartışmaları

İşte tam da bu sırada DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları, Özgür Özel için ‘eş başkan diyesim geldi’ ifadeleri ile CHP’nin durumunu özetliyor. İşte tüm bunlardan sonra 12 şehidimiz haberine karşılık Meclis’te teröre karşı ortak bildiri yayımlanırken CHP, bu bildiriye imza atmamayı tercih ediyor. Elbette burada bu bildiriyi destekleyen CHP’lileri ayırıyoruz.

Sonuç olarak CHP, yine bir seçim kazanmanın yolunu DEM Partisi’nden geçtiğini düşünerek ittifak ortaklarını ‘incitmemek’ adına yaptığı bu hamle ile Türkiye’nin gerçeklerini görmediğini ve görmek istemediğini de ortaya koyuyor. CHP’de ‘eş başkanlık’ tartışmaları sürerken “Genel Başkanlık” koltuğu etkisiz ve yetkisiz hale gelmeye devam ediyor. İmamoğlu-Özel arasında artarak devam etmesi beklenen bu kavga ve “DEM’lenen ittifaklar” CHP’nin kurumsal yapısına zarar vererek önümüzdeki yerel seçimlerde yeni bir hüsranın da habercisi olabilir.

Liberal Teori Açısından Filistin-İsrail İhtilafı

Filistin-İsrail ihtilafı ve sıcak çatışması bütün yaklaşımlar gibi liberal düşünceyi de bir iç muhasebe yapma ve teoriyle pratiği karşılaştırma sorunuyla yüz yüze getirdi. Bu kaçınılmaz olarak ele alınması gereken bir sorun ve ağırlığını gelecekte daha fazla hissettirecek bir durum.

Liberal ideoloji değil liberal düşünce dememin sebebi liberalizmin klasik anlamda bir ideoloji olduğu fikrine pek sempati duymamam. En azından liberalizmi sosyalizm, faşizm, İslamizm gibi tamamlanmış, topluma yukardan aşağı aktarılması ve dayatılması gereken gerçeklere dayanan ve bunun yapılmasını bir hak ve görev telakki eden sert ideolojilerden ayırt etmem. Mutlaka bir ideoloji olarak adlandırılacaksa da liberalizmin yumuşak ve natamam bir ideoloji olduğunun vurgulanması ve bu hâliyle sert, tamamlanmamış ideolojilerden ayrı tutulması gerekir.

Bu şekliyle liberalizm bir amaç değerler değil bir araç değerler dizisine dayanır. Bunun anlamı liberalizmin savunduğu değerlerin barışçıl ve müreffeh bir ortak hayat için şart olan çerçeve değerleri savunmasıdır. Bunun doğal sonucu olarak, başkalarının aynı haklarına saygı göstermek şartıyla, liberal düşüncenin egemen olduğu bir yerde, herkes istediği gibi bir hayat yaşayabilir. Bu hayli açık.

Gelgelelim liberal düşüncenin en zayıf olduğu alan uluslararası ilişkiler. Başka bir deyişle liberalizmin bir uluslararası politika önerisi yok. Her ne kadar uluslararası ilişkilere dair gerçekçi ve idealist yaklaşımlar arasında liberal düşünce idealist teorinin sahibi olarak gösteriliyorsa da bu ikisinin tam bir aynılaşması, çakışması olarak görülemez. İdealist teori kısmen liberalizme uyar. O da teoride. Pratikte neler oluyor? Sanırım pratikte güç dengesine ve millî menfaat algısına dayanan realist politika ağır basıyor.

Buna paralel olarak özellikle tüm dünya ilgi alanına giren liberal kişi ve kuruluşların diğer ülkeleri ve devletleri değerlendirmede liberal ilke ve değerlere başvururken kendi ülkelerinin dış politikasını aynı şekilde değerlendirme meselesini ya tamamen görmezden gelmeleri ya de geçiştirmeleri gibi bir problemimiz var. Örneğin ABD’deki liberal kişilerin ve kuruluşların çoğu buna örnek olarak verilebilir. Ancak bunların ağırlıklı olarak bu tavrı bir başka güce, İsrail’e karşı da sergilediğini görmekteyiz.

Ne yazık ki dünyanın çeşitli yerlerinde liberaller (klasik liberaller, minarşistler, anarko-kapitalistler) arasında yapılan tartışmalarda veya bu kesimler tarafından kamuya yapılan açıklamalarda bazı kişi ve kuruluşların liberal değerleri taca atan çok ters pozisyonlar alabildiği görülmekte. Bazı liberal kişi ve kuruluşlar ses verirken diğerleri sessizliğini muhafaza etmekte, meseleye ilişkin bir renk vermemekte. İsrail’in Filistin’e yönelik vahşi saldırısı karşısında bazı liberal kişi ve kuruluşlar çatışmada alenen ve güçlü bir şekilde Filistin’i desteklerken diğer bazıları İsrail’e destek vermekte. Epeyce kişi ve kuruluş da sessizliğini korumakta., renk vermemeye çalışmakta. Dünyadaki bu durumun Türkiye için de geçerli olduğu elbette söylenebilir. Bu konu üzerinde ayrıca durulmasını hak ediyor.

İsrail’in işgalciliği

Ele alınması gereken temel mesele İsrail’in pozisyonu. Her ne kadar İsrail amansız ve insafsız saldırılarını son HAMAS baskınına cevap olarak gerçekleştiriyor görünse de hikâye baskın tarihi olan 7 Ekim 2023’te başlamadı; daha öncesi de var. Ancak, İsrail’in Gazze’de yaptıklarını meşru ve makul göstermeye çalışanlar bu gerçeği görmezden gelmeyi tercih ediyor ve İsrail saldırılarını meşrulaştırmada üç temel argümana baş vuruyor. İlk olarak, İsrail’in işgalci olmadığını, çünkü yer aldığı topraklarda ondan evvel bir siyasî otorite bulunmadığını öne sürüyor. İkinci olarak zaten Yahudilerin çok önceleri bu toprakların sahibi olduğu ama oradan sürüldüğü ve bundan dolayı söz konusu toprakları tümüyle ele geçirerek bir bağımsız devlet kurmasının tarihten kaynaklanan -ve kimilerine göre de kutsal kitapları Tevrat’ta bu toprakların Yahudilere vaat edilmiş olmasından gelen- bir hak olduğunu dile getiriyor. Üçüncü olarak da 7 Ekim 2023’te HAMAS’ın İsrail topraklarına ‘vahşi bir saldırı’ gerçekleştirdiği ve neredeyse tamamen sivilleri hedef aldığı, bunun da İsrail’e intikam alma ve Gazze’yi bugün yaptığı gibi bombalama hakkı verdiğini iddia ediyor. İsrail’in bu saldırıya cevap vermesinin ve bir ‘terör örgütü’ olan HAMAS ile mücadele etmesinin şart olduğunu söylüyor. Hızını alamayan bazıları bu mücadelenin sadece İsrail için değil tüm Batı medeniyeti için bir var oluş savaşı olduğu fikrini seslendiriyor.

Bu tezler tarihî olgular ve liberal düşünce açısından doğru mu yanlış mı? Neden doğru veya neden yanlış? Tek tek bakalım:

Filistin devleti yok muydu?

Bölge bilindiği gibi uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde yaşadı. Bu bölge için büyük ölçüde bir barış ve huzur dönemi oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve bölgenin Britanya’nın hâkimiyetine geçmesinden sonra İtilaf Devletleri tarafından verilen ve Milletler Cemiyeti tarafından Haziran 1922’de resmen onaylanan bir kararla Filistin Manda Cumhuriyeti kuruldu. Bu devlet 1920-1948 arasında varlığını sürdürdü. İşler olağan akışında gitseydi bu devlet de Britanya’dan bağımsızlığını kazanacak ve bugün dünya sahnesinde müstakil bir devlet olarak boy gösterecekti. Manda yönetimi aslında kendi başına bir siyasî varlığa sahipti. Nitekim bölgeye göç etmek isteyen Yahudilere verilen izin belgeleri ve yönetim adına bastırılan sikkeler bunun işareti ve sonucu. Keza, o zamanlara ait haritalarda da Filistin devleti adıyla sanıyla yer almakta.

Filistin’in talihsizliği önce, 19. Yüzyıl’da, genellikle sanıldığının aksine, Yahudi değil, Hristiyan Siyonistlerce başlatılan, daha sonra Yahudi Siyonistlerin öncülüğünde devam eden bir süreçte söz konusu toprakların Yahudilerin vatanı olarak benimsenmesi kararı oldu. Bunun üzerine dünyanın birçok yerinden Yahudilerin bölgeye göç etmesi sağlandı. Böylece Yahudi nüfusu artmaya başladı. Ancak, yine de, topraklar ağırlıklı olarak Filistinler elindeydi ve nüfusun büyük çoğunluğu da Filistinliydi. Bütün göç çabalarına rağmen II. Dünya Savaşı sonunda bölgedeki Yahudi nüfusu ve Yahudilerin elindeki topraklar çok azdı. Britanya’nın bölgeden çekilmesi zaten kurulmuş ve iş başında olan Yahudi terör örgütlerinin yön değiştirerek Filistinlileri hedef hâline getirmesine yol açtı. Bu örgütlerin terör faaliyetleri Filistinlileri bölgeden sürmeyi hedefledi ve sonunda İsrail devletinin ortaya çıkmasına giden yolculuğu başlattı. Buna dayanarak İsrail’in Siyonizm hedefleri doğrultusunda hareket eden terör örgütleri tarafından kuruluşuna öncülük edilmiş bir güç olduğunu söylemek yersiz, haksız ve yanlış olmaz.

Bölgede Filistin adı altında varlık gösteren bir devlet -bir siyasî otorite- vardı ama böyle bir devlet asla var olmamış olsa bile yaşayan insanların çoğu Filistinliydi ve bunların özel mülkiyeti altında bulunan topraklar ve evler vardı. İsrail’in yayılması fiilen bu özel mülk alanlarının saldırıya uğraması, tasfiye edilmesi ve ahlâka ve adalete aykırı yol ve yöntemlerle Yahudilere ait kılınması anlamına geldi. Aynı zamanda, bu, özel mülkiyete tecavüz üzerinden insanların hayat hakkına saldırı anlamına da geldi. Dolayısıyla, insan haklarını gerçekten kıymetli bulan ve bilhassa özel mülkiyeti önemseyen ve değerli gören bir düşünce çizgisinin İsrail’in bu davranışlarına destek vermesi düşünülemez. Böyle bir durumda ya teori yanlış ya da teoriye bağlı olduğunu iddia eden insanlar teoriye ihanet ediyor demektir…

Tarihte işgal edilen topraklar mı?

İsrail’in varlığını ve Filistinlilere yaptığı muameleleri haklı göstermekte kullanılan ikinci tez yukarıda da vurgulandığı üzere şu: Bölgede binlerce yıl önce Yahudiler yaşamış ama o topraklardan günün egemen güçlerince sürülmüşlerdir. Dolayısıyla, bu topraklar aslında Yahudilere aittir. Bu tez bir dinî iddia ile de -en azından bazılarının nazarında- güçlendirilmekte. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta söz konusu toprakların Yahudilere vaat edildiği öne sürülmekte. Nitekim İsrail’e sonsuz ve sınırsız destek veren örneğin Amerikan evanjelik Hristiyanları ile dindar Yahudiler bu görüşü paylaşmakta.

Tarihe baktığımda pek çok yerde ve zamanda işgal ve sürgün vakaları görüyoruz. Bu bize insanların melek olmadığını ve zaman zaman büyük haksızlıklar yapıldığını gösteriyor. Ancak, haksızlıkları onarma çabasında ne kadar geriye gidebiliriz? Çok eskiye gidilmesi haksızlıkları gidermeye mi yoksa yeni haksızlıklar yapılmasına mı yol açar? Asıl tartışılması gereken konu bu. Başka bir deyişle, ne kadar eskiye dönmek makul, mutedil ve gerçekleştirilebilir? Bu konularda harika bir çalışmaya imza atmış olan Allen Buchanan’ın Secession (Westview Press, 1991) adlı eserindeki görüşlerden yararlanabiliriz.

Buchanan’a göre haksızlıkları gidermek için binlerce yıl öncesine gitmek hem imkânsız hem de yanlış.

İmkânsız; zira birçok durumda vakanın gerçek boyutlarını ve failleri tam olarak tespit etmek dahi zor. Ayrıca, haksızlıkları giderme çabalarının yeni haksızlıklara, mevcut statüyü kökten ve geri dönülmez biçimde değiştirerek, vücut vermesi de mümkün. Bu yüzden, geçmişteki haksızlıklara yönelik çabalarda dikkat edilmesi gereken, haksızlıkların şahitlerinin olup olmadığı -yani haksızlıkların yapıldığı dönemlerde yaşamış insanların bulunup bulunmadığı- ve vakanın canlı ve yaygın tarihî kayıtlarının varlığı veya yokluğu… Birçok durumda böyledir. Bu da zaman bakımından üç dört nesil demektir.

Yanlış; zira binlerce yıl önce bazı topraklarda bulunmuş olmanın aynı soydan gelen topluluklara o topraklar üzerinde hak iddia etme hakkını verdiğini kabul edersek ve buna yönelik politikalar geliştirirsek dünya alt üst olur. Meselâ Kızılderililer ABD’nin büyük bölümünün kedilerine ait olduğunu ileri sürebilir. Bu yüzden Allen Buchanan’ın işaret ettiği gibi, en fazla üç dört nesil öncesine gitmek makul görünüyor. Bu da İsrail’i değil Filistin’i haklı çıkarır. Çünkü Filistin’de vaka hâlâ canlı; ilk sürgünleri ve katliamları yaşayan insanların bazıları hayatta olduğu gibi yeni vaka da zamanın gelecek üç dört nesli kapsayacak şekilde uzaması anlamına gelmekte…

Bir diğer mesele dinî referanslara ne kadar itibar edilmesinin doğru olacağı. Her dinin referansları özü itibarıyla ona inananları ilgilendirir. Tevrat’a inanmayanlar için bu iddiaların bir önemi ve değeri yok. Siyonist Yahudiler işgal ettikleri toprakların kendilerine ait olduğunu ve bu yüzden onları işgal etmekten ziyade kitabın buyruğuna uygun hâle getirdiklerini iddia edebilir. Ancak, bu görüş sadece onlar için bir anlam ve kıymet taşır. Kaldı ki, günümüz dünyasında sırf teo-politik argümanlara müracaatla toprak işgalini meşrulaştırmak mümkün olamaz. O zaman, söz gelimi Müslümanların Kudüs’e verdiği dinî ve tarihî önem de bu iddiayla yarıştırılabilir…

HAMAS bir terör örgütü müdür?

İsrail’i savunanların üçüncü tezi HAMAS’ın bir terör örgütü oluğu ve her terör örgütü gibi ona karşı da mücadele etmek gerektiği. Burada terör kavramının manipüle edildiği bir durumla karşı karşıyayız. ABD ve İsrail hoşlarına gitmeyen her oluşumu terör olarak adlandırmakta hiç de utangaç değil. Hatta bu konuda adeta bir tekel olduklarına inanıyorlar. Meselâ ABD Suriye’de PKK/YPG’yi bir terör örgütü değil bir müttefik olarak görürken teröre bakışta çifte standartlılığını en açık şekilde sergiliyor.

HAMAS bir terör örgütü müdür? İsrail ve destekçileri bu soruya tereddütsüz evet cevabı veriyor. Ancak HAMAS’ın bir terör örgütü olduğunu söylemek çok zor. HAMAS bir siyasi parti. Ortaya çıkmasında da ana sebep Filistin Yönetimi’nin etkin bir idare gerçekleştirememesi ve bunun Filistin halkında vatanlarının kurtarılacağına dair yol açtığı çaresizlik ve umutsuzluk. Böylece doğan HAMAS seçimlere katılmış ve başarıyla çıkmış bir parti. HAMAS sadece Gazze’de değil, Batı Şeria’da da büyük halk desteğine sahip. 2005’te yapılan yerel seçimde Batı Şeria’nın 5 şehrinin 4’ünü kazandı, 2006’da yapılan genel seçimlerde de meclis çoğunluğunu kazandı.

HAMAS’ın 7 Ekim saldırısı ve sivillere yönelik şiddet kullanması elbette eleştirilebilir. Ancak buna ilişkin yoğun bir dezenformasyon olduğu gerçeği de görmezden gelinemez. Meselâ başı kesilen 40 bebek ve Gazze sınırına yakın bir yerde yapılan müzik festivaline katılanların HAMAS tarafından katledildiği iddialarının İsrail’in dezenformasyon faaliyeti olduğu anlaşıldı. Ayrıca, hikâyenin bütünü, yani 1948’den bu yana olanlar ve İsrail’in yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri hesaba katıldığında HAMAS saldırısının kendi başına bir saldırıdan ziyade İsrail terörüne bir cevap olduğu da söylenebilir.

Unutmayalım ki İsrail sadece Gazze’de değil Filistinlilerin yaşadığı her yerde işgal ve eliminasyon politikası izliyor. Savaşlar ve sürgünler sonucunda elde ettiği kitlevî topraklar yanında salam politikası izleyerek Filistinlileri yerlerinden atıyor ve topraklarına el koyuyor. Dolayısıyla HAMAS’ın çıkışı hukuken ve manen bir devlete ait olduğu tam kabul görmüş topraklara değil insanların işgal edilmiş topraklarındaki işgalcilere yapılan bir ‘saldırıdır’.
Aslında İsrail’in son HAMAS operasyonuna kadar sinsi ve hayli başarılı bir şekilde ilerlediği söylenebilir. O kadar ki İsrail’in işgalci ve hak hukuk tanımaz bir entite olduğu gerçeği neredeyse tamamen unutulmuştu. Filistin topraklarının çoğunu zaten işgal etmiş ve Yahudileri oralara yerleştirmişti. Geri kalanlarını tasfiye etmek için de salam politikası izleyerek küçük küçük hamlelerle ilerlemekteydi. HAMAS ‘saldırısı’ ve İsrail’in vahşi cevabı İsrail’in ne olduğu ve ne yapmaya çalıştığı gerçeğinin belki de dünya gündemine bir daha hiç çıkmamak üzere girmesine sebep oldu…

Liberal açıdan bakınca

Liberal açıdan bakıca İsrail kesin olarak haksız görünmekte. Eskiden beridir zaten tüm hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan uygulamalarına ilaveten sıcak çatışma anında da çoğu liberal düşünceden kaynaklanan birçok kuralı ihlâl ediyor. Meselâ kollektif cezalandırma yapılması, İsrail’in on yıllardır uyguladığı bir politika. Bu politika şimdi Gazze’de ortaya çıktı ama geleneksel olarak suç işlediğine inanılan kimselerin tüm ailesi evleri yıkılmak suretiyle cezalandırılıyor. Keza İsrail saldırılarında siviller tesadüfen ölmüyor, İsrail tarafından bilinçli şekilde katlediliyor. Özellikle çocuklar ve kadınlar. Zamanımızda çocukların savaşlarda ölüm oranı % 8 civarındayken, Gazze’de bu oran % 42. Bu çerçevede İsrail sivillerin yaşadığı evleri, sığındığı okulları ve mülteci kamplarını, hastaneleri bilinçli olarak bombalıyor. İnsanlara çok zarar veren fosfor bombaları kullanıyor. İsrail gazetecileri de bilinçli olarak öldürüyor. Şimdiye kadar öldürülen gazeteci sayısı yüz civarında. İsrail işgal altındaki Batı Şeria’da da reşit olmayan çocukları da göz altına alıyor ve tutukluyor. Onları İsrail vatandaşlarını yaptığı gibi sivil değil askerî mahkemelerde yargılıyor ve hapse mahkûm ediyor…

Bu uygulamaların hepsi liberal teoriye aykırıdır. Dolayısıyla, liberallerin İsrail’e destek vermesi onların benimsediklerini öne sürdükleri teoriye ihanet etmeleri anlamına geliyor. Liberal teoriden haberdar olan ve teorinin unsurlarına dayanarak hayatı okuma ve yorumlama gücüne ve becerisine sahip hiç kimse İsrail’i desteklemez, destekleyemez.