Atilla Yayla – Bazı ülkeler niçin fakir?

Bazı ülkeler niçin fakir?” aslında yanlış bir soru. Zira, zenginliğin kural, fakirliğin istisna olduğu varsayımına dayanmakta. 
Bu sorunun ardında yatan kavrayış-mantık, zenginliğin normal-olağan bir durum olduğunu, fakirliğin olağandan bir sapma teşkil ettiğini esas almakta. Oysa, tam tersinin doğru olduğunu iktisat tarihi çalışmalarından biliyoruz. Tarih boyunca fakirlik genel insanlık durumu olmuş, zenginlik bir sapma teşkil etmiştir.

Fakirliğin ve fakirlikten çıkışın tarihi büyüleyici bir konu. Bir zamanlar her coğrafya parçası fakirdi. Ancak bugünkü dünyaya baktığımızda, bazı ülkelerin çok zengin, bazılarının çok fakir olduğunu görüyoruz. Kuşkusuz, zenginliğin farkına varışımızın sebebi, zenginliğin mevcut olmasıdır. Bundan bin sene önceki dünya hakkında konuşuyor olsaydık, böyle bir karşılaştırma yapmak pek anlamlı olmazdı, çünkü her coğrafyada fakirlik hâkimdi. Zamanımızın göz kamaştıran zenginliğinin oluşumu endüstri devrimiyle başlamıştır. Dünya yaklaşık 1700’lerden beridir kesintisiz olarak zenginleşmektedir. Dünyanın bir bütün olarak genel hasılasını ve kişi başına ortalama gelirini üç asrı kapsayan karşılaştırmalı bir tabloda yansıtırsak durumu çok net görürüz. Ne mutlu insanlığa ki, Malthus yanılmıştır. Dünya, eskilerin hayal dahi edemeyeceği bir nüfusu yine eskilerin hayal dahi edemeyeceği bir refah seviyesinde barındırabilmektedir.

Sömürgecilik ile açıklanabilir mi?

İnsanlığın global zenginliğindeki bu muazzam artış, fakirliği daha dikkat çekici ve tahammül edilmez bir olgu hâline getirmiştir. Eskiden herkes fakirdi, şimdiyse bazıları fakir, bazıları zengin. Fakir ile zengin arasındaki eşitsizlik gözden kaçırılamayacak kadar açık ve büyük. Ama bazılarının fakirlikten kurtulması, hepimizi fakirliğin halledilebilecek bir problem olduğuna inanmaya itti. Bu yüzden, çeşitli yol ve yöntemlerle “neden bazıları fakir, bazıları zengin?” sorusunun cevabını arıyoruz.

Fakir-zengin dikotomisinin İslam coğrafyası açısından da anlamlı ve can yakıcı olduğu açık. İslam coğrafyası gerçekten fakir. Bugün Arap Ligi’ndeki 22-23 ülkenin yurtiçi gayrisafi millî hasılasının toplamı İspanya’nınkinden az. Bütün İslam coğrafyası, ekonomik olarak Fransa’dan küçük. Zengin Arap ülkeleri var, ama onlar ekonomik anlamda değil, bir mala (petrole) sahip olma anlamında zengin. Tabloya neresinden bakarsak bakalım, İslam coğrafyası Batı’ya nispetle çok fakir. Ancak sorun bundan ibaret değil.

Dünyadaki ekonomik trendlerde gelecek 20 yılda bir değişiklik olmazsa İslam dünyası, Çin ve Hindistan’ın da gerisine düşecektir.
“İslam dünyası neden fakir?” sorusuna verilen şablon cevaplar var. İslam’dan pek hazzetmeyen yerliler ve Batılılar, fakirliğin sebebinin İslam olduğunu ileri sürmekte. Tam karşı noktada yer alan bazıları, İslam’ın özünden uzaklaşıldığı için Müslümanların fakirliğe duçar olduğunu iddia etmekte. Bu iki şablon da önyargıların eseridir ve anlamsızdır. Aynı zamanda meseleyi ciddi şekilde ele alıp tartışmanın önüne set çekmektedir. Ne Müslümanlar İslam yüzünden fakirdir ne de Müslüman olmak tek başına fakirlikten kurtulmaya ve zenginliğe ulaşmaya yeterlidir.

Bazı yazarlar zaman zaman genel olarak fakirliği, özel olarak İslam coğrafyasının fakirliğini açıklamada sosyalist tarih okumalarına başvurmaktadır. Sömürgeciliği Batı’nın zenginliğinin ana kaynağı olarak sunmaktadır. Batı’daki zenginliği yaratan piyasacı kapitalizm ile ulus devletler arasında bir zorunlu beraberlik ilişkisi kurmaktadır. Köle işgücünü, zenginliğin bir diğer önemli kaynağı olarak sıralamaktadır.

Bu tezler de, çok popüler olmalarına rağmen, zihin tembelliğine yol açan klişelerdir. Batı’nın geçmişinde vahşi bir kolonyalizm olduğu bir hakikattir, ancak Batı’nın bugünkü zenginliğinin altında yatan olgu sömürgecilik değildir. Sözüne en fazla itibar edilmesi gereken iktisat tarihçileri, sömürgeciliğin Batı’nın zenginliğindeki payının yüzde onu geçemeyeceğini belirtmektedir. Bu hataya kolayca düşülmesinin sebebi, zenginliğin tek taraflı ticarete ve yabancı paralarla kıymetli madenlerin biriktirilmesine dayalı olduğunu ve dünya zenginliğinin sabit olduğunu öne süren merkantilizmin benimsenmesidir. Bir zamanlar böyle olduğunu düşünmek normal sayılabilirdi, ancak endüstri devriminden bugüne dünya iktisat tarihi bu görüşü çökertti. Tarihin en vahşi sömürgecileri olan İspanya ve Portekiz, ekonomik gelişmede nispeten geri kalmışlardır. Dünya, sömürgecilik yapmadan zenginleşen örneklere şahit olmuş ve olmaktadır. Sömürgecilik yağmacılıktır ve yağmacılık, bir iktisadî faaliyet değildir. Ekonomik gelişme insan ihtiyaçlarını düzenli şekilde karşılayacak üretim mekanizmalarının kurulmasına ve yaşatılmasına bağlıdır. Sömürgecilik bu mekanizmaların kurulmasına da, yaşatılmasına da engeldir.

Refahın artması özgürlüklerin artması ile olur…

Batı’nın zenginliğini açıklamaya yönelik tezlerin en mühimi Weber’in meşhur “Protestan ahlâkı ve kapitalizm” tezidir. Weber’in zenginliğin piyasacı kapitalizmin ürünü olduğu tezi Marksistlerce bile kabul edilmiştir.
Ancak kapitalizmle Protestan ahlâkı arasında kurduğu ilişki tartışmalıdır. Weber’e göre, Protestan ahlâkı kapitalizmin önünü açmış ve bu yüzden önce Avrupa’nın Protestan nüfusa sahip bölgeleri gelişmiştir. Son yirmi yıldır bu tez iki yönden tahrip edilmiştir. İlki Protestan ahlâkının kapitalizmi değil, kapitalizmin Protestan ahlâkını yarattığı tezidir. İkincisi, ilk kapitalist gelişmelerin Protestan Avrupa’da değil, Katolik Avrupa’da (bilhassa İtalyan Şehir devletlerinde) doğduğunun anlaşılmasıdır. Bugün Katolik sosyal ve ekonomik öğretisinde engellenmemiş pazar, serbest ticaret, âdil fiyat gibi kavramların Protestan düşüncesindekinden önce ortaya çıktığı kuvvetli çalışmalarla ispatlanmış durumdadır.
Kapitalizmin var olmak ve yaşamak için modern ulus devletlere ihtiyacı yoktur. Bunların aynı tarih döneminde belirginleşmiş olması aralarında bir sebep sonuç ilişkisi olduğunu göstermez. İlk modern kapitalizme şehir devletlerinde ulaşılmıştır. Saldırganlık ve kolonyalizmi liberal kapitalizme fatura etmek de yanlıştır. Toprakları işgal edenler, onlara siyasî kimlik giydirenler, dev savaş makineleri icat ederek insanları kitleler halinde öldürenler, siyasî sembollerle insanları şartlandıranlar, politikacı ve bürokrat sınıfıdır, yani devletlerdir.

Ekonomik zenginliğin temelinde neyin yattığı bellidir: Piyasa ekonomisi. Başka bir deyişle ekonomik özgürlük ve serbestlik. İnsanlar kendi hâline bırakıldığında; bir kamu otoritesi, ideoloji, felsefe, ütopya, din vs. adına bireylerin davranışlarını zapturapt altına almadığında, insan toplumları bir nesilden diğerine ekonomik durumlarını iyileştirebilmektedir. Şüphesiz, bu formülün muazzam siyasî, hukukî, ekonomik implikasyonları vardır; ama özü basittir. İnsanlara karışmayın. İnsanları engellemeyin. İnsanları kendi hâline bırakın. İnsanların insanî potansiyellerini kullanmalarına ve doğal insanî güdülerin peşinden koşmalarına set çekmeyin. Kısaca, insanları özgür bırakın. Ekonomik zenginliğe giden yol işte budur.

Zaman, 23.10.2009

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et