MGK devlet midir?

Bizim gazetenin Perşembe günkü nüshasında tuhaf bir haber başlığı vardı: “MGK’dan Taner’e Dördüncü Uzatma”. Habere göre, son toplantısında Milli Güvenlik Kurulu MİT Müsteşarı Emre Taner’in görev süresinin yeniden uzatılması “kararı almış.”
Tuhaflık şurada: Türkiye’nin anayasal sisteminde MGK bir “karar organı” değil, bir danışma kuruludur. Gerçi MİT Kanunu Müsteşarın atanmasının MGK’da “görüşüleceği”ni belirtiyor, ama iş atama kararına gelince bunun Başbakan ve Cumhurbaşkanına ait bir yetki olduğu da açık.

Biliyorum, MGK’ya siyasal karar organı muamelesi yapılması yerleşik uygulamada alışılmadık bir şey değil. Bu tuhaflığın ortaya çıkmasının asıl müsebbibi de her fırsatta kendi yetkilerini bu Kurulla paylaşma cömertliği (!) gösteren hükümetlerdir. Kendisini yürütme yetkisinin ortağı haline getiren bu durumdan askeri cenahın da hoşnut olduğuna şüphe yok. Bu durumda halkın da meseleyi böyle görmesi gayet normal.

Meselenin bununla bağlantılı diğer bir yönü de, yürütme yetkisinin ortağı sayılmanın da ötesinde, MGK’nın çoğu kimse tarafından “Devlet” olarak görülmesi. Onun içindir ki, Türkiye’de genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarına “Devletin zirvesi”ni oluşturan bir kanat nazarıyla bakılıyor. Oysa, anayasal şema açısından bakıldığında, MGK’nın ve onun içindeki generallerin “devlet” olmadığı açık.

Anayasanın “iktidar haritası”nda MGK devletin üç temel işlevinden “yürütme”nin içinde yer alan ve hükümete danışma hizmeti vermekle görevli yardımcı bir kuruldan ibarettir. Kurulda devleti temsil eden tek kişi de Cumhurbaşkanıdır. Kendisi devlet olmayan bu Kurulun istişari görüşleri “devlet kararı”, hatta “hükümet kararı” değildir. Hükümetin bu Kuruldan çıkan görüşlere uyma konusunda anayasal bir zorunluluğu da yoktur. Zaten aksi olsaydı, Türkiye Cumhuriyeti’nin “demokratik” bir devlet olma iddiası temelsiz hale gelirdi.

MGK’nın devlet gibi görülmesinin arkasında, aslında, “devlet çıkarı” ile halkın çıkarı”,  “devlet siyaseti” ile “hükümet siyaseti”, “devlet adamı” ile “politikacı” arasında ayrım yapan bir felsefe yatmaktadır. Resmi uygulamayı şekillendiren bu siyasi felsefe, halkın çıkarlarının ötesinde ve üstünde, onlarla örtüşmeyen “yüce” bir “devlet çıkarı”nın var olduğunu ve bunun bürokrasi tarafından temsil edildiğini varsaymaktadır. Bu felsefe hem devletle ilişkili olan kavramlar lehine bir ahlâki hiyerarşi ima etmekte, hem de böylelikle demokratik siyasetin alanını daraltmaktadır.

Çünkü, bu model, normal bir demokraside halkın seçilmiş temsilcilerinin (parlamento ve hükümetin) yetkisinde olması gereken kimi kamu siyasetlerini demokratik çoğunlukların kontrolünden çıkararak “Devlet” katına yükseltmekte ve bu alanı askeri ve sivil bürokrasiye tahsis etmektedir. Yani, Batı demokrasilerinde “devlet”i seçilmiş hükümetler yönetirken, Türkiye’de bürokrasi “Devlet” adına hükümetleri vesayet altında tutmaktadır. Statükonun “hukukçu” fetvacıları da bu demokrasi ayıbını “çoğulculuk” adı altında kamufle etmeye çalışıyorlar.

Bu durumda, sayın Cumhurbaşkanının anamuhalefet partisi liderinin de MGK’ya katılmasını sağlayacak bir anayasa değişikliği önerisi, ne kadar iyi niyet eseri olursa olsun, devlet sistemimizdeki bu tuhaflığı daha da pekiştirmekten başka bir şeye yaramayacaktır. O zaman ülkeyi kimin yöneteceğini belirlemek için seçimler yapmak da neredeyse anlamsız hale gelecektir. Oysa, bir demokraside milli güvenlik dahil olmak üzere temel siyasetler konusunda karar yetkisi ve bunun siyasi sorumluluğu hükümetlere ait olmak zorundadır. Onun için, ihtiyacımız olan MGK’nın genişletilmesi değil, onun Anayasadan tamamen çıkarılmasıdır.

Star, 24.10.2009
 
 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et