MAK Danışmanlık’ın gençlik araştırması, Türkiye’de gençlerin kimlik algıları, gelecek beklentileri, mutluluk düzeyleri, siyasetle ilişkileri, özgürlük duyguları ve ülkeyi terk etme arzuları hakkında çarpıcı sonuçlar ortaya koymaktadır. Basına yansıyan bilgilere göre araştırma 6-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında, 18-29 yaş grubundaki 8 bin gençle yapılmıştır. Araştırmada gençlere kimlik tanımları, yurt dışına yerleşme arzuları, torpil-liyakat algıları, özgürlük hissi ve mutluluk durumları gibi sorular yöneltilmiştir. Bu geniş örneklem ilk bakışta etkileyici görünmektedir; ancak bir araştırmanın bilimsel değeri yalnızca örneklem büyüklüğüyle ölçülemez. Örneklemin nasıl seçildiği, hangi illeri kapsadığı, kır-kent dağılımı, cinsiyet, eğitim, gelir, bölge, etnik köken ve siyasi eğilim bakımından temsiliyet gücü, ağırlıklandırma yapılıp yapılmadığı ve soru formunun nasıl tasarlandığı en az örneklem büyüklüğü kadar önemlidir. Basına yansıyan haberlerde bu metodolojik ayrıntılar yeterince görünmediği için, araştırmanın sonuçları ihtiyatla okunmalıdır.
Araştırmada en dikkat çekici bulgulardan biri gençlerin kimlik tanımlarıdır. Basına yansıyan verilere göre gençlerin yüzde 29,6’sı “birden fazla kimlik” sahibi olduğunu belirtirken, yüzde 27,5’i kendisini “Atatürkçü” olarak tanımlamaktadır. “Milliyetçi-Ülkücü” diyenlerin oranı yüzde 15,8, “dindar” diyenlerin oranı yüzde 12,2, “Kürt milliyetçisi” diyenlerin oranı yüzde 7,8, “liberal” diyenlerin oranı yüzde 3,4, “sosyalist-komünist” diyenlerin oranı ise yüzde 2,4 olarak aktarılmıştır. Burada ilk teknik problem, “Atatürkçü” ile “Kemalist” kavramlarının aynı şey olup olmadığı meselesidir. Türkiye’de bu iki kavram sık sık birbirinin yerine kullanılsa da, sosyolojik olarak aralarında fark olabilir. Atatürkçülük, bazı kişiler için daha gevşek bir tarihsel sempati veya cumhuriyetçi aidiyet anlamına gelebilir; Kemalizm ise daha sert, ideolojik, devletçi, laikçi ve merkeziyetçi bir dünya görüşünü ifade edebilir. Bu yüzden araştırmada kullanılan kelime “Atatürkçü” ise, bunu doğrudan “Kemalist” olarak okumak metodolojik olarak biraz aceleci olur.
Buna rağmen, bu oran yine de çok ilginçtir. Türkiye’nin resmî ideolojisinin uzun yıllar Kemalizm olduğu, eğitim sisteminin büyük ölçüde Kemalist semboller, ritüeller ve tarih anlatısı etrafında şekillendiği düşünülürse, gençlerin yalnızca dörtte biri civarında bir kesiminin kendisini açık biçimde Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlaması dikkate değerdir. Bu sonuç, resmî ideolojinin toplumu bütünüyle dönüştürme kapasitesinin sanıldığı kadar güçlü olmadığını gösteriyor olabilir. Hatta bu bakımdan sevindirici bir tablo olarak da okunabilir. Çünkü bir toplumda devletin okullar, törenler, ders kitapları, resmî bayramlar, kamu kurumları ve sembolik siyaset üzerinden yaymaya çalıştığı ideolojinin, gençlerin zihin dünyasında sınırlı karşılık bulması, toplumun çoğulluğunu ve spontane direnç kabiliyetini gösterir.
Ancak burada ikinci bir ihtiyat noktası vardır. Kendisini Kemalist veya Atatürkçü olarak adlandırmayan herkesin Kemalist fikirlerden uzak olduğu söylenemez. Türkiye’de birçok insan kendisini muhafazakâr, milliyetçi, sosyal demokrat, merkez sağcı, hatta dindar olarak tanımlasa bile bazı meselelerde Kemalist refleksler gösterebilir. Devletin toplumu dönüştürme hakkı olduğuna inanmak, laikliği özgürlükçü bir ilke değil devletin din üzerindeki tahakkümü olarak görmek, merkezî eğitimi kutsamak, “cumhuriyet değerleri” adına ifade özgürlüğünü sınırlamayı meşru saymak, askerî-bürokratik vesayet dönemlerine nostaljik bakmak, kişi kültüne itiraz etmemek gibi tavırlar Kemalist sosyolojinin daha geniş bir alana yayıldığını gösterebilir. Dolayısıyla yüzde 27,5’lik oran, “bilinçli ve açık kimlik beyanı” bakımından önemlidir; fakat Kemalist zihniyet kalıplarının toplumsal yaygınlığını ölçmek için yeterli değildir.
Araştırmanın yöntem bakımından en ciddi meselelerinden biri, kimlik kategorilerinin birbirini dışlayan seçenekler şeklinde mi, yoksa çoklu tercih imkânıyla mı sorulduğudur. Basına yansıyan bilgilerde “birden fazla kimlik” seçeneğinin yüzde 29,6 ile ilk sırada yer aldığı görülmektedir. Bu durum, gençlerin kimliklerinin tek bir kategoriye sıkıştırılamayacağını göstermesi bakımından anlamlıdır. Fakat araştırmacı açısından bu aynı zamanda ölçme problemini de gündeme getirir. Bir kişi hem dindar hem milliyetçi, hem Atatürkçü hem sosyal demokrat, hem Kürt hem liberal, hem muhafazakâr hem modern olarak kendisini görebilir. Bu durumda “kendinizi en çok ne olarak tanımlıyorsunuz?” sorusu ile “kendinizi hangi kimliklere yakın hissediyorsunuz?” sorusu farklı sonuçlar doğurur. Eğer araştırma bu ayrımı yeterince net kurmadıysa, kimlik sonuçları mutlak ve keskin kategoriler gibi yorumlanmamalıdır.
Araştırmanın ikinci çarpıcı bulgusu, gençlerin yurt dışına yerleşme arzusudur. Haberlere göre “Size kalıcı olarak başka bir ülke vatandaşlığı verilse Türkiye’yi terk edip o ülkeye yerleşmeyi düşünür müsünüz?” sorusuna gençlerin yüzde 64’ü “evet” cevabı vermiş, “ülkemde kalırım” diyenlerin oranı yüzde 14’te kalmıştır. Yurt dışına gitmek isteyenlerin ezici çoğunluğunun demokrasiyle yönetilen Batı ülkelerini tercih ettiği; Avrupa, ABD/Kanada ve İskandinav ülkelerinin öne çıktığı, İslam ülkesine gitmek isteyenlerin oranının ise yüzde 0,4 gibi çok düşük bir düzeyde kaldığı aktarılmaktadır.
Bu veri Türkiye açısından ciddiye alınması gereken bir alarmdır. Gençlerin önemli bir kısmının kendi ülkesinde gelecek görmemesi, yalnızca ekonomik bir mesele değildir. Bu aynı zamanda adalet, liyakat, özgürlük, eğitim kalitesi, hukuk güvenliği, sosyal hareketlilik ve hayat tarzı tercihleriyle ilgili bir meseledir. Araştırmada gençlerin yüzde 74,7’sinin işe girişte kayırmacılık ve torpilin belirleyici olduğunu düşünmesi, yurt dışına gitme arzusunun arkasındaki psikolojik ve kurumsal zemini açıklamaya yardımcı olur. Bir genç, çalışarak, okuyarak, liyakatiyle, gayretiyle ilerleyebileceğine inanmıyorsa, doğal olarak başka ülkeleri bir imkân alanı olarak görmeye başlar.
Bununla beraber, gençlerin ülkeyi terk etme arzusunu yalnızca Türkiye’ye özgü bir felaket gibi sunmak da doğru değildir. Dünyanın birçok ülkesinde, hatta gelişmiş Batı ülkelerinde bile önemli sayıda insan başka ülkede yaşamak istemektedir. Gallup’un küresel verilerine göre 2023’te dünya yetişkinlerinin yüzde 16’sı, imkânı olsa başka bir ülkeye kalıcı olarak taşınmak istediğini söylemiştir; bu oran yaklaşık 900 milyondan fazla insana karşılık gelmektedir. Gallup ayrıca bu tür verilerin “göç arzusu”nu ölçtüğünü, bunun mutlaka fiilî göç planı veya gerçekleşecek göç anlamına gelmediğini özellikle vurgulamaktadır.
Daha da ilginci, Amerika Birleşik Devletleri gibi dünyanın en fazla göç alan ülkelerinden birinde bile ülkeden ayrılma arzusu artmaktadır. Gallup’un 2025 verilerine göre Amerikalıların yüzde 20’si kalıcı olarak başka bir ülkeye taşınmak istediğini belirtmiştir; 15-44 yaş arası kadınlarda bu oran yüzde 40’a kadar çıkmaktadır. Bu veri, göç arzusunun yalnızca yoksul veya otoriter ülkelerde görülen bir duygu olmadığını, gelişmiş demokrasilerde bile gençlik, cinsiyet, siyasi memnuniyetsizlik ve kurumlara güven gibi faktörlerle ilişkilendiğini göstermektedir.
Avrupa’dan da benzer örnekler vardır. İtalya’da 2023’te yapılan Istat araştırmasına göre 11-19 yaş arasındaki gençlerin yaklaşık yüzde 34’ü büyüdüklerinde yurt dışına gitmek istediklerini söylemiştir. İtalya gibi Avrupa Birliği üyesi, gelişmiş ve demokratik bir ülkede bile gençlerin üçte birinden fazlasının göç arzusuna sahip olması, Türkiye’deki sonuçları yorumlarken karşılaştırmalı düşünmenin önemini gösterir. Türkiye’de yüzde 64 oranı elbette çok yüksektir; fakat bu oran “sadece Türkiye’de gençler kaçmak istiyor” gibi basit bir anlatıya indirgenmemelidir. Küresel ölçekte gençlerin hareketlilik isteği, ekonomik fırsat arayışı, daha iyi hukuk düzeni talebi, kültürel merak, eğitim imkânı, bireysel özgürlük ve dijital çağın sınır aşan hayat tahayyülleriyle birlikte düşünülmelidir.
Araştırmanın üçüncü dikkat çekici alanı mutluluk ve mutsuzluk verileridir. Basına yansıyan sonuçlara göre gençlerin yüzde 27,5’i “mutlu değilim”, yüzde 23’ü “hiç mutlu değilim” demiştir. Buna karşılık “mutluyum” diyenlerin oranı yüzde 18,2, “çok mutluyum” diyenlerin oranı ise yüzde 7,8’dir. Başka bir ifadeyle, mutsuz olduğunu söyleyenlerin toplamı yüzde 50,5’e ulaşırken, mutlu olduğunu söyleyenlerin toplamı yüzde 26 civarında kalmaktadır. Ayrıca bazı haberlerde gençlerin yüzde 82’sinin sürekli veya zaman zaman umutsuzluk ve çöküntü yaşadığını belirttiği aktarılmıştır.
Bu tablo, TÜİK’in Yaşam Memnuniyeti Araştırması ile karşılaştırıldığında daha da dikkat çekici hâle gelmektedir. TÜİK’in 2025 verilerine göre Türkiye’de 18 yaş ve üzeri bireylerde mutlu olduğunu beyan edenlerin oranı yüzde 53,3, mutsuz olduğunu beyan edenlerin oranı ise yüzde 13’tür. 18-24 yaş grubunda mutluluk oranı yüzde 54,4 olarak verilmiştir. TÜİK’in “İstatistiklerle Gençlik” çalışmasında da 18-24 yaş grubunda gençlerin yüzde 54,4’ü mutlu, yüzde 33,7’si orta, yüzde 11,9’u mutsuz olarak görünmektedir.
Bu iki tablo arasındaki fark çok büyüktür. MAK verilerinde mutsuz gençlerin oranı yüzde 50 civarında görünürken, TÜİK verilerinde 18-24 yaş grubunda mutsuzluk yüzde 11,9 seviyesindedir. Bu farkın birkaç sebebi olabilir. Birincisi yaş aralığı farklıdır: MAK araştırması 18-29 yaş grubunu, TÜİK’in gençlik verisi ise 18-24 yaş grubunu merkeze alıyor olabilir. 25-29 yaş aralığı, mezuniyet, iş bulma, evlilik, gelir, gelecek ve bağımsız hayat kurma baskılarının yoğunlaştığı bir dönemdir; bu nedenle mutsuzluk daha yüksek çıkabilir. İkincisi soru formu ve cevap seçenekleri farklı olabilir. “Mutlu musunuz?” sorusu ile “hayatınızı bir bütün olarak düşündüğünüzde ne kadar mutlusunuz?” sorusu aynı psikolojik cevabı üretmeyebilir. Üçüncüsü araştırmanın zamanı, örneklem yapısı ve uygulama yöntemi sonuçları etkileyebilir. Dördüncüsü, özel araştırma şirketlerinin yaptığı anketlerde siyasal ve toplumsal memnuniyetsizlik duygusu mutluluk cevabına daha fazla yansıyabilir.
Dünya örnekleri de genç mutsuzluğunun sadece Türkiye’ye özgü olmadığını gösteriyor. World Happiness Report 2024, ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda grubunda mutluluğun özellikle gençlerde yaşlılara göre iki kat daha fazla düştüğünü belirtmektedir. Aynı rapora göre 2021-2023 döneminde negatif duygular birçok bölgede artmış, gençler ve kadınlar bazı bölgelerde daha kırılgan gruplar olarak öne çıkmıştır. Bu durum, gelişmiş ülkelerde bile genç kuşakların daha yüksek refah imkânlarına rağmen ciddi bir anlam, gelecek, yalnızlık, güven ve ruh sağlığı kriziyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Bu noktada araştırmanın teknik eleştirisine dönmek gerekir. Bir gençlik araştırması, yalnızca çarpıcı oranlar vermekle yetinmemelidir. Öncelikle örneklemin temsiliyet gücü açıklanmalıdır. 8 bin kişi büyük bir örneklemdir, fakat örneklem tesadüfi mi seçilmiştir, çevrim içi mi yapılmıştır, telefonla mı görüşülmüştür, yüz yüze mi uygulanmıştır, hangi iller ve bölgeler hangi ağırlıklarla temsil edilmiştir, eğitim düzeyi nasıl dengelenmiştir, çalışmayan, okumayan, üniversiteli, lise mezunu, işçi, işsiz, evli, bekâr gençler arasında nasıl dağılım yapılmıştır? Bu soruların cevabı olmadan oranları Türkiye gençliğinin kesin fotoğrafı gibi sunmak sakıncalıdır.
İkinci teknik mesele soru tasarımıdır. “Size başka ülke vatandaşlığı verilse Türkiye’yi terk eder misiniz?” sorusu güçlü bir varsayım içerir. Vatandaşlık, çalışma hakkı, oturma izni, dil, gelir, aile bağları, meslek denkliği gibi engellerin ortadan kalktığını varsayan bu soru, gerçek göç niyetinden ziyade idealize edilmiş bir kaçış arzusunu ölçebilir. Gallup’un da vurguladığı gibi, göç arzusu ile fiilî göç niyeti aynı şey değildir. Bu yüzden yüzde 64 oranı, “yarın gençlerin yüzde 64’ü Türkiye’den gidecek” anlamına gelmez; daha çok “gençlerin önemli bir kısmı Türkiye’deki şartlardan memnun değil ve alternatif hayat tahayyül ediyor” anlamına gelir.
Üçüncü mesele kavramların operasyonelleştirilmesidir. “Özgür müsünüz?”, “mutlu musunuz?”, “kendinizi ne olarak tanımlıyorsunuz?”, “torpil mi liyakat mi belirleyici?” gibi sorular çok geniş, duygusal ve bağlama açık sorulardır. Bunlar mutlaka sorulabilir; fakat araştırmacının bu soruları hangi ölçekte, hangi ara seçeneklerle, hangi sırada ve hangi bağlamda sorduğu önemlidir. Mesela “özgürlük” denildiğinde bir genç sosyal medya özgürlüğünü, diğeri aile baskısını, başkası ekonomik bağımsızlığı, bir başkası siyasi ifade hürriyetini anlayabilir. Dolayısıyla bu tür kavramlar tek soruyla ölçüldüğünde yorum dikkatli yapılmalıdır.
Dördüncü mesele sonuçların yorumlanmasıdır. Araştırma bulguları Türkiye’de gençlerin ciddi sorunlar yaşadığını göstermektedir: gelecek kaygısı, liyakat inancının zayıflığı, göç arzusu, mutsuzluk, özgürlük algısında bozulma ve mevcut siyasi partilere güvensizlik. Fakat bu bulguların her biri doğrudan ve tek sebepli açıklamalarla yorumlanmamalıdır. Ekonomi önemlidir, ama tek faktör değildir. Eğitim sistemi, aile yapısı, dijital medya, sosyal karşılaştırma, şehirleşme, siyasal kutuplaşma, hukuk güvensizliği, iş piyasasının katılığı, gençlerin beklenti düzeyinin yükselmesi ve küresel hareketlilik kültürü birlikte düşünülmelidir.
Sonuç olarak MAK Danışmanlık Gençlik Araştırması, yöntem ayrıntıları bakımından daha fazla şeffaflığa ihtiyaç duysa da, Türkiye gençliğinin ruh hâline dair önemli işaretler vermektedir. Kendisini Atatürkçü/Kemalist olarak tanımlayanların oranının yüzde 27,5 civarında kalması, resmî ideolojinin bütün endoktrinasyon imkânlarına rağmen toplumu bütünüyle kuşatamadığını göstermesi bakımından önemlidir. Ancak Kemalist kimlik beyanı ile Kemalist reflekslerin toplumsal yaygınlığı birbirinden ayrılmalıdır. Yurt dışına gitme arzusu Türkiye için ciddi bir uyarıdır; fakat bu duygu küresel gençlik hareketliliği ve Batı ülkelerinde bile görülen memnuniyetsizlikle birlikte okunmalıdır. Mutsuzluk verileri ise en dikkat çekici ve en fazla araştırılması gereken alandır; çünkü gençlerin yarısının mutsuzluk beyan ettiği bir toplumda sadece ekonomik değil, ahlaki, kurumsal ve psikolojik bir kriz de var demektir. Araştırmanın en büyük katkısı belki de burada yatmaktadır: Türkiye’ye gençlerin gözünden bakmanın rahatsız edici ama gerekli bir imkânını sunmaktadır.

