Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling

Çeviren Atilla Yayla
Çevirmenin Notu

Elinizdeki metin ilk olarak Future of Freedom dergisinin Ağustos 2024 sayısında yayınlandı.  Metin, savaşın insanlık tarihindeki sürekliliğini ve buna karşı geliştirilen klasik liberal barış düşüncesini tarihsel bir perspektif içinde ele almaktadır. Metin, insanlık tarihinin büyük ölçüde savaşlar, fetihler, işgaller ve kitlesel şiddet olaylarıyla şekillendiğini vurgulayarak başlamaktadır. İlkel kabilelerin kaynaklar üzerindeki mücadelelerinden imparatorluk fetihlerine, ulus-devletlerin milliyetçi iddialarından modern çağın ideolojik savaşlarına kadar uzanan bu tarihsel tablo, savaşın yalnızca askerî bir olay değil aynı zamanda siyasî, ekonomik ve ideolojik bir olgu olduğunu göstermektedir.

Metnin ana tezi, barışın tesadüfen değil belirli fikirler ve kurumlar sayesinde mümkün olabileceği yönündedir. Bu fikirler, özellikle 19. yüzyıl klasik liberalizminin geliştirdiği bireysel haklar, özel mülkiyet, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet ve serbest ticaret gibi ilkelerdir. Metinde vurgulanan düşünceye göre, insanların hayatları, özgürlükleri ve mülkiyetleri güvence altına alındığında; devletler ekonomik ve siyasi alanlarda sınırlı kaldığında ve uluslararası ilişkiler serbest ticaret ve karşılıklı bağımlılık temelinde geliştiğinde savaşın teşvikleri önemli ölçüde ortadan kalkar.

Yazı aynı zamanda savaşın tamamen ortadan kaldırılamadığı durumlarda bile savaşın sınırlandırılması yönündeki liberal girişimlere dikkat çekmektedir. Francis Lieber’in savaş hukuku üzerine geliştirdiği ilkeler ve daha sonra Lahey Sözleşmelerine ilham veren düzenlemeler, modern uluslararası insancıl hukukun erken örnekleri olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım, savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda bile sivillerin korunması, savaş esirlerine insancıl muamele ve gereksiz yıkımın sınırlandırılması gibi normların önemini vurgular.

Bununla birlikte metin, yirminci yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı, totaliter ideolojiler ve nükleer silahların ortaya çıkışıyla birlikte klasik liberal barış idealinin ciddi biçimde zedelendiğini de hatırlatmaktadır. Günümüz dünyasında ise teknolojik savaş araçları, vekâlet savaşları ve jeopolitik rekabetler, bu idealin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.

Bu metin, okuyucuya yalnızca savaşın tarihini değil, aynı zamanda barışın hangi düşünsel ve kurumsal temeller üzerine kurulabileceğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, günümüz dünyasında artan jeopolitik gerilimler karşısında klasik liberal barış düşüncesinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini güçlü biçimde ortaya koymaktadır.

***

Savaşlar, fetihler, kitlesel katliamlar, işgaller ve yağma, kaydedilmiş tarihin tamamı boyunca dünyayı sarsıp durmuştur. İlkel kabileler su kaynakları ve avlanma alanları için savaşmışlardır. Krallar ve prensler, fethettikleri her yer ve herkes üzerinde hükmetme konusunda ilahi bir hak iddia etmiş ve kendi şiddet dolu iradelerini insanlara zorla kabul ettirmişlerdir. Ulus-devletler ise çeşitli coğrafi bölgeler üzerindeki tarihsel ya da efsanevi köklere dayanan ırksal, etnik, dilsel veya kültürel iddialar temelinde topraklar ve halklar üzerinde hak ve talepler ileri sürmüşlerdir. İşte insanlığın tarihi büyük ölçüde budur.

İnsanlık tarihinin büyük kısmında barış dönemleri, siyasi güce ve savaş başlatıp yürütecek askerî kapasiteye sahip olanlar arasındaki yeni savaşların arasında kalan kısa soluklanma aralıklarından ibaret olmuştur. Savaşlar, fetihler, ölüm ve yıkım dünyanın her köşesini etkilemiştir. İktisatçı ve tarihçi Thomas Sowell, Conquests and Cultures (1999) adlı eserinde bunu şöyle açıklamaktadır:

“Tarihin şu veya bu döneminde fetih, neredeyse bütün halkları kapsamıştır; kimi zaman fetheden, kimi zaman da fethedilen olarak. Bunun sonuçları da son derece geniş kapsamlı olmuştur…. Bazı fetihlerin ardından yenilenlerin sistemli biçimde yok edilmesi gelmiştir; Roma’nın Kartaca’yı fethetmesinde olduğu gibi. Bu tür sert ve acımasız politikalar da yalnızca tarihsel ölçekte büyük fatihlere özgü olmamıştır. Yirminci yüzyılın sonlarında Afrika’da Hutuların Tutsilere ve Tutsilerin Hutulara karşı gerçekleştirdikleri katliamlar ile aynı dönemde Balkan savaşlarında yaşanan ‘etnik temizlik’, büyük insani trajediler yaratmak için büyük bir güç olmanın gerekmediğini açıkça göstermektedir…”

“Kendiliğinden ortaya çıkan vahşetler ve bilinçli, sistemli terör uygulamaları, fatihlerin yolunu uzun zamandır belirlemiştir. Orta Asya’nın, Doğu Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun geniş bölgelerini kasıp kavuran Moğol orduları, gelecekteki kurbanlarını yıldırmak amacıyla hesaplı bir strateji olarak acımasız barbarlıklarla ün salmışlardır…. On birinci yüzyılda Bizans İmparatoru II. Basileios, esir aldığı Bulgarların her yüz kişisinden doksan dokuzunun gözlerinin kör edilmesini emretmiş, yüzüncü kişiyi ise diğerlerini memleketlerine geri götürebilmesi için tek gözlü bırakmıştır; böylece imparatorun düşmanlarına nasıl davrandığını gösteren canlı bir kanıt ortaya çıkmıştır.”

“Yirminci yüzyılın fetihleri de aynı derecede dehşet verici olmuştur. Japonların 1937’de Çin’in başkenti Nanking’i ele geçirmesini, orada yaşayan binlerce kadına yönelik kitlesel tecavüzler, Çinli askerlerin ve sivillerin süngü talimi için kullanılması ve sivillere yönelik genel bir katliam dalgası izlemiştir…. Almanya’daki müttefikleri Naziler ise vahşet ve insanlıktan çıkarma konusunda yeni bir dip noktası oluşturmuşlardır; Yahudilere karşı gerçekleştirilen Holokost ise bunun yalnızca en korkunç örneğidir.”

Savaşı Sınırlama Çabalarında Başarılar ve Başarısızlıklar

İnsanlığın savaş ve şiddetli çatışmalardan kurtulma çabası zor, kesintili ve çoğu zaman hayal kırıklığı yaratan bir süreç olmuştur. Tarih boyunca savaşların sıklığını ya da etkilerini azaltmaya yönelik çeşitli girişimler yapılmıştır. Örneğin 11. yüzyılda, soylular ile onların ücretli orduları arasındaki savaşlar nedeniyle Fransa’nın bazı bölgelerinde meydana gelen yıkım ve tahribat o kadar büyük boyutlara ulaşmıştı ki, bir grup Katolik piskopos 1041 yılında “Tanrı’nın Ateşkesi” (Truce of God) adı verilen bir düzenleme ilan etti. Bu düzenleme, Perşembe gününden Pazartesi gününe kadar silahlı çatışmaları yasaklamayı amaçlıyordu. Bu uygulama yürürlükte kaldığı sürece çatışmanın maliyetini artırdı; çünkü soylular, haftanın yalnızca iki günü kendi adlarına savaşabilecek askerlerine yine de bir haftalık ücret ödemek zorunda kalıyordu.

On beşinci yüzyılda kralların ve prenslerin profesyonel askerler istihdam etmesi daha yaygın hale geldi. Bunun avantajı, askerlerin kiralanma maliyetinin yalnızca belirli askerî seferler süresince geçerli olmasıydı. Kiralanan subayların ve sıradan askerlerin teşvikleri ise ölüm ya da yaralanma riskini mümkün olduğunca azaltmaktı. İngiliz tarihçi Thomas Babington Macaulay (1800–1859) bu durumu şöyle açıklamıştır: “Bu iş, ne savunduklarını seven ne de karşı çıktıklarından nefret eden insanların yürüttüğü bir faaliyet haline gelmişti. Her asker, birkaç gün sonra o anda karşısında savaştığı gücün hizmetinde ücret alabileceğini bilerek savaş alanına çıkıyordu.” Bu nedenle savaşlar bir tür manevra oyununa dönüşmüştü: ilerlemeler ve geri çekilmeler, çoğu zaman neredeyse kansız zaferler ve teslimiyetlerle sonuçlanıyordu. Karşıt tarafların generalleri bazen ertesi gün yapılacak muharebeden önce birlikte yemek bile yiyebiliyorlardı. Kasaba ve köylerin sakinleri ise çevredeki tepelerden aşağıdaki tarlalarda gerçekleşen bu savaş oyunlarını izlerlerdi.

Bununla birlikte çeşitli nedenlerle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’daki savaşlar yeniden büyük bir vahşete sahne oldu ve bu tür “savaş kuralları” bir kenara bırakıldı. Kasabalar yerle bir edildi, nüfuslar yok edildi ve savaşın sürdüğü bölgelerde ve çevresinde açlık sıkça görülür hale geldi. Bu durum özellikle Otuz Yıl Savaşları (1618–1648) sırasında belirgindi; çünkü bu savaş, monarşik siyasal hırsların Katolikler ile Protestanlar arasındaki dinî fanatizmle birleşmesinin bir sonucuydu.

Ancak, 18. yüzyılda Akıl Çağı ve Aydınlanma ile birlikte savaş kuralları fikri yeniden ortaya çıktı. F. J. P. Veale’in Advance to Barbarism (1948) adlı eserinde açıkladığı gibi, duygulara ve düşüncesizliğe dayalı, akıl ve öngörüden yoksun davranışlar giderek hoş karşılanmaz hale gelmişti. Akıl dışı yıkım ya da düşüncesizce can almak, dönemin modern “aydınlanmış” anlayışıyla bağdaşmaz görünüyordu. İngiliz subaylarının Amerikan devrimcilerinden sık sık nefret etmelerinin nedenlerinden biri de buydu. Devrimciler, belirlenmiş savaş kurallarına uygun olarak askerî düzen içinde meydana çıkıp İngiliz muhataplarıyla “onurlu erkekler” gibi savaşmak yerine ormanlara çekiliyor ve

yürüyüş halindeki İngiliz Redcoat birliklerini gizli mevzilerden vuruyorlardı. İngilizlere göre Amerikalılar, vahşiler gibi savaşan korkaklardı.

Fransız Devrimi ve Toplam Savaş

Artan vahşetin geri dönüşü ve “toplam savaş” olarak adlandırılan yeni anlayış, Fransız Devrimi’nden doğmuştur. Avrupa’daki monarşiler döneminde savaşlar kralların ve prenslerin kişisel işleri olarak görülürdü. Sadakatle ya da ücret karşılığında savaşan herkes aslında tek bir kişinin hizmetinde bulunuyordu: tacı taşıyan ve kraliyet otoritesi altındaki bütün toprakların, hayvanların ve tebaasının sahibi olduğunu iddia eden hükümdarın. Bu durum Temmuz 1789’daki Fransız Devrimi ve ardından Ocak 1793’te Fransa Kralı XVI. Louis’nin idam edilmesi ile değişti. Fransa’nın doğu sınırına gelen bir haberci, Devrim’e karşı çıkan Avrupa monarşilerinin ordularıyla karşı karşıya bulunan Fransız birliklerine kralın öldüğünü bildirdiğinde bir subay şöyle sordu: “Öyleyse biz kimin için savaşıyoruz?” Verilen cevap şuydu: “Ulus için, halk için savaşıyorsunuz.”

Tek bir kral figürünün yerini kolektif ulus aldığında, her vatandaşın “halkın ortak çıkarı” için hizmet etmek ve fedakârlıkta bulunmak zorunda olduğu düşünülmeye başlandı. Bu anlayış, Devrimi savunmak amacıyla Fransa’daki bütün halk için zorunlu genel askerlik uygulamasının getirilmesinde kendini gösterdi. Fransız devrimcisi Bertrand Barère (1755–1841) 1794 yılında şöyle diyordu:

“Kimileri [Fransa’ya] emeklerini, kimileri servetlerini, kimileri öğütlerini, kimileri silahlarını borçludur; fakat herkes kanını borçludur…. Genç erkekler savaşacaktır; evli erkekler silah dövecek, mühimmat ve topları taşıyacak ve erzak sağlayacaktır; kadınlar askerlerin giysilerini hazırlayacak, çadırlar yapacak ve hastanelerde yaralılara bakmak üzere hemşirelik yapacaktır; çocuklar ketenden sargı bezleri hazırlayacaktır; yaşlılar ise eskilerde yaptıkları görevi yeniden üstlenerek meydanlara taşınacak, orada genç savaşçıların cesaretini ateşleyecek, krallara karşı nefreti ve Cumhuriyetin birliğini yayacaktır.”

Barère ayrıca ulusal çıkar adına herkesin zorla seferber edilmesinin, ülkenin çocuklarının ulusa ait sayılması anlamına da geldiğini ekliyordu: “Ebeveynlere rehberlik etmesi gereken ilke şudur: Çocuklar önce genel aileye, yani Cumhuriyete aittir; ancak ondan sonra özel ailelere aittirler. Büyük aile çağırdığında özel ailelerin ruhu ortadan kalkmalıdır. Siz Cumhuriyet için doğarsınız; ailelerin gururu ya da despotizmi için değil.”

Avrupa, 1792’den 1815’e kadar, Napolyon’un nihai yenilgisine kadar süren yirmi beş yıllık bir savaş dönemine katlanmak zorunda kaldı. Kapsamı ve yarattığı yıkım düşünüldüğünde bu savaşlar aslında gerçek anlamda ilk dünya savaşı niteliğindeydi. İngiliz tarihçi Robert Mackenzie (1823–1881), The 19th Century: A History (1882) adlı eserinde bunu şöyle anlatmaktadır:

“On dokuzuncu yüzyılın başlangıcında bütün Avrupa savaşla meşguldü. Avrupa halkları … barışın uğraşlarından koparılmış ve yalnızca hemcinslerine zarar vermek amacıyla muazzam bir maliyetle ayakta tutuluyordu. Savaşın fırtınasında halkların çıkarları kayboldu; bütün ulusların enerjileri ve bütün endüstrilerin ürünleri yok etme çabasına akıtıldı. En kuzeyden Akdeniz kıyılarına, Asya sınırlarından Atlantik’e kadar insanlar birbirlerinin şehirlerini yakmak, tarlalarını mahvetmek ve hayatlarını yok etmek için çalışıyordu. Bazı ülkelerde zafer çığlıkları duyuluyor, bazı ülkelerde ise yenilginin feryadı yükseliyordu. Fakat bütün ülkelerde savaşın yıkıcı israfı derin bir yoksulluk üretmişti; her evde keder ve korku vardı…. [Savaş] o kadar uzun sürdü ki sona ermeden önce, savaş başladığında henüz doğmamış olan insanlar bile bu kavganın içinde savaşır hale gelmişti.”

Klasik Liberalizm, Bireysel Haklar ve Özgürlük

1792–1815 yılları arasındaki bu Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte insanların zihninde yeni fikirler yer edinmeye başladı. Bu fikirler, savaş ve yıkımın yüzeyinin altında uzun zamandır filizlenmekteydi. Bunlar bugün klasik liberalizm ve ekonomik özgürlük olarak adlandırdığımız düşüncelerdi. Reform ve değişim çağrılarıyla birlikte yeni idealler ortaya çıktı. Bu ideallerin başında, hem 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden hem de 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin devrimci ruhundan kaynaklanan bir düşünce bulunuyordu: her bireyin hayatına, özgürlüğüne ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyetine sahip olma şeklindeki doğal hakları. Devletin görevi, sınırlı anayasal düzenler ve tarafsız, önyargısız bir hukukun üstünlüğü sistemi altında bireyin haklarını ihlal etmek ya da onu baskı altına almak değil, aksine bu hakları korumak olmalıydı.

Bu kurucu felsefî ve siyasal ilkeden hareketle insan köleliğinin sona erdirilmesi çağrısı doğdu. Tüm insanlar, nerede ve kim olurlarsa olsunlar, birey olarak sahip oldukları evrensel haklar bakımından eşitti. Kölelik, bireysel insan haklarının ve insan onurunun en açık biçimde ihlal edilmesiydi. Bunun tamamlayıcısı olarak, din veya etnik köken nedeniyle herhangi bir kişiye karşı uygulanan hukuki ayrımcılık veya önyargı şeklindeki kanun önündeki eşitsizliklerin de sona erdirilmesi talep edildi. Bunun bir örneği, uzun yıllar boyunca hukuki kısıtlamalar ve ekonomik müdahaleler altında yaşamış olan Avrupa Yahudilerinin birkaç on yıl içinde hukuki özgürlüklerine kavuşturulmasıdır. Bu kısıtlamalar Yahudilerin toplumsal hayata açık ve tarafsız biçimde katılmalarını engellemişti. Başka bir ifadeyle, tüm bireyler ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve barışçıl örgütlenme özgürlüğü gibi medeni haklar bakımından tanınmalı ve korunmalıydı. Hatta Hristiyan olmayan kişilerin İncil üzerine yemin etmeseler bile mahkemelerde tanıklık yapabilmeleri de bu özgürlüklerin bir parçası sayılmalıydı.

Bu özgürlük mücadelelerinin temelinde, klasik liberallerin ve klasik iktisatçıların girişim, ticaret ve mübadele özgürlüğü için ileri sürdükleri güçlü savunular yer alıyordu. Bu düşünce, Adam Smith’in “doğal özgürlük sistemi” çağrısında somutlaşmıştı. Buna göre herkes herhangi bir ticaret ya da mesleğe girme özgürlüğüne sahip olacak ve komşularıyla —ister aynı sokakta ister dünyanın öbür ucunda olsun— serbest mübadele içinde daha yeni, daha iyi ve daha ucuz mal ve hizmetler sunarak tüketicilerin tercihleri için barışçıl biçimde rekabet edebilecekti. Devletin temel görevi ise, iç güvenlik, mahkemeler ve ulusal savunma aracılığıyla her vatandaşı başkalarının şiddetinden ve dolandırıcılığından korumak ve böylece bireylerin haklarını güvence altına almak olmalıydı.

Çatışmayı Sınırlamak ve Francis Lieber’in Savaş Kuralları

On dokuzuncu yüzyıl klasik liberalizminin bir diğer önemli mücadelesi, savaşların sona erdirilmesi ve savaşlar meydana geldiğinde ise yıkımın ve özellikle sivillere verilen zararın sınırlandırılması yönündeydi. Örneğin İngiliz iktisatçı James Mill (1773–1836), yani John Stuart Mill’in babası, Commerce Defended (1808) adlı eserinde şöyle güçlü bir şekilde şunu savunuyordu:

“Öyleyse insan işlerinde bu kadar yaygın görünen durgunluk ve sefaletin sebebini hangi uğursuz yerde aramalıyız? Cevap şudur: Savaş! Başka hiçbir sebep yoktur. Ulusların refahını kurutan zehirli rüzgâr budur. Ulusal ekonominin değerli hazinesini —ulusal ilerlemenin ve ulusal mutluluğun temelini— yiyip bitiren yıkıcı canavar budur…. Bu nedenle sanayinin özgür olduğu ve insanların elde ettikleri şeylerin güven içinde tadını çıkarabildiği her ülkede hükümetin elde edebileceği en büyük ilerleme, savaşa karşı istikrarlı ve aydınlanmış bir nefret geliştirmesidir.”

Savaşın vahşetine karşı yürütülen bu mücadelenin özellikle dikkat çekici katkılarından biri Alman asıllı Amerikalı Francis Lieber (1798–1872) tarafından yapılmıştır. Berlin’de doğan Lieber, henüz on yedi yaşındayken Prusya ordusunda Napolyon’a karşı Waterloo Muharebesi’nde savaşmış ve savaş alanında ağır şekilde yaralanmıştır. 1827’de Boston’a göç etmiş, 1829’da Encyclopedia Americana’nın ilk editörü olmuştur. 1836–1856 yılları arasında South Carolina Üniversitesinde ders vermiş ve bu dönemde özellikle bireysel özgürlük ve sivil yönetim üzerine önemli eserler kaleme almıştır. Bunlar arasında özellikle Manual of Political Ethics (1838) ve Civil Liberty and Self-Government (1853) sayılabilir. 1856–1865 yılları arasında New York’taki Columbia Üniversitesinde ders vermiş ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyaset bilimi profesörü unvanını taşımıştır. (Bkz. benim “Francis Lieber’s America and the Politics of Today,” Future of Freedom, Kasım 2020 başlıklı makalem.)

Amerikan İç Savaşı sırasında Lieber’den, Lincoln yönetimi tarafından savaş kurallarına ilişkin ilk modern rehber kitabı hazırlaması istendi. Bunun sonucunda Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field (1863) adlı metin ortaya çıktı. Savaş, çatışan ordular ve savaş alanlarında bulunan siviller için ölüm ve yıkımın kaçınılmaz olduğu acımasız bir faaliyetti. Ancak Lieber’e göre modern uygarlık çağında savaşlar bile düşmana ve sivillere yönelik kurallarla sınırlandırılmalıydı. Lieber şöyle diyordu:

“Askerî zorunluluk, zulmü —yani sırf acı çektirmek ya da intikam almak amacıyla acı verilmesini— kabul etmez; savaş dışında sakat bırakmayı veya yaralamayı, itiraf elde etmek için işkenceyi de kabul etmez. Zehir kullanımı hiçbir şekilde kabul edilemez; bir bölgenin sebepsiz yere tahrip edilmesi de kabul edilemez…. Genel olarak askerî zorunluluk, barışa dönüşü gereksiz yere zorlaştıran herhangi bir düşmanca eylemi kapsamaz…”

“Komutanlar, mümkün olduğu durumlarda bir yeri bombalama niyetlerini düşmana bildirirler; böylece bombardıman başlamadan önce sivillerin, özellikle kadınların ve çocukların, o yerden uzaklaştırılması sağlanabilir.”

“Kamu savaşı, egemen uluslar veya hükümetler arasında silahlı düşmanlık durumudur…. Bununla birlikte son yüzyıllarda uygarlık ilerledikçe, özellikle kara savaşlarında, düşman ülkeye ait sıradan birey ile silahlı askerleri temsil eden düşman devlet arasında bir ayrım giderek daha fazla kabul görmüştür. Silahsız vatandaşın kişiliğinin, mülkiyetinin ve onurunun savaşın zorunluluklarının izin verdiği ölçüde korunması gerektiği ilkesi giderek daha çok benimsenmiştir. Özel kişiler artık öldürülmemekte, köleleştirilmemekte veya uzak diyarlara sürülmemektedir; zararsız birey, güçlü bir savaşın zorunlu talepleri izin verdiği ölçüde, özel ilişkileri bakımından mümkün olduğunca az rahatsız edilmektedir.”

“Avrupalıların ve dünyanın diğer bölgelerindeki onların soyundan gelenlerin yürüttüğü modern düzenli savaşlarda, düşman ülkenin zararsız vatandaşının korunması kuraldır; özel hayatın yoksun bırakılması ve bozulması ise istisnadır…. Savaş hukuku, adalet, sadakat ve onur ilkeleri üzerinde birçok sınırlama ve kısıtlama getirir.”

Savaşın Ortasında Bile İnsancıl Muamele

Lieber, savaş kurallarına ilişkin Instructions adlı eserinde okulların, hastanelerin, kiliselerin, müzelerin, üniversitelerin ve bilimsel araştırma kurumlarının saygı görmesi ve ihlal edilmemesi gerektiğine dair etik ve hukuki ilkeleri de ortaya koymuştur. Ayrıca özgür bir devletin köleci bir devletle savaş halinde olması durumunda ele geçirilen kölelerin derhal “özgür bir insanın hak ve ayrıcalıklarına” sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bunun yanında şu hükmü de açıkça dile getirmiştir: “Yetkili bir subay tarafından emredilmeyen her türlü mülk tahribi, her türlü soygun, yağma veya talan —bir yer zor kullanılarak ele geçirilmiş olsa bile—; o yerin sakinlerine yönelik her türlü tecavüz, yaralama, sakat bırakma veya öldürme ölüm cezası ya da suçun ağırlığına uygun görülecek başka ağır cezalarla yasaklanmıştır.”

Lieber, savaşan bir ulusun ve onun üniformalı silahlı kuvvetlerinin hukuki anlamını tanımladıktan sonra, savaş esirlerinin haklarını da belirlemiştir. Buna göre savaş esirleri zulümden, fiziksel zarardan, işkenceden ve çoğu kişisel eşyalarının gasp edilmesinden korunmalıdır. Esirler, şartların izin verdiği ölçüde beslenmeli, giydirilmeli ve barındırılmalıdır; intikam ya da zulüm amacıyla bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılmamalıdır.

Lieber ayrıca kaçaklar, casuslar, ateşkes bayrağının kötüye kullanılması ve savaş koşullarıyla ilgili çok çeşitli durumlar ve eylemler hakkında da ayrıntılı hükümler ortaya koymuştur. Buna göre savaş alanlarında görev yapan doktorlar, eczacılar, hemşireler ve hayır işleriyle uğraşan kişiler, davranışları açıkça karşı ordunun savaş amaçlarına hizmet etmediği sürece savaşan tarafın ajanları olarak görülmemelidir. Burada dikkat çeken husus, bireyin devletten ayrı olduğu yönündeki liberal düşünceden hareketle asker ile sivil arasındaki ayrımın vurgulanması ve hükümetler savaş haline girdiklerinde ölüm ve yıkımın kaçınılmazlığı kabul edilse bile savaşın doğurduğu acıların ve trajedilerin mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılmasıdır.

Lieber’in savaş kurallarının temelinde yine liberal düşüncenin şu varsayımı bulunuyordu: İnsanların normal ve arzu edilen durumu barış ve daha önce savaşmış olanlar arasında bile karşılıklı fayda sağlayan ilişkilerin kurulmasıdır. Onun ifadesiyle: “Barış insanın normal durumudur; savaş ise istisnadır. Modern savaşların nihai amacı yeniden barış durumuna dönmektir.” Bu nedenle savaş kuralları iki temel hedef taşır: Şiddetli çatışmanın yıkıcılığını ve insanlık dışılığını mümkün olduğunca azaltmak. Savaşların ardından ortaya çıkan öfke ve düşmanlığı sınırlayarak insanların yeniden barışçıl ilişkilere ve üretim ile ticaretin karşılıklı faydalarına dönebilmelerini sağlamak.

Lieber’in aynı zamanda Essays on Property and Labor (1847) ve Notes on the Fallacies of American Protectionism (1870) adlı eserlerin yazarı olması ya da Frédéric Bastiat’nın Sophisms of the Protective Policy (1848) adlı eserinin Amerikan çevirisine bir giriş yazmış olması şaşırtıcı değildir. Savaşta bile insanlık adına yürütülen liberal mücadele, özel girişim, serbest rekabet, ticaret özgürlüğü ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyete ve insan emeğinin özgürlüğüne saygı savunusunun doğal bir tamamlayıcısıydı.

Francis Lieber’in Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field adlı çalışması daha sonra 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Lahey Sözleşmelerinin —savaş kuralları, savaş esirlerinin muamelesi ve sivillerin hakları ile mülkiyetinin korunması ve savaşın yöntem ve araçlarının sınırlandırılması konularındaki düzenlemelerin— esin kaynağı ve ana çerçevesi olmuştur. Bu bağlamda Lieber, hükümetler arasındaki anlaşmazlıkların savaş yerine uluslararası tahkim yoluyla çözülmesi gerektiğini de savunmuştur. Onun sözleriyle: “Tam bağımsızlıklarının ve kendi kendine yeterli egemenliklerinin bilincinde olan güçlü hükümetlerin özgürce başvurduğu uluslararası tahkim, ilerleyen uygarlığın en önemli özelliklerinden biridir — güç gösterisi ya da intikamcı öfkenin yerine aklın, hakkaniyetin ve adalete boyun eğmenin geçmesidir.”

Savaşı Sona Erdirme Yönündeki Liberal Çabaların Başarısızlığı

Klasik liberalizmin savaşı sona erdirmeye ve savaşın etkilerini azaltmaya yönelik barış kampanyası ne yazık ki 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmedi. Avrupa’da savaşlar yine meydana gelmeye devam etti; gerçi kabul etmek gerekir ki bunlar genellikle kısa süreli ve nispeten sınırlı yıkıma yol açan savaşlardı. Bununla birlikte gelecekte yaşanacak gelişmelerin tehlikeli bir habercisi, Avrupa’nın “büyük güçleri” arasında giderek büyüyen silahlanma yarışlarıydı. Her yeni teknolojik yenilik, daha fazla ve daha gelişmiş ölüm ve yıkım araçları için yeni askerî harcamaları gerekli kılıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki klasik liberaller, savaş araçlarının genişlemesinin ardındaki savaşçı ruhu ve bunun maliyetlerini eleştiriyorlardı. Aynı zamanda bu araçların özellikle Afrika’daki emperyalist fetih yarışında kullanılmasını da sert biçimde kınıyorlardı.

Ne yazık ki yirminci yüzyıl, barışçı bir dünya yönündeki klasik liberal umut ve ideallerin sonunu getirdi. Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) en az 20 milyon asker ve sivilin hayatına mal oldu ve savaşın Batı cephesinde her iki taraf tarafından zehirli gazlar kullanıldı. 1920’ler ve 1930’ların iki savaş arası döneminde yükselen liberalizm karşıtı ideolojiler, planlamaya dayalı totaliter sistemlerin kurulmasına, korumacılık yoluyla ulusal ekonomik kendi kendine yeterlilik arayışına ve ulusal refahın savaş yoluyla kazanılabileceği inancına yol açtı. Bunun kaçınılmaz sonucu ise yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı (1939–1945) oldu.

Savaşın dehşeti zaten yeterince büyük değilmiş gibi, Ağustos 1945’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya attığı atom bombaları, birkaç dakika içinde bütün ulusal nüfusları yok edebilecek bir yıkım gücünün varlığını gösterdi. Patlamadan hemen ölmeyenler ise radyasyon zehirlenmesinin acılarıyla karşı karşıya kalıyordu. Dünya, 1962 Küba Füze Krizi sırasında bu eşiği neredeyse aşmak üzereydi; ancak neyse ki Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği son anda geri adım attılar.

Bugün yirmi birinci yüzyılda, savaş kurallarına ilişkin liberal fikirlerin ve kısmen uygulanan düzenlemelerin çözülmesi devam etmektedir. Yeni drone savaşları çağında öldürmek adeta bir video oyunu gerçekliğine dönüşmektedir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın çeşitli bölgelerinde “talihsiz yan hasar” (collateral damage) adı altında, Amerikan imparatorluğunu savunma gerekçesiyle yürüttüğü operasyonlarda görülebildiği gibi; Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşında sivillerin evlerini, okulları, hastaneleri ve altyapıyı hedef alarak toplumların bütününü zayıflatmayı amaçlayan saldırılarında da görülmektedir.

Savaş esirlerine ve sivillere insancıl muamele ilkesi ise Afganistan savaşı sırasında Guantanamo gözaltı kamplarında adeta bir kara delikte kaybolmuş ve Irak’taki Abu Ghraib hapishanesinde esir alınan askerlerin aşağılanması ve işkenceye maruz bırakılmasıyla ağır biçimde ihlal edilmiştir. (Bkz. benim “The Dangerous Pursuit of Empire: Russia, China, and the United States,” Future of Freedom, Temmuz 2023 başlıklı makalem.)

Savaştan Arınmış Özgür ve Barışçıl Bir Dünya: Liberal İdeal

Barışın, refahın ve özgürlüğün korunması ve yeniden tesis edilmesi ancak 19. yüzyıl klasik liberalizminin fikir ve ideallerine geri dönülmesiyle mümkündür. Bunlar bireysel hak ve özgürlükleri, özel mülkiyete saygıyı ve insanların hem kendi ülkeleri içinde hem de dünya çapında sınırların ötesinde engel tanımayan gönüllü ve barışçıl iş birliğini savunan fikir ve ideallerdir.

Avusturyalı iktisatçı Ludwig von Mises (1881–1973), bundan yaklaşık yetmiş yıl önce Omnipotent Government: The Rise of the Total State and Total War (1944) adlı eserinde bunu şöyle açıklamıştır:

“Serbest ticaretin ve [sınırlı] demokrasinin hâkim olduğu bir dünyada savaş ve fetih için hiçbir teşvik yoktur. Böyle bir dünyada bir ulusun egemenliğinin daha geniş ya da daha dar bir toprak parçasına yayılmış olması önem taşımaz. O ülkenin vatandaşları bir eyaletin ilhak edilmesinden hiçbir avantaj elde edemezler.”

“Bu liberal dünyada —ya da dünyanın liberal kısmında— üretim araçları üzerinde özel mülkiyet vardır. Piyasanın işleyişi devlet müdahalesiyle engellenmez. Ticaret engelleri yoktur; insanlar istedikleri yerde yaşayabilir ve çalışabilirler. Sınırlar haritalar üzerinde çizilidir, fakat insanların göç etmesini ya da malların taşınmasını engellemez. Yerli halkın yabancılara tanınmayan ayrıcalıklı hakları yoktur. Hükümetler ve onların görevlileri faaliyetlerini yalnızca hayatın, sağlığın ve mülkiyetin dolandırıcılık ve şiddete karşı korunmasıyla sınırlar. Yabancılara karşı ayrımcılık yapılmaz. Mahkemeler bağımsızdır ve herkesi resmi makamların keyfi müdahalelerine karşı etkili biçimde korur. Herkes istediğini söylemekte, yazmakta ve yayımlamakta serbesttir. Eğitim devlet müdahalesine tabi değildir. Hükümetler, vatandaşların polis gücünü kullanma görevini emanet ettiği gece bekçileri gibidir.”

“Böyle bir dünyada bir ülkenin sınırlarının nereden geçtiği önemli değildir. Hiç kimsenin yaşadığı devletin topraklarını genişletmekte maddi bir çıkarı yoktur; bir bölgenin devletten ayrılması da kimse için bir kayıp anlamına gelmez. Devlet topraklarının bütün parçalarının coğrafi olarak birbirine bitişik olması ya da başka bir devletin toprağıyla ayrılmış olması da önemli değildir. Ülkenin denize kıyısının olup olmaması ekonomik açıdan hiçbir sonuç doğurmaz. Böyle bir dünyada her köy ya da bölge halkı plebisit yoluyla hangi devlete bağlı olmak istediğine karar verebilirdi. Artık savaş olmazdı; çünkü saldırganlık için bir teşvik bulunmazdı. Savaş kârlı olmazdı. Ordulara ve donanmalara gerek kalmazdı. Suçla mücadele için polis yeterli olurdu. Böyle bir dünyada devlet metafizik bir varlık değil, yalnızca güvenlik ve barış üreten bir kurum olurdu…. Vatandaşın uykusu bölünmez, bombalar evini yıkmaz ve gece geç saatte kapısı çalındığında bunun ne Gestapo ne de [KGB] olduğunu bilirdi.”

İşte özgürlüğün, barışın ve refahın dostu olan herkesin ideal ve hedef olarak görmesi gereken dünya budur. Bütün çabaların nihai olarak yönelmesi gereken amaç da böyle bir dünya olmalıdır.

* “The Liberal Ideal for Peace and Against War”, Future of Freedom, August 2024, The Future of Freedom Foundation.

(Bu yazı AI yardımı ile çevrilmiştir.)

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et