Zorunlu din dersi, çoğulculuk ve tarafsızlık

Geçen yazıda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “din kültürü ve ahlâk” öğretimini orta öğretim kurumlarında zorunlu kılan Türk uygulamasını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 1 No’lu Ek Protokol’ünün 2. maddesine aykırı bulduğuna ilişkin kararını nasıl temellendirdiğini anlatmıştım. Hatırlanacağı gibi, AİHM Türkiye’nin zorunlu din dersleri uygulamasını, bir yandan bu dersin müfredatının “objektif, eleştirel ve çoğulcu” olmadığı öte yandan da gayrımüslim vatandaşlar dışındakilere tercih imkânı tanımadığı gerekçesiyle, din özgürlüğünün ihlâli saymıştı.

Mahkeme, başvurucu Alevi yurttaşlar örneğinden hareketle, bu derslerin Alevi çocuklarını kendi ebeveynlerinin dini kanaatleriyle okulda kazandırılmaya çalışılan değerler arasında çatışmaya sürüklediğini tespit etmişti. Bu duruma göre, Türkiye bu kararın gereklerini yerine getirmek için şu iki şeyden birini yapmalıdır: 1) “Din kültürü ve ahlâk” derslerinin müfredatını “objektif, eleştirel ve çoğulcu” hale getirmek veya 2) Bu dersi sadece istekte bulunanların almasını sağlamak. Nitekim mahkeme bir yerde Irkçılığa ve Hoşgörüsüzlüğe Karşı Avrupa Komisyonu’nun Türkiye hakkındaki 2005 tarihli raporundaki şu cümleyi onaylayarak aktarmaktadır (para. 28 ve 74): “Eğer bu ders gerçekten farklı dini kültürler hakkında bir ders ise, o zaman onu sadece Müslüman çocuklar için zorunlu yapmak için hiçbir neden yoktur. Yok eğer bu ders esas olarak İslâm dinini öğretmeye yönelik ise o zaman da bu belli bir din hakkında bir derstir ve çocukların ve ebeveynlerinin din özgürlüğünü korumak için zorunlu olmaması gerekir.”

Din dersi mi kültür dersi mi?

İlk seçenekte, din dersinin belli bir inancı aşılama ve onun ritüellerini belletme amacına yönelik olmayan, bütün dinler ve mezhepler hakkında “objektif” bilgi vermekle sınırlı tam bir “kültür” dersi haline dönüştürülmesi gerekir. Böyle olması halinde “din kültürü ve ahlâk” dersinin zorunlu olmasında AİHM açısından sakınca yoktur. Hatta, Türkiye’de çoğunluğun Müslüman olması nedeniyle, İslam dinine ait bilgilerin müfredatta nispi ağırlığa sahip olmasında da mahkeme bir sakınca görmemektedir (para. 63). Ancak tekrar vurgulamak gerekir ki, böyle bir dersin, Sünni İslâm yanında, başta Alevilik olmak üzere Türkiye’deki bellibaşlı dini yorum ve anlayışlar hakkında da makul ölçüde bilgi vermesi gerekir. Bu da tabiatıyla, “din kültürü” derslerinin müfredatının yeni baştan düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır.

Şu halde, ilk ve ortaöğretim müfredatında “din kültürü” dersinin yer alması kendi başına sözleşmeye aykırılık teşkil etmemektedir. Nitekim, AİHM’nin de kararında tespit ettiği üzere (para. 30-34), Avrupa Konseyi üyelerinin çoğunun müfredatında bu türden dersler yer almaktadır. Mahkemenin tespitine göre, Arnavutluk, Fransa ve Makedonya dışında kalan bütün Avrupa Konseyi üyesi ülkelerin devlet okullarında din eğitimi vardır ve bunlardan 25’inde bu ders zorunludur. Ancak, bu devletlerin çoğunda ya belli şartlarla bu dersten muafiyet imkânı sunulmakta ya da öğrencilere zorunlu din dersi yerine başka bir dersi seçme imkânı sağlanmaktadır. Geri kalan 21 üye devlette ise öğrenciler din dersini ancak bu yönde bir talepte bulunurlarsa almak durumundadırlar. Bununla beraber, Avrupa Konseyi üyesi devletler arasında din dersine devam zorunluluğunun mutlak olduğu (yani, muafiyet imkânının tanınmadığı) tek ülke Türkiye değildir. Ayrıca Finlandiya, İsveç, Norveç ve Yunanistan da durum aynıdır.

Meseleye prensip açısından baktığımızda da, sahici anlamda çoğulcu ve tarafsız olması kaydıyla, ilk ve orta öğretimin resmi müfredatında din kültürü dersinin yer almasında hiçbir sakınca yoktur. Aksine, böyle bir kültür dersine ihtiyaç olduğunu, buna yer vermeyen bir müfredatın eksik kalacağını söylemek gerekir. Aynen felsefe dersi gibi din kültürü dersi de kişileri insani varoluş, evren ve hayat hakkında daha donanımlı hale getirmeye, onların ufkunu genişletmeye katkı yapar. Dinler hakkında sahici anlamda “bilgi”yle donatılmış olmayan gençlerin insanlığın tarihsel tecrübesi, onun kültür ve medeniyet başarıları hakkında yeterli donanıma sahip oldukları söylenemez. Şunu da eklemek gerekir ki, her halükârda, “ahlâk” din kültürü dersinden ayrılmalı ve felsefeyle birleştirilmelidir.

Türkiye’nin iki seçeneği var

AİHM kararının gereğini yerine getirme bakımından Türkiye’nin önündeki ikinci seçenek, “din kültürü ve ahlâk” dersini sadece bu konuda özel talepte bulunanlara hasretmektir. Bu seçenek, dersin müfredatının -AİHM’nin eleştirisini haklı kılan- halihazırdaki yapısı bakımından kaçınılmazdır. Açıktır ki, sadece İslam dinini, hatta onun tek bir yorumunu öğreten-belleten bir dersi farklı dinlere ve/veya din yorumlarına bağlı olanlar için zorunlu kılmak din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır. Türkiye eğer bu dersin müfredatını “çoğulculuk ve tarafsızlık” yönünde değiştirmeye istekli değilse, o zaman ahkemenin dediği gibi, öğrencilere seçme imkânı tanıması zorunludur. Bunu da, din dersini almak istemeyenleri bundan muaf tutmak şeklinde değil, fakat dersi tamamen seçimlik hale getirerek sadece isteyenin bu dersi takip etmesini sağlamak suretiyle yapmalıdır. Böyle bir yöntem gayrimüslimlerin yanında farklı İslâm yorumlarına bağlı olanların din özgürlüğüne olduğu kadar; agnostik, deist ve ateistlerin de vicdan özgürlüğüne saygıyı kurumlaştırmayı mümkün kılacaktır. Bu arada, “ahlâk” bahislerini din dersinden ayırmak bu seçenekte de en uygun olan yol olacaktır. Şimdi, birinci seçenek, yani din kültürünün not ettiğim kayıtlarla birlikte devlet okullarının müfredatında yer alan “zorunlu” dersler arasında yer alması seçeneği, din özgürlüğünü ihlâl etmeyen bir yol olmakla beraber, bu çözüm halâ bir noktada eksiktir; böyle bir din kültürü dersi din özgürlüğünün bütün gereklerini karşılamaktan uzaktır. Dindarlar elbette çocuklarına dinler hakkında “tarafsız” bilgi veren bir dersle yetinemezler, onların çocuklarına kendi inançları doğrultusunda ilâve “din eğitimi” vermeye de hakları vardır. Böyle bir “din kültürü” dersinin bu ihtiyacı karşılamayacağı ise açıktır. Lâik bir devlette bu ihtiyacın kamu okullarında karşılanması da makul olmadığına göre, bunun için en uygun yol özel din eğitimi veren kurumların legalleştirilmesi olacaktır. Başka nedenler yanında, bu da Türkiye’nin halihazırdaki “Tevhid-i Tedrisat” sistemini terk etmesini gerektirmektedir.

Tevhid-i Tedrisat engeli

Belirtmek gerekir ki, bu ihtiyaç Türkiye’nin halihazıraki “din kültürü ve ahlâk” dersini tanımladığım şekilde bir muafiyet imkânıyla birlikte muhafaza etmesi durumunda da (ikinci seçenek) varittir. Çünkü, bir kere, bu ders din eğitimi ihtiyacını Müslüman çocuklar açısından bile karşılamaya yetmez. Yani, ilâve din eğitimine yönelik toplumsal talep bu durumda da varlığını sürdürecektir. Esasen, devlet okullarının namaz, abdest gibi dini ritüellerin tatbiki olarak icra edilen yerler haline gelmesi en azından nahoş bir durumdur. Öte yandan, devletin İslâm dini hakkında okullarda vereceği bilgiler inananlara belli bir dini anlayış veya yorumu empoze etmesi anlamına gelir. Özellikle, anayasada ve başka yasal metinlerde işaret edildiği gibi “lâiklik ilkeleri doğrultusunda”, hatta “milli birlik ve bütünlüğü destekleyecek şekilde” yapılacak bir din öğretimi İslâm’ın devletin ihtiyaçlarına uydurulmasıyla sonuçlanmaktadır. İlâve din eğitiminin -ailedeki eğitim yanında- özel eğitim kurumları yoluyla verilmesi bu nedenle de bir gereklilik halini almaktadır.

‘Din aşılama’ ihtiyatı

AİHM’nin kararından çıkarılabilecek başka bir sonuç daha var. Kararın 49. paragrafında mahkeme şöyle bir ifade kullanıyor: Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesi “ebeveynin dini veya felsefi inançlarına devletin baştanbaşa bütün bir eğitim programında saygı göstermesini buyurmaktadır. Bu ödevin kapsamı sadece eğitimin muhtevasını ve sağlanma tarzını değil fakat devletin üstlendiği bütün ‘görevler’in yerine getirilmesini de kapsayacak ölçüde geniştir.” Mahkeme üye devletlerin bu ödevinin onların doğrudan veya dolaylı dini ve felsefi nitelikte objektif bilgi vermelerini değil (çünkü, eğitim-öğretim yoluyla aktarılan değerlerin felsefi imalardan büsbütün arındırılması imkânsızdır) (para. 51), devletin belli bir doktrini aşılamasını yasakladığını (para. 52) belirtmektedir. Tabiatıyla burada söz konusu olan saygı ödevi, öncelikle, devletin eğitim-öğretim müfredatının ebeveynlerin dini veya felsefi inançlarını aşağılayan bir içerikte olmamasını da zorunlu kılmaktadır. AİHM bu ödevin eğitim sisteminin de ötesinde “devletin üstlendiği bütün görevler bakımından” da geçerli olduğunu belirttiğine göre, devletin sadece eğitimde değil bütün faaliyetlerinde aynı özeni göstermesini de gerektirmektedir.

Ne var ki, AİHM’nin lâikliğin yeni “çoğulcu” anlayışına uygun olan bu yaklaşımını bütün karar boyunca tutarlı olarak korunduğu kolaylıkla söylenemez. Nitekim, kararın bir yerinde din derslerinin, başka özellikleri yanında, “din (veya, dini meseleler) karşısında eleştirel bir tutum” (para. 52, 69) geliştirecek nitelikte olması gerektiği belirtilmiştir. Oysa, söz gelişi felsefe dersi için uygun olabilecek bu “kazanımı” din öğretiminden de beklemek makul olmasa gerektir. Din derslerinin mahkemenin de belirttiği gibi “objektif ve çoğulcu” olması gereği dinler karşısında “eleştirel” bir tutum geliştirmeyi zorunlu kılmaz; sadece dini-felsefi inançlar karşısında devletin tarafsız olmasını gerektirir. Onun için, ahkemenin “eleştirel”lik vurgusunu onun yukarıda işaret ettiğim özgürlükçü yaklaşımıyla bağdaştırmak ancak “eleştirel” tutum veya zihinle kastettiğinin din öğretiminin “din aşılama” (proselytism) mahiyetinde olmaması gereği şeklinde anlamakla mümkün olabilir.

Açık Görüş, Star, 24.10.2010
 

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et