Üniformacılık ulus devletçi sistemlerin ürünüdür

Yeni Şafak ‘ta yayımlanan ‘Tek Tip Üniforma Eğitimden Soğutur’ başlıklı yazıma bir eleştiri geldi. Taha F.Ünal tarafından yapılan söz konusu eleştiride; eğitimin kılık kıyafetten daha öncelikli sorunları olduğu bu durumda kılık kıyafetin ancak ikincil bir sorun olarak görülebileceği ileri sürülüyor. Eğitimin öncelikli temel sorunları olarak da okulların fiziki yapısı, eğitim kurumlarının ihtiyaçlarını karşılamaları için finans problemleri ve öğretmenin itibar problemi gibi sorunlar gösterilmiş. Eğitimin temel sorunları başlığı altında bugüne kadar Tevhidi-i Tedrisat kanunu başta olmak üzere, resmi ideolojinin okullar aracılığıyla toplumun tüm kesimlerine ayrımsız dayatılması, anadil sorunu, eğitimde militarist uygulamalar, örneğin andımız, milli güvenlik bilgisi dersleri, resmigeçit törenleri, ders kitaplarında aşırı milliyetçi vurgular ve eskiden kalma kanun ve yönetmeliklere varana kadar birçok konuda makaleler yazmış ve bu alanda çalışmalar yürüten birisi olarak rahatlıkla ifade edebilirim ki; kılık kıyafet dayatması da ulus devletlerin bireyin bedeni, aklı ve ruhu üzerinde kurduğu hegomanyanın bir çeşit ürünüdür. Ulus Devletçi sistemlerin kendilerini bir Tanrı gibi görmesiyle yakından alakalı bir durumdur bu. Sorunun ana kaynağını oluşturmasa da bütünün bir parçasıdır. Bu bakımdan meseleye öncelikle bir zihniyet sorunu olarak bakılması gerekmektedir.

KILIK KIYAFET BASİTE ALINACAK BİR MESELE DEĞİLDİR

Taha Ünal’ın eğitimin temel sorunu olarak takdim ettiği konulara yine bu sayfalarda özellikle eğitimin finansmanına dönük yazdığım yazılarda değindim. Ve bu sorunlar doğru ve çağa uygun bir finansman modeliyle rahatlıkla çözülebilecek sorunlardır. Ne var ki eğitimdeki 80 yıllık Tevhidi Tedrisatçı/ tektipçi zihniyet hala eğitimin temel sorunu olarak önemini korumaktadır. Bu bakımdan kılık kıyafet sorunu yazıda ifade dildiği gibi sosyal bütünleşmeye vesile olup, çalışanlar arasındaki uhuvvet duygularını pekiştirdiği için, verimi arttırarak kurumun prestijine olumlu tesir edecektir türünden öyle basite indirgenecek ve ikincil bir mesele olarak takdim edilecek bir mesele değildir. Tek parti döneminin en çok can alan devrimlerinden birini tartışıyoruz. Bilindiği gibi kılık kıyafetin cumhuriyet döneminde ayrı bir önemi vardır. Meseleye açıklık getirmek bakımından o dönemi kısaca hatırlayalım. Bilindiği gibi cumhuriyet yıllarında kıyafetlerle ilgili ilk düzenleme ‘Şapka Kanunu’ ile birlikte başlamıştır.1925 ve 1934 yılları arası ‘Garp Medeniyeti’ dairesine girmek için dış görünümün medenileştirmesi anlayışına dayanan bir takım inkılâpların yapıldığını görmekteyiz. 28 Kasım 1925 tarihinde mecliste kabul edilen 671 No’lu “Şapka İktizası Hakkında Kanun” ile TBMM üyeleri ve memurlarına başlık olarak şapka giyilmesi zorunluluğu getirildi ve Türk halkı da buna aykırı bir alışkanlığın devamından men edildi. Kanun, 28 Kasım 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Ve 1982 anayasasının 174. maddesine göre de “inkılâp kanunları” olarak koruma altına alınmıştır.

Şapka Kanunu ve beraberinde getirdiği bir takım uygulamalar belki de cumhuriyet tarihinin en çok tartışılan inkılâpları arasında yer almaktadır. Çünkü kanunun toplumda pekte kabul görmediği ve tepkiyle karşılandığı bir gerçektir. Tepkiler için ‘Takrir-i Sükûn Kanunu’ çıkarılmış ve İstiklal Mahkemeleri devreye girmiştir. Bu mahkemelerde başta din âlimi İskilipli Atıf hoca olmak üzere binlerce kişinin şapka devrimine muhalefet ettiğinden ötürü asıldığı bilinmektedir. Keza ‘Şapka giymeyiz diye tepki gösteren halkın üzerine Erzurum’da ateş açıldığı ve Rize’de başlayan olaylar üzerine de şehrin savaş gemisiyle bombalandığını söyler tarihçiler. 2 Eylül 1925 (1341) tarihli 2413 sayılı Bakanlar Kurulu kararnamesine göre özellikle gençler ve Aydınlar, şapka giymeye başlamışlardır. Bilumum Devlet Memurlarının Kıyafetleri Hakkında Kararnameye göre de; binalar içinde bası açık bulunmak kural haline getiriliyor ve devlet memurlarına şapka giymek zorunlu tutuluyor. Öyle ki insanlar bir taraftan ekmek fırınlarının önünde sıra olurlarken diğer taraftan aynı şekilde şapka satan dükkânların önünde de kuyruk oluşturmaktaydılar. Zaten kıt kanaat geçinen bu insanlar için yurtdışından ciddi oranda şapka ithalatı yapılıyordu. Hatta ‘İzmir’de bunun için’Sepet, Çiçek ve Şapka Okulu’ açılıyor.

KILIK KIYAFET VE BAŞÖRTÜLÜLERİ FİŞLEYEN PROFESÖR

Halkevleri de halka laik, çağdaş, modern yaşamın tüm unsurlarını öğretmekle vazifelendirilmişti. Halk, üretilen bu Kemalist düşünme biçimine göre kendine yeni bir yaşam anlayışı geliştirecekti. Bir bakıma başında şapkasıyla, çağdaş giyimleri, yeni harfleri, yeni dili, devlet kontrollü dini inancıyla yeni bir halkın yaratılması gayretleri sarf ediliyordu. Kısacası -dönemin ders kitaplarına da giren- ideal bir Türk vatandaşı- olmaları isteniyordu insanlardan. Bakıldığında bir dönem insanların aydınlamacılık, ilericilik ve çağdaşlaşmak adına çeşitli uygulamalara tabi tutulduğunu görüyoruz. Kılık kıyafette bunlardan birisiydi. Bu aynı zamanda 10. Yıl Marşı’nda ‘İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz’ şeklinde ifade edilen ve bir bakıma tüm farklılıkları aynı renkte bütünleştirmek isteyen tek tipçi bir zihniyetin ürünüdür.

28 Şubat döneminde stajyer bir öğretmenken dersime giren bir müfettiş her şeyi bir tarafa bırakarak kendi ellerimle yaptığım Nasrettin Hoca figürlü mevsim şeridine takmıştı. Ona göre Nasrettin hocanın kılık kıyafeti Atatürk’ün çağdaş Türkiyesine yakışmayan bir kıyafetti ve onu derhal indirmem gerekiyordu. Neticede indirmedim ve bir hayli tartıştıktan sonra beni bu sebeple olsa gerek bir başka okula görevlendirmişti. Çünkü ona göre gerekirse Nasrettin Hoca bile bu ülkede takım elbise ve kravat takmalıydı. Benzer takıntılı bir zihniyeti son günlerde Ege Üniversitesinde başörtülüleri fişleyen profesörde gördük. Profesör elinde fotoğraf makinesiyle başörtülü kızları fişlemekteydi. Çünkü ona göre bu giyim tarzı çağdaş olmadığı gibi cumhuriyetin temel değerleriyle örtüşmüyordu. Böyle bir bakış açısına göre aklın, bilimin ve rasyonalizmin dışında olanlar değersiz, işe yaramaz olarak görülmektedir. Bu bakımdan bu işe yaramaz, cahil kitlelerin mutlaka bilimsel, çağdaş, ilerici ve aklın öncelendiği bir eğitimle disipline edilmeleri gerekmektedir. Halk kendi iradesini ve tercihlerini özgürce kullanırsa da bu sefer Bekir Coşkun’un 3 Mayıs 2007’de Hürriyet’teki köşesinde ifade ettiği gibi’göbeğini kaşıyanlar’ şeklinde aşağılanır.

YEREL KIYAFETLERİYLE POLİSLİK YAPIYOR

Taha Ünal’a önerim kıyafeti serbestliğinden dolayısıyla özgürlükten korkmamasıdır. Serbest kıyafetin mahsurları diye bir başlığı dünyanın geldiği bu noktada bir talihsizlik olarak değerlendirmek durumundayım.. Bir ara kılık kıyafet konusunda Kanada’da ilginç bir olay yaşandı. Mesele polislik hakkı kazanmış Hintli bir vatandaşın tercihiydi. Hintli, yerel Hint kıyafetleriyle polislik yapmak istediğini bildirmişti. Kanada günlerce bu meseleyi tartıştı ve sonrasında yapılan bir düzenlemeyle Hintli yerel kıyafetleriyle polislik yapma hakkını elde etti ve hala görevini kusursuz bir biçimde yapmaya devam ediyor. Demokratik dünya kılık kıyafet meselesine bizde olduğu gibi sorun etmiyor. Bir doktor, polis ya da başka bir meslekte mühim olan kişinin ne giyeceği değil ne üreteceğidir. Kaldı ki ne devletin nede başka birilerinin kimsenin ne giyeceği ve giymeyeceği konusunda bir dayatma yapma hakkı olmamalıdır. Kamusal eğitimde zengin fakir ayırımı meselesi de bir aldatmacadan ibarettir. Kaldı ki bugün kentlerin demografik yapısı ve zengin ailelerin çocuklarını zengin muhitlerinde okutuyor olması ayrıca piyasanın her kesime hitap eden rekabetçi yapısı bu argümanı çürütecek cinstendir. Biz bugün bireyin özgünlüğüne rağmen ona belirli bir giyim şeklini dayatmamalıyız. O zaman başörtülüleri kamusal alanda görmek istemeyenleri haklı duruma düşürmüş olmuyor muyuz?

FAST FOOD YERİNE ZİRAAT MODELİ

Ben Türkiye’deki eğitim sistemini ünlü eğitimci Ken Robinson’un da ifadesiyle “fast food” modeline benzetiyorum. Standart menü (çocuk menüsü, yetişkin menüsü gibi) ve aynı tip hamburgerler. Ve bu da gittikçe sağlımızı bozuyor. Bu bakımdan eğitimde fast food modeli yerine Ziraat Modeline geçmeliyiz. Aynı bir çiftçinin ürününe yaptığı gibi. Uygun ortamı ayarlamalıyız. Russell eğitimin birincil amacının, insanın sahip olabileceği yaratıcı itkinin açığa çıkartılması ve güçlendirilmesi olduğunu ifade eder. Ayrıca eğitimin insanın doğasına dayanması gerektiğini söyler. Bu düşünceye göre bir çocuk, tıpkı bir bahçıvanın genç bir ağaca baktığı gibi yani içsel bir doğaya sahip olan ve uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim geliştirecek olan bir şey olarak ele alır. Çünkü hayat sanılanın aksine mekanik ve dosdoğru bir çizgiden ibaret değildir bilakis organiktir. Eğitim bireyin özgürce gelişimine olanak verecek biçimde dizayn edilmelidir. Tek tip kıyafet gibi yaratıcılığı körelten tüm uygulamalar kaldırılmalıdır.

 

Yeni Şafak, 21.05.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,725TakipçilerTakip Et