Bağımsız Türkiye eşittir özgür(lükçü) Türkiye midir?

Milli bayram günlerinde resmî retoriğin parçası olmuş anahtar kavramlar daha sık kullanılıyor.

Bağımsızlık ve özgürlük bu kavramların en başta gelenleri. İdeolojik endoktrinasyonun da tesiriyle bu iki kavram arasında bir iç içe geçme, çakışma olduğu algısı toplumda yayıldı. Sadece sokaktaki ortalama insanlar değil, işi düşünme ve muhakeme etmeye daha çok dayanan insanlar arasında da, bağımsızlığın özgürlüğe, özgürlüğün bağımsızlığa tekabül ettiği ve biri için mücadelenin öbürü için de mücadele etmek anlamına geldiği fikri hâkim. Bu yanlış kavrayışın birçok zararı var. En kötüsü, görüşleri sabit inanç haline getirme potansiyelini taşıması ve yeni fikirlere açılmayı engellemesi.

Bireysel açıdan bakıldığında bağımsızlık ve özgürlük bir durum olarak birbiriyle akrabadır. Bağımsız birey kendi kararlarını kendisi alan bireydir. Özgür birey ise, kendisiyle ilgili kararlarında ve kendi tercihlerinde diğer insanların (ve elbette insan gruplarının ve devletin) keyfi zor ve engellemeleriyle karşılaşmayan bireydir. Ancak, grup açısından bakıldığında bağımsızlık ile özgürlük arasında böyle bir akrabalık ilişkisi görülmez. Başka bir deyişle, bir grubun (sınıf, cemaat, ulus, ümmet vb.) bağımsızlığıyla o gruptakilerin özgürlüğü bir bütün olarak çakışmaz. Bir grubun bağımsız olması onun mensuplarının özgür olması sonucunu mecburen vermez. Popüler lisanda “özgür ülke-toplum” dediğimizde, kavramı doğru kullanıyorsak, asıl kastettiğimiz, “özgürlükçü ülke-toplum”dur. Özgürlükçü ülkede, bireyler negatif karakterli bireysel özgürlüğe sahiptir. Ancak, her bağımsız ülke aynı zamanda özgürlükçü yani bireylerin özgür olduğu bir ülke değildir.

Bütün bunları akılda tutarak tarihe, siyasi coğrafyalara bakarsak, söz konusu kavramlar etrafında örgülenen ezberleri sarsıcı manzaralar görürüz. 20. yüzyılda birçok ülke bağımsızlık mücadelesi verdi ve bağımsızlığını kazandı, ama bunların hepsi özgür(lükçü) ülkeler olamadı. Bağımsızlık, bir kolektif entitenin genel yönetim işini, o kolektifin içinden çıkmış (aynı din, dil, etnisite, kültür, tarih vs.den gelen) bireylerce gerçekleştirilmesidir. Bunun, tersine nispetle, yani koloni olmaya nazaran, daha iyi bir durum olduğu söylenebilir. Ama bu bile şarta bağlıdır. Bağımsızlığını kazanan bir ülkenin özgürlükçü de olmasının hiçbir otomatik mekanizması ve garantisi yoktur. Nitekim, pek çok yeni bağımsız ülke bunu yaşayarak tecrübe etti. Bunların bazıları koloni döneminde bulunan özgürlüklerinin dahi gerisine gitti, hiçbir şekilde tam özgürlükçü ülke olamadı. Buna karşılık, bazı ülkeler, koloni yönetimi altında kalmalarına rağmen, hayli geniş özgürlüğe sahip oldu. İlkinin tarihi örneği olarak Sovyet Rusya’yı, güncel örneği olarak ise Azerbaycan ve Küba’yı zikredebiliriz. Bu ülkelerin hepsi bağımsız(dı), ama hiçbiri özgürlükçü siyasi ve ekonomik çizgide yer almadı. İkincisinin tipik örneği Hong Kong’dur. Bu minik ada ülkesi, Çin’e devredilene kadar, siyasi bağımsızlığa sahip değildi, Londra’dan atanan bir vali tarafından yönetildi. Ama orada yaşayan insanlar din, dil, ifade, seyahat özgürlüğüne, mülkiyet ve mübadele hakkına sahipti.

‘BAĞIMSIZLIK’ VE ‘ÖZGÜRLÜK’ BİR BÜTÜN DEĞİLDİR

Bazı durumlarda bağımsızlık mücadelesinin bağımsızlık lehine fakat özgürlük aleyhine sonuçlanması mümkün. Grup bağımsızlığını bireysel özgürlüğün aracı yapmayan bir siyasi felsefe, kaçınılmaz olarak diktatörlükle sonuçlanır. Bu durumda yalnızca efendiler değişmiş olur, efendisizlik durumu ortaya çıkmaz. Özgürlük açısından efendinin yerli mi yoksa yabancı mı olduğu çok önem taşımaz, zira, bağımsızlık sayesinde yalnızca kolonyalizmin türü değişmiş olur. Klasik kolonyalizmden yerli kolonyalizme geçilir. Ve yerli kolonyalistler topluma yabancı kolonyalistlerin cesaret edemeyeceği çap ve derinlikte müdahalelere kalkışabilir. Böyle olması bir bakıma bir psikolojik algılama meselesidir. Yabancı kolonyalist yabancılığını bilir ve topluma ne kadar az müdahale ederse o kadar az sorunla karşılaşacağını anlar. Yerli kolonyalistin kafasında bu tür sınırlar bulunmaz. O içinden çıktığı toplumun (veya geniş kesimlerinin) dilini, dinini, giysisini, hayat biçimini, müziğini, sanatını beğenmez. Onu onun iyiliği için değiştirmeyi hedefler. Bunun için kaba-doğrudan, sinsi-inceden, açık veya örtülü şiddet ve zor kullanmaktan çekinmez. Bunda ayıp veya ahlâk dışı bir taraf görmez. Kendini toplumun velinimeti sayar. Toplumun doğrusunu, kendinin doğrusuyla aynılaştırır. Hatta toplumu kendiyle özdeşleştirir. Bunun neticesi olarak “toplumun ebedi hayatı” söylemiyle kendini ebedileştirmek ister; toplumu reşit olmayan bireylerin vesayet altında tutulması gibi kapsayıcı bir vesayet altına alır.

Bu tür bir siyasi yapılanma özel bir siyasi lisan üretir. Bağımsızlık ve özgürlük kavramlarını aynı anda, iç içe, peş peşe kullanır. Bu söylemin amacı-sonucu toplumun-ülkenin bağımsızlığını vurgulayarak bireylerin özgürlüğünü satın almak veya tepelemektir. O kadar ki, zamanla, her türlü özgürlük talebi bağımsızlığa (bu arada elbette milli birlik ve bütünlüğe de) bir zarar verme çabası olarak görülür, kınanır, ayıplanır ve bastırılır. Bireylere bağımsızlıktan daha büyük bir değer olamayacağı söylenir. Kurtarıcı ve kuruculara hiçbir zaman bitmeyecek, tükenmeyecek bir minnet ve şükran duyulması, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla sağlanır. İnsanların egemen siyasi felsefeyi sorgulaması, ıslah etmesi, gerekirse değiştirmesi değil, ona şeksiz şüphesiz iman etmesi, onun tecessüm etmiş hali olan devleti asla sigaya çekmemesi, bütün varlığıyla ona tabi olması ve itaat etmesi istenir. Bundan daha büyük ve ileri bir insani durum olamayacağı zihinlere kazınır. Abartılı ve müstehcenlik derecesinde saldırganca kullanılan siyasi sembollerle insanların düşünme ve muhakeme kabiliyetleri köreltilir, körü körüne itaat yetenekleri takviye edilir.

Bağımsızlık bir durumdur, kendi başına bir değer teşkil etmez. Ancak bir ülkenin özgürlükçü bir ülke olmasına katkıda bulunuyorsa, bir değer olmaya yaklaşır. Asıl ve esas değer bireysel özgürlüktür. Bireysel özgürlüğü bastıran bir bağımsızlık saygıyı da hak etmez, insan hayatları pahasına korunmayı da. Bu bakış açısından yaklaşırsak, Türkiye’nin cari sisteminin egemen resmî siyasî söyleminin ve özellikle tek parti yönetimi döneminin gerçek özelliklerini daha net görebiliriz.

Zaman, 25.02.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et