Türkiye’nin Rousseau problemi

Türkiye niçin hak ve özgürlükleri öne alan bir siyasî, hukukî sisteme kavuşamıyor? Neden köklü ve istikrarlı bir liberal demokrasi olamıyor? Birçok sebep sayılabilir. Bence, en kestirme ve en açıklayıcı cevap, Türkiye’de, kuruluş döneminde, özgürlük düşmanı bir siyasî felsefenin benimsenmek ve uygulanmak istenmesi: Rousseau felsefesi.

Rousseau düşünce tarihinin en karışık kafalı siyaset teorisyeni. Onda sistematik bir düşünce, tutarlı bir teori, net kavramsallaştırma aramak boşuna. Bundan dolayı olsa gerek, çok farklı ve birbirine taban tabana zıt yorumlara konu yapılabiliyor. Özgürlükçü açıdan Rousseau’nun pozisyonu gayet net. Bu Fransız yazar, Hobbes’un izinden yürüyerek, mütehakkim siyasî otorite fikrini despotizme taşıdı. Etkilendiği bir diğer isim, Avrupa’da Cenevre’de ilk totaliteryen devleti yaratan Calvin’di. B.Constant, haklı olarak, Rousseau’nun sözleşme teorisini ‘bütün despotizm türlerine en muazzam katkı’ olarak gördü. Rousseau bireyin birey olmaktan çıkartılıp kitlenin iradesiz bir parçasına dönüştürülmesinin yolunu açtı. Devlete tapıcılığın, sosyalizmin ve milliyetçiliğin öncüsü oldu. Sadece Fransız Devrimi’nin değil, modern totalitaryenizmin de temellerini döşedi. Marx’ın sosyalizmine öncülük etti.

Bazı yorumcularca demokrasinin temeli gibi gösterilen Rousseau’cu kanunların yapımına katılarak özgür olma ve genel irade nosyonları aslında totalitaryenizmin yapı taşlarıdır. Başka bir deyişle bu kavramlarla ancak ve ancak totalitaryen demokrasiye ulaşılabilir, liberal demokrasiye değil. Rousseau’ya göre, ‘genel iradeye uymayı reddedenler genel yapı tarafından zorlanmayı hak edecektir. Bu aslında onların özgür olmaya zorlanmasından başka bir şey değildir’. 28 Şubat sürecinde Kemalistler bu anlayışla üniversite öğrencisi kızları başını açmaya zorladı ve böyle yapmakla onları özgürleştirdiğini iddia etti. Rousseau her vatandaşın kanunlara peşin rızası üzerinde ısrar etti. ‘En genel olarak ifade edilen irade, çoğunluğun iradesi, en âdil olandır, çünkü halkın sesi hakkın sesidir’ diyerek siyasî otoriteyi yüceltti, sorgulanamaz kıldı. İnsanın şahsiyetini ve şahsiliğini tamamen reddederek, ‘İnsanlar için yasa çıkarmaya cesaret eden güç… insan tabiatını değiştirmeye muktedir olmalıdır… İnsan tabiatını onu güçlendirmek için değiştirmek zorundadır’ dedi.

Fransız Devrimi’nden 11 yıl önce vefat etmesine rağmen Rousseau devrimin fikir babasıydı. Genel iradeye dayanan devlet iktidarının insanı yeniden yaratacak kadar güçlü olmasını istedi. Nitekim, insanlık tarihindeki en felaketli olaylardan biri olan devrimin öncüleri Rousseau’nun fikirlerini daha ileri taşıdı. Saint – Just, 10 Ekim 1793’te yaptığı bir konuşmada, şu ifadeleri kullandı: ‘Sadece hainleri değil, kayıtsız kalanları da cezalandırmak zorundasınız. Cumhuriyet’te pasif ruh hâli içinde davranan ve onun için hiçbir şey yapmayan her kimse onları da cezalandırmak mecburiyetindesiniz, çünkü Fransız halkı iradesini beyan ettiğinden, egemenin dışındaki her şey bir düşmandır’. 10. Yıl Marşı okunurken ayağa kalkmayanlara, heyecan duymayanlara CHP’lilerin gösterdiği tepki Saint – Just’un sesini ve tavrını yankılandırıyor. Aynı kişi, 26 Şubat 1794’te bu sefer şöyle dedi: ‘Bir cumhuriyet istediniz. Bir cumhuriyeti teşkil eden şey, onun önüne çıkan her şeyin yok edilmesidir’. Tanıdık gelmiyor mu? Ve terörün babası Robespierre, Rousseau’nun çarpık özgürlük kavramını kullanarak şunu ilan etti: ‘Devrim devleti, özgürlüğün tiranlığa karşı despotizmidir’.

Rousseau’yu okumak, Türkiye’de sosyalistlerin niye Kemalist olduğunu anlamamızı da sağlar. Türkiye’de sokak eylemcilerinden üniversite profesörlerine kadar birçok solcu aynı zamanda Kemalisttir. Bazılarının sandığının tersine, bunda hiçbir çelişki yok. Böyle olması eşyanın tabiatı icabı. Solcularla Kemalistler aynı zihniyet rahmini paylaşıyor: Rousseau’nun fikir dünyası. M. Hocutt’ın işaret ettiği üzere, çağdaş solun kibirli ve tüm insanî değerleri kendi tekeline alıcı söylemi de Marx’tan çok Rousseau kaynaklıdır. Bu temelsiz, saçma, ama solcu olmayanları (meselâ bazı muhafazakârları) dahi esir alan söylem üstünlüğü solun en büyük entelektüel güç kaynağıdır.

Türkiye Rousseau’cu siyasî felsefeyi geriletmedikçe özgürlükçü bir ülke olamaz. Bu geriletme sürecinin elbette bireylerden başlaması gerekir. Meraklı olanlara okumaya başlamak için birkaç kaynak tavsiye edebilirim. T. Akyol’un Atatürk’ün İhtilâl Hukuku kitabı tek parti diktatörlüğünün niçin ve nasıl Rousseaucu kuvvetler birliğine dayandığını ve bunun ne gibi sonuçlara yol açtığını anlamanızı sağlar. M. Hocutt’ın Liberal Düşünce Dergisi’nde yayımlanan ‘Hayırseverliksiz merhamet, hürriyetsiz özgürlük’ makalesi de Rousseau’yu çözmede iyi bir anahtar görevini üstlenebilir. İngilizce okumak isteyenler için ise, bu yazıda yararlandığım, Eric von Kuehnelt – Leddihn’in, bulması zor olsa da, Leftism ( Solculuk) adlı kitabının özellikle Fransız İhtilali’ni ele alan bölümüne bakmakta fayda var.

Bu yazı Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et