Tavuğa Kayyum, Piyasaya Müdahale

Türkiye’de iktisadî hayat açısından son derece dikkat çekici ve kaygı verici bir olay yaşandı. Beyaz et sektöründe faaliyet gösteren bazı büyük firmalara “denetim kayyumu” atandığı açıklandı. Bu ifade çoğu insan için yeni ve yabancı. Kayyum denildiğinde genellikle bir şirketin yönetiminin kamu tarafından fiilen devralınması anlaşılır. Denetim kayyumu ise, anlaşıldığı kadarıyla, şirketlerin yönetimine bütünüyle el koymaktan ziyade onların faaliyetlerini, kararlarını, fiyatlama süreçlerini ve ticari davranışlarını izlemek, denetlemek ve gerektiğinde müdahil olmak üzere görevlendirilen kişileri ifade ediyor. Ancak, adının “denetim” olması, meselenin ağırlığını azaltmaz. Çünkü burada söz konusu olan şey, özel mülkiyet alanına, serbest teşebbüs hakkına ve piyasa ekonomisinin normal işleyişine ağır bir müdahaledir.

Gerekçe, beyaz et fiyatlarındaki artışın önüne geçmek, haksız fiyat artışlarını engellemek ve tüketiciyi korumak olarak açıklanıyor. İlk bakışta bu gerekçeler kulağa hoş gelebilir. Kim fiyatların düşmesini istemez? Kim temel gıda maddelerine daha kolay ulaşmak istemez? Kim tüketicinin korunmasına karşı çıkabilir? Fakat, iktisatta iyi niyet, iyi sonuç doğurmaya yetmez. Hatta, çoğu zaman, iyi niyetle yapılan müdahaleler, tam tersi sonuçlar üretir. Tavuk fiyatlarını düşürmek amacıyla üreticilerin üzerine polisiye ve adli yöntemlerle gidilmesi, fiyat oluşumunu kamu gözetimine bağlama teşebbüsü ve şirketlere denetim kayyumu atanması, piyasa ekonomisinin mantığına aykırıdır. Bu uygulama, beklenen sonucu vermeyecek; aksine üretimi, yatırımı, rekabeti ve tüketici refahını zedeleyecektir.

Denetim Kayyumu Ne Anlama Gelir?

Denetim kayyumu, şirketin başına geçen klasik kayyumdan farklı olabilir. Ancak bu fark bizi aldatmamalıdır. Bir şirketin fiyatlama kararlarının, satış politikalarının, ticari tercihlerinin, hatta üretim ve dağıtım stratejilerinin kamu tarafından izlenmesi ve baskı altına alınması, özel teşebbüsün hareket alanını daraltır. Şirketler artık yalnızca maliyetlerine, talebe, rekabete, tedarik zincirine, nakit akışına, yatırım ihtiyacına ve risk hesaplarına göre hareket etmeyecek; aynı zamanda “acaba kamu otoritesi bunu nasıl yorumlar?” korkusuyla hareket edecektir.

Bu, piyasa ekonomisi bakımından çok ağır bir sonuçtur. Çünkü piyasa ekonomisinin özü, merkezi bir otoritenin fiyatları ve üretim kararlarını belirlemesi değil, milyonlarca üretici ve tüketicinin kendi bilgisi, tercihi ve şartları içinde karar vermesidir. Fiyat dediğimiz şey de bu dağınık kararların toplamından doğan bir işarettir. Fiyat, yalnızca bir rakam değildir. Fiyat, kıtlığı, maliyeti, talebi, riski, beklentiyi, alternatif kullanım imkânlarını ve geleceğe dair öngörüleri içinde taşıyan yoğunlaştırılmış bir bilgidir. Kamu otoritesi fiyatlara müdahale ettiğinde aslında bu bilgi akışını bozmuş olur.

Tavuk fiyatını bir bakanlık, bir savcılık, bir kurul veya bir denetim kayyumu belirleyemez. Belirlemeye kalkarsa, fiyatı kâğıt üzerinde baskılayabilir ama maliyetleri ortadan kaldıramaz. Yem fiyatları artıyorsa, enerji maliyetleri yükseliyorsa, işçilik giderleri çoğalıyorsa, kredi maliyetleri ağırlaşıyorsa, lojistik pahalılaşıyorsa, kur riski varsa, enflasyon üreticinin önünü görmesini engelliyorsa, tavuk fiyatını emirle düşürmek mümkün değildir. Fiyatı emirle düşürmek, sadece üreticinin zararını artırır, üretim iştahını kırar ve ileride daha yüksek fiyatlara zemin hazırlar.

Devletçi Zihniyetin Eski Hastalığı

Türkiye’de özellikle iktisatta sağda da solda da yaygın olan köklü bir devletçi zihniyet vardır. Bu zihniyet, toplumsal ve iktisadî hayatın kendi iç dinamikleriyle işleyebileceğini kabul etmekte zorlanır. Ona göre, bir yerde fiyat yükseliyorsa, mutlaka bir kötü niyet, bir fırsatçılık, bir vurgun, bir karaborsa, bir gizli anlaşma vardır. Bu zihniyet, üretim süreçlerinin karmaşıklığını, maliyetlerin değişkenliğini, her firmanın ayrı bir ekonomik varlık olduğunu, risklerin ve beklentilerin firmadan firmaya değişebileceğini görmek istemez.

Bu anlayışa göre bütün tavuk üreticileri aynı şartlarda üretim yapıyormuş, aynı maliyete katlanıyormuş, aynı finansman imkânlarına sahipmiş, aynı verimlilikle çalışıyormuş ve dolayısıyla aynı fiyattan satmak zorundaymış gibi düşünülür. Oysa gerçek hayat böyle değildir. Her firma ayrı bir entitedir. Her firmanın yem tedariki farklı olabilir. Her firmanın enerji maliyeti farklı olabilir. Borçluluk durumu farklı olabilir. Krediye erişim şartları farklı olabilir. İşçilik yapısı, lojistik ağı, üretim kapasitesi, stok yönetimi, pazarlama stratejisi, bölgesel dağıtım ağı, ihracat bağlantıları ve nakit ihtiyacı farklı olabilir. Dolayısıyla her firmanın fiyatlama kararı da farklı olabilir.

Bir serbest piyasa ekonomisinde her firma, ürettiği malın fiyatını kendi şartlarına göre belirler. Elbette tüketici de o malı alıp almamakta serbesttir. Rakip firma daha ucuz satıyorsa tüketici ona gider. İthalat imkânı varsa piyasaya dışarıdan ürün girer. Kâr oranları aşırı yükselirse yeni üreticiler sektöre girmek ister. Piyasa disiplininin özü budur. Devletin görevi, bu süreci boğmak değil, mülkiyet haklarını, sözleşme özgürlüğünü, rekabetin önündeki yapay engellerin kaldırılmasını ve hukukî güvenliği temin etmektir.

Fiyat Artışının Sebebi Üretici Kötülüğü Değil Enflasyondur

Türkiye’de fiyat artışlarını konuşurken en temel gerçeği görmezden gelmek büyük bir hatadır: Ülkede yüksek enflasyon vardır. Enflasyon, yalnızca tüketicinin cebini yakmaz; üreticinin de hesap yapma kabiliyetini bozar. Bir üretici bugün sattığı malın yerine yarın aynı maliyetle yeni mal koyamayacağını biliyorsa, fiyatını buna göre ayarlamak zorunda kalır. Bugünkü maliyetlerle değil, yarınki maliyetleri de hesaba katarak fiyatlama yapar. Çünkü üretici de enflasyon içinde yaşamaktadır.

Tavuk üretimi basit bir faaliyet değildir. Yem, civciv, veterinerlik hizmetleri, ilaç, enerji, su, işçilik, ambalaj, nakliye, soğuk zincir, finansman ve dağıtım gibi birçok maliyet kalemi vardır. Bunların önemli bir kısmı enflasyondan, kur hareketlerinden ve dünya emtia fiyatlarından etkilenir. Yem fiyatlarındaki artış, enerji maliyetlerindeki yükseliş veya kredi faizlerindeki değişme doğrudan üretim maliyetine yansır. Böyle bir ortamda üreticiden fiyatını sabit tutmasını veya kamu otoritesinin makul gördüğü seviyeye çekmesini istemek, iktisadî gerçekleri yok saymaktır.

Yüksek enflasyon dönemlerinde fiyatlama davranışları da değişir. Normal zamanlarda üretici daha uzun vadeli ve daha sakin hesap yapabilir. Fakat yüksek enflasyon ortamında belirsizlik artar. Üretici yarınki maliyetini bilemez. Satıcı yerine koyma maliyetini hesaplamakta zorlanır. Tedarikçi fiyatını sık sık değiştirir. Kredi maliyeti yükselir. Nakit akışını korumak daha önemli hâle gelir. Böyle bir ortamda fiyatlar daha sık ve daha yüksek oranlarda güncellenir. Bu, çoğu zaman fırsatçılık değil, enflasyonist ortamda ayakta kalma çabasıdır.

Eğer hükümet tavuk fiyatlarının yükselmesinden gerçekten rahatsızsa, yapması gereken şey tavuk üreticilerinin başına denetim kayyumu göndermek değil, enflasyonu düşürmektir. Enflasyon düşmeden gıda fiyatlarının kalıcı biçimde düşmesi beklenemez. Enflasyonist ortam devam ederken tek tek sektörlere müdahale etmek, yangını söndürmek yerine dumanı tokatlamaya benzer.

Oligopol İddiası Her Şeyi Açıklamaz

Beyaz et sektöründe bazı firmaların rekabete aykırı davranışlarda bulunduğu iddiaları ciddiye alınabilir. Eğer firmalar aralarında açıkça fiyat anlaşması yapıyor, üretimi kısıyor, piyasaya mal vermemek üzere birlikte hareket ediyor veya rekabete hassas bilgileri sistemli biçimde paylaşıyorsa, bu davranışlar rekabet hukuku bakımından incelenebilir. Nitekim rekabet hukukunun varlık sebebi de piyasa ekonomisini ortadan kaldırmak değil, piyasadaki rekabet sürecini yapay engellerden korumaktır.

Fakat burada önemli bir sınır vardır. Her fiyat artışı kartel delili değildir. Her benzer fiyatlama davranışı gizli anlaşma anlamına gelmez. Enflasyonist bir ekonomide benzer maliyet baskıları altında kalan firmaların benzer fiyat artışları yapması şaşırtıcı değildir. Yem fiyatı herkes için artıyorsa, enerji fiyatı herkes için artıyorsa, lojistik maliyetleri herkes için yükseliyorsa, firmaların fiyatları aynı yönde hareket eder. Bu, zorunlu olarak oligopol suçu anlamına gelmez.

Kaldı ki bir sektörde birkaç büyük firmanın bulunması tek başına gayrimeşru değildir. Ölçek ekonomileri bazı sektörlerde büyük firmaların ortaya çıkmasına yol açar. Tavuk üretimi entegre tesisler, büyük sermaye, soğuk zincir, lojistik ve sürekli tedarik gerektiren bir alandır. Böyle bir alanda küçük ve dağınık üreticiler yanında büyük firmaların bulunması doğaldır. Asıl mesele, bu büyük firmaların piyasaya girişleri engelleyip engellemediği, devlet tarafından korunup korunmadığı, ithalat ve yatırım engelleriyle yeni rakiplerin önünün kesilip kesilmediğidir.

Serbest piyasa ekonomisinde yüksek kâr oranları kalıcı olamaz; eğer giriş engelleri yoksa yüksek kâr yeni girişleri teşvik eder. Bir sektörde olağanüstü kâr varsa, başka girişimciler de o sektöre girmek ister. Yeni yatırımlar yapılır, arz artar, rekabet çoğalır ve kâr oranları düşer. Bu mekanizmanın işlemesini engelleyen çoğu zaman piyasanın kendisi değil, devletin koyduğu ruhsat, izin, bürokrasi, ithalat kısıtlaması, vergi yükü, finansmana erişim güçlüğü ve belirsiz hukuk düzenidir. Devlet bir yandan piyasaya girişleri zorlaştırıyor, diğer yandan fiyat artışını üreticinin kötü niyetine bağlıyorsa, yanlış teşhis koyuyor demektir.

Özel Mülkiyet ve Teşebbüs Hakkı

Şirketlere denetim kayyumu atanması yalnızca iktisadî değil, hukukî ve ahlâkî bakımdan da sorunludur. Özel mülkiyet ve teşebbüs özgürlüğü, piyasa ekonomisinin temelidir. Bir kişi veya şirket, meşru yollardan sermaye biriktirir, yatırım yapar, işçi çalıştırır, üretim yapar, risk alır ve malını piyasaya sunar. Bunun karşılığında kâr etmeyi umar. Kâr ihtimali yoksa yatırım da olmaz, üretim de olmaz, istihdam da olmaz.

Devletin şirket faaliyetlerine bu ölçüde müdahale etmesi, girişimcilere şu mesajı verir: “Yatırım yapabilirsin, üretim yapabilirsin, risk alabilirsin; fakat fiyatın kamu otoritesinin hoşuna gitmezse şirketinin içine denetçi yerleştirilebilir, yöneticilerin gözaltına alınabilir, ticari kararların suç şüphesi konusu yapılabilir.” Böyle bir mesaj, yalnızca beyaz et sektörünü değil, bütün üretim ekonomisini olumsuz etkiler. Bugün tavuk üreticisine yapılanın yarın süt üreticisine, kırmızı et üreticisine, un sanayicisine, market zincirine, lojistik firmasına veya başka bir sektöre yapılmayacağının garantisi yoktur.

Piyasa ekonomisi güven ister. Girişimci, hukukî çerçevenin öngörülebilir olmasını ister. Hangi davranışın suç, hangi davranışın meşru ticari karar olduğunu önceden bilmek ister. Fiyat artışının adli operasyon konusu hâline geldiği bir ülkede bu güven zedelenir. Güven zedelenince yatırım azalır. Yatırım azalınca üretim kapasitesi düşer. Üretim kapasitesi düşünce arz daralır. Arz daralınca fiyatlar daha da yükselir. Yani tüketiciyi korumak amacıyla yapılan müdahale, sonuçta tüketiciyi daha pahalı ve daha kıt ürünle karşı karşıya bırakabilir.

Fiyat Kontrolünün Bilinen Sonuçları

Fiyatlara müdahalenin tarihi çok eskidir ve sonuçları defalarca görülmüştür. Devlet bir malın fiyatını piyasa seviyesinin altında tutmaya çalıştığında ilk sonuç arzın azalmasıdır. Çünkü üretici maliyetini karşılayamıyorsa veya makul kâr elde edemiyorsa üretimini azaltır. İkinci sonuç kalite düşüşüdür. Üretici fiyatı artıramıyorsa maliyetten kısmaya çalışır. Üçüncü sonuç karaborsa veya kayıt dışı kanalların ortaya çıkmasıdır. Talep devam eder ama resmi fiyat üretimi teşvik etmezse, mal başka kanallardan daha yüksek fiyatla satılır. Dördüncü sonuç yatırımın durmasıdır. Kimse devletin fiyatına müdahale ettiği bir sektöre uzun vadeli yatırım yapmak istemez.

Tavuk sektörü bu bakımdan çok hassastır. Canlı hayvan üretimi süreklilik ister. Civciv planlaması, yem tedariki, kesimhane kapasitesi, soğuk zincir ve dağıtım ağı birbirine bağlıdır. Bir halkada meydana gelen bozulma bütün zinciri etkiler. Üretici gelecekte fiyatlarına müdahale edileceğini düşünürse yeni yatırım yapmaz, kapasite artırmaz, hatta mevcut üretimini kısmaya yönelebilir. Bu da birkaç ay sonra daha az tavuk, daha pahalı tavuk ve daha kırılgan bir tedarik zinciri anlamına gelir.

Kamu otoritesi çoğu zaman fiyat müdahalesinin kısa vadeli görünen etkisine bakar. “Fiyatlar artıyor, müdahale edelim” der. Oysa iktisadî hayat kısa vadeli reflekslerle yönetilemez. Bugünkü fiyatı baskılamak, yarınki arzı azaltabilir. Bugünkü üreticiyi korkutmak, yarınki yatırımı engelleyebilir. Bugünkü tüketiciyi koruduğunu zannetmek, yarın tüketiciyi daha yüksek fiyatlara mahkûm edebilir.

Adalet Mekanizmasının İktisat Politikası Aracına Dönüşmesi

Bu olayın en dikkat çekici taraflarından biri de meselenin adli bir operasyon şeklinde yürütülmesidir. Rekabet hukuku ihlalleri elbette araştırılabilir. İddialar varsa deliller toplanabilir. Firmalar savunma yapar. Rekabet Kurumu idari para cezası verebilir. Mahkemeler denetim yapabilir. Fakat fiyat artışlarının adli operasyon, gözaltı, arama, el koyma ve kayyum tedbiriyle gündeme gelmesi, iktisadî hayat üzerinde ürkütücü bir etki doğurur.

Adalet mekanizması fiyatları düşürme aracı hâline getirilmemelidir. Savcılıkların ve mahkemelerin görevi fiyat tespiti yapmak, piyasa seviyesini belirlemek, hangi ürünün kaça satılması gerektiğini tayin etmek değildir. Hukukun görevi suç varsa bunu delilleriyle ortaya çıkarmaktır. İktisat politikasının görevi ise para politikasını, maliye politikasını, kamu harcamalarını, vergi yükünü, rekabet şartlarını ve üretim ortamını düzenlemektir. Bu iki alan birbirine karıştırıldığında hem hukuk zarar görür hem ekonomi zarar görür.

Şirket yöneticilerinin gözaltına alınması ve şirketlere denetim kayyumu atanması, kamuoyunda “devlet fırsatçılarla mücadele ediyor” algısı yaratabilir. Fakat bu algı kalıcı çözüm değildir. Fiyat artışları algı operasyonlarıyla değil, sağlam iktisat politikalarıyla önlenir. Üreticiye korku salmak, enflasyonu düşürmez. Denetim kayyumu yem fiyatını ucuzlatmaz. Gözaltı kararı enerji maliyetini azaltmaz. Adli operasyon kredi faizini düşürmez. Şirketlerin ticari kararlarına müdahale etmek, tedarik zincirini daha verimli hâle getirmez.

Enflasyonun Asıl Kaynağı ve Hükümetin Sorumluluğu

Türkiye’de enflasyonun istenen hızda düşmemesinin birçok sebebi vardır. Dünya ekonomisindeki belirsizlikler, enerji ve emtia fiyatları, jeopolitik gerginlikler, kur hareketleri ve küresel mali şartlar elbette etkilidir. Fakat bu dış faktörleri söylemek hükümeti sorumluluktan kurtarmaz. Enflasyonla mücadelenin esas adresi kamu otoritesidir. Para politikası, maliye politikası, kamu harcamaları, kamu istihdamı, vergi düzeni ve bütçe disiplini hükümetin sorumluluğundadır.

Hükümet enflasyonla mücadelede yavaş bir politika seçmiştir. Bu tercih, kısa vadede bazı kesimleri korumayı, ekonomide sert daralmadan kaçınmayı veya siyasi maliyetleri azaltmayı hedefliyor olabilir. Fakat yavaş politika enflasyon beklentilerini kırmakta zorlanır. Enflasyon beklentileri kırılmadığında üretici de satıcı da tüketici de davranışlarını buna göre ayarlar. Herkes fiyatların artmaya devam edeceğini düşünürse fiyatlama davranışları da bu beklentiye göre şekillenir. İşte bu ortamda tek tek sektörlere müdahale etmek, yanlış hedefe ateş etmektir.

Kamu otoritesinin yapması gereken şey, fiyatlara polisiye müdahale değil, enflasyonun kaynaklarına yönelmektir. Kamu harcamaları azaltılmalıdır. Kamu istihdamı rasyonel seviyeye çekilmelidir. Verimsiz harcamalara son verilmelidir. Bütçe disiplini güçlendirilmelidir. Para politikası güvenilir hâle getirilmelidir. Piyasa aktörlerine hukukî öngörülebilirlik sağlanmalıdır. Üretimin önündeki bürokratik engeller kaldırılmalı, piyasaya girişler kolaylaştırılmalı, ithalat ve rekabet kanalları açık tutulmalıdır. Bunlar yapılmadan fiyat artışlarını üreticilerin ahlâksızlığına bağlamak kolaycı ve yanıltıcıdır.

Tüketici Kimi Koruyacak?

Devletçi müdahaleler genellikle tüketiciyi koruma iddiasıyla yapılır. Fakat tüketiciyi gerçekten koruyan şey, üreticinin korkutulması değil, üretimin çoğalmasıdır. Tüketiciyi koruyan şey, piyasada daha çok firmanın, daha çok ürünün, daha çok alternatifin bulunmasıdır. Tüketiciyi koruyan şey rekabettir; rekabeti de emir-komuta sistemi değil, serbest giriş, özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü ve hukuk güvenliği sağlar.

Tavuk üreticisine baskı yapıldığında kısa vadede bazı firmalar fiyat artışlarını erteleyebilir. Fakat maliyetler artmaya devam ediyorsa bu erteleme sürdürülemez. Bir süre sonra üretici üretimi azaltır, kaliteyi düşürür, yatırımı erteler veya piyasadan çekilir. Sonuçta tüketici daha az ürünle ve daha yüksek fiyatlarla karşılaşır. Türkiye’de geçmişte birçok üründe benzer sonuçlar görülmüştür. Fiyat baskısı kıtlık doğurur; kıtlık da fiyatı daha fazla yükseltir.

Ayrıca bu tür müdahaleler sektörün finansman imkânlarını da olumsuz etkiler. Bankalar, kamu müdahalesi riski artan sektörlere kredi verirken daha temkinli davranır. Yatırımcılar, hangi sektöre ne zaman kayyum atanacağını kestiremedikleri bir ülkede uzun vadeli yatırım yapmaktan kaçınır. Tedarikçiler, alacaklarını tahsil edip edemeyecekleri konusunda endişeye kapılır. Bütün bunlar üretim maliyetlerini daha da artırır. Sonuçta devletin müdahalesi, düşürmek istediği fiyatın yükselmesine katkıda bulunur.

Piyasa Ahlâksızlık Değil Bilgi Düzenidir

Türkiye’de piyasa ekonomisine yönelik en yaygın yanlışlardan biri, fiyat artışını ahlâksızlık olarak görmek, fiyat düşüşünü ise devletin başarısı saymaktır. Oysa piyasa bir ahlâksızlık düzeni değil, bir bilgi ve koordinasyon düzenidir. Fiyatlar, milyonlarca insanın tercihini, bilgisini ve beklentisini bir araya getirir. Tavuk fiyatı yükseliyorsa bu, piyasada bir şeylerin değiştiğini gösterir. Maliyet artmış olabilir, arz daralmış olabilir, talep yükselmiş olabilir, geleceğe dair risk artmış olabilir. Fiyat bu bilgiyi taşır.

Devlet fiyat sinyalini bastırdığında gerçeği ortadan kaldırmaz; sadece gerçeğin görünmesini engeller. Termometre ateşi yüksek gösteriyor diye termometreyi kırmak hastayı iyileştirmez. Fiyat da piyasanın termometresidir. Tavuk fiyatı artıyorsa yapılması gereken şey termometreyi kırmak değil, ateşin sebebini bulmaktır. Ateşin sebebi enflasyon, maliyet artışı, arz yetersizliği, yatırım eksikliği, bürokratik engeller veya rekabeti sınırlayan kamu politikaları olabilir. Bunlar düzeltilmeden fiyatı baskılamak, hastalığı ağırlaştırır.

Sonuç: Tavuğa Kayyum Tüketiciyi Korumaz

Beyaz et sektörüne denetim kayyumu atanması, Türkiye’de devletçi reflekslerin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha göstermiştir. Bu uygulama, özel mülkiyet ve serbest teşebbüs hakkı açısından sakıncalıdır. Piyasa ekonomisinin işleyiş mantığına aykırıdır. Üreticiye güven vermek yerine korku salmaktadır. Fiyatların neden yükseldiğini anlamak yerine fiyat artışını suçlaştırmaktadır. Enflasyonla mücadelede kamu otoritesinin kendi sorumluluğunu perdelemekte ve dikkatleri üreticilerin üzerine çevirmektedir.

Elbette rekabet ihlalleri varsa araştırılmalıdır. Açık kartel anlaşmaları, sahte kıtlık yaratma girişimleri veya tüketiciyi aldatıcı davranışlar hukuk içinde incelenebilir. Ancak bu inceleme piyasa ekonomisini askıya alan, firmaların ticari kararlarına fiilen müdahale eden, fiyatlama süreçlerini adli baskı altına alan bir yola dönüşmemelidir. Rekabeti korumak başka şeydir, piyasayı kamu vesayeti altına almak başka şeydir.

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla kayyum, daha fazla denetim, daha fazla fiyat baskısı değildir. Türkiye’nin ihtiyacı düşük enflasyon, sağlam para, disiplinli kamu maliyesi, düşük kamu harcaması, makul kamu istihdamı, hukuk güvenliği, açık rekabet ve serbest teşebbüstür. Tavuk fiyatları da, et fiyatları da, süt fiyatları da, kira fiyatları da ancak böyle bir ortamda kalıcı biçimde istikrar kazanabilir.

Kamu otoritesi enflasyonu düşürmeden, üretim maliyetlerini azaltmadan, piyasaya girişleri kolaylaştırmadan ve girişimci güvenini sağlamadan fiyatlara müdahale ederse, sonuç tüketici lehine olmaz. İnsanlar daha ucuz tavuk yemek yerine, bir süre sonra daha pahalı ve belki de daha zor bulunan tavukla karşılaşır. Çünkü iktisadın basit ama sert bir kuralı vardır: Üreticiyi cezalandırarak tüketiciyi kalıcı biçimde koruyamazsınız. Tüketiciyi korumanın yolu üretimi artırmak, rekabeti çoğaltmak ve enflasyonu düşürmektir. Bunun dışındaki yollar, iyi niyetli görünse de sonunda hem üreticiye hem tüketiciye zarar verir.

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et