Tanrımıza hamdolsun!

Askere giden her erkek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bilir ki, yemek öncesi yapılan zorunlu duada, bazen, “Tanrı’ya mı, Allah’a mı dua edileceği” önemli bir mesele halini alır.

Askeriye son birkaç yıldır, en çok tartışılan kurum. Ama tartışılan konular hep günü birlik çözümler üzerine. Bedelli askerlik de bunlardan biri. Askerlik hizmeti, bir bütün olarak ele alınmalı ve baştan aşağıya, demokratik sisteme uygun hale getirilmeli.

Aşağıda, temel bir meseleye, askeriyedeki lâik devlet olma vasfıyla bağdaşmayan bir uygulamaya dikkat çekilecek.

***

Mesele şu: Türkiye Cumhuriyeti, 1982 Anayasasının 2. Maddesine göre “lâik devlet”. Buna göre, devletin herhangi bir dini, mezhebi veya dinsizliği ne desteklemesi ne de kösteklemesi gerekir. Ama gelin görün ki, hayatımızın pek çok alanında, bunun aksine düzenlemelerin yapıldığını ve dolayısıyla lâiklikle bağdaştırılması bazen imkânsız bazen de zor uygulamalara gidildiğini görüyoruz. Diyanet İşler Başkanlığı’nın varlığı ve camilere devletin imam atamaları, zorunlu din dersleri, bunların başında geliyor.

Kanaatimce bu tercih, devletin kurucu felsefesinin bir sonucu. Din, devletin kontrolünde tutulmak istenmiş ve bu sayede “ehlileştirilmiş bir din” anlayışı hâkim olmuş. Zamanla, kimse bundan rahatsızlık duymaz hale gelmiş.

İlk başlarda, dinin hayattan tümden silinmesine yönelik bazı adımların atılması (bir bakıma ölümün gösterilmesi), daha sonraki uygulamaları (yani sıtmaya razı olmayı) kolaylaştırmış. Bugünkü halimizin özeti bu, aslında.

***

Herkes gibi, benim de, askerlik süresince askeriyenin lâikliğe bakışı konusunda bir gözlemim oldu. Bu gözlemlerim neticesinde vardığım sonuç şu: Askeriyedeki pek çok uygulama, bizim bildiğimiz anlamdaki lâik devlet anlayışıyla bağdaşmaz uygulamalar. Burada, bunlardan sadece bir tanesine değinmek istiyorum: Zorunlu dua merasimi.

(Zorunlu dua uygulaması, sadece askeriye has bir uygulama değil, bunu hatırlatmak gerekir. Dört buçuk sene yatılı okudum, orada da benzer bir uygulama vardı. Aşağıdaki genel değerlendirmeleri, sivil hayattaki “zorunlu dua” uygulamaları için de yapmak mümkündür.)

***

Dinsiz bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına zorla dua ettirmek, lâiklikle bağdaşır mı? Bu, en temel soru, “zorunlu dua merasimi” ile ilgili. Ama sorun bununla da bitmiyor. Örneğin, göreli olarak daha dindarca bir ortamda yetişmiş er veya erbaşlar, yemin törenini yönettiğinde şöyle durumlar ortaya çıkıyor:

Er: (“Tanrımıza” hamdolsun, ifadesi yerine) Allah’ımıza hamdolsun!

Diğerleri: Allah’ımıza hamdolsun!

Er: Milletimiz var olsun!

Diğerleri: Milletimiz var olsun!

Er: Komutanıma dikkat!

Komutan: Olmadı evladım, bir daha.

Er, aynı şekilde tekrar dua yaptırır. İkinci defa, “Olmadı evladım” cevabını alırsa, üçüncü duaya “Tanrımıza hamdolsun!” diye başlar. (Bazen bu türden bir duanın toleransla karşılandığı da olur.)

Bu şekilde, talimatların dışına çıkılarak yapılan duayla er, komutanı sınar, komutan da hemen her zaman gayet soğukkanlı bir üslupla duanın olmadığını söyler, er bir kez daha ısrar eder, komutan da yine aynı tavrını sürdürür ve işte o zaman dua, talimatlardaki gibi yapılır. (Aksi durumlarda duayı yaptıran er, büyük bir zafer kazanmış gibi kendiyle gurur duyar.)

***

Lâik devlet, dini inançları (veya inançsızlığı) yüzünden hiç kimsenin bir sorunla karşılaşmadığı devlet demek.En azından, bu kavramın ortaya çıktığı Batı için böyle.

***

Yukarıda bahsettiğim uygulama beni rahatsız etti mi? Etti. Şöyle ki:

Halen uygulanan şekliyle yüksek sesle yapılan bir duanın, “Allah’a sessizce ve içten yapılacak bir yakarış” olarak duanın yerini tutmadığını düşündüm, hep. Dua, dışa yansıyan yanlarından daha çok, içsel bir şey, bana göre. Yani Yaradan’la yaratılan arasında kurulan bir köprü, bir bakıma. Bu köprü, ancak ruhun derinliklerine dalarak kurulabilirdi, bağırarak değil. Dua, bir odaklanma işi; oysa bu türden zorunlu bir dua, odaklanmayı zorlaştıran da bir uygulama.

***

Burada ele aldığımız konuyla ilgili ideal çözüm, kanaatimce, isteyenin istediği gibi dua etmesi olurdu. Ama sadece olurdu, diyorum. Bunun kısa ve orta vadede böyle olmayacağını da biliyorum. Uzun vadede ise –J. M. Keynes’e borçlu olduğumuz ifadeyle- “hepimiz ölüyüz”. Geleceğin neye gebe olduğunu kim bilebilir!

 

Rota Haber, 03.11.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikYüz binler için yaşam umudu
Sonraki İçerikBüşra

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et