Şark oturup beklemenin yeri midir?

Yazıya serlevha olan bu soru Merhum Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanından mülhemdir. Bu romandaki Mümtaz isimli kişi üç gün boyunca bir hasta bakıcı arar, birçok adrese gider, telefonlar eder ama bir türlü aradığını bulamaz. En sonunda da pes eder. Bu hali tasvir eden yazar, şarkta bir şeyden aramakla ya da yapmaya çalışmakla sonuç alınamayacağını ancak beklemeyle sonuç alınabileceğini ifade eden şu cümleyi sarf eder: “Bizim memlekette aranan kaybolur. Şark oturup beklemenin yeridir. Biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.” Mümtaz hasta bakıcıyı İhsan için istemişti. Oysa 6 ay gibi uzun bir süre sonra, onun iyileşmesinin akabinde yardım için arayanlar vardı. Zamanında, olması gerektiği anda değil de iş işten geçtikten sonra vuku bulan yardım istekleri…İş olsun diye yapılmaya çalışılan yardımlar…

Biz bu coğrafyada çok yakınır az dertleniriz. Bir yığın sorundan dem vurur ama çözümü hiç aramayız. Konuşur konuşur fakat neredeyse hiçbir iş yapmayız. Kurtarıcıyı/ıslah ediciyi hep başka yerlerde arar da kendimize bir türlü bakmayız. Taşa takılır da altına elimizi pek koymayız (böyle olmayan nicelerinden af dilerim). Bir hikâye vardır bu deyimle ilgili. Bir gün padişahın biri yolun ortasına büyükçe bir taş koymuş ve insanların bu taşa nasıl tepki vereceklerini merak ettiğinden onların davranışlarını gözlemek için bir kenarda beklemeye başlamıştır. Taşı ilk gören sadrazamdır. Taşa bakar, etrafından dolanır ve der ki “padişaha söylemeli, bu taşı kaldırtmak için birilerini istihdam etmeli”. Şair görür taşı, taşa bakar ve “bu öyle bir taştır ki şöyle büyük, böyle iri; kaldırmalı bunu er bir kişi” diye başlar mırıldanmaya. (Bu mısra meramı ifade sadedinde yazar tarafından yazılmıştır.) Sonunda taşı gören bir ameledir. Sırtına yüklendiği küfeyi bir kenara koyduktan sonra taşı kaldırır bir kenara koyar, ta ki insanlara engel olmasın diye. Taşı kaldırdıktan sonra bir de bakar ki bir kese altın. İçinde de şu sözler yazılıdır: “Her kim ki bu aşın altına kor elini, helal olsun ona, alsın bu altın kiseyi” (Bu mısra meramı ifade sadedinde yazar tarafından yazılmıştır.) İnsanlara ve topluma tam da ihtiyaç olduğu anda yardımda bulunmak çok önemli kanaatimce. Bizden başka kimsenin olmayacağını bilmek şuurunda olarak meselelere yaklaşmak… İnsanın kendinden vermesi, başkasını da düşünebilmesinin zor olduğunun idrakindeyim. Ancak bu imkânsız da değil. Biz canlılar bir ekosistemin parçalarıyız. Bu ekosistemdeki her bir varlık “iyi” olmadıkça hiçbirimiz tamam değiliz.

Ahlâk burada önemli bir kavram olarak önümüzde durmaktadır. Bizim toplumumuzda ahlâk ancak cebri olarak sağlanabilmektedir. Biri bizi görmezse, duymazsa ve bilmezse istediğimizi yapabiliriz değil mi? Yoksa “bir gören olacak”, “Ayşe, Fatma duyarsa ne der?” kabilinden kaygılarımız olmazdı diye düşünüyorum. Meselelere ilkesel bakıp, yalnız da olsak yapmak ya da yapmamak arasındaki tercihi ilkelerimize göre vermiş olurduk. Elhasıl, tehdit esasına dayalı ahlâk “ahlâk” değildir!

Bazen toplum olarak o kadar yozlaştığımızı düşünüyorum ki Camus’nun “O kadar hızlı koştunuz ki… İnsan olmak bile ardınızda kaldı” ifadelerini bize karşı yazmış olduğu hissiyatına kapılıyorum! Tarihimizde şöyle bir yolculuk yaptığımızda, ahlâkî noksanlık girdabının zaman zaman debisinin atıp, bazı zamanlarda da bu girdabın aşılıp, ahlâkî rehabilitasyonun sağlandığı dönemlerin olduğunu müşahede ederiz. Bunun manası tecrübe edilen şeyi yeniden tecrübe etme illeti ile malûlüz demektir. Karl Marx bu konuyla alâkalı şöyle bir veciz söz söyler Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’de: “Hegel, bir yerde şöyle bir ifadede bulunur: Bütün dünya-tarihsel büyük olaylar ve kişiler, adeta iki kez vuku bulur. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi/maskaralık olarak.”

Ahlâkî rehabilitasyonumuzu yeniden sağlamak… Tam da ihtiyacımız olduğu şu zamanlarda. Tanpınar’ı yanıltırcasına bir irade gösterebilir miyiz bilmem ama bu uğurda çaba göstermenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Umarım vaktidir. Değilse, Ahmet Cevdet Paşa’nın “Kim ki bir şeyi vaktinden evvel isti’cal eyler ise mahrûmiyeti ile mu’âteb olur” kaidesinin vuku bulması kaçınılmazdır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,734TakipçilerTakip Et