Ana Sayfa Blog Sayfa 230

Kadınlar Ne Zaman Eşlerini Aldatır?

0

 

Erkeklerin eşlerini aldatması hep gündemde kalmıştır ve çok konuşulur. Erkeğin bu aldatmayı “nasıl bir kadınla” yaptığı ve kim olduğu merak uyandırır. Erkek bu işi  “diğer bir kadınla” yapmaktadır. Bu diğer kadınların bir kısmı da, tıpkı erkek gibi evli bir kadındır…

Erkeklerin aldatması üzerine epey araştırma ve spekülasyon yapılmaktadır. Kadınların aldatması biraz gizli kalmaktadır. Çünkü kadınlar erkekler gibi bunu bir övünme veya “skor” meselesi haline getirmezler. Ayrıca, “aldatma hakkının” sadece erkeğe verilmesi de kendilerini gizlemelerini zorunlu kılmaktadır. Erkekler “ne kadar erkek” olduklarını “beraber oldukları kadın sayısının çokluğuyla” ölçerler. Kadınlar istisnalar hariç tek bir erkeğe bağlanırlar. Onların “skor” derdi yoktur. Onlar duygu, sevgi, aşk, paylaşım sonra da seks ararlar.

Çoğunlukla tek eşliliğe inanan (monogam ) kadın nasıl olur da erkeğini aldatır? Sebepleri nelerdir?

Birliktelikte sevgi, aşk, romantizm, heyecan, sürpriz arayan çoğunlukla kadındır. Erkek için, eve giderken eşine çiçek götürmek, özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıldönümü, sevgililer günü) hediyeler almak basit ve gereksiz geliyorsa; yağmurlu havada yürümek, ormanda koşmak, el ele tutuşmak bir şey ifade etmiyorsa; erkek eşine, kadınına duygusal olarak ulaşamıyor, yetemiyor demektir. Bu duygular yok olamayacağına göre, şartlar, ortam elverişli ise bazı kadınlar eşini, sevgilisini aldatabilir. Kadının bu isteklerini karşılayabilen erkekler, bu tür kadınları cezbeder…

Bir diğerine aşık olan kadının gözü çok “karadır”. Gemileri de yakar, Roma’yı da.

Aşık olan kadın “çok tehlikelidir”. Evini, eşini, işini, çocuklarını, her şeyini aşkı uğruna geride bırakabilir. Aşık olan kadınların belki %99’u bunu yapar. Ama aşık olan erkeklerin ancak %1 i bunu yapabilir.

Bazı erkekler “seni seviyorum” demekten çekinir ya da sanki kadına karşı küçülecekmiş gibi bir komplekse kapılırlar. Oysa bu, kadınların sık sık duymak istediği bir sözcüktür. Kadın erkeğin eve geldiğinde güler yüzlü, sempatik olmasını; kendisine sarılıp, öpmesini bekler, bazen işte iken “eşini hatırlayıp” telefonla aramasını bekler. Erkeğin kadının her türlü duygusal taleplerine ; “işim çok yoğun, bunca iş arasında bunları nasıl düşüneyim, ben kimin için çalışıyorum” şeklinde yanıt vermesi kadınları üzmekte ve hayal kırıklığı yaşatmaktadır.

Kadınlar bu tarz bir yaklaşımda “işin kendilerine tercih edildiğini” düşünürler. Bazen doğrudur da… Erkek bilmez ki; veya işin-paranın, statünün verdiği hazla,  tatminle düşünemez ki, kadın önce, ilgi-sevgi-şefkat ister.

“İşiyle evli” olan erkeklerin bir kısmının aldatılma riski yükselir. Kadına duygusal ve romantik yaklaşan birileri kadının gönlünü “çelebilir”.

Diğer bir aldatma nedeni de kadına sürekli uygulanan sözel ve fiziksel şiddettir. Yaptıkları küçümsenen, aşağılanan, sürekli dayak yiyen bir kadın; günün birinde kendisine iltifat eden “adam yerine koyan” sevgi sözcükleriyle hitap eden bir erkeğe “tesadüf” edebilir. Böylelikle kendisine güven gelir. Sürekli eleştirilen kadın, kendisini yetersiz, değersiz hisseder. Onu “onore”  eden, değer veren birisi ile bir ilişki başlatabilir. Böylelikle hem fiziksel olarak gücü yetmediği erkekten intikam alır, hem de “işe yaradığını” keşfeder…

Erkek tarafından aldatılan kadınların bir kısmı “misilleme” olarak eşini aldatıp “eşit” konuma geçer. Ve ancak o zaman rahatlarlar. Bazı ailelerde bu “eşitlenme” nedeniyle daha “huzurlu” bir ortam gelişir. Bir kısmı bunu bir kere yapar ve bırakır. Bazıları eşi devam ettiği sürece yapar. Diğerleri ise bu “yeni dünyadan” kendilerini kurtaramazlar. Sürekli eşini aldatan erkeklerin bazıları; suçluluk duygusu ve vicdan azabı çekmemek için eşlerini bir şekilde aldatmaya teşvik ederler. Cinsel sapıklığa yatkın olanlar ise, eşinin değişik partnerlerle olmasından ve eşinin onlarla nasıl yatıp-kalktığını anlatmasından zevk alırlar. Bunlar da eşlerini bilerek bu yola iten grupta yer alırlar.

Kadının bulunduğu çevresi ve şartları bu tür ilişkilerle iç içeyse; zamanla özenti, eğilim ve “deneme” merakı uyanabilir. Aldatmanın sıradan olduğu ortamlarda bu rahatlıkla gerçekleşebilir. Bu aile çevresinde, eş-dost-akraba veya arkadaş, iş yeri çevresinde, ya da internet ortamından olabilir.

Ekonomik yoksunluk nedeniyle eşini aldatıp “para kazanan” kadınlar da vardır. Bir bölümü ihtiyacı kadar aldatır. Bir kısmı bastırdığı her şeyi ortaya çıkartıp, tatmin olmak için, daha sık aldatır. Dünyevî yaşama dair fazla hırsı ve beklentisi olan bazı kadınlar da  “para ve güç” elde etmek için eşini aldatabilir.

Diğer yandan sosyal statü değişimi ve yeni bir ortam, yeni bir yaşam anlayışına girmek de aldatmaya yol açabilir. Kadın yapamadığı, bastırdığı aldatma dürtüsünü bu yeni ortamın rahatlığıyla gerçekleştirebilir. Kadının ekonomik özgürlüğünü kazanıp, erkeğinin “önüne geçmesi” bazı kadınların “uyuyan dürtülerini” gıdıklayabilir.

Evlilik yaşının çok erken olması, aşk yaşayamama ve aşka özlem; kalabalık aile içinde yaşama, eşiyle rahat ve huzurlu bir ortamda aşk yaşayamama kadınlarda aldatma sebeplerinden olabilir. Kalabalık aile modelinde kadın eşiyle rahat ve özgür “oynaşamaz, cilveleşemez, seks yapamaz”. Özellikle bir de ağır sorumlulukları varsa cinsellik ve kadınlığı ikinci plana itilir. Günün birinde bu yönlerine vurgu yapan ve uyandıran bir erkek kadına cazip gelebilir…

Diğer yandan seks yaşamında erkeğin bencil davranması ve kadını düşünmemesi de aldatmaya itebilir. Bazı kadınlar erkeği cinsellik dışında “iyiyse” bunu pek önemsemezler. Ama hem kaba-saba bencil, öz bakımına dikkat etmeyen, hem de sekste eşini tatmin edemiyorsa aldatma olabilir. Erkeğin şehvetinin eksik, cinsel sorunlarının olması ve tedaviye yanaşmaması da aldatma sebebi olabilir.

Erkeklerin kadının cinsel uyarı bölgelerini çok iyi öğrenmesi gerekir. Kendisini tutmasını ve kadını hazırlamasını bilmelidir. “Kendi işini bitirip” eşine sırtını dönen erkek bir gün “sırtından vurulabilir.”

Bazı erkeklerin pasif, kişiliksiz olması, sorumlulukları hep eşine “yıkması” da kadını güçlü, dirayetli bir erkeğe itebilir. Peyami Safa şöyle der: “Her kadın kendisinden güçlü ve kendisini sahiplenecek bir erkeğe sahip olmak ister.”

Bazı kadınların eşlerini aldatmalarının önemli bir nedeni de hastalıklardır. Bazı ruhsal ve fiziksel hastalıklar kişiyi aldatmaya itebilir. Depresyon geçiren bir kadın çektiği acıyı, yalnızlığı gidermek için (eşiyle, eşinin ailesiyle de biraz sorunluysa) başını alıp gittiği bir parkta, kafede, tatilde tanıştığı veya sosyal medyada tanıştığı biriyle çıkabilir ve eşini aldatabilir.

Veya düşünce-duygu ve davranışları aşırılığa, taşkınlığa giden “manik-depresif” bir hasta da hiçbir kural tanımadan eşini aldatabilir. Çünkü manik hasta çok konuşur, uyumaz, sürekli gezer, çok alış-veriş yapar, çok girişken ve sevecen olur, aşırı sekse düşkün olur…

Kişilik bozukluklarında Borderline, Histerik ve Psikopat kişilikler de eşlerini zaman zaman aldatabilir. Zekası zayıf ve telkine yatkın insanlar da bu yola girebilirler. Sürekli heyecan-adrenalin peşinde koşan bazı kadınlar da sık sık partner değiştirerek bu dürtülerini tatmin ederler.

Kullanılan bazı ilaçların etkisiyle cinsel güç artıp kişiyi değişikliğe itebilir. Veya aşırı östrojen hormonu salgılayan bir tümör de kadını hiper seksüel yapıp, aldatmaya sürükleyebilir. Bazı antidepresanlar da aşırı bir özgüven ve karşı cinse yönelimde artış yapabilir. Bu durumda da aldatma olabilir.

Alkol, uyuşturucu, kumar bağımlısı bazı kadınlar da, zamanla kişilik erozyonları ve değer yargılarında aşınma olduğundan aldatma daha kolay olabilir.

Veya çoğul kişilik bozukluğu olan bir kadın, kişiliklerinden biriyle aldatmayı gerçekleştirebilir…

Diğer yandan temporal epilepsisi olan bir insan da nöbeti esnasında böyle bir şey yapabilir ve hatırlamayabilir.

Neticede, aldatma insanda olabilen bir özelliktir. Kadınlar daha az aldatırlar. Genetik özellikleri, toplumsal yargılar ve baskılanmalarından dolayı “erkeklere yetişemezler”. Fakat kadınlar bu işi erkeklerden daha “akıllı ve kurnazca”  yaptıklarından,  aldatma oranları gerçekçi şekilde kamuoyuna yansımaz. Hastalıkları, kişilik patolojilerini bir kenara bırakırsak; kadının aldatmasındaki en büyük etmen: SEVGİ VE İLGİ EKSİKLİĞİDİR

Aldatıldığını anlayan erkek ne yapmalıdır

Kadınların hemen hemen hepsi, eşlerinin bir kez de olsa, kendilerini aldattıklarına inanırlar. Duymadıkça, görmedikçe bunu kabullenirler.

Erkekler de ise tam tersidir. Çoğunluğu, eşlerinin asla kendilerini aldatmayacağı düşüncesindedir. Hayallerine dahi gelmez. Kendilerinden çok emindirler. Bu yüzden, aldatıldığını öğrenen erkek, aldatıldığını öğrenen kadından daha çok etkilenir ve “yıkılır”. Dünyası başına yıkılır. Utanır, öfkelenir, toplum içerisine girmek istemez. Bir kısmı eşini ve aşığını yaralar hatta öldürmek ister. Bir kısmı alıp başını başka diyarlara gider. Bir kısmı, eşini “derhal” boşar. Bir kısmı eşiyle günlerce tartışır, kavga eder, fiziksel şiddete başvurur. Bazısı eşini sokağa atar. Bazısı baba evine bırakır…

Her erkek, kendi kişilik ve değer yargısına göre bir davranış geliştirir.

Peki ne yapmak daha doğru olabilir?

  • Böyle bir durumu ASLA kabul edemeyeceğinizden eminseniz ve önceden de bu fikirdeyseniz boşanmak bir yoldur.
  • Boşanmak niyetiniz yoksa ve eşinizi seviyorsanız; onunla açık açık konuşun ve anlamaya çalışın. Niçin aldattığının sebeplerini çözmeye çalışın. Bu sebepleri ortadan kaldırıp, yeni bir yaşama başlayabilirsiniz. Eskisinden daha kaliteli bir yaşamınız olabilir. Ama geçmişi asla başına “kakmayacaksınız”. Ev, ortam, şehir değişikliği de yapabilirsiniz.
  • Eşinizi seviyorsunuz, çözüm buldunuz berabersiniz. Fakat eşiniz tekrar aldattı, bu durumda ya boşanacaksınız ya da kabul edebiliyorsanız bu şekilde bir yaşam süreceksiniz.
  • Bu durumu ailelere ve etrafa ASLA YAYMAYIN! Yarın barışıp yolunuza devam ettiğinizde “tükürdüklerinizi yalamak” zorunda kalırsınız…
  • Çok çok güvendiğiniz bir kişiyle belki paylaşabilirsiniz. En iyisi ise, bir uzmana başvurup profesyonel bir destek almak. Eğer uzman hep sizi haklı bulup, hemen boşanın diyorsa, başka bir uzman gidin…
  • Etrafınız ve aileniz olayı duymuş ya da bir şekilde siz söylediyseniz, sakin ve sağduyulu olun. Kimsenin “gazına” gelip, fevrî hareket etmeyin. Aklı başında, tarafsız akil insanlarla ve mutlaka bir uzmanla da istişare ederek hareket edin.
  • Asla ve asla öldürme gibi ilkel bir yola başvurmayın. Her insan, her türlü “günahı” işleyebilir. Hiç birimiz günahsız değiliz…
  • Gerekirse bir süre ayrı yaşayın, uzaklaşın. Vicdan muhasebesi yapın.
  • Çocuklarınız varsa, lütfen onların yanında bu mevzuyu konuşmayın. Eğer duymuşlarsa, onları işin içine çekmek, hatta kendinize “taraftar” etmeye çalışmayın.
  • Boşanacaksanız da çocuklarınızı eşinize karşı “düşman” etmeyin. Medenî bir şekilde anneleriyle ilişkisi olsun. Çocuklar annede kalacaksa, siz çocuklarınızla mutlaka düzenli görüşün. Çocuklarınızdan “boşanmayın”.

Taner Afşar – DAEŞ ve Hizbullah arasında sıkışan Ortadoğu

DAEŞ ve Hizbullah; bölgede gündem belirleyen veya gündemin önemli birer parçası olan iki örgüt. Ortadoğu’nun sorunlarına gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaşmayı amaçlıyorsak bu iki örgütü iyi tanımamız gerekir. DAEŞ Sünni-Selefi öğretilerden, Hizbullah Şii öğretilerden kayan bulan bir örgüt. En azından iddiaları ve resmi açıklamaları bu yönde. Her iki örgütün de “de facto devletleri” var yani ikisi de birer devlet gibi çalışıyor. DAEŞ bunun ilanını çok önceden yaptı Hizbullah ise Lübnan’da fiili olarak devlet olduğunu herkese ilan etmiş durumda.

Her iki örgüt de aynı coğrafyada farklı motivasyonlardan besleniyor. Hizbullah İsrail’in bölgede gayrimeşru bir şekilde gelişmesinden sonra ortaya çıkarken, DAEŞ’in doğuşunu ABD’nin Irak’a müdahil olması ile başlatabiliriz. ABD’nin, Irak’a müdahil olmasından sonra; Irak iç politikasında Sünnilerin aleyhine değişen bir Şii baskınlığı oluşmuştur. Iraklı Şii yöneticilerin mezhepçi politikalarından dolayı mağdur olan Iraklı Sünni aşiretler ve bu aşiretlerle akrabalık bağları olan Suriye’deki Sünni aşiretler, Şiiler lehine ortaya çıkan değişime tepki olarak silahlanmış, örgütlü bir yapı haline gelmiştir. Bununla birlikte bu iki örgütün de motivasyon kaynaklarını ve hangi nedenlerle savaştıklarını kendilerinden de duymamız gereklidir. Hizbullah; antiemperyalizm çizgisinde İslam dünyasının özgürleşmesi ve ehlibeyt sevgisi üzerinden  faaliyetlerini yürüttüğünü iddia ediyor. Suriye’deki varlık sebebini de bu söylemler üzerinden geliştiriyor.

DAEŞ ise İslam dünyasındaki mürtet, hurafecilere ve kâfirlere karşı İslâm’ın “öze dönüşü” için mücadele ettiğini düşünmekte.

İki uç nokta

Örgütlerin motivasyon kaynakları bu iki aktörün, mezhepsel anlamda iki uç noktada durmasına neden oluyor. Ancak mezhebi yorumlamaların dindeki yerinden ziyade ivedilikle dikkat etmemiz gereken nokta şudur: Bu yorumlar bölge nüfusunu ikiye bölerek çatışmacı bir ortama hizmet etmektedir. Böylece kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir siyasi zihniyet inşasının temelini oluşturmaktadır.

Bölgedeki toplumsal yapıya baktığımızda; Irak ve Suriye Sünnilerinin, Selefi aşırılığı kabul etmeyen kesimlerden oluştuğunu görürüz. Ancak; bölgede yaşayan Sünni ve Şii nüfus küresel sisteme dâhil edilmedi. Bu bölgede yaşayan insanlar adına Batı merkezli, masa başlarında kararlar alındı. Böylece Ortadoğu içerisinde çok geniş bir kültürel, siyasi, ekonomik havzayı elinde tutan nüfus, sistem dışına atılmaya çalışıldı. Meşru yollardan sisteme dâhil olamayan topluluklar kendi güvenliğini ve geleceğini silaha bağlı kıldı. Bu da şiddetten beslenen grupların ortaya çıkışına zemin hazırladı.

Hâlihazırda aynı bölgede sıcak çatışmalara giren, birbirinin dinamizmini besleyen ve aktör konumunda olan bu iki örgüt üzerinden tüm Müslümanlar mezhep savaşı yaşıyor diyemeyiz. Ancak mezhepsel etkenlerin önemli olduğu ve dalgalanmaların yaşandığını söyleyebiliriz.

Söylem-eylem çelişkisi

İki örgütün de söylemlerinin uzağında gerçekleştirdiği eylemleri ve Müslümanlara güvence vermeyen ilişkileri söylem-eylem çelişkisini ortaya çıkarmaktadır.  Yapılan saldırıların bölgedeki İslami referanslı olsun ya da olmasın tüm birikimi yok etmesi endişelenmemiz gereken bir başka önemli noktadır. Bölgedeki ekonomik, beşeri ve siyasi gücün bahsettiğimiz örgütler eliyle pasifize edilmesi şüphesiz gelecek yıllar içinde önemli sorunlara yol açacaktır. Radikalizmden beslenen irili ufaklı birçok örgüt bölgede hüküm sürmüş devletlerin yüzlerce yılın neticesinde oluşturduğu siyaset, ilim ve medeniyet birikimini birincil dereceden tehdit eder haldedir. Sadece Müslümanların oluşturduğu İslam medeniyeti değil İslam öncesi tek tanrılı dinlerden olan Yahudi ve Hıristiyan medeniyeti ile çok tanrılı dinler döneminde oluşan kadim Arap ve Fars medeniyeti de tehlikededir.

Dolayısıyla sorun sadece Müslümanların sorunu olmayıp; din, mezhep ve millet farkı gözetmeksizin herkesin akılcı zeminde katkı sunması gereken önemli bir sorundur.

Müslüman coğrafya kendi toplumsal kodlarını bir siyasal söylem olarak geliştirmedikçe bu tür grupların varlık bulma imkânları devam edecektir. Geçmiş tarihlerde hüküm sürmüş devletlerin siyasi, dini ve toplumsal hafızasının araştırılması ve günümüze kazandırılması çok önemlidir. Bu noktada farklı gelenekleri ve yorumları yüzyıllardır kendi bünyesinde barındıran İslam’ın önemli bir yol gösterici olduğu kanısındayım. Ortadoğu’daki şiddet sarmalından çıkışın formülü, İslam’ın 1400 yıllık geleneğinde mevcut olan medeniyet dilinin diriltilmesinde yatmaktadır. Bu örgütlere meşruiyet kazandıran bütün söylemler yeniden yorumlanmalı ve ortak akıl belirlenmelidir. Ortak akıl belirlenirken, hukuk ve hoşgörü temel alınmalıdır.

İslam coğrafyasının enerjisi, birbiri ile çatışan grupların akıbetleri için harcanmamalı, iç muhasebe yapılıp gelenekten beslenerek geleceğe uzlaşı ve güçlü birliktelikle yürünmelidir.

afsartaner@gmail.com

Açık Görüş, Star Gazetesi, 02.04.2016

Yoklamadan Kaçan Milletvekilleri

Tek parti döneminde milletvekili listeleri CHP Genel Başkanlık Kurulu tarafından hazırlanıyordu; yani, Genel Başkan, Genel Başkan Vekili ve Genel Sekreter… Bu durum CHP’ni giderek yozlaştırdığından, İnönü bu duruma bir çare aramış ve parti içinde rekabeti sağlamak için önseçim yolları aranmıştır. Bu önseçim ihtimali, CHP milletvekillerini fevkalade rahatsız etmişti. Türkiye bugün Yeni Anayasa ve hükümet sistemleri tartışmaları siyasi partiler ve seçim kanunları reformuyla beraber düşünülmeli… Şimdi 1943 genel seçimlerinin, aday listesinin tespitinin, yoklama ihtimali karşısında milletvekillerinin korkusunu ve muhaliflerin tasfiyesinin hikayesine geçelim.

Seçim Korku Yaratıyor

Bakınız hatıralarda neler anlatılıyor? Mebus intihabının henüz hangi gün yapılacağı ve namzetlerin ne şekilde intihaba arzedileceği hakkında hiçbir malumat sızmış değildir. Geçen intihapta olduğu gibi intihaptan mebus namzetinden fazla olarak gösterilecek namzetler arasında bir yoklama yaptırılacak mıdır? İntihap dairesiyle alakası sadece o dairenin mebusluğunu üzerinde taşımaktan ibaret olan ve intihap dairesin halkından bulunmayan mebuslar yoklamanın mahzurlarını ve zamanın yoklama yapmaya müsait olmayan şartlarını mütemadiyen propaganda etmekle meşguldürler. Bir mebusun reisicumhura kadar varan edilen şu sözleri dikkate değer.

Halka Sormak Bizi Satmaktır

Osman Niyazi ( yirmi seneden beri Balıkesir Mebusu ) -Harekatımda daima İnkılabı ve Şeflerimi düşündüm. Bana şimdi git halktan rey iste demek beni satılığa çıkarmaktır. Şef eğer beni satacaksa dellal eline vermeye lüzum yoktur.

Halkın Aleyhine Yazdırdılar Şimdi Halk Ne Der?

Sadri Artım ( Kütahya Mebusu ) -Ben bir gazeteciyim. Şef son seyahatinde, Bursa’daki nutuklarında halkın cumhuriyet hükümetlerine beklenen yardımı yapmadığını söyledikten sonra benim ne yazmış olacağımı tahmin edebilirsiniz. Şimdi bana halktan rey alacaksın demek ve beni onun takdirine arzetmek doğru mu?

Ziya Cevher ( Çanakkale mebusu ) -Milli Korunma Kanunu, Varlık vergisini kabul eden bu Meclis büyük mesuliyetlere angajedir. Hizmetleri nisbetinde mesuliyetleri de büyük olan bu Meclisin azası arasında esaslı tebeddülat beklenemez. Tebeddülata meydan verecek ve bilhassa intihap dairesi halkından olmayan mebusları müşkül durumlara düşürecek ihtimallere yer vermemek lazımdır.

İmtihansız Geçmek İsteriz

Rıfat Vardar ( Zonguldak mebusu ) Yoklama olmayacaktır. İmtihansız sınıf geçme usulü takarrür etmiştir. Yoklama çürükler için yapılır ve sadece onlar çıkar…

Ne Olacağını Sadece Şef Bilir

Yoklama olacaktır diyen mebuslar da İnönü’nün geçen intihapta (seçimde) attığı bu adımı geri almayacağını tahmin ettikleri için böyle diyorlar. Hakikatte ne olacağını bilen yok. Her gün bir rivayet, muhtelif tahmin ve mütalaalar söyleniyor. Bu tahmin ve mütalaalar düne kadar muhtelif şekilde devam etti. Dünden itibaren seçime daha fazla namzet ( aday ) arzedileceği havadisi şayi olmuştur. İki günden beri İnönü parti binasına gelerek Başvekil ve Genel Sekreterle birlikte liste üzerinde görüşüyorlar. Listenin dün son şeklini aldığı öğrenildi.

Bugün sabahleyin İsmet İnönü Meclise geldi. Öğleden sonra Hasan Saka bana şunları söyledi:

-Liste kati şeklini dün almıştır. Şef beyannameyi öğleden sonra kütüphanesine çekilip yazacağını söylemiştir. Yetiştirebilirse bu akşam listenin ilan edilmesi beklenebilir.

Listeyi Başbakan da Bilmiyor

Liste hakkında kimsenin malumatı yoktur. Fırka Umumi İdare Heyeti azaları dahi kendilerinin listede olup olmadığını bilmedikleri gibi Umumi Katip Muavini Halil Bey dahi haberdar değildir. Bu defa büyük rolü Umumi Katip Memduh şevket Esendal oynuyor. Başvekil bile o kadar müessir olmuyor ve karışmıyor rivayetleri var. Bu rivayetlere sebep son iki günden beri partideki toplantılarda da bulunmamasıdır. Yalnız İnönü ile Memduh Şevket Esendal konuşuyorlar.

Eleştirenler Tasfiye Ediliyor

Seçimlerde sadece 139 milletvekili yeniden seçilmiş, büyük bir çoğunluk tasfiye edilmiştir. Özellikle Meclis’te eleştirel konuşmalar yapan milletvekilleri cezalandırılmıştır.

İsimleri listenin dışında bırakılanlar: Yusuf Kemal Tengirşenk, Refik Şevket İnce gibi mühim isimlerdir. Bunların namzet olarak gösterilmemesi sürpriz sayılmıştır. Bu ikisinin liste dışı bırakılmış olması (hükümetin tedbirsizliği yüzünden batırılan) Refah Vapuru hadisesindeki ve tahkikatındaki vaziyet ve tenkitlerinin sebep olduğu kanaati hakimdir. İnönü şunları söylemiş:

İnönü: Tenkit İstemem

-Vazife kabul etmezler, küskün dolaşırlar ve mütemadiyen dedikodu tenkidi yaparlar.

Meclis Susturuluyor

Rasih Kaplan da canını zor kurtarabildi. Memleketi olan intihap dairesi değiştirilerek ona da bir ihtar yapıldı. Sebepleri ne olursa olsun, TBMM’nin Refik İnce gibi, Ziya Gevher gibi, Rasih Kaplan gibi tanınmış hatiplerinin bu akıbetleri 7.TBMM’nin havası üzerinde tesir yapmaktan hali kalıp kalmayacağını zaman gösterecektir.

Siyasi Parti ve Seçim Kanunu Tartışmaları

Türkiye, bürokratik vesayetinin tasfiyesinden sonra Yeni Anayasa tartışmaları içinde… Demokrasinin tahkimi için bir çok alanda reformlara ihtiyaç var. Siyasi partiler ve seçim kanunları bu reformlar arasında yer alıyor. Reformlar bulaşıcı ve bir diğerini tetikliyor. CHP içindeki yoklama sitemi çok partili hayata geçildiğinde önseçim olarak devam edecektir. Türkiye’nin önseçimden vazgeçmesi darbeler yüzünden olacaktır.

Milletvekilleri Uşak Değildir

Ziraat Bakanı kendisine yönelik eleştirilere çok ağır bir şekilde cevap verince, Rasih Kaplan şöyle diyecektir: Mebuslara çatmak,bağırmak en kolayıdır. Biz susmayı ve nemelazım demesini de biliriz. Fakat memleketin ihtiyacı ve ızdırabı bununla düzelmez. Alınan tedbirler ve noksan tedbirler yüzünden halkın artan ızdırabını haber vermek kusur mudur? Bu kürsüde konuşan bakanların milletvekillerine uşak muamelesini layık görerek bağırmalarına tahammül edemeyiz.

Yeni Yüzyıl, 03.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/yoklamadan-kacan-milletvekilleri-1871

Çocuk istismarı ve siyasi-kültürel kavga

KARAMAN’DA bir öğretmenin öğrenci yurtlarında bulunan erkek çocuklara cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıktı. Öğretmen suçunu itiraf etti, hakkında dava açıldı, Milli Eğitim Bakanlığı öğretmeni meslekten ihraç etti.

Bu vahim olay, çocukların cinsel istismarı konusunda toplumda farkındalık yaratmak, çocukları koruyacak ve istismarı ortaya çıkaracak yol ve yöntemler üzerinde konuşmak veya idari ve hukuki eksiklikler üzerinde tartışmak gibi anlamlı eylemlere vesile kılınamadı. Onun yerine, kör siyasi partizanlığın ve kültürel nefretin motive ettiği bir siyasi-kültürel kavganın malzemesi yapıldı.

İlk olarak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın çok sayıda çocuğun cinsel istismara maruz kaldığı bir olayla ilgili yaptığı ilk konuşmada Ensar Vakfı’ndan bahsetmesi, Vakfı övmesi ve Vakfa adeta kefil olması büyük bir hata olmuştur. Bakanın veya Hükümetin görevi Vakfın itibarını ve güvenilirliğini korumak, saldırılar karşısında Vakfa sahip çıkmak değildir. O, Vakfın işidir.

Bakan, daha başlangıçta olay araştırılmadan ve bilgi-bulgular ortaya çıkmadan bir vakfa nasıl kefil olabilir? Bu olsa olsa bir önyargının ifadesidir? Belki de, Vakfın çalışma sisteminden, örgütlenmesinden veya çalışanlarından kaynaklı ihmali veya kusuru bulunmaktadır. Suç kişisel olabilir, ancak bu kurumların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Vakfın hiç bir kusuru olmasa bile açıklama yanlıştır. Zira, Hükümet tarafından gelen böyle bir açıklamanın insanlarda, Vakfın kusuru olsa bile olayın üstünün örtülmeye çalışacağı yönünde bir kanaat oluşturabileceği beklenmelidir. Bakanın, bu işte ihmali veya kusuru bulunan her kim olursa olsun, herkesin gerekli cezaları almasına çalışacağını ifade etmesi daha doğru olurdu.

Ne Bakanın sözlerinin çarpıtılmış olması, ne de karşı tarafın Vakıf özelinde Müslüman-muhafazakar kesime yönelik nefret ve önyargılarını en ölçüsüz şekilde sergilemiş olması, Bakanın hata yaptığı gerçeğini değiştirmez.

İkinci olarak, seküler-sol kesimden bazıları da, bu olayı çocuk istismarını geri planda bırakacak şekilde kültürel nefretin ve siyasi rekabetin basit bir aracı haline getirdiler. Tasalarının istismara uğrayan çocuklar değil, düşmanlarını mağlup etmek olduğunu düşündürttüler. Bütün bir vakfı ve çalışanlarını “tecavüzcü” ilan ettiler. Vakfın “dindar” niteliği üzerinden Müslüman dindar kimliğini top yekûn cinsel sapkınlık ve istismarın adresi olarak sundular.

Türkiye’de, başından beri, tepeden yürütülen aydınlanma ve çağdaşlaşma projesinde, İslam ve Müslüman düşmanlığı ve karşıtlığı üzerinden inşa edilmiş güçlü bir nefret söylemi mevcuttur. Batıcı seküler- sol kesimlerin sahip çıktığı bu karşıtlık, İslamiyet’i bir din olarak cinsel sapkınlık ve ahlaksızlığın kaynağı olarak sunma ve dindar kimliğini bu “nitelikle/yaftayla” tanımlama şeklinde kendini göstermiştir.

Sahip oldukları kültürel ve entellektüel hegemonya ve siyasi ayrıcalık sayesinde bu söylem sürekli topluma pompalanmıştır. Şimdi, geniş bir toplumsal kesimin inançları ve değerlerinin “cinsel sapkınlık içerdiği veya buna yatkın olduğu” propagandası yapmaktan umulan fayda ne olabilir? Bunca insanın bu nefret söyleminin etkisiyle inançlarından vazgeçip kendi saflarına geçmesini mi umuyorlar? Böyle bir saldırı karşısında kendilerini ve değerlerini savunmaya odaklanacaklarını öngörmek çok mu zor?

Diğer taraftan, bir kurumun veya kesimin itibarını bu tür olaylara “hiç rastlanılmamasında” değil, vuku bulduğunda nasıl tepki verildiğinde aramak gerekir. Zira her yerde ve her zaman bu tür olaylar yaşanabilir.

Üstünü örtmek veya görmezden gelmek yerine, olayı etkili şekilde araştıran ve sorumluları tavizsiz şekilde cezalandıran kurum ve kesimlerin itibarı yüksektir.

Yeni Yüzyıl, 04.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/cocuk-istismari-ve-siyasi-kulturel-kavga-1887

Obama’nın sözlerini nasıl okumalı?

OBAMA’nın Erdoğan’ı açıkça eleştirmesi, bazı çevrelerde tarifsiz bir coşku doğurdu. Özellikle de Türkiye’de arzuladıkları siyasi dönüşüm için iç dinamiklerden umudu kesenler, sosyal medyada birbirlerini kutlama yarışına girmiş durumda. ABD’nin dile getirdikleri ile Türkiye’den rahatsızlığının özdeş olmayabileceğini düşünmek bile istemiyorlar.

Öte yandan ABD’nin Suriye’de sergilediği utanç verici politikaya, çifte standartlı yaklaşımına bakıp, Obama’yı sadece bu temelden eleştirenler de var. Onların tutumu da dönüp ABD’ye, “sen önce kendi utancınla yüzleş, kimseye bir şey söyleyecek yüzün mü var?” demekten ibaret. Bu alacakaranlıkta siyah ipi beyazdan ayırt etmek zor, ama bu önemli.

Önce Söylenene Bakmalı

Öncelikle şunu belirmek gerek: Obama’nın veya başka bir liderin, demokrasi, insan hakları gibi konularda yönelttiği eleştiriler, söyleyenin kim olduğuna bakılmaksızın ciddiye alınmalı ve tartışılmalı. Mesela eski büyükelçilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaretten açılan davalara dair eleştirileri haklı. Daha önce ben de defalarca söyleyip yazdım, demokrasilerde siyasetçi ve üst düzey bürokratlara yönelik eleştirinin alanı geniş tutulur ve bu da doğrudur.

Aynı şekilde devletin Kürt illerinde sadece Kürtlere değil, diğer halklara karşı da katliam yürüttüğüne dair o gerçek dışı, ahlak dışı bildiriye imza atan akademisyenlerle ilgili soruşturmaları eleştirmeleri de doğru.

Onlara duyulan haklı tepki, bunları görmeyi engellememeli. Ama sadece bu mu mesele? ABD medyasındaki Türkiye ve Erdoğan imajının değişimi, sahiden buradaki demokrasi sorununun bir yansıması mı? Yoksa diplomatik dilin ötesine geçip anlamaya çalışmamız gereken başka bir mesele daha mı var?

Bir de Sözün Devamı

Obama’nın Erdoğan’ı eleştirmesi yeni değil. Daha önce de onun Erdoğan’ı “başarısızlık” olarak gördüğüne ilişkin bir yazı çıkmış ve yalanlanmamıştı. Ne diyordu Obama, o yazıda Erdoğan ile ilgili olarak “otoriter” diye hayal kırıklığını ifade ederken?

Cümlenin devamını hatırlıyor musunuz? “Muazzam bir ordusu var ve onu Suriye’ye istikrar getirmek için kullanmayı reddediyor” diyordu. Hangisi daha ağır basıyor bu eleştiride? Erdoğan’ın “otoriterliği” mi, yoksa “muazzam ordusunu Suriye’ye istikrar getirmek için” kullandırtmayışı mı? İki yıl önce, Amerika’nın Sesi’ndeki “ABD Suriye’de IŞİD’e Karşı ‘Yerel’ Güç İstiyor” başlıklı haber de, aynı beklentinin karşılanmadığından duyulan hayal kırıklığını şöyle ifade ediyordu:

“Artık Amerikalı yetkililer, Türkiye’den daha kapsamlı askeri rol oynama beklentisini gizlemiyor. Ankara ise dün Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun söylediği gibi tek başına askeri harekata karşı çıkıyor.” Kısacası, boğazına kadar kana batmış diktatörlerle içli dışlı bir devletin, Erdoğan’ın “otoriterliğinden” yakınışının diplomatik olmayan kısmını da görmek gerek. Obama’nın sözlerinden fazlasıyla mutlu görünen bazı “Savaşa Hayır”cılara da sözüm şu: Adam bizi savaşa girmediğimiz için eleştiriyor. Anladık, Erdoğan’ı sevmiyorsunuz da, hiç mi görmüyorsunuz bu çelişkinizi?

Neden duymuyoruz hiç değilse “Obama’nın eleştirisinin bu kısmı haksız” diyen muhalifleri? Duymuyoruz ve belki de duymayacağız. Ama onların çelişkisi, aklı başında olma zorunluluğunu ortadan kaldırmıyor.Yapılması gereken, kim derse desin, onun içindeki hakikat payını ayıklayıp görmek. Ama aynı zamanda, devletlerarası ilişkilerde diplomatik olanın ötesini de görmeye çalışmak. Bazen haklı bir eleştirinin, haksız ve ahlaksız bir talebin yanına koyulabileceğini mesela.

Yeni Yüzyıl, 04.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/obamanin-sozlerini-nasil-okumali-1880

Kimin müttefiki?

TÜRKİYE’DE birçok kesimde büyük bir Batı hayranlığı var.

Bu hayranlık bazen Batı’nın entelektüel birikimine ilgi göstermeyi aşıp Batı blokundaki kimi ülkeleri kutsamaya ve her şey için bu ülkelerin bakışını ve duruşunu referans almaya dönüşüyor.

Bazıları bir taraftan Türkiye hakkındaki seçilmiş ve/veya çarpıtılmış bilgiyi Batı’ya resmî ve sivil çevrelerle ilişkileri üzerinden taşıyor, diğer taraftan da bu bilgilere dayanan kasıtlı analizleri Türkiye’nin ne kadar hatalı ve yanlış yolda olduğunu göstermek için referans olarak kullanıyor.

Batı’nın tam neresi olduğu belirsiz. Bugünkü kuvvet dengesi içinde Batı’nın dünyanın geri kalan her yerine üstün olması da bu üstünlüğün ebediyen kalıcı olduğunu ve Batı’nın bir bütün olarak onaylanacak bir tarihe, birikime, duruşa sahip bulunduğunu kanıtlamaz. Bunu görmemek hastalıklı bir Batı hayranlığına sebep olabilir. Daha önce Kemalizm hakkındaki küçük kitabımda (Kemalizme Liberal Bakış, Liberte Yayınları) bunun yanlışlığına ve Batı’yı bir bütün olarak benimseme ve Batılılaşma çabalarının yanlışlığına işaret etmiştim…

Tarihiyle ve bugünkü hâliyle Batı yekpare bir bütün teşkil etmiyor. Ben Batı’nın her şeyine değil daha ziyade liberal birikimine ve mirasına önem ve kıymet atfetmekteyim. Ancak, Batı’nın tarihi sadece liberal fikirlerden ve bu fikirlerin hayat bulmasından oluşmuyor.

Batı aynı zamanda insana değer veren herkesin reddetmesi gereken fikir ve uygulamalara da yatak olmuş. Engizisyon, din savaşları ve katliamları, tebaanın dininin kralın din tercihi tarafından belirlenmesi Batı tarihinin parçası. Totaliter sistemlerin tüm türleri –dinî ve seküler versiyonlarıyla faşizm, ortodoks sosyalizm, nasyonal sosyalizm- Batı ürünü. Birleştirmeye değil ayrıştırmaya yarayan milliyetçilik, milliyetçiliğe dayalı tek tipleştirici ulus devlet, toplum mühendisliği, ırk ıslahını hedefleyen öjeniks de Batı’da şekillendi. Sömürgecilik, gözetleyici devlet de Batı’da doğdu. Şimdi Batı’da doğdu diye tüm bunları onaylayacak, hepsine sahip mi çıkacağız?

Kendimden biliyorum, liberaller uluslararası ilişkileri ve dünya arenasında devletlerin oyun ve entrikalarını gündemlerine almamaya yatkındır. Ülkelerindeki devletlerle ilgili sorgulamalar yapmayı haklı olarak çok sever fakat başka devletleri ihmâl ederler. Zaten uluslararası ilişkiler liberal teorinin en zayıf olduğu alan. Ancak, bu, dünyanın bir devletler dünyası olduğu, devletler arasında bir güç ve çıkar savaşı yaşandığı ve devletlerin bu savaş içinde her yol ve yönteme başvurduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Evet, komplo teorilerine prim vermeyelim, ama özellikle büyük devletlerin hep alenî davrandığına, meşru çizgide kaldığına, demokrasiye ve insan haklarına kayıtsız şartsız saygı gösterdiğine de safça inanmayalım. ABD dünyanın en güçlü devleti olarak meselâ Türkiye’de olan bitene kayıtsız kalıyor olabilir mi? Ülkedeki gelişmeleri istediği istikamette şekillendirmek için bir şeyler yapmıyor mudur? Nasıl oluyor da önemli bir müttefiki ile savaşa tutuşan totaliter kafalı bir din adamını kalabalık ekibiyle birlikte topraklarında barındırıyor?

Ya Almanya? Almanya ile Türkiye arasında hiç çıkar ve güç çatışması yok mudur? Her gün 220 milyon insanın iletişimini ve yer bilgilerini takip ettiği, kaydettiği söylenen Alman gizli servisi BND Türkiye’yi takip etmiyor mudur? Türkiye’nin menfaatlerine zarar vermeyecek bir çizgide durması için türlü operasyonlar yapmıyor mudur?

Doğrusu ben kendi adıma hiçbir devletle müttefik değilim. Her devletin pis işler yapabileceğine inanıyorum. Güçlü ve zengin ülkelerin devletlerinin kötülük yapma kapasitesinin T. C. devletinden daha geniş olduğuna da kaniyim. T. C. yanında bu devletleri de eleştirmek sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Ezcümle, devletlerin değil doğru -yani özgürlükçü ve piyasacı- fikirlerin müttefikiyim.

Yeni Yüzyıl, 04.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/kimin-muttefiki-1882

AKP’nin yeni anayasa hamlesi

Meclis’te grubu bulunan dört parti, 2007 seçimlerine “yeni bir anayasa” vaadiyle girdi. Lakin seçimlerin akabinde somut bir adım atılmadı. 201’de de partilerin halka verdikleri sözün başında “yeni anayasa” geliyordu. Meclis’te sandalye sayılarına bakılmaksızın her partinin eşit temsil edildiği bir komisyon kuruldu. İki yılın sonucunda Komisyon, 60 madde üzerinde kısmı de olsa bir mutabakata vardı, ancak daha ötesine gidilmedi. Anayasa başka bir bahara kaldı.

Geldik, 2015’e. Bu yıl içinde yapılan iki genel seçimde de partiler yine “yeni anayasa” taahhüdüyle halkın kapısını çaldılar. 1 Kasım’dan sonra parlamentoda tekrar bir komisyon oluştu. Fakat peşrev faslından sonra CHP birtakım gerekçelerle (ilk dört maddenin değişmezliğinin kabulü, AKP’nin başkanlık önerisini çekmesi, öncelikle 12 Eylül yasalarının değiştirilmesi) komisyondan çekildi.

Ön Almak

Dört partinin uzlaşmayla anayasa yapma macerası başlamadan sona erince Başbakan Davutoğlu ön aldı. Partisinin bir-iki aylık bir zaman dilimi içinde anayasa taslağını hazırlayacağını ve kamuoyuna sunacağını açıkladı. Davutoğlu’na göre hem halkın anayasa beklentisini karşılamak, hem halka verilen sözü tutmak ve hem de iktidarın yeni anayasa konusundaki kararlılığını ve samimiyetini göstermek için anayasa taslağının yazımını bir an önce başlamak gerekiyordu. İşi daha fazla geciktirmenin bir yararı yoktu.

İktidarın taslak yazmada iki önemli avantajından bahsedilebilir: İlki, ciddi bir anayasa müktesebatının varlığıdır. Türkiye’de anayasa tartışmaları çok eski. Mer’i 1982 Anayasası yürürlüğe girdiği günden beri eleştirilere ve değişim taleplerine muhatap oluyor. Arşivde hemen her kesimin düşüncelerini yansıtan birçok anayasa teklifi bulunuyor. 2011’den sonra kurulan Uzlaşma Komisyonu da iyi bir deneyim oldu. Orada da gerek sivil toplumdan, gerek bireylerden çok sayıda taslak ve öneri geldi. Keza dünyada da son çeyrek yüzyılda yeni anayasacılık hareketleri baş gösterdi ve yeni anayasalar yazıldı. Bu itibarla bir bilgi sorunu yok.

İkincisi, ortada partiler arası bir komisyonun yokluğudur. Yazım noktasında AKP’nin elini rahatlatan bir durum bu. Artık AKP’nin önünde kendi ideal anayasa metnini yazmasını engelleyecek bir bariyer yok. AKP, diğer partilerin sınırlarını gözetmek zorunda değil. Bir pazarlık söz konusu olmadığı için rakiplerinin duruşuna göre esneme zorunluluğu bulunmuyor. Kendi hikâyesini yazabilir. Tasavvur ettiği toplumu tartışmaya açabilir.

Önemli bir hareket serbestîsi sağlayan bu vaziyetin AKP için gerek olumlu, gerek riskli bir tarafı var. Olumlu yanı; kendi metnini toplumun önüne getirmekle inisiyatifin iktidara geçecek olmasıdır. Yazılı bir metnin varlığı, tartışmaları sağlıklı bir zemine oturtur; yersiz töhmetleri zayıflatır, iktidarın doğru yerden eleştirilmesini olanaklı kılar.

Dağ, Fare Doğurmasın

Anayasa tartışmalarında direksiyon AKP’nin eline geçer. İktidar hem eleştiriler ışığında önerisini revize edebilir, hem de diğer partileri pozisyonlarını belirlemeye zorlar. Böyle bir tartışmada diğer partilerin tek başına başkanlığa karşı olduklarını açıklamakla yetinemezler, nasıl bir parlamentarizm tahayyül ettiklerini de izah etmeleri icap eder. Misal, kendi sistemlerinde Cumhurbaşkanının yetkilerinin ve seçilme usulünün (halk tarafından mı, parlamento tarafından mı seçileceği) ne olacağını ortaya koymak mecburiyetinde kalacaklardır.

Riske gelince; elini kimsenin tutmadığı bir vasatta yazılacak bir metin, AKP’nin idealini yansıtır. Onun özgürlük hayalinin sınırını gösterir. Demokrasiye dair ufkunu tayin eder. AKP artık bu metin üzerinden değerlendirmeye tabi tutulur. Özgürlük ve demokrasi çıtası yüksek bir metin, anayasa için gerekli toplumsal desteği sağlamamakta bir manivela işlevi görür. Fakat “dağ, fare doğurttu” dedirtecek, maslahatçı veya minimalist bir metin ise AKP’nin sırtına bir kambur olarak yapışır.

Yeni Yüzyıl, 02.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/akpnin-yeni-anayasa-hamlesi-1861

Devlet başkanına hakaret?

Türkiye’de sık sık Cumhurbaşkanına yönelik ağır ifadeler kullanılıyor ve bunların bir kısmı hakaret davalarına konu oluyor.Bu tür sözler nadiren sarf edilse muhtemeldir ki konu bu kadar gündemde olmazdı.     Bu durumu nasıl değerlendirmemiz gerekir?

Kişiler korunan bir özel alana sahip. Kişilere yönelik hakaret ifadeleri kullanmak bu özel alana tecavüz sayılır. Ancak, neyin hakaret olduğunu tespit etmek her zaman kolay değil. Üstelik korunacak özel alan kişilerin durumuna göre de değişiyor. Kamusal tanınırlığa sahip olan ve kamu otoritesi kullanan şahıslar sıradan insanlara nispetle daha dar bir özel alana sahip. Bu yüzden bu kimselerin daha tahammüllü olması gerekiyor.

Türkiye’de Cumhurbaşkanına hakaret davalarına konu olan bu tür sözlerin hakaret olmadığını iddia edenler var. Bazı kimseler de Cumhurbaşkanına hakaret suçunun tamamen kaldırılması gerektiğini söylüyor. Geçenlerde Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu’nun da Türkiye’ye Cumhurbaşkanına hakaret suçunun ya tamamen kaldırılması ya da çok daraltılması tavsiyesinde bulunduğu öne sürüldü.

Bu hususta demokratik ölçütlere uygun akıl yürütmek için diğer ülkelere bakmak gerekir. Adalet Bakanlığı bunu yapmış. Durum şu: Türkiye’de Cumhurbaşkanına hakareti suç sayan Türk Ceza Kanunu’nun 299. Maddesinin benzerleri Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin ilgili kanunlarında da bulunuyor. İtalya’da Cumhurbaşkanının şerefini veya itibarını küçük düşüren kişilerin bir ila beş yıl arasında hapis cezasına çaptırılmasına hükmedilirken, Polonya Cumhuriyeti’nin kanununda da “Cumhurbaşkanına alenî olarak hakaret eden kişi üç yıla kadar hapisle cezalandırılır” maddesi yer alıyor.

     Almanya’da Cumhurbaşkanına hakaret üç aydan beş yıla kadar, İspanya’da İspanya Kralı’na, eşine, çocuklarına, torunlarına, kraliyet mensuplarına veya mirasçılarına hakaretin, eylemin ciddiyet derecesine göre, altı aydan iki yıla kadar hapisle veya para cezasıyla cezalandırılması ön görülüyor. Belçika’da Krala hakaret suçunun cezası altı ay ile üç yıl arasında değişen miktarlarda hapis cezası. Sanığa, hapis cezasının yanında, para ve siyasî haklarını kullanmaktan men cezası da verilebiliyor. Yunanistan’da hakaret suçunun müeyyidesi üç aya kadar hapis cezası. Suçun yayın yoluyla işlenmesi hâlinde bu yayınlara el de konabiliyor. Diğer Avrupa ülkelerinin kanunlarında da benzer düzenlemeler mevcut.

Bu bilgiler gösteriyor ki Avrupa ülkelerinde Cumhurbaşkanına hakaret suçu var. Ancak, büyük bir ihtimalle bizdeki kadar çok dava açılmıyor. Bunun bir sebebi oralarda devlet başkanlarının daha hoşgörülü davranması olabilir. Ancak, bir diğer sebep, mutlaka, çok daha az vaka ile karşılaşılmasıdır.

Türkiye’de Cumhurbaşkanına ağır sözlerle saldırmak bir politik taktik hâline getirildi. Bunu yapanlar çoğu zaman içeriği olan bir söz sarf etmiyor, sadece çirkin kelimeler kullanarak içini rahatlatıyor. Cumhurbaşkanı bunların bazıları hakkında suç duyurusu yapıyor. Kimi durumlarda savcılar kendileri harekete geçiyor. Sonuç çok sayıda dava ve bunlarla ilgili medyaya yansıyan haberler oluyor.

Şahsî görüşüm şu: Cumhurbaşkanının her ağır sözü yargıya götürmesi iyi olmuyor. Her dava beklediği sonucu vermiyor ve hem dava açmak hem de davalardan sonuç alamamak kimilerini aynı şeyi yapmaya veya tekrar yapmaya teşvik ediyor.Yapılacak şey, istisnai durumlar hâricinde, dava açmak yerine Cumhurbaşkanının kendisinin veya tabanının sözle, yazıyla cevap vermesi. Her şeyi hukukla çözmek mümkün değil. Sonunda bu iş bir siyasî kültür meselesi. Ağır sözler sarf etmek kimsenin tezini güçlendirmiyor, tabanını genişletmiyor. Olsa olsa birilerine manevî tatmin sağlıyor. Daha ılımlı ve daha az çatışmacı ilişkileri teşvik eden bir siyasî kültür geliştirmedikçe bu meseleyi tam olarak halledemeyiz.

Yeni Yüzyıl, 02.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/devlet-baskanina-hakaret-1860

Bartu Özden – ESFLC 2016’nın Ardından

Liberal Düşünce Topluluğu’nun aracılığıyla 10 – 13 Mart 2016 tarihleri arasında Prag’da Charles Üniversitesi binasında düzenlenen European Students for Liberty (Avrupa Hürriyet Öğrencileri) 2016 konferansına katıldım. Prag yüzlerce yıllık binalarıyla, köprüleriyle, her köşe başında kömür ateşinde pişirilen poğaçalarıyla, müzeleriyle insanı büyüleyen bir şehir.  Yalnız, şehrin en büyük metro istasyonlarından birinde daha adımımı atar atmaz gördüğüm manzara bende kısa süreli bir şok etkisi yarattı. İngilizce ve Arapça harflerle “Mülteciler hoş gelmediniz!” yazılı etiketler istasyonun duvarlarını süslüyordu. Bir tanesi bile yırtılmamış, bir kişi olsun buna tepki göstermemiş veya tepkisini dillendirmeye cesaret edememişti.  Yüzlerce insan bu etiketlerin yanından sanki problemli hiçbir şey yokmuşçasına geçiyor, her geçip giden insan bende biraz daha ümitsizlik yaratıyordu. Bu şoku atlatmam için, küçük Avrupa ülkelerinin evini, yurdunu kaybetmiş insanlara karşı izlenmesini istediği politikaları ve o an nerede olduğumu hatırlamam yetti.

Program kapsamında büyük çoğunluğu Avrupalı olmak üzere dünyanın birçok değişik yerinden liberal değerlere inanan veya bu değerleri merak eden dokuz yüze yakın öğrenci bir araya geldi. Organizasyon için çok emek harcandığı belliydi. Aynı anda başlayıp biten değişik seminer programları ve çalıştaylardan oluşan bir program vardı. Ben önceliği kendi ilgi alanıma giren veya Türkiye’yi ilgilendirdiğini düşündüğüm oturumlara verdim.

İlk oturum, serbest piyasa ekonomisi ve çevre üzerineydi. Tamara Kurdadze, refah arttıkça üretimin arttığından ve ürünlerin çeşitlendiğinden, bunun da her daim daha fazla enerji talebi yarattığından bahsetti. Doğayı korumak adına rekabet halindeki firmalara çeşitli yasaklar koyan hükümet politikalarının başarı şansının yüksek olmadığından, büyük şirketlerin lobi faaliyetleriyle bu yasakların üstesinden çok zorlanmadan geldiğinden, zaten tüketim var olduğu müddetçe emisyonun önlenemeyeceğinden ancak sadece başka ülkelere ihraç edilebileceğinden söz etti. Kurdadze’ye göre çözüm, rekabet halindeki firmaların toplum tarafından çevreci politikalar izlemeye itilmesi, doğaya daha az zarar veren firmaların takdir edilip daha fazla tüketilmesi, ki kulağa hiç mantıksız gelmiyor, özellikle bu konuda verdiği elektrikli arabalarla ilgili örnekleri duyduktan sonra… Bartu Özden (2)

Katıldığım ikinci oturumda Andrew Bernstein kişilerin özgürlüğü desteklemek için bireysel hayatlarında neler yapabileceği hakkında konuştu. Bireysel özgürlüğü kısaca insan haklarına sahip olmak olarak tanımlayan Bernstein’a göre kişi öncelikle kendi ayakları üzerinde duran, kendi kararlarını kendi alan, kendi aklının sahibi ve ekonomik olarak bağımsız biri olmalı ki tam anlamıyla özgür olsun ve bunu korusun. Ona göre, din veya devletin kuralları insanları iradelerinin dışında yaşamaya zorluyorsa özgürlükten bahsedemeyiz, bunun en güzel örneklerini geçtiğimiz yüzyılın totaliter rejimlerine bakarak görebiliriz.

İkinci oturumdan sonra “speednetworking” adı verilen bir etkinliğe katıldım, üç dakikada bir yer değiştirerek bir odanın içindeki kırk insan birbirimizle tanıştık, ilgi alanlarımızı öğrendik ve bu etkinlik ilerleyen zamanlarda çok güzel arkadaşlıklar kurulmasının aracı oldu.

İlk günün en son oturumunda Lawrence Reed özgürlüğün kahramanlara ihtiyacı olduğunu anlatan bir konuşma yaptı. İlkeli, entelektüel ve aynı zamanda cesur insanların dünya tarihine olan etkilerinden, herkesin daha fazla özgürlük için bir katkı vermesinin öneminden köleliğin kaldırılması örneğini vererek bahsetti.

İkinci gün katıldığım ilk oturumda Pieter Cleppe hayalini kurduğu bir ütopyayı anlattı. Bu ütopya özetle,  dünya hükümetleri veya şirketlerinin büyük bir toprak parçasını satın alarak veya kiralayarak yasaları olan, serbest piyasanın işlediği bir devlet yaratması ve isteyen mültecilerin de kendine bir yer bulabileceği ortamı oluşturması. Cleppe, bu fikri açıklarken uygulanabilir olmadığını bildiğini söylüyordu zaten, benim de düşüncem Suriye’de henüz uçuşa yasak bir güvenli bölge yaratamayan dünya için fazla hayalci bir yaklaşım olduğu yönündeydi.

Daha sonra yıllarca savaş bölgelerinde görev yapmış bir gazeteciden göç ve savaşı dinlemek isteyen yüzlerce öğrenciyle beraber Lutz Klevemann’ın seminerine katıldım. Klevemann Batı’nın Suriye’deki savaşı ne kadar göz ardı ettiğini, Avrupa medyasında mültecilerin çaresizliklerini haber yapmanın zorluklarını çarpıcı fotoğraflar eşliğinde aktardı. Sınırlarda, çamur içinde çaresizce yaşama tutunmaya çalışan mültecilere reva görülen zulmü o an orada bulunmuş bir insan olarak anlattı. Her cümlesinde Avrupalı dinleyicilerin biraz daha şaşırdığını hissetmemek mümkün değildi. Bu savaşın tek iyi yanının, Batı’nın artık Doğu’ya duyarsız kalmamaya mecbur olması olarak görülebileceğini, bir sene önce vize dahi alamayan insanların şimdi sınırları yıkıp geçmek üzere olduğunu ifade etti.  Bu oturumdan sonra göçle ilgili düşüncelerin tartışıldığı bir çalıştaya katıldım. Ailesi Meksika’dan Kanada’ya ekonomik problemler yüzünden göç etmiş bir öğrenci, bugün çok daha zor durumdaki insanlara bu fırsatın tanınmıyor olmasının kendisini vicdanen rahatsız ettiğini anlattığında, Suriyeli göçmenlerin Batı’ya gelmesinden endişe eden Avrupalı öğrencilerin yaşam tarzı argümanları boşa çıktı. Şunu da söylemeliyim ki, tartıştığım Batılıların çoğu ister istemez oryanBartu Özden (1)talist bir bakış açısıyla konuya eğiliyor, tutundukları tek dal gelen göçmenlerin kendi bölgelerinde şeriat hukuku talep etme ihtimali olarak kalıyor ki, bunun ne kadar gerçek dışı olduğunu bizim kendi aramızda tartışmamıza bile gerek yok. Kendimce, insanları kimliklerinden ve değerlerinden ötürü dışlamanın sonucunun dışlananların o kimlik ve değerlere daha fazla sahip çıkması ve korkulan bu değerleri ellerindeki tek silah olarak görmesi olduğunu, hoşgörülü ve davetkâr bir politikanın çoğulcu bir toplum ve ekonomiye bir katma değer olarak tesir edeceğini ifade etmeye çalıştım. Önyargı ve kalıp yargılar o kadar kuvvetliydi ki, etkili olup olmadığımdan emin değilim.

Dinleyici olarak katıldığım diğer oturumlar, liberal ekonomi politikalarının temelde ne olduğu ve uygulanabilirliği, sosyal devlet anlayışının sebep olduğu krizler ve ekonomide rekabetin önemiyle ilgiliydi ki bunlar Türkiye’de bizim de çok ön planda ve belki yeteri kadar olmasa bile hep üzerine düşündüğümüz ve tartıştığımız konular.

Son olarak, benim açımdan oldukça faydalı ve öğretici olan, aynı zamanda değişik ülkelerden birçok insanla tanışmamı sağlayan bu konferansın düzenlenmesinde emeği geçen bütün insanlara ve benim katılmamı sağlayan LDT’ye teşekkür ediyorum. Kendi adıma, European Students for Liberty’nin yerel koordinatörlük görevini üstlenmeyi ve gelecek yıllardaki konferanslarda rol oynamayı istiyorum.

Şehrin Tarihi, Şehrin Ruhu

Maddenin ve mananın ruhundan söz edebileceğimiz gibi elbette mekanların ruhundan da söz edebiliriz. Ülkelerin, şehirlerin, kasabaların ve köylerin dahi bir ruhu vardır. Gelenek görenekleri, kültürleri, dilleri, lehçeleri, dinleri ve elbette tarihleri bu mekanların ruhunu yansıtır bizlere.

Bir şehrin tarihi, benim gözümde o şehrin her şeyidir. Tarihi eserler, şehrin tarihini, şehrin ruhunu yansıtır insanlara. Kuleler, camiler, meydanlar, saraylar,  tarihi bina ve yapılar bir şehrin tarihini gözler önüne seren mekanlara örnektir.

İstanbul, İzmir, Diyarbakır gibi şehirler, tarihine sahip çıkan, tarihin ruhunu en iyi şekilde yaşatan şehirler. Örneğin İstanbul’a gittiğinizde Galata Kulesi’nin yanından geçerken üzerinizden Hazerfen Ahmet Çelebi’nin uçarak boğazı geçtiğini hissedebiliyorsunuz ya da surları gördüğünüzde bir anda İstanbul kuşatmasının içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Sarayları, koruları gezerken tarihin içinde hissedebiliyorsunuz kendinizi.

Sakarya için ise aynı şeyleri söylemek ne yazık ki pek mümkün değil. Tarihi mekanlara, tarihi eserlere yani bizatihi şehrin tarihine ne kadar sahip çıkabiliyoruz? Sakarya’nın tarihi ile ilgili en fazla kaç sene öncesine kadar gidebiliyoruz? Bir tek Taraklı’yı ayrı tutuyorum bu eleştirimden. Taraklı koruyabiliyor ruhunu. Orada tarihin akışı içinde bulabiliyor insan kendini.

Fakat, Sakarya’da yaşayan kaç kişi, Karaosman Mahallesi’ne adını veren Kara Osman’ın azılı bir haydut olduğunu ve hikayesini bilir? Kaç kişi şimdi üzerinde Mahmudun Fırını’nın bulunduğu bölgenin eskiden büyük bir kiliseye ev sahipliği yaptığından haberdar?

‘Tarihi’ demekten dilimizde tüy biten Uzun Çarşı’nın bile tarihi hakkında bilgimiz çok kısıtlı. Üzerine yapılan derinli çalışmalara ben hiç rastlamadım. Araştırdım, bulamadım. Uzun Çarşı’nın ortalarında bulunun bir mağazanın üst katının okullarda bize öğretilen Hınçak Partisi’nin tarihi binası olduğunu arkadaşlarım sayesinde öğrendiğimde bir hayli şaşırdım. Oysa her gün geçtiğimiz yolun üzerindeydi. Fakat içerisi camlara doldurulan tuğlalar yüzünden gözükmüyordu.

Uzun Çarşı’nın tarihi yapısına uygun olarak restore edileceği haberleri okuyoruz bugünlerde. “Yetmez ama evet” Uzun Çarşı’nın görünüşünü tarihi dokuya uygun hale getirmenin yanında, Uzun Çarşı’nın tarihi de ayrıntıları ile araştırılmalı ve belki de bir kitap haline getirilip basılmalı. Ancak o zaman biz o mekana girdiğimizde mekanın ruhunu hissedebiliriz.

Uzun Çarşı’daki Hınçak Partisi’nin tarihi binası hiç vakit kaybedilmeden müze haline getirilmeli. Restorasyon çalışmalarına ilk olarak bu binanın camlarındaki tuğlaları kaldırarak başlanmalı. Kısıtlı sayıda kaynaktan öğrendiğimize göre bir dönem şehrimizde çok sayıda Ermeni ve Rum yaşamaktaydı. Onlardan geriye kalanlar  devlet eline geçti ve maalesef yok oldu. Geriye kalanlara ise şimdiye kadar yeteri kadar değer verilmedi. Ermeni ya da Rum yapıları olmaları, bizim tarihimizi yansıtmadığı anlamına gelmez.

Sakarya tarihi mekanlarına sahip çıkmalı ve Sakarya tarihi üzerine derinlikli araştırmalar yapılmalı. Şehrin ruhunu hissedebilmek için buna ihtiyacımız var.

Sakarya Yeni Haber, 11.03.2016

http://www.sakaryayenihaber.com/m-sehrin-tarihi-sehrin-ruhu-8849.html