Ana Sayfa Blog Sayfa 231

Çözüm süreci bir hata mıydı?

“Yaptığımız tüm gözlemler bize Türkiye’deki insanların öncelikli istedikleri şeyin barış olduğunu gösterdi. Yani anaların ağlamaması, bu topraklarda kan dökülmemesi..”
Bu cümleleri, geçen sene tam da bugünlerde katıldığım bir televizyon programında sarf etmiştim. Türkiye’de demokrasi, eşit vatandaşlık ve özgürlükler üzerine yaptığım sosyolojik incelemeyi ‘İnanca Saygı Düşünceye Özgürlük’ adı altında kitap haline getirmiştim. Yerel ve ulusal kanallarda incelememin sonuçlarını, tespit ettiğim sorunları ve alternatif çözüm önerilerimi dilim döndüğünce anlatmaya çalışmıştım. Barışa, demokrasiye, özgürlüklere karınca kararınca bir faydam olması için hazırladığım bu projede; tarafımızın belli olmasını istemiş, barıştan, kardeşlikten tarafız demiştim.
17 yaşında bir genç olarak; ülkemizde özgürlükleri kısıtlanan, hakları engellenen, azınlık durumda olduğu için dışlanan kesimlerin sorunlarını anlamaya ve bunları çözüm önerileri ile birlikte dillendirmeye çalıştım. Çıktığım her televizyon, radyo kanalında ağzımdan dökülen sözcüklerin barışa,demokrasiye hizmet etmesini ümit ettim. Yazdığım kitapta, köşe yazılarımda ve hatta sosyal medya paylaşımlarımda bu konuda çok hassas davrandım.
Yazmanın getirdiği bir sorumluluk olduğunun farkındayım. Kelimeler kaleminizden -ya da ağzınızdan- çıktığı andan itibaren bağımsızlığını kazanıyor ve sizin kontrolünüz dışında kendine özgü bir etki alanı oluşturuyor. Bu sorumluluğun bir sonucu olarak yaşanan olaylardan sonra bu yazıyı yazmayı kendime bir görev olarak görüyorum.
Ülke yangın yerine dönmüş durumda. Bir tarafta insanlar evlerinden çıkamaz durumdalar. Evlerini terk etmek zorunda kalanlar bile var.  Ülkenin başkentinde patlayan bombalar yüzünden ise masum siviller hayatını kaybediyor. Bir yıl öncesine göre bambaşka bir manzara var ortada.
Bu işin lamı cimi yok; barış kavramının arkasına saklanarak terörü meşru göstermeye çalışmak insafsızlıktır. Bu çatışmaları kimin başlattığı, bombaları kimin patlattığı ortadayken hedef şaşırtmaya çalışmak ahlaksızlıktır.
Özgürlüğün temeli barıştır. Barışın yani çatışmasızlığın hüküm sürmediği hiçbir toplumda özgürlükten veya özgürlüklerin güvence altına alınmasından söz edilemez.
Çözüm sürecinin bir hata olduğunu kesinlikle düşünmüyorum, bazı ihmaller ve hatalar yapılmış olsa da. Devlet, kadim bir sorunu ilk defa güvenlik politikaları dışında çözmek için adımlar atmış, insanlar artık silahların susmasını istemişti. Haklar, özgürlükler ve hatta özerklik bile rahat bir şekilde tartışılabilmekte, Kürtçe propaganda başta olmak üzere birçok yasak kaldırılmaktaydı. Anadilde eğitim için adımlar atılmakta, Kürt dili üzerine üniversitelerde bölümler açılmaktaydı.
Geçen sene bugünlerde söylediğim bir şey daha vardı; “Bu süreç eğer bir gün biterse ilk kurşunu sıkan tarafı halk affetmeyecek.” Süreci kimin, neden bitirdiğini herkes biliyor. Bilmeyen, anlamayan, anlamak istemeyenler süreç boyunca silah depolayan, ateşkesi bozma açıklaması yapan ve savaşı şehirlere indireceğiz diyip bombalar patlatan eli silahlı örgüte baksın.
Çözüm sürecinin faydası, örgütün halk desteğini kaybetmesi oldu. İnsanlar demokratik mücadele ile haklarına kavuşabileceklerini, silahın demokratik mücadele önünde bir engel olduğunu gördü. İki yıldır devam eden çatışmasızlık durumunu  halk benimsedi, içselleştirdi.  Örgüt, çağrılarına yanıt alamıyor, destek bulamıyor. Mecliste ülkenin milliyetçi partisinden daha çok milletvekiline sahip bir siyasal hareket nasıl kamikaze atlayışı ile tüm kazanımları  kaybeder hep birlikte hızlı çekimde izliyoruz. Olan bölgedeki masum insanlara, patlayan bombalarla hayatını kaybeden sivillere, şehitlere ve ailelere oluyor.
Ben dün olduğu gibi, bugün de, yarın da  bütün bireylerin diline, dinine, ırkına, cinsiyetine bakılmadan hukuk önünde, haklar bağlamında eşit olması için mücadele edeceğim. Ama tarihe not düşmek için söylüyorum ki; eli silahlı örgütü görmezden gelerek  eleştirilerini sadece devlete yönelten insanları asla samimi bulmuyorum. İçinde bulunduğumuz dönem iyi bir süzgeç işlevi sağlıyor, maskeler düşüyor. Kim darbe istiyor, kim iç savaş istiyor, kim barıştan yana, kim silahtan yana herkes görüyor.

Sakarya Yeni Haber, 18.03.2016

http://www.sakaryayenihaber.com/m-cozum-sureci-bir-hata-miydi-8869.html

Hakikatin İzini Sürmek

Ünlü Rus yönetmen Andrei Tarkovsky, 1979 tarihli filmi Stalker’da (İz Sürücü) insan doğası üzerine  önemli mesajlar verir. Filmde ‘Bölge’ adı verilen girilmesi yasak bir yer vardır. Bölgeye girmek son derece tehlikelidir. Kendine has mekanizmalarla korunmaktadır.
Bölge’ye giden yollar tuzaklarla ve tehlikelerle doludur. Oraya gidenlerin çoğundan haber alınamamaktadır. Sadece, tabiri caizse usta-çırak ilişkisi ile yetiştirilen ve “İz Sürücü” adı verilen insanlar Bölge’ye güvenli girişin yolunu bilmektedir.
Bölge, insanın girdiği zaman en içteki dileğini gerçekleştirdiğine inanılan bir odaya sahiptir. Senaryo odur ki, o kapıdan içeri adım atıldığı anda, en derinden istenilen dileğin kabul edildiğine inanılmaktadır.
Filmde bu odaya ulaşmak isteyen 3 adamın Bölge’ye yolculuğunun hikayesi anlatılmaktadır. Bu üç adam; şair, bilim adamı ve iz sürücüdür. Bölge’ye doğru yola çıkarlar. Bölge’ye ulaştıktan sonra Oda’ya yolculuk en kısa yoldan değil, İz Sürücü’nün gösterdiği dolambaçlı yollardan olur. Düz ve en kısa görünen yol en doğru ve tehlikesiz olan yol değildir.
Şair ve bilim adamı, en içten dileğin kabul edildiğine inanılan odanın kapısının önünde dururlar. İz Sürücü onlara içeri girmelerini söyler, zira bunca sıkıntıyı sırf oraya girmek için çekmişlerdir. Şair ve bilim adamı kapının ögnünde uzun süre bekler ve düşünürler. Fakat ikisi de cesaret edemez  içeriye girmeye. Arkalarını dönüp bir yere otururlar.
Çünkü Oda’da en derin,  yaşanmışlıklardan doğan, acılardan beslenen dilekler (söylenen istek değil) gerçek olmaktadır. Oda’nın hemen  önünde hepsinin ahlâki zaafları ortaya çıkar. Bilim adamı ve şair kendileri ile, en derin acılarıyla yüzleşme cesaretinde değildirler. En derinden isteyecekleri şeyleri kontrol edemeyecekleri onları korkutur ve Oda’ya girmezler.
İnsanın varoluşsal en büyük problemlerinden biri sürekli gerçekle yüzleşmekten kaçmasıdır. Kendi gerçekliği ve doğrular insanların istedikleri gibi olmaz genelde.  Ölü Ozanlar Derneği filminde “Gerçekler, her zaman insanların ayaklarını açıkta bırakan bir battaniye gibidir.” diye anlatılır bu durum.
İz Sürücü filminde bir sahnede bilim adamı, şaire  “Gerçeği ararken, gerçeği keşfedeceğime, onun değiştiğini görüyorum.” der. Şairin cevabı ise düşünmeye değerdir ; “Bu çok sıkıcı olmalı. Gerçeği aramak, o gizleniyor ve sizde onu aramaya devam ediyorsunuz.”
İyiliğin ve kötülüğün, doğrunun ve yanlışın, gerçeğin ve hayalin birbirine karıştığı bir dünyada hakikati sorgulamak her geçen gün zorlaşıyor.
Bombaların patladığı, masumların öldüğü bir dünyada hakikatin izini sürmek sancılı bir iş. Gerçekle yüzleşmek, en az gerçek kadar ağır. En az gerçek kadar acı. Fakat iyiliğin hala dünyada var olduğuna inanmak istiyor insan. Tüm kötülüklere ve kötülere inat.

Sakarya Yeni Haber, 25.03.2016

http://www.sakaryayenihaber.com/m-hakikatin-izini-surmek-8890.html

Yeni anayasadan ne bekliyorum/beklemiyorum?

“Yeni anayasa” öğrencilerden işçilere, sivil toplum kuruluşlarından kamu kuruluşlarına,  toplumun tüm kesimlerini yakından ilgilendiren bir tartışma konusu. Sivil ve demokratik bir anayasa herkesin ortak isteği fakat bunun gerçekleşebilmesi için farklı toplum kesimlerinin görüşlerinin alınması çok önemli.

Anayasalar, devletlerle toplumlar arasında; kuralları, hakları ve görevleri belirleyen toplumsal sözleşme metinleridir. Anayasalar aynı zamanda yasama, yürütme ve yargının görev ve haklarını da belirleyen metinlerdir.

Anayasacılık faaliyetleri ülkemiz bağlamında Osmanlı’ya kadar gitmekte iken, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde 4 kez anayasa değiştirilmiş, yeniden yazılmıştır. 1921, 1924, 1961 ve 1982 yıllarında yazılan anayasalar, yazıldıkları yılın ismi ile anılmaktadırlar. Türkiye’nin anayasacılık tecrübesi, darbelerin gölgesi altında kalmış, sivil ve demokratik olma özelliği kazanamamıştır.

Geçen sene “Eşit vatandaşlık” üzerine hazırladığımız araştırma projesi kapsamında Sakarya genelinde 500 kişi ile yaptığımız anket sonuçlarına göre ankete katılanların %78’i Türkiye’nin 82 darbe anayasası ile ilerleyemeyeceğini, bu anayasanın değişmesi gerektiğini düşündüğünü belirtmişti.

Kötü bir pantolona ne kadar yama yaparsanız yapın, o kötü bir pantolondur. Türkiye’de yürürlükte olan anayasa da birçok değişikliğe ve düzeltmeye rağmen kötü bir anayasadır. Zira askeri bir zihniyet ile yazılmış, sivil olmaktan çok uzak, temel hak ve özgürlükleri kapsamayan tam tersine sınırlayan bir anayasadır.

Toplumun her kesiminin şikayetçi olduğu, memnun olmadığı bir anayasanın şimdiye kadar değiştirilememiş olması Türkiye tarihi için bir utanç kaynağıdır. Yeni anayasa tartışmalarının yapılıyor olması da bu bağlamda öneme sahip. Başbakan Davutoğlu’nun açıklamalarına göre yaz aylarında bizi yeni anayasa için yapılacak olan bir referandum bekliyor. İçeriğinden bağımsız olarak, bu sevindirici bir gelişme.

Her ülkenin kendi içinde bir anayasa geçmişi bulunuyor. Bu konudaki en ilginç örnek elbette ki İngiltere. İngiltere’nin yazılı bir anayasası olmadığı halde hukuk sistemi ve erkler ayrılığı sağlıklı bir şekilde çalışmaya devam etmektedir.

Şahsi düşüncem, yeni anayasa oldukça kısa ve net olmalı. 1982 darbe anayasası çok uzun ve teferruatlı bir metin; öyle ki önceki haftalarda okulumuzun düzenlediği bir etkinlikte konuşan Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Engin Yıldırım, anayasada başlık parasının en fazla ne kadar olacağının bile belirtildiğini söylemişti. Böylesine teferruatlı anayasaların olmasının iki farklı olumsuz sonucu olabilmekte. İlki insanların anayasa metnine hakim olamaması ve kendi hak ve görevlerini rahatça bilememesi, savunamaması. İkincisi ise anayasa metninin uzun ve teferruatlı olmasının, devletin daha çok alana müdahale edebilme imkanını artırması.

Ben bir genç, bir öğrenci olarak yeni anayasada kendimle ilgili ne olmasını istiyorum? Temel haklarımı koruma altına almasını istiyorum. Hürriyetimi güvence altına almasını, devletin keyfi müdahalelerine izin verilmeyen bir anayasa istiyorum. Beni bir birey olarak gören, insan olduğu için doğuştan gelen haklara sahip olan, ve sırf insan olduğum için değerli sayıldığım bir anayasa istiyorum.  Peki ben yeni anayasada ne olmasını istemiyorum? Yeni anayasada devletin kendi resmi ideolojisini bana dayatmasını (eğitim yolu ile) istemiyorum. İleride çocuklarımın da benim geçtiğim eğitim sisteminden geçmesini istemiyorum, bir militan gibi yetiştirilmesini istemiyorum. Devletin görevi olmayan alanlara müdahale etme hakkını sınırlayan bir anayasa istiyorum.

Yeni anayasa tartışmaları hayati öneme sahip. Her toplum kesimi kendi fikirlerini, isteklerini ve eleştirilerini bu dönemde söylemeli. Sivil, demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya sahip olmak hepimizin elinde. Bu bağlamda “kırmızı çizgi” psikolojisinden kurtularak, her kavramı ve her maddeyi tartışabilmeli, konuşabilmeli ve sonuca bağlayabilmeliyiz. Türkiye, sivil ve özgürlükçü bir anayasayı hak ediyor.

Sakarya Yenihaber, 01.04.2015

Alt-kimlik diktatörlükleri

 Özgürlükleri esas alan bir devlet sisteminin bireyleri zorla belli aidiyetlere hapseden, kişilerin ait oldukları etnik, dilsel, kültürel ve dini gurupları dost ve düşman olarak nitelendiren bir sosyal mühendislik anlayışından uzak durması gerekir. Bireylerin mensubu bulundukları her gurup değerli ve korumayı hak eder nitelikte olduğu zaman özgürlük rejimi de gerçek değerini bulacaktır.

Ancak, bu söylenenler özgürlükçü sistemlerin her türlü kimlik alanını tekleştiren, tek bir potada eriten, bireylerin ötesinde örgütlü ya da cemaat yapısına sahip toplumsal gurupları yok sayan bir anlayışa sahip oldukları anlamına gelmez. Özgürlükleri esas alan bir sistem aynı zamanda bireylerin toplandıkları, birlikte hareket ettikleri, kendi kişiliklerini ve kimliklerini geliştirdikleri sosyal dokuyu da tahrip etmemesi gerekir. Özünde sivil toplum olarak adlandırdığımız alanın unsurları olan tüm yapılar özgürlüklerin kullanılmasının mekânsal zeminleridir.

Özgürlükleri önceleyen sistemler sadece, bireyin hareket alanını, bir aidiyete ne ölçüde bağlı olduğunu ya da mensubu bulunduğu sosyal ya da siyasi gruplarla ilişkisini nasıl tayin edeceğini belirleyen ve onlar adına karar alan hukuki ve idari müdahalelerden kaçınmak zorundadır. Toplumsal gurupları ve bireylerin ait oldukları kimlikleri bastırmadan birey özgürlüklerinin güvenceleri sağlandığında ortamın özgürlükçü olduğundan bahsedebiliriz.

Günümüz anayasal demokrasileri, uygulamada karşılaşılan ve ülkeden ülkeye farklılık gösteren sorunlar bir kenara bırakılacak olursa böyle bir özgürlük anlayışına odaklanmışlardır. Bu çerçevede, bireyin özgürlüklerini esas alan, ama aynı zamanda bireyin aidiyetlerine saygılı, gerektiğinde bireyi devlete ve mensubu bulunduğu gurupların baskılarına karşı koruyan bir devlete olan ihtiyacın ifadesidir modern demokrasiler.

Böyle bir devlet, vatandaşın eşitliğinden hareket eden ve bu eşitliği bozan her türlü müdahaleyi önleyen mekanizmaları kurmayı, ayrımcılıkla mücadeleyi, kişileri belli yaşam biçimi ya da davranışlara zorlayan her türlü yapılanmaya karşı önlemler almayı, usuller ve fırsatlar bakımından eşitliği kollayıp gözetlemeyi temel alarak kişileri guruplara karşı korur.

Türkiye’de son yıllardaki gelişmelere baktığımızda, Cumhuriyet tarihi boyunca aşılamayan ve rejimi krizlere sürükleyen vesayetçi yapıların kırıldığını, belli aidiyetleri dışlayan yaklaşımların ortadan kalktığını görmekteyiz. Ancak, bu olumlu gelişmelere rağmen bu kez de guruplar arası bir üstlük-altlık mücadelesinin verildiği, aynı zamanda da her gurubun kendi içinde hiyerarşik vesayetçi mekanizmaların oluşturduğu bir sivil çatışmalar sisteminin içine girme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Dindar olmanın, belli mensubiyetlerin güdümünde hareket etmeye dönüştüğü, Kürt olmanın, ancak siyasi, tekil merkezlerin emirlerine uyarak gerçekleşebileceği, laik devlet yapısını savunmanın belli anlayışları dillendiren gurupların tekelinde olduğu, çoğul ama bütünleşememiş bir siyasi toplum mu oluyoruz? Birbirleriyle sürekli çatışma halinde olan, ortak paydalarını yitirdiği için birlikte düşünemeyen, başka kimliklerin korkusundan sorgulamaya cesaret edemediğimiz bir alt-kimlikler dünyasının tahakkümüne mi teslim olmakta birey?

Eğer böyle bir gidişat varsa, ister hâkim ister azınlık olsun her kesimdeki bireylerin özgürlüklerini şu ya da bu ölçüde kaybederek çıkacakları bir sürece giriyoruz demektir.

Böyle bir gelişmeyi önlemenin temel yolu yeniden bir araya gelmek, ortak paydayı bulmak, birer parçası olduğumuz ve onlardan ayrı olamayacağımız aidiyetlerimizi alt-kimlik diktatörlerinden arındırdığımız siyasi toplumu özgürlük ve eşitlik ilkeleriyle birlikte inşa etmektir.

Yeni Yüzyıl, 01.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/alt-kimlik-diktatorlukleri-1851

Alevi meselesinde çözüm

AK Parti iktidarları Türkiye’nin pek çok kronik sorununda oldukça önemli iyileştirmelere ve reformlara imza attı. Sanırım Ak Parti’nin en zayıf ve geri kaldığı alanlardan biri Alevilik meselesi oldu. Gerçi Dersim için yapılan özür ve TRT’de Muharrem ayında özel program gibi anlamlı ve sembolik önemi yüksek hamleler yapıldı. Diğer taraftan, 2009’dan beri AK Parti Alevilerin talep ve beklentilerini anlamaya ve meseleyi ortaya koymaya yönelik çok sayıda toplantı ve çalışma yaptı. Ancak, bu hazırlıkların çözüm getirici sonuçları pek alınamadı. Medyaya yansıyan haberlerden anlaşılan o ki, Davutoğlu Hükümeti konuyla ilgili olarak yeni bir girişimde bulunmuş. Tabiri caizse yeni bir Alevi Açılımı ufukta görüldü. Bu yeni sürecin, konuşma ve toplantıların çokça yapıldığı, ama çözüm ile sonuçlanmayan bir kısır döngüye girmesine izin vermemek lazım.

Alevi meselesiyle ilgili sadece AK Parti ve Hükümetleri değil sivil toplum kuruluşları da çok sayıda çalışma yaptı ve hala yapmaktalar. Liberal Düşünce Topluluğu yaptığı bu çalışmaların ürünü olarak geçenlerde “Alevi Meselesinde Çözüme Odaklanmak” başlıklı bir rapor yayınladı. Hükümet bu yeni süreçte kendi yaptığı çalışmaların yanında sivil toplum örgütlerinin görüş ve değerlendirmelerinden de yararlanmalıdır. Topluluğun yayınladığı Rapor oldukça kısa ancak derli toplu ve çözüme odaklı bir perspektifle hazırlanmış. Raporda bilhassa Alevilerin üzerinde geniş uzlaşı oluşturduğu talepler ve bunlara dair çözüm önerilerine yer verilmiş. Sorunlar dört ana grupta toplanmış. Bunlar; 1) Cemevleri ve Dedelerin Hukuki Statüsü, 2) Eğitim Sisteminde Alevilik, 3) Eşit Yurttaşlığa İlişkin Talepler, 4) Çeşitli Talep ve Hassasiyetler başlıklarından oluşuyor. Ben burada Raporu da dikkate alarak kendi önerilerimi ifade edeyim.

Ele alınması en kolay olanı en sonuncusu. Bu başlıkta Alevilerin, hassasiyetlerden kaynaklanan Muharrem ayının tatil edilmesi veya TRT’de Alevilik konusunun daha fazla işlenmesi gibi taleplerine yer verilmiş. Alevilerin tarihsel ve sosyolojik hassasiyetlerinin gözeten bir dil ve perspektifin işleri hayli kolaylaştıracağını düşünebiliriz. Üçüncü başlık, Alevilerin kamuda ve toplumda maruz kaldıklarını düşündükleri ayrımcılıkla ilgili şikâyetlerini içeriyor. Bu sorunların çözümü daha uzun vadeli olmakla birlikte kamuda hemen çeşitli düzenlemeler yapılabilir. Ayrımcılığa karşı çeşitli denetleme ve şikâyet mekanizmaları oluşturulabilir, önyargı ve negatif algıya karşı eğitimler verilebilir.

İkinci başlık altındaki meselelerin büyük kısmı aslında okullardaki zorunlu din dersinin kaldırılması gibi tek bir hamleyle çözülebilir. Bana kalırsa devlet okullarında her iki mezhep için de seçmeli din derslerine gerek yoktur. Aileler pekala çocuklarına kendi istedikleri yerde ve şekilde din eğitimi aldırabilirler. Alevilik seçmeli dersi önerilerden biri, ancak bu dersi kimin ve hangi müfredata göre vereceği gibi çeşitli sorunlar bu önerinin kapısında beklemektedir. Bunun yerine ailelerin belirlediği bir yerden alınan bu dersi Bakanlığın çeşitli şekillerde finanse etmesi veya desteklemesi gibi çözümler üzerinde düşünülebilir.

İlk başlıkta toplanan mesele ise devletin sağlayacağı çeşitli mali ve idari imkanlardan yararlanılabilmesi için Cemevlerinin nasıl bir hukuki statü içinde tanımlanacağı ile ilgili. Burada Aleviler bir kısmı Cemevlerinin ibadethane olarak tanımlanmasını talep ederken, Hükümet “İrfan Merkezleri” gibi bir tanımlamadan yana görünüyor. İkisinden farklı olarak, kanunda “ibadethaneler ve Cemevleri” şeklinde bir düzenleme yapmanın çözümü kolaylaştırabileceğini düşünüyorum.

Her öneri tartışılabilir, ancak bu süreçte en önemli nokta çözüme odaklı bir perspektifi korumaktır.

Yeni Yüzyıl, 01.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/alevi-meselesinde-cozum-1854

Dokunulmazlıkta öfke ve acele

HDP’lilerin dokunulmazlığı meselesini tekrar ele almak istiyorum. Çünkü bu konudaki tutumlar hem genel olarak Türkiye demokrasisi hem de özel olarak Kürt sorunu açısından önemli sonuçlara yol açabilecek nitelikte. Her ne kadar Davutoğlu’nun hamlesiyle dokunulmazlık tartışmasının alanı genişlediyse de meselenin merkezinde hâlâ HDP milletvekilleri var.

Demokrasi tarihinde milletvekillerinin görüşlerinden ve sözlerinden dolayı taciz edilmemesi kuralının Fransız Devrimi’nden itibaren gelişmesi ve şekillenmesi mühim bir yer işgal etmekte. Milletvekilleri hep birlikte yasama organını teşkil eder. Yasama üç ana kuvvetten biri. Ayrı bir teşkilâtı olmaması yüzünden yürütmeye ve yargıya karşı her zaman dezavantajlı. Milletvekillerinin yürütmenin ve yargı bürokrasisinin elinde şamar oğlanına dönmemesi milletvekilliği statüsünün güçlendirilmesine bağlı. Aksi takdirde, geçmişte bu ülkede örnekleri görüldüğü üzere milletvekilleri çok korumasız kalabilir ve bu yasama organını zayıflatır.

Uygarlık şiddetin sınırlanmasına ve kurallara tâbi kılınmasına bağlı. Terör ise gayri insanî. Terör şiddeti sınırsızlaştırır, vahşileştirir, kuralsızlaştırır. Tanımı ve kapsamı üzerinde kısmî ihtilâflar olmakla birlikte terör tüm demokrasilerde dışlanmakta ve ağır şekilde cezalandırılmakta. Diğer taraftan, teröre övgü ve teröristleri teşvik anlamına gelen sözler de çoğu zaman ifade özgürlüğünün sınırları dışında tutulmakta. Ancak, elimizde hangi sözlerin teröre teşvik sayılacağını hemen anlamamızı sağlayacak ve hepimizi uzlaştıracak bir şablon yok.

HDP’li bazı milletvekillerinin teröre destek verdiği iddia ediliyor. Buna dayanarak dokunulmazlıklarının kaldırılması ve yargılanmaları isteniyor. Meselelere tahlil edişte benimsediğim yaklaşım gereği bu konuda da toptancı olmamak gerektiğini düşünüyorum. Bunun anlamı şu:  Dokunulmazlık açısından her milletvekilinin durumu tek tek değerlendirilmeli, toptancı olunmamalı.

Araba bagajında silah taşıma, teröristleri saklama gibi fiilleri işlemiş milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve yargılanması anlaşılabilir. Ancak, HDP milletvekillerininne kadar aşırı ve itici olursa olsun sözlerinden dolayı aynı muameleye tâbi tutulması aynı kolaylıkla kabul edilemez.

HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması iki düzeyde değerlendirilebilir. İlki, demokratik standartlar ve teamüller. Bu açıdan bakıldığında bazı vekillerin dokunulmazlığının sırf sözlerin yüzünden kaldırılması yanlış olur ve demokrasimize zarar verir. İkincisi, faydalar ve zararlar. Kürt meselesinde en önemli şey, içinde bulunduğumuz şiddet dalgasına rağmen, ilgili kesimlerin ve tarafların konuşabilmesi. Sözlerinden dolayı bazı milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması karşılıklı konuşma imkânını azaltır, diyalog alanını daraltır. Kürt probleminin çözümüne değil çözümsüz kalmasına hizmet eder.

PKK anti-demokratik hendek siyasetiyle büyük bir hata yaptı. Yanlışı sürdürmekte ısrarlı da görünüyor. Bu, HDP/PKK’nın Kürt halkı içindeki tabanını zayıflatmakta. Bütün göstergeler buna işaret ediyor. HDP bugün seçim yapılsa barajı aşamayacak görünüyor. Milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması bu süreci aksatır, hatta tersine çevirir. HDP tabanını konsolide eder. Belki de HDP kurmayları keşke böyle bir şey olsa diye el ovuşturuyorlardır. Kaldı ki, bu yol daha önce de denendi ve iyi sonuç vermedi.

HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması PKK ile mücadelede devletin pozisyonunun ahlâkiliğini de zayıflatır. Bu durumda demokrat yazarlar ve Kürt kanaat önderleri HDP/PKK’ya dönüp, “Meclis’te varsınız. İstediğiniz gibi siyaset yapabiliyorsunuz. Onlarca mahallî idarede iktidarsınız. Durum böyleyken hangi hakla ve ne umarak şiddete başvuruyorsunuz?” diye soramaz.

Öfke ve acele çoğu zaman yanlışa yol açar. Türkiye HDP’li vekillerin dokunulmazlığı meselesinde öfkenin ve aceleciliğin önünde sürüklenmemeli.

Yeni Yüzyıl, 01.04.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/dokunulmazlikta-ofke-ve-acele-1850

Toptancı suçlamalar gayri-medenidir – Vahap Çoşkun

Bir kişinin yaptığını onun içinde yer aldığı veya ilişkili bulunduğu gruba mal etmek kabul edilemez. Unutulmamalı ki, yarın-ertesi gün her birimizin çevresinde, yanında yöresinde bulunanlardan biri de bu tür lanetli bir fiilin faili olabilir.

Hakkında çok yazılıp çizildi. Ancak üzerinde ne kadar durulsa yeridir. Karaman’da 10 çocuğun cinsel istismara uğramasından bahsediyorum. Hazırlanan iddianame vakıanın vahametini gözler önüne seriyor. Buna göre; nöbetçi belletmen M.B. 2012-2014 yılları arasında Ensar Vakfı’na ait yatılı evde 3, KAİMDER pansiyonunda ise 7 çocuğa cinsel istismarda bulunmuş. Belletmen, ifadesinde 10 yaşından beri erkeklere ilgi duyduğunu belirtmiş ve çocuklarla ilişkiye girdiğini itiraf etmiş. Adli Tıp Kurumu’nun raporu da cinsel istismarın varlığını belgelemiş.

Çocuklar, toplumda en çok korunmaya mazhar grubu oluşturur. Onları mevcut ve muhtemel tehlikelerden muhafaza etmek, onların gelişimini sağlamaya çalışmak gerekli tedbirleri almak iyi ve ahlaklı bir toplum olmanın asgari şartıdır. Dolayısıyla her kurumun ve her ilgilinin çocuklara yönelik her suç ve suç iddiasının üzerine ihtimamla eğilmesi, vakıayı detaylı bir şekilde tetkik etmesi gerekir.

Bahse konu olayda dikkatlerin odaklanması gereken üç yer vardır: Adli makamlar, siyasi aktörler ve Ensar Vakfı. Adli makamlar, olayın duyulmasının kabinde hemen devreye girdi, araştırmalarını yaptı. Savcılık iddianamesini hazırladı ve sanığın en üst sınırdan cezalandırılmasını talep etti. Bazı siyasilerin derdini anlatamayan veya yanlış anlaşılmaya müsait beyanları dışında siyaset de görevini yaptı. Siyasi liderler en sert şekilde tepki verdiler. Dört partinin ortak önergesiyle Meclis’te bir komisyon kuruldu.

Vakfın sorumluluğu

Cinsel istismar, Ensar Vakfı’nın denetimindeki bir yatılı evde vuku buldu. Suç şahsidir, cezasını işleyen çeker. Ama bu, vakfın bir sorumluluğun bulunmadığı anlamına gelmez. Yaşananlardan vakıf da sorumludur ve bu sorumluluk hem geçmişe hem de geleceğe dönüktür.

Vakıf, öncelikle kendi içinde çok ciddi bir özeleştiri ve inceleme süreci başlatmalıdır. Adı geçen belletmene nasıl görev verilmiştir? Burada tetkiklerde bir ihmal var mıdır? İstismar neden bu kadar uzun bir süre gizli kalmıştır? Çocukların vakfa güven duymamalarının sebepleri nelerdir? Vakıf bu konularda kendini detaylı bir şekilde sorgulamalı, enerjisini ve imkânlarını olayın -örtbas edilmesi için değil- tüm boyutlarıyla açığa çıkması için kullanmalıdır. Yanlışlarını ve eksikliklerini gördüğü çalışanlara müeyyide uygulamalıdır. Ulaştığı bilgi ve belgelerini yargıya iletmeli, maddi gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmalıdır.

Böyle bir hadiseyle anılmanın vakfın itibarını sarsması ve güvenilirliğini azaltması tabiidir. Bunun menfi tesirinin asgariye indirilmesi, zamana ve vakfın tavırlarına bağlıdır. Vakıf bir daha böyle bir facianın tekrar etmemesi için gerekli tüm tedbirleri almalıdır. Kötü izler ancak bu şekilde silikleşir, vakfın ihtiyaç duyduğu itibar ve güven ancak bu şekilde kazanılır.

Çocukların araçsallaştırılması

Çocuk istismarı, çok hassas bir mevzuu. Toplumun buna duyarlı olması ve reaksiyon göstermesi son derece önemli ve değerli. Maalesef bu son olayda da tartışmanın odağı yanlış yerlere kaydı yine. Çok dikkatli tartışılması gereken bir mesele acımasız politik mücadelenin aracı kılındı. Vakfın dini kimliği ve iktidara yakınlığı vesile bilinerek, AKP’ye ve onun seçmenlerine yönelik ağır bir dile müracaat edildi. Dine ve dindarlara hakaret edildi. İslam dini tacizin kaynağı olarak gösterildi, neredeyse bütün dindarlar aynı kefeye konularak tahkir edildi.

Sadece bu da değil. Genelleştirme yapmanın yanlışlığına dikkat çekenler de bu saldırılardan payını düşeni aldı. Birinin ahlak dışı eyleminin bütün bir kesime mal edilemeyeceğini söyleyenlere de edilmedik laf bırakılmadı. Ne tecavüzcülükleri (!) kaldı, ne de tecavüzcülerin koruyucusu (!) olmaları.  Bazıları karşıt olarak gördüğü bir kesime vurmak için bir fırsat ele geçirdiğini düşünüyor ve abandıkça abanmayı kendine bir hak olarak tanıyor. Oysa bu, iki açıdan çok büyük hata:

İlkin, toplumda infial uyandıran, nefretle karşılanan fiiller bir dinle, grupla veya ideolojiyle ilişkilendirilmez. Ne yazık ki bu insan doğasıyla ilintili bir durum. Ve insan dair olan hiçbir şey bizim yabancımız değil. Her topluluğun içerinde tüylerimizi diken diken eden ve tanık olduğumuzda insanlığımızdan utandığımız eylemleri gerçekleştirenler olabilir. Hıristiyan, Yahudi veya Müslüman; dindar, seküler veya ateist; muhafazakâr, liberal veya sosyalist, vs. fark etmez her grubun içinden kötüler çıkabilir.

Kitlesel itham

Bu itibarla, bir kişinin yaptığını onun içinde yer aldığı veya ilişkili bulunduğu gruba mal etmek kabul edilemez. Unutulmamalı ki, yarın-ertesi gün her birimizin çevresinde, yanında yöresinde bulunanlardan biri de bu tür lanetli bir fiilin faili olabilir. O vakit, bir başkasının yaptığından dolayı bizim karalanmamız ne kadar gayri-ahlaki olacaksa, bugün birinin yaptığından hareketle bir kimliğin bütün mensuplarını damgalamamız da o kadar gayri-ahlaki olacaktır. Toptan suçlamalarla kitleleri mahkûm etmek, gayri-medenidir.

İkincisi, tartışmanın gayesi çocuklarımız böyle felaketlerden nasıl koruyacağımız olmalı. Mağdur olan çocuklara nasıl yardım etmeliyiz? Hangi tedbirleri almalıyız? Yasal ve fiili planda ne tür adımlar atmalıyız? Nasıl bir denetim ve gözetim mekanizması geliştirmeliyiz?  Bu suallere cevap üretme çabasının yerini kitlesel ithamlar aldığında eksen kayar, esas sorun ikinci veya üçüncü plan düşer. Çocukları siyasi hedeflerin mezesine dönüştürmek, onlara yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Serbestiyet, 31.03.2016

http://www.serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/toptanci-suclamalar-gayri-medenidir-675954

Anayasal kurumlar ve demokrasinin sınırlarını korumak

 Türkiye’de siyasi rejim bir takım endekslere göre hibrit, yani melez bir karakter arz ediyor. Türkiye tam demokratik bir rejim olarak değil, yarı demokratik bir rejim olarak tasnif ediliyor. Bu tasnif son birkaç yılın değil, 1960’ların sonundan itibaren Türkiye bu tasnifin içinde. Zaman zaman bu kategorinin içinde yükseliyor, zaman zaman da düşüyor. Bu endekslerde, durum tespiti veya anın bir fotoğrafı çekilebiliyor ancak durumun tahlili veya sebepleri üzerinde yeterince durulmuyor. Bu açıdan bakıldığında hala problemler olmakla beraber, Türkiye demokrasisi tarihi kökleri olan temel problemleri aşmayı başardı.

Türkiye 1961’den bu yana vesayet sistemi ve ideolojisinin kötürüm bıraktığı bir siyaset ve sivil yönetim krizi yaşıyordu. Son 15 yıldaki gelişme ve tartışmalar, bu krizin aşılmasını sağladı. Vesayet sistemi ve ideolojisinin bel kemiği kırıldı. Böylece siyasetin önünde geniş bir alan açıldı. Şimdi ortaya çıkan bu siyasi alanın demokratik siyaset tarafından doldurulması ve anayasal kurumların vesayet kurumlarına dönüşmeden demokratik çerçevede yeniden inşası gerekiyor.

Demokrasinin Sınırları Korunmalı

Önceki yazıda siyasi parti ve aktörlerin ortaya çıkan siyasi alanı doldurması konusunu ele almıştık. Bu yazıda anayasal kurumlar üzerinde duralım. Yeni anayasa yapılsa da yapılmasa da, başkanlık sistemine geçilse de geçilmese de anayasal kurumların demokratik otoriteyle ve standartlarda yeniden inşası ve tanımlanması kaçınılmazdır. Son günlerde Anayasa Mahkemesi, yüksek yargı organları, ordu ve istihbarat üzerindeki tartışmaların artması bu bakımdan manidardır.

Türkiye kısmen mevzuat düzeyinde ama esas itibarıyla fiilen vesayet sistemini yıktı ancak henüz yeni anayasasını yaparak, bu mücadeleden ortaya çıkan “demokrasi fazlası”nı konsolide edip hukukileştiremedi. Bu belirsizlik hali, anayasal kurumlar üzerindeki baskıyı arttırıyor. Bir kısım muhalefet, PDY, medya ve yurt dışı aktörlerin baskıyla anayasal kurumlar demokrasiyle bağdaşmayan ama bu kurumlarım tarihi geleneklerini canlandırmaya yönelik bir yönlendirme yapılmaya çalışılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hükümet ve vesayete karşı çıkan geniş toplumsal kesimler de anayasal kurumların yeniden vesayetçi kurumlara dönüşmesini çağrıştıracak uygulamalara karşı sert tepki veriyorlar.

Demokrasinin Temel Problemleri Aşıldı

Bu tartışma özellikle Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru üzerine verdiği kararlar etrafında yaşanıyor. Bu tartışma karşısında seçilmiş otoritelerin tavrı kadar, anayasal kurumların tavrı da hayati derecede anlam taşıyor. Anayasal kurumlar, vesayet sisteminin yıkılmasıyla ortaya çıkan siyasi alanı işgal etmeden, kendi alanlarını ihlal etmeden meşru usuller dairesinde fonksiyonlarını icra etmemeliler. Bu fonksiyon ve sınırları aşarak siyasi boşluğu doldurmaya iktidar veya muhalefetin rolünü oynamaya yönelen her kurum sadece demokratik yönetime değil, devlet kapasitesine de fevkalade zarar verecektir.

Anayasal kurumlar açılan siyasi alandaki rekabete kesinlikle karışmamalıdır. Türkiye’de demokrasinin konsolide edilmesi ve siyasette dengelerin yerine oturması için anayasal kurumların, vesayetçi sistem ve ideolojiye savrulmaması şarttır. Bu bakımdan her anayasal kurumun, kendi içindeki bu tür eğilimleri törpülemesi ve dışarıdan gelen tahriklere kapılmaması elzem… Şüphesiz demokrasi, bu kurumların insafına bırakılmayacak seçilmişlerin iradesine sahip olmalıdır.

Türkiye, bu bakımdan Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümetinin tecrübe ve kararlılığına sahip. Anayasal kurumlar ise önümüzdeki günlerde geçmiş hataları tekrar etmeyecek nitelikli yöneticilerin ve kamuoyunun desteğiyle kendilerini, demokratik iradeyi esas alacak bir yenileme ve sınırlandırma yeteneğine test edecektir… Gezi, 17/25 Aralık, 6-8 Ekim olayları ve son terör kampanyası karşısında bu imtihanın her şeye rağmen başarıyla verildiğini kaydedelim. Demokrasi bakımından temel ve tarihi problemlerini aşan bir Türkiye’nin demokrasi endekslerindeki yerinin yükselmesi, bu zemin ve başarıya dayanılarak reformlarla olacaktır. Eğer bu imtihan verilmeseydi endekslere girecek bir demokrasi ve hatta Türkiye kalmayabilirdi.

Yeni Yüzyıl, 31.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/anayasal-kurumlar-ve-demokrasinin-sinirlarini-korumak-1840

Gündemi demokrasi belirlemeli

Putin ve çevresi “Saray sonrası”na hazırlanıyormuş. ABD’den aynı yönde çok güçlü sinyaller geliyormuş. Tarihin akışı hızlanmışmış.

Bazen siyasi analiz temenniye karışıyor, bazen de “iyi haber alan kaynaklardan” aldıklarını sandıkları duyumlara. Tam olarak ne olacağını onlar da bilmiyor belki, ama hasretle bekliyorlar. Bahar gelecek, “bişey” olacak ve sevmedikleri Erdoğan’dan kurtulacaklar.

İyi de ne olacak? Sihirli bir değnek mi değecek? ABD darbe mi yaptıracak? Muhtıra mı verdirecek? Rusya ile beraberce işgal mi edecek? Devrim mi olacak? Uydu mu düşecek?

Seçimler yaklaşmış falan değil. Üç vakte kadar bir erken seçim veya “erken cumhurbaşkanlığı seçimi” de görünmüyor.

O halde ne olacak?

Bir an için bu acınası temennileri gerçek kabul edelim, bunları söyleyenler, aslında siyasetin siyaset dışı bir yolla kesintiye uğrayacağını, birilerinin/bir devletin/devletlerin operasyon yapacağını, halkın seçtiği iktidarın gayri meşru yollarla alaşağı edileceğini de kabul etmiş oluyorlar.

Ahlaksız Beklenti

Öncelikle şu tespiti yapalım:

Eğer bunu başarırlarsa, ülkenin yönetimi, nihai buyurma yetkisi, bunu sağlayan güce geçecek. Sahnenin önünde kim olursa olsun, aslında ülke fiilen işgal edilmiş olacak. Ondan sonra yaşanacak her şey, onu gerçekleştiren iradenin kontrolünde olacak.

Erdoğan’dan kurtulmak için değer diyebiliyorlar mı?

Bir kesime egemen olan ruh haline bakınca, galiba cevabı hepimiz biliyoruz.

Tıpkı bir “kaset operasyonu” ile liderliği değiştirilen CHP’nin durumunda olduğu gibi.

Ben bir CHP seçmeni olsaydım, bazı bakımlardan Baykal döneminin ulusalcı CHP’sindense Kılıçdaroğlu’nun CHP’sini tercih edebilirdim. Ama her seferinde aklıma onu oraya getiren iradenin kim olduğu sorusu kalırdı ve bu yüzden hiçbir zaman içim rahat etmezdi.

Siyasetin aşağıdan yukarıya bir süreçle ve insanların vicdani kanaatleri doğrultusunda verdikleri oylarla değişmesi meşrudur ve bu durumda ortaya çıkacak tablodan peşinen korkmak da gerekmez.

Halk ne yaparsa doğrudur demiyorum, ama insanların akıl ve vicdan sahibi varlıklar olarak, kendileriyle ilgili kararları kendilerinin alması hem ahlakidir, hem de başkalarının onlar yerine alması durumuna kıyasla, kendi iyiliklerine de çok daha fazla hizmet eder.

Dolayısıyla demokrasilerde meşru siyasi süreçler içinde bir iktidarın gidip diğerinin gelmesine itiraz edilemez. Gayri meşru olan “zor”dur; birinin güç kullanarak siyasetin akışına müdahale etmesidir.

Şu yazdıklarıma bakıyorum da, yaşını başını almış insanlara demokrasinin alfabesinden bahsetmek zorunda kalıyoruz. Bakın darbeler kötüdür, demokrasi dışı yollara umut bağlamayın, devletlerden operasyon beklemek ayıptır gibi.

Ama galiba bu konuda yapabileceklerimiz sınırlı.

Bu yaştan sonra tüm demokratlık cilasının dökülmesi pahasına bu hale düşenlerle, kendisini Erdoğan düşmanlığıyla hasta edenler için yapabileceklerimiz sahiden çok sınırlı.

Gündemi Demokrasi ve Özgürlükler Belirlemeli

Dikkat edilmesi gereken, o ruh haline bakıp, abartılı bir siyasi şüpheciliğe ve kabuğuna çekilme psikolojisine girmemek olmalı.

Önlem alınmasın demiyorum. Örneğin darbe veya operasyon ihtimali her zaman ve her ülke için önemlidir ve ciddiye alınmalıdır.

Ama teyakkuz mantığı ile savunmaya geçmek, ülkenin demokrasi ve özgürlükler adına atması gereken adımları engellerse, bu bütün ülkeye zarar verir.

Alevi meselesiyle ilgili adım atılacağına dair haberler umut verici. PKK ne yaparsa yapsın, hendeklere, çatışmalara ve canlı bombalara rağmen onun sokmaya çalıştığı ruh haline teslim olmadan, Kürt meselesinde de hak temelli çözüm perspektifi sürekli canlı tutulmalı.

Bu ruh haliyle elbette mücadele etmek gerek.

Ama ondan etkilenmeden.

Yeni Yüzyıl, 31.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/gundemi-demokrasi-belirlemeli-1843

Güvenlikçi yaklaşım yeterli mi?

Demokratik siyaset kanallarının açık olduğu ve toplumsal taleplerin siyaset aracılığıyla dile getirilip gerçekleştirilebildiği bir ülkede, silahlı grupların kamu görevlilerine ve sivil vatandaşlara karşı şiddet kullanması meşru kabul edilemez. Bu yüzden, Türkiye Cumhuriyeti’nin silahlı adamlardan müteşekkil PKK’lı gruplara karşı şiddet kullanması hem haklı hem gerekli. Haklılığın kaynağı demokratik siyasetin bazı engellere rağmen işletilebilmesi. HDP’nin son iki yılda nereden nereye geldiği bunun en iyi delili. Gereklilik ise, bazılarının zannettiğinin tersine, devleti değil asıl vatandaşları koruma ihtiyacından kaynaklanmakta. Çünkü, tarihî tecrübelerle sabittir ki, silahlı gruplar, hangi amacın peşinden koşarlarsa koşsunlar, en büyük zararı sade, sıradan, sivil ve korumasız toplum katmanlarına veriyor.

Askerî vesayetin geriletilmesi ve gemlenmesinden sonra Türkiye Kürt sorununu çözme yolunda epeyce mesafe aldı. Tek başına ele alındığında fazla bir şey ifade etmese dahi bir araya geldiğinde büyük değişiklik anlamına gelen reformlar gerçekleştirdi. O kadar ki, AK Parti hükümetleri Kürt sorunu açısından tartışmasız gelmiş geçmiş en reformcu hükümetler sıfatını kazandı. Bundan insana değer veren, bu ülkenin insanlarının saçma sapan nedenlerle ölmemesini isteyen, ülkenin enerjisini suni değil gerçek problemlerin çözümüne sarf etmesini isteyen herkes memnuniyet duymuştur. AK Parti’nin bu katkıları da, ne olursa olsun, unutulmayacak ve tarih tarafından yazılacaktır.

Ne var ki, 7 Haziran seçimleriyle başlayan, PKK’nın Temmuz 2015 ortalarında çatışmasızlığı bitiren cinayetleri ve toplu savaş çağrılarıyla patlayan bir acı döneme girdik. Birçok çatışmayı, ölümü yaşamaktayız. Bu arada diller de sertleşti ve AK Parti tabanı ile HDP tabanı arasında tuhaf bir gerginlik ortaya çıktı. Bunun AK Parti aleyhine olacağını düşünen çeşitli güç odakları da ayrışmayı ve çatışmayı koyulaştırmak için adeta yangına odun taşıdı. 1 Kasım seçimleri bu dili ve ortamı biraz yumuşattıysa da gerginlik dinmedi. PKK’nın şiddeti şehirlere taşımaya karar vermesi Kürt meselesini yeni ve daha önce görülmemiş, hâlen içinde bulunduğumuz bir evreye soktu.

HDP liderleri sık sık densiz, lüzumsuz sözler sarf etmekte, hükümet te ağırlıklı olarak güvenlikçi vasfını verebileceğimiz bir dil kullanarak bunlara cevap vermekte. Her şeye rağmen, AK Parti kurmaylarının ve hükümet sözcülerinin daha dikkatli, özenli, şefkatli, kucaklayıcı, yumuşak bir dil kullanması iyi olur. Hükümet çevrelerinin sözleri bazen Kürtlerle PKK, Kürt sorunuyla PKK terörü arasında yeterince ayrım yapmıyor. Bu tavır AK Parti’yi alaşağı etmek isteyen medyanın da desteğiyle PKK’ya şimdiye kadar bulamadığı kadar geniş bir toplumsal tabana ulaşma şansı veriyor.

Hükümetin güvenliği ciddiye alması ve kamu düzeninin önemine işaret etmesi anlaşılır bir şey. Neticede her şiddet olayının, yaralanma ve ölümün hesabı, doğal olarak, bir şekilde onun önüne konacaktır. Vatandaşların canının ve malının korunmasından da hükümet sorumludur. Ancak, hükümetin bütün bunlara rağmen -belki de özellikle bunlar yüzünden- çok daha anlamlı, yararlı ve kuşatıcı bir dil kullanması en doğrusu.

Ayrıca, hükümet Kürt meselesini sırf bir güvenlik meselesine indirgememeli. Güvenlik Kürt meselesinin bir kısmıdır ama kesinlikle tamamı değildir. Böyle düşünen kendisini çok kötü bir şekilde aldatmış olur. Terörün en azından yerleşim birimlerinde bitirilmesinden sonra yapılması gereken şeyler, atılması gereken adımlar var. Dolayısıyla, hükümet konuşma dilinde özen göstermekten mahalleler PKK işgalinden kurtarıldıktan sonra atılacak sosyal, ekonomik ve siyasî adımlara kadar uzanan geniş bir yelpazede kapsamlı, ayrıntılı hazırlıklar yapmalı. Sırf güvenlikçi bir dile ve yaklaşıma kendisini ve dolayısıyla ülkeyi mahkûm etmemeli.

Yeni Yüzyıl, 31.03.2016

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/makale/guvenlikci-yaklasim-yeterli-mi-1838