Ana Sayfa Blog Sayfa 218

Durma düşersin!

Türkiye gibi vesayet rejimi de dâhil devletçi yönelimleri olan ve demokrasilerini pekiştirememiş devletlerde, demokrasinin güçlü bir şekilde inşası için devlet organlarının ve kamu yönetiminin reforma tabi tutulması en önemli ihtiyaçlardan biridir.

Devlet organlarının ve kamu yönetiminin olduğu gibi korunması, temel ilke ve kuralların değiştirilmeden muhafaza edilmesi istenilen demokratikleşmeyi sağlamayacağı gibi, bir geri gidişe, bürokrasinin ve vesayet kurumlarının yeniden canlanmasına neden olabilir.

2002 yılından sonra Türkiye’nin başına gelenler gelecek için güzel bir örnek oluşturmaktadır. O dönemlerde devlet yapısını farklılaştırmaya çalışan Turgut Özal liderliğindeki ANAP partisi birçok alanda reformlara girişmiş ancak bunların önemli bir kısmını başaramadan etkinliğini yitirmiş, Özal’ın vefatı ile birlikte bu çabalar sonlamıştı.

1993-2000 yılları arasında belki de Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemlerinden biri yaşandı. İktisadi krizler, siyasi krizler, terörle mücadele adına halka yaşatılan zulüm ve işkenceler damgasını vurdu bu yıllara. Ama en önemlisi 1997 yılındaki muhtıraydı. Bu muhtıra aslında güçsüzleşen bir sistemin yeniden dirilme çabalarıydı. Aynı zamanda ayrımcılık, hak ihlalleri ve gerilemeyi ifade ediyordu.

2000’li yıllarla birlikte başlayan yeni dönem uluslararası ortamın da görece sakin olmasıyla birlikte Türkiye’nin önüne yeni kapılar araladı. Ortaya çıkan fırsatlar en azından Özal dönemine göre daha güçlüydü.

Türkiye 2002 sonrası dönemde oldukça önemli sayılabilecek kanun ve anayasa reformları gerçekleştirdi. 2007 yılında yaşanan vesayet rejimini yeniden canlandırma siyaseti başarılı olamadı. Ancak, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve 2010 yılında yargı sisteminde yapılan değişiklikler dışında bir türlü devlet yapısını değiştirecek hukuki ve idari düzenlemeler yapılamadı.

2011 seçimlerini izleyen dönemde yeni bir anayasa konusunda toplumda mutabakat sağlandı. 2013 yılında Türkiye’nin uzun dönemdir devam eden şiddet sorunu “çözüm süreci” ile halledilmeye çalışıldı. Tam iler yeniden yoluna giriyor derken üst süte gelen toplumsal olaylar, başta Ortadoğu olmak üzere uluslararası alanda artan belirsizlikleri, devlet içindeki örgütlenmelerin yarattığı tahribat ve çözüm sürecinin duvara toslaması umutları azalttı. Umutları azaltmakla kalmadı, Türkiye’nin gerçekleştirmesi gereken reformlardan uzaklaşmasına neden oldu.

Günümüzde Türkiye hala bu olumsuzlukların etkisi altında kalmaya devam ediyor. Şiddet toplumsal hayatımızı ve güvenliğimizi tehdit etmeye devam ederken, başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da istikrarsızlık daha artmış durumda. Toplumsal kesimler arasındaki güvensizlik ilişkisi de bir kutuplaşma görünümü sunuyor.

Böyle bir ortamın her türlü tehlikeye açık olduğunun bilinmesi gerekir. Daha iyi bir demokrasi ve hukuk devleti yolunda ilerleyen ülkelerde siyasi iktidarların göreli önemi de daha fazladır. Söz konusu tehlikelerin savuşturulabilmesi siyasi iktidarın kararlığına, rasyonelliğine, toplumu kucaklayıcı tutumuna bağlıdır.

“Durma düşersin!” Türkiye konumundaki her ülke için geçerli bir slogan.

Türkiye’nin yaşadığı tüm badireleri atlatabilmesi, ancak demokratik dünyanın tecrübelerinden uzaklaşmadan atacağı adımlarla mümkün olacaktır.

Böylesine kritik bir dönemde hukuki ve siyasi dönüşümün hızlandırılması, kamu reformuna çok boyutlu bir çerçevede devam edilmesi bir fasit daireye düşülmesini engelleyecek en önemli araçtır. Eğer bu fasit daireye girilecek olursa ondan yararlanacak olan sadece eski düzenin savunucuları olacaktır.

Zaten gecikilmiş bir yolda mola için daha fazla zaman harcanmamalıdır.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 10.05.2016

Slogan değil, analize ihtiyacımız var

Türkiye, çok büyük bir dönüşüm yaşıyor. Küresel kapitalizm, Avrupa Birliği ve Anadolu burjuvazisinin dinamikleri üstünde yükselen bu dönüşüm, belki de Batılılaşma sürecinin doğal sonucu. Ancak gelinen bu aşamada, düne kadar batılılaşma taraftarı olanlar ile batılılaşma karşıtı olanların saf değiştirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla dönüşüm reaksiyonunu da beraberinde getiriyor. Tartışmaların giderek sertleştiği bir geçiş dönemindeyiz.

Siyasetten iktisada, hukuktan kültürel alanlara yayılma istidadı gösteren tartışmalar, giderek bir kutuplaşmaya dönüşüyor. Kutuplar, bizleri kendi mağaralarına çekmek istiyorlar. Gerçek dünyada olup bitenlerden farklı, gölge bir dünyaya inanmamızı, iman etmemizi ve inanmayanlarla savaşmamızı istiyorlar. Farklılıkları siyah ve beyaza indirgiyor, ara renkleri yok etmek istiyorlar. Böylece tartışma iyi kötünün, doğru ile yanlışın savaşına dönüşüyor. İşte ideolojiler, “idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri” olarak burada tedavüle giriyor ve kısa zamanda da yerlerini sloganlara bırakıyorlar. Cemil Meriç’in 1970’lerde soğuk savaş döneminde söyledikleri bugünkü Türkiye’ye de hitap ediyor.

“Karanlık kinlerin birbirine saldırttığı çılgın sürülerin savaş çığlığıdır slogan. İlkelin, budalanın, papağanın ideolojisidir. Düşünce ile çığlık bağdaşmaz. Şuurun sesi çığlık değildir, yabani bağırır medeni insan konuşur”.

Türkiye bugün de 70’lerden farklı değil, medeni insanlar gibi konuşmak giderek zorlaşıyor. Çünkü ‘bu ülke’de iktisadi gelişmeye ve dönüşüme rağmen, büyük bir “medeniyet kaybı” yaşanıyor. Bu kayıptan bütün taraflar nasibini alıyor. O halde ne yapmalı, nereye bakmalı ve nasıl bir çözüm aramalıyız?

Türkiye, III. Selim’den bu yana Batı’yı örnek alarak değişmeye ve dönüşmeye çalışıyor. Bu değişim ve dönüşümün ivmesi arttıkça kırılmalar ve tartışmalar da derinleşiyor. Bu bakımdan Türk fikir hayatının ve hatta edebiyatının bu süreç etrafında şekillendiği söylenebilir. Bu şekillenmenin giderek bir sathileşme ve birtakım semboller çevresinde bir kutuplaşmayla neticelendiği de gözlerden kaçmamaktadır. Sathileşmenin ve kutuplaşmanın Türk fikir ve edebiyat dünyasını, Batı’nın ve Doğu’nun klasiklerinden kopartması her kesimden entelektüeli rahatsız etmektedir.

İşte bu vadide Cemil Meriç müstesna bir yere yükselmektedir. Cemil Meriç insanlığın ürettiği bütün klasiklere Batı veya Doğu demeden sahip çıkar, sathileşemeye ve kutuplaşmaya prim vermez… ‘İnsani olan hiç bir şey onun yabancısı değildir’. III. Selim’den beri içinden çıkamadığımız tartışmalarda yolunu arayan herkese yardımcı olan müktesebatı fevkalade geniş, iyi niyetli ve ciddi bir hocadır, Cemil Meriç. Ondan sadece Batı’nın ve Doğu’nun klasiklerini değil, düşünmenin dil ve lügat demek olduğunu, bir savcı gibi kelime ve kavramları sorgulamadıkça hiçbir konuda hüküm veremeyeceğinizi öğrenebilirsiniz. Hükümlerinizin gerekçesiz olamayacağını, gerekçenin ise muhakemesiz olamayacağını… Sorgulayabilmek ve hüküm verebilmek için diyalogun, diyalogu sürdürebilmek için de hoşgörünün şart olduğunu da…

Cemil Meriç fikir yelpazesindeki herkese kendi Mağara’larının dışındaki dünyayı anlatır. Bu anlatımda polemik kaçınılmazdır… Lakin zaman geçtikçe Meriç’in polemiğinin sadece bir Mağara’ya karşı değil, bütün ‘Mağara’lara karşı olduğu görülecektir. Bu yüzden bu ülkede kendi ‘mağara’sının dışına çıkacak herkesin ilk karşılaşacağı kişilerden biri Cemil Meriç olacaktır, olmuştur. Bu bakımdan Cemil Meriç her öncü gibi üzerine düşeni ziyadesiyle yapmış,  yolu açmış ve mağaradakilere yola çıkarmıştır. O yola çıkardıklarına nereye gideceklerini de telkin etmeyen bir yol arkadaşıdır. Adeta çağdaş bir Sokrates olan Cemil Meriç’in kendisine biçtiği misyon, en az üslubu kadar etkileyici değil mi?

‘Bir çağın vicdanı olmak isterdim, bir çağın daha doğrusu bir ülkenin; idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim.’

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 10.05.2016

Gençlerin çağrısı

Bir grup genç Kürt meselesi hakkında bir çağrı yaptı. Bana da ulaştırılan çağrı metnini okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

* * *

GENÇLERDEN ARTIK YETER (EDİ BESE) ÇAĞRISI!

Biz bir vücudun azaları olan Türk ve Kürt gençleri olarak yoğunlaşan şiddet ve çatışma ortamından kaygı duymakla kalmıyor, bu kanayan yaramıza (Kürt sorunu) Artık yeter!, Edi bese! diyoruz. Son derece kritik dünya ve bölge koşullarında çatışmaların sürmesi, linç girişimlerine varan saldırganlığı da besleyerek Türk ve Kürt bütün yurttaşların barış ve güven ortamında birlikte yaşamasını giderek zorlaştırıyor. Bu telafisi olanaksız gelişmelerden büyük endişe duyuyoruz. Hangi etnik kökenden olursa olsun asker sivil gençlerimizin, çocuklarımızın öldürülmesine, hepimizin yaşama hakkının ve geleceğimizin, güvenliğimizin,  özgürlüğümüzün tehdit altında kalmasına HAYIR diyoruz. Bu ülkede herkes için barış, herkes için adalet, herkes için kardeşlik talep ediyoruz.

Şiddetle çözülemediği bunca acı pahasına görülen bu sorunu barışçı yollarla çözmek mümkündür ve çözüm bu ülkede yaşayan yetmiş sekiz milyonun sorumluluğudur. Bin yıldır bu topraklar üzerinde birlikte yaşayan çocuklarımıza kalıcı bir barış bırakmak istiyoruz.

Bugüne kadar kaybettiklerimizin acısını, harap olan şehirlerimizin ve tarihi eserlerimizin sızısını yüreklerimizde hissediyoruz. Bundan böyle yeni hayatların karartılmaması için sesleniyoruz ve yeni Türkiye’nin inşası ve yeni ve bağımsız Ortadoğu’nun selameti için  İttihat-ı Türkiye’yi hep beraber inşa edelim diyoruz.  Devlete, siyasi partilere, halkımıza öneriyor ve PKK’yı ikaz ediyoruz:

  • Sivil, eşit ve özgürlükçü,  ötekileştiren değil bütünleştiren bir anayasa oluşturulmalı.
  • PKK silahlı eylemlere önkoşulsuz olarak derhal son vermeli.
  • Anadilde eğitim verilmeli.
  • Devlet ve devlet mercileri hiçbir milliyetçiliği resmi ve aleni olarak övmemeli.
  • Kürtler PKK’nın şiddetine tepki vermeli.
  • PKK seküler milliyetçi dilini bırakmalı, sulh yolunda samimi bir şekilde ilerlemeli.
  • Kürtler ve Türkler Misak-ı Milli sınırları içinde vatanın bütünlüğünü canla ve başla savunmalı ve istemeli.
  • Kürt ile Türkü birbirine bağlayan rabıtalar, ortak değerle okullarda okutulmalı.
  • Kürtleri Türklere anlatacak dersler milli eğitim müfredatına konmalı.
  • Anayasadaki ulus kavramı etnik vurgularla değil demokratik uluslaşmanın bir ifadesi olarak Türkiye Ulusu ortak aidiyetiyle yeniden tanımlanmalı.
  • Doğu Anadolu ve Güney Doğu Anadolu bölge altyapı ulaşım, iletişim ve enerji yatırımları hızlanmalı.
  • Irak Kürdistan federe yönetimi ile dostane ticari ilişkiler geliştirilmeli ve serbest bölgeler yaratılmalı.
  • Koruculuk sistemi kaldırılmalı.
  • Terör demokratikleşmenin önünde engel olmamalı.
  • İnsan haklarına tam olarak riayet edilmeli
  • Devlet, bürokrasi ve halk önyargılardan kurtulmalı, bununla ilgili ülkenin yedi bölgesinde konferanslar verilmeli.
  • Doğu ve Güneydoğu’da eğitime önem verilmeli
  • PKK çözüm sürecine uygun bir zihniyet değişimine samimi bir şekilde geçmeli
  • Devlet Kemalizm ideolojisinden ve tekçi anlayıştan arınmalı.
  • Devlet ve bürokrasi Türkçülüğü yücelten kelimelerden kaçınmalı
  • Dağlardaki milliyetçilik ibareleri kaldırılmalı
  • PKK Kürtlerin tek temsilcisi, savunucusu olma sevdasından vazgeçmeli.
  • Devlet, bu ülke ülkede yaşayan herkesindir düşüncesini samimi bir şekilde halka yaşatmalı.
  • Yerel yönetimlerin alanı genişletilmeli
  • Siyasi partiler ülkenin selameti için müspet hareketi elden bırakmamalı.
  • Bölgedeki vaazlar Türkçe ve Kürtçe verilmeli.
  • Bölgedeki kurumlara yapılan atamalarda Kürtçe bilen personellerin tercih edilmeli.

Gelin hep beraber SELLAHADDİN EYÜBİ ve BEDİÜZZAMAN kadar KÜRT,  YUNUS EMRE ve MEVLANA KADAR TÜRK OLALIM.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 10.05.2016

Erdoğan’ın gücü

ŞÜPHESIZ ki Erdoğan gücünün zirvesinde bir lider. Bu gücünü en son Davutoğlu’nu başbakanlıktan göndererek sergiledi. Halihazırda Erdoğan ile rekabet edebilecek biri ne parti içinde ne parti dışında mevcut. Ancak, bu son güç gösterisi ironik şekilde Erdoğan’ın güç kaybetmesine yol açabilir. Yüksek profilli bir başbakanı devreden çıkartıp, hükümetteki ve devletteki bütün yetkiyi elinde toplayarak mutlak bir iktidara kavuşmuş gibi görünüyor.

Ancak Erdoğan asıl gücünü tabanın ve muhafazakar elitlerin desteğinden alıyor. Kastettiğim güç kaybı daha çok bu alanda yaşanabilir. Söz ettiğim, bölünme olmadan yaşanacak bir güç kaybı. (Buradaki güç kaybını Bahçeli ile yapılan bir ittifak ile aşmaya çalışabilir.)

Davutoğlu’nun Erdoğan tarafından bu şekilde gönderilmesi, derinlerde yüzeyde göründüğünden daha sarsıcı bir etki yarattı. Davutoğlu’nun gönderilişinin pek çok AKP’lide ve seçmende derin bir üzüntü yarattığını gözlemleyebiliyoruz. Üzüntünün kaynağı, Davutoğlu’nun çalışkan, dürüst ve başarılı görünen “yüksek profilli” kişiliği ve “Edoğan’a ve davaya” sadık görünen Partili kimliği sebebiyle bu gönderilişte mana bulmakta zorlanmaları. Ayrıca, MKYK yaşananlar, Pelikan Dosyasının yayınlanması ve ardından neredeyse “haindi”ye varan yorumlar sebebiyle gönderiliş yöntemi de içlerine sinmedi. Üstüne Davutoğlu’nun giderken sergilediği davaya bağlılık ve asalet eklenince, insanlarda Davutoğlu’na karşı büyük bir haksızlık yapıldığı duygusu oluştu. İçerde, sadakat ve birlik hala korunmakla birlikte, Erdoğan’ın gücü karşısında sitem ve hayal kırıklığından oluşan bir karşı negatif enerji epey zamandır birikmekte. Erdoğanlı AKP o kadar başarılı oldu ki ne yenilecek düşman ne alt edilecek muhalefet kaldı. Sonunda ise bütün bu mücadelelerde biriken agresif güç kendi kendine yönelerek adeta bir tür “iç kıyıma” sebep olmaya başladı. Erdoğan’da biriken bu güç “düşmanlar” karşısında verilen bir hayatta kalma mücadelesi sonucuydu.

Bu gücü “düşmana” karşı kullanmakla “dava arkadaşlarına” karşı kullanmanın destekçilerin bakış açısından bir fark yarattığını ve bu farkın, hem muhafazakar sosyolojinin hem de elitlerin bir kısmında karşılığı olduğunu düşünüyorum. Bu son hamle ile, Erdoğan hakkında oluşmakta olan iki negatif imaj ve yakınma hem hamlenin kendisi hem de yöntemi sebebiyle bu kesimler nezdinde perçinlemiş görünüyor.

İlki, Erdoğan’ın birlikte yola çıktığı dava arkadaşlarının neredeyse tamamını yanından uzaklaştırdığı, yerlerine yolda bulduğu “güce üşüşen” ve “dava dışından” kişileri yerleştirdiği algısı. Bu kesim, hareketteki “özgül ağırlığı olan”, “yüksek profilli”, “nitelikli” ve “sağlam” (Arınç, Davutoğlu, Babacan, H. Albayrak gibi örneğin) kişilerin uzaklaştırılarak, yerlerine tek özelliği Erdoğan’a koşulsuz itaat olan “kapıkullarının”, komplo teorileri ve hamaset üretmekte başka vizyonu olmayan gazeteci ve danışmanların, Erdoğan’ı koruyoruz diye önüne gelene saldıran troll-troliçelerin veya sanal buldog çetelerinin aldığında yakınıyorlar.

İkinci olarak, başta hedeflenen “Yeni Türkiye” ile oluşmaya başlayan “Yeni Türkiye” arasındaki uyumsuzluk bu kesimlerde “davadan-hedeften” sapıldığı duygusu yaratıyor. İfade hürriyeti, ekonomik özgürlükler, basın özgürlüğü veya Kürt meselesi gibi konularda kısmen eski tip devletçi politikalara dönüş, Başkanlık rejiminin “Türk tipi” olanında ısrar veya ulusalcı çevrelerle girilen ittifak- yakınlık bu kesimlerde hoşnutsuzluk yaratıyor. Doğrusu, inşa edilmekte olan kişi kültünün, zaman zaman neredeyse Erdoğan’dan yanılmaz bir Ebedi Şef veya eleştirilemez bir Atamüslüman çıkartacak bir ölçüsüzlüğe doğru savrulması “hedef sapması” şikayetlerini güçlendiriyor.

Sonuç olarak, Davutoğlu’nun gönderilişi diğerlerinden farklı bir etki yarattı. Bu etki güçlenmiş görünse de Erdoğan’a güç kaybettirme potansiyeline sahip. Ancak, Erdoğan hem pragmatist bir siyasetçi hem de bir tür siyaset büyücüsü. Her zaman yeni ve şaşırtıcı hamleler yapabilir.

Chris’in siyaset yapma hakkı

CHRIS Stephenson’ı bundan tam 14 yıl önce İngiltere’ye yaptığım yolculuk esnasında tanıdım. Ben yaz tatilini değerlendirecektim, aynı fakültede araştırma görevlisi olan, sevip saydığım ve politik olarak çok ayrı yerlerde durduğumuz için sürekli tartıştığım bir arkadaşım da bir grup yoldaşıyla beraber “Marksizm 2002” haftası etkinliklerine katılacaktı. Chris de o gruptaydı. Onunla Türkiye siyaseti hakkında konuştuğumuzu hatırlıyorum. Ve bir konuda hemfikir olduğumuzu: Türkiye’de sıkılmak mümkün değildi. İngiltere’de doğup büyüdüğü sokağa yirmi yıl sonra tekrar gittiğinde, hiçbir şeyin değişmediğini gördüğünü, sadece bir evin boyanmış olduğunu fark ettiğini söylüyordu.

“SAVAŞA HAYIR”

Yolculuğu beraber yapıp sonra kendi işimize bakacaktık. Aktif politikayla ilgili olmayan liberal bir dernekten davet mektubu almıştım ve orada zaman geçirmeyi planlıyordum. Ama öyle olmadı. O yıl ABD Irak’ı işgale hazırlanıyordu. İngiltereli liberaller savaşa bir karşı duruş sergilemezken, iktidardaki İşçi Partisi de ABD’nin peşine takılmış durumdaydı.

Benimle yolculuk yapan arkadaşların desteklediği Socalist Workers Party’nin de içinde bulunduğu savaş karşıtı geniş bir sivil koalisyon ise, “Irak’ta savaşa hayır” sloganı üzerinden, İngiltere’nin işgale destek vermesine karşı geniş çaplı bir yürüyüş organize etmeye çalışıyordu. Zamanımı nasıl değerlendireceğime dair karar vermem zor olmadı. Davet aldığım derneğe gitmek yerine, o süre boyunca ben de imza topladım, bildiri dağıttım ve gerçekleştirilecek büyük yürüyüş için çalıştım. İngiltere vatandaşı değildim ama bunun benim için hiçbir önemi yoktu. Vatandaşı olmadığım ülkenin politikasını etkilemek için faaliyet yapma hakkını kendimde görüyordum ve öyle de yaptım.

VELEV Ki DAĞITSAYDI

Bunları niye anlatıyorum? Geçenlerde Chris, “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine imza atan akademisyenlere destek için Çağlayan Adliyesi’ne gitmiş ve adliyeye girişinde yapılan aramada çantasından çıkan ve üzerinde “öz yönetimlerle özgür newrozlara” yazılı on adet davetiye dolayısıyla “terör örgütünü övme” suçlamasıyla dava açılmış. Davetiye, HDP İstanbul İl Örgütü’nün. Üzerinde sokakta yanan ateşlerin ve barikatların olduğu ajitatif fotoğraflar var. Ama yasak bir belge değil; partiye bu davetiye dolayısıyla açılmış bir dava veya verilmiş bir ceza da yok.

Chris’in bu davetiyeleri dağıttığına ilişkin bir kanıt da. Bildiriye desteğe gelince: O bildirinin ne kadar haksız, adaletsiz ve akıl dışı olduğunu daha önce yazmıştım. Ama bütün bu özelliklerine rağmen akademik özgürlüğe girdiğini de. Chris, bir Türk’le evlenmiş, burada bir aile kurmuş, çocuğu olmuş, tercihini Türkiye’de yaşamaktan yana kullanmış bir Türkiyeli. Hakkında çıkan ve “ajan” olduğunu ileri süren haberlerden ne kadar rahatsız olduğunu kestirmek de güç değil. Ben onun dünya görüşünü paylaşmıyorum. O perspektiften yaptığı birçok analizi de. (Bir de fırsattan istifade laf atayım, ideolojik handikapları olmasaydı, daha makul analizler yapabilirdi). Ama tartışıyoruz işte. Önce sınır dışı edilmek istendiğini, sonra neyse ki bu karardan vazgeçildiğini, ama bu kez de hakkında dava açıldığını öğrendiğimde aklıma gelenler bunlar. Onun da buradaki herkes kadar doğru ve buradaki herkes kadar yanlış yapma hakkı var. O da ifade özgürlüğünü kullanıyor ve bunu yaparken rahat bırakılmaya ihtiyacı var.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 09.05.2016

Sokağın kalbi kırık

Başbakan Davutoğlu’nun bırakma kararıyla Ak Parti büyük bir yara aldı.

Şimdi partinin çevresindeki bazı unsurlar sevinirken, evinde televizyon başında bu haberi izleyen ortalama AK Parti seçmeni üzülüyor. Aslında üçü-beşi dışında, “Reisçi” olan ama “Hoca”yı da seven ve bu gerilime taraftar olmayan pek çok kişi de. “Sokağın kalbi fena halde kırık” diyor, sosyal medyada biri. Çok haklı.

Davutoğlu, her şeyden önce iyi bir insan. Siyasi rakiplerinde bile saygı duygusu uyandıran bir başbakan. Nitekim kendisinden bekleneceği gibi asil ve zarif bir veda mesajı verdi ve önümüzdeki kongrede aday olmayacağını açıkladı.

Bu saatten sonra, kongre gününe kadar Ak Parti çevresindeki sesi duyulmayan yaşını başını almış sahiden akil isimler uyarı görevlerini yapıp, Erdoğan ve Davutoğlu’nu doğru noktada yeniden buluşturabilirler mi?

Kolay değil. Yapsalar bugüne kadar yaparlardı. Onların konuşmadığı yerde sözün kimlere kaldığını da söylemeye gerek yok.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Bundan bir yıl önce “Erdoğan, Davutoğlu ve iki liderin hikayesi” başlıklı bir yazıda, Roosevelt ve Taft’ın geçmeyi başaramadıkları bir sınavdan hareketle, her iki lideri de bekleyen bir riskten söz etmiştim. (http://www.serbestiyet.com/yazarlar/berat-ozipek/erdogan-davutoglu-ve-iki-liderin-hikayesi-132993)

Risklerden ilki, Türkiye’deki hükümet sisteminin yetki ve sorumluluk paylaşımı bakımından arz ettiği dengesizliğin, en iyi niyetli iki kişi arasında bile sorun çıkarma potansiyeli taşımasıydı.

İkincisi, her liderin çevresinde kendilerini gösterebilmek için kraldan çok kralcılık yapan, kendi bireysel çıkarının ötesinde bir gündemi olamayacak ölçüde ufku dar, oportünist kişilerin, kendilerini gösterebilmek için abartılı bir gerçeklik algısı yaratmaya çalışmalarıydı.

Bu süreci sorunsuz atlatabilmek için, iki liderin de sorumlu davranması gerektiğine işaret ederek şöyle tamamlamıştım o yazıyı:

“Başkanlık sistemine geçilinceye veya parlamenter sistem içinde yetki ve sorumluluk dengesini sağlayacak yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar, bu geçiş sürecini krize yol açmadan nasıl atlatabileceklerini konuşmaları gerek. Böylece, bu kriz potansiyelini eritip, enerjilerini yeni Anayasa için sarf edebilirler. Ama hepsinden önce, elinde mucize ilaçlar olanları, büyük laflar edenleri etraflarından uzaklaştırmalarını öneririm.”

Maalesef bu olmadı.

Bu yetki çatışması belki yönetilebilirdi ama olmadı. İki liderin etrafındaki olağanüstü kalitesiz bir taraftar goygoycu takımı, sağdan ve soldan fısıldayarak bunun bir krize dönüşmesine katkı yaptı.

Toplum daha çok “Erdoğan’ı savunma” adına kırıp döken ve Davutoğlu dahil Ak Parti çevresindeki en makul isimleri bile “hain” ilan eden isimleri gördü; ama sorun onlardan ibaret değildi. Davutoğlu’nun da çevresinde dar bir grup olarak hareket eden ve benzer bir dile sahip oportünist isimler vardı. Belki daha az duyuldu, ama vardı. Onlar da bu geçiş sürecinin gerilime dönüşmesinde ötekiler kadar zarar verici bir rol oynadılar.

Şimdiden sonra ne olur?

Davutoğlu çalışkan ve başarılı bir başbakan oldu ve gözlemim o ki, toplum da bunu öyle algıladı.

Şimdi onun aday olamayacak duruma getirilmesi ve sonuçta aday olmayacağını açıklaması seçmeni rahatsız etse de, buradan hareketle Ak Parti’nin parçalanacağı sonucuna varmak yanlış olur.

Davutoğlu’nun kırgın olduğu açık ama -yine kendisinden bekleneceği gibi- bu kırgınlığı “dünya mazlumlarının tek umudu” olarak gördüğünü ifade ettiği Ak Parti’ye zarar verecek bir tepkiselliğe vardırmayacağını ve  “Dava”yı önceleyip partinin başarısı için çalışmaya devam edeceğini anladı herkes konuşmasından. Parti içinde kalacağını, sonuna kadar orada çalışacağını ve Erdoğan’a da tek bir kötü söz dahi söylemeyeceğini ifade etti. Onu da yapar.

Bu bağlamda evet, parti parçalanmaz; Hoca da kendisini kullandırtmaz. Siyasetle fazla ilgili pek çok Ak Partili de sineye çeker, bu yaşananları onaylamasa da.

Ama ondan bir şeyler götürür. Hali hazırda götürdü de. Davutoğlu bunu hiç dilemese bile.

Ve bu böyle devam ederse, işte o zaman bütün bu korkulanlar da olur.

Ne yapılabilir?

Kongre’den önce bu hatayı telafi edecek bir mucize beklemek gerçekçi olmayabilir.

Ama her halükarda yapılması gereken, hatanın telafisi ve hasarın onarılması için gayret etmek olmalı. Ahmet Hoca, kendisinden istifade edilecek şekilde itibarlı bir yerde tutulmalı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, onca emek verdiği bir hareketin çevresini saran ya da kendi eliyle çevresine aldığı unsurlar eliyle daha fazla yıpratılmasına izin vermemeli.

Dileyelim bu yaşananlar, Ak Parti’nin kendisi üzerine düşünmesi için vesile olsun.

Erdoğan’ı kimden koruyorlar?

“Bir fikri yıkmak istiyorsan iyi saldırma kötü savun” demişler.

Son yıllarda Ak Parti çevresinde türeyen bazı unsurlar tam da bunu yapıyor.

Tıpkı kötü paranın iyi parayı kovması gibi, kendilerine “Erdoğan’ı savunma” misyonu biçen bu unsurlar da özellikle en düzgün, en saygı uyandıran insanları hedef alıyor.

“Reis’i savunmak” adına, Ak Parti’yi bu ülke için şans olarak gören ama tam da bu yüzden onun hata yapmaması için partiyi ve Erdoğan’ı eleştiren insanlara saldırıp, onları itibarsızlaştırmaya, küstürmeye ve muhalifleştirmeye çalışıyorlar.

Erdoğan’ı kimden koruyorlar? Şimdiye kadar bütün darbe ve muhtıralarda, alaşağı etme girişimlerinde doğru yerde durmuş insanlardan.

Kimlerle koruyorlar? Genellikle totaliter soldan ve sağdan gelen ve içindeki kavgayı ve çatışmacı düşünce tarzını olduğu gibi yeni “siyasi kampına” taşıyan cengaverlerle.

Düşünebiliyor musunuz, “koalisyoncu” diye bir suçlama bile var, sanki o gün bunu makul bulmak ahlak dışıymış, büyük günahlardanmış gibi.

Gerçekten “lidere mutlak itaat” beklediklerinden mi yoksa başka bir açıklaması mı var bu garabetin? Savunduklarını iddia ettikleri kişiye sahiden bir faydası olduğuna inanıyorlar mı bu kırıp dökmelerinin? Yoksa bunu kendileri için mi yapıyorlar?

Açıkçası çok da önemli değil.

Sonuçta Ak Parti’nin patolojik karşıtlarının her gün “yandaş” diye hırpaladığı insanları, onlar da “hain” veya “sadakatsiz” diye hırpalıyorlar.

Makul bir dille uyarılarda bulunanları veya Ak Parti’ye eleştirel destek veren insanları döve döve muhalif yapmaya çalışıyorlar. Muhalifleri de düşman.

“Öyle mırıldanıp durma, aslında hedefin Erdoğan, konuş bakalım” mealindeki suçlamalarla insanları daha fazlasına zorluyorlar. Buna teşne trollerle onlara sürekli laf atarak o insanların sinirlerini yıpratmaya ve dengesini bozmaya gayret ediyorlar.

Bazen başarılı da oluyorlar açıkçası. Hedef aldıkları da insan sonuçta ve etkileniyor.

Bazıları küskün ve kırgın biçimde alanı onlara terk ederken veya kalemi bırakırken, bazıları ise derin bir kırgınlık içinde, aslında hiç söylemeyecekleri veya yazmayacakları şekilde davranıp, tepkisel tutumlar alabiliyorlar.

O seviyesiz saldırıları yapanları önemsediklerinden değil. Ama Sözcü’den gelse gülümseyip geçecekleri sayıklamalara değer verdikleri bir çevrede pirim verildiğini görmek, haklı olarak yaralıyor onları.

Bu kötülüğe neşter vurması gereken ise en başta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi.

“Benim adıma değil” demek ve Gülay Göktürk’leri neo-muhafazakarlara kurban ettiren çarkı durdurmak herkesten önce ona düşer.

Ama o yapmıyorsa bile teraziyi düzgün tutmayı başarmak gerek.

Vicdanlı ve basiretli insanlar, her şeye rağmen dengeyi kaybetmemek zorunda.

Kolay değil, biliyorum. Ama ne kadar seviyesiz, haksız ve zalimce saldırılara maruz kalırlarsa kalsınlar, Ak Parti’yi, hükümeti, Erdoğan’ı normal şartlarda ne kadar destekleyeceklerse o kadar desteklemeyi, ne kadar eleştireceklerse o kadar eleştirmeyi başarmak zorundalar.

Özellikle de bütün eksikliklerine rağmen bu ülkenin kadim sorunlarını çözmeye en yakın siyasi alternatifin Ak Parti olduğunu, diğer alternatiflerin hiç umut vermediğini düşünenlerin, tepkisel bir tutum almak yerine, her şeye rağmen ona söz söyleyebilecek bir mesafeden doğruları dile getirmeye devam etmeleri gerek.

Her taraftan başlarına taş yağarken üstelik.

“Kaf dağından bir taşı şöyle attılar bana / öğlelik yola düştü bozayazdı yüzümü” diyor Yunus Emre.

Tasavvufi yorumunu geçelim, “basit görüşlü insanlar bana laf attılar, attıkları taş yolun yarısına kadar geldi, ama az kalsın ben de onlara uyup yüzümü bozacaktım, yani kendimi tutamayıp hata yapacaktım” diyor.

Kadim bilgeliğe kulak vermek gerek.

Danışman

0

Ahmet Davutoğlu öyle bir veda etti ki, arkasından söz söylemek cesaret ister. Ama yine de bir şeyler söylemek lazım.

Sanırım Davutoğlu parti tabanında çok başarılı görülmese de, bazı özlemleri, talepleri temsil ediyor olmalıydı.

Bana gelince teorik olarak Ahmet Davutoğlu’nun başarılı olacağını hiç düşünmedim. Başarılı olursa bu bir istisna olurdu. Çünkü Davutoğlu iyi bir akademisyendi. Teoriyi biliyordu.

Doğrusu teoriyle pratik arasında makas her zaman açık olur, ama Davutoğlu’nda bu makas çok ama çok açıktı. Ayakları yere basmıyordu. Medeniyet tarihimizi biliyordu ama yönetim tarihimizin gerçekliklerinden uzaktı.

İşin kötüsü dış politika, teoriden çok pratiklerin beslediği bir alandı.

Tarih boyunca dış politikada stratejik derinlik var mıydı bilemiyorum ama aynı ırktan, aynı dinden, aynı medeniyetten olanların pek de müttefik olmadıklarını biliyorum. Yönetim işleri, “selam olsun” demekle selamete ermez.

Davutoğlu, teorinin büyüsüne kapılmış iyi bir akademisyendi ve yönetim konusunda yapabileceği en iyi iş danışmanlıktı. Bir danışman olarak teorik bilgisiyle yöneticilere katkı yapabilirdi. Ayakları yere basmayan fikirleri ise göz ardı edilirdi.

Ahmet Hocayı danışmanlıktan icranın başına geçirmek, Dışişleri Bakanı yapmak, hataydı. Sonra daha büyük hata yapıldı Genel Başkan ve Başbakan oldu.

Ahmet Davutoğlu’nun en zayıf noktası ise zekâsıydı. Hoca zeki bir insandı ve sanırım zekâsına çok güveniyordu. Buna bağlı olarak özgüveni de yüksek olmalıydı. Sanırım Türk tarihine, İslam medeniyetine yön verebilecek kadar kendisine güveniyordu.

Herhalde Davutoğlu, konular üzerinde kalem oynatmakla coğrafya üzerinde at oynatmayı karıştırdı. Keşke güzel işler yapmak, güzel sözler söylemek kadar kolay olsaydı.

Ahmet Hoca bir teorisyendi ve teorik olarak da hep haklıydı. Kendisi Başbakandı ve Ak Parti Genel Başkanı olmuştu. Anayasaya göre yetkileri vardı ve bunları kullanmak en doğal hakkıydı. Hatta Cumhurbaşkanı olunca Tayyip Erdoğan’ın yasal olarak Ak Parti’yle ilişkisi kesilmişti.

Ama bunlar teorik doğrulardı, bir de pratik gerçeklikler vardı. Ahmet Hoca dış ve iç politikada pratik gerçeklikleri geç de olsa öğrendi; hem de çok yüksek maliyetle.

Davutoğlu akıllıca geri çekildi.  Efendiliğini korursa gönüllerde yaşayacaktır. Şimdi meydan Tayyip Erdoğan’a kaldı.  İşi kolay değil. Pür teori pek işe yaramadı bakalım tecrübe ne kadar işe yarayacak.

“Seni Başkan Yaptırmayacağız” Siyasetinin Kürtlere ve Ülkemize Verdiği Zararlar

1- Çözüm Süreciyle şiddet ortamı gitmiş, ülkenin dağlarına bahar gelmişti. Batıdan Doğuya ve G. Doğuya akın akın turlar düzenleniyordu. Korkuların yerini, güven ve huzur almıştı. Ciddi bir kültürel, sosyal kaynaşma oluşmuştu. Kürtlerin varlığı ve demokratik insanî haklarının iadesi noktasında bir konsensus oluşmuştu. Bir zamanlar “bebek katili” olarak nitelendirilen Öcalan “Bilge, filozof” lider olarak değerlendirilip, ev hapsine alınması sonra da serbest bırakılması sessizce kabul görmüştü.

Hendek siyasetiyle bütün bu ılımlı iklim gitti. Ve yerini şiddetli bir fırtına ve hortum aldı. Önüne geleni yutuyor.

2- HDP nin Çözüm Süreci partnerine karşı aşırı bir muhalefet geliştirmesi: “Seni başkan yaptırmayacağız” çıkışıyla karşılıklı düşmanlığa dönüştü.

Kronik Erdoğan düşmanları, paralel yapı, Türk marjinal solu, beyaz Türkler ve diğer Erdoğan muhalifleriyle birlikte hareket edilmesi karşılıklı güveni ciddi manada sarstı.

7 Haziran Seçim sonuçları Ak parti’de bir “Kürt travması” yarattı.. Kürtleri “ihanetle” suçlayıp, Kürtlere nefret söylemlerine zemin hazırladılar.

3- Seni Başkan yaptırmayacağız politikası “Dolmabahçe mutabakatını” bitirdi. Sayın Erdoğan “Yok böyle bir süreç” dedi ve masayı devirdi. Pkk de çok iyi bildiği “fabrika ayarlarına” döndü. Devlet de zaten pişman olmuştu. O da eski güvenlikçi politikalara döndü.

4- Hendek ve Barikat siyaseti sürecinde ise; savaşın en ahlâksız yöntemleri devreye sokuldu. Taraflar kazanmak için her yönteme başvurdu. 5 – 6 bin civarında insan 10 ayda yitip gitti. Binlerce fiziksel ve ruhsal yaralı da işin cabası.
Yıkılan yok olan evler, kentler ve onlarla beraber silinen anılar. Yaralanan dağlanan ana, baba, eş, evlat yürekleri… Yetim kalan çocuklar; çocuk yaşta şiddet kurbanı olup, hayatı Hendekler arkasında ıskalayan gençler… Bütün Türkiye’yi sarsan bombalama ve canlı bomba eylemleri…Toplumda korku, kaygı dalgasını arttırdı. Türklerden Kürtlere ve Hdp-Pkk eksenli Kürtlerden Türklere yönelik ötekileştirme ve nefret söylemlerinde artış meydana geldi.

Batı illerinde birçok Kürt vatandaşın evinin iş yerinin yakılması, Kürt işçilerin dövülmesi, kovulması kutuplaşmanın sonuçları oldu

4- 30 yıldan fazladır şiddet ortamında per perişan olan Kürtlerin barış ve huzur umudu yok edildi.
Kürtlerin çoğu 7 Haziran’da HDP yi tercih etti. Artık şiddetle değil de, sivil demokratik siyasetle bu sorunun çözün mesajıydı  bu. Hdp bunu kısmen anladı. Ama Kandil’deki yaşı 60’ı geçmiş savaş baronları bunu “okuyamadı”. Halkın onların silahlı yöntemlerini destekledikleri yanılgısına kapıldılar. Hendek-Barikat, özerklik savaşı bu yanlış akıldan türedi. Halk Pkk’ye destek vermeyerek, hendeklerde yalnız bıraktı. Buna rağmen, her ilçede top yekün yok edilen militanlarına rağmen, başka bir il ya da ilçede yine ÖLÜME KOŞA KOŞA GİTTİLER!

Bu bir çılgınlık, akıl tutulmasıdır. MAZOHİSTİK bir davranıştır.

Kürtlerin bir çoğunun kızgınlığını üzerlerine çektiler. Olası bir seçimde HDP’nin barajı aşması artık şüpheli. Çünkü, HDP Hendek siyasetine teslim oldu. Kandili ikna için ciddi bir direniş göstermeleri gerekiyordu.
PKK, Hendek – Barikat savaşlarıyla, kazdığı hendeklere gömüldü. Barış için atan yürekleri durdurdu. Umutları söndürdü, Türkiye’de, milliyetçi, ırkçı dalgayı artırarak. “Türk tipi başkanlık” yolunu açtı. Toplumda güvensizlik ve korku oluşturdu.

Anlamsız ve gereksiz misyonlar edindi. AKP’yi, Erdoğan’ı devirerek Türkiye’ye demokrasi getireceklermiş. Sen önce kendi içinde demokrasiyi inşa et. HDP üzerindeki VESAYETİNİ kaldır!

Çözüm partnerine düşmanlık bir izansızlıktır. Sonuç ne oldu? Silahlı militanlarının üçte biri yok edildi. Devleti ceberrut, güvenlikçi politikalara döndürdüler.

Kürt Aydınlarının ciddi bir eleştiri getirmesi gerekiyor. PKK’nin Kürtler üzerindeki  siyasî tekeli sorgulanmalıdır. Pkk’nin Türkiye sınırlarında şiddete son verip, demokratik sivil siyasetin önünü açması elzemdir. Terör bahane edilerek bu ülke 30 senedir antidemokratik yasalarla yönetiliyor.

Her şeyin özgürce konuşulması için, şiddetin gölgesinin üzerimizden gitmesi gerekiyor. Yoksa hep beraber “su alan” bu gemide batacağız.

Dini tarafsızlık

Laiklik tartışmasına kaldığımız yerden devam edelim. Bir önceki yazıda, “özgürlükçü laiklik” yerine dini tarafsızlık kavramının kullanılmasının daha doğru olduğunu söylemiş, dini tarafsızlığın da iki türü olduğundan bahsetmiştim.

Devletin bireylerin din ve vicdan özgürlüklerinin garantörü olduğu ve her din-inanç karşısında tamamen tarafsız kaldığı ilk türüne pasif dini tarafsızlık diyebiliriz. Devletin, din-inanç özgürlüğünü garanti etmek yanında inanç gruplarına din hizmeti sunmasını da din-vicdan özgürlüğünün bir gereği olarak kabul eden ikinci anlayışı aktif dini tarafsızlık olarak adlandırabiliriz.

Türkiye’nin ne pasif ne aktif anlamda tam bir dini tarafsızlığa sahip olduğunu söylemek mümkün değil. Eskiye göre din-inanç özgürlüğünde büyük genişleme yaşandı. Gayri-Müslim cemaatlerin vakıf mallarının geri verilmesi, ibadethanelerin yeniden açılması, Cumhurbaşkanı ve başbakan tarafından kutsal günlerden kutlama mesajları yayınlanması ve elbette Müslümanların kamuda maruz kaldığı baskı ve ayrımcılığın ortadan kaldırılması.

Bu ve benzeri icraatlar çok olumlu ancak hala önemli eksiklikler var. Bugün için bilhassa üç mesele hem hukukta hem siyasette öne çıkmış durumdadır. Bunlar; Diyanet İşleri Başkanlığı, Cemevlerinin statüsü vezorunlu din dersleridir.

Verdiği çok sayıdaki din hizmeti ve yaptığı dini düzenlemeler sebebiyle devletin pasif anlamda tarafsız olmadı çok açık. Ancak, din hizmeti sunumunda “sadece” belli bir dinin belli bir mezhebi referans alındığı için devletin aktif anlamda tarafsız olmadığı da çok açık.

İlk olarak devlet ve din işleri eskiden beri gayri-Müslimler ve Müslimler olarak iki ayrı kategori içinden yürütülmektedir. Yine, Müslümanlar içinde de Sünni ve Alevi olmak üzere iki ayrı kategori üzerinden dini kesimlerle ilişki kurulmaktadır. Kamu imkanlarının “sadece” Sünni Müslümanlar için kullanılıyor olması, şimdilik sadece Alevilerin, devleti haklı olarak dini temelde eşitsizlik yapmakla suçlamalarına ve bunun değişmesini talep etmelerine yol açıyor.

Şimdi, hem daha adil, hem daha özgürlükçü hem de daha az sorunlu tarafsızlık türü pasif olandır. Bunun için bütün dini grupların özgürce örgütlenmesine ve kendi din hizmetlerini kendilerinin yönetmesine izin verecek bir serbestliğe izin vermek gerekir. Ayrıca, devletin dinle ilgili hizmetlerinin ve kurumlarının tasfiye edilmesi gerekecektir. Ne var ki, bir kamu kurumunun tasfiyesi bahsi açılınca aklıma hemen Ahmet Hamdi Tanpınar’ınSaatleri Ayarlama Enstitüsü eseri geliyor.

Tarihi deneyim ve halihazırdaki siyasi eğilimler dikkate alındığında dini taraflılıktan, pasif olan yerine aktif dini tarafsızlığa geçmenin “siyaseten” kısmen daha kolay olacağını öngörebiliriz.

Bu konuda ademi merkeziyet ve dini örgütlenmelerde serbestlik ilke olarak kabul edilmelidir. Dini hizmetlerin sunulması görevi, bununla ilişkili halihazırdaki mülk ve personel ile birlikte Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alınıp ilçe belediyelerine devredilmelidir.

Başkanlık İslami ilimler ve araştırmalar enstitüsü olarak Türk Dil veya Tarih Kurumu gibi muhafaza edilebilir. Belediyeler ise isteğe bağlı bir vergileme ile talep edenlere bu hizmetleri vermeyi sürdürebilir.

Diğer iki tartışma konusunda ise çözüm çok kolaydır. Devlet okullarında zorunlu din dersi kaldırılacak ve özel okullara bu konularda müfredat serbestliği getirilecek. Cemevleri ibadethane olarak tanınarak kamunun ibadethanelere sağladığı ayrıcalıklardan Alevilerin de yararlanabilmeleri mümkün olacak.

Böylece, gayri-Müslimler, inançsızlar ve Aleviler bakımından mevcut eşitsizliğin giderilmesi sağlanmış olacaktır. Ayrıca, dini teori ve pratiklerinin devlet tarafından belirlenmesi ve denetlenmesinden memnun olmayan Sünni Müslümanlar bakımından da  eşitlik sağlanmış olacaktır.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 06.05.2016