Ana Sayfa Blog Sayfa 217

Mağaradakiler: Taassup ve İdeolojik Ahtapotlar

Günlük siyasi tartışmalar bizleri Mağara dönemine ve Mağaralara sıkıştırmak istiyor. Mağara hakikati aramaya izin vermeyen taassubu, hakikati çarpıtan ideolojiyi ve sloganı temsil etmektedir. Temel eserlerinde biri olan Mağaradakiler kitabının başında da yer alan Eflatun’un mağara hikâyesi özetle şöyledir:

Bir mağara düşün dostum.  Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yer altı mağarası. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Mağaranın girişinden duvara ışık vurmakta ve bu girişin önünden geçen nesnelerin duvara vuran gölgeleri, bu insanların hayatları boyunca görebildikleri yegane şekiller olmaktadır. Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler. Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık.  Ne olurdu dersin, anlatayım… Ayağa kalkmaya, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden daha gerçek sanırdı.

Zaman geçip mağaranın dışındaki gerçek dünyaya alışınca eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler. ‘Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline.’

Meriç “Ne gülüyorsun anlatılan senin hikâyen” derken, aslında hepimizin hikâyesini anlatmaktadır. Hepimizi, her fikir akımın yatay bir şekilde kesen obscuratisme yani, taassubu. Bizi mağaralarda hapseden taassup, ideoloji ve sloganlarımızdır. Fikir hürriyetini elimizden alan taassuptur.

Hâlbuki hür düşünce, vazgeçilmezdir. Çünkü hakikati aramanın ve kavramanın yoludur. Mağaradakileri dışarıya çıkaracak olan anahtardır. Obscuratisme veya taassup, bu anahtarın kullanılmasını engelleyen veya kaybettiren bir baş belasıdır. Bu habis ve lanetli anlayışı ifade eden taassup, belli bir milletin veya kavmin tekelinde değildir. Doğuda da batıda da karşımıza çıkabilir. Vatansız bir ahtapot olan taassup yok edilmedikçe fikir hürriyetine kurtuluş yoktur. Bir fikre saplantılı bir bağlılık sonucunda diğer tüm fikirlere karşı olmak demek olan taassup hakikate düşmanlıktır.

Sokrat’ı zehirleyen, Aristo’yu sürgüne gönderen, Galile’yi mahkun eden, Hallac’ı taşlayan, İhvan-ı Safa risalelerini toplatan, İmam-ı Azam’ı zindana atan kafa aynı kafadır. Fransız Devrimi, Avrupa’yı kana bulayan bu düşünceye karşı yapılmıştır. Bu izm, Türkiye’de devletten topluma, Batıcılıktan batı düşmanlığına, maddecilikten pozitivizme sosyalizmden muhafazakârlığa bütün izmlerin ortak paydası olmuştur. İşte bu yüzden bu ülkede bütün ideoloji tarafları mağaralarına çekilmiş, farklı ideolojileri düşman olarak görmeye başlamıştır. 70’lerdeki ideolojik mücadelenin  kavgaya ve giderek bir iç savaşa dönüşmesi beyinleri dumura uğratan taassuptandır. Bu temel sorun halledilmedikçe toplumun bir bütün olarak geriye gitmesi kaçınılmazdır.

İnsanımızı ahtapot gibi mağaralara hapseden ve birbirine düşman eden taassup yok edilmedikçe, bir diriliş ve kurtuluş umudu yoktur.

“Obscurantisme ahtapotu yok edilmedikçe, Türk insanı huzur içinde düşüncesini haykırmak, hakikati aramak, hatalarını utanmadan itiraf etmek alışkanlığını kazanmadıkça, herhangi bir diriliş hayaline kapılmak dasitani bir hayal olur.”

Türkiye’nin iki yüz yıllık modernleşme tarihine rağmen taassubun tasallutundan kurtulamaması dikkat çekicidir. Bütün ideolojileri himayesine alan bu en büyük ideolojimiz bugün de işbaşındadır. Medeni bir şekilde konuşmamızı, kutupların dışında fikir beyan etmemizi engelleyen, aydınlara amigo olmak dışında yol bırakmayan bu ahtapottan nasıl kurtulabiliriz?

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 12.05.2016

O kız çocuğu kapınızda

“Çok isteyen Suriyelileri kendi evine alsın” diyor, Facebook paylaşımında.

Ne kadar sıradan bir ırkçılık, ayrımcılık yaptığının farkında değil. Çünkü söylem düzeyinde insanlığı, hümanizmi kimseye bırakmayacak kadar çok kullanan, ne kadar hoş ve güzel unvan varsa hepsine sahip olduğuna inanan bir Türkiye solcusu o.

Kendisi hakkında bu kadar iyimser bir insanın içinden, nasıl oluyor da konu sığınmacılar olunca, daha doğrusu Suriyeli sığınmacılar olunca nefret dolu bir ırkçı çıkıyor?

Burun kıvırdığı kesimlerin onlara kol kanat germesine karşı kendisini ayrı tutuma kaygısı mı?

Sığınmacıların haklarını hükümete duyduğu tepkiye mi kurban ediyor?

İslam veya Arap düşmanlığı mı?

Belki hepsi, belki hiçbiri.

Ne fark eder ki?

Sığınmacıya düşmanlık etmenin gerekçesi mi olur?

AYRIMCILIĞIN SOL HALİ

Maalesef ona özgü olmayan bir ruh hali bu. Çok küçük bir bölümü dışında, merkezi ve radikaliyle, partileri ve medyasıyla Türkiye solunun durumu da çok farklı değil.

“Suriyelilere ev vermeyin, iş vermeyin, verenle de selamı kesin” diyen veya sığınmacı kampı kurulmasına karşı halkı eylem yapmaya çağıran “çağdaş” milletvekilleriyle ve yüz yıl sonra yeni bir tehcir vadedip, “Suriyelileri ülkelerine göndereceğiz” diyen lideriyle en büyük sol partinin veya sığınmacıları olumsuz kavram ve olgularla birlikte zihinlere kodlayan medyasıyla Türk solunun hali bu.

Türk solu böyle de, onların hastalıklarıyla malul Kürt solu farklı mı?

Duran Kalkan, Kürdistan’a mülteci kampları kurulması durumunda hedef alacaklarını söylediğinde, onları hep haklı gören gazeteci ve akademisyenlerden anlamlı bir eleştiri geldi mi? Ya da AB ile anlaşma gereği kurulacak dört mülteci kampını “AKP dört IŞİD kampı daha kuruyor” diye haberleştirerek onların hedef alınmasının daha şimdiden meşruluk malzemesi üreten PKK medyasına?

Gelmedi ve gelmesini de boşuna beklememek gerek.

 ‘KAPILARI ÇALAN BENİM’

Geçenlerde mültecilerin yoğun olduğu semtteki bir lokantada yemek yerken masamıza ürkek bir şekilde yaklaşan beş-altı yaşlarındaki küçük bir kız çocuğunu hatırlıyorum.

Bir elinde boncuklar, diğerinde küçük bir poşet ucuz çikolata vardı. Dil bilmiyordu, aslında satış yapmayı da. Tedirgin bir şekilde masalara yaklaşıyor, birkaç saniye elindekileri gösterip, daha kimsenin düşünmesine fırsat vermeden dönüp gidiyordu.

Aslında satış yaptığının bile farkında sayılmazdı.

Buradaki varlığıyla birçok insanı rahatsız eden küçük bir candı o.

Şarkılardaki ve şiirlerdeki hayali çocuklardan değil, şimdi, burada, yanı başımızda hayata tutunma mücadelesi veren, o ürkek haliyle şairin “tövbeye getirir insanı” dediği bir çocuk.

İnsanın aklının almadığı da bu galiba.

Nasıl oluyor da dünyanın en kırılgan insanları, eşitlik ve özgürlük edebiyatını kimselere bırakmayanlar tarafından böylesine horlanabiliyor?

Hümanist bir söylemle bu kadar gayri insani bir duruşu birleştirmek nasıl mümkün olabiliyor?

Ama bize düşen hatırlatmak.

“Teorik olarak eşitlik, kardeşlik falan derken, pratik olarak nerede durduğunuzu görün” demek.

Mesela bir zamanlar dillerden düşmeyen Livaneli bestesi bir Nazım Hikmet şiirini hatırlatmak. “Kapıları çalan benim / kapıları birer birer” diye başlayan “Kız Çocuğu” şiirine yansıyan duyarlılığı hatırlatmak.

O kız çocuğu kapınızda demek.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 12.05.2016

Tüketmeyen insanlar ülkesi!

Birçok akademisyene ve fikir insanına göre modern toplumun en kötü özelliklerinden biri tüketmekmiş. Modern toplumdaki insanın mottosu “tüketiyorsam varım” imiş. Hatta hızını alamayan bazı “kapitalizm” savunucuları “tükettiğin kadar insansın” diyesiymiş.

Hem ülkemde hem de dünyada epeyce yer dolaştım ve her dilden, dinden, renkten pek çok insanla karşılaştım. Yukarıdaki sözleri kullanan birine hiç rastlamadım. Çok kitap okuduğum da söylenebilir. Böyle diyen ve tüketim seviyesiyle insan olma arasında ilişki kuran bir yazarla, düşünürle, filozofla da karşılaşmadım. Öyleyse neye dayanarak böyle söyleniyor? Yoksa böyle düşünenler ve söyleyenler benden özellikle mi kaçıyor? Gel de bütün dünya bana karşı diyen sevimli Çaykaralı gibi düşünme!

Bu tuhaf, anlamsız, özünde derin bir insanlık karşıtlığı içeren sözlerin mucidi de kullananı da genellikle serbest piyasa ekonomisi ve refah toplumu karşıtı tipler. Çoğu solda yer almakta, ama solun entelektüel tahakkümü yüzünden sağda yer alan çok sayıda kimse de böyle düşünmekte. Ne anlama geldikleri ve politikaya temel yapılmaları hâlinde ne gibi felaketli sonuçlara yol açacağı üzerinde kafa yormadan bu tür ezberleri tekrarlamakta.

Yeni Yüzyıl gazetesi piyasa ekonomisini savunmakta olduğunu beyan ettiğine göre bu sözleri tahlil masasına yatırmak görevimiz.

İnsan cinsi melek olsaydı, hiçbir şeyi tüketmesi gerekmezdi. İnsan, hayatta kalabilmek için tüketmek zorunda. Yiyecek içecekten barınağa, giysiden ulaşıma, eğlenceden iletişime kadar insanî varlığın ve faaliyetlerin sürdürülmesi tüketime bağlı. Dünyada var olan her insan kaçınılmaz olarak bir tüketici. Yukardaki sözleri sarf edenler de, muhtemelen, en çok tüketim yapanlar arasında.

Dünya sade hâliyle insanın yaşamasına kısmen elverişli. Ancak, insanın varoluşuna hizmet edecek şekilde dönüştürülmeye müsait. İnsan ekonomik faaliyetleriyle dünyayı dönüştürür. Bunun diğer adı üretim yapmaktır. İnsanlar dünyada bulunan şeyleri işleyerek kullanılabilir hâle getirir. Sonra onları tüketir. Bunlar bir defa yapılıp sonra ebediyen vazgeçilecek faaliyetler değildir. Üretim devamlı olmak zorundadır. Tüketimin sürekliliği ancak bu şekilde sağlanabilir. Üretim ve tüketim daima devam eder, asla sona ermez.

Dünyayı bir bütün olarak düşünürsek, insanlık, ne kadar üretiyorsa o kadar tüketiyordur. Tüketim var olan şeyin tüketilmesidir. Mevcut olmayan şey tüketilemez. Başka bir deyişle, tüm dünyada üretim ile tüketim arasında bir denge, bir eşitlik bulunur. Bu yüzden, fazla tüketiliyor demek de bunun için hayıflanmak da anlamsız.

Çok tüketen toplumlar aynı zamanda çok üreten toplumlardır. Dünyadaki tüm toplumlar refah seviyesini yükseltme peşinde koşar. İnsanlar da. Zaman zaman karşımıza aksi istikamette hareket etmeye çalışan kimseler çıkabilir, ama onlar istisnadır ve bunu yapabilmeleri herkesin aynı şeyi yapmamasına bağlıdır.Birilerinin dünyada inzivaya çekilmesi herkesin inzivaya çekilmemesine bağlı. Herkes inzivayı tercih etseydi, yani üretim faaliyetine kalıcı şekilde ara verseydi, insanlık hızla yok oluşa doğru yol alırdı.

Tüketmek ne bir suç ne de bir kabahat. Kimse kimseyi tüketiyorsun diye kınayamaz ve ayıplayamaz. Tüketme mecburiyeti insanları yararlı faaliyetlere ve diğer insanlarla iletişime, işbirliğine iter. Sosyal bağları kuvvetlendirir ve çeşitlendirir. İnsanın mutluluğunu artırır.

İnsanları tüketiyorsun diye azarlayanlardan müteşekkil bir toplumu gözlemlemek çok zevkli ve öğretici olurdu. Ne yazık ki, böyle bir deneyi gerçekleştirmek imkânsız. Ancak, en azından, başkalarına fazla tüketiyorsunuz diye ayar çekmeye kalkışan bu kimseleri az tüketmeye, böylece diğer insanlara örnek olmaya davet edebiliriz. Mamafih, bu davete icabet edeceklerini hiç sanmam.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 12.05.2016

A New Era In Turkey: Did They Just Vote For A New “Democratic Dictator”?

0

Alejandro A. Chafuén

Many Western observers are making ominous predictions about the future of Turkey under the re-empowered leader Recep Tayyip Erdogan. This past Sunday, Erdogan won the presidential election. HisJustice and Development AK Party has been in power since 2002 and there are fears that he will become increasingly authoritarian.

Turkey is increasingly becoming relevant on the world stage. Its economy has grown to become the largest in the region, three times that of Egypt. The combined GDP of Egypt, Israel, Iraq and Syria is still smaller than Turkey’s. It shares borders with several countries confronting major challenges: Iran, Georgia, Iraq and Syria. Its geopolitical importance is immense.

As a strong believer in Lord Acton’s maxim that “power tends to corrupt and absolute power tends to corrupt absolutely,” I share the concerns that after more than 11 years of Erdogan serving as prime minister and now as president, the danger of “democratic” authoritarianism exists. But when I look at the longer history of Turkey, and what I have learned since I began following the country, I have reasons for some educated hope.

My optimism is based in the phenomenon of the evolution of think tanks and ideas during these last two decades. In his book “Islam without Extremes,” Turkish writer Mustafa Akyol includes a chapter on “The Turkish March to Islamic Liberalism.” In it he writes, “Classical liberalism, an idea so popular in the late Ottoman Empire but denounced by the Kemalist Republic, was rediscovered in the late 1980s, thanks to the reforms of Özal and the efforts of new organizations such as the Ankara-basedAssociation for Liberal Thinking (ALT). Books and academic works addressing liberal philosophy, extremely rare before the 1980s, became ubiquitous.” The Kemalist rule was a combination of statist, nationalist, and secularist policies under one-party rule. During his tenure as prime minister and president (1983- 1993),Turgut Özal implemented several market-oriented policies. It was towards the end of his tenure when ALT began, first as an association and then formally incorporated in 1994.

I met ALT’s co-founder, Dr. Atilla Yayla, in 1992.  He was a political scientist teaching in Ankara. That year Yayla attended the Mont Pelerin Societymeeting in Vancouver. He made outstanding connections with free market Nobel Laureates and think tank leaders. His efforts to promote the principles of the free society in Turkey were so important that he received sponsorship to attend numerous pro-liberty events around the world. He used these meetings productively scouting for speakers, research topics, and books to translate. Some years later, ALT’s co-founder, Mustafa Erdogan (no relationship with President Erdogan), completed a fellowship at the Atlas Economic Research Foundation. Several others from ALT followed the same path and began visiting free-market think tanks across the globe. ALT continued to publish numerous books promoting political, economic, and civil freedoms. ALT has won many awards and in the most recent Go To Think Tank Index it was listed among the top in four different categories.

Supporting liberal principles was not easy. Even making donations to ALT was complicated. As late as 1999, Yayla would write that to send them donations by check or wire transfer would entail “the involvement of the Interior Ministry, Foreign Affairs Ministry, the Local Governor, the Local Security Forces, and the National Security Forces.” The safest way to give support was for the foreign donor to pay for the cost of the programs directly. During those years a magazine controlled by the military listed Atlas as supporting subversive groups. Providing grants to promote liberal economics was lumped with other human rights campaigns. True, some groups were advocating for people who could be classified as subversive, but including classical liberal donors such as Atlas in that list exemplifies the degree of government control existing in the pre-Erdogan era. Troubles continued: Eight members of the Turkish Constitutional Court sued Mustafa Erdogan and ALT’s Journal after he wrote that the court’s decision to abolish the Welfare and Virtue Party (Tayyip Erdogan’s previous party) was influenced by the military.

Although ALT is independent from political parties or movements, less than one year after Erdogan became prime minister, his AK Party asked ALT to organize a major symposium. I have attended hundreds of events, but this one remains the most memorable. The program took place in January 2004, and focused on “Conservatism and Democracy.” It had over 30 speakers including several classical liberal luminaries from the U.S. and the UK. Recep Tayyip Erdogan gave theopening remarks, he was president of the party and prime minister. Erdogan stayed the entire morning listening to classical liberal speeches. Most members of his government attended the full two-day conference. More than 1,000 were in attendance. Another thing vivid in my memory was that of the two dozen local speakers, mostly professors, only one blamed the outside world for Turkish woes. All of the other speakers blamed local forces and ideas. Most spoke in favor of free markets and the free society.

It is difficult for Western observers to imagine what it was like to assume power in a country that had been ruled for 80 years by Kemalism. Nobel Laureate Mario Vargas Llosa used the term “perfect dictatorship” to describe the one-party dominance that ruled Mexico for 71 years. The same term could be used to describe Kemalism. Breaking such entrenched official and unofficial structures of power is not easy. Few observers disagree that apart from the official government structures, there was a “Deep State,” the obscure hidden forces of special interests, which included major sectors of the military and a controlled judiciary. Yayla’s conviction in 2006 for “being disrespectful” to Kemal Ataturk surely seemed like it came from the “Deep State.” He used the term “the man” when referring to Ataturk in an effort to show that he was not God and that there was progress before Kemalism.

It’s important to note that the structures of this “Deep State” are being challenged by Erdogan’s government which, since 2011, has achieved enough power to weaken them. Erdogan tackled the military and then confronted the judiciary. When one starts with partial courts, it is not easy for the executive power to tackle the problem without itself being accused of violating the separation of powers. Turkey’s judiciary had similar problems of the judicial systems in former socialist countries. Liberal defenders of Erdogan believe that most in the West do not see, or do not want to see, the continued strength of a “state within the state.” As it acts behind the scenes, it can influence the judiciary, the police, the corporate world, and NGOs. It can also choose with which foreign intelligence services to collaborate.

By creating a counterbalancing power to defeat these forces, Erdogan might be creating his own hidden or parallel structures. The persecuted can become the persecutors. But many in the classical liberal camp, like Ozlem Caglar-Yilmaz, general coordinator of ALT, are optimistic. She is aware of the dangers, but is happy with the trends and sees that “there are historical changes and the 90-year-old bureaucratic establishment involved in crimes, violations of all basic freedoms are being challenged for the first time.” She argues that the alliance of the groups affected by the weakening of the “Deep State,” such as “the Gülen movement, along with the anti-Erdogan lobbies around the world, create a perverted image of the events in Turkey.”

As Jesse Colombo wrote in Forbes, since the AK Party became the dominant force in 2002, Turkey’s GDP nearly quadrupled. Bican Sahin, the former chairman of ALT who is starting a new research center, argues that such economic success has been the key to the AK Party and Erdogan’s electoral success. Yet this rapid growth rate seems unsustainable and Erdogan will face opposition and scrutiny from friends and foes. Mustafa Akyol, who voted for Erdogan in the past, is concerned that the AK Party is becoming too strong and beginning to operate as the previous secular quasi-totalitarian regime. On the other hand, Yayla, Caglar-Yilmaz, and many at ALT consider the new era as providing a more convenient political basis to pursue reforms that expand freedoms. I do not know of any country with a sizable Muslim population where the principles of a liberal society are discussed with such respect and depth as they are in Turkey. By keeping a watchful eye on the direction of government and any potential abuse, and continuing to educate for liberty, Turkish freedom champions can help not only their country but their entire region and culture.

 

Alejandro A. Chafuén es Dr. En Economía por el International College de California. Licenciado en Economía, (UCA), es miembro del comité de consejeros para The Center for Vision & Values, fideicomisario del Grove City College, y presidente de la Atlas Economic Research Foundation. Se ha desempeñado como fideicomisario del Fraser Institute desde 1991. Fue profesor de ESEADE.

ESEADE, 13.08.2014

Sait Gürsoy – Suriyeli Çocukların Eğitim Sorunu

Cumartesi günü, değerli dostum, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’le birlikte Şanlıurfa’daydık. Şanlıurfa Bahçeşehir Koleji’nin organize ettiği, Suriyeli mülteci çocukların eğitim sorunu konulu konferansa katıldık. Konferanstan önce, Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük ve Enver Yücel Suriyeli çocuklarla Şanlıurfa Bahçeşehir Koleji öğrencileri arasında gerçekleşen futbol maçında oynadılar. Sosyal sorumluluk anlayışıyla düzenlenen etkinlik kapsamındaki maç 1-1 bitti.

Maçın ardından New York Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Selçuk Şirin’in konferansına geçildi. Vali Küçük 2011’den bu yana Şanlıurfa’ya gelen Suriyeli sayısının 523 bin olduğunu açıkladı. 109 bin Suriyeli’nin çadır kentlerde yaşadığını, çocukların buradaki okullarda eğitim gördüğünü dile getirdi. Çadır kentlerin dışında kalan Suriyeli çocukların büyük bir kısmının okula gidemediğini ifade eden Vali Küçük, “Yaklaşık 110 bin Suriyeli çocuğumuz var. Bunların 53 bini bizim okullarımızda eğitim alıyor, ancak 55 bin çocuk okula gidemiyor. Bu çocukların okula gitmesi sadece eğitim ve meslek edinme hadisesi değildir. Ağır bir travma geçirmişlerdir. Okullar bu çocuklar için bir rehabilitasyon yeridir” dedi.

NESİL KAYBI OLMAMALI
Doç. Dr. Selçuk Şirin ise dünyada her 3 dakikada bir insanın yer değiştirdiğini ve 60milyon dolayında mülteci yaşadığını belirtti. Şirin bu rakamın şimdiye dek kaydedilen en yüksek rakam olduğunu kaydetti. Şirin, yaptıkları araştırmada görüştükleri Suriyeliler’den yüzde 79’unda ailesinden birinin öldüğünü, yüzde 60’ının şiddete şahit olduğunu, yüzde 40’ının ise bizzat aile olarak saldırıya maruz kaldıklarını dile getirdi. Suriye savaştan önce çocukları en iyi okutan ülke iken, bu rakamın şu anda yüzde 50 dolayına gerilediğini belirten Şirin, Türkiye’deki Suriyeli çocukların yüzde 30’unu okula gidebildiğini ve Bahçeşehir Üniversitesi (BAU) girişimiyle 300 bin çocuğa BAU TürkMer’lerde Türkçe eğitim verilmesinin hedeflendiğini söyledi.

Şirin, BAU’da bir ekiple saha araştırması da yaptıklarını belirterek “Yaşanan iç savaşın özellikle çocuklar üzerinde bıraktığı tahribatı ortaya koymayı hedefliyoruz. İç savaş anlaşılması en zor şiddet olaylarından biri. Yıllardır birlikte yaşadığınız komşunuz bir sabah size düşman oluyor. Koruyup kollaması için vergi verdiğiniz devlet silahı size doğrultuyor. Ve bütün bu şiddet sonucu evinizi barkınızı ve geçmişinizi bırakıp başka bir diyara göç ediyorsunuz. Bu korkunç savrulmayı yetişkinler idrak etmekte zorlanırken çocukların yaşadıklarını tahayyül etmek zor” dedi.

Suriyeli çocukların okullaşması için herkese görev düşüyor. Eğitimsiz geçirilen bir gün dahi geri getirilemez. Dünyada hiçbir millet ve devlet kendi çocuklarının eğitim saatinden kısarak, misafir ettiği Suriyeli çocuklara o saatleri tahsis etmez. Suriyeli çocukların eğitiminde Türkiye bunu yapıyor. Seri hareket etmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, bir nesil kaybı yaşayacağız. Kayıp nesil oluşmaması için herkesin taşın altına elini sokması gerekiyor.

Sabah Gazetesi, 11.05.2016

Muhtemel akıbet

Davutoğlu’nun, Erdoğan komutasındaki bir operasyonla denklem dışına çıkarıldı. Ancak bu AKP’de tüm suların durulacağını ima etmiyor. İki büyük problem alanı var:

Birincisi, başbakanlıktaki makama kim geçerse geçsin, ona toplum nezdinde bir “emanetçi” gözüyle bakılacak olmasıdır. AKP çevreleri bu düşünceyi ısrarla pompalıyor. Yeni başbakanı tanımlamak için kullandıkları sıfatlarda hep bir küçümseme var. Başbakan için sıralanan özellikler “düşük profilli” olmasıyla başlıyor, “mutlak biat noktasında bir sorun çıkarmaması”, “partinin ve hükümetin gerçek başının Erdoğan olduğunu idrakiyle hareket etmesi, “çok fazla ön plana çıkmaması”, vb. devam ediyor.

Müstakbel başbakana biçilen görev alanı da sınırlı. Ondan beklenen, kritik meselelere burnunu sokmaması, Erdoğan’ın çizdiği istikamette yürümesi ve bakanlar arasında koordinatörlük ile yetinmesi. Teşbihte hata olmaz umarım: AKP’de yeniden güncellenecek iktidar haritasında başbakandan durması istenen yer, askeri vesayet döneminde ordunun siyasetçilere çizdiği sınırları anımsatıyor.

ARKADAN ÇEVRİLEN DOLAPLAR

Varsayalım ki AKP’nin ve hükümetin başına tarif edilen modelde bir genel başkan ve başbakan geçti. Büyük bir ihtimale de öyle olacak. Bu takdirde ortada cevaplanması lazım gelen nal gibi bir soru var: Kitlelerde heyecan uyandırmayan, siyasette farklılık yaratmayan, popüler bir kimlik taşımayan, etkisi ve yetkisi kırılmış bir başbakana kim ve neden güvensin? Bizzat kendi partisinin mensuplarınca profilinin düşük olduğu önceden ilan edilmiş ve daha göreve gelmeden zayıflığı tescil edilmiş bir başbakana kim ve neden itibar etsin ve saygı duysun?

İkincisi, Davutoğlu başarılı bir siyasetçiydi. Onu ayrılığa götüren süreçte iki büyük hamle yapıldı: Biri bel altına çalışan bir medya operasyonuydu (Pelikan Dosyası), diğeri ise birlikte çalıştığı MKYK’daki yol arkadaşlarının onun arkasından çevirdikleri dolaplardı. Yoksa Davutoğlu’nun gönderilmesinin istinat ettirilebileceği tek bir meşru gerekçe mevzu bahis değildi.

Davutoğlu’nun siyasi nezaketten nasibini almamış bir tarzla görevden el çektirilmesi, AKP tabanında bir burukluk yarattı. Bunun önüne geçmek için olsa gerek, AKP’ye yakın medyada Davutoğlu’na yönelik büyük bir taarruz var. Meğerse Davutoğlu’nun ne kadar çok günahı varmış?

ERDOĞAN’A ŞİRK KOŞMAK

O hem “ABD’nin adamı” imiş, hem de AB ile bir olup Erdoğan’ın arkasından oyunlar oynuyormuş. Tayyip Bey’in mirasına konmaya çalışıyormuş, ona şirk koşuyormuş. “Şeytanın Âdem’e secde etmemekteki mantığı gibi “Sen sensen, ben de ben” diyormuş. Yetmedi! Son beş yıldan beri bütün hataların kaynağı Davutoğlu imiş. Elbette ki tek başına bırakılsa Erdoğan yanlış yapmazmış Davutoğlu onu yanlış yönlendirip bataklığa sürüklemiş, vs.

Ciddi ciddi yazılıyor, söyleniyor bu sözler. Davutoğlu, kasten Erdoğan’ın kuyusunu kazmakla itham ediliyor. Kâh laf arasında, kâh herhangi bir filtre kullanılmaksızın Davutoğlu’nun “hainliğinden” ve ama bilhassanankörlüğünden” dem vuruluyor. Bununla iktifa edeceklerini zannetmiyorum. Uzak olmayan bir gelecekte hızını alamamış biri çıkar “Aslında Davutoğlu, Paralel Yapı’nın içimize soktuğu bir ajandı” der ve altın vuruşu yapar.

İpe sapa gelmez tüm bu iddialardan çıkardığım iki sonuç var: Biri, deli saçmalarıyla Davutoğlu’nun kişiliğinin katledilmeye çalışılmasının, AKP tabanında ona yönelik müspet kanaatleri değiştiremeyeceğidir. Herkes Davutoğlu’nu da tanıyor, bu tezviratları yapanları ve yayanları da.

Diğeri ise, AKP’deki o çok atıf yapılan “kardeşlik hukukunun”” ve güven dokusunun gördüğü hasardır.  Aklı başında herkesin aklında aynı sual var: “Partisiyle ve medyasıyla Davutoğlu’na bunu yapan, bir başkasına ne yapmaz?”  En başta genel başkan adayları olmak üzere bütün AKP’liler bu sual üzerinde düşünmeli. Zira yarın-öbür gün, eğer bir şekilde Erdoğan ile ters düşerlerse aynı akıbet onların da kapsını çalabilir.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 11.05.2016

Demokratik merkeziyetçilik ve demokrasi

Sosyalizmin demokrasiyle bağdaşmayacağı yolundaki yazılarıma hemen hemen tamamı teorik bazı itirazlar geldi. Muarızlarım sosyalizmi resmî ideolojisi yaptığı hâlde demokrasi olmayı başarmış tek bir tarihsel ve güncel ülke örneği göster(e)miyor. Onun yerine, teorik atıflar ve analizlerle, sosyalizmin geçmişinin geleceğini bağlamayacağını ve istikbalde demokrasiyi kuran ve yaşatan sosyalist ülkelerin olabileceğini öne sürüyor.

Daha geniş bir zeminde bu tartışma reel sosyalizm-ideal sosyalizm ayrımı ile boy gösteriyor. Reel (yani yaşanmış) sosyalizmin ya tümden sosyalizm olmadığı ya da onda görülen çeşitli hataların bir ideal olarak (yani yaşanacak) sosyalizme bağlanamayacağı ileri sürülüyor. Bu yaklaşımın muhtevasını tartışmaya girişmeyeceğim. Ancak, fiilî ve ideal sosyalizm arasında bir ayrıma dayanan analiz, değerlendirme ve savunmaların ahlâklı ve meşru olması için, bu yaklaşımın Kantçı genellik testine tâbi tutulması gerektiğini söylemeliyim. Bu bir metotsa, her ideoloji/dünya görüşü için geçerli olmalı. O zaman diğer ideolojiler de -örneğin faşizm, İslâmcılık, muhafazakârlık ve liberalizm- reel-ideal farklılaştırmasına demir atarak eleştirileri savuşturabilmeli. Sosyalist fikir insanları bunu kabul etmeye ne kadar hazır, bilmiyorum.

Sosyalizm demokrasiyle bağdaşmaz tezine (bana göre somut tespitine) itirazlardan biri Lenin’in ‘demokratik merkeziyetçilik’ ilkesine işaret ediyor. Bu ilkenin sosyalizm ile demokrasinin bağdaşabilirliğini gösterdiğini ileri sürüyor. Hatta aynı çizgide daha da ileri giden bazıları demokratik merkeziyetçiliğin en ileri demokrasi biçimi olarak görülmesi gerektiğinden dem vuruyor.

Bu fikri hiç paylaşmıyorum. Demokratik merkeziyetçilikten liberal demokrasiye bir yol döşemenin imkânsız olduğunu düşünüyorum. Bu hükmü doğrulamak için yine ampirik dataya başvurabiliriz. Leninist demokratik merkeziyetçiliği benimsemiş hiçbir örgüt bir ülke sathında (genel) demokrasiyi tesis edemedi.

Demokratik merkeziyetçilik daha ziyade bir örgütlenme ilkesi, genel demokrasiyle bir bağı yok, varsa da dikkate alınmaya değmeyecek kadar zayıf. Demokratik merkeziyetçilik Lenin’in sözlüğünde iktidarın tekelci Komünist Parti’de yoğunlaşması, Parti’nin Parti liderleri arasındaki açık ve yoğun tartışmalardan sonra kararları alması ve bu kararların parti örgütünü/üyelerini mutlak anlamda bağlamasıdır. Böyle bir yapılanmanın iktidara geldiği zaman bir diktatörlük kurması kaçınılmaz. Nitekim öyle de oldu.

Demokrasi ise sadece parti içinde veya parti öncüleri arasında açık fikir alışverişine ve tartışmaya dayanmaz. Demokraside tüm toplum üyeleri, tek başlarına veya örgütlü biçimde kamusal tartışmalara iştirak etme hakkına sahiptir. Bu tartışmalara sosyal, ekonomik, dinsel, etnik durumuna bakılmaksızın ve tahsil seviyesine dayalı ayrımcılık yapılmasına izin verilmeksizin herkes katılabilir.

Açıkça görülüyor ki, demokratik merkeziyetçiliğin demokrasiyle bir ilgisi yok. Demokratik merkeziyetçilik iktidara gelirse diktatörlük kurması mukadder olan sosyalist örgütlerin ne kadar uygulandığı, uygulanabileceği tartışılabilecek, tartışılması gereken, iç işleyişle ilgili bir ilkesi veya tarzı. Bu ilkenin demokrasiye kaynaklık etmek bir yana, demokrasiyi öldürmesi hayatın olağan akışı, eşyanın tabiatı.

Sosyalizm ile demokrasi ilişkisi hakkındaki tartışmalar, bana bir başka noktayı daha hatırlatıyor: Liberalizm demokrasi ilişkisi.  Benimle fikirdaş olan birçok kimsenin düşündüğünün tersine, ben demokrasinin liberalizm tarafından aşılanmaksızın olamayacağını, başka bir deyişle demokrasinin klasik değil ama sınırlı anlamda resmî ideolojisinin liberalizm olduğunu düşünüyorum. Bu fikre itiraz edenler çıkabilir, ancak, en azından liberalizm demokrasi ilişkisini tartışmanın sosyalizm demokrasi arasındaki namevcut veya negatif ilişkiyi tartışmaktan daha anlamlı olacağı kanaatindeyim.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 11.05.2016

Söylenmiyen

F. R. Atay’ın “Çankaya”sındaki bölümlerden birisinin başlığı “Söylenmiyen”dir.

Ülkemizde herkes büyük işler peşinde koştuğu için nedense küçük işlerle iştigal etmeyi sevmeyiz. Büyük insanlık ideali peşinde koşarken, yapılması gereken basit şeyleri yapmayı hep unuturuz.

Büyük Türkiye hayali kurarken de durumumuz çok farklı değil.

Saddam Irak’ı, Ortadoğu’nun en büyük hava gücüne sahipti. Peki, ne oldu? Birini bile uçuramadı! Çünkü yedek parçası yoktu ve temin edemiyordu. Düşünsenize, milyon dolarlar verdiğiniz uçaklar birkaç vida, somun ya da basit bir pompa yüzünden uçamıyor.

Yaşı kırkın üstünde olanların bildiği hikâyedir; “Efendim, Türkiye’nin altı petrol dolu ama yabancılar çıkarmamıza izin vermiyor. Petrol buldukları kuyuları da ‘petrol yok’ diyerek beton döküp kapatıyorlar.”

Hikâyenin birçok tarafı doğru ancak kurgu yanlış.

Türkiye’de petrol var ama bunun çıkarılmama nedeni çoğu kez farklı. Bulup da ‘bulmadık’ diyen yok. Petrol ya çok derinde ve yüksek maliyetli ya rezervi çıkarılmaya değmeyecek kadar az ve kalitesiz ya da rezerv büyük ama çıkaracak teknoloji henüz gelişmemiş.

***

Bir de aculluğumuz var.

Soma’daki maden faciasından sonra apar topar maden yasasını çıkarttık ama madenlerimizin o yasal çerçeve içinde çalışıp çalıştırılamayacağına bakmak aklımıza gelmedi. Ne oldu? Madenler birer birer kapanırken, maden işçileri ekmek kapılarının kapatılmaması için eylem yapmaya başladı.

Taş atan çocuklar yasasını hatırlayın; yasadan Ogün Samast da yararlanınca nasılda şok olmuştuk “ama nasıl olurdu?” Kaş yapalım derken göz çıkartıldı…

Bir de asgari ücret meselesi… Muhalefetin gazı ile Ak Parti de bu popülizme yenildi. Sonrası mı? Askeri ücret artarken olması gereken olmadı ve milyonlarca çalışanın maaşı yerinde saydı; pek çok firma işçi çıkarttı. Farkında olmadan büyük sermayenin oyununa gelindi, orta ve küçük işletmelere büyük bir darbe vuruldu. Koç’un çıkışını hatırlayın… Koç şirketler grubunda asgari ücretli kaç çalışan var acaba? Emin olun üçü beşi geçmez, ya orta ve küçük ölçekli işletmelerde?

Taşeron işçi işi de öyle, piyasanın nasıl işlediğini ve emeğin nasıl etkili pazarlanacağını bilmeyenler yüzünden taşeronluk sistemi tukaka ediliyor. Hâlbuki sorun taşeronlukta değil, taşeronluk sistemi ve çalışanların sosyal hakları ile ilgili yapılması gereken yasal düzenlemelerin doğru düzgün yapılmamasında.

***

Basit bir konut inşaatı için bile onlarca farklı kalemde iş varken, bunları hızlı ve etkili bir şekilde yapabilmek için taşeronlara ihtiyaç var çünkü taşeron şirketler belli alanlarda uzman ekiplere sahip ve işlerini de çok iyi yapıyorlar.

Neyse, yapılması gereken çok ama çok önemli işlerimiz var… önce onlar yapılmalı!

Çankaya ile bitirelim; “Vilâyet merkezlerinden birinde bir iki gün kalacaktık. Atatürk ve arkadaşlarını ağırlamak için idarî ve askerî makamlar ve ileri gelenler seferber olmuşlardı. Belediye binasında bir akşam ziyafeti, ondan sonra da orduevinde bir balo hazırlanmıştı. Belediye binasında kalabalığın büyük kısmı fraklı idi. Sofrada hiçbir eksik yoktu. Bir aralık ellerimi yıkamak için dışarı çıktım. Sıkılarak:
– Binada yıkanma yeri yoktur, dediler.
– Ya ne yapabilirim? diye sordum.
Bahçenin yolunu gösterdiler. Bahçe de seyirci halk ile doluydu. Daha da tuhafı bina Cumhuriyet devrinde yapılmıştı. Dış ve iç şatafatı yerinde idi.
– Ya Atatürk’ün bir ihtiyacı olursa? diye sordum.
– Onun için yer hazırladık efendim, dediler. Ve bana bir paravan arkasında bir iskemle ile üstüne konmuş bir leğen gösterdiler.
– Ne yapayım, orduevine gideceğiz, gelirim, dedim.
Bir öğretmen geldi:
– Maatteessüf orada da yoktur, dedi.
Ama fraklar, son moda esvaplar, parlak pabuçlar, hepsi hepsi yerinde idi.”

Karar Gazetesi, 11.05.2016

Randal O’Toole – Refugees or Immigrants?

Early this week, the Antiplanner listened to a presentation in Greece about the Syrian refugee crisis. The presenter noted that almost all members of the European Union had signed theDublin agreement defining how countries should treat refugees. A major exception, however, was Turkey, which treated people fleeing Syria as potential immigrants rather than refugees. The speaker made it sound as though Turkey was heartless and uncaring about refugee problems.

Arda Akçiçek, a researcher at Istanbul’s Medipol University and activist with the Association for Liberal Thinking, has a very different view: by treating Syrians as immigrants rather than refugees, Turkey is treating them as potential economic contributors rather than likely recipients of welfare.

Some sheer numbers support this viewpoint. Germany has accepted something like 300,000 to 360,000 refugees, more than any other European nation under the Dublin agreement. The country has allocated more than $19 billion to refugees for 2016 alone, or roughly $55,000 per refugee.

In contrast, Turkey has accepted more than 3 million immigrants from Syria, roughly ten times as many as Germany. Since it is not offering these immigrants welfare or free housing, the cost to Turkish taxpayers is small. Instead, Turkey has relaxed labor rules, making it easy for immigrants to get jobs or start small businesses. The result is the immigrants “have established new businesses and employed others, including vast numbers of Turkish citizens,” writes Akçiçek. “They have increased investment, production, and employment capacity,” and “as the rates of employment, exports, and imports increased, the consumer prices for goods and services fell.”

Immigration hasn’t been without strain. The immigrants have taken some jobs that would otherwise have been held by natives of Turkey. By working for lower pay, however, they have reduced consumer prices by around 2.5 percent. More importantly, says Akçiçek, Turkey has avoided the “social disorder that has led to drastic counter-measures elsewhere.”

I asked Akçiçek whether the difference between Turkey and other European nations was one of religion: the Syrians and Turks are both Muslim nations, while most of the rest of Europe is Christian. He pointed out that, after World War II, Germany accepted three million Turkish refugees from the war whose descendants live peacefully in Germany today.

Akçiçek’s research underscores my conclusion that problems other countries are having with refugees are merely symptoms of deeper problems with those nations’ regulatory and welfare systems. Those problems should be corrected even if there were no refugees. Turkey’s relative success in handling the refugee crisis may give other countries an incentive to fix those problems now.

The Antiplanner

Emanetçi

Ahmet Davutoğlu, 20 ay başbakanlık yaptı. Bu süre zarfında ülke siyasi, sosyal ve ekonomik birçok badire atlattı. Buna rağmen siyasi istikrar korundu. Ekonomik göstergeler bozulmadı. Yatırımlara devam edildi.

Tüm bu hercümercin içinden geçerken ülkede iki büyük seçim yapıldı. Her iki seçimde de Davutoğlu, partisini birincilik kürsüsünde tuttu. 1 Kasım’da % 50 oy alarak AKP’nin genel seçimlerindeki en yüksek oranına ulaştı. Son yapılan anketler partinin oy oranının daha da yukarılara tırmandığına işaret ediyor.

Şimdi durup serinkanlı bir şekilde düşünelim: Bir, bugün herhalde Davutoğlu’nun başarısız olduğunu iddia edebilecek tek bir kişi bile yoktur. Parti, Davutoğlu’nun yönetiminde zirve günlerini yaşıyor.

İki, Davutoğlu hakkında bırakın bir yolsuzluk iddiasını bir yolsuzluk iması dahi bulunmuyor. Yüce Divan’a gidip de mahkûm da olmadı. Aksine göreve geldiğinden bugüne siyasetin finansmanının şeffaflaşması için gayret ettiğine herkes şahit. Yani kimse bu mevzuda ona “kaşın üstünde gözün var” diyemez.

Üç, Davutoğlu herhangi bir seçime girmiş de kaybetmiş değil. Davutoğlu ne genel seçimlerde diğer partilerin altında kaldı, ne de bir kongrede rakibine geçildi.

O halde Davutoğlu neden gitti? İçerde ve dışarıda partisinin hukukunu korumuş, tabanını büyütmüş ve seçmenlerinin yarısının teveccühünü kazanmış bir genel başkan niye daha seçim zaferinin üzerinden altı ay geçmemişken koltuğunu bırakmak zorunda kalır? Bunun birbiriyle bağlantılı iki nedeni var:

İlki, Erdoğan Cumhurbaşkanı olduğunda koltuğu Davutoğlu’na devretmişti. Bunun Erdoğan için bir tercih değil, bir zorunluluk olduğu kanısındayım. Nihayetinde kısa bir süre sonra yapılacak bir seçim vardı ve genel başkan olacak şahsın da hem toplum ve hem de AKP tabanı tarafından kabul edilmesi gerekiyordu. İsmi geçen adaylardan bu hasletlere sahip tek kişi Davutoğlu’ydu. Ne en çok sözü edilen Binali Yıldırım’ın, ne de başka bir ismin Davutoğlu’yla boy ölçüşmesinin imkânı yoktu. Erdoğan bunu göz önünde bulundurdu, doğru bir tercih yaparak Davutoğlu’nda karar kıldı.

“Emanetçi Başbakan”

Erdoğan, makamı Davutoğlu’na bırakırken “Emanetçi bir başbakan istemiyorum”ifadesini kullandı. Ne var ki bu Erdoğan’ın genel düşüncesini yansıtmıyordu. O, halk tarafından seçilmesinin verdiği demokratik meşruiyete de dayanarak, gerek ülkenin ve gerek partinin kadrini belirleme yetkisinin daima kendi elinde olması gerektiğini düşünüyordu. Son söz her halükarda kendisinde olmalıydı.

Biri “Başbakan” ve “Genel Başkan” sıfatı taşıyabilirdi ama bu onun gerçekten de“Başbakanlık” ve “Genel Başkanlık” yapacağı gelmiyordu ve gelmemeliydi. Bir başka ifadeyle Erdoğan’ın kafasında bir “Gül-Erdoğan” tarzı bir ilişki yoktu. O, “Putin-Medvedev” benzeri bir yapılanmayı istiyordu.

Ancak ortada çok temel bir sorun vardı: Doğru, Erdoğan bir Gül değildi. Lakin Davutoğlu da bir Medvedevliğe gönül indirecek bir portre değildi. Bu sebeple aralarında zaman içinde bir maraza çıkmamasının bir olanağı yoktu. Çıktı da. Bugün medyaya bakın, Erdoğan ile Davutoğlu arasında görüşlerin ayrıştığı yirmiye yakın konu sıralanıyor. Evet, bunların kahir ekseriyetinde Erdoğan’ın dediği oldu ama herkes iki aktörün meselelere çok farklı yaklaştığını gördü. Davutoğlu, sınırlı ve –bana göre yetersiz- olsa da yönetime kendi rengini vermeye çalıştı. Her ne kadar “kardeşlik hukuku” denilerek her ne kadar dozu düşürülmeye çalışılsa da,  bu ayrılıkların günün birinde tarafları bir yol ayrımına götüreceği belliydi.

İlkiyle bağlı olarak ikinci bir neden de, başkanlık sistemine atfedilen değerle ilgilidir. Erdoğan, başkanlığı bir “olmazsa olmaz” olarak gördü. Başbakan’dan beklentisi, kendi yaklaşımına uygun olarak, partiyi bütün varlığıyla başkanlık sistemi için mobilize etmesiydi. Fakat Davutoğlu böyle bir tavır göstermedi. Evet, sorulduğunda başkanlığı savunmakla birlikte başkanlığın da sonuçta diğerleri gibi bir hükümet sistemi olduğunun altını çizdi. Ona göre, daha öncelikli ve önemli olan hak ve hürriyetlerin teminat altına alınması ve yasama-yürütme-yargı arasında kontrol ve dengelerin yerleştirilmesiydi. Bunlar gerçekleştirildiğinde hükümet sisteminin adı tali bir mevzuya dönüşürdü. Dolayısıyla Davutoğlu için başkanlık, bir “ölüm-kalım” sorunu değildi.

Taca çıkarılan milli irade

İpler bu ayrılıklar yüzünden koptu. Tabi koparken de AKP’nin söylemini oluşturan birçok kavramı da zedeledi. Mesela, “milli irade” bunlardan biri. Eğer mili iradenin belirleyiciliği tartışma dışıysa, o zaman arkasında 23 milyon rey bulunan Davutoğlu’nun gönderilmesi nereye konulacaktır? Davutoğlu, gitmenin kendi tercihi olmadığını söyledi. Keza onun halkın isteği ile gittiği de söylenemez. Yaşananların AKP seçmenin tasvip ettiği bir manzaraya denk düştüğü de iddia edilmez.  Özü itibariyle meydana gelen; halkta karşılığı olan ama delege gücü bulunmayan bir liderin tasfiyesi, milli iradenin taca çıkarılmasıdır. Bu itibarla AKP’lilerin artık “milli irade” derken daha dikkatli olmaları gerekir.

Hülasa, Davutoğlu’nun başını yiyen, başarısız olması değil, başarılı olmasıdır. Ayrı bir siyasi aktör olarak liderlik zeminin güçlendirmesi ve bunun da Erdoğan tarafından bir tehdit olarak algılanmasıdır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte bir daha böyle bir tehdidin meydana gelmesine izin vermeyecek bir yol takip edilmeye çalışılacaktır. Bunun koordinatlarını ise, Erdoğan’ın eski metin yazarı olan AKP milletvekili Aydın Ünal verdi.

Zayıf Başbakan

Ünal’a göre, Erdoğan-Davutoğlu tecrübesi “güçlü Cumhurbaşkanı, güçlü Başbakan” formülüyle Türkiye’nin iyi idare edilmediğini gösterdi. Cumhurbaşkanının da, Başbakanın da güçlü olması iyi sonuçlar doğurmadı. Bu nedenle Bundan sonra gelecek başbakanın profili daha düşük olacak.” Bu yeni terkipte, Erdoğan şimdikinden daha etkin bir rol üstlenecek ve “Fiili olarak oluşan durum bundan sonra da devam edecek. Türkiye açısından daha sağlıklı olacak.”

Yani Başbakanlık, düşük profilli bir emanetçiye teslim edilecek. Bütün politikaları Beştepe belirleyecek, Çankaya’ya düşen bunları herhangi bir itirazı dillendirmeden uygulamak ve başkanlığın kampanyasını yürütmek olacak.

Peki, buna halk ne diyecek? Emanet kaftanını giymeye hazırlananlara bir gerçeği hatırlatmak lazım: Yakın geçmişteki tecrübeler gösterdi k, halk ne düşük profilli siyasetçileri sever, ne de emanetçileri.

Serbestiyet, 10.05.2016