Ana Sayfa Blog Sayfa 196

Feto Generalleri Kendisine Nasıl Bağladı?

0

Son günlerin yaygın sorusu şu: Bu kadar general nasıl oldu da Feto’ya bu denli bağlandı?… General düzeyine çıkmış birisi nasıl olur da bu adama inanır?

Ben de şu cevabı veriyorum: Bunlar Feto’ya bağlandıklarında general değillerdi; daha ergenlik yaşına gelmemiş bir çağda, daha körpe iken bağlandılar bu hoca kılıklı herife. Bir peygambere inanır gibi inandılar. Sonradan general oldular.

Feto’nun saf çocukları kendine bağlamadaki en önemli enstrümanı mehdiliktir. Kendisinin mehdi olduğuna bir şekilde inandırıyor…

Bir defa ağına düşürdüğü çocukları sonuna kadar kullanıyor, istismar ediyor…

***

Konunun derununa girmeden peşinen söyleyelim ki mehdi ve deccal kavramları dinî olmaktan ziyade siyasî kavramlardır. Yahut siyasallaştırılmış kavramlardır.

Siyasî emeli olan ve bir takım uyanık tipler önce bir deccal icad ediyor; ardından da kendisini mehdi (veya mesih) olarak takdim ediyor. “Düşün peşime” diyor… “Kurtuluş bende” diyor…

Dinî bilgisi, hususen akaid bilgisi zayıf olan saf yığınlar da bu tip heriflerin peşine düşüyorlar…

Düşünebiliyor musunuz: Ekranlarda, affedersiniz, kadınları oynatan bir herif bile mehdi olduğunu iddia ediyor ve hatırı sayılır sayıda insanı peşine takabiliyor…

***

Mehdilik iddiası konusunda Feto’nun eline kimse su dökemez. Yahudilikte, mehdiliğini ilan eden Sabatay Sevi neyse Feto da odur. Hatta Feto onu geçmiştir. (1)

Sabatay Sevi, ağzı laf yapan bir Yahudi’ydi. Birden mehdiliğini ilan ediverdi ve büyük kısmı okumuş yazmış taifesinden olmak üzere çok sayıda Yahudi’yi yanına çekebildi.

Yıllarca çok gizli bir şekilde cemaatini muhafaza edebilmeyi başardı. Gizliliğe azami dikkat ederdi. Fetocularda olduğu gibi bunlarda da kod adı vardı. Bir cemaat içindeki isimleri bir de dışarıya gösterdikleri isimleri vardı…

Sabatay Sevi geberip gitti ama cemaati günümüze kadar devam etti. Eski gücünde olmasa da hâlâ Türkiye’de de etkili bir Sabatayist cemaati mevcut.

Sabatayistler de Fetocular gibi İzmir’de yoğunlaşmışlardır…

****

Mehdilik iddiasında bulunanlar genellikle büyük bir dinin içinden çıkarlar. Ancak kendileri ayrı bir din kurarlar. Hâlâ büyük dinin içinde olduklarını iddia ederler ama fiilen yeni bir din kurmuşlardır.

Medhidilik iddiasında bulunanlar açıkça mehdi olduklarını ifade etmezler. İma ederler. Çünkü rivayete göre, gerçek mehdi, mehdi olduğunu söylemezmiş.

Feto da kendisinin açıkça mehdi olduğunu söylemiyor. Çocukluğundan beri Allah tarafından istihdam edildiğini söylüyor. Peygamberimizle ve haşa Allah’la görüştüğünü söylüyor.

Eh böyle kerametleri olan bir adama tabiî ki etrafındaki müritleri de mehdi gözüyle bakarlar… Etrafındakiler onun “beklenen salih zat” olduğunu söylüyorlar. Kâinat İmamı olduğunu da duymayan kalmadı…

***

Feto denilen adamın örgütüne baktığımızda genellikle etrafına okumuş yazmış adamları topladığını görüyoruz.

Ve şaşırıyoruz: Bu kadar okumuş yazmış adam nasıl oluyor da bu divanenin peşinden gidiyor?

Benim cevabım şu: Gerek kamu gerekse sivil eğitim kurumlarımızda doğru bir akaid bilgisi verilmiyor.

Akaid konusunda, özellikle de bu mehdilik meselesinde, popüler kültür olduğu gibi kabul ediliyor. Popüler kültürdeki mehdilik konusu sanki doğru bir akaid bilgisiymiş gibi kabul ediliyor.

Popüler kültür bu konuda şunu diyor: Ahir zamanda bir mehdi gelecek ve insanları deccale karşı koruyacak. Onun etrafında toplanmak gerekiyor. En sonunda da Hz. İsa yere inecek, mehdi ile birleşip deccali öldürecek ve ardından kıyamet kopacak…

***

Feto insanları, çoğunlukla, kontrolü altındaki istihbarat örgütünü (2) kullanarak kendisine bağlıyordu. Bu örgüt kanalıyla elde ettiği özel bilgilerle kendisinin mehdi olduğunu “kanıtlıyordu”.

Bunu şöyle yapıyordu: Elinde güçlü bir istihbarat ağı bulunduğu için avlamak istediği önemli insanları dinletiyordu. Bu önemli insanlara ait bir takım özel bilgileri önceden öğreniyor ve sonra da o önemli adamlarla yaptığı ilk görüşmede bu bilgileri o adamlara söylüyordu. Hiç kimsenin vakıf olmadığı bu özel bilgileri Feto’dan duyan bu adamlar Feto’nun mehdi olduğuna inanıyorlardı…

Yine önemli sınavlarda da sınava hazırlanan öğrencilere nezaret eden abiler, çaldıkları soruları getirip öğrencilere veriyor ve şöyle diyorlardı: “Hocaefendimiz, sınavda çıkacak soruları rüyasında görmüş; işte bu sorular onlardır; bunları ezberleyin kazanırsınız.”

Öğrenciler bu soruları ezberliyor ve sınava girince bütün soruların kendilerine verilenlerle aynı olduğunu görüyorlar ve “demek ki bu hocaefendi mehdiymiş, ne emrederse yapmalıyız” diyorlar…

İşte “koca koca generaller bu adamın peşinden neden gidiyorlar?” sorusunun cevabı burada…

***

Sahte keramet mevzuu açılmışken bir de tarihten örnek vereyim: 1940’lı yıllarda henüz avam tabakası, köylüler otomobille tanışmamıştır. Ulaşım hayvanlarla temin edilmektedir.

Kendisine rüyasında şeyhlik verildiğini iddia eden Kemal Pilavoloğlu denilen bir uyanık adam da köylü takımını peşine takmak için otomobil dâhil yeni teknolojik aletleri bolca kullanırmış.

Bir defasında, Ankara’daki köylü müritlerine İstanbul’a gitmelerini söylemiş. “Siz gidin ben sizi orada karşılayacağım; beni sizden önce oraya götürecekler, siz anlamazsınız…” demiş.

Müritler ilkel vasıtalarla yola koyulup ağır ağır yol alırken, bizim uyanık gizlice aldığı otomobiline atlayıp hemen İstanbul’a ulaşmış. Saf müritler günler sonra İstanbul’a ulaştıklarında karşılarında şeyhlerini görmüşler ve bu durumu keramet olarak kabul edip körü körüne bağlanmışlar.

Mehdilik kavramının dinî olmaktan ziyade siyasî olduğunu söylemiştim. İşte Pilavoğlu ve onun Ticanilik hareketi de siyasî bir akım olarak doğmuştur.

Demokrasiye geçiş sürecinde bütün dindar insanlar DP’yi desteklerken, Pilavoğlu’nu mehdi gibi gören saf insanlar onun sözüne uyup CHP’yi desteklemişlerdir.

Son seçimlerde Feto’nun da CHP ve HDP’yi desteklediğini hatırlatmakta fayda var…

Bu arada hatırlatayım: 28 Şubat sürecinde katalizör rolü oynayan Aczimendîlik de Ticanîliğin post-modern versiyonuydu…

***

Notlar:

(1) Bir iddiaya göre Feto da Sabatayisttir: http://odatv.com/fethullah-gulen-sabetayist-mi-2308161200.html

(2) Yayla’ya göre FETÖ bir istihbarat örgütüdür: http://www.hurfikirler.com/bir-istihbarat-orgutu-olarak-feto/

FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler

Son söyleyeceğimizi baştan söyleyelim: FETÖ benzeri belâlarla tekrar karşılaşmamak için, içinde bulunduğumuz durumu fırsat bilerek, devleti bütün kurumlarıyla birlikte yeniden yapılandırmak, şu konularda devlete yeni bir şekil vermek zorundayız. Devlet şöyle bir devlet olmalı:

1. Çeşitliliği kucaklayan devlet: kimseyi yeraltına inmek zorunda bırakmayan, herkesi kendi kimliğiyle bağrına basan devlet olmalı,

2. Resmi ideolojisi olmayan devlet: devleti hiçbir din, mezhep ve ideolojinin emrine vermemeli, devletin torpilli vatandaşları olmamalı, ayrımcılık yapılmamalı,

3. Hayat tarzı dayatmayan devlet: Devleti bir terbiye ve topluma ayar verme aracı olmaktan çıkarmalı; devlet kendine göre doğrular, değerler ve hayat tarzı dayatmamalı,

4. Hukuk devleti: hukuk araçallaştırılmamalı, yargıyı bağımsız ve tarafsız, her türlü ideoloji, siyasi görüş, mektep ve meşrebe karşı “kör” hale getirmeli,

5. Rant dağıtımına son veren devlet: Devlet rant dağıtım aracı olmamalı; kaynak dağıtımı siyaset kurumu aracılığıyla değil, piyasa aracılığıyla olmalı.

Bunları biraz açalım.

15 Temmuz’da büyük bir badire atlattık; eskilerin güzel tabiriyle “verilmiş sadakamız varmış,” Allah yüzümüze güldü, liderlerimiz dik durdu, ordumuzun tamamı destek vermedi, milletimiz cesaretle sokaklara çıkıp karşı koydu, ağzı dualı samimi kulların hayır duaları yerini buldu ve meş’um darbe girişimi sonuçsuz kaldı. Merhum Akif’in “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” duasını bugünkü duruma uyarlayarak söylersek, “Allah bu millete bir daha 15 Temmuz gibi menfur girişimler yaşatmasın.”

Devlet olayın vahametini görmüş durumda ve o günden beri hummalı bir ayıklama-temizleme faaliyeti içinde, bütün kurumlarda bu yönde yoğun faaliyet var. Devletin kurumlarını terör örgütü üyelerinden, çürük elmalardan, kötü niyetlilerden ayıklamak elbette gerekli, buna kimsenin bir diyeceği yok. Ama bunu yaparken iki şeye dikkat etmeli: birincisi intikam değil adalet peşinde koşmalı, suçluları cezalandırmalı, kuruların yanında yaşları da yakmamalı. Bugünlerde anti-FETÖ duyguların kabarık olduğu ortamdan istifadeyle birileri kendini kurtarmak için başkalarını ateşin önüne atma derdinde. Yine birileri geçmişteki günahlarından FETÖ’yü bahane ederek kurtulma derdinde; çok başka nedenlerle aldıkları cezaları “FETÖ’ye karşı oldukları için” aldıklarını ileri sürerek, ceza verenleri de doğal olarak FETÖ’cülükle suçlayarak kendilerini aklama peşindeler, uyanık olalım.

Gelelim daha önemli bir meseleye: bugüne nasıl geldiğimiz, bundan sonra benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmamız gerektiği meselesine. Zira bu konuda esaslı bir özeleştiri ve yeniden değerlendirme yapmaz da palyatif tedbirlerle yetinirsek, Allah korusun, bugün FETÖ’den çektiklerimizi yarın başkasında çekmemiz kaçınılmaz olabilir.

Meseleye bu açıdan bakıldığında, bugün FETÖ diye bir belâ ile uğraşmak zorunda kalmamızın, bence tarihi, siyasi, dini ve dış politikayla ilgili nedenleri var. Her biri üzerinde uzun uzun durmak ancak geniş boyutlu bir akademik çalışmanın konusu olabilir. Bu yazıda biz bu nedenler üzerinde kısa kısa duracak ve benzer sorunlarla ilerde yeniden karşılaşmamak için neler yapılması gerektiği konusundaki önerilerimizi sıralayacağız.

Meselenin tarihi boyutu, Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı açılardan yanlış temeller üzerine bina edilmiş olmasıdır. İmparatorluk bakiyesi bir coğrafyada dini, mezhepsel, etnik ve kültürel çeşitliliği kucaklamaz da, farklılıkları ve çeşitlilikleri inkâr eden, asimile etmeye ve hepsini bir potada eritmeye çalışan tektipçi bir devlet kurarsanız, toplumun tarihi, kültürel, sosyolojik dokusuyla uyuşmayan bu yapı kalıcı olmaz, eninde sonunda sorunlar patlak verir. Sonuncusuna gelinceye kadar yaşadığımız kimi modern, kimi postmodern bütün darbeler ve muhtıralar doğrudan veya dolaylı olarak bununla ilgili olup, milletin değerleriyle çatışan, dikiş tutmayan bir tektip gömleği ordu üzerinden tekrar tekrar millete zorla giydirme çabasıdır. Bu bağlamda FETÖ üzerinden geçmiş darbelerin, darbe girişimlerinin ve darbecilerin aklanması son derece yanlış olur. 15 Temmuz sonrasında başlanmış olan yeniden yapılandırma faaliyetlerini tamamına erdirip, TSK’yı sürekli darbeci üreten bir kurum olmaktan kesin olarak çıkarmak gerekir.

Meselenin yine Cumhuriyetin temelleriyle ilgili ikinci tarihi boyutu, Fransız Jakobenlerinden mülhem katı pozitivisit, yer yer din düşmanı bir laiklik anlayışının benimsenmiş olmasıyla ilgilidir. “Laiklik”ten ziyade “laikçilik” denebilecek bu anlayışla onlarca yıl devlet dindar-mütedeyyin kesimlere karşı âdetâ savaş açmış, laikçi Kemalist devlet seçkinleri dindar-mütedeyyin kesimleri “çağdışı, gerici, yobaz” olarak yaftalamış, başörtülü kızları üniversite kapılarından kovmuş, 2013’e kadar kamuda başörtülü kadınlara iş vermemiştir. Tekke ve zaviyelerin kapatılması ve din adamları ve cemaatlerin kovuşturmaya uğratılması bu tarikat ve cemaatleri yeraltına inmeye zorlamıştır. Malûm cemaatin henüz FETÖ’ye dönüşmediği başlangıç zamanlarında kendilerinin ilham kaynağı bir Müslüman âlim olan Said Nursi’nin uğradığı kovuşturmalar, aldığı cezalar, sürgünler ve hatta mezarının bile nerede olduğunun bugün bilinmiyor oluşu hatırlanmalıdır.

Bu baskı ortamında, açıkça kendi kimliğiyle kamusal alanda varolma şansı bulamayan Müslüman kitle kendine bir çıkış yolu ararken iki isim öne çıkmıştır: Necmettin Erbakan, Fethullah Gülen (FG). 1970’li yılların başlarındaki o yol ayrımında rahmetli Erbakan açık siyasi mücadeleyi seçmiş, partisini kurup meydanlara çıkmıştır. Bugün artık bütün itibarını kendi elleriyle bitirmiş olan FETÖ elebaşısı FG ise yeraltına inmeyi yeğlemiş, gizli ya da şeffaf olmayan yollardan adam yetiştirip devleti ele geçirme çabasına girmiştir. Erbakan çizgisinin bugün evrildiği nokta Ak Parti ve Erdoğan çizgisidir, FG çizgisinin ise geldiği nokta FETÖ’dür. Devlet İslamcılara ve dindarlara kamusal alanı kapatmamış olsa ne bugüne kadar yaşadığımız parti kapatmalar, bu bahaneyle yapılan darbeler olurdu, ne de devleti ele geçirmenin gizli-kapaklı yolu olarak FETÖ bu noktalara gelebilirdi.

Meselenin siyasi boyutu, 2002 sonunda iktidara geldiği zaman Erdoğan ve Ak Parti’nin içinde bulunduğu siyasi yalnızlık ve yetişmiş insan kaynağına sahip olmamaktan kaynaklı çaresizlik ile ilgilidir. 14 Ağustos 2001’de kurulan Ak Parti henüz 15 aylık bir siyasi parti olarak 3 Kasım 2002 seçimleriyle iktidara geldiğinde dış dünyanın kuşkuyla baktığı, ordunun hiç hazzetmediği, bürokrasinin ve CHP’nin pek sevmediği, önemli ölçüde meşruiyet krizi yaşayan, bürokraside beraber çalışacağı insan kaynaklarından büyük ölçüde mahrum bir partiydi. Ak Partiyi o yıllarda malûm cemaatle işbirliği yapmaya iten temel neden budur. 2010-2011’de dersanelerin kapatılması kararı üzerinden başlayan çatışma ve ayrışmaya kadar bu cemaatin önüne devlet imkânları serilmiş, bu yapının içerde ve dışarda palazlanması büyük ölçüde Ak Parti hükümetleri döneminde olmuştur. Sayın Erdoğan’ın “ne istediler de vermedik?” sözü, bu dönemin veciz bir özetidir.

Meselenin dini boyutu, din anlayışımızın hâlâ hurafelerle, şeyhini-tarikat liderini uçuran-kaçıran, yücelten aşırılıklarla, kurtarıcı bekleyen mehdici-mesihçi yozlaşmalarla iç-içe olmasıyla ilgilidir. İlahiyatçılarımız ve ilgili diğer disiplinlerden ilim adamlarımızım bu konulardaki tartışmaları çok yetersiz seviyededir. Hemen bütün cemaat-tarikatlarımız şeyhlerini veya cemaat önderlerini insan-üstü bir konuma yerleştirme, onlara bir tür yanılmazlık atfetmekte, onların her dediğini kayıtsız şartsız doğru kabul edip boyun eğme eğilimindedir. Bazıları şeyhlerinin insanların içinden geçenleri okuduğuna, gayba ilişkin haberler verdiğine, rüyalarla manevi hakikatlere erdiğine, üst alemlerle haberleştiğine kanidirler. Pek çok dini cemaat ve dindar çevre çoğu İsrailiyat-İseviyat kaynaklı, Hristiyan ve Yahudi kaynaklardan İslam düşüncesine aktarılmış (Hz. İsa’nın dönüşü, kayıp İmamın ortaya çıkışı, Mehdi, Mesih, Deccal,.. gibi) hurafe ya da doğrulanması imkânsız spekülatif öykülere inanmaktadır. Bu saydığımız aşırılıkların hemen tümü Fethullah Gülen’in şahsında malûm yapının imgeleminde ve inanç yapısında aynen mevcuttur: rüyasında Peygamberi görme, Peygamberden talimat almadan iş yapmama, zamanımızın mehdisi olma, kendisine ve kullandığı eşyalara kutsallık atfetme, her dediğinde bir hikmet arama, açıkça dinin muhkem doğrularıyla çelişen talimat ve fetvalarına bile bir kılıf veya gerekçe üretme, vb. Bu bağlamda yapılması gereken bu yapıları olabildiğince şeffaflaşmaya teşvik, mehdi-mesih-kurtarıcı öykülerinin İsrailiyatla ilgisini kuran ilmi tartışmaların önünü açmak, canlandırmaktır.

FETÖ olayının dış politika boyutu “ılımlı İslam” ve uluslararası aktörlerin İslam dünyasına bakışlarıyla ilgilidir. ABD başta olmak üzere Batı dünyası ve bunların bir kısmını içeren uluslararası aktörler İslam dünyasındaki anti-Batı, anti-Amerikan duyguların yumuşatılması, tepkilerin bastırılması ve İslam dünyasının kontrol altında tutulmasını arzu ederler. Bunu yapabilmek için bu dünyanın içinden işbirliği yapacak birilerini aramaları doğaldır. Batı İslam dünyasına bakınca kabaca iki tip insan ve onların temsil ettiği iki tip İslam görmektedir: radikal, ılımlı. Radikal İslam eline kılıcı almış, önüne geleni kesip biçen, kendisiyle ilişki kurulması ve işbirliği yapılması imkânsız bir din anlayışını temsil eden, “cihatçı” insanlardan oluşur. Ilımlı İslam ise, diyalog, hoşgörü ve iletişim kurmaya vurgu yapan, şiddetten uzak duran, cihatçı olmayan bir anlayış ve bu anlayışı benimsemiş insanlardan kuruludur. İşte FETÖ’nün ABD ve Avrupa’da kabul görmesi, ABD’ye sığınma imkânı verilmesi, kucaklanması, yer yer savunulması ve Orta Asya’ya yayılma konusunda işbirliği yapılması tamamen radikal İslam-ılımlı İslam ikileminde FETÖ’nün işbirliği yapılabilecek “ılımlı İslam”ı temsil etmesidir. Bu bağlamda yapılması gereken, genelde Batı dünyası ve özelde ABD ile entellektüel-siyasi iletişim kanallarının açık tutulması, İslam’ın bir terör dini olmadığı ve teröristlerin hiçbir şekilde dini temsil etmediği, esasen “İslamcı” kılığındaki çatışmaların dini değil, siyasi çatışmalar olduğunun ortaya konmasıdır.

Nihayet FETÖ’nün Türkiye’nin başına belâ olması veya belâ edilmesinin dış politika bağlamındaki bir nedeni de, Türkiye’nin Erdoğan öncülüğünde son yıllarda uluslararası sisteme kafa tutması, meydan okuması, BM, AB ve ABD gibi uluslararası sistemin ana aktörlerini aynı anda karşısına alan tehditkar söylemleridir. Bölge üzerinde tahakküm ve sömürü hesapları olan büyük aktörler kendilerine meydan okuyan değil, söz dinleyen müttefik isterler. Oysa Türkiye Batının bölgedeki en önemli müttefiki İsrail’e meydan okumuş (“One Minute” ve Mavi Marmara’yı hatırlayalım), BM’ye meydan okumuş (“Dünya Beşten Büyüktür” söylemini hatırlayalım), Arap Baharı kapsamındaki erken dönem gelişmelerinden (Mısır, Tunus, Suriye) de cesaret alarak, “Ortadoğu’da değişimi biz yöneteceğiz” iddiasında bulunmaya başlamıştır. Bütün bu çıkışlar Batının, ABD’nin ve büyük aktörlerin gözünde affedilmez günahlardır. Nitekim Erdoğan’ın şeytanlaştırılması, diktatörleştirilmesi, uluslararası alanda Türkiye’nin yalnızlaştırılması, Mısır’da darbenin desteklenmesi, Suriye’de Esed’i devirmekten vazgeçilmesi, Rusya’nın Suriye’ye girmesine yeşil ışık yakılması, Türkiye’deki Gezi olaylarına verilen destek, terörün yeniden hortlaması, 15 Temmuz darbe girişiminin ancak yarım ağız kınanması, İncirlik’in tartışmaya açılması, FG’nin iadesi konusunda ayak sürümeler,.. bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin dış politikada kendi başına buyruk hareket etmeye başlamasından duyulan rahatsızlıkla ilgilidir. Bu bağlamda yapılması gereken, Türkiye’nin tehditkâr ve meydan okuyan söylemler yerine, daha gücüyle uyumlu, işbirliğine vurgu yapan, son zamanlarda Rusya açılımında olduğu gibi düşman azaltıp dost artırmaya odaklı dış politikalar geliştirmesidir. Yüzde yüz haklı olsanız bile, uluslararası ilişkilerin güç üzerinden yürüdüğünü unutmamak gerekir; altını dolduramadığınız sürece meydan okuyucu söylemler Türkiye’ye de hizmet etmez, ümmete de, İslam dünyasına da. Bunun acı örnekleri Suriye’de, Mısır’da ve Türkiye’de son zamanlarda yaşanarak görülmüştür.

O halde, başa dönelim, sadede gelelim, önemli noktaların altını çizerek değerlendirmemizi bitirelim. Tekrar benzer belâlarla karşılaşmamak için devlette, orduda ve dış politikada yeniden yapılanma şarttır. Şu konular özellikle önemlidir:

1. Çeşitliliği kucaklayan devlet: kimseyi yeraltına inmek zorunda bırakmayan, herkesi kendi kimliğiyle bağrına basan devlet olmalıdır. Akdi takdirde kendi kimliğiyle varolmak isteyen herkes devleti ele geçirmeye çalışacaktır.

2. Resmi ideolojisi olmayan devlet: devleti hiçbir din, mezhep ve ideolojinin emrine vermemeli, devletin torpilli vatandaşları olmamalıdır. Aksi takdirde devletin torpilli çocuğu olmak isteyen, dışlanmak istemeyen herkes devleti ele geçirmeye çalışacaktır.

3. Hayat tarzı dayatmayan devlet: Devleti bir terbiye ve ayar aracı olmaktan çıkarmalı; devlet kendine göre doğrular, değerler ve hayat tarzı dayatmamalıdır. Aksi takdirde devletin hışmından korunmak isteyen, dayattığı hayat tarzından muzdarip herkes devleti ele geçirmek isteyecektir.

4. Hukukun üstünlüğü: hukuk devleti inşa edilmeli, yargıyı bir iktidarı tahkim aracı olmaktan çıkarmalıdır. Yargının bağımsız ve tarafsızlığı sağlanmalı, adalet dağıtan mekanizma her türlü ideoloji, siyasi görüş, mektep ve meşrebe karşı “kör” hale getirilmelidir. Aksi takdirde devletin tokadını yemek istemeyen, taraftarlarının haksız yere mahkûm edilmesini önlemek isteyen herkes devleti ölümüne ele geçirmek isteyecektir.

5. Rant dağıtımına son vermek: Devlet rant dağıtım aracı olmamalı; kaynak dağıtımı ve zenginleşme siyaset kurumu aracılığıyla değil, piyasa aracılığıyla olmalıdır. Zira piyasa rantları yetenek ve verimliliğe göre, çalışkanlık ve yenilikçiliğe göre dağıtır, siyaset ise yakınlık ve yandaşlığa, grup dayanışmasına ve fikirdaşlığa göre. Devlet iktisadi hayata sürekli müdahale edip türlü yollarla rant dağıtmaya devam ettikçe, birileri devleti ele geçirmeye çalışacaktır. Devleti “ele geçirmenin” kısa yoldan köşeyi dönebilmenin yolu olduğu algısını ortadan kaldırmadıkça, birileri her zaman devleti ele geçirme mücadelesi verecektir.

6. Kamuya eleman alımları şucu-bucu olmaya, mektep, meşrep ve mensubiyete göre değil, ehliyet ve liyakate, yeterlilik ve yetkinliğe göre yapılmalıdır. Aksi takdirde bugün FETÖ’nün boşalttığı alan başka cemaat-tarikat yapıları tarafından doldurulacak, Allah korusun gelecekte bunlar da sıkıntı kaynağı olacaktır. Zekâ nimetini Allah sadece seçkin sınıfların çocuklarına değil, köylü çocukları dâhil herkese dağıttığı için, gerçekten ehliyet ve liyakat gözetilerek yapılacak istihdam kamuda belirli dengeleri kendiliğinden ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla belirli bir cemaat, tarikat, klik ya da hizbin devlette güç temerküzü elde etmesi mümkün olmayacaktır. FETÖ’nün devlette bu kadar büyük güce ulaşması ehliyet ve liyakat sayesinde değil; aksine, soruların kendi elemanlarına sızdırılması başta olmak üzere, liyakat sisteminden sapmaların sonucudur.

Bu arada, malûm ihanet girişimleri nedeniyle, kamuya alımlarda liyakatten daha öncelikli olarak “Sadakat” vurgusu yapanların kaygılarını anlamak mümkündür. Ancak “kime sadakat?” sorusu önemlidir. Eğer vatan, millet, bayrak, hukuk, temel hak ve özgürlükler, demokrasi gibi kişilerden ve partilerden bağımsız ortak değerlere sadakat ise amenna; değilse, yeniden ölümüne devleti ele geçirme mücadelesi başlayacak demektir.

7. Dış politikada tehditkâr değil, yapıcı söylem, savaşçı değil, barışçı yaklaşım. Güce, silaha, çatışmaya vurgu yapan meydan okuyucu söylem hem felsefi olarak sorunlu bir söylemdir (Allah bizi yakıp yıkmaya değil, yeryüzünü ıslah ve imar etmeye göndermiştir); hem de pratikte altını dolduracak silah gücümüz yeterli olmadığından, tehditkâr ve çatışmacı söylemler ve icraatların fiili sonuçları ülkemizin ve ümmetin zararınadır.

İhtiyacımız demokratik, şeffaf, hesap verebilir, denetlenebilir, sınırlı, sorumlu, hizmetkâr devlettir. Kimseyi kolay yoldan zengin etmeyeceği için, kimseyi devletin hışmına uğratmayacağı için, kimseyi devlet eliyle terbiye etmeye kalkışmayacağı için böyle bir devleti ele geçirmek için kimse ölümüne mücadele etmeyecektir. Bunun aksine Cumhuriyet tarihi boyunca hep olduğu gibi devlet resmi ideoloji üzerinden ayrımcılık yapmaya, vatandaş terbiye etmeye, hayat tarzı dayatmaya ve kısa yoldan yandaşını zengin edecek şekilde rant dağıtmaya devam ettiği müddetçe ölümüne devleti ele geçirme mücadelesi sürekli devam edecektir; bugün FETÖ, yarın Allah korusun, başkaları üzerinden. 15 Temmuz tecrübesini devleti bu anlamda yeniden yapılandırma fırsatı olarak değerlendirmek ülkemizin ve İslam dünyasının en büyük kazancı olacaktır.

Fikir Coğrafyası, 22.08.2016

30 Maddede Liberal Manifestom

0

Liberal okumalarım ve üstadlardan aldığım dersler neticesinde inandığım Liberal Manifestomu sizlerle paylaşmak istiyorum.

  1. Her birey, insan olarak temel insanî haklara sahiptir.
  2. Din, dil, renk, cinsiyet ve farklı yönelim ve inançlar kişilerin doğal ve devredilemez haklarıdır. Asla müdahele edilemez!
  3. İnsan bedeni, insanın “özel mülkiyetidir”. Devlet dahil hiçbir güç bunun üstünde tasarruf edemez.
  4. Bu bağlamda, mecburî her türlü görevlendirme insanın bedeni ve kişilik haklarına aykırıdır.
  5. Her birey mevcut ülke koşullarında eşit ve adil bir eğitim almalıdır. Kamuda ve özel sektörde tamamen ehliyet ve liyakate göre görevlendirme yapılmalıdır.
  6. Devlet olabildiğince küçültülmelidir. Devlet bireylere inanç ve yaşam biçimi dayatmamalıdır. Devlet işveren olmaktan çıkarılmalıdır. Rant dağıtan bütün kurumlar özelleştirilmelidir. Devlet vatandaşa hizmet eden teknik bir aygıt olmalıdır. Devletin vatandaşı değil, vatandaşın devleti olmalıdır.
  7. Din hizmetleri topluma bırakılmalıdır. Camilerin inşası, bakımı, ibadet ve diğer hizmetlerin finasmanı vatandaşa devredilmelidir.
  8. Gönüllü ve seçmeli din dersleri ve hizmeti tercih edilmelidir.
  9. Alevilerin Cem Evi Alevilerin talebi doğrultusunda İbadethane olarak tescil edilmelidir.
  10. İnsanların ırkı, dili, inancı, yaşam biçimi, kılık kıyafeti hiçbir hizmet alımına veya istihdam edilmeye engel olmamalıdır.
  11. Ana dili farklı olanların, ana dillerinde eğitim – öğretim almaları sağlanmalıdır.
  12. Yurtseverlik ortak paydasında bir aidiyet geliştirilmelidir.
  13. Şiddet ve terörü teşvik etmedikçe her türlü düşünce ifade edilebilmelidir.
  14. Ötekileştiren ve nefret söylemini içeren hiçbir yaklaşıma müsamaha edilmemelidir.
  15. Bütün farklılıkları bir zenginlik olarak görüp, barış içerisinde birlikte yaşama bilinci oluşturulmalıdır.
  16. Dinlere inanmayan, ölünce dinî tören istemeyenlere baskı yapılmamalı ve istekleri yerine getirilmelidir.
  17. Bilinen ve “Normal” kabul edilen cinsel kimlik ve davranışın dışında olanlar toplumdan dışlanmamalıdır. Herkese sağlanan haklar bu insanlara da sağlanmalıdır.
  18. Bireyler ve topluluklar kendilerini nasıl tanımlıyorsa öyle kabul edilmeliler.
  19. Evrensel insan hakları, hukuk, adalet bütün bireyleri kapsayacak şekilde hâkim olmalıdır. Üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü hayata geçirilmelidir.
  20. Eğitimde, ekonomide herkese fırsat eşitliği tanınmalıdır.
  21. Serbest piyasa koşulları, serbest ve kaliteli bir rekabet ortamı oluşturulmalıdır. Devlet tarafsız ve adil bir gözlemci olmalı. Gerekmedikçe piyasaya müdahale etmemelidir. Haksız rekabet ve “kazanç” peşinde olanlar deşifre edilerek, şeffaf bir ekonomi dünyası sağlanmalıdır.
  22. Her şeyin devletten beklendiği, devletin “Baba” figürü yerine konulduğu anlayıştan sıyrılmalıdır.
  23. Vatandaşın özgüvenli, kendi haklarını arayan ve koruyan bir bilince sahip olmasına olanak tanınmalıdır.
  24. Sivil toplum örgütleri, hayatın her alanında örgütlenmeli ve vatandaşı bünyesine çekerek devletten uzaklaştırmalıdır. Devletten geçinmeli ve devlete bağımlı yapılanmalar dağıtılmalıdır.
  25. Eğitim müfredatı insanın ihtiyaçlarına ve çağın ruhuna göre şekillendirilmelidir. Sorgulayan, araştıran ve bilim üreten bir modele geçilmelidir.
  26. Doğa ve çevre bilinci ana okullarından itibaren zihinlere aşılanmalıdır. İnsanın doğayla uyumlu yaşadığı sürece mutlu olabileceği öğretilmelidir.
  27. Başta çocuklar ve gençler için her mahallede spor sanat merkezleri yapılmalıdır.
  28. Nüfusun yarısını oluşturan kadınların eğitim imkânı ve meslek sahibi olmaları sağlanmalıdır.
  29. Yaşam için biyolojik ihtiyaçların yanında manevi ihtiyaçların da doyurulması gerektiği bilinmelidir.
  30. İnsanın en büyük değerinin samimiyet, ahlâk, erdem, çalışkanlık ve güvenilirlik olduğu; kendine hayrı olmayanın hiçbir kimseye hayrının olmayacağı anlaşılmalıdır.

Bir istihbarat örgütü olarak FETÖ

0

15 Temmuz darbe teşebbüsü ve teşebbüsün aktörü FETÖ’nün var oluş biçimi ve faaliyetleri toplumda büyük tahribata yol açtı. Tahribatın boyutlarını dahi tam olarak tespit etmek zor. Belki de bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

FETÖ çok yüzlü bir örgüt. Terörist yüzünü öne çıkarmamız 15 Temmuz terörüne vurgu yapmak ve örgütün şiddet -hem de sınırsız şiddet- kullanma potansiyeline dikkat çekmek açısından gerekli ve yararlı. Ancak, işi sadece teröre indirgersek FETÖ probleminin gerçek boyutlarını kavramada başarısız kalabilir ve onunla olması gerektiği gibi mücadele etmede hatalara düşebiliriz.

FETÖ yakın zamana kadar bir cemaat olarak görülmekteydi ama aynı zamanda bir istihbarat örgütü olarak işlemekteydi. Fetullah Gülen, anlaşılan, istihbarat zihniyeti ve faaliyetleri içine yetişmiş. Çok da haksız olmayacak şekilde modern devletin istihbarat merkezli olduğunu ve zamanımızda güç toplamanın en iyi yolunun istihbarat toplamaktan geçtiğini anlamış. MİT, Emniyet İstihbarat ve Jandarma İstihbarat gibi formel istihbarat kurumlarını neredeyse tümüyle ele geçirmenin yanında cemaat mensuplarını da birer istihbarat elemanı gibi kullanmış.

Bu çok kötü bir durum. Benzerini faşist ve komünist totaliter sistemlerde görebiliriz. İstihbaratın toplumsallaştırılması ve toplumun adeta bir istihbarat toplumuna dönüştürülmesi… Tek kelimeyle iğrenç bir durum. FETÖ’nün gerçek yüzünü bizim gibi özel istihbarat bilgilerine sahip olmayan insanlar ancak 2010’dan sonra, o da yavaş yavaş görmeye başladı. O zamana kadar birçok kimse birçok Fetullahçıyla muhatap olmuştur. Şimdi düşünüyorum. Konuştuğumuz kişiler konuştuğumuz kişiler miydi? İsimleri gerçek isimleri miydi? Konuştuğumuzda ceplerinde teyp var mıydı? Hakkımızda rapor hazırlayıp onları örgütün bilgi havuzuna gönderiyorlar mıydı?

İstihbaratçıların çeşitli avantajları var ve FETÖ’nün bunları sonuna kadar kullandığı anlaşılıyor. Bir kere istihbaratçılar geride iz bırakmazlar. Operasyonlarından sonra arkada kalan izleri süpürürler. FETÖ ve operasyonları hakkında bilgi toplamanın bu kadar zor olmasının bir sebebi bu. İkincisi, istihbarat örgütleri kişi, grup ve kuruluşları kolayca manipüle edebilirler. Her renge ve her şekle bürünebilirler. Nerede bulunurlarsa bukalemun gibi oranın rengini alırlar. Bu, sıradan insanların onları teşhis etmesini engeller ve onlar için av gelmelerine sebep olur. Üçüncüsü istihbaratçılık yöntem ve imkânlarıyla medya, siyasi partiler vs. kolayca manipüle edilebilir. Özellikle medya organları nokta operasyonlar için kullanılabilir. Bu da FETÖ tarafından yapıldı.

Artık biliyoruz ki FETÖ en azından otuz sene önce istihbarat faaliyetlerine başladı. Klasik istihbarat kurumları ve faaliyetleri yanında bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük gibi yerlerdeki varlığında da istihbaratı merkeze oturttu. Bunu da iletişimi, personel dairesini, üst yönetimin sekretarya hizmetlerini ve teftiş kurullarını ele geçirerek yaptı. Böylece, toplumsal tabanı çok zayıf, toplumda ciddî bir karşılığı bulunmayan bir kadro hareketi olarak devlet içinde -bir dönemin CHP’si hariç- hiçbir partinin ulaşamayacağı bir güç kazandı.

Bu güç onu hem mağrurluğa hem de kaybedeceğini hayal bile etmediği, etmiş olsaydı girmeyeceği kavgalara itti. FETÖ gizli kaldığı sürece çok avantaja sahipti. Ancak, deşifre oldukça avantajları kaybolmaya, gücü kırılmaya başladı. Tam bir kırılma olmadan son bir hamle yaparak 15 Temmuz’da ya tüm iktidarı ele geçirmeyi ya da B planı olarak iktidarın hiç kimseye ait olmamasını -yani ülkeyi iktidarsızlaştırmayı-  hedefleyen bir teşebbüse girişti. Bereket versin sonuç kendisi için hüsran oldu. Ancak, hayale kapılmayalım ve gevşemeyelim, FETÖ’nün kurumsal yapısının da zihniyetinin de temizlenmesi uzun ve zorlu bir mücadeleyi gerektiriyor.

Bir cep telefonu bir darbeyi önleyebilir mi?

Teknolojinin gelişmesi ve yayılması ile birlikte demokrasi bilincinin daha geniş toplum kesimlerinde yerleşmesi, hem üzerine çalışmalar yapılan hem de tartışmalara konu olan bir durum. Türkiye’de 15 Temmuz gecesi yaşananlar bu tartışmalara ayrı bir bakış açısı katacak nitelikte.

Teknolojinin hayatımızın birçok alanında var olduğu, hayatımızın birçok alanına dokunduğu su götürmez bir gerçek. Fakat kanımca hayatımıza kattığı en önemli şey, bireysel ve toplu iletişim yollarını bundan on yıllar öncesine göre bile inanılmaz derecede çeşitlendirmesi ve hızlandırması.

TSK içindeki FETÖ mensubu bir azınlığın darbe girişiminde bulunduğu 2016 Temmuz’unun 15. gecesini,  şimdiye kadar Türkiye’de askerî darbelerin gerçekleştiği gecelerden ayıran birçok farklı nokta var. En büyük farklılık, elbette ki darbe girişiminin başarıya ulaşmamış olması. Türkiye tarihinde bunun bir örneği mevcut değil.

Sosyal hayatta her zaman sebepler sonuçlardan önce oluşur/ortaya çıkar. O karanlık gecenin sonunda darbenin başarıya ulaşmamış olmasının da birçok sebebi var. Bunların en başında sivil halkın, seçilmiş Cumhurbaşkanı tarafından meydanlara çağrılması geliyor. Fakat Cumhurbaşkanı’nın canlı yayına bağlandığı saate  kadar (00.37)  yaşanan süreçte gerçekleşen pek çok olay darbe girişimin başarısızlığa uğramasında etkili oldu, gidişatı değiştirdi.

Elimize geçen yeni bilgilerden öğreniyoruz ki, 16 Temmuz gecesi 03’te yapılması planlanan askerî darbe,  MİT tarafından istihbarat alınması üzerine 15 Temmuz gecesi akşam 21’e yani erkene alınmış.

Bir araştırma yapılsa, öyle tahmin ediyorum ki o gece saat 22 sularında, ülkenin bir gün içindeki telefon görüşmesi rekoru bir saat içinde kırılmıştır. İstanbul’da askerlerin köprüleri kapattığı haberini alır almaz herkes telefona sarılıp “Neler oluyor?” sorusunu sordu birbirine. O esnada telefonlara, Whatsapp’ta sohbet gruplarından mesajlar akmaya başladı.

Darbe ihtimali insanlara çok uzak geliyordu. Daha doğrusu uzak bir ihtimal olarak görmek o an için daha rahatlatıcıydı. Uzun süredir ülkede gerçekleşen bombalı saldırı eylemlerinin bir benzerinin istihbaratının alındığı ve bu sebeple köprülerin asker tarafından kapatıldığı ihtimali hem vicdanları rahatlatıyor hem de 2016 Türkiye’si için daha büyük bir olasılık olarak gözüküyordu.

Henüz televizyonlarda köprülerin kapatıldığı ile ilgili sadece son dakika altyazıları geçiyordu. Vatandaşın biri köprüde karşılaştığı askere “Hayırdır komutanım, istihbarat mı var?” diye sorup “Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu, evinize gidin, şaka değil!” cevabını alırken elindeki telefon ile -büyük bir ihtimalle gizli şekilde- video kaydı yapıyordu. Ardından bu videoyu twitter üzerinden servis etti ve video elden ele yayıldı. Bu video sayesinde artık insanlar bir darbe girişimi ile karşı karşıya kaldıkları gerçeği ile bir şekilde yüzleşmeye başladı. Bunun şoku bir süre devam etti. Bu esnada televizyonlarda yorumcular bir açıklama bekliyor, o yüzden ağızlarıyla top çevirip duruyorlardı.

Dakikalar ilerledikçe İstanbul’da ve Ankara’da F-16 jetlerinin alçak uçuş yaptığı bilgisi yayıldı. Bu bilgi sadece resim ve yazı ile değil, aynı zamanda Ankara’da yaşayanlar tarafından facebook ve periscope üzerinden yapılan canlı yayınlarla geldi. Aynı şekilde tankların kışlalardan çıkması da canlı olarak yayınlandı.

Gelen görüntü, haber ve bilgilerin üzerine karşı karşıya olunan durumun adı henüz resmî bir açıklama olmasa da konulmuş oldu: Askerî darbe girişimi. Ne yapacağımızı bilmiyorduk, ama ne yapmayacağımızı biliyorduk. Evlerimizde daha fazla duramazdık.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısından çok daha önce  sosyal medyada herkes birbirini sokağa çıkmaya davet ediyordu. Düşünmek için çok zaman yoktu. Evde kalıp kalmamaya karar verecek zaman da değildi. İnsanlar evde aileleri ile helalleşip yanlarına varsa telefonlarının powerbanklerini (mobil şarj aletlerini) ve bayraklarını alarak meydanlara koştular.

Meydanlara toplanan insanlar sürekli telefonlarıyla tanıdıklarını arayıp meydana gelmelerini söylüyordu. Ayrıca sosyal medya hesapları üzerinden de bu çağrıyı tekrarlayıp birçok kimseye ulaşma imkânı buluyorlardı. Kısa sürede İstanbul, Ankara, Sakarya, Kocaeli gibi iller başta olmak üzere insanların meydanlara akın ettiği haberleri sosyal medya ve geleneksel medyada ön plana çıktı. Bunu gören diğer şehirlerde yaşayan insanlar da tamamen kendiliğinden gelişerek örgütlendiler ve darbeye karşı “hayır” diyebilmek için meydanlara döküldüler.

Meydanlardaki, köprülerdeki, havaalanlarındaki, evlerdeki  insanların aklında bir soru vardı. “Devletin başı olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan haber var mı?” O sıralarda Cumhurbaşkanı Erdoğan, otelden apar topar çıkmış ve bir eve gitmişti.  Götürüldüğü o evden, cep telefonundaki FaceTime uygulaması ile görüntülü şekilde bir televizyon kanalına bağlandı, bu yola kefenini giyerek çıktığını söyledi ve halkı meydanlara çağırdı. Bir kısım insanlar zaten meydanlardaydı, onlar Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasından sosyal medya sayesinde haberdar oldular. Cumhurbaşkanı’nın bu açıklaması meydanlardaki insanlara cesaret verdi.  Cumhurbaşkanı’nın bu açıklamasına kadar evinden çıkmayanlar da bu açıklamadan sonra sokaklara döküldü.

Herkes, bulunduğu ildeki ve konumdaki son durumu sosyal medya üzerinden paylaşıyor, bu sayede insanlar da diğer şehirlerdeki durum hakkında haberdar oluyordu. Ayrıca birçok kişi, elindeki telefonlarla yaşananları fotoğraflamaya ya da video olarak kaydetmeye devam ediyordu.

O gece görüntülü olarak yayına bağlananlar arasında 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de vardı. Ayrıca darbe girişiminin gidişatını etkileyen önemli faktörlerden biri de başta 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar olmak üzere darbeye katılmayan komutanların televizyonlara telefonla bağlanarak verdikleri mesajlar oldu.

Darbe girişiminin püskürtülmesinde twitter,facebook, whatsapp, periscope, facetime gibi sosyal medya araçları etkili oldu. Teknolojiye paralel olarak gelişen iletişim araçları sayesinde Cumhurbaşkanı halkı sokaklara çağırdı, halk sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlarla diğer şehirlere bilgi servis etti ve sonunda halk büyük bir destan yazdı. Bu destanda neredeyse her vatandaş bir gazeteci gibi, gazetecilik refleksi ile hareket etti; her anı fotoğrafladı ya da video kaydına aldı.

Her gün cebimizde taşıdığımız, çoğu zaman gözümüze basit gibi gözüken bu cihaz askerî bir darbenin halk tarafından önlenmesinde temel araç olarak kullanıldı. Böylece, iletişimin ve teknolojinin önemi bir kez daha anlaşılmış oldu. Teknolojinin, dolayısıyla da iletişim araçlarının gelişmesini sağlayan iki ana unsur olan  küreselleşmeye ve kapitalizme düşman olanlara bu gerçeği  göstermek gerektiğini düşünüyorum.

Cahil Kahramanlar ve Dünyanın Rengi

0

Fotoğrafı kuzenim Ahmet Turan Bozkurt çekti. Kale civarında sokak müziği icra edip harçlık denkleştiren ikili, Neşet Ertaş’ın “Cahildim dünyanın rengine kandım” türküsünü söylüyormuş.

“Cahil” kelimesinin Anadolu’da kullanımı sözlük kullanımından biraz farklıdır. “Bilgisiz” olma halini daha ziyade “hayat tecrübesi” yönünden eksik olma haliyle tanımlar. Mesela okuma yazma bilmeyen yaşlılar gençlere “cahal” der, “cahil”in yerel söyleyişte biraz “kabalaşmış” haliyle “cahal”… Bu kullanım, şüphesiz sözlük anlamıyla neredeyse “okuma yazma”ya indirgediğimiz “cahil” kelimesinden çok daha derin bir yere denk gelir. Cahil ile kasdedilen, henüz hayat yolunun başında, daha çok bir eza cefa görmemiş, belki bir aşk acısı yaşamamış, bir ayrılık bir ölüm görmemiş gençtir.

İngilizce’de kısmen “fool” kelimesinin karşıladığı, Joseph Campell’in “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu” olarak tanımladığı, benzer çalışmalarda “The Fool’s Journey” olarak bilinen “sınanmalar yolu”ndan geçmek üzere yolan çıkan “kahraman”a, iskambil kartlarındaki joker, tarot kartlarındaki prense denktir bu kullanım. Esasında burada “kahraman” kelimesini de yeniden düşünmek gerek. Kahraman her zaman “en başarılı” demek değildir, zira mesela her baba medeni dünyanın tüm tanımlarını alt üst edercesine küçük kızının kahramanıdır. En başarılı değildir ama en güçlüdür, en koruyandır, en sığınılacak olandır. “Cahil”in sadece “okuma yazma bilmeyen” olmadığı gibi, “kahraman” da her zaman “güçlü ve başarılı” demek değildir.

Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’nda, Campell “kahraman”ın bir arketip olduğunu ve tüm anlatılarda, aşağı yukarı benzer özelliklere sahip ve benzer sınavlardan geçen bir format olduğunu söylüyor. Yolun başında tecrübesiz, saf ve cesur “kahraman”, zaman içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşıyor, bunların üstesinden geliyor; yol üzerinde karşısına “şeytani kadın” arketipi çıkıyor aklını çeliyor veya “usta” arketipi çıkıyor ona doğru yolu gösteriyor. Hikayenin sonuna olgunlaşmış, öğrenmiş olarak ulaşıyor. Odysseus’tan Gılgamış’a, Hz. Nuh’tan Rambo’ya kadar bu hikayenin formatı neredeyse aynı.

İşte “cahil”i okuma yazmadan, “kahraman”ı başarıdan kısmen soyutladığınızda vaktiyle Neşet Ertaş’ın söylediği o derinliğe iniyorsunuz, herkes kendi hayatının kahramanıdır ve hayat yolunun başında bir “cahal”, bir “kahraman”dır.

Bu fotoğraftaki iki küçük kahraman da henüz yolun başında Neşet Ertaş’ın derin türküsü ile sanki bundan sonrasını planlıyor gibi duruyor; henüz farkında değiller ama daha dünyanın rengine kanacak, aşık olacak, acısını çekecek ve bu bir tükülük zamanları birbirlerine anlatıp hüzünlenecekler.

Ağla(ma)mak

0

Bebekken, ki 32 yıl öncesine tekabül eder, annem beni kendisinin gençlik şarkıları ile uyuturdu.

“Gülmek için yaratılmış,

Gözlerde yaşlar niye?”

“Sen ağlama,

Dayanamam.”

“Doğarken ağladı insan,

Bu son olsun, bu son.”

Bugün düşününce fark ediyorum ki, annemin en büyük korkusu benim ağlamammış.  Bugün hissettikçe de fark ediyorum ki, her annenin en büyük korkusu çocuğunun ağlaması.

18 Ağustos 2016 günü Halep’in bombalanması sonucunda ortaya çıkan Ümran’ın görüntülerini gördüğümüzde ise hepimiz, tüm korkularımızı bir köşeye koyup, “neden ağlamıyor bu çocuk!?” diye sinirlenerek ağladık.

Ümran patlamadan kurtarıldığında ambulansın içindeki koltuğa doktorun kucağında geliyor. Bir çocuğun annesi ve babası dışında birine bu kadar güvenerek sarıldığı görüntü azdır. Ümran’ı oturttuğu o turuncu sandalye sanki kocaman. O kadar küçük ki ayakları yere değmekten uzak. Ağlamıyor ve de. Kalbi daha mutlu olaylarla o kadar hızlanması gerekirken Ümran’ın göğüs kafesi korkudan inip çıkıyor. Yüzünü sildiğinde gördüğü kanı sandalyeye silip kurtulmak istiyor. Çünkü kan, elimizde olmasını istediğimiz bir şey değil.

Bugün bu yazının devamında Ümran’ın verdiği tepkinin “savaş-kaç-dona kal” (fight-flight-freeze) tepkilerinden “dona kal” tepkisine girdiğini yazmak gibi bir niyetim vardı ama vazgeçtim. Ümran’ın fotoğrafını “Gördüğümüz her şeye inanmalı mıyız?” başlığı ile veren “Sol Haber”in olduğu bir yerde aynı zeminde değil çünkü tepkilerimiz. İnsan bazen görmediklerine, duyduklarına bile inanabilir, evet. Ama o görüntünün karşısında bu tür bir propagandayı yürütmeyi hangi kuram, ne şekilde açıklayabilir?

Ümran’ın o sandalyede kan ve toz a bulanmış bir şekilde oturuyor olması hepimizin suçu. Bugüne kadar yanımızda mültecileri gördüğünde “ay buraya kadar geldiler” diyene dönüp sert tepkiler vermediğimiz için; üzülmeyi yalnızca sosyal medyadan tepki vermek zannettiğimiz için; yolda yürürken dilenen bir çocuğu görünce elini tuttuğumuz çocuğumuzu bize çekerek sözde onu “koruduğumuz” için. Sol Haber hâlâ o başlığı utanmadan atabildiği için. Dünyada kapladığımız yer kendi ağırlığımız kadar. Hepimiz kendi edimlerimizden sorumluyuz. Bu süreçte de yapmamız gereken ilk şey, kendimize, etrafımızdakilere ve bizden küçüklere şunu öğretmek: Dünya kimsenin değil. Doğduğumuz toprakları kimse bize tapulamadı. Ayağını bastığımız o zemine milyonlarca insan ayağını bastı, sonra da o toprağın altında kurudu, kaldı. Etrafınıza bakın. Gününüzü sadece bir şeylere üzülerek geçirmeyin. Bir şeyler yapın.

15 Temmuz gecesi evden çıkmaya hazırlanırken Ceren’in oturup dua etmeye başladığını gördüm. “Ne yapıyorsun Ceren?” dedim, “işimiz rast gitsin diye dua ediyorum hocam” dedi. Ben umutsuzlukla duanın edileceğini düşünürken, o bize umut olması için dua ediyordu. Ceren o gece üzerine düşeni yaptı. Siz de, başkalarına anlamlı gelir ya da gelmez, üzerinize düşeni yapın. Aşağıdaki web sayfalarının size yol göstermesini ya da kendi yolunuzu çizmeye çalışın.

Ama bir şey yapın.

Yapalım.

Çünkü Cem Karaca haklı, çocuklar bu kadar çok ağlamamalı.

https://www.whitehelmets.org/
http://sema-org.com/
http://www.uossm.org/
https://www.sams-usa.net/
https://www.qcharity.org/en/qa/
https://internationalmedicalcorps.org/
https://www.muslimaid.org/
http://www.umhd.org.tr/
https://www.oxfam.org/
http://www.raf-thani.com/
http://www.unicef.org.tr/
http://www.wfp.org/
https://www.kizilay.org.tr/
https://www.ihh.org.tr/en
http://www.doctorswithoutborders.org/
http://www.islamic-relief.org/
http://www.unhcr.org/
http://www.diyanetvakfi.org.tr/en-US/
http://www.mercycorps.org.uk/
http://www.smallprojectsistanbul.org/
http://www.karamfoundation.org/
http://www.savethechildren.org/
http://www.handinhandforsyria.org.uk/
http://www.medicalteams.org/
http://aidoctors.org/”*

*: Yardım kuruluşlarının listesi BRKN.tv isimli sosyal medya platformundan alınmıştır.

Güven

Bazı aileler vardır. İşlerin yolunda gitmediği, eşlerin ve çocukların birbirine sevgisini kaybettiği, hatta birbirine düşman kesildiği aileler. Öyle ailelerde yaşamak herkes için zordur.

Ama bir gün beklenmedik bir şey olur. Her şeyin kötü gittiği bir dönemde ailenin beraberce maruz kaldığı bir felaket, bir anda onların birbirine bambaşka bir gözle bakmasını sağlar.

Varlığı rahatsız edici hale gelen, hatta evin içindeki eşyaları bile insana batar hale gelmiş olan aile fertlerinin o felaket anında sergiledikleri tutum, cesaret veya fedakarlık, bir anda onları yakınlaştırır.

Artık birbirine daha önce hissetmedikleri veya kaybettikleri bir muhabbetle bakmaya başlarlar. O felaket aileyi gerçekten aile haline getirir.

Kazanılan güvendir.

Aileyi zorunlu bir ilişki olmaktan çıkaran odur.

Bu elbette bütün sorunların bittiği, masallardaki mutlu ailenin tesis edildiği anlamına gelmez. Sorunlar, gerilimler, kavgalar yine yaşanır ama eski ağırlığında değil, çok daha katlanılabilir bir düzeyde. Çünkü aile fertlerinin birbirine bakışı olumlu anlamda değişmiştir bir kere;  ve bu değişim, pek çok sorunun üstesinden gelmenin de zeminini oluşturur.

Güvenin unsurları

Türkiye 15 Temmuz’da tam da bunu yaşadı. Beraberce maruz kaldığımız felaket, o felaket anında sergilenen dayanışma ve cesaret, toplumun farklı kesimlerinin birbirilerine bakışını anlamlı bir biçimde değiştirdi.

Neydi yeni olan?

Önce toplumun çoğunluğunu oluşturan alt ve orta sınıfların; geleneksel muhafazakar veya İslami duyarlılığa sahip merkez sağın gözünden bakalım:

Darbe girişimini duyunca sokağa çıkan, silahsız bir biçimde darbeyi durdurma kavgası veren ve ağırlıklı olarak “sade, mütevazı, dindar” insanlardan oluşan milyonlar, canlarını vererek o kötülüğü engellemeye çalışırken, daha önce darbelere destek veren Kemalist kesimin bu kez darbecilerin yanında yer almadığını gördü. Her daim darbe ve muhtırayı destekleyen, her kırılma anında hükümete karşı şansını deneyen, başaramayınca uzlaşan oligarşi medyası, bu kez darbe karşıtı yayınların zemini oldu. Kendisinden beklenenin aksine, CHP bile darbe karşıtı açıklama yaptı. Öyleydi, böyleydi, CHP açıklamada gecikmişti, acaba darbenin başarılı olmayacağını anladığı için mi açıklama yapmıştı, acaba başka bir zaman olsaydı darbeyi destekleyecek unsurlar Fethullahçı Çetenin yaptığını gördükleri için mi desteklememişlerdi?.. Bunlar belki doğruydu, belki yanlış. Ama öyle veya böyle, son tahlilde bir ilk gerçekleşmişti ve darbeyi onlar da reddetmişti. O gece CNN Türk darbeciler tarafından işgal edilirken çalışanların bundan duydukları rahatsızlığı, hatta direnişi görmüşlerdi ve polisle beraber onları işgalcilerden kurtarmaya giderken, aynı safta olduklarını biliyorlardı.

Darbenin rengi belli olduğunda…

Seküler orta ve üst sınıf ve onların ideolojisini temsil eden sol ve sağ Kemalist kesimlerin gözüyle bakıldığında karşılaşma ve şok daha şiddetliydi. “Ötekilerin iktidarı” zaman içinde kendi sınıfsal/zümrevi çıkarlarını aşındırıyor, kendi çocukları için rezerve edilmiş mevki ve makamları, kenar mahalle çocuklarına açıyordu. Bu kesimin Ak Parti’ye ve Erdoğan’a yönelik haklı veya haksız eleştirileri, sınıf ve ideoloji prizmasından geçerken kırılmaya uğrayıp yer yer patolojik bir nefrete dönüşebiliyordu. Bazıları açısından Erdoğan, TV’de görüntüsüne ve sesine bile tahammül edilemeyen bütün bu kötülüklerin simgesi olarak bir nefret objesiydi. Sorsanız, Erdoğan’ı alaşağı edecek Kemalist bir darbeye evet diyenlerin oranı o mahallede muhtemelen az değildi.

Ama o gece yaşananlar, orada da bir depreme sebep oldu. Erdoğan’a kızıp diktatör diyorlardı ama aslında onun diktatör olmadığını bilerek. İçinde bulundukları durumdan çok şikayetçiydiler ve her şeyin kötüye gittiğini söylüyorlardı ama aslında hala gelir ve statü bakımından mukayeseli üstünlüğün kendilerinde olduğunu ve bunun devam ettiğini görüyorlardı. Bir darbenin kısa vadede kenar mahalle çocuklarını kendilerine tahsis edilen makamlardan kovmak gibi bir anlamı olduğunu 1960, 80 ve 97’de görmüşlerdi; ama ardından her anlamda ciddi bir çöküş ve yoksullaşmanın geldiğini de. Bu yüzden, gündelik hayattaki söylemler ne olursa olsun, bir darbenin onların da hayrına olmayacağını biliyorlardı. Üstelik bu kez, bütün bunların ötesinde bambaşka bir sorun vardı: Nüfuz edemedikleri, ardını göremedikleri, ama devleti ele geçirmeleri durumunda her şeye el koyabilecek tuhaf bir yapı darbe yapıyordu. Aslında 17-25 Aralık sonrası bu yapının operasyonel gücünü görmüşlerdi. Görmüşlerdi ve görmezden gelmişlerdi. Ama onu “AKP iktidarı”nı ve Erdoğan’ı alaşağı edecek bir güç olarak gördüklerinden; yoksa ülkeyi devralsın ve onlar yönetsin diye değil.

Ak Parti ve Erdoğan onlar açısından “alışılmış kötü”yü temsil ediyordu; ama diğeri başarması durumunda onları sonu belli olmayan bir yerlere sürükleyecek “bilinmeyen kötü”yü. Bu ikincisi, onlara her şeyi yapabilecek, sahip oldukları her şeye el koyabilecek kara bir delikti ve tercih yapmak güç değildi.

Ruh sağlığını Erdoğan nefretiyle ciddi biçimde sakatlamış olanlar dışında herkes olayın vahametini anlamıştı. Anlamayanlar da içinde bulundukları kesimin bilincini belirleyen medyanın darbe karşıtı tutumuna bakıp kendilerini toparlayabildiler. Darbenin renginin belli olmaya başladığı o anlar, darbe olduğunu duyunca balkona çıkıp Onuncu Yıl Marşı okuyan bir emekliyi, eşinin öfkeyle söylenerek içeri çektiği anlardı.

Ama artık çok geç görünüyordu. “AKP”ye ve Erdoğan’a karşı kullanıp atabileceklerini sandıkları o güç ülkeye -ve tabii ki onların kaderine de- hakim oluyordu.

İşte o esnada geceye hükümetin ve Erdoğan’ın sergilediği kararlı duruş damgasını vurdu. Erdoğan’ın darbeye karşı durması, uçağını havaalanının hali hazırda darbecilerin işgali altında olduğu İstanbul’a yöneltmesi ve halkı direnişe çağırması, darbecilerin bütün rasyonalitesini bozarken, toplumun ekonomik ve sınıfsal konumları ve ideolojik yönelimleri birbirine zıt bu kesimlerini de bir anda birleştirdi.

O an belki de kaçınılmaz olarak herkesin aklından geçen şuydu: “Eğer şu an cumhurbaşkanı Erdoğan değil de Ekmeleddin İhsanoğlu olsaydı ne olurdu?” O da aynı cesaret ve kararlılığı gösterir ve halkı sokağa el koymaya çağırır mıydı, yoksa Almanya’nın iltica davetini kabul edip gider miydi? O cumhurbaşkanı olsaydı darbeye gerek duyulur muydu? Darbeye ihtiyacın duyulmadığı ortam darbe girişiminden daha kötü değil miydi? Galiba cevap herkes açısından çok netti ve güvenin anahtarı o cevapta gizliydi. Ve o cevap, Erdoğan’ın ailenin öteki fertlerinin gözündeki yerini değiştirdi. Karşılarında “iyi ki o var, onların hakkından başkası gelemezdi” dedirten gerçek bir kahraman vardı ve tarihi bir sağduyuyla sezdikleri ürkütücü bir kötülüğün (ülkeyi Suriyeleştirecek bir darbenin veya işgalin) kararlı bir şeklide üstesinden gelme mücadelesi veriyordu.

Toplumsal düzeyde de farklı kesimler arasındaki buzlar da o gece kırıldı. O gece evlerinde oturanların ezici çoğunluğu, sokakta savaşanların kendileri için de savaştığını anlamışlardı. Evdekiler ve sokaktakiler arasında adeta zımni bir sözleşme vardı ve bu da darbe karşıtı mücadeleyi kolaylaştırıyordu. Bu kolektif direnişi kırmak için eski fay hatları harekete geçirilmek istendi. Ama provokasyonlar etkisiz kaldı. Birgün gazetesi “AKPlilerAlevi yurttaşların yaşadığı mahalleye silahlar ve bıçaklarla saldırdı” diye yazdı. Haber yalandı. CHP milletvekili Veli Ağbaba twitterdan böyle bir saldırı olmadığını açıkladı ve gazete o ifadeleri sildi.

HDP ise darbe karşıtı bildiriye imza koydu ama sonrasında Demirtaş sokakta silahsız bir şekilde darbeye karşı mücadele eden halkı IŞİD zihniyetine benzeterek kendi kitlesini bu mutabakatın ve sokaktaki direnişin dışında konumlandırmaya çalışmayı ihmal etmedi. Ama onun tutumu, Kürtlerin baştan beri bütün ülkede darbeye karşı verilen kitlesel mücadelenin etkin bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmedi.

“Biz”e dair…

Bugün, darbe girişimi birinci ayını doldururken, Türkiye toplumu “biz” kelimesine eskisinden daha farklı bir anlam atfediyor. Laik beyaz Kemalist mahallenin, sağ, muhafazakar, İslami alt ve orta sınıfların, Kürtlerin, Alevilerin ve diğerlerinin yüzde kaçı bu kırılmayı yaşadı, en büyük deprem hangisinde oldu tartışılır.

Ama bir deprem oldu.

Yıkmayan darbe güçlendirdi. Halk bir darbeyi beraberce mahkum etti ve bu başarıdan dolayı beraberce mutlu oldu. Bu tarihi andaki duygudaşlığın siyasi yaklaşım ve dilin niteliği üzerindeki olumlu etkisi şimdiden görülüyor.

Bu değerlendirmeler ilk bakışta romantik görünebilir. Ama değil. Bundan sonra Türkiye siyaseti cennet bahçesine dönecek demiyorum. Yine siyasi kavgalar olacak, siyasi parti ve liderler birbirilerini 15 Temmuz ruhuna aykırı davranmakla itham edecek. Sınıf ve ideoloji siyasi tutumları belirlemeye yine devam edecek.

Ama 15 Temmuz öncesindeki gibi değil.

Bakmayın siz darbe karşıtı muhteşem buluşmaların yaşandığı meydanlara baktığında “idam isteriz” sloganını gören ufuksuz bir kuşağın isimleri hatırlanmayacak yazar çizerlerine. Onlar yaşadıkları dünyayı ve hayatı anlamadan geldiler, anlamadan gidiyorlar.

Bir an yaşandı, biz o anı beraber yaşadık ve o tarihi andaki tecrübe, toplumun çeşitli kesimlerinin birbirine bakışını olumlu anlamda değiştirdi. Bu değişimin niteliği, bundan sonraki süreçte siyaseti de belirleyecek. Onun içindeki aktörler yeterince farkında olmasa veya istemese bile.

Serbestiyet, 18.08.2016

Üst akıl ve karşıtların üst aklı

İktidar çevreleri üst aklın lafı ettiğinde, ülke içindeki ve dışındaki karşıtları onlara güler.  Bir türlü somutlaştırılamayan, bileşenleri belirsiz, herkesin kendine göre biçimlendirdiği bir düşmana dayanarak yaşananları izah etmeye çalışmayı Doğu toplumlarına özgü bir geri kalmışlık nişanesi olarak mahkûm ederler. Bilvesile üst aklı dillendirenleri ve hatta aklından geçirenleri de küçümserler.

Ne var ki, tersinden bakıldığında, bunu yapanların çoğunluğunun tam da eleştirdikleri, dalgasını geçtikleri tutumun aynısını kendilerinin de gösterdikleri görülür. Onların da bir üst aklı vardır; o da Erdoğan’dır. Taraftarlarının üst akla atfettiği ne varsa, onlar da aynısını Erdoğan’a atfederler.

Karşıtlarının üst aklı olarak Erdoğan

Yazıp çizdiklerine göz gezdirildiğinde, karşıtlarının da Erdoğan’ı bir nevi üst akıl olarak konumlandıkları hemen teşhis edilebilir. Erdoğan’ı her şeyi kontrol ve organize eden bir güç olarak tahayyül ederler. Yurtta ve dünyadaki her hadiseyi bir şekilde Erdoğan’a bağlarlar. Bu tahayyülde Arap Baharı’nı başlatan da Erdoğan’dır, başarısızlığa uğratan da. IŞİD’i destekleyen -hatta kuran da- Suriye’deki iç savaşını başlatan da. Mursi’yi iktidara taşıyan da Erdoğan’dır, Mısır’daki darbenin müsebbibi de. Hem GOP başkanıdır o, hem de kafa tutup ABD ile ilişkilerimizi bozan da.

Karşıtlarının yaptığı, aslında Erdoğan’a bir nevi bir kutsiyet yüklemektir. Kudreti her yere sirayet ettiğinden Erdoğan, siyasi arenadaki rakiplerini de kendi menfaatlerine göre harekete geçirebilir. Böylelikle diğer siyasi partilerin ya da güç mahfillerinin yaptıkları hatalar veya yanlışlar da Erdoğan’ın eseri olarak takdim edilir. PKK, hendek savaşlarını başlatır, karşıtları bunu Erdoğan’ın bir oyunu olarak lanse eder.

Geldiğimiz aşamada karşıtlarının azımsanmayacak bir bölümü Erdoğan’ı bir üst akıl olarak o kadar içselleştirmiş görünüyor ki, sonunda 15 Temmuz darbesini bile Erdoğan’ın kurguladığını söyler noktaya gelmiş durumda. Sebep, Erdoğan’ın gücünü maksimize etme arayışıymış. 200’den fazla insan hayatını kaybetmiş, binlercesi yaralanmış, ki bunların birçoğu bu yaraların izlerini ömür boyunca bedenlerinde ve ruhlarında taşıyacak, 150 general ve binlerce subay darbeci oldukları gerekçesiyle ordudan atılmış, vs. Ve  onlar, bütün bunların Erdoğan’ın aklının bir ürünü olduğunu düşünebiliyorlar.

Düş kırıklığı

Meğer herkes, tüm o ölen ve yaralananlar, bunca acıya, kedere ve ıstıraba sırf Erdoğan gücünü tahkim etsin diye katlanmışlar. Bilumum general ve subaylar hapishaneye düşmeyi, kışlanın kapısına konmayı, itibarlarının beş paralık olmasını salt Erdoğan “başkan” olsun diye sineye çekmişler.

Komplonun dibine vurmak, böyle bir şey olsa gerek. Aslında bu ruh halinde, darbenin bastırılmış olmasından mütevellit bir düş kırıklığını sezmek mümkün. Darbenin halkın müdahalesiyle başarısız kılınmasının kimi bünyelerde hazımsızlık sorunu yarattığı ortada. Lakin darbe taraftarlığını -hele de o darbe püskürtülmüşse- açıktan dillendirmek hoş kaçmayacağından, “oyun, kurgu, tiyatro” sığınığına girmek daha korunaklı.

Nasıl ki üst-akıl söylemi taraftarlarına zihni bir konfor sağlıyorsa, her şeye kadir bir Erdoğan profili de, Erdoğan karşıtlarını rahatlatıyor. “Kartaca yıkılmalıdır” diyen ve başkaca bir söze de ihtiyaç duymayan Romalı senatörün rahatlığı gibi bir rahatlık bu. Mevzunun değişmesi ya da farklı dinamiklerin ortaya çıkması, onlarda yeni bir değerlendirme yapma mecburiyeti doğurmuyor. Eskisinden farklı bir pozisyon alma zahmetine girmek gerekmiyor. Ezberleri biteviye tekrarlamaları, onları mahallelerinden kovulma riskinden koruyor, korunaklı yaşamlarını sürdürmelerini sağlıyor.

Körleşme

Üst-akla bağlanmak, taraftarları gibi, karşıtları için de rahatlatıcı olduğu ölçüde aklı devreden çıkarıyor. Dahası bugün artık Erdoğan takıntısı, giderek bir Türkiye takıntısına dönüşüyor. Meseleleri analiz yeteneğini köreltiyor, analiz imkanını ortadan kaldırıyor. Bunların mübrem bir neticesi olarak da, doğru bir politik yaklaşım ve tavır geliştirilemiyor.

Evet, üst akıl rahatlatıyor, anlamaya çalışma yükünden kurtarıyor. Ama bu rahattan feragat etmek herkes için iyi olacak.

Serbestiyet, 18.08.2016

‘Üst-akıl’ ve taraftarları

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, hükümet yetkililerinin ve iktidara müzâhir kalemlerin uzunca bir süredir piyasaya sundukları bir kavram var: Üst-akıl. Bu kavram her geçen gün sahasını genişletiyor, dolaşımını artırıyor ve kamusal gündemde en çok refere edilen kavramlardan biri haline geliyor.

Aslında olan-biteni bizim dışımızdaki devasa bir gücün kurguladığı düşüncesi, Türkiye siyasetinde yeni bir durum değil. Her siyasi hareketin kendi meşrebince üst akıl olarak kodladığı bir yapı, devlet ya da kavram vardı. Solcular buna emperyalizm derdi. İslamcılar her fenalığı Büyük Şeytan Amerika’dan bilirdi. Milliyetçi-muhafazakârların adresi ise Moskova’ydı.

Bununla birlikte AKP’nin üst aklının seleflerinden farklı bir hususiyeti bulunuyor. Diğerlerinde nefret öznesinin kim ya da kimler olduğunu çıkarmak mümkündü. Amerika ve Moskova zaten açık kimliklerdi. Emperyalizm denildiğinde ise kimin/kimlerin kastedildiği vakaya ve söyleyenin içinden geldiği siyasi cenaha bakılarak üç aşağı-beş yukarı kestirilebilirdi.

Gel gör ki üst akıl öyle değil; keyfe keder bir kavram. Kavramı ferah feza sirküle edenler, üst aklın kimlerden mürekkep olduğuna dair bir bilgi vermiyorlar. Bazen laf arasında üst-akıldan muradın Amerika olduğu hissettirseler de adını koymaktan özellikle kaçınıyorlar. Ya genel bir tasvirle veya “Batı” gibi her tarafa çekilebilir bir faille yetiniyorlar. Üst aklı, Türkiye’yi karıştırmak ve hükümeti zayıf düşürmek hedefindeki bir güç olarak resmediyorlar. Hudutlarının nerede başlayıp nerede hitama erdiği üzerinde durmasalar da her kirli taşın altında o bed aklı buluyorlar.

Kim alt akıl, kim üst akıl?

Bana göre bizatihi üst-akıl söylemi birçok sakıncalar ihtiva ediyor. Her şeyden önce üst akıl, mefhumu muhalifinden, bir alt aklı da imler. Yani mücadele ettiklerinizi “üst-akıl” tahtına oturtursanız, niyetiniz o olmasa da, kendi aklınızı alt ve yetersiz bir kategoriye düşürmüş olursunuz.

Siyasetçiler karşı karşıya bulundukları tehlikeyi büyütürler. Böylelikle taraftarlarının müteyakkız kalmalarını sağlamak isterler. Dolayısıyla siyasetçilerin için bir parça abartıya kaçmaları anlaşılabilir. Lakin nihayetinde bu da bir doz meselesidir. Karşıdakini tanımlamak için başvurduğunuz kavram, sizin aklınıza ve yeteneklerinize halel getirmemeli, taraftarlarınıza bir haksızlık teşkil etmemelidir. Eğer siz daha baştan kendi aklınızı alt rafa koyarsanız, karşınızdaki her akıl, üst akıl payesini kazanır.

Keza siyasetçiler belli bir oranda müphemiyet arzu edebilir, buna yatırım yapabilirler. Çünkü flu alanlar onlara hareket serbestisi sağlar. “İşler bildiğiniz gibi değil” ifadesi, çoğunlukla, siyasetçilerin destekçilerinden rıza temin etmelerine ve ellerini sağlamlaştırmalarına hizmet eder.

Fakat burada da dozu iyi ayarlamak gerekir. Eğer muhatabı aşırı belirsizleştirirseniz, karşınızdakine haddinden fazla kudret vehmetmiş olursunuz. Ona gerçekte taşımadığı manaları yüklersiniz. İster rakip deyin ister düşman, karşınızdakini her yeri ve her şeyi kontrol eden bir güç olarak betimlediğinizde artık onun hakkında sağlıklı tahliller yapamazsınız. Taraftarlarınızın gözünde büyüttüğünüz nispette muhatabınızla başa çıkma şansını yitirirsiniz. Gerçek limitlerini idrak edemez ve bir heyulanın peşinde koşmaya başlarsınız.

İngiliz anahtarı olarak üst-akıl

Sakıncaları burada dursun!

Beri tarafta üst aklın müsekkin olarak iş gören bir yanı da var.  Bir kere bir üst aklın varlığını kabul ettikten sonra hayat daha rahat akmaya başlar. Mesela derin analizler yapma ihtiyacınız kalmaz. Siyasetin ve uluslararası ilişkilerin dolambaçlı yollarında gezinme gereği duymazsınız. Ülkelerin çok parçalı ve çok odaklı olmaları pek ilginizi çekmez. Devletlerin birbirleriyle kurdukları çok sayıdaki ilişkiye takılmazsınız. Bu ilişkilerin bazılarında rekabet etmelerine, bazılarında ise işbirliği yapmalarına bir ehemmiyet vermezsiniz.

Üst akıl yakanızın yükümlülüklerden sıyrılmasını da sağlar. Vakıanın künhüne varmak için çok gayret sarf etmenize gerek kalmaz. Elde her taşı rahatlıkla başına çalacağınız bir şeytanı tuttuğunuzdan ayrıntılarda boğulmanız gerekmez. Diyelim bir kötülük meydana geldi; objektifleri dıştaki üst akla çevirdiğinizde artık iç bağlantıları sorgulamanıza hacet kalmaz. Kötülüğün ortaya çıkmasına neden olan sosyolojinizdeki kırıklıklara, siyasetinizdeki hatalara, hukukunuzdaki eksikliklere ya yüzünüzü çevirir, ya da onları asgari tesirli bir öğe mesabesine indirirsiniz. Akabinde bütün parmakların yöneldiği üst akla hamasetle yüklenirsiniz olur biter.

Ezcümle üst akıl, sahip olduğunuz bir İngiliz anahtarı ya da İsveç çakısı gibidir. Onunla her kapıyı açar, her işinizi tamama vardırırsınız. Sual ne olursa olsun, sizin cevabınız da değişmez, failiniz de. Cevabınızın doğruluğundan şüphe de etmezsiniz, bu cevap çoğu kez sizi yanlış sulara sürüklese de…

Taraftarlarının nezdinde üst aşağı yukarı böyle bir işlevi var. Üst akıl denildiğinde yüzünü ekşiten ve hatta bu ikrah eden karşıtların cephesindeki vaziyeti ise bir sonraki yazıda ele alacağım.

Serbestiyet, 15.08.2016