Ana Sayfa Blog Sayfa 189

Ütopik ve Aydınlanmacı Sosyalizm

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Sosyalizmin Hristiyan Kökleri
2. Ütopik ve Aydınlanmacı Sosyalizm
3. Proudhon mu Marx mı?[/box]

İlk örneklerini sınırlı ölçüde Antik Yunan’da bulan sosyalizm, Orta Çağ’da Hristiyan ‘Heretik’ gruplarda ve Reformasyon’da yeni şekiller ve özellikler kazandı. Antik Yunan’daki I. Ütopik Dalga’nın ardından, Aydınlanma boyunca, II. Ütopik Dalga hem edebî hem felsefî çalışmalarda boy gösterdi.  More (1516) ve Campanella (1602) gibi günümüz okurunca bilinen ütopyacılar yanında Gerrard Winstanly (“The Law of Freedom”) (1652), Denis Vairassse, Fenelon, Fontennelle, Restif de La Brettone gibi isimler ütopya ve romanlarda kendi sosyalizm anlayışlarını açıkladı. Aydınlanma Çağı’nda sosyalizmi anlatan felsefî eserler ise Jean Merlier, Morelly, bir ölçüde Diderot, en önemlisi Deschamps gibi isimlerden geldi. Fransız Devrimi esnasında bu sosyalist tasavvurlar uygulama planlarına dönüştürülmek istendi ve bunda Phlippe Buonarrotti ve François Emile Babeuf başrolü oynadı.

Böylece Orta Çağ sosyalizmi bir dönüşüm geçirdi ve Shafarevich’e göre, dört özellik kazandı.

  1. Orta Çağ ve Reformasyon boyunca sosyalist fikirler, en azından formel olarak, dinî hareketler içinde gelişmişken, II. Dalga’da ütopyacı sosyalizm dinden koptu ve tedricen dine düşman oldu. More ve Campenalla’da Hristiyanlığa karşı bazen yabancılaşma bazen ironik bir tavır vardı. Winstanley ise çağındaki dinlere açıkça düşmandı. Deschamps dini toptan reddetti, Tanrı’nın insan icadı olduğunu, insanın bastırılmasının sonucu ve baskının aracı olduğunu ilan etti. Meslier dünya görüşünü dinlere ve Hristiyanlığa, özellikle İsa’ya nefrete dayandırdı.
  2. Orta Çağ mistisizmden tüm tarihi kapsayan düzenli bir evrim olduğu fikrini aldı. Ancak, mistiklerin bu süreçte gördüğü sürükleyici güç ve gayenin -Tanrı bilgisi ve Tanrı ile birleşme- yerine ilerlemeyi tarihin motive edici gücü olarak kabul etti ve insan aklını ilerlemenin üstün ürünü olarak kabul etti.
  3. Tarihî sürecin üç safhası -insanın düşüşü, daha mükemmel hâle gelişi ve orijinal duruma dönüşü- mitlerini muhafaza etti. Bu çerçevede tüm sosyalist doktrinler şu unsurları kapsar:
        – Özel mülkiyet denilen ilk günah tarafından tahrip edilmiş olan ilkel  ‘doğal durum’ veya ‘altın çağ’ miti.
        – Mevcut durumun kınanması. Çağdaş toplum tedavi edilemez biçimde bozulmuş, gayri âdil, anlamsız, parçalanmaya hazırdır. Ancak onun kalıntıları üzerinde insanlara her mutluluğu garanti edecek bir yeni sosyal yapı inşa edilebilir.
        – Sosyalist ilkeler üzerine inşa edilmiş, bütün yetersizliklerin ortadan kalkacağı bir yeni toplum kehaneti. Bu, insanlığın ‘doğal hâl’e, Morelly’nin dediği gibi bilinçsiz Altın Çağ’dan bilinçli Altın Çağ’a dönmesinin yegâne yoludur.
  4. Orta Çağ heretikleri tarafından ruhun maddenin gücünden kurtulması olarak anlaşılan ‘kurtuluş’ fikri çağdaş toplumun ahlâkından, sosyal kurumlarından, hepsinden önemlisi özel mülkiyetten kurtulma arayışına dönüştürülür. Başlangıçta bu kurtuluş sürükleyici gücünün akıl olduğu kabul edilir, fakat tedricen onun yeri halk ve fakirler tarafından alınır. Buonarroti’ nin ‘Conspiracy of Equals’ında bu konsept tamamlanmış hâldedir. Sonuç olarak  ‘geleceğin toplumu’nun inşası planında yeni somut özellikler belirir: Terör, zenginlerin varlıklarının fakirler tarafından zorla alınması, mobilyaların – eşyaların gasp edilmesi, borçların ilgası vs…

Ütopik ve aydınlanmacı sosyalizm 20. Yüzyıl sonlarında çöktü. Bu gerek sosyalistler gerekse sosyalist olmayanlar tarafından beklenmeyen bir vakaydı. Pek az kişi sosyalizmin çökeceğini, çökmeye mahkûm olduğunu görebildi. Hatta sosyalizmin asla çökmeyeceği ve bir girdiği yerden bir daha çıkmayacağı kanaati çok yaygın ve baskındı. Bunun sebebi sol teorinin müthiş hâkimiyetiydi. Dünyaya ‘neo-liberalizmin’ egemen olduğu yolundaki bütün laf kalabalığına rağmen, sol teorinin hâkimiyeti ortadan kalkmadı. Özellikle entellektüel muhitlerde hâlâ baskın. Ne yazık ki çoğu zaman bunun farkına bile varılmıyor. Sosyalizme karşı olduğunu sanan birçok insan sosyalist kavramlarla, konular ve yazarlarla zaman harcayıp duruyor.

15 Temmuz Zaferi ve Kapitalizme Övgü

15 Temmuz’daki darbe girişiminin bertaraf edilmesine yardımcı olan, kişiler, gruplar, araçlar, değerler ve motivasyon unsurları tartışılmaya devam ediyor. Bir süre daha bu tartışma sürecektir zira, darbeye direniş demokrasi tarihimizin en önemli olayıdır.

Ünsal Çetin, 09 Ağustos 2016 Hür Fikirler internet sayfasında yayınlanan yazısında; “Liberal Vizyonun Zaferi Olarak 15 Temmuz” adlı harikulade bir yazı kaleme aldı. Çetin, yazısında; 15 Temmuz zaferinin arkasında Türkiye’nin özellikle 1950’den beri ağır ağır yol aldığı liberalleşme vizyonunun olduğunu iddia ediyor. Yine genç kalem Mustafa Ali Aykol da 23 Ağustos 2016 günü yine Hür Fikirler’de yayınlanan yazısında “Bir Cep Telefonu Darbeyi Önleyebilir mi?” başlıklı yazısı ile kapitalizmin ürettiği cep telefonunun darbecilerin nasıl başının belası olduğunu anlattı. Bilmem ne kadar farkındayız bilmiyorum ama darbeyi bertaraf eden gücün yanında kapitalizmin ürettiği değerler, araçlar ve bireysel cesaret vardı.

Daha baştan kapitalizmin ürettiği araçlar darbe yapmayı, daha doğrusu başarılı olmayı zorlaştırdı. El konulması gereken sayısı belirsiz TV vardı. Tutulması gereken çok yol vardı. Bitti mi? Hayır, girişim başladı, internetle, mobil telefon ağlarıyla, facebook ve twitter ile mücadele etmek, onları da kontrol altına almak gerekiyordu. Tabiî ki başaramadılar, kapitalizmin buluşları, icatları darbecilerin yetersiz, çaresiz kalmalarına yol açtı. Bütün bu araçları bizlere kazandıranlara şükran borçlu değil miyiz? Küçük bir çocuk (Hande Fırat’ın kızı) yaratıcı bir grup tarafından icat edilen bir akıllı telefon uygulamasını annesine öğreterek darbecilerin hesabını bozan Erdoğan’ın çağrısını dünyaya duyurmadı mı? Telefon, internet gibi olağanüstü keşiflerin yeni inovasyonlarla daha kullanışlı, daha hızlı olmasını sağlayan kapitalizmin çılgın gençlerine şükran borçlu değil miyiz?

Ünlü iktisatçı M. Friedman; “kapitalist bir ülkede, sosyalizmi savunabilirsiniz, ama sosyalist bir ülkede kapitalizmi savunamazsınız” der. Bu cümleyi şöyle manipüle edelim: “Kapitalist bir ülkede darbeyi savunabilirsiniz, askerî darbe altında ise diğer şeyleri asla!” Kapitalizmin ürettiği değerlerden birisi de bireysel cesaret ve faydacılıktır. Bireyci bir toplum gerçek anlamda özgürdür. İşte o gece darbeye karşı koyma direnci kapitalist bir topluma evrildiğimiz için mümkün oldu. Özgür bireyler olarak askerî darbe altında yaşamak istemeyenler, cesaret ile onların (darbecilerin) üzerine gittiler. Kapitalizmin özünü bireyci faydacılık oluşturur, buna göre birey kendi faydasına olanı çok iyi bilecek konumdadır. Askerî yönetimin kendi yararına olmadığına inanlar bir şekilde darbeye karşı koydu. Özgürlük isteği, kendi yaşamına hâkim olma arzusu galip geldi. Erkekler, kadınlar ve çocuklar, bir grubun hareket etmesini beklemedi, cemaatim, sendikam, meslek örgütüm, komşum “ne der” diye düşünmedi, beklemedi kendini sokağa attı. İşte bu kapitalizmin bizlere kazandırdığı cesaret ve ferasettir.

İdeolojik olarak kapitalizm düşmanı yapılmış çok insan var. Ancak bu tarihî olayda kapitalizmin araçları, ürettiği değerler ve bireysel cesaret bizleri, ülkemizi postal altında yaşamaktan kurtardı. Kapitalizmin beşiği olduğu zannedilen bazı ülkelerin (ABD vb Batılı ülkeler) devletlerinin darbe girişimi sırasındaki tutumları kapitalizmin bizlere sağladığı araçların, değerlerin ve üstün cesaretin değerini düşürmez. Teşekkürler kapitalizm!

Sosyalizmin Hristiyan kökleri

[box type=”info” align=”aligncenter” class=”” width=””] Serinin diğer yazıları:
1. Sosyalizmin Hristiyan Kökleri
2. Ütopik ve Aydınlanmacı Sosyalizm
3. Proudhon mu Marx mı?[/box] Değerli meslektaşım Doç. Dr. Bengül Güngörmez, siyaset felsefesi sohbetlerimiz esnasında, sıklıkla, Batı’da bütün siyasî felsefenin ve ideolojik tartışmaların temelinde teolojinin yattığını söyler. Yakınlarda okuduğum iki kitap Bengül’ü doğruluyor. İlginçtir, kitapların ikisi de geniş anlamda sol üzerine. İlki, Eric von Kuehnelt–Leddihn’in ilgili çevrelerde bir efsane hâline gelen Leftism (Solculuk) adlı çalışması. İkincisi ise ünlü Rus-Sovyet matematikçi Igor Shafarevic’in The Socialist Phenomenon’u (Sosyalist Fenomen). (Meraklılar için, KL’in kitabı mises.ogr’dan e-kitap olarak hayli ucuz bir fiyata temin edilebilir. Shafarevic’in kitabı ise, internet ortamında – GoogleBooks bedava indirilebilir).

IS’in kitabı, benim gibi sosyalist olmadığı hâlde sosyalizm üzerine geniş okumalar yapmış meraklı biri için dahi sürprizlerle dolu. Modern okuyucu sosyalizmin modern (Aydınlanma çağı ürünü ) bir ideoloji olduğunu düşünmeye meyillidir.  Bunun yanlış, en azından eksik, olduğunu, IS, ayrıntılı biçimde gösteriyor. Bu yazıda, bu büyük yazarın bazı tespit ve yorumlarını kendi görüşlerimle kararak özetlemek istiyorum.

IS’e göre sosyalizmin ilk kökleri Antik Yunan’da karşımıza çıkar. Hem Plato ve Aristo’nun hem de başka bazı isimlerin felsefî ve edebî eserlerinde bunun izleri görülebilir. Aynı dönemde, küçük çaplı sosyalizm pratiği denemeleri de olmuştur. Ancak, sosyalizmin, tabiri caizse, ete kemiğe bürünmesi Orta Çağ’da ve daha ziyade Hristiyanlık içinde ve etrafında vuku bulmuştur. En kestirme ifadesiyle, Orta Çağ, Antik Yunan’daki teorik, skolastik doktrini bir toplanma noktasına ve geniş popüler hareketlerin arkasındaki motivasyona dönüştürdü. Orta Çağ’ın Hristiyan sosyalizmi, ağırlıklı olarak İsviçre, Kuzey İtalya, Güney ve Kuzeybatı Almanya gibi yerlerde ve Taboritler, Catharlar, Waldenseler, Free Spiritciler, Anabaptisler ve benzeri heretik (sapkın) hareketlerde belirdi.

IS sosyalist hareketlerin değişebildiğine, toleranssız, tahrip edici bir karakter kazanabildiğine işaret ediyor. Yazara göre, sosyalizmin genel özellikleri şöyle sıralanabilir. Birincisi, sosyalist ideoloji bir nihaî çöküşün, eski dünyanın bir yıkılışının ve yeni bir düzenin başlayışının gelmekte olduğu fikrini taşır. Bu çöküşle kötü güçlerin sonu gelecek, ‘seçilmiş’ insanların egemenliği tesis edilecektir.  İkincisi, sosyalizm, Orta Çağlar’da kazandığı, esas itibariyle din adamı Fiore’li Joachim’den gelen bir üniversal tarih anlayışına sahiptir. Sosyalist idealin gerçekleşmesi, Platon’un anlayışında olduğu gibi bir bilge yöneticinin kararıyla bağlantılı değildir, bireylerin iradesinden bağımsız, bütün tarihi kuşatan, önceden belirlenmiş bir süreçtir. Buna bugün determinizm diyoruz.

Üçüncüsü, Orta Çağda bir organizasyon yapısı belirdi. Bu yapı iki halkalıydı. Merkezde doktrinin bütün özelliklerinden haberdar bir liderler kadrosundan müteşekkil bir halka onun etrafında ve sosyalizme tam olarak tarif edilmesi zor hislerle bağlı çok daha geniş bir ikinci halka. Dördüncüsü, Orta Çağda sosyalizmin gelişmesinde liderlik rolü yeni bir birey tipi ortaya çıkardı. Klasik düşünürün yeri ateşli ve yorulmak bilmez popüler yazar ve organizatör, yıkmanın teori ve pratiğinde uzman kişi tarafından alındı. Bu kişi, başarılı göründüğü zaman tükenmez bir enerjiye sahiptir, fakat şansı aleyhine döndüğü zaman değersiz ve dehşete düşmüş bir hiçtir.

Orta çağlarda, sosyalist ideoloji sıkı şekilde Hristiyanlığa bağımlıydı. Neredeyse bütün sosyalist hareketlerde eşitlik fikri insanların Tanrı önünde eşit olması fikri üzerine kuruldu. Sosyalizm tarihî bir hedef, dünyanın günahkârlığı, dünyanın sonunun gelmesi ve nihaî yargılama fikirlerini Hristiyanlığa borçludur. Bunun sebebi yalnızca o dönemde genel tarihî konseptleri izah etmek için kullanılabilecek mevcut dilin dinin lisanı olması değildi; Hristiyanlıkla sosyalizm arasındaki daha derin bir etkileşimdi. Hristiyanlık ve sosyalizmde belli ilişkili unsurların mevcudiyeti  (özel mülkiyetin ve evliliğin ilgası) sosyalist ilkeleri Hristiyanlık içinde gerçekleştirmeye çabalayan manastır (monestary) fenomeni tarafından gösterilmektedir.

IS’in bu tespitleri başka bazı yazarlar tarafından da tekrar ve teyit edilmiştir. F. A Hayek’in sosyalizm yorumları, l. Berlin’in Marx biyografisi ilk akla gelenler… KL’den zaten bahsettim. Anarko- kapitalist M. Rothbard’da da bu istikamette bazı bilgi ve yorumlar bulmak mümkün. Kısacası, 19. ve 20. Yüzyıl’da kendisi bir seküler dine dönmüş olmakla birlikte, sosyalizm, bugün bildiğimiz birçok görüşünü Hristiyanlıktan almıştır.

Miroğlu: Hendekler darbeye hazırlıktı

Gülen yapılanmasının darbe girişimi üzerinden yaklaşık 3 ay geçmesine rağmen konu hâlâ Türkiye’nin en önemli gündem maddesi. Ancak değişmeyen bir madde daha var; PKK. Darbe girişimi sonrasında Gülen yapılanması ile PKK arasındaki bağlantıya ilişkin çok sayıda iddia dile getirildi. AK Parti’li Orhan Miroğlu da bu bağlantının var olduğuna inanan isimlerden biri. Al Jazeera’nin sorularını yanıtlayan AK Parti Mardin milletvekili Orhan Miroğlu, darbe girişimi sürecinin bölgede kazılan hendeklerle başladığı görüşünde. Kürt sorununa ilişkin hem bölgesel gelişmeleri hem de hükümetin yaklaşımı ile birlikte Türkiye içindeki durumu da değerlendiren Orhan Miroğlu’na göre Abdullah Öcalan bugünkü mantıkla denklem içine giremez.

Siz 15 Temmuz gecesi Meclis’teki milletvekillerinden biriydiniz. O dehşet anlarını Meclis çatısı altında yaşadınız. Yaklaşık 3 ay geçti üzerinden. Operasyonlar devam ediyor, bir yandan da açığa almalar, gözaltılar, tutuklamalar. Nasıl değerlendiriyorsunuz bu süreci?

Benim tüm geçmiş darbeler dönemine ait bir hafızam var, o gece olup bitenlere bütün bu hafıza üzerinden baktım. 12 Mart, 12 Eylül 28 Şubat, Nisan Muhtırası ve şimdi de 15 Temmuz..15 Temmuz hiç birine benzemiyor. Darbe girişimi demiyorum ben, Türkiye’yi işgal ve Türkiye’de bir etnik çatışma ortamı yaratma hatta mezhep üzerinde de bir çatışma yaratıp ülkeyi küresel güçlerin bir egemenlik alanı olarak yeniden dizayn etmek çabası olarak görüyorum. O gece tabii herkes gibi ben de ilk haberleri,  televizyonda izledim, darbe olduğu anlaşılınca da, kızımla birlikte Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne geldim. Meclisi birkaç defa bombaladılar, Meclis’in işgal edilip edilmeyeceğine dair çok sorular vardı aklımızda. Ama dışarıda eylemlere katılan arkadaşlarımız bize moral veriyordu. Merak etmeyin halk olaya el koydu ve Genelkurmay Başkanlığı ile Meclis halkın kuşatması altında diyorlardı. Türkiye 15 Temmuz’dan sonra yepyeni bir sürece girdi. Darbeyi halk engelledi. Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın açıklamaları çok önemli ve cesaret vericiydi ama 241 insan kendini feda etmese, bedenini canlı kalkan haline getirmese bu insanların daha fazla tahribat yaratması söz konusu olurdu.

Başarılı olamayacakları ortadaydı diyorsunuz siz de. Ortada arka arkaya yapılmış, halkın büyük oranda sandığa gittiği ve nerede durduğunu ortaya koyduğu seçimler var. Bu girişimi neye güvenerek yaptılar?

Bu cesaretin ben küresel bir cesaret olduğunu düşünüyorum. FETÖ’nün 30-40 yıl örgütlenerek, iktidarı ele geçirme ve bir daha bırakmama girişimi olarak görüyorum. Bu işlerin peşinde olan insanların bir ülkenin hakikatlerini çok da iyi değerlendirebildiklerini düşünmemek lazım.. Her zaman yanılgı içinde olurlar. Bu örgüt de bu yanılgıyı yaşadı bence. Türkiye’de halk dediğimiz güç artık darbeler meselesine belli bir hafıza üzerinden bakmayı öğrenmişti, hesaplanamayanlardan biri buydu. Bir de bunun dışında bence FETÖ, Doğu ve Güneydoğu’da şu an içinde bulunduğumuz hâle çok güvendi. Her gün şehitler geliyor, hendekler üzerinden çok kötü tecrübeler yaşandı. Aslında Haziran seçimlerinde 80 milletvekili almış olmasına rağmen HDP-PKK politik hattının tekrar yüzünü çatışmaya ve şiddete yöneltmesinin de bir biçimde darbeye hazırlık amacıyla olduğunu görüyoruz. Yani, “Bu girişim başarılı olsaydı bundan en kârlı çıkacak örgüt benim” diye düşündü PKK. Zaten bu “darbe mekaniği” tanımlaması son bir iki yıldır hatta çözüm sürecinde de İmralı’da da bayağı üzerinde durulmuş bir kavram.

Bu Öcalan tarafından çok sık kullanılan bir kavramdı…

Heyet ile görüşmelerinden çıkan metinler kitaplaştırıldı. Onları baştan sona okudum ben. Orada hemen hemen her görüşmede bir darbe sürecinden bahsediliyor. Türkiye’nin Suriye’de yanlış yaptığından bahsediliyor.

Bilerek mi yoksa..

Orada öyle ifadeler var ki, ben okuduğumda çok şaşırdım. Abdullah Öcalan nasıl bu kadar net konuşabiliyor diye. Yani bir darbenin neredeyse habercisi gibi, darbenin kaçınılmaz olduğuna vurgu yapan ifadeler. Ama tabii bu darbenin kaçınılmaz olduğunu söylemek başka bir şey, bu darbeyi FETÖ ile ilişkilendirmek başka bir şey. Abdullah Öcalan’ın muhtemel bir darbeyi özellikle  FETÖ ile ilişkilendirmesi de ayrıca çok dikkat çekici. Dolayısıyla bu kriz dönemi Türkiye’de bir hafta bile sürseydi şu olurdu; PKK tüm silahlı güçlerini şehirlere çekerdi. Bütün küresel güçlerin de dikkate alacağı, “Türkiye darbe süreci yaşıyor. Doğu-Güneydoğu’da güvenlik sağlanamıyor. Bunu sağlamak için bu güçleri şehirlere gönderdik” diye bir açıklama yapardı. Suriye meselesi ile ilgili son zamanlarda küresel güçlerin ilişkilerine baktığınız zaman böyle bir açıklamanın desteklenebileceğini düşünmek lazım. Batı, PKK’nin şehirlere inmesini güvenin kalmadığı bir ülkede hak olarak görebilirdi.

“Kürtlere ve Alevilere daha fazla güvenmek gerek”

HDP de bu hesapların bir parçası mı sizce?

Parçası mı değil mi bilemem, soruya evet demek, aşırı bir değerlendirme olur. HDP tabanı böyle bir oyuna karşı çıkardı, HDP yöneticilerinin içinde bu oyuna gelmeyecek çok insan olduğunu biliyoruz. Ama PKK’nin bu işin bir parçası olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Hendek süreci, Türkiye’de darbeye hazırlık ortamıydı.. Diyelim ki 300-400 bin insan hendek çatışmaları sırasında bölgeyi terk etmese, PKK ile devlet arasındaki çatışmalara müdahil olsa, güvenlik güçlerine karşı tavır alsalardı, darbeye kimsenin pek de itiraz edemeyeceği geniş bir “meşruiyet” alanı inşa edilmiş olacaktı. Oturup aralarında bir anlaşma yaptılar mı, yapmadılar mı ben onu bilemem ama PKK’nin hendek stratejisinin darbe girişimine zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramadığını da bugün artık görüyoruz. Bu şekilde düşündüğünüz zaman darbeden çıkan en önemli siyasi sonuç nedir diye sorarsanız; bence artık devletimizin de partilerimizin de bölge halkına çok daha fazla güvenmesi gerektiğidir. Kürtlere ve Alevi halka çok daha fazla güvenmek gerekir.

Neden?

Çünkü her iki halk kesimi de bence bu darbe sürecinde ve PKK’nin başlattığı hendek savaşları sürecinde çok önemli bir siyasi tavır ortaya koydular ve karşı pozisyon aldılar. Eğer hendeklerde Kürtler PKK’yi destekleseydi, biz Allah korusun çok büyük ölümleri göze alarak ancak Cizre’ye , Nusaybin’e müdahale edebilecektik. Evet çok sayıda sivilin de öldüğünü biliyoruz hendekler sürecinde, Onların da hakkı, hukuku mutlaka karşılanmalıdır.

Yani HDP’ye oy veren insanlar FETÖ’ye mesafeli ama HDP ve PKK FETÖ’ye mesafeli değil mi demek istiyorsunuz?

Evet halkın duruşu başka. Ve FETÖ hiç bir zaman halkın bakışını değiştirememiştir. Zamanında FETÖ’nün okuma salonlarından bahsedilirdi Diyarbakır’da. Çok çalıştı, çabaladı, ama hiç bir zaman Batı’da olduğu gibi yaygın ve geniş bir örgütlenme ağı bulamadı bölgede. AK Parti’nin oradaki siyasi kurumsallaşması ve Kürt meselesinde oynadığı rolün bunda önemi var. FETÖ bölgede  geniş bir örgütlenme yapabilseydi risklerimiz artardı. O bakımdan devletin o geleneksel güven problemini düşünmesi lazım. Neyi konuşuyoruz mesela? Binlerce insan tasfiye edilirken kriterlerimiz ne olacak?

Size de çok şikayet geliyor mu?

Epey geliyor. Biz mağdur  olduğuna inandıklarımızı ilgili kurumlara bildiriyoruz. Mesela HAK-PAR’a yakın 30 öğretmen arkadaşımızın açığa alındığını biliyoruz, Mardin’de bu şekilde açığa alınmalar var. HAK-PAR’a yakın olup olmamak değil mesele tabii, HDP’ye de yakın olabilir öğretmen arkadaşlarımız, fakat bu derse girmeme, Ankara Garı’ndaki katliamı protesto etme gerekçesiyle görevden uzaklaştırılan arkadaşlarımızın haksızlığa uğradığını düşünüyorum ben. Ben öğretmen olsaydım IŞİD’in gerçekleştirdiği katliamı protesto etmek için bir şeyler yapardım. Kendi ilçem olan Midyat’ta HDP’ye yakın öğretmen arkadaşları da biliyoruz. Savcılıklardan bu arkadaşlarımızın hakkaniyetle ve iyi araştırılmalarını talep ettik. Sadece HDP’ye yakınlık böyle bir sonuca yol açmamalı. Ama bölgede şöyle bir gerçekliğimiz de var; dağa militan gönderilmesini kolaylaştıran bazı öğretmenlerimiz de var maalesef. Kürt aydınları ve sivilleri arasında da teröre ve şiddete sağlıklı olmayan bir bakış açısı var. Meselâ, hepimiz demokratik mânâda yayın yapacak bir gazetenin kapatılmasına karşı olabiliriz ama bu gazete eğer PKK’nin yayın organı gibi çalışıyorsa burada bir sorun var demektir. Şiddet ve teröre yayın düzeyinde toleransla yaklaşılması çok da kabul edilebilir bir şey değil. Aslı Erdoğan, mesela Gündem gazetesinde yazıyordu. Gündem gazetesi PKK’nin yayın organı niteliğindedir. Bu demokratik bir yayıncılık değil. Oysa HDP’ye yakın bir gazetenin var olması faydalıdır.

“Zana neden hiç konuşmuyor?”

Var mı böyle bir ayrım?

Var, çünkü HDP’de dahi biraz daha farklı düşünen insanlara karşı bile ayrımcılık yapılıyor. O insanların itibarsızlaştırılması yönünde yayıncılık yapılıyor. Mesela Leyla Zana ne kadar yer alabildi o medyada? Neden Leyla Zana hiç konuşmuyor mesela? O konuşmuyorsa bu süreçte ne zaman konuşacak? Leyla Zana’nın o televizyonun, gazetenin görüşleri ile arasında büyük bir fark var. Örgüt Leyla Zana’nın konuşmasını istemiyor. Leyla Zana da konuşmak istemiyor, çünkü muhtemeldir ki konuştuğu zaman bu olup bitenlere çok farklı yaklaşacak, örgüt tarafından daha da itibarsızlaştırılacak. Yani Aslı Erdoğan için söylüyorum böyle kanlı bir örgütün medyasında yazı yazmak çok farklı bir şey, Kürtlerin haklarına sahip çıkmak, HDP’nin parlamentodaki mevcudiyetini savunmak farklı bir şey.

Kürt aşiretleri meselesi tartışıldı geçen hafta. Siz bununla ilgili rahatsızlık dile getiren isimlerden birisiniz. Sizi rahatsız eden nedir tam olarak?

Ben başından beri bu 15 Temmuz darbe sürecine, “Ergenekon, Balyoz hakikati üzerinden bakılamayacağını” savunan isimlerden biriyim. Bu davalardan yargılanan insanlar devletin bir çok kurumunda yaşanan boşlukları doldurma gayreti içine girdiler. Bunu saklamıyorlar da. Bu arkadaşların Kürt meselesine dair çok güçlü bir hafızaları var. “İkinci bir kalkışma olacak. İngilizler Kürt aşiretlerinin borçlarını ödüyor” diyen kişi Atila Uğur. Bu kişi, Şam’da Abdullah Öcalan ile altlı üstlü yaşamış biridir. Öcalan’ı sorgulayanlardan biridir. Öcalan’a gidip,  “PKK’nin hepsi Türkiye’yi terk etmesin. 500’ü burada kalsın” diyen İmralı ekibinin içindedir. Kızıltepe’de görev yaptığı dönemde faili meçhullere adı karışmış biridir, hakkında soruşturmalar açılmıştır, şimdi kalkıyor Kürt aşiretlerini kanıtlayamadığı bir takım suçlamalarla zor durumda bırakmaya çalışıyor. .

Bu iddiayı ortaya atarken amacı neydi sizce?

Siyaseten inandığı düşüncelere ve partisine  alan açmak. Bu alanı Kürtler  üzerinden açabilirim diye bir düşünce ile hareket ediyor. Bir istihbarat aldığını iddia ediyor. Devletin hiç bir istihbarat kurumuyla ilgisi yok. Sonra Başbakan ikinci kalkışma iddialarının FETÖ iddiası olduğunu söyledi.  Cumhurbaşkanımız da “uyanık olalım ama darbe olacakmış gibi bir beklenti içinde olmak bu ülkeye zarar verir.” dedi. Ben de  dedim ki, “Kemalistler ve ulusalcı kesimler siyasi kriz dönemlerinde hep Kürtler üzerinden bir takım açıklamalar yaparlar ve bir sonuç almayı umarlar.” Zaten biz bu dönemde hem HDP’ye hem de AK Parti’ye yakın duran aşiretlerin Türkiye’ye bağlılık açısından aralarında bir mutabakat olduğunu görüyoruz. Bizim muhafazakâr medyanın da bu konuya, 15 Temmuz’a “Ergenekon ve Balyoz” üzerinden bakmaması lâzım. Bu konuyla birlikte bir kez daha ortaya çıkan bir gerçek var. Kürt meselesi her tür kriz anında Türkiye’nin uluslararası güçler tarafından kullanılabilecek zayıf bir noktası gibi duruyor. Birtakım örgütler bu meseleyi kullanabileceğini düşünüyor. 

Çözüm için çok yol denendi ama sorun kritik pozisyonunu koruyor. Son dönemde Kürt meselesi konusunda bir dönüşüm yaşandı ama PKK halen varlığını sürdürüyor. Nasıl çözülecek bu iş?

Çok doğru. Bu mesele Türkiye’de çok farklı bir merhaleye taşındı. PKK, devleti milada dönüşe zorlamak istiyor. Yani devletin Kürt kimliğini inkârı, demokratik ve siyasi manada çözüm olmaması, bölgenin ekonomik anlamda yoksulluğunun sürdürülmesi anlamında milada dönüş... PKK aslında tüm stratejilerini devleti bu milada dönüşe zorlamak için hayata geçirdi ama başarılı olabildi mi? Hayır. Çözüm süreci ile geçen 2.5 yıla baktığımızda Abdullah Öcalan’ın devre dışı kalmış olması, örgütün izlediği Pan-Kürdist politikalar, yani Kürtlerin yaşadığı tüm coğrafyaları yönetme iddiası çerçevesinde baktığınızda HDP ve PKK’yi merkeze alan bir çözüm arayışının sonuç vermeyeceği kanaatindeyim.

“HDP’nin çok değerli bir zemini var”

Şu anda Öcalan’ın mesajlarının da konuyu bir çözüme ulaştıramadığı görüldü…

Şu an esas olarak HDP’ye çok büyük bir görev düşüyor. Kürtlerle kurulacak münasebetlerde eğer karşımızda ilişki kurulabilecek bir muhatap aramamız gerekiyorsa o zaman HDP’nin son çözüm sürecinden başlayarak, Suriye politikası ve hendek politikası üzerinden kendini PKK tezlerine entegre etmesine bir şey söylememiz lazım. HDP ancak kendi içinde ciddi bir siyasi muhasebe yapıp PKK’ye rağmen Türkiye’de demokratik siyasi zemini korumaya dair bir irade sahibi olduğunu gösterirse bir çok şeyi konuşmak mümkün olabilir.

HDP’nin “PKK’ya rağmen” bir adım atacağına siz inanıyor musunuz?

Ben böyle bir şeyin olması gerektiğini düşünüyor ve  gerçekçi buluyorum. Selahattin Bey hep şunu diyordu, “Silahı PKK ile konuşun. Siyaseti ve demokrasiyi bizimle konuşun.” Âmenna… Şu an PKK ile silahı konuşma kapılarımız kapalı görünüyor. Buyursun HDP, demokrasi ve sivil siyaseti konuşalım, buna dair zemini hep beraber güçlendirelim. 

HDP ile demokrasi konusunda konuşma önündeki engel ne?

PKK şiddeti ve terörü…

HDP, PKK’yı kontrol edebiliyor mu? Durdurabiliyor mu?

Kontrol etmesini beklemiyoruz. Kendi zeminini kontrol etsin. Kendisinin çok değerli bir zemini var. Sivil toplum alanında, yerel yönetimlerde güçlü bir zemini var. Ama Kandil’in belediyelere atadığı  kayyumla aşamadı HDP.  O zaman devlet ne dedi, “Kayyum mu? Eh ben daha iyisini atarım” dedi ve öyle de yaptı..” Yani kayyum süreci PKK’nin belediyeler üzerindeki kayyum sürecine karşı bir alternatif olarak geldi. Eğer HDP’li belediyeler PKK doğrultusunda değil HDP doğrultusunda mesai yapsalardı, devletin kayyumunu kim onaylardı? Şu an hepimiz çok iyi biliyoruz ki, büyükşehirleri yöneten belediye başkanları filan değil. KCK sistemine bağlı bir mekanizma var, o yönetiyor. Bu gerçekleri gördüğümüz zaman şunu söylemek zorundayız; “Kardeşim. Ey HDP’liler. Siyasi zemininize sahip çıkın. Çok güçlü bir zemininiz var onun harcanmasına izin vermeyin, eh bunu bile yapamayacaksa HDP ne işe yarayacak?” Ama o ne yapıyor? PKK’nin ortaya koyduğu terör zeminini güçlendiren politikalar izliyor. Bunu Meclis’te de yaptı, bölgede de yaptı. Nusaybin’e hendek kazılırken, ‘Belediyeler bu işlere bulaşmayacak durun bir dakika’ diyemediler. Bunu deseydi, Kürt siyasetinde de bir kırılma yaşanırdı. Mesela Zana yalnızlaştırıldı,  Selahattin Bey, “Silahı PKK ile konuşun, demokrasiyi, siyaseti bizimle konuşun” dediğinde hemen ayar çektiler.

Kolay mı söz ettiğiniz bu koşullarda HDP’nin farklı bir tavır alması?

Mesele bu zaten. Siz bir şeyi değiştirmek istiyorsanız bu zorluklarla mücadele etmeniz ve net bir tavır almanız gerekir.

HDP’den bahsettiniz ağırlıkla, AK Parti ne yapacak?

AK Parti çok yol denedi. Ve hâlâ Kürt meselesinde HDP ve PKK’ye rağmen adım atmakla mükelleftir. Bunu kendini sınırlarını zorlayarak sürdürmek zorundadır. HDP’ye oy veren kesime de AK Parti’nin söyleyeceği, vaat edeceği şeyler olmalıdır. Biz bölgede halkı bir bütün olarak görüyoruz. Ekonomik ve siyasi çok önemli adımlar var. Bölgede büyük bir yatırım söz konusu şu anda. Doğru siyasi tutum ve Kürtlerin her alanda siyasi temsilini demokratik ve eşit bir biçimde sağlamak. Daha fazla PKK’lı öldürerek bu ülkede bu meselenin çözülme ihtimali hemen hemen yok gibi. Bu ülkede Abdullah Öcalan artı HDP mutabakatı ile siyasi zeminde ısrar etmek ve halka yaymak söz konusu olabilir. Yeni Anayasa’nın da Kürt sorununun çözümü konusunda önemli bir adım olacağını söylüyor AK Parti.

“Öcalan bu mantıkla denkleme giremez”

Peki son olarak Öcalan’a gelelim, bir mesaj verdi bayram öncesinde. Belki HDP tarafında ayrıntılı değerlendirme yapılmıştır ama kamuoyunda çok üzerinde durulmadı. Sizce ne anlam ifade etti?

Çözüm sürecinde Öcalan’ın kendisinden beklenen misyonu oynadığı kanaatinde değilim. Öcalan bence tıpkı PKK gibi, Suriye sürecinin Türkiye’deki PKK siyasi varlığına çok şey kazandıracağını, muhtemelen elini güçlendireceğini hesap etti. Ama olmadı. Görüşmelere baktığınızda Rojava’nın yeniden inşasından çok söz ediliyor. Öcalan hep düşündüğümüz gibi Suriye nedeniyle çözüm sürecinin feda edilmesine çok da karşı çıkmış görünmüyor. Eğer, “Durun bir dakika siz Suriye’deki haklarınız için mücadele edebilirsiniz ama bunun için çözüm sürecini feda etmenize gerek yok” deseydi bugün başka bir tablo ortaya çıkardı.

Öcalan bunu dese de PKK, O’nu dinler miydi?

Bunu dinlemeye  zorlanabilirdi. Bir şartla. HDP, bunun arkasında durmalıydı. . Tabii bir de uluslararası güçlerin taahhütleri var. Getirip altın tepsi içinde Rojava’yı PYD’ye sunanlar Türkiye için de bir şey düşünüyorlardı. PKK’nin bir yandan Türkiye içindeki savaşı sürdürmesini hiç kimse anlayamadı. Sen orada kendi haklarınla ilgili mücadele ediyorsan, Türkiye’yi neden karşına alıyorsun? Türkiye’de çözüm süreci sürseydi Türkiye’nin şu anda oradaki PYD varlığına ilişkin tutumu böyle mi olurdu? Hiç sanmıyorum. Hendekleri kazmış bu örgüt, hendekleri kazdığı ilçeleri Rojava’yla  birleştireceğim gibi olmayacak bir fikrin peşinden koşuyor.

Öcalan denklem dışına çıktı mı sizce?

Öcalan bu mantıkla denkleme giremez. Denkleme girmesinin en önemli koşulu, şartsız bir biçimde örgütünü Türkiye’yi terk etmeye davet etmesiyle olur.

Yapabilir mi? Yapsa da karşılık alabilir mi?

Karşılığını halkta alır. PKK de karşılığı olmayabilir. Ama şunu düşünmelidir ki, yapacağı her çağrının hendek stratejisini desteklemeyen Kürtler tarafında bir karşılığı olur. HDP’deki çözümden yana insanların Öcalan’dan beklentileri budur. PKK’ye yönelik, “Türkiye’ye karşı sürdürdüğün savaş yanlıştır” gibi bir açıklama Türkiye’de Kürt toplumunun yüzde 99’u tarafından desteklenir. Öcalan bu desteğin PKK ile olan ilişkilerinin kopmasından daha değerli olduğunu düşünmelidir artık.

Ben de bu noktada bunu soracaktım, PKK’yı yönetemeyen bir Öcalan Türkiye için ne ifade eder?

Çok şey ifade eder.  PKK’yi Öcalan’ın yönetmesi bu saatten sonra zor, ama HDP var ortada ve gelecek için HDP daha önemli. Kürt meselesinin HDP eksenli kısmıyla ilgili normalleşme. Bu, Demokratik eksende seyreden bir Kürt siyasetinin yola yeni bir anlayışla ve Öcalan’la beraber  çıkması demektir. PKK ile çözülecek bir şeyler yok mu, var elbette..Tabii ki silahsızlandırılması, yönettiği yasa dışı örgütlerin tasfiye edilmesi. Bu aşamadan sonra da PKK’nin şunu deme hakkı doğar, “Ben silahımı bıraktım. Bu aşamadan sonra beni nereye koyuyorsunuz?”

Yani PKK mı güçlü Öcalan mı güçlü?

Elbette ki Öcalan güçlü. Halk öyle görüyor..

Elinde silah olan PKK ama…

Elinde silah olan her zaman güçlü değildir. Köprüye çıkan tankı topu silahı, uçağı olan  insanlar mı güçlüydü, o insanların önüne çıkan silahsız insanlar mı?

Yani siz yine bir şekilde Öcalan’ın çözümün parçası olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

Olabilir ama bu akılla değil, bu akılla olmaz.. İki tarafı idare ederek değil. Abdullah Öcalan’ın PKK’yi üzmeden, yani PKK’yi bir muhasebeye ve sonrasında da silahsızlanmaya davet etmeden Abdullah Öcalan’ın bir misyon oynama ihtimali yok bu ülkede.

Al Jazeera Turk, 5.10.2016

Yüklerle Vedalaşma Vakti

15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden insanların sayısı an itibariyle 246. Yaralananların sayısı 1154. Ne yazık ki gün geçtikçe bu iki rakam arasında canımızı daha da yakan değişiklikler oluyor. O yüzden atlattığımız şeyin toplumsal “bilançosu”nu hâlâ daha bilmiyoruz.

15 Temmuz gecesinden beri 9 kilo aldım. Çok seviyor olmama rağmen film izleyemiyor, başladığım kitapları kendimi zorlaya zorlaya bitirebiliyorum. Köpeğim ne zaman tankvari gürültü çıkartan bir araç sokaktan geçse cama gidip bakıp sonrasında hemencecik saklanıyor. Mahalledeki komşularımla seviyeli olagelen ilişkimin düzeyini sıfıra indirdim ama o gece tepki gösteren taksiciler ve kapıcımla kelimenin gerçek anlamıyla “ölümüne kankayız.” Arda ve Harun’dan fiziksel olarak uzak olduğumda huysuzlanıp, huysuz sevgililer gibi nerelerde olduklarını merak ediyorum. Çünkü yanyana değil iken bir şey olur da biraraya gelemezsek ne yaparım? Arada bir kere mahallede elektrikler kesildi, bir kere sosyal medyada söylentiler gezindi. Onda da uyumayıp Semizotu’yla mahalleyi bekledik. İçimden “Neyse hiç olmazsa kapıcı Cemal’in evine inerim” diye içimden geçirdim. Bu da benim şahsî bilançom.

Tek çocuk olanlar bilir, “doğal arkadaş” olan kardeş sahibi olmamanın getirisi arkadaşlığın koşullu olduğunu ilk günden itibaren bellemektir. Arkadaşlarınızı hoş tuttuğunuz sürece sizinle arkadaşlardır, ailenin yerine geçerler kabul ama ailenizi istemeseniz de değiştiremezsiniz, arkadaş öyle değildir. O yüzden de arkadaşların hayattaki hassasiyetlerini dikkate almanız gerekir ki hâlâ “arkadaşım” diyebilin.

15 Temmuz’dan sonraki şahsî bilançomda değişenler yalnızca yukarıdakiler kadar değil, bir kısmı gecenin ilk anlarında, çoğunluğu o hafta olmak üzere daha öncesinde Gezi’de yaşadığım yolları ayırma süreçlerini yaşadım. İlki olmadığı için şaşkın değilim ancak tabiî ki hüzünlendim.

Üstünden iki ay geçmiş olup da bu ani değişikliklere yenilerini ekleyeceğimi düşünmezken fark ediyorum ki aynı çevrede olduğum kimi insanlar o gece ben tank ile karşılaştıktan beş dakika sonra beni arayıp “kızım bunlar bir tiyatro yeaa” diyen arkadaşım kadar dürüst değil. En azından o ne düşündüğünü pat diye söylemişken, kimileri onu söyleyecek kadar bile cesaretli değil. Onun yerine “tabiî ki darbe çok kötü bir şey ama şimdi bu süreci sakince analiz etmek gerekirse” diye başlayan ve zihnimden silemediğim görüntüler arasında devamını dinlemediğim analizleri devam ettiren bir tablo çiziyorlar. Dinlemiyorum, evet. Adeta bir kulağımdan girip diğerine varmadan bir yerlerde kayboluyorlar. Ben kendi canımı kaybetmekten, sevdiğim insanların canlarının yitmesinden korktum. Yitenlerin ailelerinden de bu korku yüzünden utandım. Bu anlamsız cümleleri zihnimde tutmama gerek mi var?

Her insan kendi davranışlarından mesuldür, kimsenin o gece ne yapıp yapmadığını tartmak, sorgulamak haddime değil. Ama bu “sakince” analizleri devam ettiren arkadaşların o geceyi televizyon ekranı önünde geçirdiklerini biliyor olmak bir başka sonuca ulaştırıyor beni. O gece sokağa çıkmış hiç kimse, bir tanesi bile şu anda sakin değil. Öfke ile kudurup camları, pencereleri devirmiyor olmaları siz “halka dışarıdan şöyle bir baktım”cıların konuşmalarını dinlediklerinde için için kendilerini yemediklerine delâlet değil. Kaldı ki bu insanlar siz bu analizleri hiç kıpırdamadığınız koltuğunuzdan yapın diye 29 gününü sokakta geçirmiş değil.

Sosyal çevresi ile siyasî görüşü uyuşmayan bir insan olarak ben köprüleri yakmaya ve hatta bazı zamanlarda tükürdüğümü yalamaya alışkınım, hiç sorun değil. Ama aynı siyasî görüşte olduğum insanların yalnızca o gece dışarı çıkmamış olmalarının gözlerine indirdiği puslu camı da kaldırmaya takatim yok açıkçası. En sade hâliyle, o gece dışarı çıkan arkadaşlarınızın kendilerini nasıl hissettiğini anlamadan konuşmanız gücüme gidiyor.

Sanırım hayata televizyon ekranına bakmak ilişkilerde de en sonunda mavi ekranı getiriyor.

Vatan’ı Beklemek

Annem, halam ve teyzem, içinde bisküvi, yemek ısmarlama geçen komik bir hatıra… Annem hatırayı nakletmeye şu cümleyle başladı: “Hani vatanı bekliyorduk ya…” Kasdettiği şey, 15 Temmuz sonrası meydanlarda tuttuğumuz nöbetler… O an “Demokrasi Nöbetleri” tamlaması aklına gelmedi fakat esasında o tamlamanın kasdettiği şey buydu: Vatanı beklemek!

15 Temmuz öncesinde, kendi aramızda işi biraz da şakaya vurup konuşurken birbirimizi sınadığımız bir şaka geliyor aklıma, Yasemin “eğer bir şey olursa kimse beni evde tutamaz, ona göre” deyip çıtayı yükseğe koyuyor, ben de en fazla “şarj makinasını unutmayalım” diyerek lojistik bir şerh düşüyordum, o kadar; “bir şey olduğunda” ne yapacağımıza dair bir fikir ayrılığı veya belirsizlik yok, en ufak bir hareketlenmede karşılarına dikileceğiz. Kimin karşısına dikiliyoruz peki? O kısmı çok önemli değil, zira feriştahı gelse fark etmez, “bir daha asla” derken eyyamcılıktan değil, gerçekten öyle hissettiğimiz için ve gerekleri her neyse, ki bunun ucunda ölüm olsa bile, yapmaya hazır olduğumuzdan söylüyoruz. Gelecekler, onu biliyoruz.

Darbe olduğuna kanaat getirdikten sonra, henüz Başbakan’ın açıklaması bile gelmeden, evde kararlaştırdık, internetin kesilmesi veya şarjlarımızın bitmesi ihtimaline karşı tweetlerimizi atıp çıkmaya karar verdik. O sırada herkes kendince son yapması gerekenleri yaptı, Yasemin kimlik numaralarımızı ve avukat arkadaşımızın telefon numarasını başka bir arkadaşına gönderdi, başımıza gelecekleri takip edebilsin diye. Kardeşim aradı, “Durum nedir abi?” dedi, “Darbe oluyor, direneceğiz, ucunda her ihtimal var. Ben bugün dışardayım, sen çocuklarla kal. Sabah haberleşiriz, hayattaysam ne alâ, haber alamazsan durum bu, hakkını helal et.” dedim, helalleştik, kapattık. Annem aradı, ağlayarak “Burayı bombalıyorlar, siz nerdesiniz? Gurban oliym dikkatli olun, he mi?” dedi. Tamam anne merak etme dedim kapattık.

Biraz sonra tweetlerimizi attık ve çıktık.

O geceye dair yaşadıklarımızı düşünürken en net tahlil şu oluyor, ölümden döndük. 250 insan öldü, biz ölmedik. Eğer kalkışma devam etseydi muhtemelen biz Cumartesi günü ölecektik, çünkü kimsenin eve dönmeye niyeti yoktu, Cuma gecesi Kızılay’a ulaşamadığımız için hayatta kaldık ama Cumartesi eninde sonunda oraya gidecektik. Daha da net olanı şu, sosyal çevremizdeki herkes muhtemelen bir ay içinde ya direnirken ölecekti ya da bir şekilde öldürülecekti. Çünkü ben öldükten sonra kardeşimin evde oturacağını düşünmüyorum.

Benim “ihtimal” olarak söylediklerim o gece 250 insanın ailesi için gerçekleşti. Yüzlerce ocak yangın yerine döndü. Gün geçtikçe bazılarının hikâyelerini duyuyoruz, her seferinde yeniden perişan oluyoruz. İnsanlar o gece üzerlerindeki elbiselerini giyemiyor.

Şimdi bana soruyor, neden bu kadar sinirleniyorsun?

17-25 Aralık’a darbe dediğimizde “Neden bu kadar abartıyorsun?” sorusuyla 15 Temmuz’a kadar geldik, tepemizden bomba yağarken bile bazı ahlâksızları bunun bir tiyatro olmadığına inandırmaya çalışanlar vardı. Darbe ihtimalinin artık tarihe karıştığından hareketle komplocu, AKP’nin otoriterleşmesine zemin hazırlayıcı yalakalar olarak endişelerimize Cemaat’in içini boşalttığı “hukukun üstünlüğü”, “ifade hürriyeti” gibi argümanlarla karşılık verip işi tepemizden bomba yağana kadar getirenler şimdi neden sinirleniyorsun diyor. Sen geniş geniş konuşabilesin diye 15 Temmuz gecesi 240 insan öldü, 2 bin insan yaralandı, o yüzden azcık asabiyim, kusura bakma diyorum artık.

15 Temmuz gecesi Kazan’da insanlar toplanıp Akıncı Hava Üssü’ne gitmeye hazırlanırken kalabalıktan birisi bağırıyor: “Arkadaşlar bu gece bu işi hallettik hallettik, yarın yok zaten bize!” İşte buydu o gece dışarı çıkarken hissettiğimiz, yarın zaten her halükârda yok, bu gece ne yaptık yaptık, sonrasını kimse bilmiyordu.

Son tahlilde, 15 Temmuz gecesi insanlar “vatanı bekledi” ve tehlikede olan şey “vatan”dı. O gece o insanlar vatanı kurtardı. Şimdi bu hissi hafifsediğinizde insanların neden öfkelendiğini soruyorsanız cevabı basit: Bu topraklarda insanların çoluk çocuğunu dahi düşünmeden canını ortaya koyduğu tek bir şey vardır, o da vatan! Çünkü eğer vatan yoksa, çoluk da yoktur, çocuk da yoktur, Kazanlı vatandaşın dediği gibi, kısaca “yarın” yoktur.

İnsanların öfkelerini hafifsemeyin, çünkü bu öfke şimdiye kadar bu memleketin gördüğü en haklı öfke. Ve haksızlıklara duyarlı olurken, size bu haksızlıklara duyarlı olabilecek sükûneti o gece dışardakilerin sağladığını unutmayın.

Kendini özgürlükçü zanneden devletçilik

Muş Alparslan Üniversitesi tarafından düzenlenen bir sempozyumun 28 Eylül günkü ilk oturumunda bir konuşma yaptım. Bir esas ve usul meselesi olarak demokrasiyi ele aldım. Türkiye’de demokrasinin ana problemlerinden birinin demokrasiye esas hakkında fazla beklenti yüklenmesi ve demokrasinin usul kurallarının -çoğunluğun yönetme hakkı, insan haklarına ilişkin olmayan meselelerde seçilmiş otoritenin karar verme hakkı vb.- zaman zaman tanınmaması olduğunu vurguladım. Arada devletin toplumsal hayata -bilhassa eğitime- müdahalelerinden rahatsızlık ifade eden sözler de söyledim. Dinleyiciler içinde tespit ve tahlillerimden mutlu olanlar yanında olmayanların da bulunduğunu yüzlerdeki ifadelerden anlayabilmekteydim.

Aynı sempozyuma katılan, oturumdan sonra da yanıma gelen ve biraz konuştuğumuz öğretim üyesi Mustafa Çevik daha sonra beni eleştiren bir yazı kaleme aldı. (http://www.yenisoz.com.tr/turk-liberaller-ne-kadar-ozgurlukcu-makale-16173  ). Bu yazı üzerine birkaç şey söylemem şart.

Bir defa bu yazı haksız ve anlamsız bir genelleme yapıyor. Benden söz etmesine rağmen benim üzerimden “Türk liberalleri”nin “ne kadar özgürlükçü” olduğunu sorguluyor. Eminim birçok liberal buna alınır. Türkiye’deki tüm liberalleri temsil etme gibi bir yeteneğim de iddiam da yok. Kimseyi değil sadece kendimi temsil etmekteyim.

İkincisi maalesef bu yazı liberalizm hakkındaki bilgi sığlığının ve liberalizme önyargılı yaklaşımın yeni bir örneğini temsil ve teşkil etmekten öteye geçemiyor. Mustafa Çevik Gezi’de seçilmiş otoritenin karar alma ve uygulama yetkisine müdahale edilmesine karşı çıkmamdan ve “devlete” bu konuda yetki tanımamdan hareketle devletin eğitimde değer aktarmayı hedefleyen bir fonksiyona sahip olmasına karşı çıkmamı çelişki olarak görüyor. Demek ki dediğimi yeterince anlamamış. Ben insan haklarına ilişkin olmayan meselelerde seçilmiş otoritenin yetki sahibi olduğunu ama seçilmiş veya seçilmemiş her otoritenin insan haklarıyla sınırlı olması gerektiğini söyledim. Bunda anlaşılmayacak bir karışıklık yok. Gezi’de ne yapılacağı bir insan hakkı meselesi değil. Meşru otorite bir karar verir, bu kararı sevmeyenler itiraz eder, protesto eder, muhalefet partileri mahalde veya Ankara’da iktidara gelirlerse o alanın üzerine ne yapılmış olursa olsun tekrar park hâline getireceğini ilân eder. Bu kadar. Şiddet kullanarak, belediyeyi ve hükümeti çalışamaz hâle getirerek meşru siyasî otoritenin engellenmesi demokrasiye sığmaz.

Ancak, değer eğitimi konusunda durum farklı. Burada söz konusu olan insan hakları. Eğitim gören çocuklar devletin malı değil. Onların hangi değerlere bağlanması gerektiğini belirlemede aileler her zaman devletten daha fazla hak sahibi. Toplumda doğal olarak bir değer çoğulluğu olduğu için milyonlarca insanın sınıflara tıkılıp aynı müfredata göre standardize edilmesi demek olan mecburî ve merkezî eğitim değer alanına taşınamaz. Devlet böyle bir eğitimde hangi değer sistemini müfredata esas almış olursa olsun diğer değer gruplarına negatif ayrımcılık yapmış olur. İşte bu yüzden devlet dindar nesiller de Kemalist nesiller de yetiştirmemeli, eğitime ille de burnunu sokacaksa formasyon eğitimi sağlamaktan öteye geçmemeli diyorum.

Trajikomik olan bir durum da yazarın hem devletin değer eğitimi yapmasını talep etmesi hem de benim üzerimden devletin değer empozesine karşı çıkan liberal tavrı ve liberal fikriyatı özgürlükçülük bakımından sorgulaması. Anlaşılıyor ki yazar özgürlüğün ne olduğundan habersiz. Demek ki yazara göre özgürlük devletin değer eğitimi vermesi, yani bir değer sistemini başka değerlere bağlı olanlara empoze etmesi. Böylece onları nesneleştirmesi. Bu anlayış bana uymaz. Ve de kusura bakmayın bu anlayışı benimseyenlere de özgürlükçü değil devletçi denir. Buna inananlar da hiç kimseyi özgürlük açısından sorgulayamaz. Dolayısıyla yazar yazısına başlığı “liberaller ne kadar devletçi” diye çekmeli ve liberallerin kendisi kadar devletçi olmadığını vurgulamalıydı. Aslında bunu söylüyor da ama farkında değil.

Şu piyasa fetişimi lafı da artık gına getirdi. Piyasa devlet gibi bir özne değil. Piyasa hepimiziz. Piyasaya karşı çıkmak özgür insanların kendi tercihlerini yapmalarına ve tercihlerinin peşinden gitmelerine karşı çıkmaktır. Gel de kızma. Size ne kardeşim! Siz Tanrı mısınız ki başkalarının ne yapacağına karar verme hakkını kendinizde görüyorsunuz! Bırakın insanlar kendi yollarında yürüsünler.

Devletçilik yapıp onu özgürlük adına savunmaya, hele hele özgürlükçüleri devletçilik hesabına fakat özgürlükten dem vurarak sorgulamaya kalkışmak gerçekten çok komik kaçıyor…

Hangi Birine Üzülelim?

0

Son zamanlarda başlıktaki bu soruyu sık duymaya ve okumaya başladığımı fark ettim. Soru tarafların varlığını barındırıyor. Ve ben bu sorunun hangi tarafları kastederek sorulduğunu duyunca çok fazla kırıldığımı hissediyorum.

Ülke olarak, hiç kimsenin hayatında unutamayacağı, herkesin rüyalarına gireceği oldukça travmatik bir olay atlattık. Evet. Elbette 15 Temmuz’da. Bu sadece hayatta kalanlar için bir travmaydı. Unutmayalım ki burada, sadece travma diye bahsettiğim meselede, hayatını kaybeden, şehit olanlar ve şu an aramızda olmayanlar var. Bizim için travma olabilir ama onlar hayatlarını kaybetti ve herhangi bir hisse kapılacak durumda değiller. Onların yerine aileleri, sevenleri bizim tahmin ve tarif edemeyeceğimiz hisler içerisindeler. Böylesi bir olayla karşı karşıyayken bazıları işten atılmalara, atılanların ailelerine, yakınlarına üzülmeyi deniyor. Lütfen kendinize gelin. Henüz onlara üzülmeye sıra gelmedi. Tabiî eğer sizin için sıradalarsa.

İşten atılmalar, “at izi it izine karıştı” ifadesi üzerinden anlam bulmaya başladı. Evet atılmalarda haksızlıklar da olmuş olabilir. Nitekim bu işlemlerin de başında insan var ve insanın olduğu her yerde hatayla karşılaşmak mümkün. Fakat bunu da en aza indirmek için Başbakanlık bünyesinde bir kurul oluşturuldu. Haksızlığa uğradığını düşünenler buralara başvurarak kendileri hakkında detaylı incelemelerin yapılmasını sağlayabilecek. Fakat 15 Temmuz’da parmağı olan, 15 Temmuz’a giden yola taş döşeyen, taş taşıyan, harç yapan, harç için çimento taşıyan, su taşıyan kim varsa hesap vermekten kurtulmamalı. Umarım bu konuda elden gelen hassasiyet gösterilir.

Benim anlam vermekte zorladığım nokta, yakınımızda veya medyada bulunan bazı kimselerin “Hangi birine üzülelim?” diye dert yanmalarıdır. Soru kendi başına tam olarak neyi içerdiğini anlatmak için fazla kapalı. Fakat kederli bir şekilde soruyu soran bazı kimseler burada tarafları kesinlikle yanlış belirliyorlar. Sadece yanlış demek de yetmiyor. Bazen adaletsizce, bazen ahlâksızca ve bazen de aptalca yapıyorlar bunu. “‘Darbeciye mi yoksa şehit ve gazi olanlara mı?’, ‘Darbeci yakınlarına mı yoksa şehit ve gazi yakınlarına mı? Hangi birine üzülelim?'” Bu soru böyle sorulmaz. Bu sorunun tarafları bu şekilde belirlenmez. Elma ile armudu kıyaslayamazsınız. Böyle bir iyi niyet olamaz. Eğer illa hangi birisine üzülelim diye soracaksanız yardımcı olmaya çalışayım:

Abisine “Bugün ölürsek çok güzel bir ölüm olacak” diyen 32 yaşındaki ‘gülen şehit’ Ali Alıtkan’a mı yoksa onun geride bıraktığı 7 yaşındaki kızına mı, yoksa bu 7 yaşındaki minik kızın babasının ardından “Neden benim babam öldü, hani ihtiyarlar ölürdü dede” sorusu karşısında sessizliğe bürünen dedesine mi üzülelim?

Boğaz Köprüsü’nde açılan ateş sonrası yaralanıp hastanede hayatını kaybeden Timur Aktemur’a mı yoksa ona ulaşmaya çalışırken telefona çıkan farklı bir sesin ona abisinin vurulduğunu söylemesi sonrası hemen “Benden başkası ararsa açma, annem-babam yaşlı ve uzaktalar, merak etmesinler” hassasiyetini gösteren Engin Aktemur’a mı üzülelim?

Henüz ‘hayatın baharı’ dedikleri yaşta, 21 yaşında, kendi ülkesinin askeri tarafından vurularak şehit olan Murat Akdemir’e mi yoksa ona telefonda “Murat derhal eve geliyorsun!” dediği an da Murat’tan sadece “Ah!” sesini duyan babasına mı üzülelim?

Boğaziçi Köprüsü’ne giden İstanbul Emniyet Müdürü’ne askerlerden açılan ateş sonrası üzerine atlayarak müdürünü korumak isteyen 41 yaşındaki Münir Alkan’a mı yoksa tek çocuğu, 6 yaşındaki, “Kahraman oldu benim babam. Bir sürü kişiyi kurtardı. Bir daha göremeyeceğiz ama o bir kahraman.” diyen kızı Asya’ya mı üzülelim?

Eşi gitmesin diye kapıyı kilitledikten sonra “balkondan atlarım” diye tehdit edip koşarak ölüme giden 30 yaşındaki İbrahim Ateş’e mi yoksa 4 ve 7 yaşındaki iki çocuğuna mı üzülelim?

Hem mide hem de kemik kanseri olan, kardeşi ile birlikte Ankara’ya tedaviye başlamak için gelip darbe haberini alır almaz sokağa çıkarak üç mermi ile hayatını kaybeden 31 yaşındaki o dirayetli Sedat Kaplan’a mı yoksa gurbette, hasta olan abisini, tedavi olması için bilmediği bir şehre getirip sabaha kadar haber almaya çalışan, çaresiz ve endişe ile bekleyip ve sonunda da memleketine yalnız dönmek zorunda kalan kardeşine mi üzülelim?

Evden çıkarken kendisiyle birlikte gelmek isteyen babasına; “Ben şehit olacağım. Sen benim çocuklarıma bak. İkimiz birden ölürsek bu çocuklara kim bakacak” diyerek şehit olmaya koşan ve sonunda da olan 34 yaşındaki Ömer İpek’e mi yoksa geride bıraktığı, babalarını hiç göremeyecek ve tanıyamayacak olan, dedelerinin büyüteceği beş aylık ikizlere mi üzülelim?

17 yaşında, sağlıkçı, babasının “sıkıntı var geri dönelim” sözüne karşılık “madem sonuna kadar gitmeyecektik niye buraya kadar geldik” diyerek yollarına devam eden ve Genelkurmayın önünde babasından ayrıldıktan sonra, babasının telefon edip yanına çağırmasına karşılık “Sağlıkçıyım, belki yaralanan olur yardım ederim” deyip reddeden ve sonrasında sırtından yediği üç kurşunla hayatını kaybeden gencecik delikanlı Uhud Kadir Işık’a mı yoksa o esnada oğlunun yanına gidip oğlunun sırtından oluk oluk kan aktığını görmek zorunda kalan bir babaya mı üzülelim?

Köprüye gittiğinde sosyal medya hesabına “Eve erzak almaya değil, vatana sahip çıkmaya geldik” diye yazan 20 yaşındaki Batuhan Ergin’e mi yoksa bir adım ötesinde, gözlerinin içine bakarak konuştuğu, kendi ülkesinin askeri olan hain bir yüzbaşı tarafından göğsünden vurulup sadece birkaç adım atarak yere yığılan Mete Sertbaş’a mı üzülelim?

“Sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihî bir görev veriyorum. Tuğgeneral Semih Terzi vatan hainidir, isyancıdır. Onu karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şehadet var, biliyorsun seninle 20 yıllık beraberliğimiz var. Hakkını helal et” diyen komutanına karşılık, “Başüstüne Komutanım, hakkım helal olsun” diyerek sonunu bile bile emri yerine getiren, 15 Temmuz’un başarısız olmasının en önemli baş kahramanı Ömer Halisdemir’e mi yoksa ondan haber bekleyip evinin camından dışarı bakarken ambulansı görünce “İnşallah Ömer’i yaralı getirirler” diye dua eden eşi Hatice Hanım’a mı üzülelim?

Gördüğünüz üzere hangisine üzüleceğiz diye dertlenip kederleneceğimiz çok isim ve hikâye var. Öyle ki burada isimleri geçenler sadece birkaçı.

Eğer bu kahramanlar için değil de alçaklar için kederlenirseniz, o günün kahramanlarının kahramanlıklarına gölge düşüreceksiniz.

Yenikapı ruhu ve sosyal mutabakat

“Yenikapı ruhu” yıkıcı bir ortak tehdide karşı 15 Temmuz sonrasında siyasi ayrışmaların üstüne çıkarak birlik ve beraberlik içinde hareket edilmesi ideali veya arzusunu ifade etmek için kullanmaya başladığımız bir deyim oldu.

Gerçekten, hem yaşadığımız olayın niteliği hem de siyasilerin feraseti sayesinde, bu sıradışı ve karmaşık tehdide karşı, bir birliktelik “duygusu” olmasa bile bir birliktelik “havası” yakaladık.

Bu birliktelik havasını bir manivela olarak kullanmayı başarabilirsek, inşa edilecek yeni rejimin en önemli mutabakat çizgilerini birlikte çizerek yeni bir toplum sözleşmesinin temelini atmak için belki bir şansımız olabilir. Yazılı bir anayasadan söz etmiyorum. Daha ziyade, toplumun büyük bir kısmının ve başlıca farklılıkları temsil eden kesimlerinin razı olacağı, bir kaç vazgeçilmez normdan oluşan bir ortaklık hukukundan söz ediyorum.

Bu normların neler olduğu ise sır değil, şayet açık ve özgür bir rejimden yanaysanız. Çok değil, üç temel norm üzerinde uzlaşabilmek, aynı siyasal sistem içinde ve bir toplum halinde yaşamamız için gerekli minimum çerçeveyi pekâlâ sağlayabilir.

İlk norm, demokrasiyi iktidarı elde etmenin ve yeni gelene teslim etmenin tek yolu — bu açıdan ülkede geçerli tek oyun olarak kabul etmektir. Bunun anlamı, toplumun bütün kesimleriyle birlikte her türlü darbeye amasız-fakatsız karşı çıkması, iktidarın ancak demokratik usuller çerçevesinde el değiştirebileceğini tereddütsüz kabul etmesidir.

Bir kesim demokrasi dışı yolları iktidarı elde etme aracı olarak görmeye başladığında, diğerlerinin de benzer araçlar kullanması için uygun zeminin açıldığını unutmamak gerekir. Bakın, Kemalist-seküler askerî darbelerden dinî bir cemaatin yaptığı bir darbeye geldik. İyi darbe – kötü darbe, sağ darbe – sol darbe, ilerici darbe – gerici darbe, bizimkilerin yaptığı – onlarınkilerin yaptığı darbe demeden, kategorik olarak darbe karşıtı bir duruş, olmazsa olmaz birincil norm olmalıdır.

Yenikapı ruhu dediğimiz şey de esasen demokrasiyi bir askerî darbeden koruyabilme başarısı ve bunun sürdürülmesi isteği ile şekillendi. Yani keskin siyasî bölünme ve çatışmalara rağmen eğer bir birliktelik havası estirilebilmişse, bu demokrasiye sahip çıkma ve darbeye karşı olma üzerinden sağlanabildi. Dolayısıyla bu temel ve birincil ilke üzerinde toplumun temel kesimleri bakımından halihazırda bir mutabakat sağlanmış gibi görünüyor.

İkinci norm, herhangi bir siyasal amaca ulaşmak için terör ve şiddetin bir araç olarak kullanılmasını reddetmektir. Bu norm siyasal şiddet karşısında çifte standarttan kaçınmayı gerektirir. Kimden gelirse gelsin, kime yönelirse yönelsin her türlü teröre bütün siyasî-sosyal kesimler olarak hep birlikte karşı durmak gerekliliğini vurgular. Bu ikinci norm, iktidarın el değiştirmesinde demokratik mekanizmaların tek geçerli oyun olduğunun kabul edilmesi şeklindeki birinci normun geçerli olması ile kendine yer bulur hale gelebilir.

Hem dünyada hem Türkiye’de siyasal şiddeti kullanan aktörlerin kimliği ve amacına bakarak iyi örgüt – kötü örgüt ayrımı yapılmaktadır. Ancak Batı Avrupa’daki çifte standart ile bizdeki çifte standart arasında kritik bir fark vardır. Batı Avrupa’da, ülke içinde vuku bulduğunda, öncelikle kimden geldiğine bakmadan ortak bir karşı duruş daha kolay sergilenebilirken, buna karşın ülke dışındaki terör olaylarında yaygın bir çifte standart sergilendiğini görüyoruz. Bizde ise, ister ülke içinde yaşadığımız, ister dışarıdan ülkeye yönelen terör örneklerinde, rakip siyasî kesimler arasında yaygın ve keskin bir çifte standart ile karşılaşıyoruz. Bu ise toplum olabilmek için gerekli ortak siyasî ahlâkın minimumu çerçevesinde buluşma imkânımızı ortadan kaldırıyor.

Bugünlerde çifte standart, PKK veya DHKP-C gibi sol referanslı örgütlerden gelen terör eylemleri ile IŞİD gibi İslamî referanslı örgütlerden gelen terör eylemleri arasında ayrım yapmak suretiyle uygulanıyor. Bazıları tarafından IŞİD şiddeti gerici ve köleleştirici olarak tasnif edilip reddedilirken, PKK şiddeti ilerici ve kurtarıcı görülüp destek veriliyor, en azından eleştirilmemek suretiyle kayırılıyor. Belirtmek gerekir ki, seküler-sosyalist kesim teröre kaynağına göre tavır alma konusunda en hafif tabirle çok daha kötü bir sicile sahiptir. Sol referanslı siyasal şiddeti meşru ve gerekli bir yöntem olarak kabul etmek, bu tür şiddeti yüceltmek, faillerini kahramanlaştırmak ve kurbanlarını suçlamak gibi kötü, kemikleşmiş bir siyasî geleneğe sahip bulunuyorlar.

Teröre karşı çifte standart örneği olarak, 11 Ocak 2016’da Barış İçin Akademisyenler İnsiyatifi tarafından yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” bildirisinin PKK terörünü görmezden gelmesi ve dolayısıyla PKK’yı aklamaya hizmet etmesi verilebilir. Günümüzde bu normun aktüel geçerlilik kazanması, büyük ölçüde, sol-seküler kesimin elitlerinin şiddet ile ilişkilerini sorgulamaları, bu meseleyle yüzleşmeleri ve tutumlarını değiştirmeleriyle mümkün olabilecektir.

Temel sosyal mutabakat için zorunlu üçüncü norm, iktidar her kimin elinde olursa olsun, her bir bireyin ve her farklı kesimdeki kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin garanti altında olması gereğidir. İlk norm nasıl diğer ikisinin varlığı için ön koşulsa, bu son norm da geri dönüp diğer ikisinin geçerli ve yürürlükte kalması için onları besleyen kritik bir koşuldur.

Bunun anlamı, eğer bir ülkede insanların temel özgürlükleri sürekli, yaygın ve yapısal olarak ihlâl ediliyorsa, bu insanları kimi siyasî sonuçlar elde etmek, hattâ iktidarı ele geçirmek için darbe veya terör gibi araçlara başvurmaktan uzak tutacak pek fazla motivasyon olmayacağıdır.

Aktüel koşullarda nasıl ikinci normun geçerliliği büyük ölçüde sol-seküler kesimlerin zihniyet ve tutum değişikliğine bağlı ise, bu son normun geçerli olabilmesi de hükümetin ve muhafazakâr kesimlerin icraat ve tutumlarına bağlıdır. Bunun sebebi çok açıktır. AK Parti uzunca bir süredir iktidardadır; çoğunluğun desteğine sahiptir; karşısında ciddi bir alternatif olmayan güçlü bir hükümet partisidir. Seçmenden aldığı yetkileri ve kazandığı gücüyle AK Parti’nin, temel özgürlüklerin ve hakların korunmasından da, ihlâl edilmesinden de sorumlu tutulacak aktör olduğu şüphesizdir.

İster (kimi muhaliflerinin iddia ettiği gibi) artık devlete hâkim olduğu fikrinden, ister hükümetin ve ülkenin ağır bir varoluşsal saldırı altında olduğu duygusundan, ister darbeyle çökmüş ve dağılmış bir kamu sisteminde bürokrasiye söz geçirememe veya karmaşık ve kaotik bu durumla başa çıkamama halinden (veya başka bir sebepten) olsun, temel özgürlüklerin korunması konusunda gerekli titizliğin ve hassasiyetin sergilendiğini söyleyemeyiz.

Aynı örnek üzerinden devam edersek, Barış İçin Akademisyenler İnsiyatifi’nin yukarıda bahsettiğim bildirisi üzerine imzacı akademikler hakkında idarî ve hukukî soruşturmaların açılması, düşünce ve ifade hürriyetinin ihlâli olarak karşımıza çıkacaktır. Temel hak ve özgürlüklerin korunması konusundaki bu “özensizliğe” daha sıcak bir örnek olarak, Yozgat valisinin OHAL yetkilerini ildeki çok sayıdaki içkili mekânı kapatmak için kullanmasını verebiliriz.

Olağanüstü bir süreçten geçtiğimiz kesin olmakla birlikte, darbeyle ilişkisiz alanlar ve kişiler söz konusu olduğunda olağan olanı korumayı gözetmek, bir bütün olarak da en kısa sürede olağanüstülükten olağanlaşmaya doğru geçmeğe gayret etmek gerekmektedir.

Bu üç normun toplumun geneli ve temel farklı kesimleri açısından kabul edilebilir ve geçerli hale gelmesinde, Yenikapı ruhu bir fırsat ve zemin olarak kullanılabilir. Bunun içinse hem hükümetin hem muhalefetin Yenikapı ruhuna zarar vermekten kaçınmaya ve bu ruhu destekleyip zenginleştirme özen göstermesi gerekir.

Serbestiyet, 03.10.2016

Depresyon Aile Yaşamını Nasıl Etkiler?

Otuzlu yaşlarında, bakımlı, kendisini rahat ifade eden bir hanımefendi şöyle diyordu: “On yıldır evliyim, eşimle çok sevişerek evlendik. Her evlilikte olduğu gibi ufak tefek sorunlarımız oldu. Ama hep konuşarak çözdük. Fakat son zamanlarda çözemiyoruz. Her dediği bana batıyor, ona karşı bir şey hissetmiyorum. Geçmişteki yaşadığımız ailevî problemler aklıma geliyor ve öfkeleniyorum, onun ailesinden taraf olduğunu düşünüyorum. Bazen ayrılmayı dahi düşünüyorum. Aileme ve arkadaşlarıma açtığımda; hayret ediyorlar! ‘Aklından zorun var’ herhalde diyorlar…”

Yukarıdaki örnekte olduğu gibi, birçok kadın depresyonda eşine karşı kinlenir, öfke duyar, kızar, boşanmak ister. Eğer sırf yukarıdaki anlatımı esas alır ve kişiyi depresyon açısından sorgulamazsanız büyük hata yaparsınız. Olayı sadece ailevî bir mesele olarak görür çıkmaza girersiniz.

Depresyon kadınlarda üçte iki oranında daha çok görünür.

Eşler arasındaki sorunlar, depresyon nedeniyle abartılı hale gelebilir. Normal zamanlarda tolere edilen, üzerinde durulmayan, hatırlanmayan mevzular tartışma konusu olabilmektedir. Depresyon belirtilerini ve şikâyetlerini yaşayan bir birey; ilaç ve terapiyle normale döndüğünde ise, şöyle konuşmaktadır: “Kendime hayret ediyorum. Eşim çok iyi birisi, nasıl onun hakkında böyle negatif düşünmüşüm. O aynı insan, ama ben değiştim. Aslında her şeye karşı bir umutsuzluğum ve bıkkınlığım vardı. Tahammülsüzdüm. Hiçbir şeyden zevk alamıyordum. Şimdi normale döndüm…”

Tabiî, depresyon giren bir erkek için de benzeri durumlar geçerlidir.

Lakin eşler arası her sorunu, depresyon kaynaklı görmemek lazım. Burada özellikle, depresyona bağlı olanlar üzerinde durmaktayız.

Depresyonda olan birisi alıngan, kırılgan, hassas, duygusal, sinirli, sıkıntılı, tahammülsüz olabilir. Doğaldır ki, bu özellikleri taşıyan birisi, kişilerarası ilişkilerinde problemler yaşayabilir. Başkasına söylenen bir sözü üzerine alabilir. Eskiden “kaldırdığı” şakaları ciddiye alabilir ve kırılabilir, tepki verebilir, küsebilir.

Diğer yandan, azalan enerji ve motivasyon kaybı nedeniyle, her şey ağır gelmeye başlar. Ütü, yemek yapma, bulaşık, ev işleri vs. hepsi kişinin gözünde büyümeye başlar. Çocukların istekleri ağır gelir. Bağrışmaları, koşuşturmaları yorar ve anneyi sinirlendirir. Önceden çocuklarına şiddet uygulamayan anneler şiddete başvurur olur. Bir taraftan da vicdan azabı çekerler. Kendi kendine ‘bir daha yapmayacağım’ diye söz verirler ama başaramazlar. Bu suçluluk duygusu yaratır. Bazen saatlerce yatar, hiçbir şey yapamazlar. Evde yatan erkek depresyon hastasıysa bu daha çok sıkıntı yaratır. İşine “gitmeyen”, eşine, çocuklarına ilgi gösteremeyen bir erkek tepki toplar. Toplumsal roller ve depresyon konusundaki bilgisizlik nedeniyle erkek “değerinden” düşer.

Bazı eşler, eşinin “numara/rol” yaptığına inanır. Onun sorumluluklardan kaçtığını ima eder.  Bunu anlamanın en güzel yolu; o insanın geçmiş yaşam ve davranışlarına bakmaktan geçer. Bugüne kadar, çalışkan ve sorumluluklarını bilen birisi idiyse, şu andaki durumu rol değildir. Depresyona bağlı bir geri çekilme ve atıl kalma durumudur. Depresyon bir çeşit “tükenmişlik” sendromudur. Doğru teşhis ve tedaviyle depresyondan tamamen kurtulup eski yaşama dönmek mümkündür.

Depresyonda iken cinselliğe karşı da soğuma, bazen tiksinme baş gösterir. Bundan dolayı da eşler arasında ciddi tartışmalar, kırgınlıklar baş gösterebilir. Bazı kadınlar;  eşleri kendilerine “dokunmasınlar da”, “ nereye giderlerse gitsinler” psikolojisine kapılırlar.

Depresyonlu Eşe Nasıl Davranılmalı?

– Ona daha çok zaman ayırılmalı.

– “Bir şeyin yok, kafaya takıyorsun, tembelleştin” gibi laflar edilmemeli.

– Ev işleri ve diğer sorumlulukları konusunda ona yardımcı olunmalı.

– Fazla zorlamadan sosyal, sportif ve kültürel aktivitelere teşvik edilmeli.

– Arada, sessiz-sakin ve kendi kendiyle, başbaşa kalmasına müsaade edilmeli.

– “Ne hissediyorsun, neler yaşıyorsun? Senin için neler yapabilirim” şeklinde içten yaklaşımlarda bulunulmalı ve yapılmalı…

– Cinsellik konusunda zorlanmamalı, sabır edilmeli.

– Eskiden hoşlandığı, mutlu olduğu ortamlara götürülmeli, ama zorlanmamalı…

– Alıngan ve kırılgan olduğu dikkate alınarak,  konuşmalarda yeni bir üslûp benimsenmeli. Verdiği tepkilerden yola çıkarak, konuşmalarımıza yeni ayarlar yapmalıyız.

– Doktora gitmiyorsa, teşvik edilmeli. Gidiyorsa mutlaka ona eşlik edilmeli. Kendisini yalnız hissetmemeli.

– En önemli şey, onu gözlemlemek ve anlamaya çalışmaktır. İyi niyetle, sabırla, metanetle ve tıbbî yardım alarak depresyondan çıkacağına inanmaktır.

– Unutulmamalıdır ki, eş ve yakınlarının desteğini alan hastalar daha çabuk düzelmekte ve hayata yeniden MERHABA demektedirler.