Ana Sayfa Blog Sayfa 187

‘Sonuçta hepimiz insanız’

Çatışma çözümü çok dinamik bir alan. Çünkü çatışmaların nedenleri, yapıları, dinamikleri, aktörleri, yoğunlukları, talepleri ve şiddetle ilişki düzeyleri birbirinden farklı. Her bir çatışmayı diğerinden ayırt eden birçok özellik var. Bu nedenle her çatışmanın kendi özelinde değerlendirilmesi gerekiyor.

Bunun yanı sıra çatışmaları meydana çıkaran sebepler ve onları bitirecek olan istekler arasında benzerlikler de söz konusu. Nihayetinde aşağı yukarı her yerde iş dönüp dolaşıyor hakların tanınmasına, kaynakların paylaşılmasına, gücün dağıtılmasına dayanıp duruyor. Eğer taraflar–asgari düzeyde de olsa- taleplerini karşılıklı tatmin edebilecek bir zemin oluşturabilirse bir anlaşma mümkün olabiliyor. Aksi takdirde çatışma farklı biçimler alarak varlığını sürdürüyor.

Her bir çatışma çözümü bize çok şey öğretir. Kolombiya’da devam eden süreç de çok öğretici derslerle dolu. Yarım asrı geçen, 300 bine yakın insanın hayatına mal olan, yedi milyondan fazla insanı yerinden eden bir çatışma vardı Kolombiya’da. Birkaç başarısız denemeden sonra taraflar nihayet, dört yıllık bir müzakerenin ardından, bu yıl anlaşmaya vardılar. Anlaşmanın kabulünü de halk oylamasından çıkacak sonuca bağladılar.

Karınca gibi eşeleye eşeleye

Halk oylamasından bir hafta önce Kolombiya sürecinde sivil toplum temsilcisi olarak yer alan Vicente Vallies’i Diyarbakır’da konuk ettik. Heinrich Böll Stiftung Derneği ile DİSA’nın (Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü) birlikte düzenledikleri toplantının konusu “Sekteye Uğrayan Barış Süreçlerini Canlandırmak” idi. Valllies, bir Fransız, 12 yıldır Kolombiya’da yaşıyor, 20 yıldır da bu sorun üzerinde çalışıyor.

Vallies, devlet ile FARC arasında bir anlaşmaya ulaşılmasında en önemli rolü halkın oynadığı kanısındaydı. Gerek hükümeti ve gerek FARC’ı barış masasına oturmaya zorlayan en önemli unsur halkın baskısıydı. Kolombiya’da birkaç çatışma iç içeydi. Çatışmalar siyasi, ekonomik ve toplumsal bir karakter taşıyor ve çeşitli düzeylerde sürüyordu. Bir uzlaşmanın olabilmesi için toplumun taraflar üzerinde bir basınç yaratması gerekiyordu. Çatışmayı bitirmeyi arzu eden kesimler bunu başardılar; sürekli barış talebinde bulundular ve “karınca gibi eşeleye eşeleye tarafları müzakereye icbar ettiler.”

Hiç kuşku yok ki, anlaşmanın kabulünde birçok zorluk vardı. Siyasi katılım eksikliği, fiziki ve politik güvensizlik, adalet yoksunluğu, sınıflar arasındaki eşitsizlik, toprakların birkaç elde toplanması, yoksulluk vb. sorunlardan doğan ve zaman içinde ölümlerle daha derin boyutlar kazanan bir çatışma uzun bir süre tüm ülkeyi egemenliği altına almıştı. Toplum kutuplaşmıştı. Ya devlet, ya da FARC’ın yanında durmayı zorlayan bir atmosfer almış başını yürümüş, ara konumlarda durmak çok zorlaşmıştı. Yani salt tarafların atacağı bir imzayla mutlu sona ulaşılmayacaktı.

Ayrıca anlaşmada birçok sıkıntılı alan da mevcuttu. Paramiliter örgütler ciddi bir risk teşkil ediyordu. Eski Başkan Uribe gibi anlaşmaya karşı çıkan güçlü siyasi odaklar mevcuttu. İnsan hakları örgütleri bazı tehlikelere dikkat çekiyordu. Halkın da uygulama konusunda çekinceleri vardı, korkular giderilmiş değildi. Ama tüm bunlar Vallies’e göre “Hayır demeyi gerektirmiyordu.”

Sandıktaki sürpriz

Dolayısıyla birçok gözlemci gibi Vallies de, referandum da anlaşmanın reddi yönünde bir tercihin çıkmayacağı görüşündeydi. Kaldı ki kamuoyu yoklamaları “Evet” destekçilerinin % 65-70 oranında seyrettiğini gösteriyordu.

Ne var ki sandıklar açıldığında karşılaşılan sonuç sürprizdi. Halk oylamasının galibi, anlaşmanın karşıtlarıydı. Dikkat çeken iki husus vardı: İlki, katılımın çok düşük olmasıydı. İkincisi de, oy farkının azlığıydı. Anlaşılan anlaşmanın savunucuları, referandum sürecine iyi hazırlanmamışlardı. Anlaşmanın imzalanmasıyla işin bittiği yanılgısına düşmüşlerdi. Her ne olursa olsun anlaşmanın geçeceğine inanmış, tersi bir durumun üzerinde çok kafa yormamışlardı. Kapıldıkları rehavet nedeniyle de kitleleri mobilize edememişlerdi.

Nitekim menfi neticenin alınmasından sonra anlaşma taraftarı birçok kişi bu eksikliği kabul etti. Karşı çıkma ihtimali olan mağdurlarla sıkı bir ilişki kurulmadığından, onların kendilerini ifade edebilecekleri platformların oluşturulmadığından, acıların konuşulmadığından bahsedildi.[1] “Hayır” oyu verenleri suçlamanın doğru olmadığının, onları barışa karşı gibi göstermenin çözüme bir katkı sunmadığının altı çizildi. [2]

A Planına devam

“Evet”e inanç o kadar yüksekti ki kimse “Hayır” sonrasında ne yapacağını planlamamıştı. Hazırlık yoktu, ne olacağı belirsizdi. Beklenmeyen sonuç ortaya çıkınca herkes sürecin nereye evirileceğini merak ediyordu. “Acaba yine silahlar patlamaya başlayacak mıydı?”

Ancak Devlet Başkanı Santos ipleri çabucak eline aldı. Halkın kararını saygıyla karşılamakla birlikte barıştan dönmeyeceğini ve yoluna kararlılıkla devam edeceğini duyurdu. Bir taraftan anlaşmayı kotaran heyeti bir daha FARC ile görüşmeler yapmak üzere vazifelendirdi, diğer taraftan da FARC’tan sonra ülkedeki en büyük ikinci gerilla grubu olan ELN ile de müzakerelere başladı.[3] Ayrıca anlaşmaya karşı olan muhalefet ile de konuşmaya hazır olduğunu bildirdi.

FARC da sürecin yanında durdu. Mevcut ateşkesin yılsonuna kadar uzatılması karara bağlandı. Kısacası taraflar ilk planlarından vazgeçmediler, onu geliştirerek yürümeye devam edecekler. Muhtemelen siyasi hayata katılım kanalları, mağdurların hakikati bilmeleri ve bir arada yeniden yaşamanın koşullarından haberdar olmaları, paramiliter grupların tasfiyesi, cezalandırma şartları, vb. konulardaki hükümler tekrar gözden geçirilecek ve halkın karşısına yeniden çıkılacak.

“Gün gelir insanlar ölüme hayır der”

“Bu kadar çok insanın kaybetmiş bir toplum nasıl olur da barış talep edebilir?”Diyarbakır’daki toplantıda Vallies en çok bu soruyla karşılaştıklarını söyledi. Yalnızca Türkiye’de değil birçok yerde bu suale muhatap olmuş. Cevabı bana da iyi geldi: “Bu konuda birçok teori var. Ama bana sorarsanız, sonuçta hepimiz insanız. Çatışmalar toplumu yorar. Ve sonunda gün gelir insanlar ölüme hayır der.” 


[1] Isabel Hilton; Why Colombians voted against peace with the FARC  https://www.theguardian.com/commentisfree/2016/oct/03/why-colombians-voted-against-peace-farc-president-santos-better-deal?CMP=fb_gu

[2] Akın Özçer; ‘Hayır’ barışa mı, yoksa cezasızlığa mı?

http://serbestiyet.com/yazarlar/akin-ozcer/hayir-barisa-mi-yoksa-cezasizliga-mi-724716

[3] https://tr.sputniknews.com/guney_amerika/201610111025233876-kolombiya-ulusal-kurtulus-ordusu-eln-baris-gorusmeleri/

Serbestiyet, 24.10.2016

Cirminden fazla yer yakmak

“AKP’nin yedek lastiği”

“Hükümetin ikiz kardeşi”

“AKP’nin muhalefetten sorumlu genel başkan yardımcısı”

“İktidarın değneği”

“Erdoğan’ın kurtarıcısı”

“AKP’nin bastonu” ve daha niceleri…

Tüm bunlar, CHP ve HDP sözcülerinin, MHP ve Bahçeli’ye layık gördüğü sıfatlar. Bahçeli’nin, AKP’yi Başkanlık önerisini Meclis’e getirmesi ve meselenin halkın hakemliği ile çözülmesi çağrısı yapmasından sonra, CHP ve HDP’de sinirler tavan yaptı. Her iki partinin tahkir ifadelerindeki doz arttı ve Bahçeli’ye karşı kullandıkları dil çatallaştı.

CHP ve MHP’ye göre, Bahçeli 2002’den beri AKP’ye örtülü bir destek veriyor. AKP’nin başı dara girdiğinde, MHP hemen onun yanında bitiyor ve AKP’yi içine girdiği müşkül halden çekip çıkarıyor.  Bahçeli’nin başkanlık mevzuunda yaptığı çıkış da bunun yeni bir örneği. Artık AKP bile başkanlıktan elini yıkamışken, MHP bir dal uzatıyor ve AKP’nin sönmüş heveslerini yeniden harlıyor. Yani MHP, çok ihtiyaç duyduğu bir vakitte yine AKP’nin imdadına yetişiyor ve hiç yeri değilken sistem tartışmasını AKP’nin isteğiyle örtüşür bir şekilde gündemin ilk sırasına yerleştiriyor.

Cumhurbaşkanlığı sıkıntısı

CHP ve HDP’nin Bahçeli’ye ve MHP’ye dair bu okumalarının çok sathi olduğu kanısındayım. MHP’nin AKP’yi dertten beladan kurtarmak ve elini rahatlatmak için böyle bir girişimde bulunduğunu düşünmek siyasettin doğasına aykırı. Bahçeli’nin söylediklerine bütünlük içinde bakıldığında iki husus öne çıkıyor:

İlki, Bahçeli’nin mevcut pozisyonunu muhafaza etmesidir. İki noktada Bahçeli milim kıpırdanmadı. Biri, sistem tercihidir. Diğeri de Erdoğan eleştirisidir. Bahçeli, her şeyden önce, kendisinin ve partisinin parlamentarizmden taraf olduğunun altını çiziyor. Başkanlığa karşı parlamenter sistemin savunusunu yapıyor.

Keza Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın anayasal hudutları ihlal eden yönetimi biçimine karşı duruyor. Bahçeli’ye göre içinde bulunulan coğrafyada ateş yanı sarmış durumda. Hem ülke hem de bölge çok ciddi bir sarsılmanın eşiğinde. Hal böyle iken devletin en üst katının yasalara aykırı bir tavır içine girmesini eleştiriyor ve bunun ülke güvenliği için ciddi bir zaaf oluşturduğunu ifade ediyor.

İkincisi, fiili durumun açmazlarına işaret etmesi ve AKP’yi bu konuda şeffaflığa davet etmesidir. Her ne kadar CHP sözcüleri aksini iddia etse de, Türkiye’de sistem Cumhurbaşkanının konumuyla ilintili bir sıkıntı içinde. Çünkü:

a. 1982 Anayasası daha baştan itibaren klasik bir parlamenter rejim olarak kurgulanmadı. Anayasa, Cumhurbaşkanına -gerektiğinde halk iradesinden çıkan hükümete karşı bir vesayet odağı olarak işlev görebileceği- büyük bir kaftan biçti.

b. 2007’de Cumhurbaşkanın doğrudan halk tarafından seçilmesini öngören bir değişiklik yapıldı. Böylelikle Cumhurbaşkanı, Anayasada kendisine tanınan yetkilere ek olarak, bir de seçim yoluyla demokratik bir meşruiyet elde etti ve daha da güçlü bir konuma erişti.

c. Erdoğan’ın yönetim üslubu, yönetim katındaki buhranı daha da göze batırır hale getirdi. İki yıllık tecrübe gösterdi ki, Cumhurbaşkanı yetkilerini en son zerresine kadar kullanıyor ve kendince yorumlayarak anayasal sınırları aşmaktan çekinmiyor. Hükümet politikalarını doğrudan tayin ediyor. “Tarafsızlık” kavramına pek değer atfetmiyor, kurucusu olduğu partinin her meselesiyle (teşkilatlanma, parti kurullarının belirlenmesi, milletvekili seçimi, vb.) detaylı bir şekilde alakadar oluyor. AK’nin akıbetine dair nihai kararları o veriyor.

Açık çek

Velhasıl Türkiye’de çözülmedikçe büyüyen bir yönetim problemi söz konusu. Siyaset ise, sorun çözmek için var. Partilerin vazifesi sorunların varlıklarını kabul edip çözümleri için alternatifler geliştirmek. Bahçeli de bunu yaptı ve bir inisiyatif aldı. AKP’ye “Madem sistemi değiştirmek istiyorsun, teklifini getir. Meclis’te yeterli sayıya ulaşır ise halka sorarız. Halkın vereceği cevaba göre meseleyi bir hal yoluna kavuştururuz” dedi.

Burada AKP’ye sunulmuş bir açık çek, “Ne yaparsan yap, arkandayız” bir ima yok. Bahçeli, Erdoğan’ın yapıp ettiklerini tasvip etmiyor,  ama onun bu şekilde davranmasını mümkün kılan çerçeveyi görüyor. Meseleye gözlerini kapatmıyor, “Şimdi sırası mı?” deyip sorunu halının altına süpürmüyor “Ortada bir dert var, gelin bunu halledelim” çağrısında bulunuyor. Bu çağrının birbiriyle bağlantılı iki neticesi olacağını düşünüyorum:

Birincisi, AKP’nin bir anayasa ve başkanlık teklifi yapmaya mecbur kılınmasıdır. Kamuoyuna sunulacak olan anayasa önerisi, AKP’nin Türkiye tahayyülünü gösterir. Hak ve özgürlüklerin düzeni, denge ve denetlemenin mekanizmaları, yerel yönetimlerin statüsü, vatandaşlığın tarifi, güçler ayrılığının tanzimi ve benzeri hayati meselelerde AKP’nin nasıl tasavvura sahip olduğu ortaya koyar. Niyetler veya ön yargılar üzerinden değil somut bir metin üzerinde tartışma yapılacak olması, siyasetin sağlığı için önemli.

MHP’nin kurduğu oyun

İkincisi, AKP’nin anayasa ve başkanlığı halkın önüne tek başına götürebilecek bir sandalye gücü yok. CHP ve HDP de, başkanlığa kategorik olarak karşı olduklarını açıkladıklarına göre, AKP’ye referandum için MHP’nin omuz vermesi gerekir. Bu denge, AKP’yi anayasa yazımında MHP’nin hassasiyetlerini gözetmeye zorlar.

MHP’nin ise uzun bir süredir eli açık vaziyette, şartları belli: “İlk dört madde tartışılmayacak, Türklüğe dokunulmayacak, anadilde eğitime geçit verilmeyecek, eyaleti/federasyonu çağrıştıran hiçbir düzenleme yapılmayacak.” Eğer AKP 330’u bulmak için bu şartları olduğu gibi metnine geçirirse, MHP cirminden fazla yer yakmış olur.

Ezcümle “MHP, AKP’nin payandasına dönüştü” demek, bir ezberdir, bir kolaycılıktır, gerçeğe de tekabül etmez. MHP, kendi sözüne azami derecede değer kazandırdı, 40 milletvekili ile dördüncü parti olmasına karşın kendi politik doğrultusunu Meclis’e kabul ettirebilme ihtimali olan bir oyun kurdu.

CHP’nin ama özellikle HDP’nin bundan çıkaracağı çok ders olsa gerek…

Serbestiyet, 17.10.2016

Süngünün üstüne oturmak

14 Eylül’de PKK, AKP Hakkâri 1. sıra milletvekili adayı Ahmet Budak’ı, Şemdinli’de evinin kapısında ve çocuklarının gözleri önünde öldürdü. Cinayeti PKK’nin silahlı gücü HPG üstlendi. Almanya’da yayın yapan Yeni Özgür Politika gazetesi, HPG’nin “AKP’liler hedefimiz “ açıklamasını manşetten verdi. Gazeteye göre “Gerilla, Budak’ı cezalandırmıştı.”

PKK, AKP’li siyasetçileri hedef ilan ettikten sonra art arda saldırılar gerçekleştirdi. Son iki aylık zaman zarfında, AKP’de çeşitli düzeylerde görev yapan beş siyasetçi bu saldırılarda hayatını kaybetti. (Ahmet Budak – Hakkâri Milletvekili Adayı, Menderes Özel – Şemdinli AKP üyesi, Naci Adıyaman – Şırnak/Beytüşşebap İlçe Gençlik Kolları Başkanı, Aydın Muştu – Van/Özalp İlçe Başkan Yardımcısı, Deryan Aktert – Diyarbakır/Dicle İlçe Başkanı)

PKK’nin siyasetçilere yönelmesinde son dönemde sahada yaşananların bir payı var. Devlet hem kırsalda hem de şehir merkezlerinde operasyonlara hız vermiş durumda. PKK içine düştüğü sıkışmışlığı aşmak nispeten riski az ama sansasyonu yüksek eylemler gerçekleştirmek istiyor. Bu kapsamda öncelikli olarak yöneldiği üç hedef var:

  1. Metropoller
  2. Bölgede karakollar ve kontrol noktaları
  3. AKP’li siyasetçiler.

Demokrasi köpüğü

Yani siyasetçilere dönük saldırılarda mevcut durumun bir etkisi var. Ama sınırlı bir etki bu. Bir de işin yalnızca buna bağlanamayacak daha derin kısmı var. Asıl önemli olan da budur. Yani PKK’nin rekabete gelemeyen yapısıdır. PKK’nin muhalif veya düşman olarak tesmiye ettiklerini hedefe koyması, onun rekabeti kabul etmeyen yapısıyla doğrudan ilgilidir.

PKK kendi dışındakilere saldırmak için her dönem farklı bir neden sunar. Gündemdeki bir problemle bağlantılı gerekçeler öne sürer. (Mesela son saldırılarını, belediyelere kayyum atanması ve HDP/BDP’li siyasetçilerin gözaltına alınmasıyla açıklıyor.) Bunlar meselenin aslını göstermez. Temelde yatan PKK’nin hegemonyasının mutlak kabulünü istemesidir. Farklı ve kuvvetli bir görüşe tahammül etmez. Resmi ideolojisinin haricinde bir sözün dolaşıma sokulmasından nefret eder. Yaşamın her alanına sızarak toplumu bütünüyle kontrol altına almaya çabalar.

PKK ve bileşenleri “demokrasi” lafını ağızlarında düşürmezler. Her söze demokrasi ile başlarlar, demokrasi ile bitirirler. Örgütlerinin isimlerinde “demokratik” sıfatını asla ihmal etmezler. Oysa gerçekte bu, bir köpükten ibarettir. Zaten bir kavramın bu kadar vurgulanıp göze batırılması onun yokluğuna delalettir.

PKK zihniyetinde demokrasi (!) iki grup için geçerlidir: İlki, PKK’nin dogmalarını sorgusuz sualsiz kabul edenlerdir. PKK’nin yaptıklarına ve söylediklerine “eyvallah” demek kaydıyla, önünüzde muazzam bir “demokratik” alan açılır. İkincisi ise, PKK için tehlike oluşturmayacak kadar zayıf olanlardır. PKK, bir renk olarak bunlardan istifade eder, “demokratik” iddiasının bir nişanesi sayarak vitrine koyar.

Fakat eğer bir örgüt, parti ya da inisiyatif belli bir kuvvete erişir veya bu yönde emare gösterirse köpük uçar, çıplak gerçek işlemeye başlar, tavırlar anında değişir. PKK bunu hâkimiyetine dönük bir tehdit olarak algılar ve silahlarını doğrudan ona döndürür.

Hedef AKP mi?   

Hâlihazırdaki hedef AKP.  Fakat bu kimseyi yanıltmamalı. PKK için bir partinin adı önem taşımaz. O ad bugün AKP olur, yarın bir başkası. PKK için mühim olan,  o partinin kendisiyle mücadele ve kendini alt edebilme potansiyeline sahip olup olmadığıdır. Eğer sahipse, adı ne olursa olsun fark etmez, PKK’nin ona yönelmemesi düşünülemez. Dolayısıyla bugün güçlü olan AKP değil de mesela CHP ya da HAKPAR, PAK, KDP olsaydı PKK’nın hışmına uğrayan onlar olurdu.

İlk kez karşılaşmıyoruz bu durumla. PKK’nin uzak ve yakın tarihinde yapılacak kısa bir gezintide bu iddiayı teyit eden birçok misale rastlanabilir. Merak eden, PKK’nin silaha ilk davrandığında ne yapıp ettiğine bakar. “Önlerini tıkadıkları” gerekçesiyle diğer Kürt örgütlerine karşı nasıl şiddet uyguladığını ve hangi suikastları gerçekleştirdiğini görür[i].

Kaldı ki bir tek burayla sınırlı bir durumdan da söz etmiyoruz. PKK gittiği her yerde bunu uygular. Bu meyanda Suriye deneyimi son derece öğretici. Suriye’de iç savaş öncesi bir düzine Kürt partisi vardı. PKK/PYD, rejimle kurduğu ittifak sayesinde büyük bir güç devşirip bu partilerin tamamını silahla sindirdi.[ii]

Roj Peşmergeleri

PKK, Rojawa’ya kendisi dışında herhangi bir gücün yer almasına müsaade etmedi. Mesela Suriyeli Kürtlerinde müteşekkil, sayıları 5000’e ulaşan ve Roj Peşmergeleri olarak bilinen silahlı bir güç var. Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından eğitilen bu güç, Rojawa’ya gelip IŞİD’le savaşmak istedi. PKK, bunu reddetti. Silah tekelini korumak PKK için o kadar önemli ve öncelikli ki, IŞİD’in Kobani’yi muhasara altına aldığı dönemde bile ancak çok az sayıda peşmergenin Türkiye üzerinden Kobani’ye geçmesine razı oldu.[iii]

Bugün Rojawa’da siyasi ve içtimai hayat tamamen PYD’nin tekeli altında. Muhalif bir unsurun kamusal alanda temsil şansı bulunmuyor. Alternatif siyasetler takip etmenin imkân ve ihtimali yok. PYD’nin karşısında yer almanın bedeli çok ağır. PYD, özgürlük karşıtı bu hali muazzam bir devrim mistifikasyonu ile örtmeye gayret ediyor. Ama bu mistifikasyon, PYD ile aynı görüşleri paylaşmadığı için Salih Müslim’in ağabeyine ve en yakın akrabalarına dahi yaşam hakkının tanınmadığı gerçeğini değiştirmiyor.[iv]

Şiddetin hükmü

Ezcümle bu, PKK’nin ilk andan itibaren tatbik ettiği bir tarz. PKK bir alana girdiğinde ayakları yere sağlam basar basmaz orayı temizlemeye girişiyor ve orada kendi dışında bir özne bırakmamaya çalışır. PKK bir alanda egemen olduğunda ise, elindeki silah sayesinde oraya başka bir gücün girmesine engel olur.

Peki, bu sürdürülebilir midir? Hayır, değildir.

Bugüne kadar PKK’nin bu tarzla kendi adına belli bir mesafe almış olması, aynı tarzın bundan sonra da iş göreceği anlamına gelir mi? Hayır, gelmez.

Çünkü Kürtler bu dayatmayı kabul etmezler. Cumhuriyet de aynı hayalin peşinde koştu: Kürtleri tek tipe, tek dile, tek siyasete mahkûm etmek istedi. Kendi görmek istediği Kürdü inşaya soyundu. Olamadı, başaramadı. PKK de yapamaz. Bugünün dünyasında sadece kendine tabi bir Kürt toplumu oluşturmaya ne PKK’nin gücü yeter ne de başka bir aktörün.

PKK şiddetle belki bazı çevreleri tasfiye edebilir. Siyasetçileri ve sivil toplu temsilcilerini öldürebilir. Silahla milletin üzerine korku salabilir. Ama Kürtleri mutlak bir itaate ve suskunluğa zorlayamaz; ne burada, ne de Suriye’de. Nihayetinde silah ve korku da bir yere kadar hüküm sürer.

Ne demişti Talleyrand? “Süngü ile her şeyi yapabilirsiniz, ama üstüne oturamazsınız.”


[i] Mesela PKK, 1978’de Dengê Kawa’nın liderlerinden Ferit Uzun’u Siverek’te katletti. İbrahim Küreken, Uzun’un anısına ithaf ettiği kitabında, bu olayın ayrıntılarını, cinayet sonrası yapılan açıklama ve itirafları detaylı bir şekilde anlatıyor: İbrahim Küreken; Parçası, Tanığı, Mahkûmu, Sürgünü Oldum, İletişim Yayınları, 2016, s.125-140.

[ii] Suriye Kürdistanı’nda Kürt partilerinin ayrışma süreci ve nedenleri hakkında bakınız: Jordi Tejel; Suriye Ayaklanması ve Kürtler: ‘Gençlik Devrimi’nden ‘Partizan Savaşı’na, Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 3, Ekim-Kasım 2012, s. 56-61.

[iii] KDP’nin Uluslararası İlişkiler Temsilcisi Ahmed Hani, Kürdistan Bölgesel Yönetimi olarak Kobani’ye çok daha fazla peşmerge göndermek istedikleri, fakat PYD’nin bunu 150 ile sınırlı tuttuğunun altını çiziyor. http://bas-haber.com/tr/news/22884/kdpli-ahmed-kani-barzani-cozum-icin-devreye-g

[iv] Salih Müslim’in ağabeyi Mustafa Müslim, PYD’nin güçlü olmasını ellerinde silah olmasıyla açıklıyor: “Kendilerine muhalif olanları tutukluyor ve karşılarına farklı bir görüşle çıkılmasını da istemiyorlar.”http://rudaw.net/turkish/middleeast/201020151

RojavaNews’te yer alan bir habere göre PYD Eşbaşkanı Salih Müslim’in eşi Ayşe Efendî’nin kardeşi İzet Efendî’nin Kobanê’de açtığı özel hastaneye PYD güçleri el koydu. http://www.nerinaazad.net/news/kurdistan/rojava/salih-muslimin-akrabasi-pydye-ates-puskurdu

Serbestiyet, 14.10.2016

En büyük kötülük

Hurşit Külter, Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) Şırnak İl Teşkilatı’nda görev yapıyordu. 27 Mayıs 2016’da sırra kadem bastı. Partisi, ailesi ve arkadaşları Külter’in gözaltına alındığını ve bir daha kendisine ulaşılamadığını iddiasındaydılar. Buna göre, özel harekât timleri tarafından kullanıldığı belirtilen bir sosyal medya hesabından Külter’in gözaltına alındığına dair paylaşımlarda bulunulmuştu. Uzun bir vakit dair bir habere ulaşılamaması Külter’in hayatından duydukları endişeyi artırmıştı.

Mesele siyasi arenaya taşındı, basında yankı buldu. DBP ve HDP içte ve dışta buldukları her platformda sözü Külter’in kaybolmasına getirdiler. Emniyet güçlerince gözaltına alınan Külter’den devletin sorumlu olduğunu söylediler. CHP’nin milletvekilleri, devletin eski alışkanlıklarının nüksettiği yönünde beyanlar verdiler. Dış dünya da konuya ilgisiz kalmadı. Gerek basın ve gerek siyasi çevreler (ABD Dışişleri Sözcüsü Kirby gibi) duyarlılıklarını esirgemediler. Aralarında benim de bulunduğum birçok kişi –hem köşe yazılarında hem de katıldıkları programlarda- Külter’in akıbetinin aydınlatılması gereğine değindiler.  (http://serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/kulter-nerede-capraz-neden-tutuklu-702293)

Kaybolmasının üzerinden 133 gün geçtikten sonra Külter, Kerkük’te basının karşısına çıktı. Sağdı, salimdi, sıhhati yerindeydi. Külter’in ortaya çıkmasından sonra Türkiye’de bu konu etrafında yürütülen tartışmalar yeniden alevlendi. Tartışmanın iki boyutu var:

Kara propagandanın neferleri

Birincisi, Külter’in kendisini göstermesinden sonra, onun hakkında yazıp çizen ve Külter’in nerede olduğunu sorgulayanların eleştirilmesiyle alakalı. Deniliyor ki, “Hükümeti/devleti iç ve dış kamuoyunda zor duruma düşürmek için bir oyun/tiyatro kurgulandı. ‘Külter nerde?’ diye soranlar -bilerek ya da bilmeyerek- bu oyuna düştüler ve kara bir propaganda da kullanıldılar.”

Olabilir. Bütün yaşananlar bir oyun olarak önceden kurgulanmış olabilir. Yine de bu, Külter’i soranların hepsinin kara propagandanın bir neferi olarak damgalanmalarını haklı kılmaz. İnsan hakları, salt devletler tarafından çiğnenmez. Silahlı gruplar, şiddet yapılanmaları, terör örgütleri vb. de insanların hakları için bir tehdit oluştururlar. Ancak insan haklarını ihlal edebilecek en büyük potansiyel güç, devlettir. Eğer devlet haklar mevzuunda sabıkalı bir sicile sahipse ve bir de yoğun çatışmaların olduğu bir evreden geçiliyorsa, bu takdirde devletin/devletlerin haklarını ihlal etme ihtimali daha da büyür.

Bu sebeple devlete karşı sürekli müteyakkız olunmalıdır. Bir hak ihlali iddiası gündem düşmüşse ve muhatap olarak devlet işaret edilmişse, gerçeği ortaya çıkarmak adına devlete sual etmek meşrudur. Devletin mükellefiyeti, olayın açıklığa kavuşması için bilgileri kamuoyunun ve ilgililerin dikkatine sunmaktır. Hukuk devleti iddiasını taşıyan rejimlerde işler böyle yürür.

Peki, bu kötüye kullanılabilir mi? Elbette. Bazıları kendi menfaatleri doğrultusunda toplumu manipüle etmek için insan hakları hassasiyetini sömürmek isteyebilirler. Şüphesiz bu gayri-ahlaki tavır faş edilmelidir. Böyle davranışlara tevessül edenlere karşı sert bir tutum durulmalıdır. Lakin bu, demokratik sistemlerde devletin denetim altında tutulması ve bilgi vermesi gereğini ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla hiç kimse, bir ihlal şüphesini devlete sorduğu gerekçesiyle suçlanamaz.

Toplumun aklıyla dalga geçmek

İkincisi, Külter’in anlattığı öykü ve bu olayın doğurduğu sonuçlardır. Külter’in kaçış hikâyesi özetle şöyle: 13 gün boyunca polisler tarafından yoğun fiziksel ve ruhsal işkenceye tabi tutulmuş. Kendisine sürekli infaz edileceği söylenmiş. Polislerin kendisini bir üst kata çıkarmalarından istifade ederek kaçmış. 40-45 gün boyunca şehir içinde yıkık-harabe evlerde kalmış. Sonra “direnenler” ile birlikte şehir dışına çıkmış. Güvenlik sebebiyle kaçtığını duyuramamış. Adını veremediği kişilerin yardımıyla Kerkük’e gelmiş ve tam anlamıyla emniyet sağladığına kanaat getirdiğinde hayatta olduğunu açıklama mecburiyeti duymuş. Zira kendisi için kampanya düzenleyenlere karşı kendisini sorumlu hissediyormuş.

Tamam, saf olabiliriz. Evet, insanların beyanlarına büyük bir değer biçebiliriz. Ama aklımızla da alay edilmesin lütfen! Külter’in söyledikleri akla ziyan! Herhalde buna inanan tek bir kişi bile yoktur. Külter anlattığı öyküyle, merkezinde yer aldığı olayın bulanık noktalarını durulaştırmadı tersine daha da koyulaştırdı. Tutulabilir hiçbir tarafı yok. Her yanından çelişki akıyor. Eşelendikçe alttan çok daha kötü kokular gün yüzüne çıkacaktır.

Tezgâha gelmek

Dolayısıyla ortada bir tezgâh olduğunu söylemek mümkün. Bu tezgâhın ne olduğunu, nasıl kurulduğunu ve ne biçimde yürütüldüğünü ilerleyen zamanlarda öğreneceğimizi umarım. Fakat şimdiden bu kirli tezgâhtan neşet edecek iki muhtemel neticeye değinilebilir:

Biri, kampanyanın bayraktarlığını DBP ve HDP yaptı. Bilhassa HDP, bir bütün olarak, kamuoyunu oluşmasında birincil derecede rol oynadı. Ancak HDP’nin itham ve imaları boşa çıktı. Bu sebeple artık herkes bu cenahtan gelecek iddialara çok mesafeli yaklaşacaktır.

Diğeri de,  hak ihlalleri mevzuunda devlete muazzam bir gollük pasın atılmasıdır. Bundan böyle hakkın-hukukun askıya alındığına ya da çiğnendiğine dair her iddianın bir oyundan ibaret olduğu söylenecek ve bu misalden hareketle bu tür iddialar itibarsızlaştırılacaktır.

Külter olayının neden olduğu en büyük kötülük de budur.

Serbestiyet, 11.10.2016

Milli güvenliğin asıl tehdidi

15 Temmuz darbe girişiminin halk tarafından engellenmesinden sonra darbecilerin tespiti ve cezalandırılması için gerekli acil tedbirleri almak adına OHAL ilan edildi. Hükümet en yetkili ağızlardan OHAL’ hakkında halka karşı iki taahhüdün altına girdi:

İlki, OHAL’in mümkün olan en kısa sürede kaldırılacağıydı. Hatta hükümet, elini çabuk tutacağını ve gerekli işlemleri üç aydan önce bitirmesi durumunda normal yönetime vaktinden erken geçileceğini ifade ediyordu.

İkincisi ise, OHAL’in halka karşı değil devlete karşı alınmış bir önlem olduydu. Buna göre OHAL’de halkın gündelik hayatına ilişkin herhangi bir kısıtlama getirmeyecekti. Devletin OHAL’in verdiği yetkilere müracaat etmesinin gayesi, kendi içinde çöreklenmiş darbecileri temizlemekti.

Aradan iki buçuk ay geçti. Yapılıp edilenlere bakıldığında her iki taahhüdün de yerinde yeller estiğini görmek mümkün. İlk olarak, OHAL üç ay ile sınırlandırılmadı. Başlangıçta kâfi olduğu düşünülen süre ile yetinilmedi ve OHAL’in üç ay daha uzatılması için MGK’da tavsiye kararı alındı. Dahası Cumhurbaşkanı Erdoğan “Belki bir yıl bile yetmeyebilir” diyerek OHAL’in ikinci üç aydan sonra daha da uzayabileceğinin sinyalini verdi.

Ve ikinci olarak da OHAL, hiç de başta beyan edildiği üzere, salt devlete sızmış darbecilere karşı yürütülmedi. Aksine darbe ile hiçbir bağlantısı olmayan kişi ve kurumlar da OHAL’in gadrine uğramaya başladı. Hukuk sınırlarının dışına taşan OHAL tatbikatları, mağdur yelpazesini genişletti ve mağdurların sayısını daha da kabarttı.

Yozgat’ın OHAL’i

OHAL’in son iki uygulaması bu çerçevede değerlendirilebilir. Biri, Yozgat’ta Valiliğin ildeki bar, pavyon ve gazinoları güvenlik gerekçesiyle kapatmasıdır. Normal dönemde kapatılması gerekli kılacak derecede tehlike teşkil etmeyen bu içkili mekânların, OHAL ile birlikte güvenlik tehdidine dönüşmesi, bürokrasinin kafasının nasıl çalıştığını göstermesi açısından ibretlik bir misal. Tam bir işgüzarlık! Gerek Tuncer Köseoğlu ve gerek Oral Çalışlar bu meseleye ilişkin söylenmesi icap edenleri fazlasıyla yazdılar. Ekleyeceğim çok fazla bir şey yok; sadece tam bir işgüzarlık ile karşı karşıya olduğumuzu belirtmekle yetineceğim.

Diğer uygulama ise, 12 radyo ve televizyon kanalının yayının durdurulmasıdır. Sesleri kesilen bu yayın organlarının Gülenist darbecilerle hiçbir bağlantısının olmadığı apaçık. Çoğunlukla Kürtlerin, Alevilerin ve solcu grupların takip ettiği kanallar bunlar. Hepsinin kapısına “terör örgütleriyle iltisaklı oldukları ve milli güvenliğe tehdit oluşturdukları”gerekçesiyle kilit vuruldu. Çalışanları işlerini kaybetti. Takipçilerinin onları izleme ve dinleme hakları gasp edildi.

Kaşın üstünde gözün var   

Milli güvenlik, muktedirler için her kapıyı açan efsunlu bir kavram. Alanı çok geniş; nerede başlayıp nerede bittiğini ona dayanarak iş yapanlar dışında kimse bilmez. Sonuna kadar götürüldüğünde, devletin fikri dışında her fikir milli çerçeveye denk düşmediğinden bahisle müeyyideye tabi tutulabilir. Devlete “kaşın üstünde gözün var” demek, devletten farklı bir söyleme dayanmak cezalandırılmanın kapısını açabilir.

İktidarlar milli güvenliği çok severler; onu kullandıklarında herkesin önünü iliklemesini, akan suların durmasını isterler. Ancak elbette öyle olmaz, çünkü mızrak çuvala sığmaz. Kanalların yayınlarının durdurulması gibi aleni hukuksuzluklar “milli güvenlik” ambalajına sarılarak yutturulamaz. Mesela IMC, 5.5 yıldır yayın yapıyor. Bu kadar süre tehlike arz etmeyen bir kanal şimdi mi tehlikeli oldu? Ya da devlet, Yön Radyo’nun türkülerindeki potansiyel tehdide yeni mi uyandı?

Peki, Zarok Tv’nin kapatılmasına ne buyurulur? Zarok, yani Çocuk! Evet, çocuklar için yayın yapan bir kanal bu, iki yıla yakın bir süredir de hizmet veriyor. Kürtçenin Kurmancî ve Zazakî lehçelerinde programlar hazırlıyor. Dünyanın her tarafındaki Kürtlerden de büyük ilgi görüyor. Kanal bugüne kadar RTÜK’ten tek bir uyarı cezası dahi almış değil. O halde nasıl oluyor da bu kanal milli güvenlik açığı yaratıyor? Sakın o açık, bu kararı alanların kafasında olmasın?

Herkes bölücü

Genel Yayın Koordinatörü Dilek Demiral “Zarok Tv’nin nasıl bir bölücülük ve yıkıcılık yaptığını anlamak zor” diyor ve ekliyor: “Kapatılmaya gerekçe olacak tek bir şey yok. Suç olarak gösterilecek tek suçumuz Kürtçe yayın yapmaktır. Eğer Türkiye’de Zarok Tv de bölücüyse Türkiye nüfusunun hepsi bölücüdür o zaman.”   

İnsan, gerçekten hayret ediyor. Basiret bağlanması ancak bu kadar olur.

Bir meseleye başlıca iki düzeyde bakılabilir: Birincisi, ilke düzeyidir. Binbir zahmetle elde edilen kazanımların altının bir KHK ile oyulması ilkesel olarak yanlıştır. Lakin anlaşılan o ki, bugünkü ortamda bunu AKP’ye anlatmak gün geçtikçe zorlaşıyor.

İkincisi, fayda düzeyidir. Farklı sesleri baskıla altına alan bir politika, 15 Temmuz’daki darbe karşıtı toplumsal cepheyi dağıtır. Değeri tartışma götürmez bu toplumsal mutabakatın un ufak edilmesi ise, hükümete yarar değil zarar verir. Ve milli güvenliği asıl tehdit eden de budur.

İlkeden vazgeçtik, AKP meseleye salt faydacı perspektiften bile baksa, yaptığının ne denli vahim olduğunu görür.

Serbestiyet, 01.10.2016

Bahçeli ve Hükümet Sistemi Meselesi

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile ideolojik ortaklığımın az olduğunu zannediyorum. Kendisi bir Türk milliyetçisi, ben ise kendimi milliyetçi olmaktan ziyade vatanperver olarak adlandırmaya meyilliyim. Kürt meselesine bakışta da aramızda önemli farklar olduğu açık. Ancak, fikri zikri ne olursa olsun Bahçeli ilginç ve önemli bir lider. Kritik zamanlarda çoğu zaman bana göre doğru yerde duruyor ve sistemdeki kilitlenmelerin önüne soğukkanlı ve mantıklı şekilde geçiyor. En azından 367 rezaletinden beridir birçok davranışı ve kararı bu çizgide. 15 Temmuz’daki duruşu ise destansı bir demokratlık örneği. Bahçeli 15 Temmuz alçak darbe teşebbüsünün püskürtülmesinde şerefli, unutulmayacak bir paya sahip.

Devlet Bahçeli son olarak Türkiye’nin başına büyük problemler açma potansiyeline sahip hükümet sistemi meselesinde mühim bir adım attı. Bazıları onun ne dediğini ve ne yapmak istediğini tam olarak anlayamadı veya anlamak istemedi, ama bu Bahçeli’nin yaptığının doğruluğunu ve önemini azaltmıyor.

Kemalist vesayet mekanizmalarının AK Parti’nin 2007’de Parlamento’daki çoğunluğuna dayanarak Cumhurbaşkanı seçmesini engellemesi Türkiye’nin yeni bir yola girmesine yol açtı. AK Parti cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesini sağlayan bir düzenlemeyi Meclis’ten geçirdi. Halk referandumda bu düzenlemeye onay verdi.

Bu durumda Türkiye’nin bir hükümet sistemi problemi var. Şu anda bunun varlığının veya ne kadar mühim olduğunun farkına varılmıyorsa, sebebi, halk tarafından seçilen cumhurbaşkanı ile parlamentodan çıkan başbakanın aynı partiden olması ve iyi anlaşması. Ancak, bu tek ihtimal değil. Yürütmenin iki başı ayrı partilerden olabileceği gibi aynı partiden olmakla beraber birbirleriyle anlaşamıyor da olabilirler. Bu durumda gelecekte ülke krizden krize sürüklenebilir.

Bu kriz potansiyelinden kurtulmak için yürütme tablosunun değiştirilmesi, hükümet sisteminin netleştirilmesi lâzım. Bahçeli’nin istediği de bu. Bahçeli aslında parlamenter sistemin tercih ve takviye edilmesi gerektiğini düşündüğünü açıkça söylüyor. Ancak, mevcut belirsizliğin tercih etmediği başkanlık sisteminden daha büyük zararlara yol açabileceğinin farkında. Bu yüzden belirsizlik giderilsin istiyor. Bunun için geliştirdiği formül de gayet mantıklı ve demokratik. AK Parti hükümet sistemi önerisini Meclis’e getirsin. Meclis ret veya halka götürme kararı versin. Halk bu düğümü çözsün.

Esasen Meclis’ten başkanlık sistemini 367 ile geçirmek mümkün olsa dahi halka gidilmesi uygun olur. Sanırım Bahçeli de böyle düşündüğü için referanduma gitme sayısı 330’un aşılmasına destek sağlayarak halkın karar vermesinin yolunu açacak. Bu, potansiyel bir başkanlık sisteminin meşruiyetini kuvvetlendirir. Halkta başkanlık sisteminin karşılığı varsa sistemi engellemeye çalışmak beyhude ve yanlış. Yoksa da zaten mesele kapanacaktır.

Hükümet sistemi değişikliği bir rejim meselesi değil. Parlamenter sistemden başkanlığa geçilince ülke otomatikman demokrasiden çıkmaz. Her hükümet sisteminin kendine göre avantaj ve dezavantajları var. Bu yüzden her meselede olduğu gibi bunda da takıntılı davranmak yerine demokrasinin usul kurallarını işletmek doğru olur. Nasıl olsa halk sonunda düğümü çözecektir. CHP’nin meseleye bu açıdan yaklaşmasında ve başkanlığa muhtemel geçişi cumhuriyetin yıkılışı olarak görmemesinde hem kendi sağlığı hem ülkenin selameti açısından fayda var.

Kayyum Atanan Şirketler

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında FETÖ terör örgütüyle bağlantılı pek çok şirketin kontrolü kamuya geçti. Bu şirketlere yönetim için kayyum heyetleri atandı. Kayyum kontrolünde faaliyetlerine devam ediyorlar. Ancak bu şirketlerin bir an önce özel mülkiyet altına alınmasında fayda vardır.

Şirketler şu anda mülkiyet açısından “sahipsiz” konumdalar, kayyum heyetindekilerin bu şirketleri, varlıkları “kâr-zarar” endişesi taşımadan yönetmesi piyasa gerçekleriyle uyuşmaz. Şirketler kayyum altında kaldıkça önce piyasa değerini kaybeder, sonra da üretim gücü zayıflar ve zamanla yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalır. Kayyum heyetinin bazı dezavantajları vardır. Bunlardan ilki; heyettekiler ticaret dünyasını bilmezler, bu kişiler son 15-20 yıl devletten hazır maaş alarak yaşamını idame ettirmiş kişilerdir, piyasadaki risklerin, fırsatların farkında olmaları pek mümkün değildir. Bir diğeri ve daha önemlisi, şirketin mülkiyeti kayyum heyetine ait değildir. J. D. Gwartney vd. (2016: 65-71)’e göre mülkiyetin sağladığı motivasyonlar vardır: 1. Mülkiyet rasyonel yönetimi teşvik eder. 2. Mülk sahibi verimlilik arttırıcı kararlar almak zorundadır. 3. Mülk sahibi başkalarının faydasını arttıracak uygulamalar geliştirir, 4. Mülkün korunmasını ve geleceğe aktarılmasını sağlar. Sayılan müşevvikler ancak ve ancak mülkiyetin özel sahipliği ile mümkündür. Oysa kayyum heyeti, olası zararlardan, oluşacak ekonomik kayıptan sorumlu değildir. Kaba tabirle; “şirket yansa umurlarında olmaz.” Bu onların iyi/kötü niyetli olmalarıyla ilgili değildir. Tamamen mülkiyetin ait olup-olmaması ile ilgilidir. Tüketiciler, fabrikanın sahibinin kim olduğuna göre karar vermezler. Onlar insanlık tarihi kadar eski bir saikle karar verirler: ‘Kendi faydalarına en uygun ürün/hizmet’ hangisi ise onu tercih ederler. Kayyum tarafından yönetilen bir şirkete kimse tam olarak güvenmez, en kısa sürede ilişkisini kesmeye çalışır.

Yakın zamanda kayyum tarafından yönetilen bu şekilde uzun yıllar devletin kontrolünde yer alan şirketler olduğunu biliyoruz. Bu yaşanan tecrübe aynı yolun bu dönemde de izleneceğini gösteriyor. Yukarıdaki saydığımız ekonomik sakıncalar bu dönemde pek çok şirket kayyum heyetleri tarafından yönetildiği için olası tehlikeler daha ciddi boyutlara ulaşacaktır, bu süreçte, sosyal problemlerle karşı karşıya kalma endişesi duyulmaktadır. FETÖ ve onlara bağlı unsurların tespiti uzun zaman alacaktır, bu durumda şirketleri yeniden FETÖ’ye teslim etmemek için siyasî irade ağırdan almaya çalışacaktır. Ekonomik riskler ile güvenlik arasında bir denge kurulmaya çalışılmaktadır. Bu durum gayet anlaşılır, makul bir tablo ancak, olabildiğince hızlı hareket etmekte yarar vardır.

Kayyum tarafından yönetilen şirketlere iç ve dış piyasadan talipliler çıktığını biliyoruz, bu talepler ciddiye alınmalı, oyalanmadan şirketler yeni sahiplerine satılmalıdır. Bazı şirketlerin bütünü değersiz ise parçalanarak şirket satılmalıdır. Burada yapılmaması gereken en önemli şey: devlet işletmesi haline getirmektir. Böyle olursa şirketin, kısa zamanda zarar etme şampiyonluğuna ulaşacağını söylemek kâhinlik değildir.  TEKEL, Çaykur, SEKA daha adını sanını unuttuğumuz devlet işletmelerinin oluşturduğu zararları henüz tam ödeyebilmiş değiliz.

Yozgat’ın OHAL’i

Yozgat valiliği, il genelindeki bar, pavyon ve gazinoları OHAL yetkilerine dayanarak, OHAL süresince kapattı.

Bu kararda o kadar çok sorunlu yön var ki, insan meseleyi neresinden ele alacağını şaşırıyor. Bu kapatma kararı bir yandan OHAL kapsamında alındığı için sorunlu; diğer yandan, gerekçeleriyle birlikte kararın bizzat kendisi sorunlu. Karardaki paternalist ve yasakçı zihniyetin tartışılması ve eleştirisi, ayrı ve uzun bir yazıyı hak edecek bir konu. Bu yazıda ise karara sırf OHAL ile ilişkisi bakımından bakalım.

OHAL yetkisini böyle bir icraat için kullanmak, en hafif tabiriyle bir fırsatçılık örneğidir. Bu tür “küçük” fırsatçılıkların (veya başka her tür fırsatçılıkların), FETÖ ile mücadeleyi zaafa uğratan, OHAL yöntemini sulandıran, darbe soruşturmasının içini boşaltan, Yenikapı ruhunu zehirleyen ve “dost-düşman” tipi kutuplaşmayı harlayan bir etkisinin olacağı kesin görünüyor. Yozgat valiliğinin yaptığı türden işler sebebiyle, aslında bu çapta bir örgütün ve bu tipte bir suçun araştırılması için gerekli bir yöntem olan OHAL sorgulanır ve meşruiyeti tartışılır hale geliyor.

Bu tür bir kararın OHAL yetkilerine sığınarak alınması ciddi bir hatadır. Ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü durumdan yararlanmaya çalışmak, insanların darbe karşıtı hassasiyetini suiistimal etmek, basit bir asayiş sorununu çözme konusundaki eksiklik veya yetersizliği fırsattan istifade “telafi” etmeye çalışmak gibi pek çok açıdan eleştiriye açıktır, söz konusu karar.

Hatırlarsanız hükümet, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında OHAL için muhalefeti ve kamuoyunu ikna etmeye çalışırken çok doğru ve yerinde iki taahhütte bulunmuştu.

(a) Bunlardan ilki “OHAL’i mümkün olduğunca kısa tutacağız” sözüydü. Çeşitli kanallardan, OHAL’i yeniden uzatmak bir yana, işleri hızlıca yaparak mümkünse ilk üç aylık süre bile dolmadan kaldırılmaya çalışılacağı ifade edilmişti.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Amerikan Newsweek dergisinde 8 Ağustos’ta yayınlanan makalesinde OHAL’in süresi hakkında şöyle söylüyordu:

“Bu karar, FETÖ terör örgütüne karşı verilen mücadelede en hızlı ve etkili şekilde hareket etmeye ve en kısa sürede normale dönmeye hizmet etmektedir. Bu hüküm, milletlerinin hayatını tehdit eden olağanüstü hallerde insan haklarını korumaları için devletlerin gecikmeden gerekli tedbirleri almalarını sağlar. Olağanüstü hal 90 günlük bir süre için ilan edilmesine rağmen, FETÖ terör örgütüyle olan mücadelemizi başarıyla tamamlayıp, en kısa sürede olağanüstü hali sonlandırmayı hedefliyoruz.”

(b) İkincisi ise “OHAL yetkilerini sadece darbe girişimi ve FETÖ ile mücadele ile sınırlı tutacağız” sözüydü. Başbakan ve diğer hükümet yetkilileri topluma bunun da sözünü vermişlerdi.

Başbakan Yıldırım, toplumda darbe dışı alanlarda OHAL’in kullanılmayacağı ve darbe/FETÖ ile ilişiği bulunmayan kişilerin OHAL ile sıkıntıya sokulmayacağına dair taahhüdünde şöyle diyordu:

“OHAL millete değildir. OHAL bize, kendimize ilan edilmiştir. Hükümete, devlete ilan edilmiştir. Bu darbe girişimini yapanlar, onların destekçilerinden hesap sorulması için biz kendimize OHAL ilan ettik. Millet serbest. Onlar yapması gerekeni 15 Temmuz gecesi yaptılar.”

Hükümetin isabetle ve ferasetle verdiği bu iki taahhüde de uyulması gerekir. Bu iki taahhüdün boş birer vaat haline düşmemesine özen göstermek gerekir. Çünkü hükümetin başlangıçta belirlediği bu tutum, hem ahlâken hem siyaseten doğru olandır.

Oysa Yozgat valiliğinin bu kararı OHAL’in darbe ile sınırlı tutulacağı sözünü tamamen boşa çıkarıyor. Olağan asayiş meselesi olacak gündelik bir konuyu OHAL kapsamına almak suretiyle kolaya kaçıyor. Açıktır ki bar, pavyon ve gazinolarla ilgili ileri sürülen “asayiş” ve/ya “kalite ve standart düşüklüğü” ve/ya “sorumsuz eş” konularından hangisi darbe girişimi kapsamına giriyor diye sormak bile abesle iştigal olur.

Valiliğin bu icraatının, içerde ve dışardaki muhaliflerin daha darbe gecesi ileri sürmeye başladıkları “Erdoğan darbeyi kendi gücünü artırmak, yeni İslamcı rejimini pekiştirmek için kullanacak” veya “darbe olsa da olmasa da sonuç değişmedi” türünden iddiaları beslemekten başka bir şeye hizmet etmeyeceği kesin görünüyor.

Aslında, verilen sözün dışına çıkılarak OHAL yetkilerinin darbe dışı alanlarda kullanılmasının ilk örneği bu vaka değil. Kürt meselesinde, PKK ve diğer sol örgütlerle mücadelede OHAL yetkileri epey bir süredir kullanılmaya başlanmıştı. PKK ile ilişiği bulunduğu gerekçesiyle 12 bine yakın öğretmenin açığa alınması, çok uzunca bir süredir yasal yayın yapan çeşitli televizyon, radyo ve gazetelerin OHAL kapsamında kapatılması gibi uygulamalara tanık olmuş bulunuyoruz.

Bu meselelerde hangi politikaların doğru olduğu, bu meseleleri çözme yönteminin ne olacağı, bu kararların yerinde olup olmadığı ayrı bir konu; bu tür icraatın özel olarak darbe girişimi ve FETÖ’ye karşı mücadele için istenmiş olan bir OHAL’in yetkileri çerçevesinde yapılmaya kalkışılması ise gene ayrı bir konudur. Bu televizyon veya gazetelerde suç unsuru varsa, yapılması gereken bunların olağan hukuk yolları ile yürütülmesidir.

Eski bürokratik-vesayetçi zihniyetin darbe gibi travmatik ve olağanüstü bir durumu kendisi için fırsata çevirerek yeniden ortaya çıkmaya ve hayat bulmaya çalıştığına dair izlenimler güçlenmektedir. Örneğin Diyadin belediyesine atanan kayyumun yaptığı ilk işin Kürtçe belediye tabelasını kaldırmak olduğunu hatırlayın.

Türkiye’de bürokrasi ve siyasi gelenek her zaman karmaşık ve çok boyutlu meselelerin kestirme, kaba ve hızlı şekilde çözülebileceği vehminde olmuştur. Eski devlet geleneği hep işin kolayına kaçmak suretiyle kapatmak, yasaklamak, zora koşmak, iş yaptırmamak, mobbing uygulamak, çeşitli yollarla cezalandırmak veya her meseleye toptancı yaklaşmak şeklinde kendini gösteren bir pratiği içermekteydi. Anlaşılan bu eski anlayış, darbeye karşı haklı olarak ilan edilen OHAL’i kendisi için bir fırsata dönüştürmenin de peşine düşmüş bulunuyor.

Bürokraside ve siyasette, ülkenin temel veya olağan meselelerinden yasaklayarak veya kapatarak bir çırpıda kurtulunabileceği düşüncesi kaba saba bir vehimden ibarettir. Yozgat’ta bar, pavyon ve gazinoları kapatarak ne asayiş sorununu çözmüş olursunuz, ne de kadınların sorumsuz koca derdini sona erdirmiş.

Yozgat vakası, depreşen bu kolaycı ve yasakçı bürokratik-siyasi geleneğin artık gündelik bir asayiş meselesine kadar uzandığını göstermesi bakımından, siyasi sorumluluk sahipleri nezdinde uyarıcı olmalıdır.

OHAL yetkileri her ne için istenmişse o iş için kullanılmalıdır. Kısa vadeli bir takım “kolaylık” veya “fayda” beklentileri uğruna demokratik âdâb çiğnenmemeli, yakalanan birlik ruhu tahrip edilmemelidir.

Kısa vadede kolaylık veya fayda olarak görünen şey, bir süre sonra meselelerin iyice içinden çıkılmaz bir hal almasına, sorunun biçim ve boyut değiştirmesine ve işlerin daha fazla zorlaşmasına hizmet edecektir.

Serbestiyet, 10.10.2016

Mümkün-iyi bir eğitim sistemi arayışı

Artık miadını dolduran modern eğitim sistemi (veya Modern Çağın eğitim sistemi) yerine, yeni ve farklı bir perspektifle geliştirilecek bir eğitim sistemine ihtiyaç var.

Yeni eğitim arayışında öncelikli dikkat edilmesi gereken husus, “ideal” bir sistem arayışı hatâsına düşmemektir. Onun yerine benim önerim, mümkün-iyi bir eğitim sistemi arayışıdır.

Bir şeyin idealinden bahsedildiğinde ilk çağrışım mükemmelliktir. Mükemmellik bir tamamlanmışlık ve kusursuzluğa atıfta bulunur. Oysa beşer dünyasında nihai bir tamlık ve kusursuzluk halinden söz edemeyiz. Bir şeye mükemmel denilirse, onda çeşitli aksaklıklar bulunamaz; aksayan veya iyi işlemeyen yönleri olduğu kabul edilemez. Dolayısıyla ideal bir eğitimden bahsettiğimizde esasen donmuş, statik ve eleştiriye kapalı bir sistemden bahsediyoruz demektir

“İdeal” olandan söz etmedeki ikinci sorun, bir teklik çağrıştırıyor olmasıdır. Herşeyin ideali tek olur. İdeal olan tekildir; çokluğun veya çoğulculuğun ideal olanın içinde barınması pek kolay değildir. Bir şeyin zaten idealine ulaşılmış ise, öteki alternatifler gözden çıkarılmalı, geçersiz hale getirilmelidir. Bu yüzden “ideal,” tek bir mükemmel hakikate odaklanmış ve büyük ölçüde totaliter bir içeriğe sahip, ya da totaliterliğe yatkın bir kavramdır.

İdeal kavramında beni rahatsız eden bir diğer boyut, bir aşkınlık çağrışımını içeriyor olmasıdır. Bir şeyin ideali, sıradan ve kusurlu olan, yani “ideal” olmayan insanın talepleri, arzuları, tercihleri, eğilimleri, deneyim ve kavrayışının ötesinde yer alana, “aşkın” olana göndermede bulunur. İdeal olanda, sıradanlığın kusurları, zaafları, korkuları ve beceriksizliklerini aşmaya veya bunları yok saymaya çalışan bir taraf vardır. İdeal olan mükemmelliği de içerdiğinden, bir de aşkınlık ile birleşince, zaaflar ve kusurlarla yüklü sıradan insanlar sayesinde ve bilinnen dünyada pratiğe geçirilmesi imkânsız bir ütopya vücut bulmaktadır.

Bu yüzden, ideal olan yerine “mümkün-iyi” olan üzerine düşünmek çok daha doğru olur. Mümkün-iyi bir eğitim kavramını, aşkınlık iddiası olmadığı ve insanın sınırlılığının farkına vardığı için uygulanabilir; tamlık ve mükemmellik iddiası olmadığı için sürekli değişime açık ve dolayısıyla esnek; teklik iddiası olmadığı için çeşitlilik ve farklılıklara yer açan çoğulcu bir sistemi ifade etmek için kullanıyorum.

Yeni bir eğitim perspektifi oluştururken, hem ahlâken savunulabilen hem de fayda sağlayan bir sistem üzerinde düşünülmesi gerekir. Hem ahlâki hem faydalı olanın aynı sistemde asla bir araya gelemeyeceğini düşünenler, mümkün-iyi yerine ideal olanı aramaya alışmış zihinlerdir.

Ahlâken savunulabilir olandan kastım, insanların rızalarını temel alan ve tercihlerinin girdilerden biri olarak sisteme yansımasına izin veren bir sistemdir. Örneğin ahlâken savunulabilir bir sistemde, Alevilerin çocukları esas olarak Sünni İslam anlayışına göre oluşturulmuş bir din dersini almak zorunda kalmamalıdır.

Faydadan kastım, ilk olarak, eğitim alanların (eğer buna niyetliyseler) kendilerini iyi şekilde geliştirmelerini ve/veya mesleklerinde, yaptıkları işte (o her ne ise) nitelikli ve yetkin olmalarını sağlayan bir sistem olmasıdır. İkinci olarak, arz ile talep arasındaki ilişki ve dengeyi kendiliğinden ve akıcı şekilde kurabilen bir sistem olmasıdır. Örneğin bu yeni sistem, bir yanda ihtiyacı olan pozisyonlara aradığı nitelikte eleman bulamamaktan yakınan işverenler, diğer yanda işsizlikten yakınan kitleler, yıllarca devletten atama bekleyen diplomalı işsizler yaratmasa iyi olur.

Mümkün-iyi bir eğitim sisteminin temel fikrî zeminini kabaca da olsa attıktan sonra, daha somut ilkelere doğru ilerleyebiliriz. Bana göre, yeni bir eğitim sistemi aşağıdaki genel ilkelere uyan bir çerçevede düşünülmelidir.

1. Zorunlu eğitim kaldırılmalıdır.

Zorunlu eğitim devletin vatandaşları dilediği gibi standardize edebilmesi, kimseyi es geçmeden tüm yurttaşları belirli bir ideoloji doğrultusunda endoktrine edebilmesi için düşünülmüş bir kuraldır. Önceleri zorunlu kısmı daha kısaydı; zamanla kaldırılacağına, refah artışıyla birlikte zorunlu eğitim süresi daha da arttırıldı. Kişileri rızaları hilâfına eğitim görmeye zorlamak, ahlâken savunulabilirlik kriterine aykırıdır.

Zorunlu eğitimden beklenen en temel fayda, vatandaşları kolay ve hızlı bir yoldan endoktrine edebilmektir. Buradaki fayda öznesi yurttaşlar, sıradan bireyler değil, devlettir veya son tahlilde yönetici elitlerdir. Eğitimin kişiye de fayda sağlayacağı iddia edilebilir. Ancak eğitim almanın kişinin mutluluğunu artıracağı, hayatını kolaylaştıracağı veya onu daha sağlıklı ve başarılı kılacağının garantisi yoktur. Pek çok örnekte aksi bile olabilir. Öyle bile olsa, kişiler hayatlarının amacı olarak mutluluk, refah veya kariyer başarısı tercihlerinde bulunmayabilirler, ya da bunları eğitim dışı yetenek veya avantajlarla elde etmeyi deneyebilirler. Örneğin formel bir eğitimle zaman kaybetmek yerine, erkenden çalışmaya başlayarak pratik içinde kendilerini yetiştirmeyi yeğleyebilirler.

2. Çocuğun eğitimiyle ilgili her konuda ebeveynler tek ve asıl yetkili olmalıdır.

Çocuğun nasıl bir eğitim alması gerektiğine, kaç yıl alacağına, hangi tip bir okulda, hangi metotla eğitileceğine karar verecek merci, devlet değil, çocuğun ebeveynleridir. Böylece aileler, çocuklarının meslek ve kariyer planlamasında, beceri ve yetenek gelişimlerinde, değer ve inanç eğitimlerinde, gerçekten olması gerektiği gibi belirleyici olabilecektir. Ebeveynlerin, özel örneklerde aksine bir durum kanıtlanmadıkça, kendi çocuklarının çıkarı ve iyiliğini başka bir kişi veya makamdan daha çok düşünecekleri kabul edilmelidir. Rıza ve tercih kriteri çocuklar yetişkin oluncaya kadar aileleri üzerinden izlenmek zorundadır, meğer ki suç oluşturacak bir durum bulunmasın.

3. Eğitimin devletin görevi olduğu fikri terk edilmelidir.

Devletin eğitim işini üstlenmesi hem fayda hem ahlâk kriteri bakımdan problemlidir. Devlet böyle devâsâ bir sistemi verimli ve etkin şekilde yönetebilecek kabiliyette bir mekanizma değildir. Karmaşık ve gelişmiş bir toplumun ihtiyaçlarını karşılayacak türde, tipte ve nitelikte eğitim sunamaz.

Kontenjanlar, örneğin, bir tür merkezi planlama yoluyla belirlendiği için talepten fazla mühendis, talepten az doktor mezun edebilir. Piyasanın taleplerine duyarlı ve buna cevap verecek bir esnekliğe sahip olmadığı için, alt kademe teknik eleman ihtiyacına da cevap vermekte zorlanabilir. Sisteme giren para, emek ve zaman ile çıktılar arasında büyük uçurumlar oluşur. Çok yüksek maliyetler karşın yeterli donanımı alamamış ve ihtiyaçlara cevap vermeyen “eğitimli” bir yığın yaratır. Devletin kendi işi olmayan alanlardaki verimsizliği ve beceriksizliği, pek çok örnekte kanıtlanmış bulunuyor. Ülkemizde, devlet okullarındaki yabancı dil eğitim süresi ile bu eğitimi alan insanların yabancı dil bilgisi arasında uçurum, bu konuda bir fikir verebilir.

Devletin eğitim işinde yer alması ahlâken de problemlidir. Her eğitim programı hem eğitim disiplini hem siyaset bakımından bir “ideoloji” içermek zorundadır. Eğitimin ontolojisi ve epistemolojisi, metot ve teknikleri, güdülen amaçları ve beklenen faydaları bakımından farklılıklar içeren değişim eğitim “ideolojileri” mevcuttur. Diğer taraftan, eğitimin içeriğinin ve müfredatın nasıl ve ne ile oluşturulacağı sorusuna farklı siyasi ideolojiler tarafından farklı cevaplar verileceği de kesindir. Örneğin şu veya bu nesil(ler) dindar mı, çağdaş mı olmalıdır?

Şimdi, eğitimin devletin görevi olması demek, hem bizzat eğitim açısından hem de siyaset bakımından bir ideolojik tercihte bulunmayı zorunlu kılar. Bu ideoloji ne kadar esnek olursa olsun, çoğu ebeveynin istek ve taleplerine cevap veremeyecektir. Onların rızaları hilafına çocukları yetiştirilmiş ve çocuklarına belli bir “ideoloji” dayatılmış olacaktır. Bir başka şekilde söylersek, ortak kamu kaynakları bazılarına adaletsizlik ve zorbalık yapmak için seferber edilmiş olacaktır.

Şunu unutmamak gerekir: Eğitim her zaman ve her koşulda ideolojik olmaya mahkûmdur. Dolayısıyla insanlara, rıza gösterebilecekleri eğitim modelleri arasında tercih fırsatı sunmak gerekir.

4. Devlet okul tipi, süre, müfredat, yöntem ve metodoloji ya da giyim-kuşam ve benzeri bakımlardan “tek tip” eğitimi veya belli bir içeriği dayatmamalıdır.

Devletin bizzat eğitim vermesini önlemek, bu meseleyi çözmek için yeterli değildir. Zira devlet tüm okul veya diğer eğitim programlarına aynı ve ortak bir müfredatı zorunlu koşabilir. Ortak metot ve teknikleri dayatabilir, ortak ölçme değerlendirme yöntemlerine zorlayabilir.

Bu durumda, mevcut (modern) eğitimin tek-tipçi, devletçi ve merkeziyetçi olmasından kaynaklanan sorunlar devam edecektir. Belki kamu maliyetleri bakımından bir azalma olacaktır, ancak fayda ve ahlâkîlik bakımından mevcut kusurlar sürüp gidecektir.

Eğitim tek-tipçi bir şekilde verilmeye devam ederse, devlet bu işi sadece kendi eliyle yürütmek yerine, eğitimde taşeron kullanarak dayatıyor olacaktır. Bu takdirde sorunlar ortadan kalkmış olmaz; mesele sadece yeni bir vitrine kavuşmuş olur.

Mümkün-iyi bir eğitim perspektifin ana çerçevesinin böyle olması gerektiğini savunuyorum. Elbette bu perspektif üzerinde düşünülmeye, tartışılmaya ve geliştirilmeye açıktır.

Bu sistemin kabaca neye benzeyebileceğini ve gelebilecek çeşitli eleştiriler bakımından yapacağım tartışmayı bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Serbestiyet, 27.10.2016

Yeni bir eğitim perspektifi

Geçen haftasonu Medipol Üniversitesi ile ÖNDER’in düzenlediği eğitim temalı bir sempozyuma katıldım. Dinleyicilerin eğitim konusunda çok ilgili, bilgili ve kaygılı oldukları toplantı benim açımdan gayet faydalı ve verimli geçti.

Eğitim sisteminde işlerin kötü gittiği herkesin kabulü, ama yıllardır yapılan onca revizyon ve yenilik derde deva olamıyor. Son tahlilde elde kalan yap-boz tahtasına dönmüş, sorunları derinleşen ve keşmekeşin hüküm sürdüğü bir eğitim sistemi. Eğitimdeki sorunlar, sistemi aynen koruyup kısmi, tali rötuşlarla yetinmek suretiyle çözülebilecek gibi değil. Söz konusu toplantıda, ulus-devlet tipi eğitim sisteminin ömrünü çoktan tamamladığını, sorunları çözebilmek için yeni bir eğitim perspektifine ihtiyaç duyduğumuzu ifade ettim.

Ulus-devlet, bir ayağı ekonomi diğer ayağı siyasi kimlik üzerine oturan belli bir eğitim modeli ortaya çıkardı. Modern devletin fabrikalarda seri üretim yapmaya uygun, bu açıdan birbirine benzer insanlara ve keza, tek bir siyasi aidiyeti sağlayacak ortak bir milli kimliğe sahip, bu açıdan da birbirine benzer insanlara ihtiyacı vardı.

Fabrikalarda ürün tezgâhlarının başında çalışanların benzer davranış kodları, benzer alışkanlık ve pratikleri olan; aynı dil ve sembolleri bilen; aynı kavrayış ve akıl yürütme tarzına sahip kişiler olması, standart ve seri bir üretimin kotarılabilmesi için gerekli koordinasyonu mümkün kılacak büyük bir kolaylıktı. Aynı şekilde, siyaseten de tek ve homojen bir ulus aidiyeti sağlayabilmek için benzer bir tarih okumasından geçirilmiş, ortak dost ve düşmanlar edinmiş, aynı ulusal mitolojiler ve efsanelere inandırılmış, aynı sembol, marş ve bayraklara ortak duygularla bağlı, bu anlamda benzer insanların bulunması gerekli görüldü.

Bu yüzden, hem ekonomik hem siyasi bir gereklilik olarak kitlelerin standardize edilmesinde eğitimin birincil enstrüman olması çok önemliydi. Nitekim eğitim sistemi, tıpkı bir seri üretim tezgâhı gibi, insanları standardize etmeyi sağlayacak şekilde yapılandırıldı. Seri üretim yapan fabrikalar gibi işleyen okullar, yönetici elitlerin kitleleri kontrol altında tutabilmesi, onları manipüle edebilmesi ve daha kolay yönetebilmesi için vazgeçilmez mekânlar oldu.

Sonuçta modern eğitim sistemi, her bir yurttaşı aynı tezgâhtan geçirebilmek için yaygınbir eğitim; inançları, değerleri, becerileri, yetenekleri, hayalleri ne olursa olsun herkese aynı müfredatı aynı metodla, aynı fiziki ve idari yapıyla veren tek-tipçi bir eğitim; bilimciliğin ve ulusçuluğun dogmaları ile yüklü ideolojik bir eğitim; akıl yürütme yerine bilgi aktarımına odaklanmış ezberci bir eğitim; bütün sistemin tek bir yere bağlandığı, kararların bir merkezden alındığı merkeziyetçi bir eğitim; her şeyin başına da devletin oturtulduğu devletçi bir eğitim özelliklerini taşır.

Ancak epey bir süredir bu eğitim sistemi iflâs etmiş durumda. Dünyanın neredeyse her yerinde, eğitim sisteminden kaynaklanan sorunları çözme konusunda bir arayış var. Örneğin devletçiliğin yarattığı tıkanmışlık bazı ülkelerde özel okullara kaymak suretiyle kısmen törpülenmeye çalışılıyor. Veya aynı müfredatı aynı teknikle öğretmeye çalışan tek-tipçi eğitim yerine çocukların özelliklerine uyum sağlayabilen, çocuğu merkeze alan, bilgi yüklemesi yapmak yerine akıl yürütmeyi öğreten eğitim teknikleri trend haline geliyor. Ancak çoğu girişim, yapısal ve sistemsel değişiklikler yerine mevcut yapıyı esas itibariyle koruyan kısmi ve tali düzenlemeler olduğundan, pek işe yaramıyor. Sonra sistem bizde olduğu gibi yap-boz tahtasına dönüyor.

Değişiklikler işe yaramıyor, çünkü modern eğitim sistemini üreten ve/ya gerekli kılan koşullar önemli ölçüde değişti; modern eğitim sistemi miadını çoktan doldurdu. Ulus-devletin temel ideolojik aygıtında köklü değişiklikler yapmak pek öyle kolay bir şey değil. Ne ki işimizi kolaylaştıran husus, değişen ekonomik koşul ve paradigmaların mevcut sistemi aşağıdan yukarı değişmeye zorluyor olması.

Modern eğitim sistemi ekonomi ve ulusal kimlik olmak üzere iki ana sütun üzerine yükseldiği için, yine bu sütunlardaki değişimler mevcut eğitim sisteminin sorunlarını sürekli önümüze getiriyor. Elbette modern eğitim sistemi bu değişimler olduğu için sorun üretmeye başlamadı; ancak bu değişim sayesinde zaten var olan sorunlar artık üstü örtülemez hale geldi.

İlk olarak son yirmi otuz yıldır üretim biçimi hızlı bir değişim geçiriyor. Artık fabrikalardaki seri üretim için otomasyon sistemleri ve robotlar kullanılıyor. Buralarda ve bu tip işler için insanlara ihtiyaç her geçen gün azalıyor. Yeni ekonomik tarz, insanları seri üretim tezgahlarının başında seri işlerde kullanmak yerine, daha butik tarzda üretimlerde, kişilere ve özel gruplara göre düzenlenmiş mal ve hizmet üretiminde, daha yaratıcılık gerektiren alanlarda, sıradışı düşünmenin avantaja dönüştüğü işlerde çalışmaya yönlendiriyor. Bu değişim sebebiyle, kişilerin bireysel özelliklerini hiçe sayarak onlara standardize etmeye çalışan mevcut eğitim sistemi gittikçe daha dikkat çeker şekilde ihtiyaçlara cevap veremez, işlevini yerine getiremez duruma düşüyor.

İkinci olarak, ulus-devlet gücü ve etkinliğini hâlâ korumakla beraber, yekpare, homojen ve kapsamlı bir ulusal kimlik fikri epey tahribata uğradı. Anayasal vatandaşlık, çok-kültürlülük ve mikro milliyetçilikler ile mikro kültürcülükler, dünyanın pek çok yerinde siyasi, fikri ve sosyolojik alanlara yerleşmeye başladı. Eğitim söz konusu olduğunda, insanların sadece beceri, yetenek ve diğer farklılıkları değil; kültürel, dilsel, dinsel bakımdan veya değerler ve yaşam biçimi bakımından sahip oldukları farklılıklar da önemli hale geliyor.

Dolayısıyla kaba ve yekpare bir kültürel standardizasyon kimlikler alanında da sorunlar yaratıyor. İnsanlar gittikçe daha fazla oranda kendi alt, yerel veya kendilerine has kültürel kimliklerini keşfetmenin, icat etmenin ve korumanın derdine düşüyor. Diğer yandan, küreselleşmenin getirdiği küresel kimliklerle bağlar kurma, küresel kültür-kimlik ağlarına dahil olma veya onlarla ortak dayanışma sergileme gibi davranışlar geliştiriyor. Modern eğitim sistemi büyük ölçüde insan doğası ve hayatına aykırı, bizzat eğitim hizmeti alanların rızalarını hiçe sayan ve bu yüzden ahlâken savunulması mümkün olmayan bir sistem. Buna ilâveten, artık değişen ekonomik ve sosyolojik koşullar modern eğitim sistemini işlevsellik bakımından, yani eğitimden umulan temel fayda bakımından da savunmasız kılıyor.

Bu yüzden, hem ahlâken savunulabilir hem de işe yarar (ideal değil, ama mümkün-iyi) bir eğitim sistemi üzerinde daha fazla mesai harcamalıyız.

Serbestiyet, 20.10.2016