Ana Sayfa Blog Sayfa 178

Bu halk fedakârdır ama!

Bir Ak Parti sözcüsü anayasa değişikliği ile koalisyonların tarihe karışacağını söylüyordu. Doğrudur, teknik olarak koalisyonlar tarihe karışacak ancak bunu söylerken Ak Parti’nin de büyük bir koalisyon olduğu unutulmamalı. Partinin ana çekirdeğini Milli Görüş’ten gelenler oluştursa da Ak Parti Özal’ın ANAP’ından sonra farklı eğilimleri bir araya getirerek merkeze talip oldu. Ak Parti toplumun farklı kesimlerine hitap edebildiği için de toplumdan büyük bir teveccüh gördü.

Yoksul halk da yatırım peşinde koşan işadamları da daha fazla demokrasi ve özgürlük bekleyenler de Ak Parti’de beklentilerine bir karşılık bulabildi. Bugün gelinen noktada aynı beklentilerin sürdüğünü söylemek güç. Ak Parti kuruluş yıllarındaki sinerjisini kaybetmiş ve mirasını yer bir görüntüde. Ve bugünkü şartlarda anayasa değişikliğine referandumda “evet” çıkma ihtimali iki yıl öncesine göre daha fazla görünmüyor. Açılım süreçlerinin beklenildiği gibi sonuçlandırılamaması, başkanlık ısrarı ve darbe girişiminin yarattığı tahribat Ak Parti’yi yeni arayışlara itmiş gözüküyor. Fakat şu an durum oldukça kritik ve Türkiye bir yandan darbe girişiminin yaralarını sarmaya çalışırken diğer yandan ekonomik krizle boğuşuyor.

Ekonomik sorunların arttığı dönemlerde toplumun geniş kesimleri için demokratik taleplerin geri plana düşeceği ve daha çok ekonomik beklentilere odaklanacağı çok açık. Bu sebeple Ak Parti halktan fedakârlık beklentilerini doğru temellendirmeli. Bu halk geçmişte de çok sayıda acı ilaç içti ancak bunları içiren hükümetleri fedakârlığa ortak olmadıklarında cezalandırmayı ihmal etmedi. Geride kalan 14 yılda Ak Parti’nin arkasındaki büyük desteği alt ve orta sınıfların ekonomik olarak alım gücü, iş olanakları ve fırsatların artması; sağlıktaki iyileşmeler; temel hak ve özgürlüklerde görece yaşanan düzelmeler; istenen başarı sağlanamasa da Kürtler ve Aleviler konusunda yaşanan gelişmeler ve kendisini devletin sahibi sanan bir takım odakların geriletilmesi vb. sebeplerden aldığı görülür.

Bugünki ekonomik veriler geçen 14 yılın en zor günlerini geçirdiğimizi söylüyor. Halk kendisinden fedakârlık istenirken aynı fedakârlığın devlet tarafından da yapıldığını görmek ister. Ak Parti böyle bir kriz döneminde iktidara geldiğini çok iyi hatırlamalı. Hemen her alanda vergiler artarken, yeni yeni vergi kalemleri üretilirken, devlet elindeki gücü kullanarak haksız rekabet ve vergi kaçırma gibi sebeplerle büyük firmalara görece büyük cezalar yağdırırken cebine giren ile sofrasına gelenin birer birer azalmasına halkın bir tepki göstermesi kaçınılmazdır.

Maliye ve EPDK çeşitli sebeplerle pek çok firmaya milyonlarca lira cezalar keserken bunun vatandaşın kesesine bir faydası görülmüyor. Dahası bu şirketler bu cezaları ödemekten fazlasıyla memnun; neden? Çünkü elde ettikleri kâr o kadar büyük ki bir kısmını devletle paylaşmak işlerine geliyor. Olan ise bu ürün ve hizmetleri pahalıya alan vatandaşa oluyor.

Ak Parti bugüne kadar halkın gözünde alternatifsizliğinin nimetlerini fazlasıyla yedi. Ancak ekonomik sıkışmışlık Ak Parti için kırmızı olmasa da şimdilik sarı ışık ikazı yapıyor. Alınacak tedbirlerde herkesin üstüne düşeni yapması gerek. Örneğin bankalara faiz düşürün denirken vergi kalemleri geçen yılın seviyesinde sabitlenseydi; oto yol ve köprü ücretleri artırılmayıp, halka çok pahalı gelenler ucuzlatılsaydı; elektrik, doğalgaz ve petrol ürünlerinin fiyatlarının en azından vergi dilimlerinde bir miktar indirime gidilseydi; sadece enerjideki ucuzlama bile tüm sektörlerde faizsiz krediden daha olumlu bir etki yaratmaz mıydı?

Unutulmamalı ki insanlar ekonomik gelişmeleri ceplerine giren ve sahipken kaybettikleri ile kıyaslar ve bir noktadan sonra oy verme motivasyonları değişebilir.

Karar, 11.01.2017

Hiç mi bizim suçumuz yok?

Moğol orduları atları ile Bağdat’ı çiğnedikleri günden bugüne İslam dünyası belki de en karanlık günlerini yaşıyor. 1,5 milyarlık İslam aleminin dünyadaki ağırlığı yok denecek kadar az. Hemen hiçbir alanda esamemiz okunmuyor. Siyasi güçsüzlüğümüz bir yana bilim, edebiyat, kültür-sanatta bile geçmişin pırıltıları yok denecek kadar az ve ölülerimizin kıymeti harbiyesi sadece ana-baba-kardeşlerimiz için var. Tekil başarılarımız ortalamayı değiştirmiyor. Modern bilimin temellerini atmakla övünüyoruz ama son yüzyıllarda dünya mirasına doğru düzgün bir katkımız yok. Bizde ya da İslam dünyasında nadiren yetişen önemli isimlerde de yine kabul etmekte zorlansak da Batı’nın imzası var.

Bir zamanlar Hristiyanlık âleminde akıl hastaları ruhlarını şeytanın ele geçirdiği iddiası ile yakılıp, kale surlarından atılıp, ağır işkencelere maruz kalırken İslam dünyasında akıl hastanelerinin varlığı ya da Batı korkunç veba salgınları ile kırılırken Doğu’da bu salgınların çok az görülmesi ve yayılmaması, kütüphaneleri ve medreseleri ile ünlü şehirleri uzak bir hatıra gibi duruyor.

Düşünün ki; “Arabın Aceme, Acemin Araba bir üstünlüğü yoktur” diyen bir peygamber ve onun “İdaremde doğru olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin”, “Fırat’ın kenarındaki bir kuzuyu kurt kapsa benden sorulur”, “İnsanlar dinde kardeşiniz, yaratılışta eşitinizdir” diyen halifelerinin varislerinin yaşadığı topraklarda bugün kan gövdeyi götürüyor ve insan haklarının bahsi bile yok.

İslam’ın egemen olduğu diyarlarda bir zamanlar farklı inançlar yan yana yaşayabilirken bugün bırakın farklı inançları Müslümanlar bile bir arada yaşayamaz halde. Mezhep kavgaları her yerde hazır ve nazır bir şekilde küçük bir kıvılcımı bekliyor. Bizim de çok farklı olmadığımız bilinmeli. Birileri hatırlamasa da Maraş, Çorum, Sivas gibi katliamlar çok uzak bir geçmişe ait değil.

Bizde saha çalışmaları çok fazla yapılmadığı gibi yapılanlar da böyle bir potansiyeli haber veriyor. Toplumun farklı katmanları arasında güvensizlik had safhada. Facebook ve Twitter gibi sosyal medya araçlarındaki hastalıklı tipleri görünce endişelenmemek imkansız. Bunları bir avuç azınlık olarak küçümsemek pek doğru değil. Karşılıklı olarak sürekli nefret üreten birtakım odaklar var ve insanlarımız bu odaklara karşı son derece savunmasız.

Sosyal medyadaki bu kalemşorlar belki kimseye zarar verecek cesarete sahip değil ancak unutulmamalı ki kitlesel ve kritik ortamlarda bu sinik ve cesaretsiz tipler inanılmaz derecede tehlikeli olabilir. Çok fazla dillendirsek de eğitim bile bu işe çare değil. İlgisiz gibi görünecek ama futboldaki holiganlar sadece alt gelirli ve düşük eğitimli kimselerden çıkmıyor. Çok iyi gelir sahibi, iyi eğitimli insanlar da bu iklimin bir parçası olabiliyor. Evinde, işinde çok kibar olabilen bu insanlar statlarda terör estirebiliyor. Şiddet sarmalı bu nedenle sadece alt gelirli ve eğitimsiz toplulukların bir sorunu değil.

Sonuçları pek çok kimseyi şaşırtan PISA sorularına bakanlar,  soruların aslında çok zor olmadığını, daha çok öğrencilerin bilgileri yorumlayıp yorumlayamadıklarını, çıkarımlarda bulunup bulunamadıklarını ve anlama becerilerini kontrol ettiğini hemen fark etmiştir.

PISA’nın soru teknikleri bile bizim problemimizi göstermesi açısından çok önemli; terör ve şiddetin kaynağını ararken biraz da buraya bakmak gerekiyor. Kendisine verilenleri bir eleştiri süzgecinden geçiremeyen, doğruluğunu test edemeyen, tutarlılığa önem vermeyen ve bir hap gibi kabul eden bireylerin yaptıklarında ve verdikleri kararlarda isabetli ve sağlıklı olmaları beklenebilir mi? Maalesef suçu sürekli başkalarına atmak ve kaynağı dışarıda aramaktan rahatsızlıklarımızı tedavi aşamasına geçemiyoruz. Nasrettin Hoca misali ama bu kez tersten “Hiç mi bizim suçumuz yok?” diyesi geliyor insanın.

Karar, 04.01.2017

Şiiliği biliyor muyuz?

Suriye’de yaşananlar Türkiye’nin geçmiş birtakım hastalıklarının da nüksetmesine yol açtığı için farkında olmadan ikiye bölünebiliyoruz. Mezhepler üstü bakmaya çalışanlarımız bile farkında olmadan bir noktada mezhepçilik tuzağına düşebiliyor. Muhafazakâr çevreler kendiliğinden Sünniliğe savrulurken Aleviler, Kemalist ve Solcular ise Sünnilikten hoşlanmadıkları için Şiiliği destekler görünüyor. Buna rağmen Sol-Kemalistlerin bir kısmı İslam ve Sünnilikten hoşlanmasalar bile kültürel kodlama olarak Kürt sorununda nasıl Türkçülüğe sapabiliyorsa bu konuda da bir noktadan sonra Sünniliğe meyledebiliyor. Ancak kimsenin Şiilik hakkında doğru düzgün bilgisi yok.

Sıradan bir vatandaş basında yazılanlardan yola çıkarak Şiiliği İran’a has bir inanç sanabilir. Tüm Arapları Müslüman sanmamız gibi Şiileri de İran ve Farslardan ibaret sanıyoruz. Bu nedenle Suriye üzerinden Şiiliğe vurmanın ya da Şiilik üzerinden Suriye’yi okumanın açmazlarını bir türlü fark edemiyoruz ve de sık sık tahlil hataları yapılması kaçınılmaz oluyor.

Geçmişten bugüne en büyük yanılgımız, Şiiliği Mecusilik ve Perslilikle ilişkilendirirken bu ilişkiyi abartmamız. Bu ilişkiyi o kadar temelsiz kullanıyoruz ki bu bize tarih bilmemenin bir hediyesi. Şiiliğin bugün kısmen İran ve çevresine sıkışmışlığı üzerinden geçmişte de böyle olduğunu sanıyor ve anakronik (tarih dışılık) bir hataya düşüyoruz.

İran ne zaman Şii oldu? Bilen yok ama sallayan çok. Uzatmayalım, İran’ın Şiiliği sanıldığı kadar eski değil. Ne Hz. Ömer’in fethine tepki ne de Emevi Hanedanına karşı soylu aileyi tutma yoluyla İslam’dan intikam alma girişimi. Tam tersi, İran asırlarca Şiilikten çok Sünniliğin kalesi olmuş.

Bugünkü İran’ı Şiiliğin merkezi haline getirenler Şah İsmail ve Türkler. Bugün İran nüfusunun büyük bir kısmını Şii ve Alevi Türkler oluşturuyor ve yine İran Pehlevi Hanedanına kadar bin yıla yakın bir süreyle Türkler tarafından idare edilmiş. Ancak Osmanlı’nın Sünniliği tercih etmesi sonucu bizde Türklüğü Sünniliğe indirgeyen tarihsel bir mit inşa edilmiş. Cumhuriyet de bu miti devam ettirdiği için Safevî İmparatorluğuna Cumhurbaşkanlığı forsunda yer verilmiyor. Yazarımız Alaattin Karaca’nın son iki yazısı bu konuda bize fikir verebilecek öğeler taşıyor.

Bu nedenle, Azeriler söz konusu olduğunda sık sık “tek millet, iki devlet” derken köşelerde Şiiliğe bu kadar saydırmamız biraz tuhaf kaçmıyor mu? Osmanlı-Safevi çekişmesinin yadigârı mezhepçiliğimiz o denli derin ki; rahmetli Özal bile aynı hataya düşmüş; Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgaline tepki göstermesi istenildiğinde “Biz Sünni onlar Şii. İran’dan yardım istesinler” minvalinde talihsiz sözler sarf edebilmişti.

Suriye sorununda maalesef baştan beri ne İran ne de Şiilik faktörü dış politikamızı belirleyenlerce yeterince anlaşılabildi ve dikkate alındı. Aynı 3. Köprüye isim verirken dışarıya mesaj vereceğiz derken toplumumuzun bir kesimini rahatsız edebileceğimizi hiç düşün(e)mediğimiz gibi… Suriye’yi değerlendirirken de hep Nusayriler azınlık Sünniler çoğunluk diyerek, Arap baharının etkisiyle despot iktidarın bir darbede yıkılacağı zehabına kapıldık.

Suriye’de Nusayriler iktidarda gözükse de Sünni aşiretlerin de iktidardaki paylaşımda söz sahibi oldukları, ülke kaynaklarının bir şekilde paylaşıldığı bu nedenle rejime çok ciddi bir iç desteğin olduğu Türkiye tarafından görmezden gelindi.

Suriye burnumuzun dibinde olduğu ve milyonlarca muhacire ev sahipliği yaptığımız için dikkat kesilmemiz normal ama körfez ülkelerinde ve de Yemen’de egemen devletlerin Esed’den farksız uygulamalarının bizleri rahatsız etmemesi tuhaf değil mi? Halep’e gözyaşı dökerken zulmün mezhep sormadığı başka yerleri neden unutuyoruz. Sünni değil de Şii olmaları mı sebep ya da kızdığımız beş büyük gibi bizimde mi gizli ajandalarımız var? Sahi bir de Boko Haram vardı değil mi? Müslümanlar olarak bir karikatür için dünyaları yıkarken çok da umursamadığımız…

Karar, 28.12.2016

Tek tip müfredata yama yapmakla, eğitim sistemi düzelmez

Milli Eğitim Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde farklı alanlardaki uzmanların çalışmaları sonucunda oluşturulan müfredat taslaklarını, uygulamaya koymadan önce paydaşlarının ve kamuoyunun görüş, öneri ve katkılarına açtı. MEB tarafından “askı süreci” olarak tanımlanan bu süreçte kamuoyundan gelen eleştiriler ve katkılar ışığında müfredatın son hali belirlenecek.  Üzerinde uzlaşılan müfredat Eylül ayından itibaren 1., 5. ve 9. sınıflarda direkt, diğer sınıflarda kademeli şekilde uygulamaya sokulacak. Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz’ın açıklamalarına göre,  yeni müfredatla birlikte derslerin içeriği hafifletilecek,  sadeleştirilecek ve ders sayılarında azalma olacak.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, müfredatı internet üzerinden tartışmaya açmasını, gelen öneriler ve uzman kadroların çalışmaları sonucunda bir taslak müfredatın oluşturulmasını,  bu müfredatın yine internet üzerinden paydaşların, öğrencilerin ve velilerin katkılarına sunulmasını son derece önemsiyorum.  Milli Eğitim Bakanlığı açısından bunu tarihî bir adım ve tarihî bir değişim sinyali olarak görüyorum. Müfredat işinin sadece bürokratlara bırakılmamasını takdir ediyorum. Askı sürecinde bulunan müfredat taslağı ile ilgili tartışmalara bu yazıda girmeyeceğim fakat müfredat taslaklarını okumuş, incelemiş biri olarak şunu söylemem gerekiyor ki medyada oluşturulmaya çalışılan olumsuz algıya ve kara propagandaya rağmen müfredatta yapılması öngörülen değişikliklerin birçoğu takdiri hak ediyor.

Fakat… Daha önce de yazdım[1], problemin teşhisinde hata yaptığımız için çözümü yanlış yerde ve yanlış şekilde arıyoruz. İlk önce eğitim sistemindeki hastalık doğru teşhis edilmeli ki, reçetede yazacak olan ilaçların faydası görülebilsin. Türkiye’deki eğitim sisteminin en temel sorunu, en hayatî problemi 1924 yılında kabul edilen Tevhid-i Tedrisat kanundan günümüze kadar gelen tek tip müfredat uygulamasıdır. 2017 yılında olmamıza rağmen Türkiye’de 783 bin kilometre karelik alanda, 20 milyona yakın öğrenciye aynı (tek tip müfredat) ile eğitim verilmeye çalışılıyor.  Öğretmenler, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan onlara gönderilen müfredatlardaki konuları, yıllık programda yazan tarihler içinde -öğrencinin konuyu anlayıp anlamamasına, pekiştirip pekiştirmemesine bakmaksızın-  bitirmek zorundalar. Öğrencilerin kapasitesi ve seviyesi bu durumda gözden kaçırılıyor.

Türkiye’de insanlar şu andaki müfredatın ve eğitim sisteminin sorunları olduğunu kabul ediyorlar. Fakat ütopik bir şekilde, Dünya üzerinde muhteşem bir eğitim sistemi ve kusursuz bir müfredatın varlığına inanıyorlar.  Bizim henüz onu bulup ülkemize getirip uygulayamadığımızdan dem vuruyorlar. Bunu da yapabilecek tek kurum olarak, elbette ki, eğitimde tek söz sahibi olan kadiri mutlak devleti görüyorlar. Oysaki somut durum böyle değil. Dünya üzerinde kusursuz bir müfredat ya da muhteşem bir eğitim sistemi yok. Tam da Ahmet Sağırlı’nın geçenlerde Türkiye Gazetesi’nde kaleme aldığı bir yazıda dediği gibi[2], bu işler bir klasörlük müfredatla olsaydı dünya üzerindeki yüzlerce ülke sıkıntı çekmez, başkalarının müfredatını alır tercüme eder uygular ve çocuklarına okuturdu.

Müfredat değişiklikleri ile ilgili medyaya yansıyan eleştirilerin çoğu, iktidar partisinin eğitim-öğretim müfredatını kendi siyasî ve ideolojik konumuna göre dizayn etmesi ile ilgili.[3] Üzgünüm ama bu eleştirileri yapan Kemalist kanadın bu konuda hükümete kızmaya hakkının olduğunu pek düşünmüyorum. Zira 90 yıldır uygulamada olan müfredat da aynı şekilde bir siyasî ve ideolojik duruşun sonucuydu.  Eğitimi hükümetlerin eline verip, bu konuda tek söz sahibi olarak devleti seçen toplumlarda eğitimin bir ideolojik aygıt olarak kullanılması gayet doğal. Durumun doğal olması ise doğru olduğu anlamına gelmiyor elbette. Liberallerin, devletin eğitime aktif müdahalesinden endişe duymalarının temelinde de bu yatıyor.  İktidar partisi, eğitim sistemini /müfredatı kendi ideoloji ve siyasî duruşuna göre değiştirmeye çalışmak yerine müfredatlar üzerindeki devlet hâkimiyetini kaldırsa çok daha doğru bir hamle yapmış olur. Çünkü 21. yüzyılda artık toplum mühendisliğine soyunmanın çok bir anlamı yok.

Çözüm müfredatı iyileştirmek, eksikliklerini tespit edip düzeltmeye çalışmak değil. Bunun çözüm olmadığını yaşayarak tecrübe edeceğiz, çünkü yaşanmış tecrübelerden faydalanmamak gibi garip bir yapımız var. Peki çözüm ne? Çözüm basit. Yazılarımda da sık sık kullandığım, altını doldurmaya çalıştığım, artık bir slogan haline gelen “Eğitimde başarının yolu çoğullaşmadan geçer” fikri çözüm.

Bütün öğrencilere, okullara ve öğretmenlere tek tip müfredat dayatılması yerine okullara kendi müfredatlarını ve ders programlarını belirleme imkânı verilse, çocuk üzerinde karar alma konusunda birinci dereceden hak sahibi olan aileler de çocuklarını; ilgi ve yetenekleri doğrultusunda bu okullardan herhangi birine gönderebilse işte o zaman eğitimin ne olduğunu anlayabiliriz. Fakat sistem bu haliyle devam ettiği sürece, ufuk çizgisi pek parlak gözükmüyor.

[1] http://www.sakaryayenihaber.com/m-egitimde-basarinin-yolu-cogullasmadan-gecer-9603.html

[2] http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/ahmet-sagirli/595086.aspx

[3] http://www.birgun.net/haber-detay/milli-egitim-de-yeni-mufredat-tartismalari-144063.html

Cumhurbaşkanlığı sisteminde denge-fren mekanizması yok mu?

AK Parti ile MHP’nin üzerinde uzlaştığı Türkiye’ye Cumhurbaşkanlığı sistemini getirmeyi amaçlayan Anayasa değişikliği hakkında CHP ve HDP cenahlarından çok ağır eleştiriler getirilmektedir. Sanki bu değişiklikle Türkiye’de rejim değişiyor, demokrasi yerini otoriter ya da totaliterdiktatörlüğe bırakıyor. Bu bağlamda getirilen en büyük eleştirilerden birisi de Cumhurbaşkanının tamamen dizginsiz bir yetkiye sahip olduğu, yasama ile yürütme arasında ise hiçbir denge-fren mekanizmasının olmadığıdır.

Bu eleştiriler kapsamında yapılan her bir değişiklik demokrasiden uzaklaşma olarak dillendiriliyor. Kısaca demokrasi ile uyumlu tek hükümet sisteminin parlamenter rejim olduğu izlenimi verilerek, Cumhurbaşkanlığı sistemi antidemokratiklikle özdeşleştirilmeye çalışılıyor.

Bir kere parlamenter rejimin tatbik edildiği bütün ülkelerde, kuvvetler ayrılığı sadece şekli olarak vardır. Yürütme hem yasamanın içinden çıkmakta hem de parti disiplini vasıtasıyla yasamada sahip olduğu çoğunluk üzerinde mutlak hâkimiyet kurmaktadır. Bunun neticesi ise fiili olarak kuvvetlerin yürütmede birleşmesidir.

Parlamentonun yürütmeye karşı sahip olduğu denge-fren mekanizmaları fiiliyatta çok zayıftır.
Denetim ve bilgi edinme Türkiye’ye getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sisteminde, eleştiri sahiplerini yalanlayıcı yönde çok sayıda denge-fren mekanizması mevcuttur. TBMM’nin yürütmeye karşı bazı denetim ve bilgi edinme imkânları vardır. Bunlar Meclis araştırması, genel görüşme ve yazılı sorudur. ABD’deki impeachment (başkan ve bakanların cezai sorumluluğu) benzeri olarak Türkiye’de de Meclis soruşturması söz konusudur. Bu yolla Cumhurbaşkanı ve bütün bakanların cezai sorumlulukları söz konusu olabilmektedir.

Türkiye’de hem Cumhurbaşkanı’nın hem de TBMM’nin birlikte seçimleri yenileme yetkileri mevcuttur. Bu çift taraflı denge-fren vazifesi görecek bir yetkilendirmedir.

ABD’de olduğu gibi Türkiye’de de Cumhurbaşkanının kanunları veto etme yetkisi vardır. Veto edilen bir kanunun aynen kabul edilebilmesi için, TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilmesi gerekir. ABD’de olduğu gibi bir kişi hem yasama hem de yürütmede görev alamaz. Kanun önerileri yürütmeden değil yasama içinden gelir. Yürütme her istediği kanunu Meclis’e çıkarttıramaz. Meclis yürütmeden bağımsız olarak kendi gündemine hâkimdir. Cumhurbaşkanı sadece Meclis’e mesajlar vererek, partisine mensup milletvekilleriyle temaslar kurarak çıkarılmasını istediği kanunların neler olduğunu Meclis’e iletebilir.

Bundan ötesi TBMM’nin inisiyatifine aittir.

Bütçe kanunu tasarısı Cumhurbaşkanı tarafından hazırlanır, TBMM tarafından kabul edilir. TBMM kabul etmedikçe bütçe kanunu çıkarılamaz. TBMM ne kadar harcama yetkisi verirse Cumhurbaşkanı o kadar harcama yapabilir. Milletlerarası anlaşmaları Cumhurbaşkanı onaylar ve yayımlar. Fakat bu anlaşmaların TBMM tarafından onaylanmasının uygun bulunması gerekir. ABD’de mevcut olduğu halde Türkiye’de mevcut olmayan bir tek denge-fren mekanizması, Cumhurbaşkanı tarafından yapılan üst kademe kamu yöneticilerinin atanmasına ilişkin kararların TBMM denetimine tabi olmamasıdır.

ABD-Türkiye farkı Yukarıda sözünü ettiğim ve ABD’de de mevcut olan denge-fren mekanizmalarından sadece birisi mevcut değil diye Türkiye’ye getirilen Cumhurbaşkanlığı sisteminde denge-fren mekanizması hiç yoktur demek, gerçekliklerin tamamen ters yüzedilmesi manasına gelir. Bu durumun olsa olsa denge-fren mekanizmasında kısmi birzayıflamaya sebep olduğu söylenebilir. Kaldı ki bu tercihin de rasyonel bir mantığı mevcuttur.

Şöyle ki:
ABD’de Kongre’de parti disiplini mevcut değildir. Bu, ABD siyasi kültürünün bir parçasıdır.
Kongre’nin Senato kanadında muhalif parti üyeleri çoğunlukta olsa da, Başkanın atama kararları çok istisnai haller bir yana bırakılacak olursa genellikle onaylanmaktadır.

Türkiye’de ise parti disiplini sebebiyle Cumhurbaşkanı, TBMM’deki çoğunluktan farklı eğilimde olması halinde ne kabinesini kurabilir ne de üst kademe yönetimine atama yapabilir. Sistem tıkanır. Hatta ABD’deki gibi 2/3 çoğunlukla onama şartı aranacak olsa, Cumhurbaşkanının mensubu olduğu parti TBMM’de üye tamsayısının salt çoğunluğuna sahip olsa bile atamalar yapılamaz, kabine kurulamaz.

Buna ek olarak, ABD’de Federal Yüksek Mahkeme’nin bütün üyeleri başkan tarafından atanır, Senato tarafından 2/3 çoğunlukla onanır. Aynı şart Türkiye’de de olsa AYM üyelerinin seçilmesi imkânsız hale gelir. Bu hem Türk siyasal hayatındaki uzlaşı zafiyeti hem de parti disiplininin bir neticesidir. Bu vesileyle sistemin tıkanmaması amacıylaTürkiye’deki siyasi, sosyal ve kültürel şartlarla uyumlu olarak bu sistem tercih edilmiştir. Asıl maksat sert kuvvetler ayrılığını kutsallaştırarak sistemi tıkayıcı bir model geliştirmek değil tıkanıklıkları giderici formüller geliştirmektir. Rasyonalite bunu gerektirir.

Türkiye’de Anayasa değişikliği ile getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı modeli kapsamında benimsenen denge-fren mekanizmaları vasıtasıyla, ülkemizdeki mevcut parlamenter sisteme kıyasla kuvvetler ayrılığı ilkesinin oldukça baskın olduğu bir düzen kurulmaktadır. Bu da tek adam rejimi değil demokratik sistem içinde işlerliği olan bir sistem olacaktır.

Sabah Gazetesi, 21.01.2017

Anayasa değişikliği ile yargı bağımsızlığı sona mı eriyor?

Bu öneride yargıya ilişkin en önemli değişiklik, yargının tarafsızlığını öngören ifadenin anayasaya giriyor olmasıdır. Bu değişiklik çok önemlidir. Fakat her şey anayasaya yazmakla düzelmiyor. Yargının tarafsızlığı tamamen deruni ve vicdani bir meseledir. Fakat bu yönde bir vurgu, hem psikolojik bir etki meydana getirecek hem de bu konu anayasal zemine tahkim edilmiş olacaktır. İkinci önemli iyileşme, disiplin mahkemeleri hariç bütün askeri yargıya son verilmiş olmasıdır. Esasen daha önce askeri vesayet kurumu olarak işlev gören, yargıda bütünlüğü ihlal eden ve ileri demokrasilerde emsaline pek rastlanmayan askeri yargının sona erdirilmesi, demokratikleşme açısından son derece önem arz etmektedir. Askeri yargıya ilişkin düzenlemeyi tamamlayan iki hüküm daha var. Birisi, AYM’nde askeri yargıdan gelen üyelere son verilmesi, ikincisi, sıkıyönetim uygulamalarına son verilmesi. Sıkıyönetim, demokratik sivil yönetimi askerileştiren bir uygulamadır. Ayrıca, bu dönemde gerçekleştirilen bazı suçlar askeri mahkeme niteliğindeki sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmakta idi. Bu hüküm ile demokratikleşme adına çok ciddi bir adım atılmış olmaktadır. Çünkü sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasının demokratik hukuk devleti bağlamında hiçbir kabul edilebilir tarafı yoktur. Dolayısıyla bu değişiklikle, ülkemizde 100 yıldan fazla süredir uygulandığı dönemlerde demokratik hukuk devletinden büyük ölçüde uzaklaşma neticesini doğuran sıkıyönetim uygulamaları ile sıkıyönetim mahkemeleri dönemi sona erdirilmiş olacaktır. Üçüncüsü HSYK üyelerinin seçimi ile alakalı olandır. 1982 Anayasası’nın ilk metninde HSYK üyeleri yargının kendi içerisinden kooptasyon şeklinde belirleniyordu. 2010’daki anayasa değişikliği ile Adalet Bakanı ve Müsteşarı yanında bazı HSYK üyelerinin Cumhurbaşkanı, bazılarının da kürsü hâkimleri tarafından belirlenmesi usulü benimsendi. Anayasa değişikliği önerisine göre HSYK, Adalet Bakanı ve Müsteşarı dâhil 13 üyeden oluşacaktır. Bunlardan 4’ü Cumhurbaşkanı, 7’si de TBMM tarafından seçilecektir. Anayasa değişikliğine karşı çıkanlara göre “Bu değişiklikle, yargı Cumhurbaşkanının güdümüne girecek, artık yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından söz etmek mümkün olmayacaktır. Bunun neticesi tek adam yönetimi ve diktatörlüktür; bu düzenlemeyi savunmak ihanetle eş değerdedir”.

Bu eleştiriyi yapanlar, maalesef ya Batı’daki uygulamalardan tamamen bîhaber ya bunları bildikleri halde işlerine gelmiyor ya da oradaki uygulamaları Türkiye’ye layık görmüyorlar. Batı’da da bizdeki HSYK benzeri kurumlar mevcuttur. Bu ülkelerde HSYK türü kurumların oluşumunda yeknesaklık söz konusu değildir. Bazı ülkelerde kürsü hâkimleri de Kurulda temsil olunmakta, bazı ülkelerde yasama organı ve devlet başkanı üye seçmekte, bazı ülkelerde üyeler parlamento tarafından önerilerek devlet başkanı tarafından atanmakta, bazı ülkelerde kurulun başkanlığını devlet başkanı, başkan yardımcılığını adalet bakanı yapmakta, bazı ülkelerde üyelerin tamamı hükümet tarafından belirlenmektedir.

Demokratik temsil niteliği

Anayasa değişikliğinde öngörülen üye belirleme yönteminin Batı’daki uygulamalarla uyumlu olduğu söylenebilir. Üyeleri belirleyen her iki kurum da demokratik temsil yeterliğine sahip olduğu için, bu yöntem HSYK’ya demokratik temsil niteliği kazandıracaktır. Yıllardır ülkemizde yargıda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bu sorunların temelinin çok iyi tahlil edilmesi gerekiyor. 2010’daki anayasa değişikliği öncesinde HSYK’da belli bir ideolojik yapılanma söz konusu idi. Bu yapılanma hâkimler üzerinde tahakküm kurmaktaydı. Değişiklikten sonra bu kez FETÖ yapılanmasının yargı üzerine çöreklendiği görüldü. Her iki dönemde de yargının tarafsızlığı ortadan kalktı. Ayrıca bazı HSYK üyelerinin kürsü hâkim ve savcıları tarafından seçim yoluyla belirlenmesi yargıda ideolojik kamplaşmalara sebep oldu. Yargıdaki bu çatışma ve kamplaşmalar en çok yargıya zarar verdi.

Anayasa değişikliği önerisindeki HSYK yapılanmasına karşı çıkanlar, AK Parti’nin TBMM ve Cumhurbaşkanlığı vasıtasıyla yargıya tahakküm kuracaklarını söylüyor. Oysa şimdiye kadar uygulanan HSYK oluşum yöntemleri yargıdaki sorunları bir türlü gideremedi. O zaman burada asıl sorunun temelinin çok iyi teşhis edilmesi gerekiyor.

Kanaatimce sorunun temeli, hâkim ve savcıların kim tarafından atandığından ya da HSYK’nun nasıl oluşturulduğundan ziyade, hâkim ve savcıların hukuk, adalet, yeterlik, liyakat vb. özelliklerinden kaynaklanıyor. Bazı donanımlı ve liyakatli hâkim ve savcılarımızı istisna tutarak şunu söyleyeyim ki, bütün bu alanlarda yaşanan yetersizlikler, bazı hâkim ve savcıların tarafgirliklere yönelmelerine, adaletten uzaklaşmalarına sebep olmaktadır. Yargıya ilişkin sorunları hükümet sistemi ile ilişkilendirerek meseleyi halletmeye çalışmak, Nasrettin Hoca’nın samanlıkta kaybettiği yüzüğü gün ışığında aramasına benzer. Bir gün Nasrettin Hoca, karanlık bir yer olan samanlıkta yüzüğünü kaybeder. Bir süre yüzüğünü arar, fakat bulamayınca, gün ışığında, avluda yüzüğünü aramayı sürdürür. Bu durumu gören bazı köylüler “Hocam ne arıyorsun?” diye sorarlar. Yüzüğünü aradığını söyleyen Hoca’ya orada bulunanlardan birisi “Yüzüğü nerede kaybettin” diye sorar. Samanlıkta kaybettiği cevabını alınca “Hocam peki neden yüzüğü kaybettiğin yerde aramıyorsun” sorusu gelir. Hoca da “Orası karanlık, onu orada nasıl bulayım; burası aydınlık olduğu için burada arıyorum” der.

Nitelik ve yeterlilik artırılmalı

Samanlıkta kaybedilen bir yüzüğün sırf aydınlık olduğu için avluda bulunması ne kadar mümkün değilse, yargının kendi bünyesinde yer alan zihniyet temelli sorunların salt HSYK’nın oluşum yöntemi ile ilişkilendirilerek çözülmesi de o kadar imkânsızdır. Onun için yargıda yaşanan sorunların, HSYK ile birebir ilişkilendirilmeksizin bütünlük içerisinde kendi içinde çözülmesi gerekir. Aksi halde mesele, Nasrettin Hoca’nın samanlıkta kaybettiği yüzüğü avluda aramasına benzer. Kısaca yargının bizzat kendisi sorunlu ise, HSYK ne şekilde teşekkül ettirilirse ettirilsin, hükümet sistemi hangisi olursa olsun, benzer sorunlar yaşanmaya devam edecek; mevcut durum pek fazla değişmeyecektir. Burada yapılması gereken, yargıya ilişkin temel sorunların kendi şartları içinde tahlil edilmesi ve çözüm geliştirilmesidir.

O zaman bu mevzuda asıl yapılması gerekenler, hâkim ve savcıların nitelik ve yeterliliklerinin artırılmasıdır. Bu konuda Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de mükemmel hükümler var. 1792. Madde’ye göre, hâkimler, hakîm (hikmet sahibi, âlim, âdil yargılamaya ilişkin meseleleri bütün incelikleri ile bilen), fehîm (akıllı, zeki, anlayışlı), müstakim (istikametli, doğru, hilesiz), emîn (emniyetli, kendine inanılan, güvenilir), mekîn (vakarlı, temkinli, sâkin) metîn (sağlam, kendine güveni olan, metanet sahibi) olmalıdır.

Hâkim ve savcılar burada sözü edilen şartları haiz oldukları takdirde, HSYK’nun nasıl oluşturulduğunun, hâkim ve savcıları kimlerin atadığının çok fazla bir önemi kalmayacaktır. anayasa hukukçusu rahmetli Prof. Dr. Bakır Çağlar’ın ABD’li bir anayasa hukukçusuna atfen söylediği bir söz var: “ABD Başkanları, Federal Yüksek Mahkeme hâkimlerini, verecekleri kararlarda, başkan olarak yapmış olduğu kararları iptal etmemeleri temennisi ile atar, fakat üyeler, genellikle bu temenni ile uyumlu kararlar vermez”. Bunun sebebi, hâkimlerin, tarafgirlikten ziyade, hukuk ve adalet ilkelerine odaklanmış olmalarıdır.

Bizde de gerek hukuk eğitiminde, gerekse hâkim ve savcıların, staj aşamasında ve mesleğe girişlerinde, yukarıda sözünü ettiğim Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’deki vasıfları kazandırma yönünde yoğunlaşılması gerekiyor. Bu sağlandığı zaman, hâkim ve savcıların, fikirleri, ideolojileri, eğilimleri hiç de önemli olmayacaktır. Hatta bu şartların tahakkuku halinde, gerek HSYK’nın yapılandırılmasında, gerekse hâkim ve savcıların atanmasında, çoğulcu bir yapının sağlanması çok hayırlı sonuçlar ortaya çıkaracaktır. Bilhassa fiili uygulamada HSYK bünyesinde çoğulculuğun sağlanmasının önemli olduğu kanaatindeyim. Tabii ki bütün bunlar salt kanuni düzenlemelerle, anayasa değişiklikleri ile bir çırpıda olabilecek şeyler değildir. En azından orta ve uzun vadede bu yönde bir yoğunlaşmanın olması gerekiyor. Unutmayalım ki, mülkün temeli ve ruhu adalettir. Adalet tesis edilemedikçe Türkiye’nin ileri medeniyetler seviyesine ulaşabilmesi mümkün ve muhtemel görünmüyor.

Star Açık Görüş, 21.01.2017

CHP’nin göremediği ve yapamadığı

Anayasa bir ülkenin siyasî sisteminin en önemli belgesidir. Fiilî durumu ne kadar yansıttığı duruma bağlı olmakla beraber anayasalar ülkeler hakkında fikir edinmek için bakmamız gereken unsurların en başında gelir. Anayasalar tüm toplumu, her bireyi ve her toplumsal kesimi yakından ilgilendirir. Bundan dolayı yeni anayasa yapımlarında ve kapsamlı anayasa değişikliklerinde ülkede söyleyecek sözü olan her unsurun sürece katılması beklenir, istenir.

Hükümet sistemi değişikliğine odaklanan ama kaçınılmaz olarak hem siyasetin işleyişinde hem de siyasî sistemde daha geniş sonuçları olacak anayasa değişikliği paketi Meclis’ten geçti. Artık bir referanduma gideceğimiz kesin. CHP Meclis’te paketin geçmesini engellemek için bir kısmı meşru bir kısmı gayri meşru olmak üzere akıl edebildiği her yol ve yöntemi denedi, ancak başarılı olamadı.

CHP doğruyu mu yaptı? Sürece katılarak paketi etkilemeye çalışmak yerine toptan ret tavrı alması ne kadar akıllıcaydı? Sanırım CHP yanlış yaptı. Sürecin bir parçası olması paketi etkileme imkânına sahip olmasını sağlardı.  Bu fırsatı kaçırdı.

CHP bu hataya nasıl düştü?

CHP en başta gerçekçi siyasal hesaplama yapamadı. AK Parti ve MHP’nin desteklediği bir paketin Meclis’ten geçmesini engellemenin mümkün olmadığını görmesi gerekirdi. Bunu başaramadı. Toptancı davrandı, gerçekçi değil hayalci bir tavır içine girdi. Bu yüzden MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin CHP’ye yönelik eleştirilerinin büyük ölçüde doğru olduğunu kabul etmek gerekir. CHP ana muhalefet görevini hakkıyla yerine getiremedi ve süreçte yapıcı bir rol üstlenemedi.

Diğer taraftan gerek CHP gerekse pakete karşı olan başka kişi ve çevreler pakete aklı başında bir muhalefet geliştiremedi. Ezberlere dayanan, Türkiye gerçeklerini hesaba katmayan, kuru gürültü çıkarmayı muhalefet etmek sanan bir karşı tavır aldı. Oysa pakette ciddî bicimde eleştirilebilecek hata ve boşluklar var. HSYK’da çoğulluğun yansıtılması, yüksek mahkeme üyelerinin atanmasında Meclis’in devrede olması, bazı yüksek kamu görevlilerinin Cumhurbaşkanı tarafından atanmasında Meclis onayı aranması, komisyonlar aracılığıyla Meclis’in denetleme gücünün artırılması gibi şeylere işaret etmek iyi ve yararlı olabilirdi. CHP bunu yapmak yerine alışıldık “yaptırmayız”, “ettirmeyiz” havasına girdi.

CHP söylemindeki bir diğer probleme bilhassa işaret etmekte fayda var. Merhum Türkan Saylan dâhil birçok CHP çizgisindeki insan tarafından dile getirilen ve Kılıçdaroğlu tarafından da çeşitli şekillerde ifade edilen bu bakış, CHP’nin kendini ülkenin sahibi ve siyasetin efendisi gibi gördüğünü gösteriyor. CHP’liler iktidara yönelik olarak diyorlar ki, “% 90 oy ile alsanız bile yapamazsınız.” Bu demektir ki “Ülkenin altın hissesine biz sahibiz. Oy oranımız ne kadar az olursa olsun ülkede ne yapılacağı bizden sorulur. Bizim onay vermediğimiz değişiklikler hayata geçirilemez.”

CHP’nin bu söylemi doğal olarak gerilim politikası izlemesine yol açıyor. İktidara yönelik gerilim politikası izleme ithamlarının her durumda ve tümüyle yanlış olduğu söylenemez. Ama sanırım gerilim politikası izlemede CHP ile kimse yarışamaz. CHP tarihi gerilim üzerine siyaset yapma tarihidir. CHP’nin hâlâ bu çizgide ilerlemesi anlamsız ve yararsız çünkü şartlar epeyce değişti. CHP’nin gerilim politikasıyla harekete geçirmeye çalıştığı bürokratik vesayet odakları ya tasfiye edildi ya da şimdilerde demokratik siyasete karşı harekete geçemeyecek kadar dağınık ve zor durumda. Halk kitleleri ise ağırlıklı olarak gerilim siyasetinden rahatsız olmakta.

Bakalım CHP referandum kampanyasında yukarıda işaret edilen hatalardan vazgeçerek gerçekten demokrat, gerçekçi, temelsiz üstünlük ve sahiplik hissine değil eşitlik algısına dayalı bir hayır kampanyası yürütebilecek mi? Bunu göreceğiz. Ancak, CHP’nin şimdiden şunu bilmesi lâzım: CHP’nin kampanyada rasyonel ikna çabasını değil irrasyonel gerilimi odağa alması halkın paketi onaylaması ihtimâlini azaltmaz, artırır.

ABD demokrasisinin tuhaflıkları

Donald Trump yarın ABD’nin yeni başkanı olarak göreve başlayacak. Trump bir bilinmezi temsil ediyor. Statükoya ters, sıra dışı söz ve davranışlarıyla iktidarda ne yapacağı ve nasıl yapacağı muammaya dönüşmüş durumda. Şüphe yok ki iç politikada bu ülkeyi sürprizlerle dolu günler bekliyor. ABD dünyanın en büyü ekonomik ve askerî gücü olduğu için dünyanın her köşesi ve her ülke Trump’ın politikalarından etkileneceğinden ABD dışında da meraklı ve kısmen endişeli bir bekleyiş var. Türkiye de bu durumda. Ortadoğu’da özellikle Suriye vakasında ABD’den ciddî kazıklar yiyen Türkiye, Trump’ın Obama yönetiminin Türkiye’ye zararlı bölgesel politikalarını değiştirmesini bekliyor, umuyor.

ABD demokrasisi dünyanın en eski modern demokrasisi. ABD aynı zamanda dış politikasını da demokrasiye ve insan haklarına dayandırdığını iddia etmekte. Bu iddia çok tartışılır, bana göre doğru olmaktan hayli uzak ve gitgide daha da uzaklaşıyor. Mamafih bu yazıda beni asıl ilgilendiren Amerikan dış politikası değil Amerikan demokrasisi.

ABD kurucu babaları yeni bir siyasî yapı yaratırken krallığı değil cumhuriyeti seçtiler. Erken sayılabilecek bir tarihte bunu seçimsiz değil seçimli bir cumhuriyet, dolayısıyla demokrasi olarak planladılar. Bununla beraber Platon’dan beri süregelen demokrasinin “avam” takımına, demagoglara, cahil seçmen kitlelerine avantaj sağlayacağı, hatta onların tahakkümüne yol açacağı yolundaki endişelerini ve eleştirilerini de biliyor ve paylaşıyorlardı. Cahil halk tabakalarının sistemi kontrol altına almasını engellemek için başkanın seçimini doğrudan değil dolaylı bir mekanizmaya bağladılar. Buna göre seçmenlerin doğrudan doğruya başkanı seçmesi yerine başkanı seçecek bir dar seçmenler heyeti oluşturulacaktı. Delegelerden oluşan bu heyet nihaî “seçimi” yapacak ve gerekirse, ihtiyaç hâsıl olursa cahil, yoz halk kitlelerinin vereceği yanlış kararların önüne böylece geçilecekti.

Ancak, pratikte bu fazla anlam taşımadı. Parti çizgileri ve sistemin yapısı gereği, seçmenler heyetinin üyeleri, adına seçildikleri partinin adayına oy verdi, yani fiiliyatta halk doğrudan doğruya başkanı seçti. Seçmenler heyeti üyelerinin tersine hareket ettiğini gösteren pek az örnek var.

Amerikalılar dünyaya demokrasi dersi vermeye ve zaman zaman yine demokrasi adına yapıyormuş süsü verip Amerikan millî çıkarları adına başkalarını hesaba çekmeye çok meraklıdır. En liberteryeninde ve sosyalistinde bile bu tür davranışlara rastlanabilir. Buna karşılık ABD demokrasisinin ciddî problemleri var. En önemlisi seçimlere katılma oranlarının çok aşağılara -hatta bazen yüzde 50’lerin altına doğru-  inmesi. Kuşkusuz bu ciddî bir meşruiyet krizine doğru yol alındığını gösterir. Bir diğer problem seçim sistemiyle ilgili.

ABD seçimlerde basit çoğunluk sistemini uyguluyor. Tek dereceli seçimler yapıyor. Bir eyalette bir oyla olsun çoğunluğu alan parti -daha doğrusu başkan adayı- o eyaletteki tüm ikinci seçmen sandalyelerini kazanıyor. Bu hakikaten tuhaf bir durum. Daha da tuhafı, bir adayın mutlak sayı olarak oyların daha azını fakat ikinci seçmenlerin çoğunluğunu kazanabilmesi. Daha önce de yaşanan bu vaka son seçimde tekrarlandı. Clinton, ülke genelindeki oyların yüzde 48.2’sini alarak, yüzde 46.1 destek gören Trump’ı geride bıraktı. Clinton buna karşın ülke genelinde sadece 232 delege kazanarak, 306 delege toplamayı başaran Trump’tan büyük fark yedi.

Her vesileyle vurguladığım üzere, demokrasi Hasan Bülent Kahraman gibi arkadaşların sandığının ve iddia ettiğinin tersine varoluşsal bir mesele değildir, bir yönetişim sistemidir. Demokrasinin özü de esastan çok usul kuralları tarafından oluşturulur. Bundan dolayı, Trump’ın başkanlığının meşru olmadığı söylenemez. Ama genel olarak bakıldığında bu durumun bir meşruiyet sorununa sebep olduğu da açık. Nitekim bundan dolayı olsa gerek Trump’tan pek memnun olmayan bazıları Türkiye’de Gezi isyanlarında olduğu gibi sokakları hareketlendirerek Trump’ı engellemek istedi. Birkaç gösteri yapıldı ve sonra ortalık yatıştı.

Amerikalıları uyarmak isterim. Bu basit bir problem değil. Bu problem sürdükçe ağırlaşabilir ve ciddî meşruiyet krizlerine, geniş kitlelerin siyasî sisteme yabancılaşmasına, başka ve vahim sonuçları olabilecek siyasî ihtilâf ve çatışmalara yol açabilir. ABD’nin, seçim sisteminde bu sorunu giderecek reformlar yapması lâzım. İsterlerse seçim konusunda hayli başarılı bir ülkenin akademisyenleri -siyaset bilimcileri ve anayasa hukukçuları- olarak ABD’ye yardımcı olabiliriz. ABD’li dostlarımız bu samimî teklifimizi akıllarında tutsunlar ve bizim gibi dostları olduğu için içleri rahatlasın.

Türkiye devleti laik miydi? – Mehmet Alparslan Saygın

İstisnalar bir yana, Batı medyası ve entelijensiyası “Türkiye ve laiklik” konusunda tek tip bir bakış açısı sergilemektedir. Şöyle ki Mustafa Kemal tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğu, günümüzde bu laikliğin ülkede belli bir siyasî hareketin teşkil ettiği tehlikeyle karşı karşıya olduğu, bir başka deyişle AK Parti ve özelde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ülkeyi İslamlaştırarak laikliği yok etmeye çalıştığı kanısındalar. Türkiye’de kendilerini “laik kesim” olarak tanıtan gruplar da aynı bakış açısını taşımaktadır.

Müslüman vatandaşların bir takım dinî uygulamalar sebebiyle meydana gelen Batı toplumlarımızdaki görünürlüğü, laiklik tartışmasının tekrar canlanmasına yol açmıştır. Her ne kadar şamatalı sürdürülse de, bu tartışma oldukça yararlı olacaktır, zira doğru yorumlandığı veya anlaşıldığı zannedilen bir ilkenin üzerindeki tozun temizlenmesi için fırsat doğuruyor. Aynı tartışma Türkiye için de geçerli ve “Türkiye devleti laik miydi?” sorusunu elzem kılıyor. Bu soruya cevap vermeden önce ise “Laiklik nedir?” sorusuna açıklık getirmek gerekiyor.

Nedir laiklik? Doğru tanım önemli. Laiklik, siyasî otorite tarafından devletin organize edilmesini öngören bir ilkedir. Bu ilke, birtakım başka ilkelerin biraraya getirilmesiyle ortaya çıkar: Eşitlik, ayrımcılığa karşı mücadele, özgürlük, hukuk devleti, din ve siyaset ayrılığı, kuvvetler ayrılığı ve çoğulculuk. Burada iki hususu dikkate almak gerekir. Birincisi, özgürlük, içinde din özgürlüğünü de barındırmaktadır, din özgürlüğü ise herhangi bir dine inanma veya inanmama veyahut inanç değiştirme özgürlüklerini kapsamaktadır. İkincisi, din ve siyaset ayrılığı, kamu idaresinin dinî kurumların iç organizasyonuna karışmaması, dinî kurumların da kamu idaresinin iç organizasyonuna karışmaması anlamına gelmektedir.

Laiklik, ana ilke olan devlet tarafsızlığı ilkesinin bir başka isimlendirilmesidir. Zira tarihî olguları gözden geçirmek gerekirse, ilk önce tarafsızlık kelimesi meydana gelmiştir. Günümüzde pek çok çevrede “laiklik” ve “tarafsızlık” sanki anlamları farklı olan kavramlarmış gibi kullanılsa da aslında bu terimler eş anlamlıdır ve dolayısıyla biri diğeri yerine kullanılabilmektedir. Belçika anayasal düzeniyle Belçika’daki kamuoyu tartışmalarında “tarafsızlık” kelimesi, Fransa’da ise “laiklik” kelimesi kullanılmaktadır.

Bu ilke, ortak paydadır. Çünkü laiklik, bir inanç değil, tüm inançların ifade özgürlüğünü teminat altına alan bir siyasî otoriteyi organize etme yöntemidir. Bu çerçeveyi doğruca oluşturduktan sonra iki ön yargıyı sorgulamak mümkündür.

  1. “Bir dine aidiyet duymak ve laikliği benimsemek birbiriyle çelişkilidir” ön yargısı. Bundan dolayı kamuoyundaki tartışmalarda adeta mekanik bir biçimde “dindarlar” ve “laikler” (veya “sekülerler”) karşı karşıya getirilmektedir. Oysa laikliğin ne olduğunu hatırlarsak (ve dolayısıyla ateizm ile aynı anlama gelmediğini anlarsak) inanç tercihi ve laikliğin benimsenmesi arasında hiç bir uyumsuzluk olmadığı sonucuna varırız. Bu açıklama sadece Müslümanları değil, herhangi bir inancı seçen herkesi ilgilendiriyor. Dinî veya felsefî açıdan ister Müslüman, ister Hristiyan, Yahudi, Budist, ateist isterse de bilinemezci (agnostik) olunsun, bu aynı zamanda siyasî açıdan laik olmayı engellemez.
  1. “Laiklik ve din özgürlüğü arasında çatışmacı bir ilişki vardır” ön yargısı. Sanki din özgürlüğünün alanını genişletmek laikliği (en azından potansiyel olarak) tehlikeye sokmak anlamına geliyormuş gibi. Oysa bu iki ilkeyi karşı karşıya koymak söz konusu olamaz. Laiklik, ancak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde açıklandığı gibi temel özgürlük olarak kabul edilen din özgürlüğüne saygı üretebilir. Laiklik ve din özgürlüğü özellikle kamusal alanda değerlendirilmelidir, çünkü sadece özel alanlara (bir başka deyişle kişinin ikametgâhına) indirgenmiş din özgürlüğü hakiki anlamda din özgürlüğü değildir. Din özgürlüğünün teminatı ancak kamusal alanda anlam kazanır. Din özgürlüğüne vurulan her darbe aynı zamanda laikliğe vurulan bir darbedir.

Bilinçli veya bilinçsiz dayatılan bu ön yargılar Müslüman vatandaşların çoğunun (ve başka dinlere mensup pek çok inananların) laiklik ilkesiyle neden çatışmacı bir ilişki içinde olduklarını açıklıyor. Bir yandan tâbi tutuldukları temel hak ihlâlleriyle ayrımcılıkların sistemli bir şekilde laiklik ilkesinin bir gereği olarak tanıtılması, diğer yandan dinî uygulamaların eğitim ve kamu hizmeti gibi sektörlerde yasaklanmasının ateist militanlar tarafından laiklik olarak sunulması, bahsi geçen Müslüman vatandaşlarına “laiklik yaşam tercihimize engeldir” fikrini veriyor. Hâlbuki Müslüman vatandaşların acilen bu ilkeyi sahiplenmeleri ve laik olmak için daha az Müslüman olmaları gerekmediğini anlamaları gerekiyor.

Gelelim Batı’da çok yaygın olan ve ortadan kaldırılması gereken bir başka iddiaya: “Müslüman vatandaşlar yasal düzenlemeleri dinî pratiklerine uygun hale getirmek için değiştirmek istiyorlar.” Doğrusu, yasal düzenlemeler zaten (büyük ölçüde) söz konusu dinî pratiklerin hürce uygulanabilmesini temin etmektedir.

Müslüman vatandaşlar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve demokratik devletlerin anayasalarında bulunan bireysel haklardan taviz verilmesini istemiyor. Tam aksine, tek istedikleri şey mevcut yasaların hakkaniyet ve adaletle uygulanmalarıdır. Fransa’da 2004’te okulda dinî simgelerin yasaklanması, Fransa’da 2010’da ve Belçika’da 2011’de kamusal alanda peçe giyiminin yasaklanması, İsviçre’de ise 2009’da minarelerin yasaklanması, mevcut insan hakları alanının değiştirilerek daraltıldığını ve bununla beraber geri adım atıldığını gösteriyor. Bir de Belçika’da okullarda ve kamu hizmetinde dinî simgeler konusunda yasa tasarılarından, Belçika kamu otoritesinin İslam kültünün iç işlerine karışmasından ve camilerin seçim kampanyaları dönemlerinde siyasiler tarafından miting alanı olarak kullanılmasından bahsetmek gerekiyor. Tüm bu örnekler, esasında Müslüman vatandaşların laiklik ilkesine aykırı olan düzenlemelere maruz kalmasıyla birlikte, tüm vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini tehlikeye atan düzenlemelerin hedeflenmesine yol açıldığını göstermektedir.

Bu çerçevede, Batı’daki “laik kesim”’in tutarlılıkla laiklik ilkesinin arkasında durması ve dün Katolik kilisesinin siyaset üzerindeki hâkimiyetine karşı verdiği mücadele ile bugün bireysel özgürlüklere karşı verilen mücadeleyi birbiriyle karıştırmaması gerekir. Bir başka deyişle, açık açık ayrımcılıkları meşrulaştıran söylemlerden uzaklaşması gerekir.

“Laiklik nedir?” sorusuna verdiğimiz cevaptan yola çıkarak “Türkiye devleti laik miydi?” sorusuna dönebiliriz. Özellikle ilk paragrafta altını çizdiğimiz bakış açısının temelsiz olduğunu ifade edelim ve örneklendirelim.

1924 Anayasasındaki “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslâmdır” ibaresi 1928’de yapılan bir değişiklikle kaldırıldı. Laiklik ise 1937’de anayasallaştı, fakat hep sözde kaldı. Laikliğin bileşenleri olan eşitlik, ayrımcılığa karşı mücadele ve özgürlük hiç bir zaman gerçek anlamıyla var olmamıştır. Türkiye’de laiklik, belli bir devlet ideolojisini meşrulaştırma işlevi görmüştür. Bahsi geçen ideoloji ise Kemalizm’dir. Bu ideoloji, dinin kamusal alandaki etkisinin kırılması, devlet kontrolüne sokulması ve olabildiğince görünmez hale getirilmesini öngörüyordu. Nitekim de öyle oldu. Örneğin, 1925’te Batı tarzında şapka takmanın zorunluluk haline getirilmesi, 1924’te Müslüman ve Hristiyan din okullarının kapatılması ve 1925’te İslamî mabetlerin yasaklanması bunun tezahürüydü.

Cumhuriyete şekil verecek olan bu devlet ideolojisini oturtmak için orduya “laiklik ilkesinin garantörü” rolü verildi. Türkiye’de “laiklik”, Kemalistler tarafından ordunun yardımıyla halkın kontrol edilmesine alet olarak tasarlandı. Bunun içindir ki “laikliği korumak”, bu ülkede meydana gelen bütün darbelerde (1960, 1971, 1980, 1997 ve kısmen 2007) kullanılan gerekçeler arasında yer almıştır. Konu daha karışık olsa da 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünü de bu bağlamda değerlendirmek mümkündür.

Özetle Kemalizm, bireysel din özgürlüğünün kullanımını neredeyse imkânsızlaştırıp orduya siyasete müdahale etme yetkisini vermiştir. Fakat bununla yetinilmedi. Halkın ezici çoğunluğunun dini olan İslam’ı kontrol altına almak üzere 1924’te bir kamu kurumu kuruldu: Diyanet İşleri Başkanlığı. Esasında bu kurum, Osmanlı döneminin bir bakanlığı olan ve Cumhuriyet’e geçişle kaldırılan “Şeriye ve Evkâf Vekâleti”’nin yerine, devletin ideolojik amaçlarına hizmet için bir araç haline dönüştürülerek kuruldu. Devlet, Diyanet yoluyla doğrudan İslam dini üzerinde vesayet oluşturuyor. Söz konusu vesayet, devletin doğrudan Cuma hutbelerinin içeriğine karışması ve imamların doğrudan devlet tarafından eğitilmesiyle tezahür ediyor. Diyanet’in bu haliyle varlığı, en başta din-devlet ayrımı ilkesini ihlâl ediyor, çünkü bir devlet kurumu olarak doğrudan dinî bir cemaatin iç organizasyonuna ve işleyişine karışıyor. Bunun yanında, gerek sadece İslam dinine ve bilhassa Hanefi mezhebine dayalı olması, gerekse Müslüman ve gayri-Müslim bütün Türkiye vatandaşlarının vergileriyle çalışması müessese olarak bir ayrımcılık teşkil ediyor.

Gayri-Müslim ve hatta gayri-Sünni ve gayri-Hanefi cemaatler ise otonom bir şekilde finansmanlarını sağlamak durumundalar. Bazen de idari birtakım engellemelere maruz kalıyorlar.

1923’te imzalanan Lozan Antlaşması’na göre Türkiye’de, gayri-Müslim azınlıkların sivil, siyasî ve kültürel hakları tanınmıştır. Ancak fiilen Lozan Antlaşması’nda geçen dinî azınlıklar arasında tanınanlar sadece Yunan, Ermeni ve Yahudi azınlıklar ile sınırlı. Söz konusu azınlıklara ise Lozan Antlaşması’nda sıralanan hakların tümü verilmiyor. Bunun ötesinde ise ne Aleviler, ne Bektaşiler, ne Caferiler, ne Katolikler ne de Protestanlar Türkiye’de resmî olarak tanınmaktadırlar.

Bir diğer mesele ise devlet okullarında zorunlu din dersinin var olması. Bunu da yine Kemalizm’in laikliği alet etmesiyle ordunun 1980’de yaptığı darbe sonrasında oluşturulan 1982 darbe anayasasının 24. maddesine borçluyuz. Zorunluluk olmasının yanı sıra söz konusu dersin ağırlıklı olarak Hanefi Sünni İslam’a yer vermesi sorunuyla karşı karşıyayız. Katılım zorunluluğunun kaldırılması özellikle Alevi cemaati tarafından uzun zamandır talep ediliyor. Türkiye devletinin Eylül 2014’te bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından uyarıldığını hatırlayalım.

“Türk laikliği” olarak sunulan sistem somut olarak vatandaşlar nezdinde din özgürlüğünün tümüyle yasaklanması, kurumlar nezdinde ise İslam dininin her yerde tek başına görünür olmasını öngörüyor. Tam bir paradoks.

Aslında tüm bu saydığımız gözlemler şaşırtıcı değil. Kemalizm, ideoloji olarak özünde ulus-devlet yaklaşımına dayalı olduğu için gerek dinî gerekse etnik çeşitliliğe terstir. Bu sebeptendir ki on yıllar boyunca İslam dini dışında diğer bütün dinlerin görünürlüğü yasaklanmıştır. Mabetlerine, arazilerine, mülklerine el konulmuş, 1937’de ise vakıf olarak organize olan dinî cemaatlerin mülkiyet hakkı ortadan kaldırılmıştır.

Gördüğümüz gibi “Türkiye, Mustafa Kemal tarafından kurulmuş laik bir devlettir” algısı tam bir hayal ürünüdür.

Diğer yandan, 2000’li yılların başından beri Türkiye’de gerçek anlamda bir laikliğin giderek belirginleşen kıvılcımlarına tanıklık etmek mümkündür. Yukarıda saydığımız sorunların bazılarının tamiratı başlamıştır. Söz konusu sürecin Türkiye’yi İslamlaştırmak istemekle suçlanan bir hükümetin döneminde başlamış olması ve devam etmesi ise yine tam bir paradoks. Meselenin bu boyutunu bir başka makalede kendi başına ele almak gerekecektir.

Mehmet Alparslan Saygın

Hukukçu, Siyaset bilimci | https://twitter.com/mehmetasaygin
“Belçika Anayasal Düzeninde Laiklik”, Fransızca başlığıyla La Laïcité dans l’ordre constitutionnel belge kitabının yazarı

Türkiye’nin AB Üyeliği Sorunsalı

Bu satırların yazarı daha çok kısa bir zaman öncesine kadar Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin şiddetli bir savunucusu idi. Bunun er ya da geç bir gün gerçekleşeceğine inanıyordu. Ancak bugün itibariyle bu hedefin bir hayal, inancın da gerçeklere dayanmadığı kanaati oluştu. Türkiye’nin Kopenhag Kriterleri [i] de dahil, eski yeni her kriteri yerine getirmesi halinde bile üyeliğin gerçekleşmeyeceği aşikâr. En azından mevcut konjonktüre bakınca bunu görüyoruz. Bu kanaatin oluşmasına sebep olan faktörlerin iyi analiz edilmesi gerekir. Popülist yaklaşımlarla tribünlere oynandığı sürece de bu pek mümkün görünmüyor maalesef.

Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecinde ortaya çıkan konjonktürün iki boyutu olduğunu söyleyebiliriz. Birincisi Batı’da Türkiye’den bağımsız olarak ortaya çıkan aşırı sağ eğilimler ve bunun siyasete ve siyasetçilere etkisi. İkincisi de Türkiye’ye karşı takınılan ikiyüzlü tavır ve bunun sonucunda ortaya çıkan anti AB refleksleridir. Bu iki boyutu irdelemeden önce AB projesine kısaca bir göz atmak gerekir. Bunu yaparken de kimin ne düşünüp ne yaptığından ziyade AB’nin, her türlü tecrübe ve hissiyattan soyutlayarak, bizim için anlamı nedir ona bakmak gerek. Aksi takdirde pireye kızıp yorgan yakma durumuyla karşılaşabiliriz.

AB bir çok boyutlu değerler manzumesidir ve bu değerlere, ister üye olarak ister üye olmadan Türkiye’nin de sahip olması gerekir. Bu değerler Kopenhag Kriterlerinde vücut bulmuştur. Siyasî, ekonomik, topluluk müktesebatına uyum ve uygulamaya yönelik adlî ve idarî olmak üzere sınıflandırılan kriterlerin en can alıcısı şüphesiz siyasî kriterlerdir. İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı, azınlıkların korunması olarak ifade edilen siyasî kriterlere uymak illa da AB üyesi olmayı gerektirmez. Kendisine saygısı olan ve demokrasi ile idare edildiğini iddia eden her ülkenin bu kriterlere uyması zaruridir, aksi takdirde demokrasileri özürlü olur.

17 Aralık 2004’te çetin bir pazarlık sürecinden sonra Türkiye’nin artık şartları yerine getirdiği ve tam üyelik için müzakerelerin resmen başlatılması kararı alındı. Ancak açılan fasıllar çok yavaş ilerledi ve bazı ülkelerin kendi iç politik kaygıları yüzünden zaman zaman süreç sabote edildi. Hem AB yöneticileri hem de üye ülke yetkilileri Türkiye’nin üyeliği söz konusu olunca Kopenhag Kriterleriyle yetinmek istemedi. Müktesebatla ilgili görüşmeler sürerken sürekli yeni kriterler öne sürerek üyelik sürecini sekteye uğrattılar. Bu da hem müzakerecileri hem de Türk kamuoyunu oldukça irrite etti ve haliyle de kamuoyu desteğini olumsuz yönde etkiledi.

Yine, gerek AB gerekse üye ülkelerin yetkililerinin Türkiye söz konusu olunca problem odaklı düşünüp ona göre hareket etmeleri de süreci olumsuz yönde etkiledi. Vurgu kat edilen mesafeye değil de istisnalara yapıldığı için motivasyon yara aldı. Bir de buna Türkiye’nin müzmin meseleleriyle ilgili aldığı tedbirlere yapılan haksız eleştiriler de eklenince müzakereler ya buz gibi bir atmosferde yürütüldü ya da donduruldu. Bunun en bariz örneği terörle mücadele için alınan tedbirlerin sürekli masaya getirilmesi, hatta kırmızı çizgi olarak dayatılmasıdır. Bir taraftan terörün sancılarını iliklerine kadar hisseden Türkiye’ye alınan tedbirler konusunda baskılar yapılırken bir taraftan da terör ve teröristlere dolaylı ve/veya doğrudan destek verilmesi iplerin iyice gerilmesine sebep oldu diyebiliriz.

AB’nin tam üyelik müzakereleri yaptığı bir ülkede yapılan darbe kalkışmasına kayıtsız kalması da mevcut olumsuzluğu tetikledi. Türkiye’nin 15 Temmuz’da yalnız bırakılması AB’nin Türkiye politikasının bir yansıması olarak da görülebilir. ‘Demokratikleşmesi’ konusunda ısrarlı oldukları ülkenin meşru iktidarını şiddet kullanarak devirmeye kalkışanlarla empati yapılması AB’nin vitrinine koyduğu değerlerle örtüşmedi. Daha düne kadar şüpheyle baktıkları Gülenistleri 15 Temmuz sonrası demokratik hakları ellerinden alınmış mağdurlar olarak görmeye başladılar. Öyle ki, FETÖ Türkiye’de meşru siyaset yapıyormuş ya da yapmak istiyormuş da rakibi Erdoğan buna izin vermiyormuş gibi bir algı ısrarla zihinlere kazındı. 15 Temmuz kalkışmasına karşı kitle direnişi mütemadiyen sadece Erdoğan ‘yandaşları’na indirgendi.

Sadece AB’de değil Batı’nın genelinde ırkçılık ve islamofobinin yükselen değerler olduğu herkesin malûmu. Hal böyle olunca ezici ekseriyeti Müslüman olan Türkiye’ye karşı da büyük bir antipatinin olması doğal bir yansıma. Bu olgunun siyasilerin eylem ve söylemlerine de yansıdığı gayet açık bir şekilde görülmektedir. Daha bundan 15-20 yıl öncesine kadar yüz kızartıcı suç olarak değerlendirilen söylemler bugün en ‘saygın’ politikacılar tarafından dillendirilebilmektedir. Bu durum Türkiye söz konusu olunca daha da belirgin hale gelmektedir. Türkiye’deki her türlü gelişme bağlamından çıkarılıp her türlü arka plan göz ardı edilerek değerlendirilmektedir. Hatta her şeyin doğrudan Erdoğan’la ilişkilendirildiğini bile söyleyebiliriz.

Tamam, yükselen ırkçılık, Avrupa merkezli (eurocentric) düşünme, müstemlekeci mantalitesi, islamofobi gibi birçok faktör olumsuzluğa katkıda bulunmaktadır, ancak bizim hiç mi kusurumuz yok diye sormak lazım. Haklı sebepleri olsa da sorumluluğu sadece başkalarına yüklemek pek akılcı bir yaklaşım olmayacaktır. Esaslı bir özeleştiriye her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmakla birlikte an itibariyle özeleştiri için gerekli altyapının da olmadığını gözlemlemekteyiz. Kimsenin ortaya çıkan olumsuzlukta kendi payının da var olabileceğini kabul ettiği yok.

3 Ekim 2005 tarihinde başlayan AB’ye katılım müzakerelerinin toplumsal hayatın hemen her alanını kapsayan 35 fasıl üzerinden yapılması hedeflenmekteydi. Bugüne kadar da her türlü engellemelere rağmen 16 fasıl müzakereye açılmış ve bunlardan bir tanesi de geçici olarak kapatılmıştır. Açılan fasılların büyük bir bölümü de 11 yılı aşkın sürecin ilk beş yılında sırasıyla Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın Dışişleri Bakanlıkları döneminde gerçekleştirilmiştir. Ahmet Davutoğlu’nun bakanlığının ilk döneminde göreceli de olsa bir ilerleme kaydedildi, ancak 2011’den itibaren sıkıntılar alenileşmeye başladı.

2011 yılının Temmuz ayında Avrupa Birliği Bakanlığı’nın kurulmasıyla baş müzakerecilik Dışişleri Bakanlığı’ndan alındı. Bakanlığa ilk atanan Egemen Bağış’ın yoğun mesai harcadığına şahit olduk, ancak bu yoğun mesainin sonuç verdiğini söyleyemeyiz. Hatta müzakereler için harcanması gereken mesaiyi Avrupalı Türklere popülist söylemlerle geçirdiğini söylersek abartmış olmayız. 2013 Aralık ayında Bağış’tan görevi devralan Mevlüt Çavuşoğlu da pek etkili olamadı. Kanaatimce etkili olmak için çaba da sarf etmedi. Brüksel’e karargâh kurmak yerine seçim bölgesi Antalya’da seçmenleriyle haşır neşir olmayı tercih etti diyelim.

29 Ağustos 2014’te Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi sonucu Başbakanlık görevini devralan Ahmet Davutoğlu’ndan boşalan Dışişleri Bakanlığı’na Mevlüt Çavuşoğlu getirildi. Sayın Çavuşoğlu yeni görevi esnasında da alışkanlıklarını sürdürüp seçmenlerine gereken ilgiyi göstermeye devam etti ve ediyor. Ondan boşalan koltuğa oturan eski büyükelçi Volkan Bozkır’ın büyük çaba sarf ettiği malûm, ancak onun şanssızlığı konjonktürün oldukça kötü durumda olmasıydı. Bir diğer şanssızlığı da Türk hükümetinin AB’ye üyelik müzakerelerini ciddiye almaktan vazgeçmiş olmasıydı. Şimdiki bakan Ömer Çelik’in tavrı, başka bir ifadeyle tavırsızlığı bunun en bariz göstergesidir.

Türkiye’nin Gezi Olaylarıyla başlayan imaj erozyonu 17-25 Aralık operasyonlarıyla iyice etkisini hissettirmeye başladı. AB’de Türkiye’nin olaylara müdahalesiyle ilgili yüksek sesle dillendirilen eleştirilere aynı şiddette cevap verildi. Hatta bununla da yetinilmedi ve AB’nin eleştirilerini art niyetle yaptığı ve zaten patolojik olarak Türkiye düşmanlığının var olduğu iç kamuoyuna sürekli dikte ettirildi. Bazı siyasiler biraz daha ileri giderek Avrupa ülkelerini birer birer dolaşıp Avrupalılara saydı saydırdı.

Kısacası AB’ye girmek isteyen bir ülke olarak süreci iyi yönettiğimizi iddia etmek mümkün değil. Muğlak ifadelerle sorumluluğu başkalarına yüklemek belki kamuoyunu rahatlatır, ancak meselelere çözüm getirmez. Bence atılması gereken en önemli adım AB’yi Türkiye’nin müzmin sorunlarının ortağı yapmaktı. Bunun için hiçbir çaba sarf edilmedi maalesef.  AB’yi bir partner olarak yanımıza çekebilseydik bugün farklı şeyleri konuşuyor olurduk. Bunu yapamadığımız gibi müzmin Türkiye karşıtlarının eline bolca malzeme verdik.

Artık AB üyeliğinin bir hayal olduğu ve buna ilaveten AB’nin kendi misyonundan sapmış olduğu gerçeklerinden de hareketle durumumuzu yeniden gözden geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim. Ancak bu gözden geçirme AB normlarından vazgeçme anlamına gelmemelidir. Tam aksine eskisinden daha iştahlı bir şekilde bu normlar toplumsal hayatın her alanına uyarlanmalıdır. Aksi takdirde pireye kızıp yorganı yakmış olacağız.

[i] https://www.tbmm.gov.tr/komisyon/insanhaklari/pdf01/437-438.pdf