Ana Sayfa Blog Sayfa 168

Haksız Rekabet – 2

Haksız Rekabet – 1

Bir önceki yazımda yasama gücünü kullanarak bazı firmaları sektör dışına itmenin haksız rekabete engel değil, bilakis sebep olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Aslında bu konu “korumacılık” başlığı altında iktisatçıların yüz yıllardır tartıştığı bir konudur. Adam Smith, David Ricardo ve Frederic Bastiat gibi klasik iktisat düşüncesinin baba isimleri korumacılığın zararları üzerine mebzul miktarda yazıp çizerek -bana göre- konuyu tüketmiştir (Sağduyulu biri için Bastiat’nın “Mumcular Dilekçesi” adlı hicvi tek başına yeter). Ben bu yazıda korumacılık politikalarının neden İslam’a da aykırı olduğunu anlatacağım.

Bilindiği gibi İslam dininin temel kaynakları Kuran ve Sünnettir. Siz bu kaynaklara bir iktisatçı gözüyle yaklaşırsanız burada kamu otoritesine, bireylerin mülkiyeti üzerinde çok sınırlı bir tasarruf yetkisi tanındığına şahit olursunuz. Birkaç örnek vereyim.

Öncelikle Kuran’ın 4:29 numaralı ayeti mülkiyetin taraflar arasındaki transferinin ancak karşılıklı rıza şartıyla sağlanması gerektiğini vurgulamaktadır. Güncel olaylara atıfta bulunarak izah edecek olursam ben ve booking.com gönüllü olarak iş yapabiliriz ve bir başkasının buna engel olmaya hakkı yoktur. Çünkü karşılıklı olarak alıp verdiğimiz mülkiyet başkasına değil, bize aittir. Bir üçüncü taraf olarak devlet bizim aramızdaki iş sözleşmesini iptal ederse bizim mülkiyetimiz üzerinde rızamız olmaksızın tasarrufta bulunmuş olur.

Kuran’ın 43:32 numaralı ayetinde ise bu hayatta mülkiyeti taksim etme işinin Allah tarafından yapıldığı hatırlatılmakta, bu işi üstlenmeye niyet eden kişi ve kurumlar caydırılmaktadır. Dolayısıyla mülkiyetin kimden kime geçeceği Allah’ın kevni ayetleri olan tabiat yasalarına tabi olmak durumundadır. İnsan davranışlarına tabiat yasalarının hâkim olduğu piyasa, serbest piyasadır. O halde devlet organlarının keyfî gerekçelerle insanların mülkiyetini oradan oraya yönlendirmesi Allah’ın kevni ayetlerine aykırılık teşkil ettiği gibi bu kitabî ayete de aykırılık teşkil eder. Zaten Allah’ın kevni ayetleri ile kitabî ayetleri (doğal olarak) birbiriyle tutarlıdır.

Gelelim bence çok daha önemli ve açıklayıcı olan elçinin tutum ve davranışlarına…

Elçi, taşıdığı sıfattan da anlaşıldığı gibi bir elçidir. Elçinin kendisini görevlendiren makam ile ters düşmesi zaten beklenemez ya, biz yine de bakalım.

Allah’ın elçisi arkadaşlarıyla birlikte Medine’ye göç ettikten sonra orada bir pazar kurmuş ve başta müslümanlar olmak üzere tüm insanları orada iş yapmaya davet etmiştir. Bunun için öncelikle bu pazara girip burada iş yapmanın vergiden muaf olacağını beyan etmiştir. Yani ticaret siciline işletmenizi kaydettirmek için vergi vermiyorsunuz. Damga vergisi, pul vergisi, alım-satım vergisi, gelir vergisi, kurumlar vergisi, vb. hiçbiri yok. (Kapitalist mi ne?)

Aklınıza bunun o zamanın teamülü olabileceği düşüncesi geldiyse hemen söyleyeyim; değil. Medine’de hali hazırda 4 yerleşik pazar var: Zübale, kaynuka, müzahim ve sefasif. Bu pazarların hepsinde tüccarlardan vergi alınmakta. Bildiğimiz kadarıyla o dönemde vergi muafiyeti sadece geleneksel uluslararası Ukaz panayırında mevcut.

Sonra yerli tüccardan, şehir dışından mal getiren tüccarın (yerli ya da yabancı) piyasaya girişinin engellenmemesini talep etmiştir. Yabancı tüccar, yerli tüccarın bazı mallarının çoğunu ya da tamamını satın almak istediğinde tedirgin olan yerli tüccarı teskin etmiş, mealen “satın gitsin, bir şey olmaz” demiştir.

Tüccarın piyasada kendisi için sabit yer edinmesine engel olarak imtiyazsız bir piyasanın oluşmasını teşvik etmiştir. Nihayetinde piyasa kamusal bir bölgedir. İsteyen istediği yerde satış yapabilir ve kimsenin buna engel olmaya hakkı yoktur.

Kıtlık zamanında fiyatların çok fazla yükselmesi üzerine temel tüketim mallarına ulaşımı zorlaşan yoksul kesimi başkalarının aleyhine kayırmamış ve kendisine ne kadar baskı yapılsa da fiyatlara müdahale etmemiştir. Fiyatların -mealen- tüketici talebine göre (lafzen Allah’ın yasalarıyla) belirlenmesi gerektiğini söylemiştir.

Ve nihayet başkalarının piyasaya ulaşımını kısıtlayarak arzı daraltıp kontrol altına almaya çalışan tüccarlara -kelimesi kelimesine aktarıyorum- “insanları rahat bırakın, Allah onları birbirinden rızıklandırır” (ذروا الناس يرزق الله بعضهم من بعض) demiştir. Bu ifade bugünkü iktisat dilinde “piyasa kendi kendini regüle eder” demektir.

Ayrıca kaynaklar peygamberin hayatında Medine’deki piyasadan kovulan herhangi birinden bahsetmemektedir. Bilakis bu piyasa kurulduğu andan itibaren sunduğu vergi muafiyeti sayesinde başta Medineli yahudiler olmak üzere pek çok yabancı tüccarın akınına uğramıştır. Yani piyasadaki pek çok ürün -çoğu Yahudi olan- yabancı üreticiler tarafından piyasaya sürülmüş olmasına rağmen müslümanlar bu durumdan hiç rahatsız olmamış, aksine yararlanmıştır. Bugünkü İslamcılar böyle bir piyasayı görseler herhalde müslümanların sömürüldüğünü falan düşünür ve burayı “İslamileştirmek” için mücadele ederlerdi.

Yönetime geldiğinde Allah’ın elçisinin izinden giden Hz. Ömer’in de dış ticareti teşvik ettiği, hatta bazı mallarda yabancı tüccardan mütekabiliyet esasına göre alınan vergileri bile %10’dan %5’e indirdiği rivayet edilmektedir. Tüm bu aktardığım bilgiler gerek klasik kaynaklarda gerek çağdaş kaynaklarda rahatlıkla bulunabilir. Konuya ilgi duyanlara Cengiz Kallek’in Asr-ı Saadet’te Yönetim-Piyasa İlişkisi adlı eseriyle Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi adlı eserinin ikinci cildindeki “İktisadî Sistem” başlığını okumalarını tavsiye ederim. Aslında sadece Diyanet İslam Ansiklopedisinden “Pazar” maddesini okumak bile yeterli olabilir.

O halde gelelim çözüme.

Bugün haksız rekabet adı altında yapılan haksızlıkları nasıl önleyeceğiz? Bence öncelikle bir bilinç oluşturmamız gerekiyor. Serbest piyasa bizim düşmanımız değil, dostumuzdur. Serbest piyasa yoksulun aleyhine zengini, Müslümanın aleyhine Batılı gayrimüslimi falan kayırmaz. Serbest piyasa başarıyı ödüllendirir, başarısızlığı dışlar ve bu başta yoksullar olmak üzere hepimizin hayrınadır.

Piyasada haksızlık varsa bu ancak zor kullanma yetkisini elinde bulunduran devletin faaliyetlerinden kaynaklanır. Çünkü devlet, İslam’ın piyasa konusundaki en temel ilkesi olan “gönüllülük” (4:29) şartını ihlâl eder ve doğal yollarla dağılması gereken kaynakları bir grubun keyfî kararlarına göre yeniden dağıtır (43:32). Peygamber kıtlık gibi istisnaî bir anda bile fiyatlara müdahale etmediği halde devlet her şeyin fiyatının ölçüsü olan paranın miktarını merkez bankası marifetiyle kontrol eder. İstediğinde enflasyon, istediğinde deflasyon yaratarak aslında her şeyin fiyatını kontrol eder. Peygamber atıl zenginlik dışında hiçbir şeyden vergi almadığı halde bugün devletin vergi almadığı tek bir işlem yoktur.

Bu yanlışların çoğunu sıfıra indiremeyiz belki ama en azından bir kısmını biraz azaltmak için devletten özel mülkiyete her durumda saygı duymasını talep edebilir ve razı olmadığımız devlet müdahalelerine karşı sesimizi çıkarabiliriz. Bu yazının konusu olan haksız rekabeti önlemek için; kimi işletmeleri diğerlerinin ve toplumsal refahın kaybı pahasına kayırmayı hedefleyen “rekabetin korunması hakkındaki kanunun” ve ona bağlı olarak “Rekabet Kurulunun” ortadan kaldırılmasını talep edebiliriz.

İnsanlara, piyasada rekabeti korumak diye bir işin olamayacağını, piyasanın zaten doğası itibariyle rekabetçi olduğunu, bir siyasî otoritenin ancak o rekabeti bozmaya yarayabileceğini anlatabiliriz. Serbest piyasada tekel olamayacağını, kendi kazancının peşinden koşan çok sayıda girişimcinin tekelci firmalara engel olmak için yeter şart olduğunu, bir tekelin ancak devlet imtiyazı sayesinde teşekkül edebileceğini öğrenebilir ve öğretebiliriz. Bu bilinç bir kez oluştuğunda bunun siyasî iradeye yansımasını umabiliriz. Yansımasa bile en azından bir şeyleri doğru öğrenmiş oluruz.

Haksız Rekabet – 1

Bir piyasada, müşterilerini herhangi bir sebepten ötürü rakip firmalara kaptıran firmaların para kazanmaya devam edebilmesi için tüketiciyi kendilerine çekecek yeni bir neden yaratmaları gerekir. Bunu söylediğimde bir kişinin, ideolojinin veya bir siyasi otoritenin dayattığı bir kuraldan bahsetmiyorum. Doğal bir kuraldan bahsediyorum. Birisi işini sizden daha iyi yapıyorsa tüketici doğal olarak daha başarılı olanı tercih eder, siz de öyle yaparsınız. Çünkü sınırlı kaynaklarınızı en verimli şekilde değerlendirmek istersiniz. Tabiatınız bunu gerektirir. Tabiatınızı belirleyen de Allah olduğuna göre bu aslında Allah’ın tercihi ya da teknik adıyla bir kevni ayettir.

Lakin adına devlet dediğimiz, ara sıra iyi işler yapan ama çoğunlukla da milletin malını mülkünü gasp eden organize çetenin bizdeki gibi hayli güçlü ve piyasaya müdahil olduğu ülkelerde piyasa aktörlerinin bu kuralı yasal(!) yoldan ihlal etme şansı vardır.

Nasıl mı?

Haksız rekabet şeklinde uyduruk bir kavrama dayanarak müşterisine sizden daha başarılı hizmet veren firmayı şikâyet edersiniz. Haksız rekabet kavramı, başkalarına kıyasla çok başarılı olmanın “haksız” olduğu varsayımına dayanan tembel ve kıskanç bir zihniyetin ürünüdür. Bu zihniyet az çalışıp çok kazanmak ister ama bunun gereğini yapmak istemez. Tüketiciler kendi iradesiyle rakip firmayı tercih ettiğinde hakkı gasp edilmiş mağdur rolüne bürünerek tüketicinin -gerekirse zorla- kendisinden alışveriş yapmasını sağlamaya çalışır.

Dolayısıyla başarılı firmayı bir şekilde sektörden dışlamak gerekecektir. Fakat bu özünde haksız bir iştir. Çünkü mülkiyet hakkı ve çalışma özgürlüğü gibi temel insan hak ve özgürlükleri ihlal edilmek istenmektedir. Bu yüzden bunu açıktan açığa yapmak zordur. Geniş halk kitlelerinin bunun doğru ve gerekli olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için genelde şu gerekçeler kullanılır:

  1. Büyük şirketler küçük firmaları eziyor. Küçük firmalar iş yapamıyor.
  2. (Eğer düşman firma yabancı menşeli ise) Yerel ekonomi darbe alıyor.
  3. Şirket tekelleşmeye gidiyor. Müşteriyi kendisine köle yapacak.

Böylelikle halk kitleleri bir şirketin işini çok iyi yaparak piyasaya hâkim olması halinde tekelleşeceğine, fiyatları kontrol etmeye başlayacağına ve kamu aleyhine çalışacağına inandırılır. Hele de bu yabancı menşeli bir şirketse sanki memleket işgal altındaymış gibi bir hava yaratılır, başarısız yerli üreticilerin çıkarlarını korumak için halkın milliyetçi damarı harekete geçirilir. Gereken siyasi retoriğin de (dış mihraklar, sömürgeci şirketler, vahşi kapitalizm, vs.) desteğiyle çoğunluk bu oyuna gelir ve kaliteli hizmet veren yabancı firma piyasadan kovulur. Ne yazık ki insanların anlamakta çok zorlandığı şey bu durumun tamamen tüketicinin aleyhine olduğu, tüketiciyi daha kalitesiz mal ve hizmetlerle baş başa bıraktığı, söz konusu sektörde gelişmeye engel olduğu ve ülke ekonomisini olumsuz yönde etkilediği gerçeğidir.

  1. Şirketler birbirini ezmez, rekabet ederler ve bu iyi bir şeydir.

Rekabet Allah’ın en büyük nimetlerinden biridir. Rekabet sayesinde hepimiz kaliteli mal ve hizmetleri ucuz fiyata elde etme imkânına kavuşuruz. Satın almak istediğimiz şeyleri üretenler birbirleriyle rekabet etmiyorlarsa sistem tüketicinin aleyhimize işler. Örneğin altyapı hizmetleri firmalara devlet ihalesiyle devredildiği için tekelcidir. Elektrik, su, doğalgaz fiyatlarını tüketici değil, üretici kontrol eder. Size pahalı geldiğinde başka bir firma ile çalışamazsınız. Ulaşım hizmetleri ve sosyal sigorta gibi hizmetler de genelde devlet tekelindedir. Kanun yoluyla tekelleştirilmiş her sektörde tüketicinin tercih şansı yoktur ve kendisine sunulan hizmete razı olmak zorundadır. Oysa serbest rekabetin hâkim olduğu bir piyasada üreticiler tüketiciye daha ucuza daha kaliteli hizmet sunabilmek için her türlü taklayı atarlar. Tüketici istediğini tercih eder. Dolayısıyla serbest rekabet tüketiciye hizmet eder. Tüketicinin beğenmediği üreticiyi ise ya işini daha iyi yapmaya ya da bu işi bırakmaya zorlar.

  1. Yabancı menşeli bir şirket her şeyden önce bir şirkettir.

Şirketler kâr amacı güderler ve hayatta kalabilmek için belli kâr marjlarını tutturmak zorundadırlar. Her şirket dönem sonunda sermayedarlarına söz verdiği kârları dağıtmak ve işçilerine söz verdiği maaşları ödemek zorundadır. Serbest bir piyasada bunun da tek yolu müşterilere ucuz ve kaliteli bir hizmet sunmaya devam etmektir. Bir şirketin işini çok iyi yaparak sektörün altın payını elde etmesi otomatik olarak tüketicinin aleyhine bir durum doğurmaz. Çünkü insanlar aptal ve çaresiz değildir.

Tüketiciler söz konusu şirketle iş tutmayı bırakabilirler. Alternatif mal ve hizmetlere yönelebilir veya söz konusu ürünü tüketmekten tamamen vazgeçebilirler. Ayrıca bir sektörde ortalama kar marjının yükselmesi başka girişimci ve yatırımcılara bu sektöre girme çağrısı yapar. Bir ülkenin toplam sermaye birikimi herhangi bir şirketin sermayesinden daha fazladır. Dolayısıyla bu sektöre yönelen sermaye yepyeni girişimlerle kısa bir sürede tekrar pazar payına ortak olur ve rekabeti canlandırır.

Bu bazılarının zannettiği gibi boş bir varsayım değildir. Bunu gözlemlemek çok kolaydır. Dünyanın herhangi bir yerinde 50 sene öncesinin en başarılı firmaları içerisinden kaç tanesi bugün hala hayattadır? Tarihsel veriler size gösterecektir ki bir firmanın (kanunlarla korunmadığı takdirde) uzun süre piyasada kalması çok ama çok zordur. Her zaman yeni rakipler çok daha güçlü gelmektedir. Dolayısıyla hiçbir şirket tek başına fiyatları kontrol edemez. Bilakis fiyatlar tüketicilerin tercihleri tarafından kontrol edilir.

Geçtiğimiz hafta Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB), dünya çapında hizmet veren online seyahat acentası, booking.com sitesinin faaliyetlerini -haksız rekabet yarattığı gerekçesiyle- engelleme kararı aldı.

Booking.com çok popüler bir online seyahat acentası. Alanında oldukça iyi bir hizmet sunuyor. İnsanlar booking.com sayesinde klasik seyahat acentalarını tercih etmemeye başladı. Şüphesiz bu durum, işini booking.com kadar iyi yapamayan eski usul seyahat acentalarının hoşuna gitmiyordu. Onlar da rekabet kurumuna başvurarak tatile gidecek müşterilerin zor kullanılarak kendilerinden alışveriş yapmasının sağlanmasını talep ettiler. Onlar bunu daha farklı ve süslü kelimelerle ifade ettiler ancak ben size gerçekte ne olduğunu anlatıyorum.

Benzer bir olay daha önceleri yine alanında gayet başarılı bir hizmet sunan PayPal firmasına yapılmıştı. Online para transferi sektöründeki yerli ama tembel ve kıskanç üreticileri korumak, sektöre girmeye hazırlananlara da alan açmak için PayPal’ın Türkiye vatandaşlarına sunduğu kaliteli hizmet yasaklanmış, para transferi yapmak isteyenler yerli firmalarla çalışmaya zorlanmıştı.

Yakın bir zamanda İstanbul Su Ürünleri ve Hayvansal Mamuller İhracatçıları Birliği de çıkarlarını temsil ettiği yerli balıkçılar adına Norveç somonunun ithalatına daha çok vergi bindirilmesini talep etti. Yani Norveç somonu yemek isteyen tüketicilerden (onlar biz oluyoruz) sırf somon daha az satılsın ve talep yerli balığa (yani kendilerine) kaysın diye daha çok para alınmasını istemiş oldu.

Ülkemizde bu ve benzeri durumların gırla örneği bulunmaktadır. Hemen hepsi yerli üreticiyi korumaya yönelik olan bu uygulamaların tamamı tüketiciye daha yüksek fiyatlar, daha kalitesiz mal ve hizmetler şeklinde yansımaktadır. Yani yerli üreticileri tüketiciye zarar verme pahasına kayıran uygulamalardır.

Bazıları yerli üreticilerin hali pür melalini gördüğünde bu duruma karşı sempati ve merhamet besleyebilir. Fakat şu unutulmamalıdır ki herhangi bir sektördeki tüketici sayısı üretici sayısından daima fazladır. Dolayısıyla eğer devlet kurumları kamu yararı için çalışacaksa her sektörde öncelikle tüketicinin çıkarlarını desteklemeleri gerekir. Tüketici çıkarlarına hizmet etmenin en iyi yolu ise piyasada serbest rekabete izin vermektir. Hiç kimseye yasa gücünü kullanarak hile yapma şansı vermemektir. Yasa gücünü kullanarak kimi üreticileri dışlar, kimilerini de kayırırsanız haksız rekabeti ortadan kaldırmaz, bizzat yaratmış olursunuz.

Bir sonraki yazımda bunun neden İslam’a da aykırı olduğunu anlatacağım.

İman ve Özgürlük 2 – Hayrettin Özler

1. BÖLÜM

Bilim, felsefe, sanat ve ticaret gibi pek çok alanda atılım yapmak gaybe inanmakla başlar. Edison ampulü icat etmeden önce olmayan böyle bir şeyin olabilirliğine inanıyordu.  Bir şeyin nesnel olarak olmaması onun olabilir olmadığının göstergesi değildir. Yine 14 asır evvel, bedevi ve ümmi bir toplumun 10 yıl içinde Pers ve Bizans’ı yenmesi ve bir imparatorluk kurmasının arkasında gaybe iman yatar. Çünkü “gerçeklik zindanından” ve koşullar penceresinden bakarsanız ne coğrafi, ne ekonomik, ne kültürel ne de ırksal hiçbir gerekçeyle açıklanamayan bu başarının imkânsızlığını görebilirsiniz. XII. yüzyılda Müslüman tüccarlar Hint okyanusunda geri dönüşün olmayabileceği ve hiç bir şey de kazanamama ihtimaline rağmen aylar süren yolculuklara çıkıyorlardı. İşte onların “gaybe imanları” korkularını yenmelerine hizmet ediyordu. Belki de Malezya ve Endonezya halkları bu imana duydukları hayranlıkla İslam’ı seçtiler, kim bilir? Hatta Müslüman tüccarlara neden böyle zor ve tehlikeli bir yola çıktıkları sorulduğunda muhtemelen bu denizci/tüccarlar “rızık” cevabını veriyorlardı. Rızık arayışı “risk” almayı gerektirir, risksiz rızık olmaz. Elbette riski azaltmaya çalışmak, yine gaybın sunduğu imkânlar dâhilinde ve aklın rehberliğinde gereken çaba ve araştırmayla mümkündür. Şimdiki sözde girişimciler ise devletten sermaye, koruma ve güvenlik istiyorlar. Bu Gaybe ve rızka (riske) karşı duyulan inançsızlığın bir sonucudur. Bu konuda mesela Hume ve diğer desizyonistler (kararcılık akımı denilen şey), aslında her kararın irrasyonel (hatta delilik) olduğunu yani bilinmeyene atılan bir adım olduğunu söylerler. Çünkü gerçeklik hiçbir zaman tam ve kesin olarak bir neden-sonuç ilişkisi kurmamıza izin vermez. Her karar gaybe atılan bir adımdır, tevekkül olayı tümüyle budur zaten.

Felsefe eğer Deleuze ve Guattari’nin Felsefe Nedir kitabı içinde belirttikleri gibi kavramlar üretmekse bir şey üretebilmek için onu üretmeden önce var olabileceğine inanmayı yani tahayyülü gerekli kılar. Çünkü o gaipte vardır. Mesela “biz bir şeyin olmasını istediğimizde, ona “ol” deriz ve o hemen oluverir” mealindeki ayet akla geliyor. Olmayan bir şeye “ol” diyebilmek için onun gaipte (düşüncede veya tahayyül gibi bir yerde) olması gerekir. Bu ayet madde ve madde olmayan arasındaki ayrımı, tıpkı günümüzdeki modern bilim (anti-madde denilen şey) ve felsefe (felsefe her zaman bir metafiziktir aynı zamanda) gibi, belirsizleştirmektedir. Çünkü madde ve madde olmayan ayrımı sadece bilişsel ve analitik bir ayrım olarak görülmektedir şimdilerde. Heidegger’in dediği gibi varlık ve var olmak arasında hayat ile ölüm gibi iki zıtlık arasındakinden bile daha az bir ilinti vardır.

Bilimsel şüphe dediğimiz şey aslında gerçek dediğimiz şeyden ve gerçeklik dediğimiz yapının içinde, berisinde ve ötesinde bir şeylerin olabileceğine inanmaktır. Bilimsel şüphe inkâr ve kuru eleştiri değildir. Gaybe iman var olanı her zaman olumlamak değildir ve her şeyi kuru kuruya eleştirmek hiç değildir. Gaybe iman olumlamak (kabul) ve reddetmek (inkâr) arasındaki yaratıcı faaliyetin ilk adımıdır. Aslında Bergson’un “yaratıcı hamle” veya “inanma iradesi” dediği şeyin kaynağıdır. Nurettin Topçu’nun “hareket” dediği şeydir; özgürlüktür, isyan ahlakıdır, La ilahe (ilah yoktur veya ilahlara hayır şeklinde isyan) ve illallahtır (illa da Allah’tır). “Tanrı vardır” tezine ve “tanrı yoktur” anti-tezine karşı sonsuz ve aşılamayan bir sentez, anti-tezi olmayandır “La ilahe, İllallah”. Müslümanlar hatta tüm inananlar için Tanrı(lar)ın varlığı ve yokluğunun ispatı zorunlu bir problem değildir. Haniyse tanrılar vardır ama sahtedirler, aynı zamanda yokturlar, her neyse… İslam Tanrılara isyan etmek Allah’a teslim olmak demektir. Allah ise hakikattir. Hülasa Allah, bizim tanrı dediklerimizle ve tanrı olarak edindiklerimizle alay edendir. Kuran tanrılarla alay eden bir kitaptır (“Hadi durmayın tanrılarınızı çağırın”, “onların tanrıları ne duyar, ne işitir ne de yardıma gelir” gibi).

Bir insan ancak kafasında kurguladığı Tanrı imgelemini inkâr edebilir veya inanabilir. Oysa Allah bizim kurduğumuz ve aklen inandığımız tüm teşbihlerden ve imgelemden münezzehtir. İnsan sadece kendi yarattığı bu imgelemi, bu zannı, inkâr edebilir. Teşbih, tenzih ve tevhit düzlemi; tez, anti-tez ve sentez düzleminden daha karmaşık bir zihinsel çabayı gerektirir. Bir Müslüman dua ederken şöylece bir teşbih, tenzih ve tevhit güzergâhını çoğu zaman bilinçsizce izler. “Ey her şeyi yaratan, her yerde olan, her şeye gücü yeten rabbimiz (teşbih); sen bizim sana atfettiğimiz (senin adına zihnimizde türettiğimiz) şeylerden münezzehsin (tenzih); bizi bağışla, bize yardım et çünkü biz yalnız sana kulluk ederiz (tevhit)”. Arabî “kim bir tanrıya tapınıyorsa o aynı zamanda bir putperesttir” der. Çünkü o insan kafasında yarattığı, ihtiyaç duyduğu, inanmak istediği tanrıya inanır. Yine Arabî, kim bir puta (mesela ağaca, güneşe ve yıldızlara) tapıyorsa farkında olmadan Allah’ın bir tecelligahına tapmaktadır der. Ona göre akıl halden hale geçemez veya bir halden ötekine geçerken (diyelim ki saf halinden pratik hale) bütünlüğünü yitirir. Çünkü aralığı görmez, çizginin bir yanından ötekine geçer durur. Oysa belki ancak o geçiş anında gönül gözüyle Allah’ı bilebilir. Gözler açıkken değil kapalıyken… Allah tanrılardan farklıdır…

Çoğu dindar insan, günümüzde, belki de farkında olmadan, bir Tanrı tasarımı ve ondan hareketle disipline edilmiş bir hayat veya sosyal düzeni inşa etme şeklinde siyasal-seküler projeler peşine düşmektedir. Ruhani ve felsefi dinsel yaşamdaki gerilemenin arkasında muhtemelen Charles Taylor’un karmaşık ve yorucu kitabı Seküler Çağ içinde bahsettiği inayet deizmi adını verdiği bu olgu yatmaktadır. Evet dinin emrettiği belirli ibadetleri yapmak ve günahtan sakınmaktır; evet din iman konusunda bir külliyet barındırır ama diğer pek çok açıdan cüzidir, kolaylıktır da. Dindar insan bazen –bana göre yanılgı içinde- tasarımladığı bir toplumsal yapıya veya yaşam projesine uygun hareket etmeyenleri günahkârlık veya daha kötüsü inançsızlıkla suçlayabilmekte veya bazen de mevcut pratikleri, geleneği ve alışkanlıkları dinle özdeşleştirmektedir. Dindar kulun görevi elbette eğer bilmiyorlarsa anlatmak, unutmuşlar ise hatırlatmaktan ibarettir ya da iyi bir örnek olmaktır, dayatmak değil. Hiçbir toplumsal veya siyasal düzen kutsal değildir, çünkü insan ürünüdür. İslam’da anarşizm budur zannımca; çünkü İslam, Durkheimcı bir çerçevede kutsal olan ve kutsal olmayan ayrımına dayanan bir din değildir. İslam’da anarşizm daha iyiye açılan bir kapıdır. Sadece başkaldırı ve isyan değildir. İnsan eseri olana saygı göstermek, ama ona tapınmamaktır. Kötülüğe karşı verilen bireysel veya kolektif bir çabadır, İslam’da anarşizm.

Herkes -bir çocuk bile- var olanı olumlayabilir, ona itaat edebilir ve hatta tapınabilir. Ve yine herkes eleştirebilir veya inkâr edebilir. Fakat hatırlatılması gereken şey, gündelik eleştiri ve inkâr edişlerimizin yüzde 99’u bilgiden değil cehalettendir. Gaybe iman yaratıcı ve özgür iradenin başlangıç noktasıdır. Müslüman olmak için “ben Allah’a ve Resul’üne inanıyorum” veya “yemin ederim Allah birdir ve Muhammed O’nun elçisidir” demek yetmez. Şahadet ederiz (eşhedü…), şahitlik ederiz Gaybe. Bu nasıl olur, hangi gözle ve akılla olur? Görünmeyene nasıl şahadet ederiz ve bu neden bir zorunluluktur İslam’a girmek için? Çünkü “şahadet” performatif (işlerleştirici) bir eylemdir. Bir nikâh memurunun “sizleri karı koca ilan ediyorum” demesiyle çiftlerin karı-koca olması anlamına benzer manada performatiftir.  Şahadet ederek olmayanı var etmeyiz elbette. Ancak şahadet ederek hakikatin gözünde var olduğumuzu ilan ederiz. Bizler gaip olana (varlığa) şahadet ederek onun içinde var oluruz. Biz ona görmeden iman ettiğimiz için şahadetimiz bizi görülmeye değer kılar. Böylece karşılıklı var olmuş oluruz. İman bu manada saf ve dolayımsız bir eylemdir, o yüzden bir özgürlüktür. Bu noktada Kant’ın koşulsuz (dolayımsız) buyruk ile özgürlüğü nasıl birleştirdiğini anımsamak faydalı olabilir. Toplumsal yaşamda yerleşik olan gelenek, din, haklar ve ödevler, devlet, piyasa ve hukuk çoğun dışsaldır, dolayımsaldır; yani inkâr edilemez ama aşılabilir.

Her şey apaçık, yani aşikâr, olsaydı bizim inanmak veya inanmamak gibi bir özgürlüğümüz olmazdı. Bu dünya içinde hakikatin yakin bilgisine ulaşmak tam olarak herhalde ölümle mümkündür ve hakikate ulaştığını zannetmek adeta inkâra eşdeğerdir. Hatırlayın Allah’ın Musa’yı Tur dağına davet edişini… Musa “seni görmek istiyorum” der. Tevrat’a göre Allah Musa’ya dolayımlı bir biçimde – yanan bir çalı olarak- “beni (hakikati) göremezsin çünkü gördüğün anda bu dünyadaki varlığın sona erer” der. Musa ısrar eder, “olsun görmek istiyorum”. Allah “ben kendimi şu dağa göstereyim ve sen ona bak sonra karar ver” der ve Allah dağa tecelli eder, (yüzünü, hakikati) dağa gösterir ve dağ parçalanır, Musa bayılır. Dağılan dağın yerinde kelimelerin veya on emrin yazıldığı levhaları bulur. Kelimeler…

Gaybe inanan kişi kelimeleri ve kavramları bir nesne veya bir ayraç veya bir araç olarak görmez, kelimeler ve kavramlar bir aralık ve açıklıktır. Adem peygambere verilen kelimeler neydi bilmiyorum ama sanırım bu gün kastettiğimiz kelimelerden farklıydı. Ama kanımca Âdemi kelimeler, gaybe açılan kapılardan bazılarıdır, mana dediğimiz şey budur. Gaybe iman görünen gerçeklikler arasında bir aralık bulmaya çalışmaktır çünkü gerçeklik değişkendir, inşa edilmiştir, yaratılmıştır. Usta bir okuyucu kavramları ezberleme veya gözünde canlandırmaktan öteye gider çünkü bu anlamı daraltır ve kavramlar birer fenomen haline gelir. Oysa kelimeler fenomenler değildir. Her kelime anlaşılmazdır çünkü içlerinde bir muğlâklık barındırırlar. Anlayamamak kelimelere bir muhteva yükleyememenin sonucudur, onları kendinde şeyler (numenler) olarak görmektir. Anlamak hayal gücünü gerektirir, o kavramın yerine başkasını koymayı ve ona yakın ve zıt olan kelimeler ışığında ne anlama gelebileceğine dair bir hamleyi ve risk almayı gerektirir. Her metin bir düzleme sahiptir ama özgür insan o düzleme aşkın olandır. İnsan Dünya düzleminde olan ve tarihsel olan ama aynı anda ona aşkın olan ve gaybe (mesela ölüme, sonsuza ve hatta bazılarının hatalı bir şekilde “hiçlik” dediği şeye) yönelen varlıktır. Bir metni, bir gerçekliği ve hatta bir fenomeni anlamak aşkınlığı gerektirir. Belirginliğe ve apaçıklığa kavuşmanın ötesinde bir aralığı görmeyi gerektirir. Özgür olmak aşkın olmak demektir, âşık olmak demektir.

Anlamak “ya o, ya da bu” veyahut “hepsi doğru ve hepsi yanlış” demek değildir. Fenomenlerin ötesinde ona aşkın bir düşünmeyi ve anlama kapasitesini gerekli kılar. Gaybe inanmak bir tekilliği-tek tipliği değil çokluğu gerektirir. Çokluğu kucaklayan bir göreceliliği değil çokluğun arasındaki dönemeçleri ve açıklıkları görmeyi, çokluğu oluşturan sınırları ve ayrıklıkları görmeyi gerektirir. “Bir” yani vahdet, tevhit ve bütünsellik bu şekilde -tekilleri ve tekillerin oluşturduğu çokluğu ve çokluğun arasındaki aralığı- görerek kavranır.

Sosyal psikolojinin beşeri algıda gördüğü bir yanılgı vardır, bu yanılgıya “aşırı içerilmiş olmak” diyelim. Bu yanılgıya göre örneğin sevgilisinin kendini aldattığını en son gören veya sezen kişi ahmak sevgilidir. Çünkü o sevgisi içinde kaybolmuştur gördüğü ve inandığı gerçeklik/ilişki bir illüzyondur/yanılsamadır. Bunu herkes görür ama o göremez çünkü aşırı içerilmiştir. Dünya içinde “ona düşmüş” şekilde var olmaya devam edersek dünyanın bizi aldattığını bilemeyiz. Tıpkı ahmak âşık gibi… Bir paranoyak ise sevgilisinin kendisini sevdiğine asla inanamaz, hep kuşku duyar, korku ve güvensizlik içine hapsolur, sevgisini yaşayamaz, dünyasını inkâr eder.  Gaybe inanan gerçek bir âşık ise her şeyin olabileceğine inanır, sevgilisini kaybetmemek için ona güvenmesi gerektiğini, değer vermesi gerektiğini bilir. Gaybe inanan aldatma ve aldanmanın olası bir şey olduğunu kabul eder. Fakat kendini saplantılı bir hale getirmeden, dünyasını ve aşkını inkâr etmeden yaşar.

Gaybe inanan kişiye göre hayat ne gecedir ne de gündüz. Gece de gündüz de bir ötekinin inkârı olduğu kadar ispatıdır da. Gece şeyleri görünmez kılar, gündüz şeyleri görünür kılar. Fakat bir şeyin görünür ve görünmez olması ne geceye ne de gündüze bağlıdır. Bu, özne (gören-bilen) ile nesne (görülen-bilinen) arasında bir ilişkidir. Mutlak cehalet ve mutlak bilginin olduğu yerde ne Tanrılara, ne felsefeye ne de iradeye yer kalır. Gaybe inanmak tüm bunlara bir yer açmak demektir. Gayb, şeylerin dönüşme anında, yani gözümüzün önünden kısa süreli kalkan perdenin ardında kendini, onu sonradan kelimelerle tarif edemeyeceğimiz şekilde veya hafızamızda tutamayacağımız şekilde gösterir bazen. Dönüşme ve dönüştürme anında yani hareket ve eylem anında hem gaybe teslim olur hem onu kısmen görürüz. Sürekli hareket halinde olma, sürekli öğrenme, düşünme, mücadele (cihat), değiştirme ve çabalama velhasıl sabır-sebatla izlenir gaybe açılan yol. İçimizdeki bu özgürlük arzusunun ardında yatan şeydir, gayb.

Gaybe inanan kişi bir alacakaranlıkta yaşar, sürekli oluşu, yaratılışı ve sonsuz olabilirlikleri görür. Gördüğü şeyin hayal mi yoksa gerçek mi olduğuna dair sorular sorar, bakar, gözlemler, okur ve bir karar verir. Karar bir sonrakine açılan kapıdır, şahadet bir kapıdır. Seher vakti doğaya çıkın, kısa bir yürüyüş yapın, gece ve gündüze göre alacakaranlığın gerçekten yaşamak olduğunu ve hayatı hissetmenin, özgür olmanın ne demek olduğunu hissedin. Gaybe inanan kişi ne hayalci bir idealist ne de bir realisttir. İdealizm özgürlüğü dışlar, realizm özgürlüğü kendine mahkûm eder. Gaybe inanan kişi “tutuculuk” ve “eleştiricilik” bağnazlığından kurtulmuş hür insandır…

Gaybe iman etmek özgürlükle beraber ihtiyatlı olmayı (ihtiyatlı bir huzursuzluğu) gerektirir çünkü dünyevi bilgide kesinlik yoktur. Gaybe iman bizi kıyametin her türlüsüne hazırlar. Gözlerimizin önünde aşinası olduğumuz düzen yerle bir olurken onunla yüzleşmemizi sağlar ve oluşmakta olan veya olabilir yeniye gözlerimizi açar. Bizim yıkılmakta ve yeniden yapılmakta olan gerçeklikle yüzleşmemizi kolaylaştırır. Özgürlükle yoğrulmuş yeni toplumsal değerler yaratmamızı yeni bir düzeni birlikte kurmamızı mümkün kılar. Bitmeyen bir arayıştır gaybe iman, çünkü gördüğümüz ışığın binlerce yıl önce ölen ve artık sönmüş bir yıldızın ışığı olduğunu ancak bu sayede kavrayabiliriz.

Avrupa: Miras, Meydan Okuma, Vaat – Dr. Jan Berting

Yazan: Oğuzhan Yanarışık

sadasdasModern Avrupa, çeşitli milli kültürlerin bir araya gelerek oluşturduğu topluluk olarak resmedilebilir. Rotterdam Erasmus Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Jan Berting, Adres Yayınları’ndan çıkan Avrupa: Miras, Meydan Okuma, Vaat isimli kapsamlı kitabında tarihinin dönüm noktasında bulunan bir kıtayı analiz ediyor. Avrupa’nın modernleşmenin cazibesine kapılmasını anlamakla birlikte, ortak mirasa saygı duyulmasının öneminin altını çiziyor. Avrupa’nın geçmişi ve geleceği arasındaki gerginlikle mücadele ettiğini vurgulayan Berting, modernleşmenin zorluklarını belirlemekle kalmayıp, aynı zamanda ilginç çözüm önerileri getiriyor. Bunu yaparken de Avrupa’da İslam’ın yükselişi, siyasî liberalizm ve bireysel özgürlükler gibi farklı konuları ele alıyor.

Neredeyse her gün yeni bir kriz ve olumsuz haberle gündeme gelen Avrupa kavramını günlük tartışmaların gölgesi dışında anlamaya çalışmak açısından bu kitap okuyucuya yeni bir soluk getiriyor. Aynı zamanda Avrupa’nın mevcut değer ve kazanımlarını kaybetmesine sebep olabilecek tehlikelere işaret ediyor. Avrupa’nın geleceğinin “hülyalara, vesveselere ve mitlere değil, içinde yaşadığımız dünyanın zengin ve sağlam anlayışına dayanan siyasî tercihlere bağlı olarak” kurgulanması gerektiğini belirtiyor.

Yazar kitabına öncelikle uygarlık ve kültür kavramlarını analiz ederek başlıyor. Daha sonra kollektif kimlik oluşum sürecini inceliyor. Avrupa kimliğini oluşturan faktörleri ve Avrupa toplumlarının kollektif sembollerini anlatıyor. Son olarak da modernleşmeye karşı verilen tepkileri ve Avrupa’nın karşı karşıya olduğu belli başlı tehlikeleri detaylandırarak, Avrupa toplumlarının önündeki seçenekleri sıralıyor.

Avrupa’nın önümüzdeki süreçte önemli tercihler yapmak zorunda olduğunu ifade eden Berting, Avrupalıların Avrupa Birliği’ne bağlılığının gittikçe düştüğünü vurguluyor. Avrupa Birliği’nin özellikle ilk elli yılında elde ettiği başarıları gölgeleyen tehditlerle demokratik ve rasyonel yollarla mücadele edilmesi gerektiğini ifade ediyor. Kısacası, Avrupa kıtasının dününü, bugünü ve muhtemel geleceğini anlamak isteyen okuyucuya doyurucu bir analiz sunuyor.

Satın Al

Düşkünlük bu kadar kolay mı?

Bazı kavramlar çok özeldir ve ulu orta kullanılmamalıdır. Bu tür kavramlardan birisi de ‘düşkünlük’tür. Alevi inancında çok özel bir yere sahip olan bu kavramın keyfi bir şekilde kullanması hem içeriğinin boşalmasına hem de etkisinin kaybolmasına yol açıyor. Düşkün ‘suçlu’ demektir ve bu cezanın uygulanabilmesi için öncelikle Aleviliğin ön şartlarını yani yola talip olma, ikrar verme, Musahip tutma vb. erkanlardan geçmek gerekir. Bir kimse Dede (Seyit) soylu bile olsa bu şartları yerine getirmemişse ‘Ham Ervah’dır ve Alevi sayılmaz. Bu sistem bugün çok az bölge dışında işlemediği için Alevilerin çoğu teknik olarak Alevi sayılmaz ancak ebeveynlerine nispetle etnik bir aidiyet gibi Alevi sayılabilirler.

***

Bir talip bu şartları yerine getirdikten sonra bir suç işlese ‘suçu sabit’ bile olsa ancak ‘Görgü Cemi’nde yargılandıktan sonra ‘düşkün’ ilan edilebilir.

Alevilikte talip hâl ve hareketlerinden tek başına sorumlu değildir. Musahibi ve yol kardeşleri de sorumludur. Eğer bir talibin hal ve gidişatında birtakım yanlışlar var ise ve bunları düzeltmemekte ısrar eder veya büyük günahlardan birini (cinayet, zina, hırsızlık, iftira vb.) işlerse yol kardeşleri o talibi Pir’e şikayet ederler. Çünkü ‘yol’ ‘hatır’dan üstündür “Hatır kalsın, yol kalmasın” denir.

Hakkında şikâyet olan talip için önce tahkikat yapılır ve talibin suçlu olduğuna kanaat edilirse talibe ve davacılara ne zaman, nerede yargılanacakları bildirilir.

Bu erkânda mümkünse Pir, Mürşit ve Rehber üçü de hazır bulunur ve bu erkâna ikrar vermiş, musahip tutmuş, görgü erkânından geçmiş taliplerde katılır. Ayrıca aynı çevrede oturan ve kararın isabetli olmasına katkısı olabilecek kâmil insanlar da davet edilebilir. Taraflar da varsa tanıkları ile katılırlar. Bir talibi ancak bağlı olduğu ocak yargılar.

Pirler erkânda bulunanlara olayı etraflıca anlatır; sonra davacı meydana alınarak dâra çekilir, ‘doğru konuşacağına’ dair yemin ettirilir, ifadesi alınır, varsa şahitleri dinlenir. Dava edilen talip ve şahitlerine de aynısı uygulanır. Talip gelmezse gıyabında karar verilir çünkü gelmezse suçu kabullenmiş olur; ‘düşkünlük’ ancak bu şekilde ilan edilir. Düşkünlük cemiyetten kısa süreli ya da tamamen uzaklaştırma, bir miktar para ya da mal cezası olarak uygulanabilir.

Hal böyleyken bazı Alevi ve Alevi örgütlerinin -bu yetkiyi nereden aldıkları ayrı bir konu- kendilerince hal ve tutumlarını beğenmedikleri kişi ya da örgütleri ‘düşkün’ ilan etmeleri tartışmalı bir durumdur. Bu tavrın yol-edep-erkân bağlılığından ziyade siyasal bir tutum olarak sergilenmesi, siyasal çıkar, beklenti ya da görüşlere alet edilmesi ise Alevilere yarardan çok zarar veriyor.

Siyaset sorunları çözmek için bir araç ise bazı Alevi ve örgütlerinin sorunlarının çözümü için farklı siyasal odakların desteğini alabilmek, davalarını savunabilmek için ilişki kurmaları ve çaba harcamalarını yadırgamak ve düşkünlükle itham etmek ancak hafiflik olur. Siyaseten bir partiye-ideolojiye mesafeli durmak ya da yakın olmak ancak şahsi bir seçim olabilir. Alevi olmak bir bireyi otomatik olarak bir partiye-ideolojiye yakın kılmadığı gibi uzakta kılmaz. Bu tüm kesimler için geçerlidir.

Amaç ait olduğumuzu düşündüğümüz etnik-dini-kültürel sosyal yapıların kazanımı ise nerede olursa olsun bu faaliyetler saygıya değerdir. Nasıl beğenmek zorunda değilsek kötüleme hakkına da sahip değiliz.

***

Konuyu çifte standardı anlatan bir hikayeyle bitirelim:

Bir seçim sırasında … ilinden bir Alevi derneği yöneticisi bir partiden aday olur ve bağlı bulunduğu federasyonun başkanına şikâyet edilir. Başkan şikayeti dinledikten sonra “Öyleyse şikayetçiler olarak sizler de yarın hepiniz dernekteki görevlerinizden istifa edin ki ben de o şahsın istifasını isteyebileyim” der. Şikayetçiler “Nasıl olur?” diye şaşırınca “Sizler de filanca partinin encümen adayı değil misiniz?” diye sorar…

Karar Gazetesi, 22.03.2017

Bireysel Emeklilik ve Bireysel Sorumluluk

1 Nisan 2017 tarihinden itibaren kamuda çalışan ve yaşı 45’in altındakiler zorunlu olarak BES (Bireysel Emeklilik Sistemi)’e dâhil edildi.  Sistemin başlangıcı 2001 yılına dayanmaktadır. Sistem 2004’te toplumla aktif bir şekilde tanıştırılmış ve sisteme kitlesel katılımlar bu yıldan itibaren gerçekleştirmiştir. 2004’ten itibaren BES’i desteklemek ve 18 yaşından büyük tüm bireylerin sisteme katılması için hükümetler bir dizi teşvik programını hayata geçirmiştir. Emeklilik Gözetim Merkezi raporlarına göre sistemde 2004 yılında 334,557 kişi yer almıştır. Bu sayı 2014 yılsonu itibarıyla 5.092.871 kişiye ulaşmıştır. Aradan geçen süre içinde hükümetler sistemi güçlendirmek için pek çok teşvik adımını gündeme taşımıştır. Sonuçta, bütün bu adımların “yeterli” olmadığına karar verilmiş ki zorunlu BES dönemi hayata geçirildi. 1 Nisan 2017’den itibaren 2.5 milyon kamu çalışanı sisteme entegre edilmiş olacak. Katılımcılar iki ay içinde sistemden çıkabilecekler.

BES, hepimizin bildiği gibi bir emeklilik ve sağlık güvencesi değil. Bireysel olarak en az 10 yıl sistemde kalmaya ve gerekli ödemeyi yapmaya dayanıyor. On yıl sonra biriken para, toplu bir şekilde ya da belli taksitler halinde alınabiliyor. Sistem esas olarak “bireysel tasarruf” sistemi şeklinde çalışıyor.

BES’in ortaya çıkmasında üç temel etkenden söz edilebilir. Birincisi, ülke içindeki yetersiz tasarruf miktarıdır. İkincisi ise, kamunun üstlendiği SGK (Sosyal Güvenlik Kurumu)’nın açıklarının bir türlü kapatılamamasıdır. Son olarak mevcut sistemin “almadan vermek, toplanmayanı dağıtmak” üzerine kurulu anti-ekonomik yapısıdır. Devlet, topladığından daha fazla fonu dağıtmaktadır. Hiç ödenmeyen primi günü gelince alacaklıya ödemektedir. Bütün bunlar sistemde reformu zorunlu kılmaktadır. Bundan böyle bireyler, sırtını devlete dayayarak fonlanmasını ve hayat çizgisinde yer alan riskleri üstlenmesini bekleme hakkına sahip değildir.

Türkiye’de son araştırmaya (TÜİK, 2017) göre ortalama yaşam süresi 78 yıl olarak ölçüldü. Bu durumda bireyin ilk 20-24 yıl ailesinin bakımına muhtaç, 30-35 yıl çalışma hayatında ve 30+ yıl da emeklilik yaşamının içinde olacağını öngörebiliriz.  Ayrıca çalışma yıllarında da hayat çizgisi içinde birtakım sağlık sorunları ve ekonomik kriz yaşama ihtimali bulunmaktadır. İşte burada bireysel sorumluluk devreye giriyor. Hayatın getirebileceği risklere ve fırsatlara karşı olarak hazırlıklı olmak son derece önemlidir. Hem vücut sağlımızın devamı için hem de ekonomik yapımızın bozulmaması için çalışılabilen ve para kazanılan yılların, ayların hatta günlerin iyi değerlendirilmesi gerekmektedir. Küçük tasarrufların ileriki yıllarda çok büyük kazanımlar doğuracağını düşünmek, bireysel sorumluluk almak anlamı taşımaktadır. Günün birinde yaşanacak bir krize ancak bu şekilde hazırlıklı olabiliriz. Geleneksel olarak devam eden “devlete havale etme” alışkanlığı artık son bulmalıdır. Bunca yıl onca teşvik adımlarına rağmen kamu çalışanlarının BES’e ilgisiz olması kaygı vericidir. Kamunun “Ağustos Böcekleri”, başlarına bir felaket gelince, devletin tüm imkânlarının ve toplumun seferber olmasını beklemektedirler. “Vermediklerini” “almak” istemektedirler. Her konuya “duyarlı” kamu sendikaları ve diğer örgütler, devlet hazinesinin kendilerine çalışmasını talep etmekten geri durmamaktadır. Oysa kamusal sosyal güvenlik sistemi pahalı, verimsiz ve kalitesizdir. Bunun yerine, özel sektörün yer aldığı, çalışanların tercihte bulunabileceği, esnek bir emeklilik, sağlık güvenlik sistemleri hayata geçirilmelidir. Hepsi yüksekokul mezunu olan bireylerin hayatlarının tüm sorumluluğunu devlete bırakmalarının bir izahı olamaz.

Yeni dönem “zorunlu” da olsa BES sayesinde dikkate değer bir fırsat sunmaktadır. Bireyler yaşamlarındaki çeşitli problemlere karşı daha dayanıklı daha güvende olacaklardır. Bundan böyle sosyal güvenlik sisteminde de radikal değişimlerin önü açılmaktadır. Çalışma hayatının baharındaki bireyler, sağda solda konuşulan iddiaları dikkate almadan “BES” ve benzeri fırsatları değerlendirmelidir.

Yeni sistemde yargı

16 Nisan referandumunda evet çıkarsa yargının durumu ne olacak? Bu mühim bir konu. Nitekim “hayır” kanadının birçok karşı çıkış gerekçesi yargının müstakbel durumuyla alâkalı. Bu yüzden, yargıyla ilgili endişeler üzerinden teklife hayır denmesini isteyenlerin tezlerini değerlendirmekte fayda var.

Temel eleştiri, teklifle yargının bağımsızlığının ortadan kalkacağı. Yargının yürütmenin — yani seçilmiş cumhurbaşkanının — kontrolü altına gireceği. İddiaya göre bu, AYM ve HSK üzerinden gerçekleşecek. Bir “hayır” broşürüne bakılırsa, yeni sistemde cumhurbaşkanı “mahkeme” olacak.

Yargıyla ilgili hassasiyetleri, yukarda işaret ettiğim üzere, gereksiz göremeyiz. Şüphe yok ki adalet mülkün de, toplumsal barışın, huzur ve refahın da temelidir ve en mükemmel şekilde gerçekleşmesi için elden gelen her şey yapılmalıdır. Ancak, her konuda olduğu gibi bu konuda da tartışma çok boyutlu olarak, somut verilere dayanarak ve dürüst şekilde sürdürülmelidir.

Yargı sorunları Türkiye’nin bir klasiği. Ne yazık ki hiçbir zaman yüzümüzü tam olarak ağartacak, ülkemizden kıvanç ve adalete güven duymamızı sağlayacak bir yargımız ve hukuk hayatımız olmadı. Daima hayal kırıklıkları yaşadık. Şüphe yok ki bu üzücü durum yargı sistemiyle ilişkiliydi. Ama tek sebep sistem değildi. Daha az dikkat çekse ve tartışılsa da, yargıdaki insan kadrosunun meslekî ve insanî nitelikleri de problemin parçası oldu.

Yargının bağımsız olmasını yargının iyi işlemesinin tek garantisi olarak görme eğilimi çok kuvvetli. Bu inanışa göre, yargıyı bağımsız yapabilirsek problem kalmaz. Yargının bağımsız olması ise özellikle yürütmeden etkilenmemesi ve yürütmeye karşı kurumsal istiklâlini muhafaza etmesi anlamına gelmekte. Bundan dolayı anayasamızda yargının bağımsızlığı sık sık vurgulanmıştır. Yargı, bürokratik vesayetin en mühim ayaklarından biri olmasından dolayı, seçilmiş organlara karşı olmaması gerektiği kadar bağımsızlık da kazanmıştır. Ama bu, yargısal problemlerin ortaya çıkmasını engellemeye yetmemiştir.

Yeni sistemle ilgili tartışmalar daha ziyade AYM ve HSK üyelerinin atanma yolu üzerinden yapılıyor. Cumhurbaşkanın buralara üye atamasının yanlış olduğundan ve yargıyı onun emrine sokacağından şikâyet ediliyor. Aslında AYM açısından cari duruma kıyasla fazla değişen bir şey yok. Askeri yargı kalktığı için AYM’deki iki askerî yargıç gidecek. Kalanları da ağırlıklı olarak Cumhurbaşkanı atayacak. HSK’da değişiklik var. Dört üye Cumhurbaşkanı tarafından atanacak. Adalet Bakanı ve müsteşarı doğal üye. Kalan 7 üye ise TBMM tarafından seçilecek-atanacak. Ama buralara yüksek yargı tarafından adaylar gösterilecek. TBMM’de vasıflı çoğunluk aranacak. Sonuç alınamazsa, son turda, tıkanmayı önlemek için kura yoluna başvurulacak. HSK ile ilgili tartışmalar son üç-beş yılın hikâyesi göz önünde tutularak yapılmalı. HSK bir mahkeme değil idarî bir organ; ama yaşadığımız olaylar en az mahkemeler kadar önemli olduğunu gösterdi. Yargıda yakın geçmişte HSYK üzerinden gerçekleştirilen bir çeteleşme, ancak yine HSYK müdahalesi ile çözülebildi. Bu yüzden HSK daima göz önünde olacaktır.

Yargı hakkındaki tartışmalarda ihmal edilen hayatî bir nokta var: Yargı ile toplum arasındaki bağ. Gerek Taha Akyol gibi pop hukukçular, gerekse akademik hukukçular bu noktayı hep gözden kaçırıyor. Oysa toplumun elinin dokunması, yargının meşruiyeti ve toplumun adalet anlayışının yargı bürokrasisinin rehberi olabilmesi açısından şart. Bu nasıl sağlanacak? Cumhurbaşkanının atama yetkilerine karşı çıkanların bu hususta da kafa yorması ve öneri getirmesi lâzım, ama hiç oralı değiller.

Öyle ya; yargı “Türk milleti adına” karar veriyor ama milletle bağı ne? Millet yargıdan nasıl hesap soracak? Yargı bürokratlarının (kasıtlı kasıtsız) vahim hatalarına nasıl engel olunacak? Herkesi denetlemesini istediğimiz yargıçlar ve yargı organları kim tarafından ve nasıl denetlenecek? Bizi yargı iktidarına karşı kim, nasıl koruyacak? Korkarım bu sorulara yüzde yüz güvenle ve kesinlikle cevap veremeyiz. İstesek de istemesek de işimiz biraz şansa kalıyor.  Kanaatimce, yargı bürokrasisinin bir kooptasyon sistemiyle kendi kendini yeniden üretmesi yerine, seçilmiş organların, yani meclisin ve cumhurbaşkanının yargıya atamalarla müdahalesi gerekli ve yararlı.

Hepimizin, ama özellikle atama yetkileri yüzünden cumhurbaşkanının yargıya egemen olacağını iddia edenlerin, düşünmesi gereken iki mesele daha var. İlki zamanla ilgili. Yargıçlar belli süreler için atanacak, ama bu süreler her halükarda onları atayan organların görev süresiyle çakışacak diye bir şey yok. İkincisi, yargı organlarının kalitesi meselesi. Yargıda kalite, atanma biçimleri kadar, hattâ ondan daha fazla, o makamlardakilerin niteliklerine, tıynetlerine, halk deyişiyle “kumaşlarına” bağlı. Sistem içinde kendisini atayana köle olacak yargıçlar varsa, bu yargıçlar nerede ve ne şekilde bulunurlarsa bulunsunlar, kim tarafından yerlerine atanırlarsa atansınlar, zaten problem kaynağı olacak. Bu böyleyse, o zaman yargı bürokratlarının eğitimi ve mesleğe alımı başta olmak üzere birçok mesele üzerinde düşünmek ve uzun vâdeli reform planları yapmak zorundayız.

Yeni sistemde yargının bağımsızlığının yanında tarafsızlığının da vurgulanması, askerî yargının kaldırılması, yürütmenin bazı işlemlerinin yargı denetimine açılması ise yargı açısından kendi başına müsbet adımlar.

Sonuç olarak, yargının durumunun yeni sistemde daha kötüye gideceği yolundaki endişeler sağlam temellere oturur görünmüyor.

Serbestiyet, 24.03.2017

Anayasa değişikliğinin içeriği – 3

İlk iki yazıda değişiklik teklifinin altı maddesini değerlendirmiştim. Bu yazıda teklifin aslî varlık nedenini oluşturan cumhurbaşkanının seçimini, taraflılığını/tarafsızlığını ve iki dönem kuralını ele alacağım.

Aday gösterme koşulları

Teklif, cumhurbaşkanlığına aday gösterme koşullarını değiştiriyor. Şimdiki halde, yirmi milletvekili ve/ya en son yapılan genel seçimlerde  yüzde 10’u geçen siyasi partiler bir cumhurbaşkanı adayı gösterebiliyor. Ayrıca, en son seçimlerde oy toplamları yüzde 10’u geçen siyasi partiler de bir araya gelerek cumhurbaşkanlığı için ortak bir aday teklif edebiliyor.

Değişiklik önerisinde ise, aday gösterme koşulları mevcuda kıyasla çeşitlendiriliyor. Buna göre; siyasi parti grupları, en son yapılan genel seçimlerde tek başına veya birlikte geçerli oyların yüzde 5’ini alan siyasi partiler ve en az yüz bin seçmen, cumhurbaşkanı adayı gösterme hakkına sahip oluyor.

Aday göstermede partiler için aranan barajın yüzde 10’dan yüzde 5’e çekilmesi ve belli sayıda seçmenin doğrudan aday gösterebilmesi, önerinin olumlu taraflarını oluşturuyor. Böylelikle cumhurbaşkanı seçimlerine daha fazla sayıda adayın katılabilmesi ve yarışın çoğulculaşmasının önü açılıyor. Buna karşılık, 20 milletvekili yerine siyasi parti gruplarına aday gösterme hakkının tanınmasının doğru bir tercih olduğu söylenemez. Zira bu, milletvekillerinin kendi başlarına hareket etme olanağını kaldırıyor ve Cumhurbaşkanlığına aday gösterme konusunda milletvekilini partisine mahkûm ediyor.

Taraflı/tarafsız cumhurbaşkanı

Teklifle, anayasanın cumhurbaşkanının niteliklerini ve tarafsızlığını düzenleyen 101. maddesindeki “tarafsızlık” ifadesi Anayasadan çıkarılıyor. Böylece cumhurbaşkanının “taraf” olması anayasal zemine kavuşturuluyor. Ancak cumhurbaşkanı yeminine dair 103. maddedeki “tarafsızlık” ifadesi varlığını koruyor.  Yani taraflı bir cumhurbaşkanı, görevini tarafsızlıkla yerine getireceğine ant içiyor! Öncelikle iki madde arasındaki bu tenakuzun giderilmesi gerekiyor.

Cumhurbaşkanın partili/taraflı olmasını bir sorun olarak görmüyorum. “Tarafsız cumhurbaşkanı” iddiası, bir mitten ibarettir. Cumhuriyetin ilk günlerinden bu yana Türkiye tarihine baktığımızda, parlamenter sistemin hiç de bîtaraf bir cumhurbaşkanı üretmediğini, aksine bütün cumhurbaşkanlarının gayet tarafgir bir yönetim sergilediğini görebiliriz. Kaldı ki sistem değişiyor; her ne kadar adına “başkanlık” denmese de, başkanlık sistemi özelliklerinin ağır bastığı bir döneme geçiliyor. Başkanlık sistemlerinde ise başkanların partili bir kimliği olur ve kimse de bunu bir anayasal dert olarak görmez.

Yeni düzenlemede baş ağrıtacak olan husus, cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin genel başkanı da olabilmesidir. Başkanlık sistemlerinin alâmet-i farikası, güçler arasında keskin bir ayrılığın olmasıdır. Ayrılık, hem iş hem de aktörler bazında düşünülmelidir. Meclis yasa yapar, başkanın işine karışmaz. Başkan ise programı dahilinde icraatta bulunur. Eğer bir yasal düzenlemeye gereksinim duyarsa, bu gereksinimini sistemin sağladığı kanallar üzerinden Meclise iletir ve Meclis de buna göre bir tavır takınır. Keza yasamanın mensupları yürütmenin içinde yer almaz, yürütmenin elemanları da yasamaya müdahil olmaz.

İki şapkayı birden takabilecek bir cumhurbaşkanın varlığı, yasama ile yürütme arasında olması gereken bu ayrılığı ortadan kaldırır. Cumhurbaşkanı hem yürütmeyi tek başına idare edecek, hem de genel başkan olması sıfatıyla Meclisi de dilediği gibi yönlendirebilecektir. Çünkü Türkiye’de siyasi partiler sıkı disiplinlidir. Vekillerin kaderi genel başkanlarının iki dudağı arasındadır. Böyle bir vasatta cumhurbaşkanına genel başkan olma olanağı da verildiğinde, yasama ve yürütme kuvvetleri tek kişide buluşmuş olur.

Bir bütün olarak bakıldığında, teklifin “kast-ı mahsus”unun bu olduğu söylenebilir. Teklif sahiplerini motive eden husus, kuvvetlerin işlevsel bir ayrılığını ve birbirlerini dengelemelerini sağlamak değildir. Aksine, teklifin müellifleri, mümkün olduğunca iki kuvveti kaynaştırmak için çaba harcamışlardır. Bunun demokrasi açısından tasvip ya da arzu edilir bir yönü yoktur.

İki dönem

Yürürlükteki anayasaya göre cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır ve bir kişi iki dönemden fazla cumhurbaşkanlığı yapamaz. Teklif, bu hükmü olduğu gibi koruyor ama bir kişinin iki dönemden daha fazla cumhurbaşkanlığı yapmasının da yolunu açıyor. Buna imkân veren iki düzenleme var.

(1) Eğer cumhurbaşkanının ikinci döneminde Meclis seçimlerin yenilenmesine karar verirse, cumhurbaşkanı bir defa daha aday olabilir. Bu hüküm, bir kişinin 15 yıla yakın cumhurbaşkanlığı koltuğunda oturmasını mümkün kılıyor.

Örnek olsun: Diyelim ki, bir kişi cumhurbaşkanı seçildi, beş yıl görev yaptı, ilk dönemini bitirdi. İkinci kez tekrar seçildi. Parlamento çoğunluğunu da elde etti.  Dört yıl cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra Meclis’teki grubuna seçim kararı aldırdı. Seçimlerin yenilenmesini Meclis istediğinden, bu kişi üçüncü kez aday olma hakkını elde etti. Seçime girdi ve beş yıl daha cumhurbaşkanlığı yaptı. Böylelikle süre 14 yıla çıkmış oldu.

(2) Eğer cumhurbaşkanlığı makamı boşaldığında TBMM’nin normal seçimlerine bir yıldan fazla bir süre varsa, 45 gün içinde cumhurbaşkanlığı seçimi yapılır. Seçilen cumhurbaşkanı TBMM’nin seçim tarihine kadar görevine devam eder; ancak bu süre onun için bir “dönem” kabul edilmez. Bu hüküm sayesinde de bir kişi 10 yıldan fazla bir süre Cumhurbaşkanlığı yapabilir.

Örnek olsun: Diyelim ki, bir kişi cumhurbaşkanı seçildi. Ama aradan bir yıl geçmeden cumhurbaşkanlığı makamı herhangi bir sebeple (vefat, sürekli hastalık, mahkûmiyet) boşaldı. 45 gün içinde seçimlere gidildi ve yeni bir cumhurbaşkanı seçildi. Seçilen Cumhurbaşkanı dört yıl görev yaptı. Ama anayasanın ilgili hükmü gereğince bu süre onun için bir “dönem” sayılmadı. Aynı kişi iki dönem daha seçimleri kazandı ve 10 yıl daha cumhurbaşkanlığı görevini deruhte etti. Böylece cumhurbaşkanlığında geçirdiği süre 14 yıl oldu.

Bir kimsenin iki dönemden ve 10 yıldan fazla cumhurbaşkanlığını makamını işgal etmesi yanlıştır. Ayrıca bu, teklifin en iddialı gerekçesine de terstir. Zira teklif sahipleri, Amerika’yı örnek gösterirler. Orada seçimlerin muntazam aralıklarla (dört yılda bir) ve aynı tarihte (Kasım ayının ilk Pazartesi gününü izleyen Salı günü) yapılmasının, siyasete bir istikrar ve öngörülebilirlik kazandırdığını belirtirler. Getirdikleri önerinin de bunu sağlayacağını söylerler.

Söz konusu hükümler bu iddianın altını oyuyor. Mecliste çoğunluğa sahip olan bir cumhurbaşkanı, artı bir dönem kazanmak için seçimleri öne alabiliyor (aldırtabiliyor). Keza, cumhurbaşkanlığının boşalması halinde de kısa aralıklarla seçimler tekrar gündeme gelebiliyor. Bunun o çok sözü edilen “istikrarı” pekiştireceği söylenemez. İki basit önlem ile bu yanlışın önüne geçilebilirdi.

İlki, klasik başkanlık sisteminin esasını kabul ederek Meclise ve cumhurbaşkanına seçimlerinin yenilenmesi yetkisini vermemekti.  Zaten başkanlık sisteminde yasama ve yürütme organlarına böyle karşılıklı bir yetki tanınamaz. Ne yasama yürütmenin, ne de yürütme yasamanın görevine son veremez, verememelidir. Bu temel ilke teklife yön vermiş olsaydı, cumhurbaşkanının süresinin uzatılması diye bir gündem olmayacaktı.

İkincisi, ABD’de olduğu gibi,  cumhurbaşkanı yardımcısının da halk tarafından seçilmesi usulünü getirmekti. Dolayısıyla eğer herhangi bir nedenden ötürü cumhurbaşkanlığı boşalsaydı, demokratik meşruiyetle teçhiz edilmiş olan yardımcısı görevi devralır ve yeni bir seçim gündeme gelmezdi.

Serbestiyet, 27.03.2017

Evlilik programlarından ne istiyorlar?

Bu dönem “darbe gerekçesiyle çıkarılan KHK’lar ile evlilik programları bile yasaklanmıştı” diye tarihe geçebilir.

Hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş yaptığı bir açıklamada (mealen) “bu programlar hakkında çok sayıda şikayet alındığını, bu konuda bir çalışma yapılmakta olduğunu, önümüzdeki KHK ile bir düzenlemenin hayata geçirilebileceğini, böylece toplumsal taleplere cevap verilmiş olacağını” ifade etti.

Evlilik programları neredeyse her ulusal kanalda var. Yanılmıyorsam hafta sonu hariç her gün de yayınlanıyorlar ve reytingleri çok yüksek. Başarılı bir iş gibi görünüyor.

Meğer bu programlar herkesin derdi imiş. RTÜK’e gelen şikâyetlerde, zirvede evlilik programları  varmış. Kaldırılması için imza kampanyaları başlatılmış. MHP 16 Şubat 2017’de “aile kurumunu olumsuz etkiliyor” diye araştırma önergesi vermiş. Ve nihayet bu programların yarattığı “infial” o raddeye gelmiş olmalı ki, hükümet çareyi darbe girişimi gerekçesiyle çıkardığı OHAL’in mümkün kıldığı kararnameleri, hayatiyet ve aciliyet içerdiği anlaşılan bu muazzam tehlikeye karşı kullanmakta bulmuş!

Şikâyetler çeşitli; ancak özetle, bu programların aile yapısını bozduğu, toplumu ahlâken yozlaştırdığı türünden iddialar üzerinde yoğunlaşıyor. Bunu önleyebilmek için, bu programların en iyisi yasaklanması — ki herhalde pek çoğunun arzu ettiği çözüm olurdu — veya katı bir “doğruluk” düzenlemesi ile sınırlandırılması talep ediliyor.

Yani insanlar bu programlardaki “kötü” söz ve davranışlardan etkilenerek ahlâken yozlaşıyorlar, kötü davranışlara meylediyorlar, yanlış şeyler yapmaya başlıyorlar.

Eğer bu sav evlilik programları için doğruysa diğer bütün programlar için niye doğru olmasın? Dolayısıyla bu açıdan diğer programlara da göz atalım.

Survivor’dan ses ve yetenek, oradan moda ve yemek kategorilerine uzanan pek çok yarışma programı var. Bu programlarda insanlar yalan söylüyor, kıskançlık gösteriyor, sözünde durmuyor, dedikodu yapıyor, ahde vefasızlık gösteriyor, rakiplerini yanıltmaya çalışıyor, oy toplamak için pek çeşitli hamleler yapıyor ve daha neler neler…

O halde tüm bunlar da yasaklanmalı; maazallah, kim bilir insanları nasıl yozlaşma ve kötü olmaya yöneltiyorlardır!

Tehlike geçti mi? Tabii ki hayır… Daha sırada magazin programları var. Sanatçıların, ünlülerin özel hayatları deşifre ediliyor, gençler lüks yaşama, gece hayatına ve eğlence dünyasına özendiriliyor, programlar çeşitli sanatçı ve ürünlerinin reklamı için kullanılıyor, yani izleyici bir nevi kumpasa getiriliyor. Madem öyle onlar da yasaklanmalı…

Bitti mi? Hayır. Daha sırada astroloji programları var. İnsanları boş inançlara yönlendiriyorlar, insanların geleceği bilme zaafını sömürüyorlar. Öngörüleri çıkmıyor, böylece insanları aldatmış oluyorlar…

Adliye ve polisiye türü programlar da pek çok risk içeriyor. Kayıp, tecavüz, istismar, cinayet, hırsızlık veya ihanet içeren vakalara yer vererek her türlü suçun nasıl işlenebileceğini, nelere dikkat edilmesi gerektiğini sergilemiş oluyorlar. Belki de bu suçlara televizyonlarda yer vererek gençleri özendiriyorlar; suçu olağan hale getiriyor, yaygınlaşmasına vesile oluyorlar.

Peki ya din programlarına ne demeli? Belki de halkımızın dini hassasiyetlerini sömürüyorlar, yanlış dinî anlayışları yaygınlaştırıyorlar; kim bilir, gerçek dini bozuyorlardır bile… Üstelik dini kullanarak servet kazanıyorlar (bu tepki gündeme gelmişti örneğin); ayıp değil mi?

Dizilere, filmlere, reklamlara hiç girmedik bile…

Bunları tek tek sıralamamın sebebi, evlilik programlarının yasaklanmasını istemenin haklı ve sürdürülebilir bir gerekçesinin bulunmadığını gözler önüne sermek. Suç işlemedikleri ve kimsenin haklarını ihlâl etmedikleri halde, insanların beğenmediğiniz, hoşlanmadığınız, canınızı sıkan, sizi rahatsız eden davranışlarına karşı bir kere devletin zor gücünü kullanmayı tercih ettiğinizde, bunun bir sınırının olamayacağını göstermek. Tutarlı kalarak birini yasaklayıp diğerlerini serbest bırakamazsınız; bir yasaklar döngüsüne girip her şeyi yasaklamak durumunda kalırsınız.

Hoşlanmadıkları ve doğru bulmadıkları davranış ve sözler için devletin zorlama gücünün kullanılmasını talep eden bu müdahaleci ve yasakçı zihniyete daha yakından bakalım. Bu zihniyetin en az üç yüzü var.

İlk olarak, bu zihniyet bir nevi riyakârlık içeriyor.

Bu insanlar kendi aileleri, komşuları veya çevrelerinde gördükleri, toplumda zaten yaygın olarak rastlanılan bazı davranış tarzlarını televizyonlarda gördüklerinde veryansın ediyorlar. Bunlar “bizim kültürümüze aile yapımıza aykırı şeyler, bizim güzel ve saf geleneğimizi bozuyor” diye yakınıyorlar. Gerçekte olanın açık edilmesinden duyulan bir hoşnutsuzluk veya gerçeğin çıplak halinden memnuniyetsizlik söz konusu.

Örneğin pek çok kişi bu programlara katılanların maddi koşullar öne sürmesini ve evlilik için maddi imkanları önemli bir kriter olarak ortaya koymasını ayıplıyor. Ne var ki para meselesi evliliklerin gerçekten de önemli bir kriteri. Bilhassa geleneksel evliliklerde, damadın işi ve/ya evi olup olmadığı, çiftlerin ailelerinin maddi güçleri arasındaki denge, düğünün, eşyaların veya takıların nasıl karşılanacağı gibi konular en temel evlilik mevzuları arasında yer alıyor.

Mesele şu: yakınılan davranışlar zaten toplumda mevcuttur; ancak gizli saklı, çaktırmadan, konu komşuya duyurmadan, öyle değilmiş gibi bir hava verilerek sergilenir. Televizyonda ise her şey açık seçiktir, hattâ ilgi çekmesi için bu “zaaf veya gerçek”lerin üstüne üstüne gidilir ve iyice abartılır. Bu tür programlar sosyal gizlilik ve bilmiyormuş gibi yapma zarafetini iplemeyebilir. Bu ise bazı insanlarda hoşnutsuzluk yaratıyor sanırım.

İkinci olarak, bu zihniyet yüksek düzeyde kibir içeriyor.

Örneğimiz üzerinden gidersek; evlilik programlarını yapanların, sunanların, yayınlayanların, reklam verenlerin, katılımcıların, konukların ve nihayet severek izleyenlerin, yani bunca insanın bile isteye yaptığı tercihlerini ve iradelerini hiçe sayacak kadar yüksek bir kibir taşıyorlar. Bu kibir onları küstah yapıyor.

Bunca insanın tercihinin yanlış veya kötü olduğunu, ancak kendi görüşlerinin doğru olduğunu düşünüyorlar. Buraya kadar sorun yok. Ancak devamında, bunca insanın aslında kendileri için neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilemeyecek ve buna karar veremeyecek düzeyde cahil veya zavallılardan oluşan bir kitle olduğunu ileri sürmüş oluyorlar. Kendileri ise bu durumda bilgili, görgülü, akıllı ve başkaları adına hüküm vermeye ehil, neredeyse üstün kişiler konumuna yükseliyor.

Ayrıca, yasaları çiğnemedikleri halde yapımcıları, sunucuları, katılımcıları kötü niyetli olmaktan “mahkûm” edebiliyorlar. Kötücül ve paragöz yapımcılar bu cahil ve zavallı kitleyi sömürüyor; kendileri ise buna kahramanca dur diyor. Onlar çıkarını düşünen, ahlâken düşkün, kötü, insanlar; kendileri ise her türlü zaafı, saplantıyı, hırsı ve nefreti aşmış, sırf toplumun iyiliği için uğraşan şövalye veya melekler payesine erişiyor.

Sadece burada kalsa keşke, ama yetinilmiyor; bunca yetişkin insan kendi tercihleri ve rızaları hilâfına, sırf kendilerinin doğru veya iyi bildiği şeyi yapmaya devlet eliyle zorlanmak isteniyor. Korkarım devlet de bu çağrıya olumlu cevap vermeye hazırlanıyor.

Bu, kibirden kaynaklanan bir küstahlık değilse nedir?

Son olarak, bu zihniyet hijyenik toplum saplantısı ile yüklü haldedir.

Bana göre bu saplantı, (yönetilenlerin iyiliğini gözetmek adına) sıvı hali olan paternalizmden başlayıp (yönetilenleri hizaya sokmak adına) katı hali olan faşizme kadar uzanabilecek bir nevi “psiko-sosyal hastalık” durumudur.

Bu hastalığa yakalananlar, ahlâklı insanlar ve tertipli bir toplumdan oluşan kitabî bir dünya arzu ederler. Müellifinin kendileri olduğu o kitaba uygun görmedikleri her ne varsa, onları saplantı haline getirirler. İnsanların bu kitabi dünyaya uymayan tercih ve davranışları toplumda kir ve dağınıklık yaratır. Toplumdaki o kirlerin yıkanması ve temizlenmesi, dağınıklıkların düzenlenmesi ve tertiplenmesi gerekir.

Örneğin hijyenik toplumda insanların saçma sapan evlilik programları izlemek yerine kitap okuması veya spor yapması gerekir. Televizyon izlenecekse “bari” belgesel filan izlenir.

Bu zihniyet çerçevesinde, insanların bazı eğilim ve güdüleri ya yok sayılır, ya da temizlenmesi gereken kirler, düzene sokulması gereken dağınıklıklar olarak görülür. Para kazanma isteği, beğenilme isteği veya ünlü olma isteği gibi eğilimler, bunları yansıttığı düşünülen davranışlar üzerinden mahkûm edilir.

Aslında “kir ve/ya dağınıklıklar” sadece diğer bireylerin kendi hayatlarını, kendi istedikleri şekilde yaşamaları sonucu ortaya çıkan olgulardır. Sadece kınamaları veya bu “kir ve dağınıklık” ile sadece kendi imkânlarıyla mücadele etmeye çalışmaları anlaşılabilir; ancak devletten bunu istemek, hijyenik toplum hastalığının artık tedavisi mümkün olmayan aşamaya gelmesidir.

Siz katılmayın, izlemeyin, ama katılanlara ve izleyenlere karışmayın.

Evlilik programlarını rahat bırakın…

Serbestiyet, 24.03.2017

Anayasa değişikliğinin içeriği – 2

Anayasa değişikliğinin içeriğini konu alan serinin ilk yazısında, teklifin ilk üç maddesini ele almıştım. Bu yazıda ise sıradaki üç maddeyi tartışacağım.

Beş yılda bir, aynı günde seçim

2007 yılında yapılan bir anayasa değişikliği ile, milletvekilliği genel seçimleri için öngörülen süre beş yıldan dört yıla düşürülmüştü.16 Nisan’da halkın oyuna sunulacak olan teklifte bu sürenin yeniden beş yıla çıkarılması ve cumhurbaşkanlığı seçimleri ile TBMM seçimlerinin aynı günde yapılması öngörülüyor. Cumhurbaşkanlığı seçimleri iki turlu düzenleniyor. İlk turda geçerli oyların yarısından bir fazlasını alan aday cumhurbaşkanı seçiliyor. Eğer ilk turda hiçbir aday bu çoğunluğa erişemezse, iki hafta sonra en çok oyu alan iki aday arasında ikinci tur seçimleri yapılıyor. İkinci turda daha fazla oy alan aday cumhurbaşkanı oluyor.

Kanun koyucunun gerek seçim aralığını bir yıl uzatmasındaki, gerekse TBMM ile cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı günde yapılması zorunluluğunu getirmesindeki gaye bellidir: Yasama ile yürütme arasında tam bir uyum yakalamak ve istikrarlı bir yönetim oluşturmak. Daha açık bir ifadeyle, bu düzenlemeyle cumhurbaşkanı ile Meclis çoğunluğunun aynı partiden olmasını sağlamak ve böylelikle kesintisiz bir yönetim dönemi elde etmek hedefleniyor. Burada eleştirilebilecek bazı hususlar var.

(1)  Türkiye genç ve dinamik bir toplum; büyük bir sosyolojik dönüşümden geçiyor. Geçmişin getirdiği sorunları bulunuyor. İnsanların talepleri değişiyor ve çeşitleniyor. Böylesine hareketli bir toplumda, halkın iradesinin siyasete mümkün mertebe çabuk yansımasına dikkat etmek gerekiyor. Çünkü zamanında halka başvurmak, hem iktidarın halkın taleplerine daha fazla duyarlılık göstermesini sağlıyor, hem de sistemin demokratik devridaiminde hayati bir rol oynuyor.

Bu meyanda seçimlerin beş yılda bir yapılması doğru bir tercih olarak gözükmüyor. Türkiye, çok partili seçimlere 1946 yılında döndü. O günden bu yana 19 genel seçim yaptı. 2002-2007 hariç, iki seçim arası hiçbir vakit beş yılı bulmadı. Üç yılda veya dört yılda bir seçim sandığı halkın önüne kondu. Beş yıl, Türkiye’nin değişim hızına uygun bir süre değil. 2007’de getirilen düzenlemeye devam etmek ve dört yılda bir meşruiyet tazelemek daha doğru olurdu.

(2) TBMM ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı gün yapılması iki tür sonuç doğurabilir. Birincisi — teklifi hazırlayanların öngördüğü gibi — aynı siyasi atmosfer içinde yapılacak seçimlerde Meclis çoğunluğu ile cumhurbaşkanının aynı siyasi partiden olmasıdır. Bu takdirde yürütmeyi tek başına elde tutan cumhurbaşkanı Meclisi de kontrol edebilecek; yasama ve yürütmede bir güç yoğunlaşması meydana gelecektir. Yasama organı yürütmeyi denetleyemeyecek, cumhurbaşkanın denetlenmesi sadece beş yılda bir yapılacak olan seçimlerle sınırlı olacaktır.

İkincisi — beklentinin tersine — Meclis çoğunluğu ile cumhurbaşkanının farklı partilerden gelmesidir. Bu durumda, halk tarafından seçildiği için demokratik meşruiyete sahip iki iktidar mahfili karşı karşıya gelecektir. Eğer taraflardan biri ya da her ikisi sistemi yürütmek adına uzlaşma çabası göstermez ve yetkilerini son damlasına kadar kullanmakta ısrar ederse, sistemin krizlerle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Güçlerin çatıştığı bir ortamda cumhurbaşkanına muhalif bir Meclis çoğunluğu, çıkaracağı kanunlarla cumhurbaşkanın kararnamelerini ve diğer idari düzenlemelerini boşa çıkarabilir; bütçesini onaylamayarak onu zayıf düşürebilir.

Her iki ihtimalin — güç yoğunlaşması ve güç çatışması — mevcut sistemde de yaşanabileceği söylenebilir. Güç yoğunlaşması için, bugünkü durum örnek verilebilir. Hâlihazırda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın parlamentoda kendisini destekleyen bir çoğunluğu var. Dolayısıyla Erdoğan, hem yasamada hem yürütmede tek söz sahibi. Öyle ki, Erdoğan’ın politik tercihlerinin bir Meclis ve Hükümet kararına dönüştürülmesinin önünde herhangi bir engel yok.

Güç çatışması için ise Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanlığı dönemine gidilebilir. Sezer’in AKP hükümetine muhalif bir tutum takınması birçok siyasi krize sebep olmuştu. İktidarın bazı temel politikaları (örneğin Kamu Yönetimi Reformu) Sezer engeline takılmış, hattâ Sezer kabinenin şekillenmesine de müdahale etmişti.

Bunlar doğru. Ancak eğer bir anayasa değişikliği yapılıyorsa, muhtemel sorun alanları gözetilmeli ve bunları — tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmasa da — azaltacak formüller üzerinde kafa yorulmalıydı. Teklif böyle bir hassasiyetle hazırlanmamış. Oysa seçim tarihlerini farklılaştırmak güç yoğunlaşması ve güç çatışması problemlerine bir çözüm kapısı açabilirdi. Seçim süresi dört yıl olsa ve TBMM seçimleri ile cumhurbaşkanlığı seçimleri arasına iki yıllık bir mesafe konsa, hem parlamento daha çoğulcu ve etkin bir karakter kazanabilir, hem de halkın demokratik denetim yetkisi daha işlevsel biçimde kullanılabilirdi. Meselâ önce cumhurbaşkanı seçimi yapılırdı. Halk, cumhurbaşkanının icraatından memnunsa iki yıl sonra yapılacak Meclis seçimlerinde onun partisine daha fazla destek verirdi. Ama değilse, o takdirde Mecliste denetimi etkin kılacak bir başka parti tercihinde bulunabilirdi.

TBMM’nin görev ve yetkileri

Teklif, TBMM’nin görev ve yetkilerini yeniden düzenliyor. İki önemli değişiklik var bu maddede. Birincisi, TBMM’nin Bakanlar Kurulu’nu ve tek tek bakanları denetleme yetkisi kaldırılıyor. İkincisi, TBMM’nin Bakanlar Kurulu’na belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme yetkisine son veriliyor.

Buna göre, bakanlar cumhurbaşkanı tarafından göreve atanıyor, görevden alınıyor ve ona karşı sorumlu hale geliyor. Bu düzenleme, başkanlık sistemin doğasına uygun. Zira bu sistemde bakanlar, parlamenter rejimlerdeki bakanlar gibi değil, bir nevi başkanın sekreterleri gibi düşünülmeli. Düzenlemedeki eksiklik, bakanların göreve başlama süreçlerinde parlamentonun tamamen devre dışı bırakılmış olması. Cumhurbaşkanını bakan atamada sınırlayan hiçbir mekanizma bulunmuyor. Oysa ABD’de olduğu bakanlar için Mecliste bir “onay” süreci öngörülmesi daha doğru olurdu. Bu sayede, hem kamuoyu bakanlar hakkında bilgilenebilir, hem de Meclis bir kontrol ve denge işlevi görebilirdi.

Denetim yolları

Mevcut halde, TBMM’nin denetim yetkisini somutlaştıran beş yol var: (a) Soru; (b) Meclis araştırması; (c) genel görüşme; (d) gensoru ve (e) Meclis soruşturması. Anayasa değişikliği teklifi, bu denetim yollarından sadece (b) Meclis araştırması ve (c) genel görüşmeyi muhafaza ediyor. “Soru”yu sadece cumhurbaşkanı yardımcılarına ve bakanlara yazılı soru ile sınırlı tutuyor. ABD’de olduğu gibi bakanlara parlamentoda sözlü soru sorulamaması, önemli bir eksiklik.

Teklif, gensoruyu kaldırıyor. Bu, bir başkanlık rejimi için normal; zira başkanlıkta güvenoyu ile görevde kalan ve gensoru ile düşürülen bir bakanlar kurulu ve başbakan yok.  Ayrıca parlamenter sistemde de gensorunun ne kadar işlevsel olduğu tartışmalıdır. Bütün bir Cumhuriyet tarihi boyunca gensoruyla iki hükümet (Süleyman Demirel’in II. Milliyetçi Cephe Hükümeti ve Mesut Yılmaz’ın ANAP-DSP-DTP Azınlık Hükümeti); ayrıca birey olarak iki bakan (Hayrettin Erkmen ve Güneş Taner) düşürülmüştür.

Teklifte Meclis soruşturması ise zorlaştırılıyor. Mer’i anayasada, başbakan ve bakanlar hakkında 55 milletvekilinin vereceği önerge ile soruşturma açılıyor. 276 milletvekilinin oyu ile de, hakkında soruşturma açılan kişi Yüce Divan’a sevk ediliyor. Teklife gelince, bu oranlar oldukça yüksek tutulmuş. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar hakkında soruşturma süreci için, önce 301 vekilin önerge vermesi gerekiyor. Soruşturma açılması için 360 vekilin kabul oyu vermesi gerekiyor. Soruşturma açılması kararından sonra dosya komisyona havale ediliyor. Komisyon bir rapor hazırlıyor; raporun görüşülmesinin akabinde, ancak 400 oy ile cumhurbaşkanı yardımcıları ve/ya bakanların Yüce Divan’a sevki söz konusu olabiliyor.

Normal şartlarda, belirtilen rakamlara (301, 360, 400) ulaşmak imkânsıza yakın derecede güç. Dolayısıyla daha kabul edilebilir bir seviyeye çekilmedikçe, cumhurbaşkanı yardımcılarının ve bakanların Meclis tarafından denetlenmesi söz konusu olamaz. Meclis soruşturması da teoride mevcut ama pratikte işlemeyen bir vasıtadan öte bir anlam taşımaz.

Serbestiyet, 26.03.2017