Ana Sayfa Blog Sayfa 167

Semt liselerine mi dönsek?

Öğrencilerin sınav maratonu macerası son hızla devam ediyor. Bütün bir eğitim sisteminin kazanımları maalesef birkaç saatlik sınavlara bağlı. Milli Eğitim Temel Kanunu’nda çok güzel amaç ve hedefler yazılı olsa da bunlar bu sınavların gölgesinden çıkıp gerçek hayata bir türlü yansıyamıyor.

Bir yandan sınıf geçme sistemini basitleştirip elemeyi başka yerlere atarken ve okullarda disiplini imkansızlaştırırken, diğer taraftan da müfredatta yer alan her türlü kazanımdan öğrencileri sorumlu tutuyoruz.

Sonuç? Bir tarafta tepeye sıkışmış bir azınlık diğer tarafta ise aldığı puanlar ile büyük hayal kırıklığı yaşayan devasa bir kitle.

Bir devleti ayakta tutabilmek için iyi eğitimli ve başarılı aşağı yukarı yirmi bin civarında beynin yeterli olduğu düşünülürse mevcut sistem içinde dahi iyi-kötü bir seçme (?) ile bu sayının rahatlıkla bulunabileceği açık.

Bugün iki yüz küsur üniversitemizin olması maalesef çocuklarımız için bir şans olmaktan öte bir şansızlık… Daha önce yazdığım bir yazıda da belirttiğim gibi, milyonlarca gencimiz öğrenmeye en açık oldukları çağda mesleki eğitime yönlendirilmediği için geleceklerini yüksekokul ve fakültelerde heba ediyor. Onca maliyet ve emeğe rağmen bu gençleri meslek sahibi yapamadığımız için ellerinde üniversite diploması bulunan vasıfsız iş gücü kervanımız her geçen gün büyüyerek artmaya devam ediyor.

Yıllardır “Meslek Lisesi Memleket Meselesi” desek de bunun gereğini bir türlü yapamıyoruz. Bugün mesleki okullarımız büyük oranda iflas etmiş durumda. Kapılarına kilit vurulsa hemen hiçbir şey kaybetmiş olmayız!

Peki, bu sorunları nasıl çözeceğiz? Eğitimde sorun denildiğinde ilk olarak öğretmenleri suçlamak kolayımıza geldiği için çözüm bulabileceğimizi pek sanmıyorum. Öğretmenler belki kalifiye olmak açısından çok iyi durumda değiller ancak onların bu eksiklikleri acaba kendilerinden mi kaynaklanıyor, yoksa sistemden mi diye sormak nedense işimize gelmiyor.

Hep öğretmenlerin yeni nesli anlamadığından dem vuruyoruz. Neslin çok hızlı değiştiği de doğru. Kıdemli öğretmenler yeni nesli anlayamıyor; peki, son yıllarda atanan yüzbinlerce yeni nesil öğretmen de mi bu kadar uzak şimdiki nesilden?

***

Aslında eğitim sistemimizde adı konmasa da bir kast sistemi var. Doğuştan zeki, başarılı ve iddialı çocuklar ile gelir düzeyi yüksek ve bilinçli aile çocukları imkanlar sunulduğunda maça daha baştan 10-0 önde başlıyor. Diğer çocukların başarıları ise daha çok tesadüflere bağlı.

Bugün tüm liseler bir puanlamaya göre öğrenci alıyor. Dolayısıyla her şehirde liseler arasında kendiliğinden bir sıra oluşuyor ve bu sıra su götürmez bir şekilde üniversite sınavlarındaki başarıya da yansıyor. Liseler için yapılan puanlamanın çocukların gerçek performansını yansıttığı iddiasında değilim ancak anlık performans ile bu okullara giren öğrencilerin önemli bir kısmı arkadaşlarının etkisi ile yükselirken, anlık talihsizliklerle düzeyi düşük okullara giden başarı ihtimali olan öğrenciler ise ailelerinden gerekli desteği alamazlarsa harcanıp gidebiliyor.

Geçmişte bu tür bir yerleştirmenin az sayıdaki fen, öğretmen ve anadolu liseleriyle sınırlı olduğu, öğrencilerin ezici çoğunluğunun semt liselerinde (ilçelerde bir ya da iki lise olurdu) öğrenim gördüğü dönemlerde bu çarkı kırabilecek gençler çıkabiliyordu. Uzaklara gitme şansı olmayan pek çok başarılı öğrenci okullarındaki başarı potansiyeline sahip diğer öğrencilerle birlikte bir sinerji yaratabiliyor ve okullarının seviyeyi yükseltebiliyorlardı. Bu gün ise başarılı olabilecek öğrenciler hengamede kaybolup gidiyor.

Eğitim seviyesindeki başarıyı arttırma yollarından biri olarak, tüm okulları değil de bir kısmını sınavlı hale getirip diğerlerini semt okullarına dönüştürmek de düşünülebilir. Elbette bunun da handikapları var ama emin olabiliriz ki başarı seviyesi bugünkünden daha yüksek olacaktır. İşin felsefesini de başkaları tartışsın!

Karar, 05.04.2017

Alevilere de yazık!

Vestfalya antlaşması imzalanırken sanıldığı gibi masanın etrafında kimse yoktu. Uzun bir süredir mezhep ve din yüzünden savaşlar ve katliamlar içinde birbirini yiyen Avrupalı kral ve prensler bu işin böyle gitmeyeceğini geç de olsa anlayarak çözüm arayışına girmişlerdi. Bırakın aynı topraklarda yaşamayı, aynı masada dahi oturmayı hazmedemeyecek derecede birbirlerine düşmanlık besleyen Katolik ve Protestanlar için acı da olsa bir orta yol bulundu.

Avrupa’da “Kral hangi dindense tebaası da o dindendir” şartı nedeniyle Kavimler Göçü’nden sonraki en büyük göç dalgası yaşanacaktı. İnsanlar ya din değiştirdiler ya da inançları uğruna topraklarını terk ederek göç ettiler. Yaşanan trajedi büyük de olsa akan kan ve ödenen maliyet nedeniyle bir şekilde anlaşmak ve barış yapmak çok daha önemli bir hal almıştı.

Birbirinden nefret eden insanların bu barışı Batı’nın yükselişini hızlandırdı. Batı, Roma’nın yıkılışından beri kendi kendini yiyip bitiren saldırganlığını artık kendi kıtasının dışına taşıdı ve egemenlik kurdu.

Bu girişin sebebi “siyaset ve diplomasi (S ve D) ne içindir?” sorusuna bir cevap arayışı içindi. Maalesef ülkemizde S ve D’nin gerekleri ve nasıl yapılması gerektiği konusunda büyük bir bilgisizlik hâkim. S ve D’yi bir çözüm aracı olarak anlamak yerine daha çok tekil doğrulardan ibaret sanıyoruz. Durduğumuz noktanın tek doğru olduğuna inanınca da diğerleri anlamsızlaşıyor.

***

Siyaset her alanı ele geçirip sosyo-kültürel-ekonomik ilişkilerimizi de belirlediğinde ise durum daha da vahimleşiyor. Farklı düşünsek bile düşüncelerimizin bir komün tarafından şekillendirilip yönlendirilmesine ses çıkaramıyoruz. Bu kıskaçtan çıkış sağlayacak sosyal-toplumsal-kültürel-ekonomik vasıtalar yeterince gelişmediği için de birey bu komünal yapıya kurban edilerek kişiliksizleştiriliyor. Aykırı hareketler o denli ağır bir şekilde cezalandırılıyor ki satılmış, aşağılık bir birey ve kalpazan olarak damgalanırken sosyal çevrenizi kaybediyor, dışlanabiliyor hatta ekmeğinizden aşınızdan dahi olabiliyorsunuz.

Pratikleri ile önümüzde duran bu yaşanmışlıklar insanları bir süre sonra inanmadıkları şeyleri dahi savunmaya zorlarken, düşünen bir bireyden çok fanatik taraftarlara dönüştürüyor. Bu açmazdan çıkmak isteyenler ise histerik bir ruh hali ile linç edilebiliyor.

Son günlerde bu linç kültürü mağdurlarından birisi de Hüseyin Dedekargınoğlu. 21 Mart Sultan Nevruz münasebeti ile devlet erkanın da hazır bulunduğu bir konferansta Aleviliğin temel ibadeti Cem’den kesitler sunması ve bu fırsatla Aleviliğin gerçekte ne olduğunun anlaşılmasına hizmet etme çabası bazı çevreleri fena halde rahatsız etti. Asıl üzücü olan ise yıllardır farklı siyasi odaklarla kol kola gezen ve Alevilerin sorunlarının çözümüne katkı sunmaktan çok kendi siyasi emelleri peşinde koşan, hoşlarına gitmeyen her gelişme ve kişiyi öğrendikleri sloganik yaftalarla etiketlemeye meraklı olanları eleştir(e)meyenlerin de bu linç rüzgarına kapılmaları.

***

Bugüne kadar siyasi bir hareketin yanında durmamaya özen gösteren ve elinden geldiğince Alevilerin sorunlarının çözümü için elini taşın altına sokmaktan çekinmeyen bir isme sırf hükümet erkanının da katıldığı bir toplantıyı düzenlediği için suçlamak akıl kârı değil.

Aleviliğin bazı değerlerinin barlara kadar indirilip, sarhoş sofralarında meze edilmesine ses çıkarmayanların ya da Alevilerin inançsal problemlerini kendisine hiç dert edinmemiş –başkanı bugün Alevi kökenli olsa bile- bir partiyle teşrik-i mesai etmesinde sakınca görmeyenlerin Dedekargınoğlu’na ve arkadaşlarına saldırmalarının izah edilecek bir tarafı yok.

Gerçekten çözüm isteyenlerin Dedekargınoğlu gibi “elâlem ne der?” demeden mücadele eden canlara ihtiyaçları olduğu gerçeğini görmeleri gerekiyor. Bırakalım birileri samimi olsun-olmasın. Amaç haklı talepleri en tepelere kadar iletmek, kabul ettirmek ve kamuoyu yaratabilmek ise gidilmesi gereken yol budur.

Karar, 29.03.2017

“Avrupa”, Kültürel Çoğulculuk ve Müslümanlar – M. Şükrü Hanioğlu

Özel işyerlerinde dinî inançları çerçevesinde başlarını örtmek istemeleri nedeniyle görevlerine son verilen Belçika ve Fransa vatandaşı iki Müslüman kadın hakkında geçtiğimiz günlerde AB Adalet Divanı tarafından verilen karar “ayrımcılığın yasallaşması” ve “kültürel çoğulculuğun tabutuna çivi çakılması” olarak yorumlandı.
Alınan kararın kâğıt üzerinde tüm dinlere yönelik gözükmesine karşılık, uygulamada öncelikli olarak Müslümanları hedef alan bir “ayrımcılık“ı ortaya çıkaracağı açıktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2012’de üniformasının üzerinde görülecek biçimde haç simgesi taşıyan kolye takmak isteyen bir hostese, British Airways’in “haç taşımanın Hıristiyanlığın vecibelerinden olmadığı” gerekçesiyle izin vermeyerek, Büyük Britanya’nın da gerekli hukukî önlemleri almayarak “ayrımcılık” yaptığına hükmettiği göz önüne alındığında, AB Adalet Divanı’nın aldığı kararın ne denli farklı bir yaklaşımı ortaya koyduğu daha iyi anlaşılabilir.
Burada önemli olan, Avrupa’da popülist sağın yükselttiği ama diğer siyasal eğilimlerden de destek alan “göçmen ve Müslüman karşıtlığı“nın hukukun da dahil olduğu alanlar üzerindeki etkisini artırması, konuya on, hattâ beş yıl öncesinden farklı yaklaşılmasına neden olmasıdır.
Dolayısıyla konuya teknik bir hukuk yorumu, ya da 1905 model Fransız laikliği hayaletinin geri dönüşü olarak bakmak yanıltıcı olabilir. Zikredilen Fransız vatandaşı kadının davası hakkında geçen yılın Temmuz ayında görüş bildiren AB Adalet Divanı raportörü Eleanor Sharpston’ın da savunduğu gibi şirketin koyduğu başörtüsü yasağının “yasa dışı doğrudan ayrımcılık” olarak yorumlanması da mümkündür. Ancak AB Adalet Divanı, bu hukukî görüşe itibar etmemiştir.
Bu tercihin Batı Avrupa’daki güncel “Zeitgeist’ı (zamanın ruhunu)” yansıttığı ortadadır. Karar kadar, bâzı bireylerin işlerini başarılı biçimde yapan kadın görevlilerden, “başörtülerinden dolayı” rahatsız olma ve şikâyette bulunmalarının da sorgulanması gereklidir. Bunun ise güçlü bir ivme kazanan “İslâmofobi“den derin biçimde etkilenen zamanın ruhundan kaynaklandığı belirtilebilir.

Sorun nedir?
AB Adalet Divanı’nın benimsediği hukuk yorumunun “ayrımcılığın yasallaşması” anlamına geldiği ortadadır. Buna karşılık kararın özel olarak Avrupa genel olarak da Batı’nın çok kültürlülük sınavında başarısız olduğu anlamına geldiği iddiasını tartışmaya açmak gerekmektedir.
Yükselen İslâmofobinin yarattığı ortamın etkilediği karar, son tahlilde, “çok kültürlülüğe” değil bir dinin mensuplarının çok kültürlülük kapsamına dahil edilmesine itiraz etmektedir. Karar dar açıdan yorumlandığında, Avrupa’nın 1970’lerden başlayarak 1990’ların sonuna kadar süren farklı kültür, tercih ve kimlikleri tanıma, onların varlıklarını sürdürmelerini sağlayacak düzenlemeler geliştirme siyasetlerinin tersine döndüğüne kanıt olarak sunulabilir. Günümüzde “çok kültürlülük” savunuları inişe geçerken “ortak değerler,” “türdeş vatandaşlık” ve bunların da ötesinde “asimilasyon/bütünleşme” vurguları güç kazanmış durumdadır.
Ancak bu gelişmeyi kültürel çoğulculuğun zemin kaybetmesi olarak görmek yanıltıcı olabilir.
Bunun yanı sıra Avrupa’da bilhassa 2010 sonrasında David Cameron’ın başını çektiği siyasetçiler tarafından güçlü bir “çok kültürlülük” eleştirisinin dile getirilmesinin bunun delili olarak gösterilmesi de büyük resmi algılama alanında sorunlara neden olabilir.
Charles Taylor, 1994’te çok kültürlülüğü ” bir tanınma sorunu/siyaseti” olarak tanımlamış, bu da yaygın kabûl görmüştü. Çok kültürlülük ve kültürel çoğulculuğa “dar” değil bu tanımda mündemiç “geniş” anlamda yaklaşıldığında, gerilemenin Avrupa’nın değişik yaklaşımları benimseyen ve bunlara dayalı “kimlikler“i korumaya çalışan topluluklardan ziyade “göçmen” ve “Müslümanlar“a yönelik “anlayış“ı alanında yaşandığı belirtilebilir.
Geniş anlamda kültürel çoğulculuk zemin kaybetmemekte, tam tersine güç kazanmaktadır.
Örneğin, aynı zaman diliminde “Batı“da eşcinsellere evlilik hakkı tanınması yaygınlaşmıştır.
Benzer şekilde yerli (indigenous/ native) topluluklar ve yerleşik etnik azınlıklara kültürel özerklikler verilmesi de bilhassa BM Genel Kurulu’nun 2007’de Yerli Toplulukların Hakları Beyannâmesi’ni kabûlü sonrasında artış göstermiştir.
Dolayısıyla karşılaşılan sorunun dar bir yorumla “kültürel çoğulculuğun çöküşü” olarak görülmesi doğru değildir. Şahit olunan, çok kültürlülüğe “Müslüman karşıtlığı” çerçevesinde itiraz ve “sınırlama“lar getirilmesi ve bu “özgün” alanda “burada sana kendinolarak yer yok, ya asimile ol ya terk et” yaklaşımının benimsenmesidir.

Müslümanların farkı
Bunun nedeni “Batı“nın Müslüman ve göçmenler“e on dokuzuncu asır sömürgeciliğinintemel tezleriyle yaklaşmasıdır. Diğer bir deyişle Müslümanlara post-modern birmedenîleştirme misyonu (mission civilisatrice)” çerçevesinde yaklaşılmakta, onların ancak değerlerini bir kenara bırakarak, kendileri olmaktan vaz geçerek,” yâni dönüştürülerek “medenîleşebileceği savunulmaktadır. Bunun düşünsel arka planını, “modernlikler“in varlığını sorgulayan tekelci bir tanım ile “Batı“nın kendisine ait gördüklerinin üst sıralarda yer aldığı bir “değerler hiyerarşisi“nin şekillendirdiği ortadadır.
Kültürel çoğulculuk bu arka planın neticesi olarak “Batı“ya yerleşen Müslümanlara “teşmil olunması imkânsız” bir siyaset haline gelmektedir. Diğer kategorilerden farklı olarak Müslümanların ondan istifade etmeleri, “medenî olmadıkları ve geleneklerini terk etmedikçe olamayacakları” gerekçesiyle engellenmektedir.
Batı“nın “yerli” topluluklara da uzun süre bu gözle baktığı doğrudur. Onların büyük bölümünün asimile olarak, kültürleri geniş çapta silinmiş marjinal topluluklar haline gelmesi kültürel çoğulculuk kapılarının kendilerine açılmasına neden olmuştur.
Ancak bu “kendisi olmakta” direnen ve “geleneklerinin folklor müzelerinde sergilenen tuhaflıklar“a indirgenmesine karşı çıkan Müslümanlar için geçerli olamamaktadır.
Siyasal seçkinlerinin benzer bir “medenîleştirme misyonu“nu uzun süre toplumun çoğunluğuna yönelik temel siyaset olarak uyguladığı Türkiye için bu yaklaşım yabancı değildir. Modern tarihimiz, tekil modernlik ve “hiyerarşik değerler” çerçevesinde icra edilen “medenîleştirme vazifesi“nin ne gibi neticeler doğuracağını teşhir eden bir laboratuar hizmeti görebilir.
Yükselen İslâmofobi dalgasının bundan ve “medenîleştirme misyonu” temelli sömürgecilik tecrübesinden istifadeye imkân vermeyeceği ortadadır. Bu, kültürel çoğulculuğun zemin kazandığı ancak “Müslümanlar“ın bu “çoğulculuk“tan istifade edemeyerek “paryalaştığı” ve dışlandığı bir “Avrupa” yaratacaktır. Bunun ise “medeniyetler çatışması siyaseti“ne hizmet edeceği şüphesizdir.

Sabah Gazetesi, 02.04.2017

Yaşadıkça öğrenmek

En büyük okul hayat ve tecrübe. Yaşınız, tahsiliniz ve statünüz ne olursa olsun, yaşadıkça tecrübe ederek öğreneceğiniz şeyler oluyor. Bu herkes gibi benim için de geçerli. Yaşadıkça öğreniyorum. Öğrendikçe eksiklerimi, hatalarımı ve yanlışlarımı görüyorum. Tevazu sahibi olmanın önemini ve değerini kavrıyorum. Tanrısal bir yanılmazlığa sahipmiş, hayatı boyunca hiç hata yapmamış ve yapmazmış gibi davrananlara hayret ediyorum.

Türkiye’de liberal düşüncenin yakın dönem tarihi 1992’de doğan Liberal Düşünce Topluluğu ile başladı. LDT başını benim çektiğim dokuz kişilik bir grup tarafından Ankara’da kuruldu. Ben o sırada Hacettepe Üniversitesi İİBF Kamu Yönetimi Bölümü’nde doçent olarak görev yapmaktaydım. Yani akademik faaliyetlere daha az zaman ayırabilecek ve artan zamanı sivil toplum faaliyetlerine tahsis edebilecek durumdaydım. Nitekim sonraki 25 yıl boyuna hayatımda hep iki boyut oldu: Üniversite ve LDT.

LDT günlük siyasetle ilgilenmeyen klasik liberal ağırlıklı bir fikir odağı olmayı hedefledi ve bugüne kadar çizgisini korudu. Partizanlıktan uzak kaldı. Liberal ilkeleri savundu, öğretti ve yaydı. Kitaplar ve dergiler yayınladı. Paneller, sempozyumlar, yaz okulları, kongreler gerçekleştirdi. Her zaman yeni nesillere makul olmayı telkin ve tavsiye etti. Türkiye’de liberalizmin bir akım olarak var olmasına çok büyük katkı sağladı.

LDT kurulduğunda hemen hepimiz genç ve tecrübesizdik. Liberalizmi daha ziyade Batı kaynaklarından öğrenmekteydik. Bizden önce yaşamış Türkiyeli liberal fikir adamlarından ve kuruluşlardan, ne düşünce ne de tavır mirası devraldık. Bazen kafamızı gözümüzü yarma pahasına, hemen her şeyi tecrübe ederek öğrendik.

Liberaller olarak, değerlerin evrensel olduğuna kaniydik. Bu yüzden dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bizimle aynı değerleri paylaşan kişi ve kuruluşlarla iletişim ve işbirliği içinde olmakta bir mahzur görmedik. Bu bizi tüm dünyayı kapsayan geniş bir işbirliği ağı kurma çabasına yöneltti.

Bu ağda yer alan kuruluşlardan biri Alman F. Naumann Vakfı (FNV) idi. Vakıf, bildiğim kadarıyla, 1991’de Türkiye’de faaliyetlerine başladı. Vakıf temsilcisi müteveffa Dr. Wilhelm Hummen ile Almanya’da doktora yapmış olan Hüseyin Bağcı aracılığıyla, yanlış hatırlamıyorsam 1993 yılının ilkbaharında tanıştık. Vakıf liberal olduğunu söylemekteydi. Biz de liberaldik. Bu durumda, işbirliği yapabileceğimiz fikri karşılıklı olarak doğdu.

Bununla beraber Almanya’nın tarihi ve emperyal bir devlet olması bizi ihtiyatlı olmaya itmekteydi. Dr. Hummen ile yaklaşık bir yıl, işbirliği yapıp yapamayacağımız, yapacaksak nasıl yapabileceğimiz konusunda görüştük, müzakere ettik. Sonunda birbirimizi anladık ve olduğu gibi kabul ettik. Vakfın Türkiye’de partnere ihtiyacı vardı. Bizim de uluslararası partnerlere.

Vakıf ile prensipte anlaştık. Şartlarımız açık ve netti. İlişki eşitliğe dayanacaktı. Vakıf patron havasına girmeyecekti. Çalışmaların, toplantıların gündemini LDT belirleyecekti. Kürt sorunu ve Balkanlar gibi Alman-Türk menfaatlerinin çeliştiği konular ve yerler hakkında Vakıf ile ortak toplantı yapmayacaktık. Daha ziyade eğitim faaliyetlerine, insan haklarına ve sivil toplum meselelerine odaklanacaktık.

Dr. Hummen Yahudi asıllıydı. Onun gibi birinin Vakfın Türkiye temsilcisi olması, zamanla çok iyi anladık ki, bir kazaydı. Nitekim daha sonra bu kaza telafi edildi. Hummen Nazi soykırımının kültürel ve politik kökleri hakkında bilgiliydi. Anne babasının yaşadığı felaketi unutmamıştı. Nazizme büyük öfke duymaktaydı. Bu yüzden olsa gerek, iyi anlaştık ve verimli bir işbirliği yaptık. İşbirliğimiz seminerlerle başladı; birkaç kitabın ve derginin bir iki sayısının yayınına, bazı toplantılara Vakıf katkısıyla devam etti.

Vakıf ile doğrudan akçeli ilişkiye girmemeye özen gösterdik. Bu, zaten personeli olmayan LDT’nin lüzumsuz bir yük altına girmesini de engelledi. Vakfın Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre çalışması ve Ankara’da ofisinin ve personelinin bulunması işimizi kolaylaştırdı. Ortak faaliyetlerin malî boyutunda masraflar paylaşılmakta ve her kuruluş kendi harcamalarını yapmaktaydı. Vakıf LDT’ye doğrudan malî kaynak sağlamak yerine harcamalarını doğrudan doğruya ortak faaliyetlerimize katılan personeli yoluyla yapıyor; T. C. mevzuatına göre kendisine fatura, belge topluyordu.

Dr. Hummen vefat edince, Vakıf ile aynı seviyede ve tarzda ilişki kurmamız zorlaşmaya başladı. İlişkiler mütemadiyen geriledi. Vakıf bir süre istikrarsızlık ve kaos yaşadı. Ofisini Ankara’dan İstanbul’a taşıdı. Gelen yeni temsilciler bize liberalizmden pek haberdar olmadıkları izlenimini veren kimselerdi. Türkiye hakkındaki beklentileri de, liberalleşen bir Türkiye’den çok, sekülerliğin merkeze oturduğu “modern”  bir Türkiye idi.

Ben 2009’da İstanbul’a taşındıktan sonra Ankara’da olduğu gibi haftalık seminerler düzenlemeye başladım. İlk yerimiz Sultanahmet’te Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi binası ve sonra yine orada kendi tuttuğumuz ofisti. Masraflarını karşılayamayınca bu ofisi kapattık. Bir süre sonra tekrar harekete geçtik. İstiklal Caddesi Süslü Sokak’ta başka bir ofis tuttuk ve seminerlere devam ettik. Ancak orayı da ayakta tutamadık ve kapattık. Bunun üzerine seminerleri FNV’nin Harbiye’deki ofisindeki salona aldık. Ama her hafta orada olmaktan şahsen memnun değildim. İki sefer seminerleri başka yere taşımaya çalıştım. Önce İstanbul Kent Kültür Vakfı’na. Ardından Genç Siviller ofisine. En sonunda, Fındıklı’da tuttuğumuz küçük ofiste düzenli seminerler yapmaya başladık ve FNV ofisine gitmeyi bıraktık.

Vakfın Türkiye temsilcileriyle anlaşma şansımız gitgide azaldı. Bazen ciddî fikir farklılıkları ortaya çıktı. Bir seferinde Büyükada’da Vakfın yaptığı ve LDT ile bir alâkası olmayan bir toplantıya konuşmacı olarak davet edildim. Gittim. Konuşmamda tüm problemlerine rağmen Türkiye’de bir demokrasi olduğunu ve demokrasimizi kuvvetlendirme yolunda ilerlediğimizi söyledim. Meselâ Kürt sorununda, henüz nihayete ulaşmış olmasa bile önemli adımlar atıldığını belirttim. Her demokrasinin problemleri var dedim. Almanya’da da problemler olduğuna işaret ettim. Alman siyasî kültüründeki ayrımcı eğilimler yanında, neo-Nazi cinayetlerinin bir türlü çözülmemesine ve adeta katillerin Alman devleti tarafından korunmasına değindim. Temsilci bu sözlerime çok bozuldu. Öfkeli bir ses tonuyla bana cevap vermeye çalıştı. Vakıf daha sonra Gezi’de ve 17/25 Aralık’ta (2013) seçilmiş hükümet aleyhtarı keskin bir tavra doğru kaydı. Son günlerde, daha önceki temsilci sosyal medyada korkunç bir mesaj verdi. Bir tweet’te FNF’in Türkiye’deki partnerlerini gerekirse “kendilerinin ve ailelerinin hayatını riske atma” pahasına siyasî iktidara karşı direnmeye davet etti. Hayatı riske etmenin yani ölümü göze almanın aynı zamanda öldürmeyi de göze almayı gerektirdiği düşünülürse, bu çağrıyı silahlı isyan çağrısı gibi okumak çok haksız olmaz.

FNV Alman devletinin tahsis ettiği kaynaklarla fonlanıyor. Bir siyasî partinin uzantısı olduğu için, doğal olarak Türkiye siyasetiyle ilgileniyor. Ancak bu hususta bazen çok ileri gidiyor. Benim görebildiğim kadarıyla, Alman dış politikasına ters düşmemeye ve Almanya’nın menfaatlerini Türkiye’nin menfaatleri aleyhine de olsa kollamaya çalışıyor. Bunun bizler için rahatsız edici olduğu açık. Dürüst olmak gerekirse her Alman liberali FNV çizgisinde değil. FNV’nin faaliyet tarzından ve fikir çizgisinden rahatsız olan, bu yüzden onunla bağlarını kesen liberal Alman arkadaşlarımız da var. Bu da FNV konusundaki hassasiyetimizin çok haksız olmadığının kanıtı.

Elimizde, birçok Avrupa ülkesinin demokrasiye bağlılığından şüphe etmek için haklı sebepler var. Almanya bunun dışında kalmıyor. Alman yönetimi Mısır’daki Sisi darbesine açıkça destek verdi. Demokrasi, seçim, insan hakları gibi değerleri savunmaktan kaçmada beis görmedi. Türkiye’deki 15 Temmuz alçak darbe teşebbüsüne karşı da açık bir tavır almadı. Vakfın Türkiye temsilciliği darbe teşebbüsüne net bir karşı çıkış sergilemedi, web sitesine demokrasiye açıkça sahip çıkan bir açıklama da koymadı. Gezi olaylarından beridir, liberal düşüncenin öngöreceği gibi demokratik meşruiyete, demokrasinin usul kurallarına sahip çıkmak yerine, Erdoğan’ı şeytanlaştırdı. Kolonyal bir güç gibi iç siyasetimize dalıp, liberal çevrelerde görüş ve tavır belirleyici bir konum almaya çalıştı. Her ne yolla olursa olsun Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılmasını isteyenlere özellikle katkı sağlamaya uğraştı. İlginçtir, kimseye haksızlık etmek istemem ama, bildiğim kadarıyla LDT hariç FNV’nin tüm Türkiye partnerleri de onunla aynı çizgide durdu. Artık kim kimi ikna etti, kim kimi yönlendirdi, bilmiyorum.

FNV’nin Türkiye temsilciliğinin 15 Temmuz karşısındaki bu tavrı — daha doğrusu tavırsızlığı — eskiden beridir var olan rahatsızlığımızı ağırlaştırdı. Bizi zaten azalmış olan ilişkileri askıya almaya yöneltti. Buna karar verdik ve durumu bir mesajla Vakfa ilettik.

Alman devleti tarafından finanse edilen bu vakıfların, kelimenin gerçek anlamıyla sivil toplum kuruluşu olarak görülebileceğinden şüphe duymaktayım. Tüm Alman vakıflarının Alman devletinin dış politikasına uygun hareket ettiklerini ve Almanya’nın menfaatlerini her şeyin önünde gördüklerini düşünüyorum. Bu amaçla zaman zaman bilgi çarpıtma ve manipüle etme yoluna gittiklerini; ülkelerinin menfaatlerini değerlerin önüne koyduklarını; başka bir deyişle, insan hakları ve demokrasi gibi değerleri ülkelerinin menfaatlerini korumak için araçsallaştırdıklarını gözlemliyorum.

Evet, ben bir liberalim. Değerlerin evrensel olduğuna inanıyorum. Bazı Batılı liberallerin çifte standartlılığı bu değerlerden vazgeçmemi gerektirmiyor. Ama ben aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Bu ülkenin ayakta kalmasını ve bağımsız olmasını da istiyor ve önemsiyorum. Bir Almanın bunları kendi ülkesi için istemeye ne kadar hakkı varsa benim de kendi ülkem için istemeye o kadar hakkım olduğuna kaniyim. Almanya ile Türkiye arasında bir menfaat ihtilâfı varsa safım bellidir: Türkiye.

Almanların ve diğerlerinin bana benim ülkem hakkında akıl vermeye, ders öğretmeye kalkışmasından da rahatsızım ve bu davranışı çok çirkin buluyorum.  Biri birinden Türkiye hakkında bir şey öğrenecekse, biz Almanlardan değil, Almanlar benden ve başka arkadaşlarımızdan öğrenebilir. Bundan böyle Batılı liberalleri T. C.’ye yönelttikleri eleştirilerin benzerlerini gerektiğinde kendi devletlerine de yöneltmedikleri sürece ciddiye almaya hiç niyetim yok. Liberal değerleri asla “Batı” değerleri olarak görmüyorum ve kendimi Batıya ne borçlu hissediyor, ne de Batıyı düşüncede patron olarak görüyorum. Hattâ birçok konuda Batı liberallerinin bizim rehberliğimize ve hocalığımıza ihtiyaçları olduğu kanaatindeyim.

Bunları yirmi sene önce bilemez ve düşünemezdim . Evet, hayat en büyük okuldur. Herkes sırasını beklesin.

Serbestiyet, 31.03.2017

8 soruda Cumhurbaşkanlığı Sistemi

1) Referandumdan “evet” çıkması durumunda rejimin değişeceği iddia ediliyor. Referandumun rejim değişikliğiyle ilişkisi nedir?
Referandumda “evet” çıkması rejimi değiştirmeyecek. Bunu iki boyut üzerinden açıklayabiliriz. Türkiye bir cumhuriyet. Referandumda “evet” çıkması halinde cumhuriyet olmaktan uzaklaşıp monarşiye dönüşmeyecek. Türkiye geliştirmeye çalıştığı bir demokrasiye sahip. Temel siyasi makamlara yarışmacı seçimlerle geliniyor ve gidiliyor. “Evet” çıkması durumunda bu da değişmeyecek. Yani Türkiye’de demokrasi terk edilmeyecek, çok partili siyasetin ve fonksiyonel seçimlerin sona erdiği bir otoriter veya totaliter rejim kurulmayacak. “Evet” çıkması esas itibarıyla hükümet sistemini değiştirecek. “Evet” cari sistemden (aslında sistemsizlikten) çıkılmasını sağlayacak, Cumhurbaşkanlığı sistemi adı verilen sistemin uygulanmasının yolunu açacak.

2) Muhalefetin vurguladığı bir diğer nokta referandumun ardından bir tek adam yönetiminin doğacağı. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bununla yürütmenin tek kişide somutlaşması kastediliyorsa bu doğru. Yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin tek kişinin elinde toplanması kastediliyorsa bu yanlış. Önerilen sistem başkanlık sistemi gibi yürütme yetkisini doğrudan doğruya halk tarafından seçilen bir siyasetçiye veriyor.
Bu, teorisiyle ve pratiğiyle demokraside olmayan ve olmayacak bir şey değil.

3) Sizce “hayır” cephesi ve bilhassa CHP referandum sürecinde nasıl bir siyaset izliyor? Son günlerde özellikle ortaya çıkan korku siyaseti ne anlama geliyor?
CHP “hayır” kampanyasındaki stratejisini korku üzerine kurmuş. “Evet” çıkması durumunda sadece ülkenin siyasi rejiminin değişeceğini söylemiyor, aynı zamanda bütünlüğünün, bekasının da tehlikeye düşeceğini iddia ediyor. Bu iddia doğru ve gerçekçi olmaktan uzak. Üstelik çirkin.
Diğer taraftan, siyasetçilerin umutsuzluk tellalı olmaması lazım. Siyaset insanları karamsarlığa itmek için değil umut vermek için, kilitlemek için değil açmak, çözmek için var.

4) Batılı devletlerin referandum sürecinde takındığı tavrı nasıl yorumlamalı?
Batı blokunda yer alan bir ülke olduğu için Batı ülkelerinin Türkiye’de olan bitenle ilgilenmeleri hatta bu çerçevede bazı temennilerinin olması olağan. Ancak karşılaştığımız tablo çok farklı. Bazı Avrupa ülkeleri alenen, doğrudan ve kaba biçimde Türkiye iç siyasetiyle ilgileniyor, taraf oluyor. Bu yanlış. Var güçleriyle “hayır” kampanyası yürütüyorlar. Yarın “evet” çıkarsa aleyhine çalıştıkları siyasi kadrolarla ilişkilerini, işbirliklerini hangi yüzle ve nasıl sürdürecekler? Batılı ülkelerin bu tavrı bence amaçlarının tam tersi bir sonuca katkıda bulunacak. Seçmenlerin kuşkulanmasına ve “evet” şıkkına daha fazla yönelmesine yol açacak.

5) Referandumda oylanacak değişiklikler Türkiye demokrasisi için ne anlam ifade ediyor?
Türkiye yeni bir hükümet sistemini deneyecek. Bu, tüm siyasi sistemin işleyişi ve siyasal kültürümüz üzerinde etkiler yapacak. Ülke bazı bakımlardan daha demokratik hale gelecek. Kuvvetler ayrılığı tipik bir başkanlık sistemindeki ölçüsünde olmasa dahi güçlenecek. Yargının demokratik meşruiyeti artacak. Yargıya toplumun eli daha fazla değiyor olacak.

6) Özellikle milletvekili olma yaşının 18’e düşürülmesi ve milletvekili sayısının 600’e çıkarılması çok tartışılıyor. Bu maddeler hakkındaki yorumunuz nedir?
Her ikisi de demokratikleştirici adımlardır. Seçilme yaşını ne kadar aşağı çekerseniz siyasal sisteme katılım yoluyla etkide bulunacak insanların sayısı da o kadar artar. Bu, demokratikleşmeye tekabül eder.
Benzer bir yorum milletvekili sayısının çoğaltılması için de yapılabilir. Nüfus aynıyken milletvekili sayısı artırılınca milletvekili başına düşen seçmen sayısı azalır. Bu da demokratik temsili kuvvetlendirir.

7) Fesih mekanizması ile seçimlerin yenilenmesi arasındaki fark nedir?
Fesih kavramının yanlış kullanıldığı açık. Fesih değil tek taraflı bir işlemle iki seçimin birlikte yenilenmesi söz konusu. Bu tarafların hareket alanını daraltıyor. Fesih klasik anlamda tek taraflı olabilir. Konumuzda bir organın, mesela yürütmenin, diğer bir organı, yani Meclisi, feshetmiş olması için kendi varlığının fesih işleminden sonra da devam etmesi lazım. Oysa öneride bu yok. Yürütme veya yasama birbirini feshedemiyor, yani tek taraflı olarak dağıtamıyor, ortadan kaldıramıyor. Biri diğerini ortadan kaldırmak isterse kendi varlığından da vazgeçmesi ve birlikte yeni bir seçime gitmeyi göze alması gerekiyor. Üstelik bu bakımdan Meclis daha avantajlı, çünkü Cumhurbaşkanına süre tahdidi konulmuşken milletvekilliğinde süre tahdidi bulunmuyor. İşte bunun kötüye kullanılarak Cumhurbaşkanının ikinci dönemimin kadük edilmesini önlemek için istisnai bir durum olarak Cumhurbaşkanına üçüncü defa seçime girme yolu açılıyor. Ama dediğim gibi bu çok ender gerçekleşebilecek bir şey.

8) Fesih meselesinin bu kadar gündemde tutulmasının nedenleri nedir?
Tek adam rejimi yaratılmakta olduğu algısı yaratmak ve/veya bazı çevrelerde zaten var olan bu yöndeki algıyı kuvvetlendirmek. Sanki Cumhurbaşkanı kendi konumuna bir zarar gelmeksizin, istediği zaman, durup dururken, keyfine göre Meclisi feshedebilirmiş havası oluşturmaya çalışıyorlar. Başka bir şekilde söylersek, bazı “hayır”cılar, fesih kavramının iticiliğinden yararlanarak ve düzenlemenin muhtevasını saklayarak kara propaganda yapıyorlar, toplumu aldatıyorlar.

Sabah Gazetesi, 01.04.2017

CHP’nin problemi

16 Nisan referandumu hızla yaklaşıyor. Tarafların kampanyaları da tam gaz devam ediyor.

Seçimler ve oy kullanma zamanları siyaset bilimi çalışanlar için âdetâ laboratuvar gibidir. Eşsiz gözlem fırsatları sunar. Bu sefer de öyle oluyor. Ben de televizyon tartışmalarıyla yetinmeyip elimden geldiğince alandaki durumu takip etmeye çalışıyorum. Bu çerçevede, vakit buldukça özellikle Üsküdar ve Beşiktaş civarında dolaşıyorum. Tarafların çadırlarını ziyaret ediyor, faaliyetlerini izliyorum. Tavırlarını gözlemliyorum. Üsluplarını kafama kaydediyorum. Bazen kampanyacılarla küçük diyaloglara, tartışmalara giriyorum. Broşürler toplayıp karşılaştırmaya çalışıyorum. Tarafların performansını karşılaştırmaya gayret ediyorum.

Tarafların broşürlerinin içeriği üzerinden anlamlı değerlendirmeler ve yorumlar yapılabileceğine kaniyim. Böyle bir yazı düşünürken Harun Kaban benim planladığımdan daha kapsamlı ve ayrıntılı bir yazı kaleme aldı (http://www.hurfikirler.com/referandumda-kim-bilmeden-oy-kullanacak/). Yazı net şekilde “evet” kanadının broşürlerinin daha dürüst ve gerçekçi olduğunu; bu yüzden “evet” diyeceklerin daha fazla bilgilenme ve bilinçlenme imkânına sahip olduğunu ortaya seriyor.

“Evet” ve “hayır” kampanyalarında her ne kadar formel olarak parti adları ve amblemleri fazla kullanılmıyorsa da, “evet” kanadını AK Parti’nin “hayır” kanadını CHP’nin sürüklediği açık. Her iki taraf da parti adı ve amblemini geride tutmanın amaçlarına ulaşmada daha yararlı olacağı inancında. Bu ne kadar gerçekçi bir beklenti, bilmiyorum. Ama çok önemsemiyorum da. Nihayetinde taraflar belli ve birkaç hafta sonra sonucu göreceğiz.

Kampanya broşürlerinin diline ve muhtevasına bakıldığında, rahatlıkla ve haksızlık etmeden söylenebilir ki iki tarafın da yanlışları ve hatâları var. Ama hatada “hayır” kanadı — daha doğrusu CHP — açık ara önde gidiyor.

CHP broşürleri, gerçeğe dayalı bilgilendirmeler sunmak ve karşılaştırmalar yapmaktan ziyade, ne kadar sağlıklı olduğu çok tartışılabilecek okumalara bağlı yorumlara dayanmakta. AK Parti eski durum ile önerilen yeni durumu karşılaştıran broşürlere ağırlık verirken, CHP, referanduma götürülen metni, sanırım bilinçli olarak ihmâl ederek veya çarpıtarak, ulaşabildiği kitlelere kendi yorumlarını yansıtıyor. Bunlar mâlûm: “Tek adam rejimi… cumhuriyetin çökmesi… ülkenin bölünmesi… “rejimin değişmesi” gibi iddialar. Kılıçdaroğlu da konuşmalarında makul çizgiden epeyce uzaklaşmış durumda. Basit benzetmelerle (freni olmayan otobüs gibi), umut vermekten çok korku yaratmaya çalışan sözler sarf ediyor. Paket geçerse Türkiye’nin Irak’a, Suriye’ye döneceğinden söz ediyor.

Genel olarak CHP propagandası, anakronik şekilde, gelecekten çok geçmişe — eski mutlu günlere, Tek Parti dönemine tekabül eden asr-ı saadete — atıf yapıyor. Meselâ Beşiktaş’ta devamlı “İzmir Marşı” çalınıyor ve Atatürk döneminin üstünlüğü, mükemmelliği inancı yansıtılıyor. Kanaatimce bunun yeterince işe yaraması zor. Bu tarz, zaten CHP’li olan kitleleri memnun ve motive edebilir, ama CHP ile kuvvetli parti bağı olmayan kimseler ve kitleler için bir şey ifade etmez.

CHP niçin bu hataları yapıyor?

Bu soruyu cevaplayabilmek için, CHP çevrelerinin sadece zihniyeti ve fikriyatını değil psikolojisini de incelemek, gözlemlemek, tahlil etmek gerekir. CHP söylemi ve psikolojisi beni aşağıdaki tesbit ve kanaatlere itiyor:

1. CHP abartılı fakat temelsiz bir özgüvene sahip. Tersinden bakıldığında ise — girdiği her seçimi kaybetmenin doğal sonucu olarak — aslında özgüveni yok, ama psikolojik telafi mekanizmasını kullanarak bunu abartılı bir özgüven görüntüsü biçiminde etrafa yansıtıyor. CHP tabanında — diğer partilerde olduğundan daha fazla – CHP’den ne gibi bir fikir ve tavır sadır olursa olsun bunun doğru olacağı inancı var.

2. Bu durum CHP çevrelerini zihnî tembelliğe itiyor. Bu yüzden CHP, pekâlâ ciddî biçimde eleştirilebilecek paketi karikatürize etmeyi tercih ediyor.

3. Bu da CHP’yi toptancılığa ve sert bir üsluba itiyor, hapsediyor. Parti sözcülerinin üslubu, yumuşak olmaya çalıştıkları zamanlarda bile, sık sık patlıyor.

4. Sonra tekrar başa dönülüyor. Toptancılık CHP’nin özgüvenini kesin inançlılığa çeviriyor. Kesin inançlılık fikrî verimsizlik yaratıyor. Fikirsizlik saçma bir üstünlük duygusuyla telafi edilmeye çalışılıyor.

Sarmal böylece kendi kendini yeniden üreterek yoluna devam ediyor.

Oysa CHP, en kötü durum senaryolarına bağlı kalıplaşmış bir toptancılık ve reddiyecilik yapmak yerine, paketteki iyi noktaların bazılarını vurgulasa ve karşı çıktığı noktaların alternatiflerinden bahsetse, daha inandırıcı olabilir. Ayrıca CHP’li fikir insanlarının kendilerini CHP tarihinden ve ideolojisinden yalıtarak paket üzerinde çalışması da gerekir. Genellik ve toptancılık onların sağlıklı analiz yapmalarını, durumlarını tüm çıplaklığıyla görmelerini engelliyor.

CHP’nin gerçekten yardım alması gerekiyor, ama CHP ile bütünleşmemiş, dürüst ve objektif kimselerden…

Serbestiyet, 28.03.2017

Anayasa değişikliğinin içeriği – 5

Anayasa değişiklik teklifinin 10. maddesi, cumhurbaşkanına vekâleti ve cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların atanma ve görevden alınma usullerini içeriyor. Maddeye göre, cumhurbaşkanı — milletvekili seçilme yeterliliğini taşıyanlar arasından —  bir veya birden fazla cumhurbaşkanı yardımcısını ve bakanları atayabilir. Cumhurbaşkanı yardımcıları seçime katılamayacak. Bakanlar milletvekilleri arasından atanırsa, TBMM üyelikleri düşecek.

Cumhurbaşkanı istediği kadar yardımcı atayabilecek. Cumhurbaşkanının hastalığında, yurt dışı gezilerinde veya makamının boşalması durumunda, bir yardımcısı cumhurbaşkanı vekili olarak görev yapacak. Eğer cumhurbaşkanı makamının boşalması genel seçime bir yıl veya daha az süre kaldığında gerçekleşmişse, cumhurbaşkanı yardımcısı vekâletine dönem sonuna kadar devam edecek; dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimleri ve genel seçimler gene normal zamanında, birlikte yapılacak.

Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların görevleriyle ilgili suç işledikleri iddiasıyla yargılanabilmeleri, cumhurbaşkanı hakkındaki soruşturma kaideleriyle aynı olacak. Görevleri bittikten sonra da yargılanmaları için aynı şartlar aranacak. Görevleri haricindeki suç ithamları karşında ise, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar milletvekilleriyle aynı dokunulmazlığa sahip olacak. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, ancak seçilmeye engel bir suçtan mahkûm olduklarında, görevleri sona erecek.

*          *          *

Bu maddeye üç noktada itirazım var: Birincisi, cumhurbaşkanı yardımcısına (yardımcılarına) ilişkin. Cumhurbaşkanına ucu açık yardımcı seçme (tâyin etme) imkânı tanınıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, en fazla üç yardımcı olacağını söyledi. Ancak bunu kayıt altına alan bir düzenleme yok. Her cumhurbaşkanı sayıyı kendisi belirleyecek. Buradaki en önemli sorun, cumhurbaşkanı yardımcısının seçimle değil, cumhurbaşkanının atamasıyla işbaşına gelmesi. Cumhurbaşkanı yardımcıları, cumhurbaşkanı yetkilerine ve dokunulmazlık haklarına sahip kılınıyor. Cumhurbaşkanına vekâlet ediyor; cumhurbaşkanlığı boşaldığında — süre şartına bağlı olarak — bir yıla kadar cumhurbaşkanı olarak görev yapabiliyor. Böyle güç ve yetkilerle donatılmış bir makamın, seçimle değil atama ile doldurulması, demokrasi açısından son derce yanlış.

Doğru olan, cumhurbaşkanının tek bir yardımcısının olması ve onun da cumhurbaşkanı gibi seçime girmesidir. Böylece hem cumhurbaşkanı yardımcısının kim olacağını halk bilir, kampanya sırasında onu tanır ve seçilen yardımcı demokratik bir meşruiyete sahip olur/du. Hem de herhangi bir nedenle cumhurbaşkanlığı makamı boşaldığında, demokratik meşruiyeti olan cumhurbaşkanı yardımcısı görevi devralır ve yönetimin sürekliliğini sağlar/dı.

İkinci itirazım, cezai sorumluluğa ilişkin. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için “görev suçu” ve “kişisel suç” ayrımının yapılması doğru ve yerinde. Görevleriyle ilgili olarak suç işlediği düşünülen cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar Yüce Divan’da yargılanacak. Ancak bu kişilerin görevlerinin sona ermesinin, seçilmeye engel bir suçtan mahkûmiyete bağlanması yanlış. Bu kişilerin görevi Yüce Divan’a sevk edildiklerinde son bulmalıydı. Zira bir kişinin yargılandığı esnada devlet gücünü kullanmaya devam etmesi, yargılamanın adilliği üzerine büyük bir gölge düşürür.

Üçüncü itirazım, cumhurbaşkanının TBMM üyeleri arasından bakan atayabilmesi noktasında. Başkanlık sisteminin iyi işleyebilmesi, yasama ve yürütme organlarının birbirinden güçlü hatlarla ayrılmasını gerektirir. Ayrılığın bir yönü de, yürütme organının içinde yasamadan, yasama organı içinde yürütmeden kimsenin yer almamasıdır. Bunun gayesi bellidir: Bir parlamenter yürütmede yer almayacağını net olarak bilir ve yasama faaliyetlerine yoğunlaşır. Gözü kulağı yürütmeden gelecek bir işarette olmaz; kararlarına bakan olma beklentisi yön vermez. Yasama, yürütmenin bir “yedek kulübesi” olamaz. Yürütmenin aktif bir üyesi olmak isteyen kişi de yolunu baştan çizer: Milletvekili adayı olmaz, parlamentoya girmez, başkan adayının yakın ekibi içinde bulunmaya çalışır. Herkesin rolü önceden belli olur; kimse kimsenin rolüne talip olmaz. Bu itibarla teklifte milletvekillerine bakanlık yolunun açılmasının yanlış olduğu kanısındayım.

Karşılıklı seçim yenileme yetkisi

Anayasa değişiklik teklifinde en kritik önerilerden biri, Meclise ve cumhurbaşkanına karşılıklı seçim yenileme yetkisinin tanınmış olması. Buna göre, cumhurbaşkanı hiçbir koşula bağlı kalmadan seçimlerin yenilenmesine karar verebilecek. TBMM de 360 milletvekilinin oyuyla seçimlerin yenilenmesi kartına sahip olacak. TBMM veya cumhurbaşkanı taraflarından herhangi biri seçimlerin yenilenmesi yoluna gittiğinde, karşılıklılık ilkesi uyarınca, kendisi için de seçim kararı vermiş olacak.

Parlamenter sistem ile başkanlık sistemlerini birbirinden ayıran en önemli farklardan biri, yasama ve yürütme organlarının birbirinden bağımsız olmasıdır. Yani Meclis, başkanı görevden alamaz; buna mukabil başkan da Meclisin görevini sonlandıramaz. Buna karşılık parlamenter sistemde Meclis “güvensizlik” oyu ile hükümeti düşürebilir. Hükümet ise Meclis seçimlerinin yenilenmesine karar verebilir. “Özetle başkanlık sistemi, yasama ve yürütme organlarının birbirlerinin görevlerine son vermedikleri, parlamenter sistem ise bu organların birbirlerinin görevlerine karşılıklı olarak son verebildikleri bir sistemlerdir.”[1]

Başkanın ve Meclisin birbirlerinin görevlerine son verememesi, halka seçimlere dair bir öngörü ve yönetime de istikrar kazandırır. Teklifin seçimleri karşılıklı yenileme yetkisi verip başkanlık sisteminin bu temel esasından uzaklaşması yanlıştır.

Ayrıca “karşılıklılık” kavramına da dikkat çekmek gerekiyor. Cumhurbaşkanı, gerek gördüğünde seçimleri tek başına yenileyebiliyor. Ancak Meclisin seçimleri yenileyebilmesi için 360 oya ihtiyaç duyuluyor. Eğer Cumhurbaşkanı partisi üzerinden Meclis çoğunluğuna da sahip olursa, Meclisin bu kararı alması mümkün gözükmüyor. Dolayısıyla “karşılıklılık” gerçek manada bir karşılıklılığa denk düşmüyor.

Yargı bağımsızlığı

Halkoyuna sunulacak teklif, HSYK’nın yapısını yeniden biçimlendiriyor. Buna göre HSYK’nın ismindeki “Yüksek” ibaresi çıkarılıyor; üye sayısı 22’den 13’e düşürülüyor. 13 üyeden altısını (4 üye + Adalet Bakanı + Adalet Bakanlığı Müsteşarı) cumhurbaşkanı doğrudan seçiyor. Geriye kalan 7 üye Meclis tarafından belirleniyor. Meclis, adayları seçerken ilk turda 400 oy arıyor. İlk turda 400 oy alan aday olmazsa ikinci turda 360 oy alan aday seçiliyor. Her iki oylamada da belirtilen oy sayılarına ulaşılmazsa üye en çok oy alan iki aday arasından kura ile belirleniyor.

Cumhurbaşkanının parti genel başkanı olabileceği de hesaba katıldığında, cumhurbaşkanının partisinin Meclis çoğunluğunu oluşturduğu durumlarda HSK’nın neredeyse tüm üyelerinin cumhurbaşkanı tarafından atanmış gibi olacağını söylemek mümkün. Partisi çoğunlukta olmasa bile, Mecliste seçilecek yedi adaydan biri ya da birkaçının cumhurbaşkanının tercih edeceği isimlerden seçilmesi büyük ihtimal. Bu halde de HSK’nın cumhurbaşkanının nüfuzu altında olması kaçınılmaz görünüyor.

Bunun kuvvetler ayrılığı açısından ciddi bir tehlike içerdiği su götürmez. Çünkü hâkim ve savcıların tümünün özlük işlerini düzenleyen bir kurul yürütmeye bağlı hale getirildiğinde, yargı yürütme üzerinde kendisinden beklenen denetim görevini yerine getiremez.

Ulusoy’un belirttiği gibi, mevcut sistemde HSYK üyelerinin yargıç ve savcılarının tek turlu seçimle belirlenmesi sorunludur. Çünkü organize yapıların seçime ağırlık koyup yargıyı kendi tekellerine alabildikleri görülmüştür. Ancak bunun çaresi, yargının iradesini tamamen dışarıda bırakmak değildir. Karma bir yapı, yargı bağımsızlığı konusundaki kaygıları azaltabilirdi. Yani HSK üyelerinin “üçte birinin Cumhurbaşkanı, üçte birinin Meclis ve üçte birinin de Danıştay ve Yargıtay’ca belirlenmesi daha uygun olurdu.”[2]

Anayasa Mahkemesi

Teklif halk tarafından kabul görürse, AYM üyelerinin sayısı da — askeri mahkemeler lağvedileceğinden — 17’den 15’e düşecek. 15 üyenin 12’si Cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. 3 üyeyi ise Meclis belirliyor. Meclis’teki üye seçiminde, son turda basit çoğunluk (oturuma katılanların yarısından bir fazlası) seçilmek için yeterli oluyor. Eğer Meclis’te cumhurbaşkanının partisinin mensuplarının sayısı daha fazla ise, AYM’nin bütün üyeleri de cumhurbaşkanı tarafından belirlenmiş oluyor.

Ezcümle, yürütmenin başında olan cumhurbaşkanı, bir taraftan parti genel başkanı sıfatıyla yasamayı, diğer taraftan yaptığı atamalarla yargıyı kendine bağlama imkanına sahip.       Cumhurbaşkanının hem partisi aracılığıyla yasamada, hem de HSK ve AYM eliyle yargıda bu kadar baskın olması, güçler arasındaki sınırların silikleşmesini kaçınılmaz kılıyor.

Diğer maddeler

Anayasa değişiklik teklifindeki şu hükümler olumludur:

  • Sıkıyönetim rejiminin kaldırılması;
  • Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM), Askeri Yargıtay ve savaş hali istisna olmak üzere askeri mahkemelerin lağvedilmesi;
  • OHAL KHK’larının Meclis’te onayı için üç aylık zorunlu süre konulması ve onaylanmadığı takdirde KHK’nın kendiliğinden yürürlükten kalkması.

Buna mukabil, cumhurbaşkanının hazırladığı bütçe Meclis tarafından onaylanmadığında, cumhurbaşkanına önceki yılın bütçesini yeniden değerleme oranına göre artırarak uygulama olanağının verilmesi, Meclisin yürütme üzerindeki denetim araçlarından birinin daha elinden alınması anlamına gelir.

Eğer halk 16 Nisan’da anayasa değişiklik teklifine onay verirse, cumhurbaşkanının partili olabilmesine olanak veren ve HSK’yı yeniden tanzim eden hükümler hemen uygulamaya konacak. Kanun koyucunun bu iki maddeye özel bir önem atfettiği görülüyor. Diğer maddeler için bir geçiş süreci öngörülüyor. Sistemin bütünüyle yürürlüğe girmesi, 2019’da birlikte yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili genel seçimi ile olacak.


[1] Kemal Gözler, Elveda Anayasa (Ekin Yayınları, 2017), s. 14-15.

[2] Ali Ulusoy, “Aralık 2016 Anayasa Teklifi Neler Getiriyor, Neler Götürüyor?”;

www.anayasa.gen.tr/ulusoy-anayasa-degisikligi.pdf (siteye yüklenme tarihi: 17 Ocak 2017).

Serbestiyet, 02.04.2017

Anayasa değişikliğinin içeriği – 4

Anayasa değişiklik teklifinde en çok tartışılan maddelerden biri, cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenleyen 104. maddedir. Tamamen yeniden kaleme alınan bu maddeye yönelik eleştirilerin, cumhurbaşkanına verilen yetkilerden bilhassa ikisi üzerinde toplandığı görülüyor.

Bunlardan birincisi, cumhurbaşkanının üst düzey kamu yöneticilerini ataması ve görevlerine son vermesidir. Öneri, üst düzey kamu yöneticilerinin atanmalarına ilişkin usul ve esasların da Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenleneceğini belirtiyor.
Bu düzenlemede iki soruna işaret edilebilir: Sorunlardan ilki, “üst düzey kamu yöneticileri” kavramının kimleri kapsadığının belli olmamasıdır. Mevzuatta devletin hangi makamını işgal edenlerin “üst düzey” sayılacağını, dolayısıyla bu kapsamda göreve atanmaları ve görevden alınmalarının cumhurbaşkanına bağlanacağını işaret eden bir hüküm yoktur. Muhtemelen bu, sonraki bir iş olarak düşünülmüştür. Sınırların çizilmesi de sistem değişikliğinden sonra çıkarılacak — yasalara değil — kararnamelere bırakılmıştır. Bunun da söz konusu sınırların belirlenmesinde Meclisi zayıflatıp cumhurbaşkanını güçlendireceği açıktır.

Diğer sorun ise, cumhurbaşkanına tanınan bu yetkide herhangi bir filtrenin öngörülmemiş olmasıdır. Başkanlık sistemlerinde, başkana kendi kadrosu ile çalışması için gerekli atama yetkisinin verilmesi doğaldır. Ancak söz konusu yetki her türlü denetimden azade değildir. Nitekim ABD’de başkanın üst düzey kamu görevlilerine ilişkin atamaları (bakanlar büyükelçiler, yüksek mahkeme üyeleri vb) Senato’nun onayına tabidir. Başkan, herhangi bir makam için aday belirlerken Senato’nun iradesini dikkate almak zorunda kalır; onay alacak bir adayı göstermeye çalışır.

Teklifte ise böyle bir onay aşaması yoktur. Cumhurbaşkanı atamalarda tek yetkili pozisyonundadır. Atamalar noktasında Meclise hiçbir denetim imkanı tanınmamıştır. Ağırlık tamamen yürütmeye verilmiş ve böylece yasamanın yürütmeyi dengelemesinin önüne bir engel daha çıkartılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi

Teklifin kamu hukuku alanında radikal bir dönüşüm yaratmaya namzet en önemli yeniliği, cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisi vermesidir. Kararnameler ile cumhurbaşkanına, aslî ve Meclis’ten özerk bir idari düzenleme yetkisi tanınıyor. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yargısal denetimi de AYM’ye bırakılıyor.

Cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisi, beş noktada sınırlandırılmış. Buna göre:

* Kişilerin temel hak ve özgürlüklerine (ekonomik haklar müstesna) ilişkin konularda;
* Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesine hükmedilmiş konularda; ve
* Kanunla açıkça düzenlenmiş bulunan konularda… cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Ayrıca;
* Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlar arasında çelişki bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır.
* TBMM’nin aynı konuda kanun çıkarması halinde kanun hükümleri geçerli olur.

Mevcut Anayasada, asli düzenleme yetkisi bütünüyle ve tek başına TBMM’ye aittir; yürütmeye herhangi bir asli düzenleme alanı bırakılmış değildir. Bu nedenle uygulamada (mesela özelleştirmeler konusunda) ciddi sorunlarla karşılaşılmıştır. Ali Ulusoy’un belirttiği üzere, AYM ve Danıştay’ın “yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesi”ni çok dar yorumlamaları, birbiriyle irtibatlı başlıca üç probleme sebebiyet vermiştir:

Bir, yürütmenin yaptığı birçok düzenleme “yasallık” ilkesine aykırı bulunarak iptal edilmiştir.  İki, hemen her konunun yasayla düzenlenmesi mecburiyetinden ötürü çok uzun ve ayrıntılı yasalar yapılmıştır. Ve üç, özellikle acil karar verilmesi gereken konularda zaman ve enerji heba edilmiş, iktisadi kayıplar yaşanmıştır.

“Bu bağlamda temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması, idari suç ve ceza konulması, vergi veya benzeri mali yük getirilmesi gibi hassas konular dışında özellikle ekonomik konular gibi acil hareket edilmesi gereken hallerde Yürütmeye asli ve özerk bir düzenleme alanı bırakılması kanımızca isabetlidir ve kamu hukuku sistemimizde ciddi bir reform niteliğindedir.”[1]

Kararname yetkisinin sorunları

Hülasa, yürütmeyi etkin kılmak için cumhurbaşkanına kararname çıkarma yetkisinin verilmesi doğru. Maddenin sınırlama gerekçeleri yerinde; teknik formülasyon iyi. Lâkin kağıt üstünde iyi duran bu sınırlamaların tatbikatta işleyip işlemeyeceğini zaman gösterecek. İki hususa dikkat çekilebilir bu noktada.

Birincisi, teklif “kararname” ile “kanun”un çatışması halinde kanun hükmünün esas alınacağını belirtiyor. Böyle bir çatışmanın tesbiti ise ancak bir mahkeme kararı ile olabilir. Yani mahkeme karar verinceye kadar kararname hükümleri uygulanır. Mahkemenin karar verme süresi uzadığı müddetçe, kararname kanun karşısında hükmünü icra eder. Dolayısıyla Mustafa Erdoğan’ın dediği gibi, bu sınırlama pratikte çok fazla değer ifade etmez.[2]

İkincisi, aynı konuda bir yasa çıktığı takdirde cumhurbaşkanlığı kararnamesinin geçersiz olacağı biçimindeki sınırlama da işlevden yoksun hale getirilebilir. Örnek olsun: 600 üyeli Meclis’te toplantı yeter sayısı 200 (üye tamsayısının üçte biri), asgari karar yeter sayısı ise 151 (üye tamsayısının dörtte birinden bir fazla)’dır.  Diyelim ki Meclis, cumhurbaşkanının bir kararnamesini hükümsüz kılmak için toplandı ve 151 vekilin oyu ile bir yasa çıkarttı. Yasanın yürürlüğe girmesi ancak cumhurbaşkanının onayı ile mümkün olabilir. Eğer cumhurbaşkanı yasayı onaylarsa problem ortadan kalkar, kararname geçersiz olur, yasanın hükümleri işlemeye başlar.

Fakat cumhurbaşkanı yasayı onaylamaz da tekrar görüşülmek üzere Meclise geri gönderirse, bu kez yasanın kabulü için 301 oy (üye tamsayısının salt çoğunluğu) gerekir. Yani mevcut halde cumhurbaşkanına tanınan “geciktirici veto,” öneride “güçleştirici veto” şeklini alıyor.   151 oy ile kabul edilip cumhurbaşkanına gönderilen bir yasa cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edildiğinde, Meclisin bu yasayı tekrar Cumhurbaşkanına gönderebilmesi için 301’a çıkması gerekiyor. Eğer cumhurbaşkanı Mecliste çoğunluğu elinde bulunduruyorsa, ona karşı 301 oya ulaşmak mümkün olmaz. Dolayısıyla Meclisin kararnameler üzerindeki denetimi de kağıt üzerinde kalır.

Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu

Yürürlükteki anayasal hüküm (madde 105), cumhurbaşkanının sadece “vatana ihanet” suçundan yargılanabileceğini belirtir. Teklifte ise suçlar arasında bir ayrım yapılmıyor; cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu bütün suçları kapsar hale geliyor. Buna göre, 301 vekilin imzasını taşıyan bir önerge ile, herhangi bir suç işlediği iddiasıyla cumhurbaşkanı hakkında soruşturma açılması istenebilir. Soruşturma açılmasına 360 vekilin oyu ile karar verilebilir. Cumhurbaşkanı, komisyon aşamasının tamamlanmasının ardından, 400 oyla Yüce Divan’a sevk edilebilir. Yüce Divan’da seçilmeye engel bir suçtan mahkum edilen cumhurbaşkanının görevi sona erer. Görevde bulunduğu sürede işlediği iddia edilen suçlar için cumhurbaşkanı, görevi bittikten sonra da aynı şartlarda yargılanabilir.

Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunu düzenleyen madde, teklifi hazırlayanların en gözde maddelerinden biridir. Onlara göre, cumhurbaşkanının her suç için yargılanabilir hale gelmesi, hem cezai sorumluluğun kapsamını genişletiyor hem de cumhurbaşkanının yargılanmasını kolaylaştırıyor. Fakat maddeye derinlemesine bakıldığında bu tezin gerçekliğe pek tekabül etmediği fark ediliyor. Üç önemli handikapı var bu maddenin.

1. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanın görev suçları haricindeki suçlar için yargılanmasında iki yol var: Ya bu suçlar için herhangi bir özel bir düzenleme bulunmaz, cumhurbaşkanı da sade vatandaş gibi yargılanır. Ya da cumhurbaşkanı bu tür suçlar için milletvekilleri gibi dokunulmazlığa sahip olur.  Nitekim teklifte, cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için “kişisel suçlar” ve “görev suçları” ayrımı yapılıyor; görev suçları için cumhurbaşkanına benzer bir soruşturma yöntemi düzenleniyor; göreviyle alâkalı olmayan suçlarda ise yasama dokunulmazlığı hükümlerine tabi olacağı belirtiliyor.

Fakat cumhurbaşkanı için suçlar arasında bir ayrım öngörülmüyor. Soruşturma bağlamında suçların eşdeğer tutulması, kaçınılmaz olarak hukuki bir açmaza sebep olur. Çünkü  basit bir kişisel suç ile “vatana ihanet” gibi ağır bir suç aynı düzeyde ele alındığından, cumhurbaşkanını basit bir suçtan yargılamak için dahi anayasada öngörülen yüksek nisaplara ulaşmak mecburiyeti doğar. Ayrıca cumhurbaşkanı görevini bitirdikten sonra da ancak aynı şartlarda yargılanabilir. Dolayısıyla, söylenenin aksine Cumhurbaşkanının yargılanması kolaylaştırılmıyor; fiiliyatta, cumhurbaşkanının neredeyse hiçbir suçtan yargılanmamasını mümkün kılacak bir hukuki düzen kuruluyor.

2. Madde metni, cumhurbaşkanını yargılayacak mahkemeyi de bir soruna dönüştürüyor. Diyelim ki, Cumhurbaşkanının göreviyle ilgisi olmayan bir suç işlediği iddia edildi. Meclis’te soruşturma istenmesi, soruşturma açılması ve Yüce Divan’a sevk için yeterli çoğunluklara ulaşıldı. Peki, bu durumda yargılanabilecek mi — ve hangi mahkemede yargılanacak?

Madde hükmü, cumhurbaşkanının her türlü suçu için Anayasa Mahkemesi’ni adres gösteriyor. Dolayısıyla yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla AYM’de yapılacağı söylenebilir. Fakat burada bir başka anayasal engel ortaya çıkıyor: Anayasanın 148. maddesi, AYM’nin cumhurbaşkanını ancak görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılayabileceğini belirtiyor. Dolayısıyla Meclis’te usul engelleri aşılsa dahi AYM, cumhurbaşkanını diğer (basit) suçlardan yargılayamaz.

3. Bugünkü anayasanın 113. maddesine göre, TBMM kararıyla Yüce Divan’a sevk edilen bir bakanın bakanlığı düşer. Eğer başbakan Yüce Divan’a sevk edilirse, hükümet istifa etmiş sayılır. Öneride ise, ancak Yüce Divan’da seçilmeye engel bir suçtan mahkûm edildiğinde cumhurbaşkanının görevinin sona ereceği hükmü bulunuyor.

Burada sorulması gereken önemli bir soru var: TBMM tarafından Yüce Divan’a gönderilmiş bir cumhurbaşkanının görevinde kalması doğru mudur? Kanımca, göreviyle bağlantılı bir suç ithamından ötürü Yüce Divan’a sevk edilmiş bir cumhurbaşkanının görevinde kalması düşünülmemelidir. Kişisel bir suçtan dolayı yapılan yargılama ise, cumhurbaşkanının görevini sürdürmesine mani olmamalıdır. Fakat madde metni hatalı bir şekilde örülmüştür. Suçlar arasında bir tefrike gidilmemiştir. Bu nedenle — teorik olarak — mesela vatana ihanet suçlamasıyla yargılanan birinin dahi (mahkûmiyet kararı verilinceye kadar)  görevine devam etmesine olanak verilmiştir.

4. Cumhurbaşkanına seçimlerin yenilenmesi yetkisi, cezai sorumluluk noktasında kötüye kullanılan bir araca dönüştürülebilir. Zira madde metninde, hakkında soruşturma açılmasına karar verilen bir cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesi kararı alamayacağı belirtiliyor. Yani Meclisin soruşturma kararı vermesine kadar, cumhurbaşkanı bu yetkisini kullanabilir. Dolayısıyla, hakkında 301 vekilin soruşturma açılmasını istediği bir cumhurbaşkanı, Mecliste havanın aleyhine döndüğünü görür ve soruşturma kararının çıkacağını düşünürse, seçimlerin yenilenmesi yetkisini kullanıp Meclisi dağıtabilir ve yargılanmasının önüne geçebilir.

Tüm bunların düşük ihtimaller olduğu söylenebilir. Gerçek hayatta karşılaşma şansımızın yok denecek kadar az olduğu, dolayısıyla bunları çok fazla dert etmememiz gerektiği belirtilebilir. Ama anayasal düzen böyle niyetler üzerinden yürümez, yürümemelidir. Mühim bir sistem değişikliğine gidiliyorsa, istismara açık kapılar elden geldiğince kapatılmalıdır. Bu meyanda, cumhurbaşkanlığının cezai sorumluluğunu tayin eden maddede, kişisel suç ile görev suçlarının ayırt edilmesi, her bir suç türü için ayrı ve açık yargılama şartlarının tesis edilmesi gerekirdi.


[1] Ali Ulusoy; “Aralık 2016 Anayasa Teklifi Neler Getiriyor, Neler Götürüyor?”;

www.anayasa.gen.tr/ulusoy-anayasa-degisikligi.pdf (konuluş tarihi 17 Ocak 2017).

[2]  Mustafa Erdoğan; “Başkanlık Sistemi, Latin Amerika Tecrübesi ve Türkiye”; Liberal Perspektif Analiz, Sayı 3, Aralık 2016, s. 25.

Serbestiyet, 28.03.2017