Ana Sayfa Blog Sayfa 166

16 Nisan referandumunun anlamı

16 Nisan referandumu son 15 yıldır şahit olduğumuz kıran kırana iktidar mücadelesinde yeni bir aşamayı temsil ediyor. AK Parti eski rejimi sarstı, statükoyu değiştirdi. Şimdi yeni durumu pekiştirip sürekli kılacağını ümit ettiği hükümet sistemi değişikliği içeren bir düzenlemeyi hayata geçirmeye çalışıyor. Güç kaybını hazmedemeyen eski elitler ise anayasa değişiklik teklifine yeni düzeni kalıcı hale getirebileceği korkusuyla karşı çıkıyorlar. Tıpkı eski elit gibi, AK Parti de elde ettiği gücü hazmetmekte zorlanıyor. Demokrasilerde iktidarların kapsayıcı olmayı, ellerindeki gücü ölçülü bir biçimde kullanmayı öğrenebilmeleri kolay değil.  Ancak demokrasinin istikrarı da buna bağlı.

Anayasa değişikliğine dair teklifin eksiklikleri ve tehlikelerinin farkında olanlar hayır oyu çıkması halinde 15 Temmuz’u yapan koalisyonun yeniden harekete geçeceğinden korkuyorlar. Bu korku abartılı.

Kısa vadede AK Parti içinde var olan iki eğilimden hangisinin etkili olacağı geleceğimiz açısından hayati öneme haiz. Soğuk Savaş sağcılığından izler taşıyan bir çizgi 2011 seçimlerinden sonra parti politikalarına daha çok damga vurur hale geldi. Bu çizgi, Türkiye’nin siyasal çoğulculuğunu kabul etmekte zorlanıyor. Farklılıklara ve eleştirilere tahammülü zayıflık belirtisi olarak algılıyor. Muhalefetin kutuplaştırmayı artırma isteğine misliyle cevap vermekten kaçmıyor. Kamu hizmetleri sunumunda ayrımcılık yapmaktan ve genel olarak ötekileştirici bir dil kullanmaktan kaçınmıyor. Hukuku ve hukuk devleti ilkesini uzun dönemde bir arada yaşamayı mümkün kılan herkesin garantisi olabilecek unsurlar olarak değil; “dava”nın gerçekleşmesini geciktiren, iktidarı zayıflatan ayak bağları olarak görüyor. Demokrasiyi seçimlere indirgeyen; diğer denge, kontrol, hesap verebilirlik mekanizmalarını örtük “vesayet” biçimleri olarak gören bir anlayış bu. Bu çizgi giderek mücadele ettiği eski elitin bazı unsurlarına benzemeye  başladığı eleştirilerini de ciddiye almıyor, olağanüstü zamanlardan geçiyoruz diyerek “olağanüstü hal hukuku”nun bile dışına çıkmaya çalışıyor. En güçlü iktidarın; sınırlarını bilen, hukuka bağlı iktidar olduğu gerçeğini ıskalıyor. Bu kanat, seçim başarılarının hükümetin yaptıkları kadar muhalefetin alternatif olamamasından kaynaklandığını kabul etmek de istemiyor.

Azınlıkta kalan ikinci çizgi ise partiye oy vermeyen yüzde 50’lik bir kitle olduğunun farkında gibi. Daha kapsayıcı, ılımlı ve ölçülü olma gereğini dile getirmeye çalışıyor. Temel hak ve hürriyetleri vurguluyor, tahammül düzeyi daha yüksek gibi görünüyor. Bu çizgi, partinin yeni yöneliminden rahatsız ancak Gezi, 17/25 Aralık ve 15 Temmuz travmalarından sonra eski elitin bir fırsatını bulursa bütün kazanımlarını yok edeceğinden haklı olarak şüpheleniyor ve güçlü bir biçimde  sesini yükseltemiyor. Birinci eğilim de bunun farkında olduğundan partili tabanın haklı endişe ve kaygılarını sürekli pompalayarak kendi pozisyonunu tahkim etmeye çalışıyor. Esasen eski elitin vesayet rejimine dönüşü arzulayan aşırı unsurlarıyla, parti içindeki otoriter damar birbirinden besleniyor. Her biri diğerini işaret ederek kendi konum ve davranışlarını meşrulaştırmaya çalışıyor.    

“EVET” VE “HAYIR” NEDİR?

16 Nisan referandumunun sonucu bu iki  damardan hangisinin öne çıkacağını da etkileyecek. Hiçbir referandum sadece o referandumda oylanacak meseleye dair değildir. Muhtemel bir hayır oyu parti içinde daha liberal bir yönelime dönüşü garanti etmese de en azından durup düşünme ihtiyacının hissedilmesine yol açabilir. (7 Haziran 2015 seçimlerinde seçmen böyle bir uyarıyı yapmış ancak ağırlıklı olarak muhalefet partilerinin tutumları nedeniyle bu uyarı boşa gitmiştir) Ayrıca, hayır oyu Türkiye’de demokratik tepki ve kontrol mekanizmalarının çalıştığının bir göstergesi olarak da okunabilir ve AK Parti seçimle gitmez diyerek yeni bir kalkışmaya zemin ve mazeret hazırlamaya çalışanların iddialarını da zayıflatabilir.

Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir.

Evet oyunun ise AK Parti içindeki otoriter dışlayıcı eğilimleri daha da güçlendirme potansiyeli  yüksek gibi görünüyor. Zira evet oyu yukarıda otoriter, ayrımcı, dışlayıcı dediğimiz yönelimlerden nihai karar verici seçmenin fazla bir  rahatsızlık duymadığı şeklinde yorumlanabilecektir. Kimileri evet oyunun partinin kendine güvenini arttıracağını ve böylece yeniden reformcu kimliğine döneceğini söylüyorlar. AK Parti’nin kendisini güvende hissetmediğinde çekirdek tabanına döndüğü doğru olmakla birlikte, bu düşük bir ihtimal. İktidar sahiplerinin uzun dönemli çıkarlarını düşünerek kendilerini sınırlandırmaları imkansız değilse bile nadir görülür. AK Parti de istisna değildir. Örneğin, 15 Temmuz sonrasında yakalanan demokratik yeniden yapılanma fırsatı, otoriter dışlayıcı damarın bu büyük tarihi olayı kendi dar çizgisini hayata geçirmek için bir fırsat olarak görmesi nedeniyle heba edilmiş gibi görünüyor. Bu nedenle, ancak demokratik seçmen baskısının partiyi reformcu kimliğine döndürebilecek yolu açabileceğini düşünmek daha yerinde olur. 

AK Parti, tüm otoriter yönelimlerine rağmen halen tüm Türkiye’ye hitap edebilen, değişme potansiyeli en yüksek parti görünümünde. Fakat bu potansiyelin harekete geçmesi, iyice belirgin hale gelen otoriter çizgiye yönelik demokratik tepkinin yükselmesine bağlı. Referandum bunun için bir fırsat olabilir. Anayasa değişikliğine dair teklifin eksiklikleri ve tehlikelerinin farkında olanlar hayır oyu çıkması halinde 15 Temmuz’u yapan koalisyonun yeniden harekete geçeceğinden korkuyorlar. Bu korku abartılı. 15 Temmuz öncesinde Gülen terör örgütlenmesi ile mücadelede yeterince başarılı olunamamasının esas sebebi yürütmenin zayıflığı değildi. Keza darbe teşebbüsüne zemin hazırlayan kutuplaşmanın ortaya çıkışı ile çift başlı yürütme arasında bağlantı kurmak zorlama olur. Hülasa, yeni bir kalkışmayı önlemenin yolu, silahlı gücün daha iyi izlenmesi ve kontrolüne dair bir dizi idari tedbirin alınmasının yanında, demokratik meşruiyet zeminini güçlendirmekten geçiyor. Bunun ise yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören, denge denetleme mekanizmaları son derece zayıf olduğu için kaybedenleri sistemdışı arayışlara itecek bir hükümet sistemi ile gerçekleşmesi kolay değil. Halihazırdaki hükümet sistemimizin sürdürülebilir olmadığı iddiası doğru olsa bile, neden çözdüğünden daha fazla problem yaratma potansiyeli olan bir sistem kabul edilsin sorusuna yanıt vermek de zor.

Hem evet hem de hayır kanadının ateşli savunucularının iddia ettikleri gibi, 16 Nisan referandumu hayati bir dönüm noktası değil. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir. Demokrasinin akıbetini belirleyen asli unsurlar yerel ve uluslararası sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır. 

Karar Gazetesi, 12.04.2017

Referandum ve Muhalefet

Önümüzdeki günlerde (16 Nisan 2017) yapılacak olan anayasa değişikliği halk oylamasının sonucunda pek çok siyasî sonuç çıkacak. Teklifi halkoyuna sunan Ak Parti+ MHP bloğu kadar muhalefet bloğunu da derinden etkileyecek. Özelikle “evet” sonucu muhalefetin alışılagelmiş siyaset tarzında, politikasında ve söyleminde değişim ve dönüşümü zorunlu kılacaktır.

“Türkiye’de muhalefet sorunu vardır”. Bu gerçek içinden geçtiğimiz referandum sürecinde bir kez daha gün yüzüne çıktı. Gerek süreç boyunca muhalefet (hayır bloğu)  kötü bir sınav vermesinden gerekse geleceğe dair vizyonsuzluk müzmin muhalefet sorunun devam ettiğini gösteriyor. Önümüzdeki dönemde referandum sonucuna göre sadece başkanlık sisteminin yani iktidarın oluşum şekli ve yasama organının yapısı değil muhalefetin de geleceği tayin edilmiş olacaktır. “Hayır” ın kazanması muhalefete moral ve güç kazandıracak ve kendi siyaset tarzı yönteminin doğru olduğu şeklinde yorumlanarak zaten kapalı oldukları değişim ve dönüşümün bilinmez bir tarihe ertelenmesine neden olacaktır. “Evet” oylarının nitelikli bir çoğunluk sağlaması ise muhalefet bloğunun değişim ve dönüşümünü hızlandıracaktır.

Referandum sürecinde muhalefet bloğu somut bir gerekçe göster(e)meden değişiklik paketini kötülemeye başladı. Paketi okunmadan ve anlamadan rastgele ezber yargılarla eleştiri hatasına düştüler. Konuyu dağıtmayı ilgi alanını değiştirmeyi denediler, akla mantığa aykırı önermelerle seçmeni korkutmaya kandırmaya çalıştılar. Ayrıca, 15 Temmuz darbe girişiminin ve halk direnişinin de “hafife” alınması, çocukça komplolara sığınılması dikkat çekmektedir. 15 Temmuz gecesi muhalefet bloğunun (CHP ve sol-sosyalist) [demokrat bir avuç kişi hariç] karnesi ortadadır. Kimisi açıktan darbeyi alkışlamış, kimisi ise sevincini içine atmış sabahı beklemiştir.  Kampanya boyunca, garnitür olarak da Suriyeli mülteciler üzerinden ırkçı ve ayrımcı mesajlar paylaştılar. Sonuçta süreç içinde bir kez daha görüldü ki Türkiye’nin ciddi bir muhalefet sorunu var. Bu muhalefet,  pirus zaferi sayılabilecek (7 Haziran 2015 gibi) başarılar dışında bir umut vaat etmemektedir. Hele referandum sonucunda “hayır”ın kazanması veya çok küçük bir farkla “evet” sonucu muhalefet sorunumuzu daha da derinleştirecektir.

Referandum sonucu, hükümet sistemindeki değişiklikle beraber, muhalefet bloğunda değişimleri sağlama imkânını sunmaktadır. Siyasi partilerin hepsi yeni hükümet modelinin şartları gereği değişime uğramak zorunda olacaktır. Başta CHP olmak üzere tüm partiler kendi konumlarını gözden geçirmek durumundadırlar. CHP gerçek bir siyasî parti olmak zorundadır, ya bunu başaracaklar ya da yok olacaklardır. CHP’nin yanında yöresinde bulunan muhalefet bloğunda da dönüşüm ve değişim kaçınılmazdır. 1930 model siyaset tarzı, politik kısırlık, yeni dünyaya yabancı bir muhalefet sürdürülemezdir. Hatta tüm sol-sosyalist siyaset bir ihtimal gerçekleri görme fırsatına sahip olacaktır. Muhalefeti besleyen teorik ve akademik çevreler başta olmak üzere siyasetçiler, politika yapıcıları buna ne kadar hazırlar bilemiyoruz ama değişim ve dönüşüm kaçınılmazdır. İdeal olarak tabanın muhalefet örgütlerini değişime zorlaması beklenir ama muhalefet tabanında böyle bir arzu gözlenmektedir.  Bu durumda iş yeniden tepedekilere düşmektedir. Muhalefet referandum sonucuna göre önemli bir fırsat yakalama durumundadır. Umarız bunu iyi değerlendirirler. 16 Nisan günü oy kullanacak seçmenler, hükümet sisteminin yanında muhalefeti de değiştirme dönüştürme imkânına sahiptirler. Hayırlısı olsun!

2016 İnsani Gelişme Endeksi ve Türkiye

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 2015 verilerini baz alarak 188 ülkenin doğumda beklenen yaşam süresi, beklenen öğrenim süresi, ortalama öğrenim süresi ve kişi başı GSMH’sine göre hazırladığı 2016 İnsani Gelişme Raporu’nu yayınladı.

İnsani Gelişme Endeksi UNDP’nin 1990’dan bu yana BM üyesi ülkelerin üç temel boyuttaki ilerlemesini değerlendirmek üzere kullandığı bir ölçü. Bu üç temel boyut, insani gelişmenin göstergeleri olarak da kabul edilen uzun ve sağlıklı yaşam, bilgiye erişim ve insana yakışırı bir hayat standardı olarak kabul edilmekte. Yani, gelişmişliği sadece ekonomik güce değil aynı zamanda beşerî sermayeye dayandıran bir yaklaşıma sahip insani gelişme endeksi.

Türkiye’nin durumuna gelince…

Türkiye, 2015’e göre bir basamak daha yükselerek 71. sırada yüksek insani gelişmişlik seviyesinde yer aldı. 2015’teki 0,764 puanlık gelişmişliğini 2016’da 0,767’ye çıkardı. Bu yükseliş aslında insani gelişmişliğin her yıl düzenli olarak ölçülmeye başlandığı 2010 yılından beri gözle görülebilir düzeyde. Yine UNDP verilerine baktığımızda Türkiye 2010-2015 arasındaki beş yıl içinde endekste 9 basamak ilerlemiş 80. sıradan 71. sıraya gelmiş. Bu dönem insani gelişmede ortalama yıllık büyümesi ise 0.81 olmuş.

Bu rakamları tek başına verince pek anlamlı görünmüyor. Türkiye’nin insani gelişme endeksinde baz alınan verilerine baktığımızda tablo daha net ortaya çıkmakta. Bir karşılaştırma yaparsak 2000 yılında Türkiye’de doğumda beklenen ortalama yaşam süresi 70 yıl iken 2015’te bu sürenin 75,5’e çıktığını görüyoruz. Bu da son 15 yılda sağlık alanındaki gelişmelerin ve yaşam standartlarındaki iyileşmenin ülkemizdeki yaşam süresini 5,5 yıl uzattığını gösteriyor.

Türkiye’de beklenen öğrenim süresinde de benzer bir gelişmenin kaydedildiği görülüyor. 2000’de Türkiye’de beklenen öğrenim süresi 11,1 yıl iken, 2015’te bu süre 14,6 yıla uzamış durumda. Yine Türkiye’deki ortalama öğrenim süresinin 5,5 yıldan 7,9 yıla uzadığını görüyoruz. Bu veriler de gösteriyor ki endeksin bilgiye erişim ölçütünde Türkiye önemli bir ilerleme kaydederek eğitimi yaygınlaştırma konusunda başarı kaydediyor.

Ve endeksin belki de en anlaşılabilir göstergesi olan kişi başı GSMH. Yıllar itibariyle Türkiye’de kişi başına düşen GSMH’nin artış gösterdiği bilinmekte. Ne var ki 2000 yılı ile 2015 yılı arasında çok ciddi bir fark söz konusu. UNDP verilerine göre, 2000 yılında Türkiye’de kişi başına düşen GSMH 12.815 Dolar’ken bu, ekonomik istikrar ve büyümenin sonucu olarak 2015 yılında 18.705 Dolar’a çıkmış durumda.

Türkiye’nin bölgesel karşılaştırmalarda da iyi bir performans sergilediği söylenebilir. Özellikle 2010-2015 yılları arasındaki 0.81 yıllık ortalama gelişme oranıyla tüm Avrupa ülkelerinin üzerinde bir performans sergilediği, hatta neredeyse tüm “çok yüksek insani gelişme düzeyinde” olan ülkelerden daha büyük bir ortalama yakaladığı görülmekte. Tüm bölge ortalamalarının üzerinde değerlere sahip olan Türkiye, OECD ortalamalarına da çok uzak değil.

Aslında son dört yıldır yaşadığı siyasi sıkıntılara rağmen Türkiye birçok alanda gelişmekte ısrarcı olan bir ülke. Bu sıkıntılar olmasaydı daha fazla gelişme gösterebileceğini söylemek de pekâlâ mümkün. Örneğin kişi başı GSMH daha yüksek olabilir, sağlık alanında yapılabilecek daha fazla yatırımla doğumda beklenen yaşam süresi daha fazla uzatabilirdi. Keza şunu söylemek de mümkün: Türkiye 15 yıl gibi kısa bir sürede ortalama öğrenim süresini 2,4 yıl uzatabilmeyi başardı. Eğitim gibi sonuç alabilmek için uzun süre zarfına ihtiyaç duyulan bir alanda bu süreyi 2,4 yıl uzatabilmek tek başına dahi önemli bir gelişme. Buna rağmen eğitim alanında daha fazla girişim ve yatırıma ihtiyaç var. Keza, Türkiye’nin insani gelişmede en zayıf olduğu alan bu. Bu alanda aldığı her puan ise insani gelişmede önemli bir ilerleme kaydetmesinin yolunu açacak.

Sistemsizlik Meselesine Çözüm Önerisi Olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Cemal Fedayi

Sistemsizlik Meselesine Çözüm Önerisi Olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

Giriş

Hükümet sistemi tartışmaları, bizim kadim tartışmalarımızdandır. Hükümet sistemi tartışmaları, Osmanlı’nın sonlarından günümüze kadar yapılagelmektedir. Bu tartışmalar pek çok soru ve cevap etrafında süregelmişse de bu tartışmalardan sivil bir netice hâsıl edilememiştir.

Her defasında tartışmaları bitiren askerler olmuştur. Ülkede hangi hükümet sisteminin geçerli olacağına genellikle darbelerin ertesinde, askerler karar vermiştir. 2017 yılının başında ise, tarihimizde ilk defa, hükümet sisteminin ne olması gerektiği konusunda siviller söz sahibi olabilmişlerdir.

Merhum Cumhurbaşkanımız Özal’la başlayan, Demirel’le devam eden ve Erdoğan ile ısrarlı bir teklife dönüşen başkanlık sistemine geçiş tartışmaları nihayet ete kemiğe bürünmüş ve müşahhas bir teklif olarak halkın önüne konulmuştur. Ak Parti ve MHP işbirliğiyle oluşan ittifak, adına resmen ve alenen “başkanlık sistemi” denilmese de, gerçekte bir başkanlık sistemi önerisini şekillendirmiştir.

16 Nisan 2017 tarihinde oylanacak olan anayasa değişikliği teklifi, Ak Parti ile MHP’nin ittifakından ortaya çıkmış bir uzlaşma metnidir. Bu metin bir uzlaşmanın sonucudur. Tamamen Erdoğan’ın düşündüğü türden bir sistem teklif edilmemektedir. Belki iki parti arasındaki uzlaşmanın bir sonucu olarak “başkanlık sistemi” tabiri yerine “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” tabiri tercih edilmiştir. Ancak açıkça ifade edilmese de teklif edilen sistemin, bir nevi başkanlık sistemi olduğu aşikârdır… O nedenle bu çalışmada, uzun uzun, “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” tabiri kullanılmamış, kısaca, aynı anlama gelmek üzere, “başkanlık sistemi” tabiri kullanılmıştır.

Eğer anayasa değişikliği teklifi kabul edilirse -ki Mart sonu itibariyle yapılan kamuoyu yoklamalarına göre kabul edileceği görülüyor- tarihimizde ilk defa doğrudan doğruya halk ve halkın sivil temsilcileri hükümet sisteminin ne olacağına karar vermiş olacaklar. Başkanlık sistemine geçildiği takdirde sadece basit bir sistem değişikliği yapılmış olmayacak; aynı zamanda Türkiye siyasetinin en büyük sorunu olan zayıf hükümet-askeri müdahale kısır döngüsü de kırılmış olacak.

15 Temmuz’da sivil halk nasıl askeri müdahaleyi püskürtüp yeni bir devrin kapılarını açtıysa; başkanlık sistemine geçildiğinde de, aynı şekilde, askerlerin belirlediği hükümet sistemini çöpe atıp yeni bir devrin kapısını açmış olacaktır.

Bu makalenin esas argümanı şudur: Referandum sürecinde halka sorulan soru, “parlamenter sistem devam etsin mi, başkanlık sistemine geçilsin mi” şeklinde formüle edilmiş olsa da gerçekte sorulan soru, “sistemsiz bir durumdan başkanlık sistemine geçilsin mi” sorusudur. Çünkü gerçek ve kitapta yazıldığı anlamıyla parlamenter sistem bu ülkede hiç bir zaman uygulanmamıştır. Başından beri, hükümet sistemi konusunda bir karmaşa ve bir kaos mevcuttur. Deve mi kuş mu olduğu belli olmayan tuhaf bir sistem, daha doğrusu sistemsizlik hâkimdir. Hanioğlu’nun deyimiyle, hükümet sistemi konusunda bir “güçlü gelenek” ve “teâmüller” oluşturulamamıştır.(1)

Tam da bu yüzden, istikrarlı ve kurumsallaşmış bir hükümet sistemi mevcut olmadığından, fiili ve hukuki durum arasında bir tenakuz bulunduğundan, bu durumdan bir çıkış yolu olarak, Ak Parti ve MHP tarafından başkanlık sistemi teklifi halkın önüne konulmuştur.

Bu çalışmada, Osmanlı’nın sonundan itibaren yaşamış olduğumuz hükümet sistemleri ve siyasi durum tarihsel bağlamda analiz edilecek ve son durum hakkında genel bir değerlendirme yapılacaktır. Analizler, hukuki olmaktan ziyade siyasi olacaktır.

Yeni Osmanlılar, Yeni Tartışmalar ve İlk Parlamenter Sistem Tecrübesi

Bazılarının zannettiği ya da iddia ettiği gibi, hükümet sistemi tartışması nevzuhur/yeni bir tartışma değildir. “Durup dururken bu tartışma da nereden çıktı” diyenler, bunu ya cehaleten söylüyorlar ya da manipülasyon amacıyla söylüyorlar.

Umumi olarak baktığımızda, Osmanlı devlet adamları ve aydınları, Osmanlı’yı yenilemeye karar verdikleri andan itibaren, hükümet sistemini de tartışmaya başlamışlardır. Daha hususi bir ifade ile söylemek gerekirse, demokratik gelişmelere paralel olarak hükümet sistemi tartışmaları da başlamış ve yürümüştür.

Esasen ve peşinen söylemek gerekirse, hükümet sistemi tartışmaları, demokrasilerde yapılan bir tartışmadır. Diktatörlüklerde böyle bir tartışma görülmez. Dolayısıyla hükümet sistemi tartışmalarının mevcudiyeti bile, içerik bir yana, demokratik bir gelişimin işareti sayılmalıdır.

Eğer bugün serbestçe hükümet sistemi tartışması yapabiliyor ve bunu referanduma götürebiliyorsak, bu demokratik gelişmemizin kemale erdiğine bir işarettir.

Bu topraklarda demokratik gelişim Tanzimat Fermanı’na kadar götürülebilir. Bu Fermanla başlayan demokratik gelişim, Yeni Osmanlıların tenkitleriyle güçlenmiş ve yönlenmiştir. Yeni Osmanlılar, genel olarak devlet ve özel olarak hükümet sistemi tartışmalarını “etvar-ı hükümet” deyimi ekseninde tartışıyorlardı. Onların kafasındaki düzende parlamento merkezî bir konumdaydı. Ancak güçlü padişah da hükümet sisteminin vazgeçilmez bir unsuruydu.(2)

1876 yılında nihayet parlamento kuruldu. Ancak tam olarak parlamenter sisteme geçildiği söylenemez. Yeni sistemin, başkanlık sistemi ile parlamenter sistemin bir karışımı olduğu söylenebilir. İç ve dış konjonktürün na-müsait olması sebebiyle zaten bu sistem de yürüyemedi. Abdülhamid, o zamanın şartları bağlamında, kitaba/teoriye uygun olmasa da, bir nevi başkanlık sistemi kurdu.

1908 yılında parlamento yeniden açıldı ve 1909 yılında, Kanun-ı Esasi’de yapılan esaslı değişikliklerle parlamenter sisteme geçildiği söylenebilir. Anayasa Hukuku uzmanı Mustafa Erdoğan’ın deyimiyle, en azından teorik olarak, bu tarihten itibaren tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir.(3)

1909-1913: Parlamenter Sistemden İttihat Terakki Diktatörlüğüne

Hukuki olarak Yeni Osmanlıların başlattığı ve Jön Türklerin tamamladığı bir sürecin sonunda, en azından teorik olarak, parlamenter sisteme geçilmiş oldu. Fakat bu durum sadece kitapta ve teoride kaldı. İçte ve dışta gelişen pek çok siyasi gelişme neticesinde 1913 yılından itibaren, Bab-ı Âlî Baskını denilen hükümet darbesinden sonra, fiilen bir diktatörlük kuruldu. İttihat Terakki Fırkası, kendisi dışındaki siyasi partileri ya fiilen ya da hukuken bertaraf ettikten sonra, diktatoryal bir tek parti düzeni kurdu.

Yani parlamenter sistemin ömrü dört yıla bile varmadan sona erdi. Esasen bu süre zarfında da kitabına uygun, “efradını cami ağyarını mani” bir parlamenter sistemin yürüdüğü söylenemez. Bu döneme İttihat Terakki’nin dolaylı ya da denetimli iktidar dönemi deniyor. Her ne kadar bir parlamento ve hükümet mevcut ise de önemli konularda kararlar, İttihat Terakki Cemiyeti’nin gizli çalışan Merkez-i Umumî’sinde alınıyordu. Bu kararları parlamento onaylamak, hükümet de uygulamak zorunda kalıyordu…

Parlamento ve Hükümet, Merkez-i Umumi’nin her dediğini yapmamaya başladığı andan itibaren İttihat Terakki Cemiyeti, darbe sürecini başlattı ve 23 Ocak 1913 tarihinde yapılan Bâb-ı Âlî Baskını ile darbe sürecini tamamladı.

Bu darbeden sonra da hükümet sistemi şeklen ve hukuken parlamenter sistem olarak berdevam etmiş olsa da diktatörlüğün mevcut olduğu bir ortamda hükümet sisteminin ne olduğunu tartışmak abesle iştigaldir.

Başta da söylediğimiz gibi hükümet sistemi tartışması demokrasilerde anlamlıdır. Demokrasi yoksa hükümet sisteminin ne olduğunun da bir önemi yoktur. İttihat Terakki demokrasiye son verip diktatörlük kurduğu için kâğıt üstünde mevcut olan parlamenter sistemin de bir önemi yoktur.

1913-18 arasında, merkezinde Merkez-i Umumi’nin bulunduğu, “örgüt kültü temelli”, bir nevi oligarşik rejim kurulmuştur. (4) Bu rejimin öne çıkan siyasi aktörleri Enver Paşa, Cemal Paşa ve Talat Paşa’dır. Bu rejimde hükümetin ve meclisin başındaki isimler, siyasi ağırlığı olmayan isimlerdir…

            1919-1925: Diktatörlükten Meclis Hükümeti Sistemi’ne

1918 yılının sonunda İttihat Terakki Fırkası kendisini feshetti. Fırkanın liderleri ülkeyi terk etti ve böylece İttihat Terakki Diktatörlüğü dönemi sona ermiş oldu. “Mani zail olunca memnu avdet eder” fehvasınca, İttihat Terakkinin men ettiği demokrasiye ve parlamenter sisteme yeniden dönülmüş oldu.

Böylece 1909’da kurulan parlamenter sisteme yeniden dönüldü: Temsili yetkileri bulunan bir padişah, yasama yetkisine haiz bir meclis ve yürütmede ana aktör olan bir hükümet.

Esasında, başkent İstanbul işgale maruz kaldığı için hükümet sistemini tartışmak da pek anlamlı değildir. Her ne kadar hukuki ve şekli olarak parlamenter hükümet sistemi mevcut ise de fiilen ve hakikaten ülkeyi yönetenler, işgal kuvvetlerinin temsilcileriydi. Yani iktidar, ne parlamentoda ne hükümette ne de padişahtaydı…

İstanbul’daki parlamento (Meclis-i Mebusan), 1920 yılında, Büyük Millet Meclisi namıyla Ankara’ya taşındı. Ve hemen ardından Ankara hareketi, paralel bir hükümet, Ekinci’nin tabiriyle bir “paralel yapı” kurdu.(5)

İttihat Terakki kökenli siyasetçilerin Ankara’da kurduğu yeni hükümet sistemi, merkezinde TBMM’nin bulunduğu bir “meclis hükümeti” sistemiydi. Yani İstanbul’da şekli bir parlamenter sistem devam ederken Ankara’da meclis hükümeti sistemi kurulmuş oldu.

1920’de Ankara’da kurulan “paralel yapı” 1922’nin sonunda İstanbul’daki hükümeti ve Osmanlı İmparatorluğu’nu sona erdirdi.(6) Böylece Meclis Hükümeti Sistemi rakipsiz bir şekilde yoluna devam etti. 1920-1923 arasında saf haliyle meclis hükümeti sistemi uygulanmıştır.

1923 yılındaki değişiklikle ve 1924 Anayasasıyla bu sisteme, parlamenter sisteme ait bir takım unsurlar eklenmiştir. Bazı yazarlara göre böylece bir karma sistem kurulmuştur. Hukuki tabirle, “kuvvetler mecliste toplanmış ise de, görevler ve fonksiyonlar ayrılmıştır.” (7)

İttihat Terakki’nin feshiyle, 1918 sonundan itibaren yeniden başlayan demokratik dönem 1925 yılına kadar devam etmiştir. Bu dönemde yeniden demokrasiye ve çok partili siyasal hayata dönülmüş, hükümet sistemi olarak da esas itibariyle meclis hükümeti sistemi ve parlamenter sistemin unsurlarını taşıyan karma bir sistem mevcut olmuştur.

1925-1950: Karma Sistemden CHP Diktatörlüğüne

İttihat Terakki sonrasında kurulan bu demokratik dönem 1925 yılında CHP tarafından çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile sona ermiştir. 5 Haziran 1925 yılında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmasıyla ülkede fiilen bir tek parti yönetimi kurulmuştur.(8) Bir nevi susturma kanunu olan Takrir-i Sükûn Kanununa dayanan CHP, ülkede fiilen bir diktatörlük kurmuştur. (9)

Böylece, İttihat Terakki diktatörlüğünden kurtulan ülkemiz, kısa bir teneffüsten sonra, eski İttihatçıların kurmuş olduğu CHP diktatörlüğüne maruz kaldı.(10) Yukarıda da değindiğimiz gibi, demokrasinin olmadığı bir ortamda hangi hükümet sisteminin olduğunun bir ehemmiyeti yoktur. Kâğıt üstünde, parlamenter sistemle meclis hükümeti sisteminin bir karışımı olan sistem devam etmiştir. Ancak gerçekte, tek parti yönetiminin ana aktörü olan CHP’nin diktatörlüğü mevcuttur.

Bu dönemde sosyal sahada çok önemli değişiklikler yapılmıştır. Ancak bu devirde yapılan “devrimler”in hiç birisi halkın onayına ve halkın oyuna sunulmamıştır. Halkın ve hâkimiyet-i milliyenin dikkate alınmadığı bir dönemde, hükümet sisteminin ne olduğunu tartışmak, abesle iştigal olsa gerektir…

1939’dan itibaren CHP diktatörlüğü nisbeten gevşetilmiş ve halkın taleplerine kısmen kulak verilmiştir. (11) Ancak mahut diktatörlük 1946 yılına kadar devam etmiştir. 1946 yılında, iç ve dış şartların zorlamasıyla, demokrasiye olmasa da çok partili hayata geçilmiştir. Aslında tam olarak çok partili hayata da geçilmemiştir. Cemil Koçak’ın yerinde ifadesiyle “iki partili sisteme” geçilmiştir. (12)

CHP diktatörlüğü, önce 1939’da sonra da 1946’da, tedricen yumuşamışsa da fiilen 1950 yılına kadar devam etmiştir. Günümüzde sıkı bir parlamenter sistem savunucusu olan CHP, bu ilk döneminde, parlamenter sistemi pekiştirmek yönünde değil zayıflatmak yönünde çalışmalar yapmıştır.

Siyaset bilimci ve tarihçi Hanioğlu’nun ifadesiyle: “Cumhuriyet, köklü bir parlamenter ‘gelenek’ değil ileriye götürülmesi mümkün bir ‘tecrübe’ devralmıştı. Bunun üzerine konulması yerine, meclisi bürokrasinin uzantısı bir kurum haline getiren tek parti rejiminin tercihi, 1950’ye kadar ciddî bir parlamentarizmin gelişmesini engellemiştir.”(13)

1950-1960: Yarı Başkanlığa Yakın Karma Sistem

14 Mayıs 1950 tarihinde demokrasiye yeniden geçildiği için hükümet sistemini tartışmak da yeniden anlamlı hale gelmiştir. Çok partili demokratik hayata geçilen bu yeni dönemde esas olarak 1923 ve 1924 değişiklikleriyle kurulan sistem devam etmiştir.

Bu sistem karma bir sistemdir. Bu dönemde de esasen Meclis Hükümeti Sistemi ve Parlamenter Sistemin unsurlarından oluşan bu karma sistem devam etmiştir. Ancak bu dönemde parlamenter sistemin unsurlarının daha müessir olduğu söylenebilir. Yani sistemin bir miktar daha parlamenter sisteme yaklaştığı söylenebilir.

Bununla birlikte cumhurbaşkanı siyaseten ağırlıklı bir konumda olduğu için sistemin, hukuken olmasa da fiilen yarı başkanlık sistemine kaydığı da söylenebilir. Cumhurbaşkanı parlamento tarafından seçiliyordu ancak seçilen kişinin önce halkın oyuyla Meclise girmiş olması gerekiyordu. Yani dolaylı olarak da olsa cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmiş oluyordu. Bu da yarı başkanlıkta “başkanın halk tarafından seçilmesi” ilkesini akla getirmektedir. Cumhurbaşkanının fiilen bir partinin taraftarı olması da sistemin yarı başkanlığa yaklaştığının bir göstergesidir.

Ayrıca, Celal Bayar’ın kişisel olarak siyasi arenada güçlü bir yere sahip olması ve önemli konularda fiilen siyasi kararların alınmasına müdahale etmesi, parlamenter sistemin bir gereği olan “sembolik yetkilere sahip cumhurbaşkanı” prensibini ihlal etmiştir. Sistem bu bağlamda da yarı başkanlığa kaymıştır.

Sonuç olarak zaten karma olan hükümet sistemi, 1950-60 arası dönemde daha da karma bir sisteme dönüşmüştür. Parlamenter sistemin ve meclis hükümeti sisteminin unsurlarını bir arada barındıran mevcut karma sisteme, yarı başkanlığa ait unsurlar da fiilen eklenmiştir.

Bu dönemde DP, girdiği bütün seçimlerden tek parti iktidarını kazanarak çıktığı için ülkede siyasi istikrar sorunu görülmemiştir. DP 1950 seçimlerinde %55, 1954 seçimlerinde %57, 1957 seçimlerinde %48 oy almıştır. Bu sonuçlarla DP, sorunsuz bir şekilde güçlü tek parti hükümetleriyle ülkeyi yönetmiştir. Bundan dolayı da bu dönemde sistem tartışmaları görülmemiştir.

Ancak bu istikrarlı dönem 27 Mayıs 1960 darbesiyle sona erdirilmiştir. Silah zoruyla işbaşına gelerek halkın seçtiklerini öldüren darbeci askerler hükümet sistemi tartışmalarını da başlatmışlardır…

1961-1980: Parlamenter Sistem Görüntüsü Altında Askeri Vesayet

27 Mayıs darbecilerinin, sağlam ve istikrarlı bir hükümet sistemi kurmak gibi bir niyetleri yoktu. Onların niyeti üzüm yemek değil bekçi dövmekti… Onların esas amacı, bir daha “Menderes gibi güçlü liderlerin ve DP gibi güçlü partilerin” çıkmasını önleyecek bir siyasi sistem kurmaktı. Fakat zevahiri de kurtarmaları gerekiyordu. Bunun için sözüm ona parlamenter sistemi tam olarak kurmak ve tahkim etmek gibi bir görüntü verdiler.

Darbecilerin kontrolünde çalışan Kurucu Meclis’in yazdığı 1961 Anayasası ile 1909’dan da ileri düzeyde bir parlamenter sistemin hukuki altyapısı hazırlandı. Fakat bu da kâğıt üstünde, anayasa kitabı içinde kaldı. Tıpkı anayasada yazılı pek çok özgürlüğün anayasa içinde kalmış olması gibi…

Yukarıda, diktatörlük varsa hükümet sistemini tartışmanın anlamı yoktur dedik. Askeri vesayet de diktatörlüğün bir derece aşağısıdır. 27 Mayıs darbecileri darbe sonrası dönemi de kontrol edebilmek için askeri vesayeti mümkün kılacak kurumlaşmalara gitmişlerdir. Bunların başında MGK ve Anayasa Mahkemesi bulunmaktadır. Ayrıca bütün darbeciler “tabii senatör” adı altında yeni kurulan Senato’ya girmişlerdir.

Darbecilerin askeri vesayet adına yaptıkları en önemli yenilik ise cumhurbaşkanlığı makamını fiilen tüm sistemi gözetleyen ve kontrol eden güçlü bir duruma getirmeleri olmuştur. Yine fiilen, cumhurbaşkanlığı makamına geçecek kişinin asker kökenli olması temin edilmiştir. Nitekim 27 Mayıs’tan sonra cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel, Cevdet Sunay, Fahri Korutürk ve 12 Eylül’den sonra cumhurbaşkanı olan Kenan Evren asker kökenli kişilerdir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, 1961 Anayasası parlamenter sistemi öngörmüştür fakat bu sistemin en önemli unsuru olan “sembolik yetkilere sahip cumhurbaşkanı” ilkesi ihlal edilmiştir. Özellikle 27 Mayıs darbesinin başı iken cumhurbaşkanı yapılan Cemal Gürsel, kendi döneminde, bütün önemli siyasi konularda baş aktör olarak sisteme müdahale etmiştir. Bu dönemde genel olarak, seçilmişler karşısında, başta askeri bürokrasi olmak üzere, atanmışlar söz sahibi olmuştur.

Parlamenter sistemin en önemli zaafı, parçalı siyasi yapı sonucunda hükümet krizlerinin ortaya çıkmasıdır. Tek partinin iktidar olamadığı dönemlerde parlamenter sistem krize girmektedir. İngiltere örneğinde görüldüğü gibi, parlamenter sistemin sorunsuz işleyebilmesi için seçim sisteminin çoğunluk esasına dayanması gerekir. Nisbi seçim sistemi uygulandığında parlamenter sistemin çalışması oldukça zorlaşmaktadır…

İşte tam da böyle olsun diye, 27 Mayıs darbecileri, seçim sistemini değiştirdiler. İstikrarlı bir yönetim temin eden çoğunluk sistemini kaldırdılar. Siyasi partiler ve seçim sistemi mevzuatını, siyasi alanın parçalı olmasını temin edecek şekilde yeniden düzenlediler. Gerçekten de bu düzenlemeler sonucunda çok sayıda parti ortaya çıktı. Barajsız nisbi sistem sebebiyle çok sayıda küçük parti meclise girdi ve tek parti hükümeti kurmak mümkün olamadı. Zayıf ve kırılgan hükümetler kuruldu. Bu da askerlerin istediği bir şeydi: Zayıf hükümetler üzerinde askeri vesayeti işletmek daha kolaydı…

Darbeciler siyasi sistemi istikrarsızlaştırmak üzere ne yapılması lazım geliyorsa hepsini yaptılar. Sistemin bütün alanlarına de-stabilizatörler yerleştirdiler. Yasama ve yürütme organlarını düzenli işleyemez hale getirdiler… 1961 seçimleriyle ülkemiz koalisyonlarla tanıştı ve bir daha da kurtulamadı. 1961-1980 arasındaki bütün hükümetler (1965-71 dönemi hariç) zayıf ve kırılgan koalisyon hükümetleri olarak tarihe geçti.

27 Mayıs cuntasının siyasi alana bir müdahalesi de anayasaya ideolojik unsurlar yerleştirmek olmuştur. Anayasaya konulan “sosyal” ifadesiyle sosyalizmin önü açılmıştır. Bu kapıdan giren sol ve aşırı sol bir süre sonra toplumsal alanı de-stabilize etmiştir; istikrarsızlaştırmıştır. Böylece darbeciler hem siyasi alanı hem de toplumsal alanı istikrarsız ve kırılgan bir duruma düşürmüşlerdir…

Böyle bir ortam da haliyle yeni darbelere zemin hazırlamıştır. Nitekim 27 Mayıstan 10 yıl sonra 1971 yılında, 12 Mart darbesi gerçekleştirilmiştir. Bu darbeden sonra kurulan hükümetler, öncekilerden daha istikrarsız ve daha zayıf olmuşlardır. 1971-1980 arası dönemde çok sayıda koalisyon kurulmuş ve yıkılmıştır. Ülke iktisadi, siyasi ve toplumsal alanda tam bir kaosa sürüklenmiştir. Parlamenter sistem çalışamamış, siyasi alan kilitlenmiştir. Öyle ki bazen aylar geçtiği halde hükümet kurulamadığı olmuştur. 12 Eylül’e çeyrek kala da hükümet kurulamamış, en sonunda azınlık hükümeti kurulmuştur. Bu dönem parlamenter sistemin tamamen felç olduğu ve yürütmenin çalışamaz hale düştüğü bir dönem olarak tarihe geçmiştir. Sistemin 12 Eylül öncesindeki son başarısızlığı, parlamentonun bir cumhurbaşkanı seçememesi olmuştur…(14)

Sonuç olarak bu dönemde de parlamenter sistem işlememiş ve fiilen askeri vesayet yönetimi görülmüştür. Askeri vesayetin siyasi sistemi tamamen kilitlemesinden sonra ise, güya bu kilidi açmak üzere, yeni bir darbe yapılmıştır: 12 Eylül 1980.

1980-2017: Parlamenter Sistemden Fiili Yarı Başkanlığa

Darbeciler tarafından hazırlanan 1982 Anayasası, cumhurbaşkanlığı makamına mutlaka bir asker kökenli şahsın geçeceği varsayımı ve öngörüsü üzerine yazılmıştır. Bu sebeple cumhurbaşkanlığı makamına aşırı derecede yetkiler verilmiştir. 1961-80 arası dönemde cumhurbaşkanlarının fiilen kullandıkları yetkiler, 82 Anayasası ile hukukileştirilmiş ve açıkça anayasaya yazılmıştır. O nedenle her ne kadar parlamenter sistem şeklen devam ediyormuş gibi görünmüşse de fiilen bir yarı başkanlık sistemi ihdas edilmiştir. Yarı Başkanlık sisteminden ayrılan tek nokta cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmemesi olmuştur.

Cumhurbaşkanına, yasama, yürütme ve yargı alanında verilen aşırı yetkiler sebebiyle yeni sisteme bazı bilim adamları  “yarı başkanlık” demiştir. Bazıları “aksak başkanlık”, bazıları da “zayıflatılmış parlamentarizm” adını vermiştir. (15)

Anayasada yazılı yetkilerini, 82 Anayasası döneminin ilk cumhurbaşkanı, eski darbeci Kenan Evren kullandığı için siyasal sistem pek çok zaman tıkanmıştır. Sorumsuz ama aşırı yetkili cumhurbaşkanı parlamenter sistemin özüne de sözüne de aykırı bir durumdur. Kenan Paşa’nın görevde kaldığı süre içinde, halkın seçtiği hükümetler ve meclisler özgürce çalışamamış; askeri vesayet 1961 sonrasında olduğu gibi aynen devam etmiştir. Bütün bu müdahalelerden sonra ülke yönetilemez hale gelmiştir. Bazı yazarlar içine girilen durumu “Türkiye yönetiminde karmaşa” olarak nitelemişlerdir. (16)

1989 yılında Kenan Paşa’nın yerine, uzun bir aradan sonra ilk defa sivil bir isim cumhurbaşkanı olmuştur: Turgut Özal. Özal anayasada yazılı yetkilerini kullanmak istemiş ancak hükümet ile her zaman uyum içinde olamamıştır. Kendi partisinden (Anap) oluşan hükümetlerle bile anlaşamamıştır. DYP-SHP hükümeti kurulduktan sona işler daha da karışmıştır. Özal yetkilerini kullanmak istemiş, Başbakan Demirel ise dolaylı yollardan Özal’ı aşmak istemiştir. Bu karmaşaya şahit olan Özal, çıkış yolu olarak başkanlık sistemini görmüş ve siyasi gündemimizde başkanlık sistemi tartışmaları başlamıştır.

Özal’dan sonra cumhurbaşkanı olan Demirel de aynı sorunlarla karşılaşmış ve bir süre sonra o da çözümün başkanlık sisteminde olduğunu ifade etmeye başlamıştır. 90’lı yıllar, baştan sona kadar siyasi krizlerin yaşandığı, zayıf ve kırılgan koalisyonların, çözümden ziyade sorunun bir parçası haline geldiği bir dönem olmuştur. Bütün bunların üzerine bir de darbe yaşanmıştır: 28 Şubat 1997.

1970’li yıllardan sonra 1990’lı yıllar da siyasi tarihimize, parlamenter sistemin çalışmadığı, istikrarlı ve işler bir hükümet sisteminin na-mevcut olduğu, siyasi, sosyal ve iktisadi alanda kaosların yaşandığı karanlık bir dönem olarak geçmiştir.

28 Şubat darbesi ve akabinde yaşanan iktisadi kriz sonrasında, klasik merkez sağ partiler çökmüş ve siyasi alana yeni aktörler girmiştir. Bunların başında da Ak Parti gelmektedir. 3 Kasım 2002 seçimlerini büyük bir farkla kazanan Ak Parti, cumhurbaşkanını seçecek çoğunluğa da ulaşmıştı. Ancak seçimin yapıldığı 2007 yılında, askeri vesayet bir defa daha siyasete doğrudan müdahale etti…

Bu süreçte, 27 Nisan 2007 E-Muhtırası olarak tarihe geçen askeri müdahale yaşandı. Devreye askeri vesayetin bir aracı olarak kurulmuş Anayasa Mahkemesi girdi. Askeri vesayetin siyasi alandaki destekçisi CHP, Mecliste yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini Anayasa Mahkemesine taşıdı. Alesta bekleyen Mahkeme de alelacele aldığı bir kararla seçimi iptal etti. Böylece, “ordu, CHP ve Anayasa Mahkemesinden oluşan” vesayetin üçlüsü, bir defa daha sisteme müdahale etti ve demokrasiyi baltaladı.

Tarihe “367 kumpası” olarak geçen hadise sonrasında Türkiye’deki esas sorunun, hükümet sistemi sorunundan önce bir “demokrasi sorunu” olduğu ortaya çıktı. O nedenle Ak Parti ve demokrasiden yana diğer partiler cumhurbaşkanlığı seçimine askeri müdahaleyi önlemek ve seçimi daha demokratik kılmak için anayasa değişikliğine gittiler. CHP’nin hayır, diğer partilerin ise evet dediği referandum sonucunda cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmesi prensibi anayasaya girdi.

Mevcut sistemin yarı başkanlığa benzemeyen tek yanı, cumhurbaşkanını doğrudan halkın seçmemesiydi. Bu değişiklikten sonra bu da tamam olmuş oldu. Ancak henüz resmen ve hukuken yarı başkanlık sistemine geçilmediği için hükümet sistemi konusundaki kriz daha da derinleşti. Fiili durum ile hukuki durum arasındaki makas iyice açıldı…

Yeni dönemi adlandırma konusunda da değişik görüşler ileri sürüldü. Pek çok bilim adamına göre fiili yarı başkanlığa geçildi. Hanioğlu’na göre bu yeni sistemin adı “çarpık yarı başkanlık” sistemidir. (17) Fatih Özkul’a göre göre yeni sistemin adı “başkanlı parlamenter sistem”dir. (18)

Ne ad verilirse verilsin, içine girilen yeni durum sürdürülemez bir durum olarak görülmüştür. Halkın oyuyla seçildiği için siyasi ağırlığı olan cumhurbaşkanı anayasada yazılan yetkilerini kullanınca ne olacak? İki başlı yönetim nereye kadar yürüyecek? Yürütmenin her iki başının da aynı partiden olması durumunda bile çatışmanın kaçınılmaz olduğu yaşanılan örneklerle görülmüştür. (19) Cumhurbaşkanı ile başbakanın farklı partilerden olması durumunda ise çatışmanın en ileri boyutlara taşınacağı muhakkaktır.

Bütün bu fiili sıkıntılara bir de “yeniden koalisyon” tehlikesi eklendi. 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra tek parti hükümeti kurulamadı. Yeniden koalisyon tehlikesi kapıyı çaldı. Uzun görüşmelerden sonra koalisyon hükümeti kurulamadığı için yeniden seçimlere gidildi. 1 Kasım 2015 seçimlerinden sonra yeniden tek parti hükümetine dönüldü ama yine de yürütmedeki iki başlılık problemi devam etti.

Yetkilerini kullanan cumhurbaşkanı muhalefet tarafından eleştirilmeye başlandı. Cumhurbaşkanı ise “halk tarafından seçildiğini ve anayasada yazılı meşru yetkilerini kullandığını” söyledi. Tartışmalar ve eleştiriler devam ederken, siyasi hayatımızın acı unsuru da gündemimize yeniden döndü: 15 Temmuz 2016 darbe girişimi. Darbe girişimi, milletin kahramanca mücadelesiyle püskürtüldü. Bu durum demokrasimizin artık iyice olgunlaştığını ve sağlam bir zemine oturduğunu gösterdi.

2017: Kaostan Çıkış Önerisi Olarak Başkanlık Sistemi

15 Temmuz sonrasında, hükümet sisteminden de önemli ve öncelikli sorunumuz olan darbe sorunu kökünden çözüldükten sonra, sıra kadim tartışmalarımızdan olan hükümet sistemine gelmişti. 2016 yılının sonundan başlayarak başkanlık sistemi tartışması yeniden gündemimize oturdu.

Tartışmayı yeniden başlatan bu defa Devlet Bahçeli oldu. Eskiden beri fiili durum ile hukuki durum arasındaki tezada dikkat çeken ve bu çarpık durumun düzeltilmesini öneren Bahçeli, uzlaşabilirlerse başkanlık sistemini destekleyebileceklerini ilan etti…

Öteden beri başkanlık sistemine geçilmesini öneren Ak Parti ile kaosun giderilmesini savunan MHP arasında 2016 yılının sonunda başlayan görüşmeler 2017 yılının başında ete kemiğe büründü. Uzun görüşmeler sonunda mevcut anayasa üzerinde 18 maddelik bir değişikliğe gidilmesi konusunda uzlaşmaya varıldı. (Diğer iki partinin oluşturduğu CHP-HDP bloku ise mevcut durumun devamı yönünde uzlaşmaya vardı.)

Teklif edilen yeni sisteme, “başkanlık hükümet sistemi” yerine “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” denildi. Meclisteki oylamalarda yeterli çoğunluk olan 367’ye ulaşılamadığı için son sözü söylemesi için değişiklik teklifi halkın oyuna sunuldu. 16 Nisan 2017’de gerçekleşecek halk oylamasında teklif onaylanırsa yüz yılı aşan hükümet sistemi sorunumuza ilk defa, askerler değil halk son noktayı koymuş olacak…

Önerilen yeni sistem 18 maddelik bir değişim paketinde formüle edilmiştir. Ancak en önemli değişiklik, hükümetin parlamentodan çıkması yerine doğrudan halk tarafından belirlenmesidir. Mevcut sistemde halk sadece parlamento üyelerini seçiyordu. Hükümet ise parlamentodan çıkıyordu; yani hükümet, derive (türemiş) bir kurumdu. Parlamentoda, güçlü hükümet teşkiline yetecek yeterli çoğunluk her zaman bulunmadığı için parlamento, hükümet teşkilinde aciz kalıyordu. Bu da zayıf koalisyonlar ve siyasi istikrarsızlıklar doğuruyor; siyasi istikrarsızlıklar da darbelere zemin hazırlıyordu. Hâsılı, ülkemiz bir kısır döngünün içinde kıvranıp duruyordu…

Değişiklik gerçekleşirse bundan sonra hükümet, yani yürütme organı, doğrudan halk tarafından seçilecek. Koalisyon hükümeti tarihe karışacak. Sürekli tek parti hükümeti kurulmuş olacak. Bu da askeri darbelerin sonu anlamına gelmektedir.

16 Nisan’da evet oyu çıkarsa fiili durum ile hukuki durum arasındaki aykırılık giderilecektir. Sürekli kaos üreten bir sistemsizlikten, kuvvetler ayrılığının kesinleştiği, iki başlı yürütmenin sona erdiği istikrarlı bir hükümet sistemine geçilecektir. Aksi takdirde iyice kaotikleşen sistemsizlik sorunu derinleşerek devam edecektir.

Değerlendirme ve Sonuç

Yukarıda yapılan tarihsel analiz sonucunda görülmüştür ki, aslında parlamenter sistem hiçbir zaman tam ve kâmil bir şekilde, teoriye ve kitaba uygun bir biçimde uygulanamamıştır.(20) Parlamenter sistem tarihsel tecrübemize, siyasal kültürümüze ve sosyal yapımıza uymamıştır. Parlamenter sistem, göle çalınan maya gibi nafile ve beyhude bir çaba olarak kalmıştır…

Hükümet sistemi konusunda, fiili durum ile hukuki durum hiçbir zaman örtüşmemiştir. İstikrarlı ve işler bir hükümet sistemi kurulamamıştır. Hükümet sistemi konusunda bir gelenek ve bir teamül oluşmamıştır. Hükümet sistemi sahasında, düzen (kozmos) değil karmaşa (kaos) hakim olmuştur.

Dolayısıyla, 16 Nisan öncesindeki durum, “parlamenter sistemden başkanlık sistemine” şeklinde formüle edilemez. “Sistemsizlikten başkanlık sistemine” ya da “kaostan kozmosa” şeklinde formüle edilmelidir. Halkın önüne konulan teklif, yüz yılı aşan düzensizlik problemine bir çözüm önerisi olarak geliştirilmiştir.

Teklif onaylanırsa kaos sona erecek ve demokrasimiz sağlam bir siyasal araçla yoluna devam edecektir. Onaylanmazsa mevcut kaotik durum daha da derinleşecek ve yeni müdahalelere zemin hazırlanacaktır.

Anayasada 2007 yılında yapılan değişiklikten sonra, hiçbir şey olmamış gibi yola devam etmek mümkün değildir. Eğer cumhurbaşkanını halk seçiyorsa ve anayasa ona pek çok yetki vermişse artık parlamenter sistemden söz etmek mümkün değildir. Bir an önce fiili durumun hukukileştirilmesi ve yeni sistemin adının konulması gerekmektedir. Hükümet sistemi sorununun askıda kalması sadece siyasi alanı değil iktisadi alanı da destabilize edecek tehlikeleri içinde barındırmaktadır.

Geldiğimiz nokta şudur: Darbeciler tarafından oluşturulmuş, vesayete dayalı, kaos üreten statükoya devam mı edeceğiz yoksa siviller tarafından hazırlanmış ve doğrudan halk tarafından onaylanmış istikrar üreten bir yeni sisteme mi geçeceğiz? 16 Nisan’da sorulacak olan soru budur.

Kaos üreten eski halin devam etmeyeceğini halkımız da görüyor. Referandum öncesi yapılan son anketlere göre halkımızın da bu gerçeği gördüğü anlaşılıyor. Eski halin sürdürülemez olduğu artık ayan beyan ortadadır.

Mevzuyu, edebi bir ifadeyle şöyle noktalamak mümkündür: Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal…

NOTLAR:

(1) Şükrü Hanioğlu, “Sistem ve Gelenek”, Sabah, 15.5.2016

(2) Yusuf Tekin, “Hükümet Sistemi Tartışmalarının Sorunlu Görünümü”, Yeni Türkiye, Mart-Nisan 2013, Sayı 51, s. 191

(3) Mustafa Erdoğan, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset, Ankara: Liberte Yayınları, 2003, s. 28.

(4) Şükrü Hanioğlu, “Sistem ve Gelenek”, Sabah, 15.5.2016

(5) Bu konuda, hukukçu ve tarihçi Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci şunları söylüyor: “1920’de Ankara’da kurulan hareket, İstanbul hükümetine rağmen, Anadolu’da bir paralel yapı teşkil etti.” E.B. Ekinci, “Burada Benden Başka Herkes İttihatçıdır”, Türkiye, 12.3.2014

(6) Cemal Fedayi, İmparatorluk Nasıl Yıkıldı, Ankara: Kadim Yayınları, 4. baskı, 2016

(7) Adnan Küçük, “Hükümet Sistemlerinin Tarihçesi”, Yeni Türkiye, Mart-Nisan 2013, Sayı 51, s. 817

(8) Mete Tuncay, Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması (1923- 1931), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999.

(9) Halide Edib, “Dictatorship and Reforms in Turkey”, The Yale Review, XIX, September 1929, ss. 27-44

(10) Burada, ilk üç cumhurbaşkanının eski İttihatçı olduğunu hatırlatmak isterim

(11) Sevda Mutlu, “Tek Parti Döneminde Parti-Devlet Bütünleşmesine Bir Örnek: Dilek Sistemi”, Atatürk Araştırmaları Merkezi Dergisi, Temmuz 2013, s. 53

(12) Cemil Koçak, İkinci Parti, Cilt 1, İstanbul: İletişim Yayınları, 2010

(13) Şükrü Hanioğlu, “Sistem ve Gelenek”, Sabah, 15.5.2016

(14)Cemal Fedayi,  “Türkiye’nin Siyasal ve Sosyal Kaos Dönemi 1971-1980”, Türkiye’nin Politik Tarihi, Ankara: Savaş Yayınları, 2009

(15) Fatih Özkul, “2007 Anayasa Değişikliği Sonrası Benimsediğimiz Hükümet Sisteminin Niteliği, Ülkemizde Uygulanabilirliği ve Başkanlık Sistemi Önerileri Üzerine Bir İnceleme”, Yeni Türkiye, Mart-Nisan 2013, Sayı 51, s. 559

(16) Lütfi Duran, Türkiye Yönetiminde Karmaşa, İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1988

(17) Şükrü Hanioğlu, “Sistem Tartışmasına Sıkışmamak”, Sabah, 18.12.2016

(18) Fatih Özkul, agm, s. 561

(19) Cemal Fedayi, “Erdoğan Cephesinden Davutoğlu Meselesi”, Kanalahaber.com, 10.5.2016

(20) Hilal Yazıcı, “Türkiye Parlamenter Hükümet Sistemini Hiç Uygulayabildi mi?”, Yeni Türkiye, Mart-Nisan 2013, Sayı 51, s. 509-518

 

Bu makale, aynı başlıkla, aşağıdaki kaynakta yayınlanmıştır:

Yeni Türkiye, Mart-Nisan 2017, Sayı 94, ss. 283-294.

Ciddiyet ile ciddiyetsizlik arasında

Çok önemli bir referanduma doğru gidiyoruz. Bu tür tarihî hadiselerin her kesimde ateşli tartışmalara sebep olması gayet olağan. Ancak, tartışmalarda sadece ateşe ihtiyacımız yok. En azından herkes ateş peşinde olmamalı. Bazılarımız da, hiç değilse arada sırada, soğukkanlı bir şekilde ve usulüne uygun argümantasyonla konuya yaklaşmalı.

Ne yazık ki, “yetmez ama evet” diyen bir vatandaş olarak bu bakımdan muazzam bir hayal kırıklığı içindeyim. Hem “evet” hem de “hayır” kanadının tarzında ve tavrında birçok yanlışlık görüyorum. “Evet” kanadının referandumu ülkenin beka mücadelesi ve her problemin çözümü gibi sunması hata. Bir beka meselemiz varsa, referandumunla oylanan önerinin kabul görmesi hâlinde hemen hayata geçmesi gerekirdi. Oysa iki yıldan uzun bir süre bekleyeceğiz. Yeni sistem elbette bazı problemlerin çözümüne yardımcı olacak; ancak, her problemin sihirli çözümünü sağlayacağı iddiası hiç inandırıcı durmuyor. Bu tür abartılı yaklaşımların benzerleri “hayır” kanadında da yankılanıyor. Ülkenin bölünmesi, rejim değişikliği “hayır” kanadının sıradan iddiaları arasında…

Bununla beraber, “hayır” kanadı tarafından daha büyük bir hayal kırıklığına uğratılmış vaziyetteyim. Sadece siyasî olarak değil, ondan daha önemlisi,  entelektüel olarak da. Şöhret ve itibar sahibi birçok akademisyenin, yazarın,  fikir insanının süreci değerlendiren yazılarını büyük umutlarla okudum ve her seferine şaşırdım, üzüldüm. Yazılardaki toptancılık, kişiselleştirme, öfke ve nefretin — bazen hayal kırıklıklarının —  sağlıklı muhakemeyi bastırması beni sarstı ve yordu. Metot hataları da cabası. Buralardaki eleştiriler çoğu zaman bir nirengi noktası olmaksızın, ayaklar yere basmaksızın, bir alternatif önermeksizin, alandaki tüm olayları, olguları ve faktörleri dikkate almaksızın yapıldı. Örneğin, cari durum ile teklif edilen sistemi karşılaştıran bir tek “hayır”cı broşür göremedim. Tanınmış bazı yazarların iddialı analizlerinin ise kitap ezberlerinden öteye geçemediğini gözlemledim.

Serbestiyet.com’da yayınlanan bazı yazılar bana bu bakımdan umut verdi. Meselâ, Vahap Coşkun bir seri olarak kaleme aldığı yazılarında gördüğü eksiklik ve yanlışlıkları yukarda bahsettiğim sorunlardan  bir ölçüde azade olarak değerlendirdi. Keşke bu tür yazılar daha çok olsaydı. Halil Berktay da bu yazılara dayanarak şu satırları kaleme aldı:

Herhangi bir yanlış anlama olmaması için, mevcut teklife ilişkin çekincelerimi koruduğumu hemen belirteyim. Serbestiyet’te iki hukuk uzmanı defalarca elden geçirdiler söz konusu teklifi. Gürbüz Özaltınlı daha genel bazı değerlendirmeler yaptı (7-10-21 Şubat ve 10-24 Mart); Vahap Coşkun peşpeşe beş yazıda (25-26-27-28 Mart ve 2 Nisan) çok daha ayrıntılı olarak inceledi. İlgiyle okudum; özellikle not ettiklerimi hemen sıralayayım: (1) bürokrasinin “üst düzey”inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması; (2) cumhurbaşkanının “üst düzey” atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması; (3) Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi; (4) icabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması); (5) cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması; (6) bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri; (7) cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması: (8) Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması; (9) karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği; (10) ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı; (11) gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği; (12) cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, “kişisel suçlar” ve “görev suçları” ayırımının yapılmamış olması; (13) cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi halinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması; (14) cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması; ayrıca, Vahap Coşkun’un değil ama başka yazarların dile getirdiği son bir gözlem: (15) değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin  Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde  hiç ama hiç söz edilmez olması… Doğrusu bütün bu eleştiriler bana da makul ve mantıklı geliyor. Ayrıca, Atilla Yayla’nın sık sık dile getirdiği “alternatif göstermeme” iddiasına da pek hak veremiyorum. Zira örneğin Vahap Coşkun’un saydığım bütün itirazlarında net alternatif ler de mevcut. Bu alternatif bazen eleştirisinde mündemiç. Bazen de belirtik olarak zikrediliyor. HSK üyelerinin “üçte birinin Cumhurbaşkanı, üçte birinin Meclis ve üçte birinin de Danıştay ve Yargıtay’ca belirlenmesi daha uygun olurdu” diyor örneğin. Ya da, “18 yaş olacaksa zorunlu askerlik kalkmalı.” Ya da, 550 milletvekilini 600’e çıkarmak yerine, temsiliyetin “dar bölge iki turlu seçim sistemi” yoluyla iyileştirilmesine çalışılmalı. Hepsi beni düşündürüyor. Hepsini ciddi, ağırbaşlı ve üzerinde durulmaya değer buluyorum.”

Bu değerlendirmeleri madde madde ele alalım.

(1) “Bürokrasinin ‘üst düzey’inin nereden geçtiğinin tanımlanmamış olması.” — Bunun niye bir problem olacağını anlamak zor. Netice itibarıyla ülkede bürokratik yapılanmalar ve zengin sayılacak bir bürokratik kadro birikimi var. Cumhurbaşkanı adam ithal etmeyeceğine göre bu kaynağa yönelecektir. Ayrıca, seçilmiş liderler ve bakanlar bürokratik tutuculuğu aşmak için danışmanlık mekanizmasını da kullanarak yerleşik ve katı bürokrasileri baypas edebilir.

(2) “Cumhurbaşkanının ‘üst düzey’ atamalarında Meclis onayı gibi hiçbir filtrenin bulunmaması.” — Bu bir tercih meselesi. Oluşan siyasî irade (AK Parti artı MHP) böyle uygun görmüş. Öbür türlü de olabilirdi. Ne var ki, üst düzey atamalara Meclis onayı bizde ABD’de olduğu gibi işlemeyebilir. Bunun sebebi hâkim siyasî kültür ve kuvvetli parti disiplini olabilir. İstisnai durumlarda Cumhurbaşkanı çalışma kadrosunu kurmakta bile aciz kalabilir.

(3) “Meclis içinden bakan atanabilmesinin, milletvekillerini yasama dışı heveslere açabilmesi.” — Bu bir problemse, daha ağırı cari sistemde mevcut, çünkü bakanların neredeyse tamamı parlamentodan seçiliyor. Tam tersi yorum daha makul görünüyor. Bakanlık ihtimâlinin azalması milletvekillerini yasama faaliyetlerine daha fazla ilgi ve katılım göstermeye sevk edebilir.

(4) “İcabında cumhurbaşkanı yetkilerini kullanabilecek olan cumhurbaşkanı yardımcılarının hem birden fazla olması hem seçimle değil atamayla gelmesi (ve halk tarafından tanınmaması).” — Yardımcı niye bir tane olmalı? Birden fazla olmasının mahzuru ne? Netice itibarıyla en fazla birkaç yardımcı olacaktır. Kılıçdaroğlu’nun iddia ettiği gibi (yoksa şaka mı yapıyor?) 1500 yardımcı olması hayatın akışına aykırı. Yardımcıların seçimle gelmemesi daha iyi. Bizdeki siyasal kültür, seçimin devrede olması durumunda cumhurbaşkanı ile yardımcıları arasında çekişmeye yol açabilir. Bence burada sorun şu: Ölürse veya ona görevini yapmasını imkânsız kılacak bir şey olursa cumhurbaşkanına vekâlet edecek kişinin seçimle gelmemesi. Bu vekilin bir “care taker” olarak esas itibarıyla ülkeyi seçime götürmekle görevli olması ve vekâlet süresinin 45 günü aşmaması, sorunu hafifletiyor. Ama yine de, madem ki karma bir sisteme yöneliyoruz, cumhurbaşkanına TBMM başkanının vekalet etmesi düşünülebilirdi.

(5) “Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar için Meclis soruşturması açmanın (sırasıyla 301-360-400 oy bulma şartı yüzünden) fiiliyatta çok zor olması.” — Sorayım, kaç oy uygun olurdu? Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçilecek. Bu yüzden bir korunaklılığa sahip olması gayet doğal. Aynı veya yakın bir korunaklılıktan siyasî sorumluluk sahibi mesai arkadaşlarının  yararlanması da anlaşılabilir. Aksi takdirde şamar oğlanına çevrilime ihtimâli olan bir makamda kimse çalışmak istemez. Neden hep sadece yargı bürokratlarının korunaklılığı üzerinde duruyor ve yürütmeyi asla bu açıdan görmüyoruz?

(6) “Bir şekilde haklarında soruşturma açılmasına karar verilen cumhurbaşkanı yardımcıları veya bakanların, Yüce Divan’da yargılanırken dahi (mahkûm edilmedikçe) görevlerine devam edebilmeleri.” — İyi de aksini söylemek ve istemek masumiyet karinesine aykırı olmaz mı? Bu soruşturmaların siyasî ve toplumsal bir karşılığı mutlaka olacaktır. Hukukî sonucun onlardan önce değil sonra çıkması gerekmez mi?

(7) “Cumhurbaşkanının, partisinin genel başkanı da olabilmesi sayesinde, pekâlâ çoğunlukta olması beklenebilecek olan Meclis grubuna yasama faaliyeti hakkında yön verebilmesi ve dolayısıyla yürütme-yasama erklerinin ayrışacağına en azından eskisi kadar birbirine yaklaşması.” — Cari durumda yasama kesin olarak yürütmenin kontrolünde. Önerilen sistemde ise bir miktar birbirlerinden uzaklaşıyorlar. Dolayısıyla, yasama yürütme ayrılığında gerileme değil ilerleme var. Ayrıca cumhurbaşkanının partisinin Meclis’te azınlık hâlinde kalması kuvvetler ayrılığını sert bir türe dönüştürebilir. Cari sistemde buna imkân yok.

(8) “Meclis ve cumhurbaşkanı seçimleri ve sürelerinin çakışmasının, aynı yönde etkili olması.” — Bundan emin olamayız. Olabilir de olmayabilir de. Meselâ R. T. Erdoğan AK Parti’den daha popüler. Partisinin milletvekilliği seçimlerinde ondan daha az oy alması az bir ihtimâl değil. Kaldı ki bu iddia doğru olsa bile niye problem teşkil etsin? Halkın tercihine saygı duymayacak mıyız?

(9) “Karşılıklı seçim yenileyebilme yetkisinin, aslında başkanlık sisteminde olmaması gerektiği.” — Önerilen sistem başkanlık sistemi değil, karma bir sistem. Seçim yenileyebilme mekanizması kilitlenmelere ve krizlere karşı düşünülmüş ve bence iyi edilmiş. Ayrıca, burada bazılarının yaptığı gibi “1 kişi 600 kişiyi feshediyor” diye düşünmek de yanlış. Hem mekanizmanın doğru adı fesih değil, seçimleri iki taraflı yenileme. Hem de söz konusu olan 1 kişi ile 600 kişi arasındaki ilişki değil, iki anayasal organ arasındaki ilişki. Dahası var; parlamentonun cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verme yetkisine sahip olması, aslında cumhurbaşkanının çok endişe edilen diktatörleşmesine karşı etkili bir önlem olarak da işleyebilir.

(10) “Ayrıca, cumhurbaşkanının genel başkan sıfatıyla partisinin Meclis grubunu yönlendirme kapasitesi yüzünden, Meclisin kolay kolay yenileme kararı alamıyacağı ve dolayısıyla karşılıklılığın biraz da lâfta kaldığı.” — Parlamentonun ve cumhurbaşkanının seçim yenileme yetkisinin lafta kalıp kalmayacağını uygulamada görebiliriz. Öyle durumlar olur ki cumhurbaşkanının partisine mensup vekiller dahi bu yönde hareket edebilir. Ayrıca, bir cumhurbaşkanının yenileme kararı vermesi de zor bir tercih. Dolayısıyla, bu karşılıklı seçim meselesi çok istisnai olarak hayat bulabilir. Öyle de olması gerekir, yoksa aranan istikrar bulunamaz. Son olarak, cumhurbaşkanının parlamentoyu yeni seçime götürme yetkisi şimdi de mevcut.

(11) “Gene bu yüzden, cumhurbaşkanının görev süresinin iki dönemi rahatlıkla aşıp 15 yıla yaklaşabileceği.” — Önerilen sistem siyasî liderlere ciddî bir süre kısıtlaması getiriyor. Cari sistemde liderler başarısız bile olsalar kırk yıl partilerinin başında kalabiliyor. Öneri bunun yolunu tıkıyor. Çok istisnai bir hâlde cumhurbaşkanı 3. dönem için yarışa girebilir. Bu da Meclisin cumhurbaşkanının ikinci dönemini kadük etme maksadıyla davranmasına karşı getirilmiş bir tedbir.

(12) “Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğu noktasında, ‘kişisel suçlar’ ve ‘görev suçları’ ayırımının yapılmamış olması.” — Evet, bu konuda daha titiz davranılabilirdi. Ama zaman içinde tecrübeden de yararlanarak bu alanda yeni adımlar atılabilir.

(13)  “Cumhurbaşkanının hazırladığı bütçenin Meclisten geçmemesi hâlinde bile yıllık değerleme katsayısı üzerinden hesaplanarak yürürlükte kalacak olmasının, Meclisin denetim olanaklarında önemli bir gedik daha açması.” — Bu, sistemin kilitlenmesine karşı tedbir olarak düşünülmüş. Meclisin denetim etkisini sınırlamıyor. Bu bir yana, denetimin güçlü olmasının ve bütçesizliğin ülkeyi kilitlememesinin aracı. Bu duruma düşmüş bir başkan ciddî yara almış olacağından her cumhurbaşkanı dikkatli olacaktır. Bu, parlamentonun nasıl etkili bir denetim gücüne sahip olduğunu gösterir.

(14) “Cumhurbaşkanının HSK ve AYM’yi belirlemede de fazla yetkili kılınması.” — Halk tarafından doğrudan seçilen bir cumhurbaşkanının HSK ve AYM’ye üye atamasına demokratım diyen hiç kimse itiraz edemez. Burada tek tartışılabilecek şey sayı olabilir. Ben de daha önce birkaç defa yazdım: Cumhurbaşkanı daha az TBMM daha çok üye atayabilirdi. Ayrıca, toplumsal çoğulluğun AYM ve HSK’da yansıması için başka yollar da düşünülebilirdi.

(15) “Değişiklik teklifinin kabul edilmesinin ardından demokratikleşme hamlelerinin Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Yasasında reformlarla süreceği ve bazı kusurların bu yolla telâfi edileceği vaadinden, zaman içinde hiç ama hiç söz edilmez olması…” — Aynı fikirdeyim. Yetmez” dememin sebebi de bu. Bu değişiklik daha geniş ve çok boyutlu bir reform sürecinin ilk adımı olmalı. Geçenlerde başbakan seçim barajının düşürülmesinden söz etti. Önerinin mimarı teknisyenler de zaman zaman bu hususları dile getiriyor. Referandumdan “evet” çıkarsa da bu hususların takipçisi olmamız gerekir. Ben öyle yapacağım.

Alternatif olmaması başka, alternatif gösterilmemesi başka. Elbette alternatifler tükenmez. Asla tek şıkka mahkûm değiliz, olmamalıyız. Benim söylediğim alternatif olmadığı değil, alternatif gösterilmemesi. Meselâ, CHP rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem önerisiyle teklife karşı çıksaydı “evet” kanadını epeyce zora düşürebilirdi. Bunu yapmadı, yapamadı, çünkü rasyonalize edilmiş bir parlamenter sistem de CHP ideolojisine ve siyasî taleplerine ters düşecektir.

Benim argümanım gayet basit. Hiçbir sistemin aşığı değilim ve hiçbir sistemi mucizevi bir yol olarak görmüyorum. Ama halihazırda ülkede bir hükümet sistemi yok. Türkiye bu kıskaçtan çıkmak zorunda. Teklif bu konuda umut veriyor. Başka çıkış yolları da olabilirdi. Siyasî realite bu istikamette tecelli etti. Demokrasi aynı zamanda bu iradeye de saygı duymayı ve demokratik yarışı kabul edip, sonuçlarına rıza göstermeyi gerektirir.

Pakete yönelik ciddî eleştiriler anlamlı, yararlı ve ufuk açıcı. Ciddî olmayanlar ise zaman ve enerji israfçısı…

Milleti denize dökmek

CHP milletvekili Hüsnü Bozkurt, partisine ait televizyon kanalında (Halk TV) bir programa katılmış. Anayasa değişikliği hakkındaki görüşleri ile milleti aydınlatmaya çalışmış. Stüdyoda olanların verdiği alkışlı destek, Bozkurt’un dilinin ayarını bozmuş:

“Bu bir anayasa değişikliği değildir. Anasından helal süt emen bunu sahiplerinin suratına çarpar. Siz hiçbir şekilde bu devleti bu milleti yönetemeyeceksiniz! İzin vermeyeceğiz! Siz kimsiniz!”

Hızını alamamış sayın vekil! Dostlar arasında olmanın verdiği cesaretle dozu artırmış. Şiraze tamamen kaymış, akıl kendisini terk etmiş, iz’an kalmamış, ölçüler berhava olmuş:

“Ben biliyorum, bu millete güvenmek gerek. En az yüzde 60-65 ‘hayır’ çıkacak. Ama arkadaşlar, de ki, ‘evet’ çıktı, kimse heveslenmesin kardeşim. Biz yine Samsun’dan başlarız, Amasya’ya gideriz, Sivas’a gideriz, Ankara’ya geliriz. Oradan Sakarya’ya, Dumlupınar’a… Sizi İzmir’e kadar kovalamazsak, anamızdan emdiğimiz süt helal olmasın. Sizi de, yedi göbek sülalenizi de, bütün emperyalistleri de yine İzmir’den denize dökeriz.” 

Sözün şehveti

Zannım odur ki, şu ana kadar yürütülen bütün bir “evet” kampanyasının “evet” cephesine katkısı, CHP’li Bozkurt’un bu konuşmasının yanında solda sıfır kalır. Toplumun kahir ekseriyetini oluşturan muhafazakâr-mütedeyyin kitlenin “CHP” dendiğinde aklına gelen ne varsa, bu konuşma hepsini içeriyor. Sözün şehvetine kapılıp giden vekil, CHP’nin millet nezdinde hayırla yâd edilmeyen tarihini; kurtulması gerekip de bir türlü kurtulamadığı, terk etmesi gerekip de bir türlü terk edemediği karakterini hülâsa ediyor.

Bozkurt’un konuşması tam bir facia. Tabii, bahse konu performansa bir “konuşma” denip denmeyeceği de tartışılabilir. Zira bir konuşmadan ziyade “hezeyan” olarak adlandırılması daha doğru gibi. Kaba sözler; bir topluluk önünde olmanın asgari koşullarını karşılamaktan uzak bir dil. Söylediklerinin ne tevil götürür, ne de tutulacak bir yanı var. Neresine el atsanız oradan dökülüyor. Kendi adıma, CHP zihniyetini ifşa ettiğini düşündüğüm, iki ifadeye dikkat çekmek isterim.

Kör inanç

Bunlardan ilki “Siz hiçbir şekilde bu devleti bu milleti yönetemeyeceksiniz! İzin vermeyeceğiz! Siz kimsiniz!” ifadesidir. “Siz kimsiniz?” ifadesinin hem kendisi hem vurgusu, muhatabını eşit görmediğini açığa vurur. Bu suali sorma hakkını kendinde gören şahıs, kendisini ve kendisi gibi olanları hiyerarşik olarak üstün bir makama oturtur. Karşısında konumlandırdığı kitleyi eşiti olarak görmez. Onun da kendisiyle aynı haklara sahip olduğunu kabullenmez. Aksine, onu tahkir eder, küçük görür; onun her daim kendisine tabi kılınması gerektiğini düşünür.

Yönetme hakkını da, doğal olarak, kendi “üstün” sınıfına ait sayar. Öylesine kör bir inançtır ki bu, başka türlüsünün tasavvuruna imkân vermez. “Millet”e ya da “halk”a sözde değer verilir, ona güvenilir. Lakin fiiliyatta milletten/halktan uysal olması, sesini çıkarmaması, rehberlerinin önüne koyduklarına itiraz etmemesi beklenir. Çerçevenin içinde kaldığı müddetçe bir sorun teşkil etmez; ama olur da millet/halk çerçevenin dışına çıkarsa, bu bir sapma olarak görülür ve “sapkınların” bir şekilde yola getirilmesi, tedavi edilmesi gerekir. Nitekim Bozkurt da “Biliyorum, millete güvenmek gerekir” diyor. Fakat hemen ardından, bekledikleri sonucun çıkmaması halinde “Kimse heveslenmesin” diyerek sopasını göstermeyi ihmal etmiyor.

Denize dökme sevdası

Üzerinde durmak istediğim ikinci ifade ise “denize dökmek.” Kemalistler bu metaforu çok seviyorlar; alâkalı alâkasız birçok yerde kullanmaktan haz alıyorlar. Salt (adıyla geniş kamuoyunun henüz müşerref olduğu) Bozkurt gibi vekillerde değil, CHP’nin ağır toplarında da denize dökme sevdası var. Misal, bazı çevrelerin tecrübesi ve devlet adamlığından bahisle mültefit nazar ve ifadelerle andığı Deniz Baykal da “Hayır çıkarsa İzmir’de düşmanı denize dökmüş gibi sevineceğiz” demiş.

Her bir ifade gibi “denize dökmek” ifadesinin de bir tarihi var. İnsanlar bunun ne anlama geldiğini, kime/kimlere karşı ve hangi durumda kullanıldığını bilir. Biri kendisini “denize dökmek” ile tehdit ettiğinde, onun kendisine karşı ne kadar büyük bir nefretle yüklü olduğunu; fırsat bulduğunda kendisini bir kaşık suda boğmaya yelteneceğini anlar.

Özü itibariyle “denize dökmek” bir düşman/lık konseptidir. Eğer farklı siyasi tercihlerde bulunanlara/bulunacak olanlara reva gördüğünüz kader buysa, bunun anlamı o insanları bir “iç düşman” olarak kodladığınızdır. Bozkurt’un sözleri, CHP içindeki vatandaşların büyük bir kısmında böyle bir hissiyatın güçlü bir damar olduğunu açığa vuruyor. Bazen baskılanmaya, bazen üzeri örtülmeye, bazen farklı bir görüntüde sunulmaya çalışılsa da – maalesef — bu damarın halen çok aktif olduğu anlaşılıyor.

İktidarın anahtarı

CHP’deki bu damar birbiriyle irtibatlı iki netice veriyor. İlk olarak, CHP’den duyulan korku, muhafazakâr-mütedeyyin kimliği ağır basan iktidarların hakkıyla değerlendirilmesi olanağını ortadan kaldırıyor. Meselâ bugün AKP’ye oy veren muhafazakâr kitlelerin çok büyük bir bölümü toplumsal hayattaki kazanımlarını AKP’nin iktidardaki varlığına ve sürekliliğine bağlamış halde. Onun iktidardan düşmesi halinde elde ettiklerini muhafaza edemeyeceklerini, çok büyük zorluklarla oturdukları zeminin altının oyulacağını düşünüyorlar.

Muhalefet partileri — özellikle de ana muhalefet olmasından ötürü CHP — mevcut durumun bir baz olduğu, iktidar değişse dahi buradan bir geriye dönüşün olmayacağı noktasında, bu kitleye güven telkin etmiyor, edemiyor. Bu nedenle muhafazakâr kitle kendi geleceği ile AKP’nin geleceğini eşleştiriyor ve bunu yaptığı ölçüde de AKP’nin hatâ, yanlış ve eksikliklerini daha kolay sineye çekiyor. Birçok noktada sert eleştirileri olsa da, alternatiflerin kötülüğü nedeniyle, iktidara desteğini sürdürüyor.

İkinci olarak, CHP bir türlü geniş bir toplumsal tabanın üzerine oturamıyor. Halk CHP’nin tıynetini bildiğinden 1950’den beri ona iktidar anahtarını vermiyor. Görünen o ki, CHP içinde milleti denize dökme sevdalılarının varlığı devam ettiği müddetçe, CHP’nin o anahtara ulaşması mümkün olmayacak.

“Evet” ile “Hayır”, “Eski” ile “Yeni”

AK Parti tarihinde ilk defa bir sandığa eli bu kadar zayıf bir halde gidiyor. Şimdiye kadar kurulan her sandıktanistediği sonucu almayı başardı. Ancak ilk defa sandık sonuçlarından yeterince emin olamadığı bir kampanya yürütüyor.

15 Temmuz darbe girişimini yaşamış, direnmiş, başarılı olmuş ve sonrasında çok geniş kesimlerin desteğini almış bir iktidar, gücünün ve popülaritesinin zirvesinde bir lider, her ne hikmetse, tarihindeki en belirsiz sandığadoğru yürüyor. Anket şirketleri “Evet” ile “Hayır” arasında açık bir farktan söz edemiyor; tercihler at başı gidiyor gibi görünüyor.

Alternatifsiz bir iktidar en güçlü olduğu dönemde bir referandumu kazanabilmek için neden masaya neredeyse elindeki her şeyi sürmek durumunda kalıyor?

Seçmene verilen “seçim rüşvetleri”nin biri daha tam duyurulmadan diğeri sahneye çıkıyor; dış ilişkiler seçime yarayacak şekilde manipüle ediliyor; devlet ve parti adeta tam saha “Evet” presi uyguluyor; her türlü demagoji ve hamasetin dibine vuruluyor; darbe girişiminin etinden sütünden yararlanılıyor; parti, devlet, medya ve sivil toplumdaki bütün güç referandum için aktive ediliyor.

Derslerde Weber’in karizmatik otorite tipine örnek gösterilecek, desteği partisinin üstünde ve çok sevilen bir lider, bir mitingden diğerine, bir açılıştan öbürüne koşturarak çalışıyor.

Üstelik referandumda, son seçimde toplam oyları yaklaşık yüzde 62’yi bulan iki parti tarafından sunulan ve canla başla desteklenen bir teklif oylanacak.

Buna rağmen neden başarıdan emin olunamıyor?

Kanaatimce bunun sebebi sadece seçmenin önüne ağır arazı olan, savunulması ve kabul edilmesi zor bir teklif getirilmesi değil. Aynı zamanda bu teklifin, darbe girişimi sonrası açıkça tercih edilen otoriter yönetim anlayışıyla birlikte sunulmasıdır.

Mevcut yönetim anlayışı ile teklif edilen hükümet biçiminin arazı birleştiğinde, karşı karşıya kalacağı olasılıklar seçmenin önemli bir kısmını ürkütüyor sanırım.

Bu ürküntünün haklı gerekçeleri de var. Bu teklif ile mevcut otoriter yönetim birleştiğinde, “eski” AK Parti’nin vaat ettiği “yeni” bir Türkiye değil, “yeni” AK Parti’nin ambalajladığı “eski” Türkiye’nin soğuk savaş sonrası döneme göre uyarlanmış bir  üst versiyonu ufukta bizi bekliyor.

Eski AK Parti olsa, muhtemelen hükümet değişikliği referandumunda bu türden bir sıkıntı yaşamazdı. Ancak artık yeni bir AK Parti var ve bu baş başa durum  bunun sonucu gibi görünüyor.

Yeni AK Parti’nin sembolik doğumu 2014’teki olağanüstü genel kurulda Erdoğan’ın mektubu huşu içinde ayakta dinlendiği an gerçekleşti.

Eski AK Parti Kemalist  rejiminin muhalifiydi, anti-teziydi, onunla kavga ederek ve kavga ettiği için desteklendi ve güçlendi.

Yeni AK Parti “Evet” çağrısını Kemalist Tek Parti dönemine ve Mustafa Kemal’e atıfla savunuyor.

Eski AK Parti’yi tercih edenleri, dönemin muktedirleri,göbeğini kaşıyan cahiller olarak yaftalar ve seçmeni tercihleri üzerinden değersizleştirmeye çalışırdı.

Yeni AK Parti “Hayır” tercihini terör örgütleriyle özdeşleştirerek, “Hayır” verecek seçmeni bir nevi kriminalize ederek değersizleştirmeye çalışıyor.

Eski AK Parti demokratik siyasetin önünü açmak için gayret sarfetti; mesela parti kapatmaları zorlaştırdı, Kürtçe siyasi propaganda imkânı getirdi.

Yeni AK Parti “Hayır” diyen ve Meclisteki üçüncü büyük parti olan partinin liderleri ve üyelerinin büyük bir kısmının tutuklandığı bir iklimde referanduma gidiyor.MHP’li muhalifler “Hayır” kampanyalarını yürütürken türlü engellerle boğuşuyorlar.

Eski AK Parti her seçimde demokratik, rasyonel ve olgulara dayalı bir savunma yaparken, karşısındakiler ideolojik demagoji ve hamasetle karşılık verirdi.

Yeni AK Parti demagoji ve hamasetin neredeyse dibini sıyırıyor. Bu teklif geçerse bütün sorunlarımız hallolacak, Türkiye şaha kalkacak, dert tasa kalmayacak. Tüm Türkiye düşmanları dize getirilecek, Müslüman dünyanın beka kavgası kazanılacak.

Eski AK Parti ifade hürriyetini genişleten ve güvenceleri artıran değişiklikler yapar, siyasi iradesini ifade hürriyetinden yana kullanırdı.

Yeni AK Parti döneminde, öne çıkan veya popüler olan “Hayır” kampanyası sahipleri, Sera Kadıgil veya Ali Gül örneklerinde olduğu gibi önce sosyal medyada troller eliyle linç edilip hedef gösteriliyor, sonra kendilerini mahkemede veya hapiste buluyor. Yıllar önce veya darbe girişimi gecesi atılan tweetleri de bugün isnat edilen suça kanıt olarak sunuluyor.

Eski AK Parti’nin lideri okuduğu bir şiirden dolayı hapis yatmıştı. Pek çok üyesi ve destekçisi hakkında düşünceleri sebebiyle davalar açılmıştı.

Yeni AK Parti’nin cumhurbaşkanına hakaretten açılan ve binlerle ifade edilen davalarının net sayısı bile kamuoyu tarafından bilinmiyor.

Eski AK Parti anayasada ve yasalarda demokrasiyi, kuvvetler ayrılığını, insan haklarını ve hukuk devletini dikkate alan, bunları geliştirici değişiklik teklifleriyle kamuoyu veya seçmenin karşısına çıkardı.

Yeni AK Parti toplumun belli bir sosyolojik-siyasi kesimini önceleyen, bu doğrultuda bütün devlet iktidarınıyürütmede yoğunlaştırmayı içeren bir anayasa teklifi ile karşımızda. Toplumun sorunları ve talepleriyle değil, kendi gücünün pekiştirilmesi ile meşgul, seçmendendemokrasiyi geliştirecek değil otoriterleşmeyi kurumsal hale getirebilecek bir öneriye onay vermesini isteyen yeni bir parti var artık.

Eski AK Parti ceberrut devlet karşısında toplumun yanında yer alıyor, toplumun sorunlarıyla hemhal oluyorve taleplerini yukarı taşıyan bir kanal işlevi görüyordu.

Yeni AK Parti ise devletleşti; devlet gücünü referanduma giderken toplumun gerçek sorunlarının üzerini geçici ve uçucu kamuflajlarla gizlemek için kullanıyor.

Bu liste uzatılabilir, ama gereği yok. AK Parti’nin bu kadar güçlü olduğu bir dönemde referandumda elinin niye bu kadar zayıf kaldığını açıklamaya yardım edebilir umuduyla bu karşılaştırmayı yaptım.

Anayasa Değişiklik Teklifine ve mevcut yönetim performansına baktığımızda, aslında “Evet”in “Hayır” ile baş başa gitmesi değil, baş başa gidecek kadar yüksek olması şaşırtıcı bulunmalıydı.

“Evet”in her şeye rağmen yüksek olması, muhalefetin bunca yıla rağmen hâlâ bir alternatif olamayışı, muhafazakâr kesimin devri sabıktan  ve merkezi kaybetmekten duyduğu kaygının iktidardan yana şikayetlerine baskın gelmesi, eski rejimin çok kötü ve eski AK Parti’nin çok iyi hatırasının hâlâ güçlü ve canlı olması sebebiyledir.

Referandum sonuçları her ne olursa olsun kıyamet kopmayacak elbette. Ancak bazı dönüştürücü ve değiştirici etkileri olacağı da çok açık.

“Evet” çıktığında, bir yandan eski AK Parti’nin cenaze namazı kılınmış, diğer yandan yeni AK Parti yetişkinliğe ermiş, rüştünü ispat etmiş olacak.

Anayasa ve Değişim

Yasalar birey ve toplum hayatında önemli bir yere sahiptir. Kodifikasyon veyahut regülasyon çalışmalarının en genel biçimi olarak ortaya çıkan anayasaları, ayanayasacılık ya da sözleşme fikrinden ortaya çıkmış modern tezahürler olmakla beraber, düşünce tarihinin başlangıç evrelerine kadar götürmek mümkündür.

Yasa yapma tarihi üzerine yazmak detaylı bir araştırma gerektirdiğinden, burada güncel bir tartışmanın dayandığı farklı görüşleri değerlendirmek yerinde olacaktır. Bununla birlikte yasaların yazısız biçimi olan ahlâkî kodların ve genel toplumsal normların, hayatımızda yazılı kanunlar kadar belirleyici olduğunu belirtmek gerekmektedir.

İçinde yaşadığımız sosyal düzenin tarihsel arkaplanında benzer sosyal değişim süreçleri yaşadığımız aşikârdır. Osmanlıdan Cumhuriyete geçiş süreci bu değişimin en bariz örneğidir. Sancılı geçen bu süreç, toplumsal hayatta yeni amillerini yaratarak devinmeye ve dolayısıyla değişmeye devam etmektedir.

Cumhuriyeti kuran elitlerin öngörmüş olduğu birey ve toplum, niteliksel olarak dönüştürülen bir imgenin ya da fikrin öngürüsüne göre salt bir tasarım olmaktan uzaktır. Her ne kadar cumhuriyet elitlerinin oluşturdukları kurumların arzuladığı insan tipinin oluşturulması bütünüyle başarılamadıysa da, “değiştirme iradesinin” kamu zoruyla yarattığı yeni bir insan tipi de ortaya çıkmıştır.

Türkiye toplumu kendisine giydirilen yüzyıllık gömleği son çeyrek asırda değiştirmeye çabalarken, kalıcı bir değişime de uğramıştır. Dinsel, etnik ve ideolojik çatışmalarla yürüyen bu sorun, devletle toplum arasında sürekli bir gerilimin konusu olagelmiştir. Askerî ve sivil bürokrasinin baskıcı ve zorlayıcı tutumuyla yaşanan bu gelişmeler kendi hukukunu da yaratmıştır.

Türkiye’de yasaların dayandığı bir anayasa her zaman olmuştur, ama anayasanın bu yönüyle sahip olduğu içerik, ideolojik tahakkümü öngördüğü, dayatmacı ve toplumu zorlayıcı olduğu hususları tartışma götürmez gerçekler olarak hafızalarımıza işlenmiştir.

Özgürlükten ziyade yasaklamayı, men etmeyi, “bireyden” çok “oluşturulmuş cemaati” öngören cumhuriyet siyasası, belli dönemlerde yeniden üretilmek üzere askerî darbelerle kesintiye uğratılmasına rağmen, olumlu politik eylemlerin de sahası olmaktan kurtulamamıştır. Toplumun siyasal sisteme müdahalesi olarak yaşanan iktidar değişiklikleri, iktidar elitleri ve onları destekleyen görece daha küçük toplumsal gruplar tarafından akamete uğratılmıştır.

Bu gerçeği doğru anlamak için, Cumhuriyet Türkiyesinin askerî darbeler tarihine bakmak ve müdahale fikrini destekleyen ideolojik ve yargısal destek pratikleriyle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.

Cumhuriyet tarihinin neredeyse her 10 yılında bir yaşanan ve değişik formlar içinde sunulan askerî darbe mekanizmasının yarttığı deforme bilinç, yeni bir sözleşmenin anayasa olarak toplumsal uzlaşmayla oluşturulamayacağı görüşünü yaygınlaştırmaya yönelik geliştirdiği söylemi bu süreçte de yenilemektedir.

Çok partili siyasal hayatın varlığından bu yana, Menderes’in idam edilmesi, Özal’ın şaibeli bir şekilde iktidardan uzaklaştırılması ve Erbakan’a yapılan darbe neticesinde iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi, 15 yıllık iktidarını muktedir olmaya evirdiğini algıladığında, 15 Temmuz askerî darbe teşebbüsünden sonra yaptığı tüm hatalara rağmen mümkün olan azamî konsensüsle yeni bir anayasa yapmaya niyetlenmiş ve ilk aşaması olan meclis oylamasını geride bırakmıştır.

TBMM’de kabul edilerek halk oylaması aşamasına geçilen bu yeni süreçte yapılan değerlendirmelere bakıldığında, birkaç yaklaşım gündemde yer almakta ve bu çerçevede tartışmalar yürütülmektedir.

İlkin, kategorik olarak siyasal sisteme, siyasal sistemin demokratik süreçlerle iş başına getirdiği hükümete karşı olan ve bu bakımdan yapılacak muhtemel anayasa değişikliğini gayrı meşru ve dolayısıyla manasız gören farklı ideolojik yaklaşımlar mevcuttur. Soldan ya da sağdan gelen bu yaklaşım kendi içinde tutarlı olmasına rağmen, tercihlerini sosyalizm, faşizm ya da benzer totaliter formlarda sundukları için devrim retoriği çerçevesinde eleştirilerini sürdürmektedir.

İkinci yaklaşım ise siyasal sistemden ziyade mevcut hükümeti dünya görüşleri bakımından kabul etmeyen ve buna bağlı olarak meşruluğuna kuşkuyla bakan, yapılacak değişikliğin içeriğine bakmadan eleştirilerini dillendiren sosyal bir kesim tarafından ortaya konmaktadır.

Bu yaklaşımın dayandığı sosyolojik kesimin dikkate değer olduğu açıktır. Görece seküler bir görünüme sahip olan, etnik ve sekter vurguları da ön plana çıkaran bu kesim, CHP ve HDP çizgisini takip etmektedir. Burada ortaya çıkan ve özellikle bu kesimin elitleri tarafından yapılan eleştiriler yaşanacak değişimi “ERDOĞAN” kimliği üzerinden red etmeye dayanmaktır.

Bu yaklaşım yeni değildir. Cumhuriyetin kurucu geleneğine atıfla, kendilerini ‘üst’ konuma yerleştiren, seküler ve modern kimliğini ön plana çıkaran bu sosyolojik kesimin elitleri siyasetin her argümanını kullanarak, zaman zaman gerçekleri seslendirmekten ziyade, tarihsel olarak geliştirdikleri dışlayıcı söylemlerine başvurarak eleştirilerini dillendirmeye devam etmektedirler.

Anayasa değişikliğine hükümet tarafından getirilen değişim temelinde karşı çıkan CHP-HDP çizgisi, esas olarak farklı bir sosyolojik varlığa tekabül etmesine rağmen, değişimin getireceği yeni siyasal ortamın yaratacağı güçlü dönüşümden korkmaktadırlar. Zira anayasa değişikliği kabul edildiği takdirde Cumhuriyet tarihinde alışık olageldikleri siyaset yapma tarzı köklü olarak değişime uğrayacak ve bu değişime uyum sağlama kabiliyeti düşük olan aktörler siyaset alanında etkisiz hale gelecektir.

Muhtemel anayasa değişiklik metnine şüpheyle bakan ve yaratacağı sonuçları kestirmek konusunda kaygılı olan ve daha çok ilkeler üzerinden eleştirilerini dile getiren bir entellelktüel kesim de mevcuttur. Daha ziyade liberal ve kısmen muhafazakâr bir perspektifen ortaya çıkan bu görüşü dile getiren zevat, mevcut hükümetin son 15 yıllık süreçte ortaya koymuş olduğu performansı genel olarak takdir eden ve yarattığı değişim dinamiğini olumlu olarak gören entelektüellerden oluşmaktadır.

Farklı gerekçelerle anayasa değişikliğine karşı şüphelerini dile getiren liberal entellektüellerin kaygılarına, hükümetin son dönemdeki bazı olumsuz uygulamaları dayanak teşkil etmektedir. Hükümetin siyasal bir entite olarak yürütmekte olduğu ve daha çok darbe teşebüsü sonrasında ortaya çıkan eylemlerinin eleştirilmesi rasyonel bir zemine dayanmasına rağmen belli ihmalleri de içerdiğini belirtmek gerekmektedir. Ulusal ve uluslararası ölçekte yaşanan siyasal, ekonomik ve mülteci sorunlarının yarattığı yeni politik gerçekliği dikkate almadan yapılan bu değerlendirmeler, somut gerçeği anlamaktan uzaklaşmaktadır.

Kanaatimce bu yaklaşım baskıcı uygulamaları eleştirmek temelinden hareketle belli bir sağduyuyu temsil etmekle beraber, daha çok kodifikasyon ve regülasyon temelli bakmak gibi önemli bir yetersizliği de ifade etmektedir. Cumhurbaşkanına tanınan yetkiler, tek adam rejimi ya da meclis iradesinin zayıflayacağına dair yapılan değerlendirmeler reel olandan ziyade ideal normlara atıfla yapılmaktadır.

Salt metinsel (textual) bu yorum ve değerlendirmeler darbe teşebbüsünün yarattığı derin toplumsal travmayı da ihmal etmektedir.

Anayasa metinleri ve bu metinlerde yer alan ifadelerin önemi a priori olarak ortadadır. Öte yandan yaşanmakta ve yaşanacak olan tüm değişimi, anayasal kodların sığ ifadeleriyle değerlendirmek sosyal ve siyasal gerçekliği ihmal etmek ya da görmezden gelmek anlamına gelir. Kaldı ki anayasa metninde yapılacak değişikliğin mevcut metinle kıyaslandığında daha pozitif öğeler taşıdığı, karmaşık ve defolu darbe yasasını bir nebze olsun rehabilite ettiği de ortadadır. Daha net ve anlaşılır bir hükümet sistemini öngören bu yeni teklif çok önemli bir değişikliği de önermektedir.

Bu çerçevede, Cumhurbaşkanı seçilme süresini iki dönemle sınırlamak, Cumhuriyet tarihinde çarpıcı bir değişim olacaktır. Aynı yüzlerin, bütün başarısızlıklarına rağmen, hayatlarının sonuna kadar mevkilerini vekil, bakan, başkan ya da devlet başkanı olarak işgal etmeleri böylece önlenmiş olacaktır.

Çok eleştirilen “kamu kurumlarına atama yapma” yetkisinin, demokrasi teorisinin bir gereği olarak hükümete ait olması gerektiği ve bu yetkinin seçilmişler aracılığıyla yargıyı da kapsaması gerektiği ortadadır.

Aksi takdirde muktedir bir hükümetten söz edilemeyeceği, askerî vesayete bürokratik ve yargısal vesayetin eşlik edeceği ve etmekte olduğu,  Cumhuriyet tarihinde yaşadığımız her türlü müdahalelerle açık olarak ortadadır.

Şüphesiz yapılan anayasa değişiklik teklifi ideal bir düzenleme değildir. Değişikliğin kabul edilmesi için hükümet tarafından kullanıllan dil eleştiriyi hak etmektedir. Zaman zaman kullanılan dışlayıcı retorik, reaksiyoner bir tutumun ifadesi olarak yorumlanabilir. Öte yandan yaşanacak değişimin askerî bir darbe teşebbüsünün sonrasında ortaya çıkan bir argüman ve sivil irade beyanı olduğu açıktır. Bu yönüyle anayasa değişiklik teşebbüsü, siyasal cesaretin bir göstergesi olarak okunmalıdır.

Anayasa değişiklik teklifi yetersizliğine rağmen, kapsayıcı bir değişim sunamamasına rağmen, demosun katılım talebini cesaretlendirecek ve devletle toplum arasında yeni ve daha kapsamlı bir sözleşmenin önünü açacak niteliktedir.

Sadece bu yönüyle dahi yaşanacak siyasal değişimi desteklemek rasyonel bir tercihtir.

Anayasa değişiklik teklifi ne getiriyor?

Anayasa Değişiklik Teklifi (ADT) Cumhurbaşkanı tarafından temsil edilen tek başlı bir yürütme organı öngörüyor. Cumhurbaşkanlığını yasama ve yargı organları aleyhine güçlendiriyor. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcılarını, bakanları ve üst düzey devlet görevlilerini atayıp görevden alabiliyor. Cumhurbaşkanı “Yürütme yetkisine ilişkin konularda” Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) çıkarabilecek. Keza “Merkezi idare kapsamındaki kamu kurum ve kuruluşlarının; kuruluş, görev, yetki ve sorumlulukları Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenir” deniliyor. Cumhurbaşkanı bu hükümleri geniş yorumlarsa yasama yetkisinin bir kısmına da ortak olduğu iddialarının yükseleceği bir döneme girebiliriz. Cumhurbaşkanı hem Anayasa Mahkemesine hem de adı değiştirilen Hakimler ve Savcılar Kuruluna üye atamalarında son derece etkili. Cumhurbaşkanı ve onun atadığı yardımcılar ile Bakanların görevleri ile ilgili suçları dolayısıyla Yüce Divan’da yargılanabilmeleri milletvekillerinin üçte ikisinin (400 mv) kararı ile mümkün olabiliyor. Bu koruma görev bittikten sonra da devam ediyor. Cumhurbaşkanı kendisi de seçime gitmek kaydıyla TBMM seçimlerini de yenileyebiliyor. TBMM ise ancak beşte üç (360 mv) çoğunlukla Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesini isteyebiliyor. Bu halde TBMM seçimleri de yenilenecek.

İster parlamenter isterse başkanlık sistemi olsun hükümet sistemlerinin fiilen nasıl işleyeceği önemli ölçüde siyasi parti sisteminin yapısına özellikle de partilerin disiplinli olup olmadığına bağlı olarak değişir. Siyasi parti sistemini etkileyen önemli değişkenlerin başında ise seçim sistemi gelir. Dolayısıyla  aynı hükümet sistemi sadece seçim sistemi değiştirildiğinde bile farklı biçimlerde işlemeye başlayabilecektir.

Sözü edilen yasalarda herhangi bir değişiklik yapılmayacağını varsayarsak teklifin idare edebilen, hızlı kararlar alabilen bir hükümeti ortaya çıkarma potansiyeline sahip olduğu söylenmelidir. Teklif sistemin kilitlenmesini önleyecek mekanizmaları içeriyor fakat bu hedef, yürütme organında güç yoğunlaşmasına izin vererek sağlanmış.  Bilinir ki,  hükümet istikrarı her zaman demokratik rejimin istikrarı anlamına gelmez. İyi anayasaların temel özelliği idare edebilecek kadar güçlü bir yürütme organı ile bu gücün kontrolden çıkmasını önleyecek kadar denge ve  denetleme mekanizmalarını aynı anda hayata geçirebilmeleridir.

ADT, liberal demokrasilerde siyasal iktidarların kabul etmek zorunda olduğu evrensel sınırlamaları gizli bürokratik vesayet biçimleri olarak algılama eğiliminde. Seçimler dışındaki denge ve denetleme mekanizmalarını en aza indirmeye çalışıyor.  Bir kişiye, denetim ve denge mekanizmalarını ihmal ederek, bu kadar güç vermek demokrasinin olmazsa olmazı olan kurumsallaşmaya sekte vurduğu gibi,  gücün kötüye kullanılması ve yozlaşmaya  kapı açmak anlamına geliyor. Sistemin iyi işleyebilmesi büyük ölçüde seçilmiş Cumhurbaşkanının niteliklerine bağlı gibi görünüyor. Eğer adil, ölçülü, sağduyulu, kapsayıcı olmaya gayret gösteren, istişare mekanizmalarını kullanan Cumhurbaşkanları seçilirse sistem işleyebilir. Fakat, hep iyi insanlar seçilecek umuduyla hükümet sistemleri inşa edilemez, edilmemeli. Esasen sistem, Türkiye’de muhafazakarların her zaman % 40-60 civarı oy toplayabilecekleri dolayısıyla da Cumhurbaşkanlığının her zaman muhafazakar kesimden birilerin elinde olacağı beklentisi üzerine kurulmuş. Bu beklenti gerçekçi değil. Tarih, belli bir andaki güç dengelerinin değişmeden devam edeceği varsayımıyla yapılan düzenlemelerin niyet edilenin tam tersi sonuçlar verebildiğinin örnekleri ile dolu.  İyi anayasalar, siyasi hasımların iktidara geldiklerinde bile vereceği zararı sınırlandırabilen “en tahammül edilebilir” anayasalar olmalıdır.

ADT, Türkiye demokrasisinin en büyük sorununun “bürokratik vesayet” olduğundan yola çıkıyor ve bu değişiklikle birlikte 2002 yılında başlayan büyük dönüşümün pekiştirileceği iddiasında. Beklentiye göre halk tarafından  seçilen “millet”i temsil edecek güçlü Cumhurbaşkanı ile, bürokrasinin at oynatabilmesini kolaylaştıran zayıf hükümetlerin önü kapanmış olacak, karşılıklı fesih yetkisi ile tıkanmaların da önü kapatılacak, nihai hakem olan seçmenlere başvurulabilecek. Seçmenin baskısını üzerinde hissedecek olan Cumhurbaşkanı yanlış yapmamak için azami özeni gösterecek. Yanlış yaparsa da, millet bunu sandıkta cezalandıracak.

Şüphesiz ki, kendilerini devletin sahibi olarak gören askeri sivil bürokrasinin seçimle gelenlerin otoritesini kabul etmemekte direnmeleri demokrasimizin en önemli problemi olmuştur. Seçimle gelenin nihai kararları alması ve yine seçimle gitmesi demokratik bir rejimin olmazsa olmazıdır. Ancak bu “tek” problem değildir. Seçimle gelenlerin, iktidarlarını belli usullere uygun olarak ölçülü ve sınırlı bir biçimde kullanmaları gerekir, şeffaflığı sağlamaya yönelik  yatay hesap verme kanalları işlemeli,  muhaliflerin temel hak ve hürriyetleri korunaklı olmalıdır. 2017 Türkiye’sinde askeri sivil bürokrasinin siyasi ağırlığı bir ölçüde azaltılabilmiştir, ancak şeffaflık, hesapverirlik ve insan hakları ihlalleri  konusunda yapılması gerekenler olduğu da çok açıktır.

Ayrıca, ADT’nin dayandığı temel felsefe, homojen değişmez idealize edilmiş “millet” varsayımı ile toplumumuzdaki etnik, dini, sınıfsal ve kültürel çeşitliliği ve farklılıkları ihmal etme eğiliminde. İyi anayasalar seçim kaybedenlere  ya da seçmen çoğunluğundan siyasi görüş, etnik, dinsel, mezhep ya da yaşam tarzı açısından farklılaşan kesimlere, kendilerinin hak ve hürriyetlerinin garanti altında olduğunu hissettirebilen anayasalardır. Kazananın çok şeyi kontrol etme imkanına sahip olduğu bir sistemde siyasal aktörler kazanmak için  yasallığı tartışmalı yollara başvurabilirler. Seçim sonrasında da kaybedenlerin kendilerini güvende hissedecekleri ya da gelecek seçimlerde kazanma fırsatının olabileceğini düşünmeleri sistem dışı arayışlara yönelmemeleri  için önemlidir. Özellikle Türkiye’nin bu günkü konjonktüründe demokratik istikrar için, AK Parti iktidarı ile ayrıcalıklı konumlarını yitiren eski elitin “ılımlı” unsurlarının kendilerini güvende hissedebilmeleri önemli.  Ne yazık ki,  ADT  bu hedefi gerçekleştirmeye  yönelik  mekanizmaları içermiyor gibi görünüyor.

Kaldı ki son derece karmaşık ve tek bir değişken ile anlamlandırılamayacak tarihsel,  siyasal ve ekonomik süreçleri  değişmez bir öze sahip kötü bürokrasi ile iyi, doğru ve güzelin kaynağı hakiki “millet”e tuzak kuran iç ve dış güçlerin varlığına da indirgemek sosyal meselelerin karmaşıklığını siyaseti biçimlendiren sınıfsal, kültürel ve uluslararası dinamikleri gözden kaçırmak anlamına geliyor. Hükümet sistemi tercihi önemli olmakla birlikte, darbelerin önlenmesi sadece hükümet sistemi değişikliği  ile sağlanabilecek kadar basit değil. Parlamentoda rahatça karar alabilecek  bir çoğunluğa sahip, Cumhurbaşkanı ile de son derece uyumlu çalışan bir hükümet bile 15 Temmuz darbe girişimine maruz kalabildi. Keza, bürokrasiyi azaltmanın ve hızlandırmanın hükümet sistemi değişikliği yapmadan da mümkün olabileceği açıktır. Ayrıca son on beş yılda yaşadığımız bir çok olumlu değişimin halihazırdaki sistem ile gerçekleştirildiğini unutmayalım.

Belirtelim ki, teklifin kabul edilmesi halihazırda zaten çok sorunlu olan demokrasimizin sonu anlamına gelmeyecektir. Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı eylemlerinin maliyetini artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir.  Anayasanın nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir. Demokrasinin kaderini belirleyen asli unsurlar sosyal ve siyasal dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin  yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır. “Bürokratik vesayet’ odaklarına tepki gösteren Türk insanının, kendi seçtiklerinin güçlerini kötüye kullanma eğilimlerine karşı tepki göster(e)meyeceği düşünülemez. Fakat sadece buna da bel bağlamamak gerekir. En iyi hükümet sistemi, vatandaşların sokağa çıkmalarına  gerek kalmadan  kendi seçtikleri  yöneticiler üzerinde demokratik bir  baskı kurabildikleri bir sistemdir.

Eğer kabul edilirse ADT’nin getirdiği yeni sistemin muhtemel sakıncalarının bir kısmı Seçim  Kanunu ya da Siyasal Partiler Kanunu’nda yapılacak değişikliklerle azaltılabilir. Seçim barajının kaldırılması ya da düşürülmesi Cumhurbaşkanının partisinin TBMM’de çoğunluğu sağlamasını güçleştirerek parlamentonun denge ve denetleme fonksiyonunu yerine getirmesini fiilen kolaylaştırabilir. Dar ya da daraltılmış bölgeli seçim sistemi kabul edilirse, milletvekilleri pozisyonlarını parti liderlerinden ziyade kendi seçmenlerine borçlu olduklarını düşünebileceklerinden siyasi parti disiplini zayıflayabilir. Bunlar yapılmış olsa bile, ki bu yönde etkili isimlerden herhangi bir taahhüt gelmiş değil, sözü edilen eksiklikler yüzünden bu teklifin Türkiye’nin yıllardır gündeminde olan Türkiye’nin çoğulculuğunu yansıtan, hukuk devletini garanti almaya hizmet eden hükümler içeren, daha olağan koşullarda olabildiğince geniş bir uzlaşma ile yapılmış bir anayasaya duyduğu ihtiyaç devam edecektir.

Hangi yargı; kimin yargısı?

Anayasa değişikliği tartışmalarında en fazla temas edilen konu, yargının durumu. Bunu gereksiz bir hassasiyet sayamayız. Bir taraftan yargı kendi başına önemli; diğer taraftan, Türkiye’nin tecrübeleri yargı meselesine özel önem verilmesi gerektiğini ispatlamaya yeterli.

Taraflar değişikliğin yargıya kazandıracağı özellikler konusunda taban tabana zıt konumlarda duruyorlar. “Evet” kanadı yargının bağımsızlığının güçleneceğini ve ilk defa yargının tarafsızlığı meselesinin anayasaya gireceğini öne çıkartıyor. “Hayır” kanadı ise değişiklikle bağımsız yargının ortadan kalkacağını, yargının tek kişinin emrine gireceğini söylüyor.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da aşırı pozisyonlarda durmaktan, en kötü ve en iyi durum senaryoları üzerinden düşünüp yazmaktan uzak durmaya meyilliyim. Kanaatimce ne “evet” çıkması yargının problemlerini hemen çözecek ve harika bir yargının ortaya çıkmasını sağlayacak, ne de “hayır” çıkması yargıyı birdenbire olduğu durumdan çok daha kötüye götürecek.

Yargının dünyanın hiçbir yerinde sıfır sorunla ve mükemmel şekilde çalıştığı söylenemez. Çeşitli sebeplerle her yerde her zaman problemler doğabilir. ABD’de O. J. Simpson davası benzeri davalar az görülmüyor. Avrupa’da, M. Roskin’e göre, masumiyet karinesi neredeyse hiç işlemiyor. Bizde de yargının ortalama hâli malum. Ayrıca iyileşme ve kötüleşme dönemleri olmuş. Diğer taraftan yargı büyük bir ihtimalle siyasî boyutu olmayan veya daha zayıf olan meselelerde — aile sorunları, mülkiyet ihtilâfları gibi – siyasî yanı olan meselelerde olduğundan daha iyi işlemekte ve daha az eleştiriye hedef olmakta.

Teklifin yargıya ilişkin değişikliklerini tartışmada da iki yöntem mevcut: Teklifi ya fiilî veya muhayyel ideal bir sisteme göre değerlendirirsiniz, ya da cari duruma göre. İdeali esas alırsanız hiçbir öneriyi tatmin edici görmemeniz çok muhtemel. Kâğıt üzerinde ideale yaklaşsanız dahi bu sefer işleyişin mükemmel olacağını garanti edemezsiniz. Bu yüzden bence teklifi cari durumla karşılaştırarak değerlendirmek daha doğru.

Türkiye’de yargının durumunun ne olduğunu, düşünce ve zamanda daha geniş bir alana yayılarak daha iyi anlayabiliriz. Bizde yargı, Türk milleti adına karar veren güç olmaktan ziyade, askerî-bürokratik vesayetin payandası olarak düşünüldü, tasarlandı ve yapılandırıldı. Bu yargı, vesayetin diğer ayakları olan ordu, bürokrasi, üniversite (akademik bürokrasi) ve medya ile uyum içinde çalıştı. Özellikle siyasî konularda. Vesayet düzeni, terbiye veya tasfiye etmek istediği aktörlere daima bir yargı ayağı da bulunan hamlelerle saldırdı.

HSYK’nın kısa tarihi ne söylemek istediğimi daha iyi anlatmaya yeterli. Yakın zamana kadar Yargıtay ve Danıştay HSYK’yı, HSYK Yargıtay ve Danıştay üyelerini belirliyordu. Böylece bürokratik yargı iktidarı kendi kendini yeniden üreterek yoluna devam ediyordu. Anayasa Mahkemesi de aynı amaca matuf olarak şekillendirilmişti. Bunun demokrasiye aykırılığını gören ve bürokratik tahakkümden rahatsız olan seçilmiş iktidarlar hep bir karşı arayış içinde oldu. 2010 referandumu bu arayışın eseriydi. HSYK’da bürokratik kooptasyon sistemini tamamen bozamayacak, ama hiç değilse yargı içi iktidarın dayandığı tabanı genişletecek ve toplumsal çoğulluğun yargıya yansımasını sağlayacak bir yol olarak, HSYK üyelerinin meslek mensupları tarafından seçilmesi formülü düşünüldü. Maalesef, aynen bugün şiddetle muhalefet ettiği cumhurbaşkanlığı sisteminin önünü bizzat açması gibi, CHP burada da sahneye çıktı ve AYM’ye çoğulcu seçim sistemini iptal ettirdi. Bu gelişme pusuda yatan Gülenistleri çok sevindirdi. Hem yukarıdan siyasî liderlerle çalışan, hem de aşağıda çok az kimsenin farkında olduğu bürokratik  operasyonlar yapan Gülenistler, HSYK’ya egemen oldu. Böylece güç halkasının inşasını tamamladı ve artık sınır tanımaz hale geldi. Sonrası hepimizin malumu. Durum o kadar kötüydü ki, HSYK’daki Gülen hâkimiyeti hükümete yakın muhafazakâr çevrelerin yanı sıra Atatürkçüleri, sosyal demokratları, Alevileri ve ülkücüleri bir araya getiren Yargıda Birlik ittifakıyla ve ancak kıl payıyla kırılabildi.

Şimdiki teklif, AYM üyelerinin atanmasında önceki durumu muhafaza ederken, HSK olarak adı değiştirilen kurula cumhurbaşkanının dolaylı olarak iki (Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı) artı doğrudan dört üye atamasını öngörüyor.  7 üyenin ise, ilk defa, TBMM tarafından atanmasını sağlıyor. Muhalefet, cumhurbaşkanının partisiyle bağlarını koparmaması sayesinde, Meclis kanalından da yararlanarak HSK’ya daha fazla üyeyi atamış olacağı gerekçesiyle bu düzenlemeye itiraz ediyor. Muhalefetin tespitinin tamamen yanlış olduğunu elbette söyleyemeyiz. Büyük bir ihtimâlle Cumhurbaşkanı ona yakın üyenin atanmasında etkili olacaktır.

Bunu mahzurları olduğu iddia edilebilir. Ancak, alternatif nedir? Yargı üst bürokrasisinin kooptasyon sistemi mi? Tüm meslek mensuplarının genişletilmiş kooptasyonu mu? Bu konuda bir şey söylenmiyor. Alternatif Meclisin daha fazla üye ataması olabilir. Ama bu durumda da cumhurbaşkanın partisiyle bağı ister dursun ister kopsun, partiler gruplarının büyüklüğüyle oranlı şekilde atamalarda etkili olacaktır. Yani iktidarda olan görüş yine HSK’da çoğunluğu atayacaktır. Muhalefet muhtemelen buna da itiraz edecektir. Mecliste abartılı bir çoğunluk istenirse, bu sefer de ya sistem kilitlenecek, ya da seçim şimdi son tur için öngörüldüğü gibi kuraya kalacaktır.

Yargı üzerindeki tartışmaların tuhaf boyutları da var. Biri, mesleğinde zirveye ulaşan kimselerin mutlaka partizan olacağının varsayılması. Diğeri,  zaman uyumu veya çakışmasının mutlaka gerçekleşeceğinin varsayılması. Oysa cumhurbaşkanı 5 yıl, AYM üyeleri 12 yıl görev yapacak. Muhtemelen hiçbir seçilmiş cumhurbaşkanı tüm AYM üyelerini atamış olamayacak. Şu anda AYM’de Sezer, Gül ve Erdoğan tarafından atanmış üyeler var. Gelecekte de böyle olmasını bekleyebiliriz.

Diğer taraftan, her halükarda seçilmiş organlar — yani yasama ve yürütme — tarafından atama yapılmasının demokratik meşruluğu daha kuvvetli. Ayrıca, bu atamaları yapanlara halk olarak siyasî hesap sorabilecek durumdayız. Önceki modellerde bu imkân yoktu. Bu bakımdan da teklif iyiye gidiş sayılabilir.

Bir kere daha söyleyeyim.  Sadece eleştirmek yetmiyor. Alternatifler de önermek lazım. Yargı konusunda teklife irili ufaklı muhalefet unsurlarının hiçbirinin somut bir karşı önerisine rastlamadım.

Serbestiyet, 04.04.2017