Ana Sayfa Blog Sayfa 165

16 Nisan’dan sonra

16 Nisan’da sandıktan “evet” de çıksa “hayır” da çıksa siyasete yeni bir anlayış ve ruhun gelmesi gerekli. Beylik bir söz olacak ama dünün hastalıklarının 17 Nisan’a taşınmaması gerekiyor. Referandum tartışmaları gölgesinde aylardır pek çok alanda atılması gereken önemli adımlar maalesef beklemekte ve bu bekleyiş de halkımızın sırtına ciddi bir maliyet olarak yüklenmiş durumda. Zararın bir an önce azaltılabilmesi için ortamın normalleşmesi, ekonomiden siyasete her alanda acil ve doğru adımların atılması gerekiyor.

***

Geride kalan 15 yıllık Ak Parti iktidarı, 7 Haziran seçimlerinden bugüne –darbe girişiminin de etkisi ile- özellikle ekonomik açıdan en başarısız günleri yaşıyor. Referandumdan “evet” çıksa bile bu gidişatın durdurulamaması 2019 seçimlerini sanıldığından zor bir hale getirebilir.

Bu nedenle hem ekonomideki kötü gidişin durdurulması hem de temel hak ve özgürlükler noktasında ciddi adımlar atılmalı. Daha önce de belirttiğim gibi Türkiye’nin dünyada yükselen faşizm rüzgârlarına kapılması kendi ayağına kurşun sıkmaktan farklı olmayacaktır. Türkiye gibi çok renkli sosyal-kültürel-siyasi yelpazeye sahip bir ülkeyi tek renge hapsetmeye çalışmak bugün gündem dışı gözüken ve konuşmadığımız pek çok sorunu daha yakıcı bir şekilde önümüze çıkarabilir. Bu nedenle duygularımızla değil de akıl ve mantıkla hareket etmek çok önemli.

Güçlü ve sağlıklı bir adalet sistemi tesis etmenin yanı sıra Kürt sorununun ve Alevilerin sorunlarının çözümü müreffeh ve huzurlu bir gelecek inşası gerekli. Eski düzenin refleksleri ile bu sorunları ele almaya devam etmemizin, Türkiye’nin Batı’dan bağımsız hareket etmesini ve kendi politikalarını geliştirmesini istemeyen güçler için kullanılışlı birer araç olmaya devam edeceği gerçeğini referandum süreci bize çok açıkça gösterdi.

Bu nedenle, Kürtlerin çoğunluğunun bugüne kadar Ak Parti’ye ve hendek sürecinde barışa verdikleri destek doğru anlaşılmalı ve terör yanlılarının eli tamamen zayıflatılmalı. Bir adım sonrasında ise Türkiye’nin Türkiye dışındaki Kürtlerle olan ilişkisine hâkim olan paradigmanın da değişmesi gerekiyor. Dış Türkler ile ilişkilerimizi nasıl azami oranda geliştirmeye çalışıyor ve ona göre stratejiler üretmeye çalışıyorsak dış Kürtler konusunda da benzer bir çaba ortaya koymamız gerekiyor.

Açıkça söylemek gerekirse Orta Doğu’da haritalar yeniden çizilirken –altını çizerek söylüyorum- Kürt soydaşlarımızın bu çizilen haritalarda yok sayılmalarını engellemek, Kürt ve Türk soydaşlarımızın çıkarlarını ve bekalarını birlikte korumak Türkiyemizin dış politikasının yeni temellerinden biri olmalı.

***

Orta Doğu’daki Kürt varlığı üzerine en fazla söz sahibi ülke Türkiye’dir ve bu yıllardır dilimize pelesenk olan ama bir türlü gerçek manada hayata geçiremediğimiz “Türk ve Kürt etle tırnak gibidir!” söyleminin hayata geçmiş hali olacaktır.

Bölgedeki bir Kürt devletinden korkmak yerine oluşacak yeni statü içinde Türkiye ile daha içli dışlı bir bölge yaratmanın dinamikleri kurulmaya çalışılmalıdır. Böyle bir dinamiğin bölgedeki tüm dengeleri değiştireceği ve Türkiye’nin önünü açacağı muhakkaktır. Bugüne kadar yaşananlara rağmen hala geç kalmış sayılmayız.

Aleviler konusunda da benzer bir durum söz konusu. Alevilerin, hangi partilere oy verdiklerinden bağımsız, bu ülkenin paydaşlarından biri olduğu gerçeği kabul edilmeli ve sorunları çözülmelidir. Kimsenin kimseye inancını, ideolojisini dayatma hakkı olmamalı. Bu tavır sadece Aleviler için değil Sünni çoğunluk içinde geçerli. Bırakalım Aleviler kendi siyasi ve inançsal tercihlerini kendileri yapsın. Hoşumuza gitse de gitmese de bunun demokratik bir hak olduğu kabul edilmeli.

FETÖ terörünü gördükten sonra bu tür ayrımcılıkların başımıza neler getirebileceğini herhalde yeterince anlamış olmamız gerekiyor. Eğer hala anlamamışsak bizi zor günlerin beklediğini söylemek için müneccim olmaya da gerek yok…

Karar, 12.04.2017

17 Nisan’a uyanmak

Aralık 2016’da AKP’li 316 milletvekilinin imzasıyla başlayan anayasa değişikliği süreci, 16 Nisan akşamı nihayetlendi. “Evet” ve “Hayır” blokları arasındaki mücadele, beklendiği üzere, başa baş geçti. “Hayır” yüzde 48.6, “Evet” ise yüzde 51.4 oy aldı ve değişiklik teklifi kabul edildi.

Halkın oylarıyla biçimlenen tablo, siyasi alandaki bütün aktörlere, çok ince mesajlar verdi. Benim ilk bakışta altını çizmek istediğim dört nokta var:

Bir reklam ajansı olarak TRT

1. Türkiye herhalde tarihinin en tek taraflı seçim dönemlerinden birini tecrübe etti. Devletin bütün olanakları “Evet” için seferber edildi. Açılışlar, törenler, valilikler, belediyeler, üniversiteler, rektörler, KHK’lar, eşbaşkanları başta olmak üzere HDP milletvekillerine dönük tutuklamalar, HDP belediyelerine atanan kayyumlar, vergi indirimleri, aflar, borçları yeniden yapılandırmalar, bol keseden dağıtılan krediler, vb hepsi “evet” için çalıştı.

Halkın tamamının parasıyla finanse edilen devlet televizyonu, sayısını bilemediğimiz kadar çok kanalıyla, “evet” için çalışan bir reklam ajansı hüviyetine büründü. “Hayır” tercihini savunan tek bir sesin, tek bir nefesin TRT ekranlarına çıkması mümkün olmadı. Kentlerin sokakları, meydanları hep “Evet” afişleri ile pankartları donatıld; nadir görülen “hayır” afişleri ise yırtıldı, parçalandı. Bazen iş öylesine abartıldı ki, “Hayır” oyu vereceğini önceden açıklayan Saadet Partisi’nin binasına bile zorla “Evet” pankartı asılmaya kadar vardı.

Peki, sonuç? Tüm o tek seslilik yaratma temrinleri, muhalefeti fiili ya da hukuki olarak susturma gayretleri arzu edilen neticeyi yarattı mı? Çok açık ki; hayır; devletin gücüne yaslanarak toplumu tek bir görüşe maruz bırakmak ne kabul görüyor, ne de kimseyi etkiliyor. Eleştirel bütün sesleri kısan, farklı her fikri “düşman” olarak kodlayan ve kendini bir partinin propagandisti olarak konumlandıran medya, bırakın farklı toplumsal grupları, seslendiği kitleleri dahi ikna etmiyor, edemiyor. Tartışmayan, bir siyasi lideri “kült” ve bir siyasi fikri “dogma” haline getiren bir yayıncılık ve kampanya dilinin bir geleceği yok. Siyasi liderler bunu görmeli; ileriki seçimlerde bu tür tek yanlı,  kontrolsüzlük ve adaletsizlik düşüncesini güçlendiren böyle bir kampanyaya itibar etmemeli.

“Bir gece ansızın”

2. Büyük umutlar bağlanan AKP-MHP ittifakı sahada işlemedi. 1 Kasım 2015 seçimlerinde,  kabaca AKP’nin yüzde 50, MHP’nin ise yüzde 12 oyu vardı; her iki partinin oyu % 62’ye tekabül ediyordu. Ancak siyasetin ayrı bir matematiği var ve burada –çoğu kez- iki kere iki dört etmez. 16 Nisan’da da öyle oldu. Gerek Türkiye ortalamasına ve gerek AKP ile MHP’nin birlikte güçlü olduğu illere bakıldığında, MHP seçmeninin çok ağırlıklı bir bölümünün AKP ile kotarılan anayasa değişikliğine yüz vermediği görüldü.

Aslında bu, bir sürpriz olarak değerlendirilmemeli. Halk oylamasının sathi mailine girildiği günden bu yana yapılan birçok ciddi araştırmada, MHP’lilerin dörtte  üçünün bu işbirliğine ve onun ürünü olan anayasa değişikliğine sıcak bakmadığına dair veriler vardı. Başlıca iki sebep gösterilebilir buna: İlki, MHP’nin zaten çalkantılı bir dönemden geçmesiydi. Bizzat genel başkan tarafından seçilen delegeler, genel başkanın değiştirilmesi için harekete geçmişler, gerekli çoğunluğa erişmişler, kurultayı toplamışlardı. Her ne kadar iktidar destekli yargı kararları marifetiyle Bahçeli’nin koltuğu muhafaza altına alınmışsa da, partide sular durulmamıştı. Dolayısıyla MHP’nin tek parça halinde “Evet”in arkasında durması söz konusu olamazdı.

İkincisi, MHP ve Bahçeli her zaman “başkanlık” sisteminin en keskin muhalifi olmuşlardı. Bahçeli’nin “Erdoğan’dan başkan olmaz” konulu yüzlerce konuşması arşivde yerli yerinde duruyordu. Bir gece ansızın Bahçeli’nin geminin dümeninin başkanlığa kırması, genel kamuoyunu şaşırttı ama herhalde MHP seçmeni kadar değil. Bahçeli “Ne oldu da başkancı olduk?” sualine tatminkâr cevap üretmedi. Kendi partisi içinde bu derece tartışmalı hale gelen bir liderin, parti tabanını istediği yöne sevk etmesine imkan ve ihtimal yoktu. Sonuçlar da bunu teyit etti; bilhassa Ege ve Akdeniz’in sahil kentlerinde AKP ve MHP ortaklığı battı.

Kürtlerin ipi

3. “Evet”in bıçak sırtı kazanmasında en önemli faktör, Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde meydana gelen nispi artış oldu. 1 Kasım seçimlerinde AKP’nin aldığı oy baz alındığında, bu illerde yüzde10 ile yüzde 20 arasında daha fazla “Evet” çıktı. Kürtlerin uzattığı ip sayesinde Evet kuyudan çıktı.Nitekim Erdoğan da teşekkür konuşmasında bu hususun altını özellikle çizdi; ortaya çıkan bu sonucun yeni bir dönemin başlangıcına işaret ettiğini ifade etti.

Bölgede MHP’nin esamisi okunmuyor. Katılımda da dramatik bir düşüş yaşanmadı. O halde bu artışın ardında yatan ne olabilir? Daha sonra ayrıntılı olarak üzerinde dururuz ama şimdilik üç noktanın altını çizebiliriz.

  • AKP’ye oy veren Kürt seçmenin çözüm için adres olarak Erdoğan’ı ve AKP görmesi, diğer siyasi partilere bu noktada bir umut beslemesi
  • PKK’nin hendek, barikat ve şehir savaşına yönelik tepki nedeniyle HDP’ye konulan mesafenin devam etmesi.
  • 1982 Anayasasını savunulamaz gören ve parlamenter sistem içerisinde Kürt meselesinin çözülemeyeceğini düşünen (AKP ve HDP dışındaki partilere gönül vermiş) Kürt seçmenin “Evet” tercihinden yana bir tavır alması.

Yol ayrımı

4. AKP’nin büyükşehirlerde yaşadığı kayıp, seçimin en önemli sonuçlarından birini oluşturuyor. 30 büyükşehirden 17’sinde geriye düşmesi hakkında ayrıntılı bir şekilde düşünmeye ihtiyacı var AKP’nin. 1 Kasım seçimlerinde bugünkü “Hayır” cephesi sadece yedi büyükşehirde (Aydın, Diyarbakır, İzmir, Mardin, Muğla, Tekirdağ ve Van) önde iken, 16 Nisan’da bunlara on büyükşehir daha (İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Balıkesir, Denizli, Eskişehir, Hatay, Manisa, Mersin) ekledi. Bilhassa Ankara ve İstanbul’da geride kalmak, AKP’nin moral üstünlüğünü ciddi şekilde zedeleyen bir etkiye sahip.

Bu sonucun ortaya çıkmasında kampanya sırasında kullanılan dilin ciddi payı var. Salt görünen o ki AKP, Salt seküler ve laik kesimlerin tepkisiyle açıklanabilir bir durum değil bu. Görünen o ki AKP; şehirleşen orta sınıf muhafazakarları kapsamada, özellikle gençler için cazibe merkezi olmada, onların taleplerine tercümanlık yapmada ciddi bir sıkıntıya girmiş durumda. Agresif, son derece milliyetçi, herkese meydan okuyucu, sahip olduğu güç ile dillendirdiği iddiaları arasında muazzam bir makas olan bir politik söylemin, geniş kesimleri kuşatan bir dil olmadığı görüldü.

Bu itibarla denebilir ki, AKP de aslında bir yol ayrımında: Ya onu toplumun merkezine taşıyan, farklı hassasiyetleri gözeten kapsayıcı ve kuşatıcı dili yeniden kurgulayacak, ya da bugün Pirus Zaferi’nin rüzgârına kapılarak dilini daha da ağırlaştırıp sertleştirecek. Zannım o ki eğer ikinci yolu tercih ederse, yakın dönemde yapılacak seçimlerde AKP adına manzara daha nahoş öğeler içerebilir.

17 Nisan’da Türkiye yeni bir döneme uyandı. Siyasi aktörlerin ve partilerin başarıları, bu yeni dönemin parametrelerine ne kadar uyum gösterebilecekleri ile doğrudan bağlantılı olacak.

Serbestiyet, 17.04.2017

Neden hayır?

Bugüne kadar iki halk oylamasında oy kullandım. 2007 yılındaki referandumun konusu, cumhurbaşkanını seçme yetkisinin Meclisten alınıp halka verilmesini öngören anayasa değişikliğiydi. AKP, müesses nizamın 367 rezaletini aşmak ve bir daha böylesine hukuki görünümlü hukuk-dışılıklara kapıyı tamamen kapatmak için doğrudan halkı yetkilendirme yolunu seçmişti. Aslında sonucu önceden belli bir referandumdu;halkın direkt söz sahibi olma fırsatını tepmeyeceği açıktı. Öyle de oldu; halk yüzde 69 ile teklifi onadı.

2010 yılında yapılan referandum daha geniş kapsamlı bir anayasa tadilini içeriyordu. 1982 Anayasasının 27 maddesi değiştirilmekteydi. 12 Eylül darbesinin sorumlularına karşı yargı yolu açılıyor, vatandaşlara bireysel başvuru hakkı tanınıyor, YAŞ kararları yargı denetimine açılıyor, askeri yargının alanı daraltılıyor, AYM ve HSYK’nın yapısı yenileniyordu. Toplumda üç eğilim vardı: AKP “evet”i, CHP ve MHP “hayır”ı, HDP ise “boykot”u savunuyordu. Canlı ve heyecanlı bir kampanyanın ardından halk yüzde 58 ile anayasa değişikliğine vize verdi.

Her iki halk oylamasında da gönül rahatlığı ile “evet” oyu verdim. Özellikle 2010’da “yetmez ama evet” sloganıyla yürütülen kampanyaya canla başla katkı sunmaya çalıştım. (Bir bahsi diğer, ama adı geçmişken değineyim: Şimdilerde kimileri “yetmez ama evet”i günah keçisi yapmak istiyor ve neredeyse memleketin başına gelen her türlü fenalığı o kampanyadan biliyor. Kesinlikle katılmıyorum; “yetmez ama evet” doğru bir tavırdı; hem o gün hem de bugün için.)

16 Nisan’da yine bir anayasa değişikliğini oylayacağız. Serbestiyet’te birçok yazar, nedenleriyle birlikte kendi renklerini açıkladı. Ben de bu yazıda kendi tercihimi ve dayanaklarını belirteceğim. Oyum bu kez “hayır olacak. Gerekçelerimi birkaç noktada özetleyebilirim.

Kötü bir başkanlık kopyası

(1) Diğer hükümet sistemlerine olduğu gibi başkanlığa da kategorik bir karşı duruşum yok. Hattâ Türkiye için iyi organize edilmiş bir başkanlığı, parlamentarizme tercih edebilirim. Başkanlığın sağlıklı bir şekilde işlemesi için üç önemli şarttan bahsedilebilir. Bunlar: temel hak ve hürriyetlerin güvence altına alınması; denge ve denetleme mekanizmalarına yer verilmesi; adem-i merkeziyetçi bir yönetim modelinin kabul edilmesidir.

16 Nisan’da halka sunulacak olan teklif bu bağlamda irdelendiğinde, yüreklere su serpen bir tablonun olmadığı açıktır. Zira teklifte temel hakları genişleten bir düzenleme bulunmuyor. Denge ve denetleme mekanizmaları ihmal ediliyor. Merkezden yerele herhangi bir yetki devredilmiyor. Teklif, orijinal başkanlık sisteminden ciddi şekilde sapıyor.

Elbette “ABD başkanlık sistemi mot à mot uygulanacak” diye bir kural yok. Ayrıca bu mümkün de değil; her ülke kendi şartlarını gözetir ve benimsediği hükümet sisteminde buna uygun rötuşlar yapabilir. Ama bir sistem bu denli özünden koparılamaz. Türkiye’nin bu denli kötü bir başkanlık kopyasını hak etmediği kanısındayım.

(2) Anayasa değişiklik teklifinin hukuki-teknik yanına ilişkin görüşlerimi beş yazıda dile getirmeye çalıştım. (Serbestiyet, 25-26-27-28 Mart ve 2 Nisan) Eleştirilerimi ve önerilerimi tekrarlayacak değilim, ama temelde şunu söyleyebilirim: Değişiklik metni birçok açmaz barındırıyor; yasama, yürütme ve yargı arasındaki mesafeyi silikleştiriyor; kuvvetleri ayırması gerekirken kuvvetleri tek elde birleştirme gayesi taşıyor. Demokratik denetim mekanizmalarını çok güçsüz bırakıyor. Yasama ve yargının, yürütmeyi kontrol etmesinin önüne çeşitli engeller koyuyor.

Sistem bir şahsa güven üzerine bina ediliyor. 1982 Anayasasının kanun koyucusu, nasıl ki hep Evren ve Evren tarzı kişilerin başta olacağı beklentisiyle hareket etmişse, mevcut teklifin hazırlayıcıları da hep Erdoğan ve Erdoğan tarzı kişilerin iktidara oturacakları düşüncesiyle kalemealınmış. Bu, iki açıdan yanlış. Bir, yakın tarih böylesi beklentilerin çok da gerçekçi olmadığını gösteriyor. Ve iki, kişi bazlı modellerin demokratikleşmeden ziyade otoriterleşmeye hizmet etme ihtimali çok daha yüksek.

İdam ve kalıcı 1982 Anayasası

(3) AKP-MHP’nin anayasa değişikliği vesilesiyle girdikleri ittifak, Türkiye’nin geleceği bağlamında iki önemli soruntaşıyor. Birincisi, son derece sert bir milliyetçi söyleme yaslanan bu ittifak, genelde bir demokratikleşme ve özgürlük perspektifini yansıtmadığı gibi, özelde Kürt meselesinin çözümü noktasında da bir umut vermiyor. Teklifi savunma sadedinde söylenenlere bakıldığında, bu rahatlıkla tespit edilebilir. Mesela Erdoğan’ın ve Bahçeli’nin idama dair sözleri işin vahametini çok çıplak bir şekilde ortaya koyuyor. Bilhassa Erdoğan idamı kampanyanın en önemli vaatlerinden biri yaptı. Hükümetin bütün uzak durma ve bulaşmama çabasına karşın Erdoğan idam mevzuunu öyle bir noktaya getirdi ki, artık kendisi için bile geri dönüşü zor bir yola girdi.

İkincisi, mezkûr ittifak, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yeni ve demokratik bir anayasayı çok güçleştiriyor. Zira Erdoğan’ı anayasa değişimi konusunda motive eden, başkanlıktı. MHP’nin ise anayasa konusundaki temel talepleri ilk dört maddeye dokunulmaması, anadilde eğitime geçit verilmemesi, vatandaşlığın etnik tanımından vazgeçilmemesi ve herhangi bir adem-i merkeziyetçi reformun yapılmamasıydı.

Referanduma gidecek metin, her iki ortağın da isteklerini karşılıyor. Kabul edildiği takdirde AKP ve MHP yeni bir anayasa defterini kapatır, anayasayı değiştirme yönünde bir irade göstermezler. Belki anayasal krizler bir değişikliği tetikleyebilir, ama her hâlükârda 1982 Anayasası daha uzunca bir süre varlığını idame ettirir. Bu da Türkiye için hayırlı bir netice doğurmaz.

Mevcudu savunmak 

(4) Mer’i sistem birçok probleme sebebiyet veriyor. Benim açımdan ne savunulabilir bir tarafı var, ne de sürdürülebilir bir tarafı. Dolayısıyla değişmesinden ancak memnuniyet duyarım. Fakat bu değişimin de müspet bir seyir izlemesi icap eder. Oysa getirilen öneri gerek hukuki ve gerek siyasi yönlerden işleri daha da kötüleştirebilecek bir potansiyel taşıyor. Bu itibarla, benim için, bu anayasa değişimine karşı durmak mevcudu savunmak anlamına gelmiyor. Tam aksine, gerçek bir değişimin önünü açık tutmayı imliyor.

(5) Hepimiz akıl izan sahibi insanlarız. Sandık başına gideceğiz ve hükümet sisteminin ne olacağına karar vermek için oylarımızı kullanacağız. Burada önemli olan, tek tek bireyler olarak bizim ne düşündüğümüzdür. Artıları ve eksileri tartıp bir karara varmamızdır.

2007’de ve 2010’da “evet” derken sadece aklıma ve vicdanıma müracaat ettim. Kimin evet, kimin hayır dediğiyle ilgilenmedim. Siyasi fikriyatımı şekillendiren ilkelere uygun gördüğümü destekledim, yanlış bulduğumu eleştirdim.

16 Nisan’daki kararımı belirleyen de budur. Dolayısıyla — bazılarının yaptığı gibi — başkalarının tavrı üzerinden bir rota tayin etmenin çok yanlış olduğunu düşünüyorum. Zira siyasi alanda aktörlerin ittifak ilişkileri ve tutumları konjonktüre ve çıkarlara bağlı olarak sürekli bir değişim gösterir. Misal;“evet” cephesinin ortakları olan AKP ve MHP arasında kısa bir süre öncesine kadar büyük bir çekişme vardı. Hattâ bugün Erdoğan’ın en büyük destekçisi olan Bahçeli, daha dün sayılabilecek bir tarihte Erdoğan’a “Ver Bilal’i al iktidarı”diye sesleniyordu. Ya da şimdilerde Erdoğan’ın çok sert eleştirilerine muhatap olan AB, 2010’a kadar hem içte hem dışta Erdoğan’ın en mühim dayanak noktalarından biriydi.

Netice-i kelam, siyasette öyle mutlak kalıcı pozisyonlar yoktur; bugün birbirlerine karşı düşman postuna bürünenler yarın can ciğer kuzu sarması olabilirler. O nedenle ona buna bakıp bir yola girenler yanılabilir. “Filankesler ‘hayır’ diyor, o halde biz ‘evet’ diyelim” ya da “Falankesler ‘evet’ diyor, o halde biz ‘hayır’ diyelim” tavrı, doğru bir ölçüt olamaz. Doğru ölçüt, insanın kendi muhakemesidir.

Cennet ya da cehennem 

16 Nisan akşam saatlerinde sonucu almış olacağız. Halkın iradesi ister “evet”, ister “hayır” olarak tecelli etsin, iki hususu her daim aklımızda tutmalıyız.

Birincisi, kampanya süresince evet ve hayır taraftarları 16 Nisan’a gereğinden fazla bir anlam yüklediler. Evetçilere göre kendi tercihlerinin galip gelmesi halinde terörün beli kırılacak, vesayet odakları dağıtılacak, ekonomi uçacak, dünyaya ders verilecekti. Tersi durumda ise terör azacak, ekonomi kırılganlaşacak, vesayet odakları gaza basacak, ülke dışarıdan manipülasyonlara açık hale gelecekti.

Keza hayırcılara göre de, “evet” kazandığında memleket tek adama esaret haline girecek, bütün demokratik kazanımlar ortadan kalkacak, azgın bir diktatörlük kurulacaktı. Ama hayır çıktığında herkes kazanacak, demokratik bir hamle yapılacaktı.

Her iki tavır da son derce abartılı; halk oylamasında varılacak sonuca göre Türkiye “cennete” ya da “cehenneme” dönecek değil. Bir anayasa değişikliğine bu kadar büyük sonuçlar bağlanamaz. Tanel Demirel’in haklı olarak işaret ettiği gibi:

“Anayasalar ve genel olarak kurumsal yapılar demokratik oyunu oynayan aktörlerin davranışlarını belirlemezler. Bazı eylemleri teşvik edip bazı maliyetleri artırarak aktörlerin manevra alanlarını sınırladıkları için etkileri dolaylı ve ikincildir. Anayasaların nasıl yorumlanacağı siyasi güç dengelerine göre şekillenecektir. Demokrasinin akıbetini belirleyen asli unsurlar yerel ve uluslararası sosyal ve siyasi dinamiklerle varlıklarını demokratik rejime borçlu olan siyasi aktörlerin yaptıkları ve yap(a)madıklarıdır.”

Yani hem evetçilerin hem de hayırcıların “cennet” ve “cehennem” senaryolarına fazla itibar etmemek lazım. Hangi sonuç çıkarsa çıksın 17 Nisan’dan itibaren hayat da, sistem tartışması da, anayasal arayışlar da devam edecek.

Meşru siyasal pozisyonlar

İkincisi ve daha önemlisi, hem “evet” hem de “hayır” meşru siyasal pozisyonlardır. Bir anayasa değişikliği mevzubahis olduğunda bireyler farklı öngörülerde bulunurlar. Herkes geleceğin nasıl biçimleneceğini tahmin eder. Ancak kimse hakikatin sırrına vakıf değil. Geleceğin anahtarını elinde tutan biri de yok. Ne tahminlerimizin tutacağının bir garantisi var,ne de bir tahminin diğerine karşı kategorik bir üstünlüğü. Dolayısıyla bireylerin değişik öngörü ve beklentilerden hareketle “evet” veya “hayır”a gönül indirmeleri hem doğal hem de meşrudur.

Keza insanların öncelikleri de birbirinden ayrıdır. Birininhayati değer biçtiği bir husus diğeri için önem sıralamasında altlarda kalabilir. Tabiatıyla herkes önceliğine bağlı olarak bir siyasi konum alır ve “evet” ya da “hayır”ı tercih eder. Her iki tercih de meşrudur.

Nihayetinde bu bir yarıştır; günün sonunda bir tercih diğerine galebe çalar, “karar”a dönüşür. Bir taraf kazanır diğer taraf kaybeder. İster kazanan ister kaybeden tarafta olsun bütün siyasi ve toplumsal aktörlere düşen, halkın seçimle şekillenen iradesine saygı duymaktır.

Serbestiyet, 15.04.2017

Dost ve post

Irak Anayasası 2005 yılında yürürlüğe girdi. Anayasanın 140. maddesi, merkezi hükümet ile Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) arasında ihtilafa konu olan bölgeleri düzenliyordu. Tartışmalı bölgeler (a) Musul ve ona bağlı Sehil Ninova, Şihan, Hamdaniyye, Tilkef, Zummar, Sincar, Kerkük ile (b) Salahaddin vilayetine bağlı Tuzhurmatu ve (c) Diyala’ya bağlı Hanekin, Mendeli ve Bedre’yi kapsıyor/du. 140. madde, Kerkük ve diğer tartışmalı bölgelerde vatandaşların iradesini belirlemek için önce bir normalizasyon sürecini; akabinde nüfus sayımı ve halk oylamasının yapılmasını; çıkacak sonuca göre de bu bölgelerin ya Bağdat’a ya Erbil’e bağlanmasını hükme bağlıyordu.

Ancak 2007 yılında bu hüküm uygulanmadı ve kadük hale geldi. Üzerinden on yıl geçmesine rağmen tartışmalı bölgelerin akıbeti bir netliğe kavuşmuş değil, ama bu süre zarfında önemli hadiseler yaşandı. Haziran 2014’te IŞİD Musul’a saldırdı. Irak ordusu hiçbir direnç göstermeden şehri bırakıp çekildi. Bunun üzerine Kerkük’ün güvenliği Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY) bağlı güçler tarafından sağlanmaya başlandı. KBY, şehri terk eden merkezi hükümet güçlerinin bir daha Kerkük’e gelmelerine müsaade edilmeyeceğini ilan etti.

Kerkük, İl Meclisi tarafından idare ediliyor. Meclisin çok geniş yetkileri var. 41 kişilik Meclisin 26 üyesi Kürt, 9 üyesi Türkmen ve 6 üyesi de Arap. Kentin valisi Necmettin Kerim, Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden geliyor ve 2011 yılından beri bu vazifeyi (kent valiliğini) yürütüyor.

Kerim, bu yılın 14 Mart’ında Kerkük’teki tüm devlet kurumlarına Irak bayrağının yanı sıra KBY bayrağının da asılmasına karar verdi. Kerkük İl Meclisi 28 Mart’ta toplandı. Türkmen ve Arap üyelerinin boykot ettiği toplantıda 26 Kürt üyenin oyuyla Kerim’in kararı onaylandı. Meclis bir adım daha attı ve Kerkük’ün KBY’ye bağlanması için referandum yapma kararı aldı.

Kriz ve muhatapları

Bayrak ve referandum kararları ortamı gerdi ve bir siyasi krize neden oldu. Krizin başlıca üç tarafı vardı: Kerkük İl Meclisi, Erbil ve Bağdat. Kerkük İl Meclisi, geri adım atmadı ve hem bayrak ve hem de referandum kararlarının arkasında durdu. Irak Parlamentosu’nun Kerkük’te resmî binalara sadece Irak bayrağının çekilebileceği kararı almasına rağmen, Kürdistan bayraklarını indirtmedi.

KBY, Kerkük İl Meclisi’nin aldığı kararlardan — doğal olarak — memnuniyet duydu. KBY’deki bütün Kürt partileri arasında kısa bir süre önce bağımsızlık referandumuna dair varılan mutabakat, burada daha da perçinlendi.  Bütün partiler Kerkük’e bayrak asılması kararını destekledi. Ama Kürdistan yönetimi bir yandan da yükselen tansiyonu düşürmeye çalıştı. İki mesaj verdi KBY.

Bir, Kürdistan bayrağı uzun süredir Kerkük’te dalgalanıyordu zaten! Peşmerge, Kürdistan bayrağı altında Kerkük’ü korumuştu. Yani fiili durum hukuki çerçeve içine alınıyordu. Dolayısıyla meseleyi haddinden fazla köpürtmenin bir gereği yoktu. Ve iki, Kerkük’ün geleceğine Kerküklüler karar verecekti. Nitekim KBY Başbakanı Neçirvan Barzani, Kerkük’ün sadece Kürtlerin değil bütün Kerküklülerin olduğunun ve her türlü kararın onlar tarafından alınacağının altını çizdi.

KBY sorunu sonlandırmak adına bir heyet oluşturdu. Heyet, krizin bir diğer tarafı olan Bağdat hükümeti ile masaya oturdu. Irak, gerek Kerkük ve gerek bağımsızlık referandumu konularına çok siyasi bir tepki verdi. Mesela Başbakan Haydar El-İbadi, bağımsızlık referandumu hakkındaki görüşlerini belirtirken, halkların kendi kaderini tayin hakkına saygı duyduğunu ama Kürtlerin Irak’tan ayrılmasını istemediğini söyledi. İbadi’ye göre, bağımsızlık Kürtlere zarar verirdi; “Kürtler ve bütün Iraklılar için birlikte yaşamak daha kârlı” idi.

Kerkük meselesinde de Irak, fevri bir reaksiyon göstermedi ve oturup KYB heyeti ile görüştü. Bağdat’taki görüşmelerin ardından iki taraf arasında uzlaşmaya varıldı. Irak Başbakanlığı yaptığı açıklamada “Irak Anayasasının 140. maddesinin önündeki engeller ortadan kaldırılarak söz konusu maddenin uygulanmasının sağlanması ve IŞİD’in denetimindeki toprakların tamamı kurtarıldıktan sonra nüfus sayımını yapılmasının önemi”ni vurguladı.

Resmin Irak tarafı, özetle böyle. Ama resim sadece bununla sınırlı değil; resmin bir de Türkiye tarafı var, zira Türkiye bu işe yakın bir alaka gösteriyor.

Hamasetin dibi

Türkiye’nin ilk reaksiyonu çok ölçülü ve dikkatliydi. Dışişleri Bakanlığı, tek taraflı dayatmalardan uzak durulmasını, işbirliği ve uzlaşmayı olumsuz etkileyecek davranışlardan kaçınılması gerektiğini belirtti; tüm taraflara sağduyu, sorumluluk ve itidal içinde hareket etmesi çağrısında bulunuldu. Doğru bir dildi bu, ama ne yazık ki çok uzun süre sürdürülemedi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, KBY’ye karşı sert ifadelerle olaya müdahil oldu:

“Kerkük’te milli bayrağın dışında orada ikinci bir bayrağın asılmasını kesinlikle yanlış buluyorum. Ve o bayrağın sahipleri bilsinler ki bölücülük yapıyorlar. Ben Irak Bölgesel Kürt Yönetimine sesleniyorum; bu yanlıştan bir an önce dönün… Bunun bedeli ağır olur. Münasebetlerimiz iyi gidiyor, o münasebetleri bozmayın. Hemen o bayraklarınızı indirin. Irak milli bayrağıyla yola devam edin. Yoksa şu andaki geldiğiniz noktadan kusura bakmayın geri adım atmaya mecbur kalırsınız.”

MHP Genel Bakanı Bahçeli ise, hamasetin dibine vurdu. Kürdistan bayrağından “paçavra” olarak söz etti. Kerkük’ün bir Türk şehri olduğunu; bedeli ne olursa olsun hep Türk şehri olarak kalacağını duyurdu. “Barzani’den asla dost olmayacak, olsa da yalnızca üzerine basıp gezeceğimiz post olacaktır” ifadeleriyle – kendince — Barzani’ye hakaretler yağdırdı.

Kürt fobisi

Irak ve Türkiye tarafında vuku bulan tepkilere bakıldığında, arada muazzam bir farkın olduğunu söylemek mümkün. Irak’taki aktörler ortada çözülmesi gereken bir siyasi problem olduğunu görüyor. Bundan birinci derecede etkilenecek olmalarına karşın bağırıp çağırmıyor, taraftarlarına gaz vermiyor, hakaret etmiyorlar. Görüş ayrılıklarını masaya yatırıyorlar, tartışıyorlar ve asgari de olsa bir mutabakata erişmeye çalışıyorlar.

Türkiye’de ise süreç maalesef böyle akmıyor. “Bedeli ağır olur” denerek KBY’ye gözdağı veriliyor. Üst perdeden bir edayla Kürtlere “hizaya gel” komutu veriliyor. “Dost-post” gibi tuhaf ses benzerlikleri üzerinden bir halkın lideri tahkir ediliyor. Herkesten ulusal değerlerine — mesela bayrağına — azami derecede saygı bekleniyor, ama Kürtlerin ulusal değerlerine –bayrağına — boyuna saldırmaktan geri durulmuyor.

Yani bir tarafta siyaset var, diğer tarafta ise hamasete bulanmış bir Kürt fobisi. Oysa Türkiye’ye ne hamasetten fayda gelir, ne de Kürt fobisinden.

Ama ne yazık ki her ikisi de Türkiye’de çok köklü.

Serbestiyet, 14.04.2017

Referandum sonrası

Nihayet referandum günü geldi çattı. Son hafta bile sonuçlar konusunda kolay tahminlere imkan veren bir hava oluşmadı. Anket şirketleri bizlere başabaş sonuçlar verirken, atılgan Evetçi ve Hayırcılar en az 10 puan farkla kazanmayı bekliyor.

İşte tam da sonuçlara dair bu belirsizlik ve bilinemezlik, demokrasinin sihrini ve sırrını taşıyor. Demokrasinin gücü bu belirsizlikten geliyor. “Evet” de olası, “Hayır” da olası!

Peki, bu ikisi de olası sonuçlar siyaseti nasıl etkiler?

Referandum arifesinde bu, kısmen spekülatif bir tartışma sorusu. Sorunun asıl cevabını yaşayarak göreceğiz elbette, ama biraz akıl yürütmenin kimseye bir zararı olmaz.

Evet ile başlayalım.

Evet cephesinde, “Evet”in çıkması öncelikle ve haklı olarak Erdoğan’ın zaferi olarak kabul edilecek. Erdoğan’ın hem partisi üzerinde hem de ülke üzerindeki hakimiyeti bir kere daha tescillenmiş olacak.

Erdoğan, 2019’a kadar seçim olmamasının da verdiği fırsatla, “Evet”in gücünü AK Parti’yi daha kesin ve “resmi” bir şekilde kendi partisi haline getirmeye yönelik çeşitli parti içi tasfiyeler ve düzenlemeler için kullanmayı seçebilir.

Diğer taraftan, sandıktan çıkacak bir “Evet”, Erdoğan’ın 15 Temmuz sonrası yürüttüğü OHAL tipi yönetim tarzının seçmen tarafından onaylandığı ve desteklendiği şeklinde de okunacak. Bu desteğin, tıpkı parti içinde olduğu gibi ülke üzerindeki hakimiyetin de iyice tahkim edilmesi, OHAL tipi yönetim tarzının yerleşik hale getirilmesi için kullanılması güçlü bir olasılık.

Sandıktan çıkacak “Evet”in Bahçeli bakımından da bir zafer olarak kabul edileceği açık. Bahçeli’nin bu hamle öncesi parti içi muhalefetle başı dertteydi. “Evet” çıkması, parti içinde bütünlüğü yeniden sağlamak ve kaybettiği gücü yeniden elde etmek için Bahçeli’nin çok işine yarayacak gibi görünüyor. İktidar partisiyle girilen ittifakın meyvelerinin toplanmaya başlanacak olması, Bahçeli’nin elini oldukça güçlendirecek.

Çıkacak “Evet”, hem AK Parti hem de MHP’de, dışarda ve muhalif kalanlar bakımından partileşme ortamı yaratabilir. “Evet” sonucu, AK Parti bakımından Erdoğan ile/tarafından köprülerin atıldığı, MHP bakımından kongre ile genel başkan değişikliğinin imkan dahilinden çıktığı, her iki açıdan netleşen bir ortam yaratacak. Bu durum, söz konusu parti içi muhalefetleri  yeni bir siyasi oluşum için teşvik edici olabilir. Bu kesimler ayrı ayrı partileşebilecekleri gibi birleşme yoluna da gidebilirler.

CHP bakımında çıkacak bir “Evet”, 15 yıldır iktidar olan bir parti karşısında hâlâ alternatif olarak görülmeyen bir ana muhalefet partisi için kesin bir başarısızlık olarak tescillenecektir.

CHP içinde lider değişikliğine yönelik yeni bir parti içi hareketlenme ortaya çıkabilir. Ancak Türkiye’de liderler kolay kolay koltuklarından kalkmaz. Referandum başarısızlığı, kampanya sürecindeki demokratik “sakatlıkları” öne çıkaran ve seçim güvenliğinden şüphe uyandıran söylemlerle örtülmeye çalışılabilir. Ancak değişim yavaşlatılabilir ama engellenemez. Hem referandum başarısızlığı hem yeni hükümet sistemi, CHP ve sol muhalefette yeniden yapılanma ve tazelenme için tetikleyici bir işlev görebilir.

HDP bakımından “Evet” çıkması 7 Haziran sonrasında başlayan gerilemeyi bir çöküşe dönüştürebilir. Milletvekilleri, belediye başkanları ve çok sayıda üyesi tutukluyken “Evet” çıkması, Kürt seçmenin HDP’nin yaşadıklarına karşı duyarsız kaldığının ve bağlarını iyice kopardığının işareti olarak okunabilir.

Peki, sandıktan “Hayır” çıkması durumunda neler olabilir?

“Hayır” açıkça Erdoğan’ın başarısızlığı olarak okunur. “Hayır” sonucu, parti içi suskun hoşnutsuzlara partiden koparak değil kalarak “muhalefet etme” imkanı doğduğunu düşündürebilir. Ne var ki ben Erdoğan’ın parti içi kontrolü kaybetmemek için mücadele edeceğini düşünüyorum. Sadece, hoşnutsuzların ayrı bir siyasi hareketi başarılı şekilde taşımalarına engel olacak türden hamleler sergileyebilir.

Erdoğan’ın pragmatizmi referandum başarısızlığı ile birlikte OHAL tipi yönetim tarzında, Batı  karşıtlığında ve Kürt meselesinde geri adım atmasına veya en azından yumuşamasına sebep olabilir. Yeniden destek toplamak için ılımlı ve kuşatıcı bir politik söyleme yanaşabilir.

“Hayır” sonucu, Bahçeli bakımından büyük bir başarısızlık olarak görülmese de, MHP’nin küçülmesi ve zayıflaması anlamına gelebilir. Çünkü bu başarısızlık muhaliflerin haklılığı ve Bahçeli’nin başarısızlığı olarak yorumlanacak ve muhalifler etraflarında çok daha fazla ülkücüyü toplayabileceklerdir.

“Hayır” sonucu CHP’ye uzun bir süredir ilk defa bir seçim başarısı duygusu yaşatır. Referandumda tercih edilen iletişim dilinin güçlendirilip pekiştirilmesi olasılığı var. CHP referandum kampanyasını “Erdoğan karşıtlığı”nı ve “muhafazakar seçmeni aşağılama alışkanlığı”nı baskılama üzerine kurdu. Başarıda bunun katkısı olduğu düşünülürse, bu tarzın partide daha dönüştürücü bir etkisi olabilir.

HDP bakımından “Hayır” çıkması yeniden toparlanma için bir umut olabilir. “Hayır sonucu, HDP’lilere uygulananların onaylanmadığı ve Kürt meselesinde güvenlikçi kanada geçen Erdoğan’ın yeni politikasının güçlü bir destek bulmadığı şeklinde okunabilir.

“Evet” ve “Hayır” sonuçlarının toplum kesimleri bakımından etkisi ne olabilir?

Sandıktan çıkacak “Evet”, muhafazakâr seçmenin devri sabık korkusunu bir süreliğine yatıştırır. Ancak siyasetçiler bu korkunun umuda ve özgüvene dönüşmesine kolay izin vermeyebilir. Çünkü, liderler bakımından korku ile manipüle ve konsolide edilebilecek bir kitlenin sağladığı rahatlık kolay vazgeçilebilir bir fırsat değildir. Geçmiş tecrübelerden biliyoruz, örneğin CHP yıllarca seçmenini bir korkunun kucağında bile isteye tuttu.

“Evet” seküler seçmende ise tersi bir duygu yaratır. Bu seçmen tabanı uzun zamandır korku sayesinde bir arada tutulmaktaydı. Korkularının gerçekleşmesinin ve Kemalist statükonun yıkılmasının yarattığı travmanın üstüne, sürekli yaşanan bir gerileme ve umutsuzluk eklenmişti.

Bu referandumdan çıkacak bir “Evet”, karşı tarafın nihai ve geri döndürülemez bir diktatörlüğü kurduğunun resmi olarak görülebilir. Bu kesimlerin bir bölümü, en azından bir süre, derin bir umutsuzluk ve korkunun beslediği apolitikleşme, siyasi sistemden uzaklaşma ve kopma süreçleri yaşayabilir.

“Hayır” çıkması durumunda ise seküler seçmen yeniden umutlanabilir. Muhafazakâr seçmen ise açıktır ki hayal kırıklığı yaşar. Ancak referandum kaybedilse de iktidarın yerinde duruyor olması bu kesimde bir tahribat yaratmayabilir.

“Evet” de çıksa “Hayır” da çıksa sistem tartışması bitmez. “Evet” ile yeni gelen hükümet sistemi sorgulanmaya devam edilecek; “Hayır” ile mevcut sistemsizliğin nasıl giderileceği gündeme gelecek.

Seçimler anlaşmazlıkları karara bağlamanın, gerilimleri gidermenin bilinen en barışçıl ve en az maliyetli yoludur. Çıkacak sonucun ne olduğuna bakmaksızın bütün taraflar seçim güvenliğinin titizlikle korunmasına büyük özen göstermelidir.

Ve her ne sonuç çıkarsa çıksın, taraflar sonuçlara saygı duymalıdır.

Serbestiyet, 14.04.2017

Anayasa değişikliğine dair kişisel bir analiz

“Türkiye’de liberal olmak çok zordur” demişti Prof. Dr. Hamza Al, Sakarya Üniversitesi’nin bahçesinde yürürken, “Çünkü Türkiye’de ne toplum bireycidir, ne de hükümetler devlettir. Türkiye’de liberal olabilmek için liberalizmi doğduğu toprakların sosyolojisine göre değil, ülkemizin  sosyolojik yapısına göre göz önünde bulundurmak gerekir.”

Türkiye’nin yönetimi ile ilgili uzun yıllardır devam eden sistem tartışmalarının bir sonucu sayılabilecek olan anayasa değişiklik teklifi yarın referandumda halkoyuna sunulacak. “Türk tipi başkanlık” ya da “Partili, güçlü cumhurbaşkanlığı” olarak adlandırılan yeni sistemin de içinde bulunduğu toplamda 18 maddeden oluşan paketin içeriği 2 aydır yoğun bir şekilde tartışılıyor. Bu tartışmalara katkıda bulunmak adına, sıkça tartışılan ve benim önemli bulduğum maddelerden birkaçı hakkında kendi düşüncelerim, okumalarım ve araştırmalarımın bir sonucu olan  yorumlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

  • Yargının tarafsızlığı ilkesi

Değişiklik : Yargı bağımsızlığının tarafsızlığı da içerdiğini vurgulamak için Anayasa’nın 9. maddesine “tarafsızlık” ilkesi eklendi.

Yargının bağımsız olması gerektiği çokça dillendirilen, ortak kabul gören bir gerçeklik. Fakat Türkiye’de yargının bağımsızlığı kadar tarafsızlığı da temel sorunlardan biri. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı birbirinden ayrı kavramlar olmasına rağmen birbirini tamamlar nitelikte.

Yargının bağımsızlığı hukuk devletini oluşturan en önemli koşul elbette. Yargı bağımsızlığı ilkesi  temel olarak yargıcın bağımsızlığı ve yargı erkinin bağımsızlığı olarak ikiye ayrılıyor. Yargıcın bağımsızlığı, karar verirken dış etkilere maruz kalmaması ya da dış etkilerden etkilenmemesi, kararını tamamen yasalara uygun şekilde vermesi anlamına geliyor. Yargı erkinin diğer iki erk olan yasama ve yürütmeden  bağımsızlığı ise yargının dış baskılardan korunması amacını ve anlamını taşıyor.

Yargının tarafsızlığı ilkesi ise, yargıcın ön yargılı olmaması, taraflar arasında eşit mesafede bulunması anlamını taşıyor. Türkiye’de bunun ihlali olarak örnek gösterilebilecek bir çok hukuki karar vardır. Örneğin, AKİT TV’nin Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle açılan dava için mahkeme, duruşma saati olarak 09.05’i açıklamıştı. Bu durum yargının bağımsızlığı ile çelişmese de henüz yargılamalar başlamadan yargıçların tarafını belli ettiğinin bir göstergesiydi. Bu da mahkemenin tarafsızlığını yitirdiğini gösteriyordu.

Türkiye’de yaşayan vatandaşların çoğu, bireylerin devlet karşısında eşit şartlara sahip olmadığını düşünüyor. Bu, yeni bir düşünce veya olgu değil. Bu olguyu günümüze yıkmak da doğru ve adil değil. Bu, doksan yıllık rejimin; tek tipçi, tüm farklı kesimleri dışlayan, yok sayan, eşit vatandaşlık temelinde bir amacı olmayan, tamamen tek bir etnik ırkın üstünlüğünü ele alan bir anlayışa sahip olmasının kaçınılmaz bir sonucudur.

Devletle mahkemelik olan birisi, mahkemeye gittiğinde karşısında tarafsız olması gereken hakim devletin tarafında bulunmaktadır. Devletin hakkını savunan savcı yukarıda bulunurken, vatandaşın hakkını savunan avukat daha aşağıda bulunuyorsa, bu hukuk felsefesi açısından mahsurlu bir durumdur.

Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bir başlangıç değil bir sonuçtur. Mesele temelde bir siyasî felsefe meselesidir ve hukuk devleti belli bir felsefenin ürünüdür. O felsefeyi reddederseniz geriye hukukçular kalır ama hukuk devleti kalmaz. Hukuk devleti ile hukukçuların devleti aynı şey değildir. Hukukun hâkimiyeti hukukçunun hâkimiyeti değildir.

  • Temsiliyet gücünün artması

Değişiklik : 550 olan mevcut milletvekili sayısı 600’e çıkartıldı. Milletvekili seçilme yaşı 25’ten 18’e düşürüldü.

Seçimlerin genellikle siyasi sürecin tam kalbinde olduğu görüşü yaygındır. Liberal demokrasilerde sandık ve onun temsil ettiği düzenli seçimler elbette ki hayati derecede önemlidir. Çünkü seçimler demokrasi teorisinin pratikte uygulanan hâlidir. Bu bağlamda seçimlerin şekli, sürekliliği ve temsiliyet gücü demokrasinin gelişmesi açısından tartışılması ve iyileştirilmesi gereken son derece mühim konulardır.

Siyasi bir ilke olarak temsil, bir bireyin ya da grubun daha geniş bir insan topluluğu adına  hareket etmesini sağlayan bir ilişki biçimidir. (Heywood, 2015) Adil ve rekabete dayalı olduğu zaman seçimler, taleplerin halktan hükümete aktarılmasını sağlayan bir araç işlevi görür.

17.yüzyılda  İngiliz iç savaşı ile başlayan daha sonrasında 20.yüzyılın  ortalarına kadar devam eden global demokratikleşme hamlelerinin temelindeki sorun  temsiliyet sorunuydu. Tarihimizdeki temsiliyet tartışmaları ise Tanzimat dönemine kadar uzanmaktadır. Tanzimat fermanının ilânı, 1. Meşrutiyet ve 2. Meşrutiyetin ilânı, Meclis-i Umumiye’nin açılışı, TBMM’nin açılışı ve Cumhuriyet rejimine geçiş bu tarihi sürecin içindeki önemli gelişmelerdir. Nihaî olarak Cumhuriyet’e geçilmesi ile birlikte temsiliyet tartışmaları zirveye ulaşmış, örneğin tanzimattan beri tartışılagelen kadınların seçme ve seçilme hakları verilmiştir. Daha sonrasında çok partili sisteme geçilmiş ve temsiliyet güçlenmiştir.

Toplumun ne kadar farklı kesimi ülkenin meclisinde temsil edilebiliyorsa ülkenin demokrasisi temsiliyet gücü bakımından o kadar gelişmiş demektir. Seçilme yaşının 18’e düşürülmesi ve milletvekili sayısının artan nüfus sebebiyle 550’den 600’e çıkarılması halkın temsiliyet gücünü artıracaktır.

Fakat, bu noktada Türkiye’deki seçim sisteminde bulunan, temsiliyetin önündeki en önemli engellerden biri karşımıza çıkmaktadır. Bu engel mevcut seçim sisteminin kendisidir. Türkiye’de insanlar adaylara değil partilere hatta sadece parti liderlerine oy veriyor. Vatandaşların çoğu, oy verdikleri partilerin aday listesinden bile bihaber olabiliyor. Ayrıca milletvekillerinin adaylık süreçlerinde dönen eş-dost ilişkileri temsiliyet açısından sistemin eksilerinden. Bunun önüne geçilmesi, millet iradesinin gerçek manada meclise yansıtılabilmesi için seçim sisteminin de değiştirilmesi, dar bölge ya da daraltışmış bölge seçim sistemlerinin tartışılması, uygulanması gerekmektedir.

  • Seçimlerin tarihi aralıkları

Değişiklik : Yürütmenin başı olan başkan ve yasama kurumu TBMM üyelerinin seçimlerinin eş zamanlı olarak 5 yılda bir yapılması kararlaştırıldı.

Başkanlık sistemlerinde, başkanlık seçimleri ile yasama organının temsilcilerinin seçiminde 3 farklı yol vardır.

-Eş zamanlı

-Kısmen eş zamanlı

-Eş zamanlı olmayan

Eş zamanlı modellerde başkanlık seçimleri ve yasama erkinin seçimleri aynı anda yapılırken kısmen eş zamanlı modellerde başkanın görevi esnasında ara seçimler yapılmaktadır.  Bu ara seçimler ile yasama organının bir kısmında yenilenme gerçekleşmektedir. Örneğin başkanın 4 yıl süreyle görev yaptığı Amerika Birleşik Devletleri’nde senatonun tamamı, temsilciler meclisinin ise üçte biri 2 yılda bir yapılan ara seçimlerle değişmektedir.  Eş zamanlı olmayan modelde ise başkanlık seçimleri ile yasama erkinin seçimleri farklı tarihlerde gerçekleşmektedir.

Seçimlerin zamanlamasının başkanın yasama organındaki çoğunluk desteğine olan etkisini değerlendirirken  farklı yaklaşımlarda bulunulabilir. Bunlardan biri,  başkanlık  ile meclis seçimlerinin aynı anda yapılmasının kuvvetler ayrılığı ilkesi için bir sorun teşkil edeceği görüşüdür. Zira başkanlık seçimleri ile meclis seçimlerinin aynı gün yapılması her seferinde başkanın mecliste çoğunluğu elinde bulundurmasına sebep olabilir. Bu duruma farklı bir açıdan bakmak gerekirse, mecliste başkanın partisinin çoğunlukta olması olası siyasi çatışma durumlarını ortadan kaldırabilir.

  • Gensoru önergesinin ve sözlü sorunun kaldırılması

Değişiklik: Anayasanın 98. maddesinde yapılan değişiklikte TBMM’nin yürütmeyi denetleme yetkilerinden olan meclis araştırması, genel görüşme ve meclis soruşturması korunurken “Soru” ile denetleme mekanizması yazıya bağlandı ve gensoru önergesi kaldırıldı.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin temelinde, erklerin birbirini kontrol etmesi prensibi yatmaktadır. Parlamenter sistemde ve başkanlık sistemlerinde bu kontrol mekanizmaları çeşitli yöntemler aracılığıyla gerçekleşmektedir. Örneğin gensoru önergesi ve güvenoyu, parlamenter sistemin ihtiyaçları doğrultusunda hazırlanmış olan kontrol mekanizmalarıdır. Başkanlık sistemlerinde, başkan direkt olarak halk tarafından seçildiği için güvenoyu ve gensoru önergesi kaldırıldı.

Bu noktada, sözlü sorunun kaldırılma sebebi olarak ülkeyi yönetecek olan yürütme erkinin temsilcilerinin (başkan ve bakanlar) meclis dışından seçilecek olması gösteriliyor. Sözlü soru, yazıya bağlanıyor. Bu değişiklikle birlikte başkan yardımcılarına ve bakanlara yazılı soru önergesi verilebilirken başkana verilemiyor.

  • Cumhurbaşkanı seçilebilme kriterleri

Anayasa değişiklik teklifinde, anayasanın 101. ve 102. cumhurbaşkanının adaylık kriterleri ve seçimi usulü düzenlendi.

Değişiklik : Cumhurbaşkanının parti başkanı olmasının önü açıldı.

Mevcut sistemde Cumhurbaşkanın “Cumhurbaşkanı seçilenin varsa partisi ile ilişiği kesilir” maddesi vardı. Yeni düzenleme ile bu madde kaldırıldı ve cumhurbaşkanının partili olmasının önü açıldı. 2007 yılında yaşanan problemlerin ardından Cumhurbaşkanını halkın seçmesine  karar verilmesi ile birlikte 2014 yılındaki ilk seçimden beri  “Fiili başkanlık” olarak da adlandırılan süreçte Cumhurbaşkanının partisi ile ilişiğini kesmesinin neredeyse imkansızlaştığı görülmüş oldu.  Fakat bu değişiklik, beraberinde bir takım tartışmaları da getirdi. Yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı, bir partinin de başkanı ya da üyesi olması durumunda yasama erkine de müdahil olmuş anlamına geliyor. Ayrıca, cumhurbaşkanının atayacağı partinin il başkanları ile ilin üst düzey yöneticileri arasında ikilik çıkma ihtimali de bu sistemde artıyor. Bunun önüne geçilmesi için yerel yönetimlerin yeniden yapılandırılması şart. Başkanlık sisteminin olduğu ülkelerin çoğunda halk, kendi valisini, kendi yöneticisini seçiyor. Bir şehirde bir vali, bir Cumhurbaşkanının partisinin il başkanı, bir de belediye başkanı olduğu zaman, bu durum çeşitli sorunlara gebe olabilir. Fakat tüm bu ihtimaller, anayasa değişikliğinin ardından yapılacak düzenlemeler ile çözülebilir.

Değişiklik : Cumhurbaşkanı seçilebilmek için geçerli olan kırk yaşını aşmış, yükseköğrenimini yapmış milletvekili yeterliliğine sahip Türk vatandaşı olma kriteri korundu.

Değişiklik :  En son seçimde %5 ve üzerinde oy alan partilerin ve en az 100.000 vatandaşın imzası ile cumhurbaşkanı adayı gösterilebileceği kuralı getirildi.

Anayasada yapılması öngörülen değişiklikler içerisinde önemli olan fakat pek ön plana çıkmayan maddelerden biri, cumhurbaşkanı adayı gösterebilme şartları. Yeni sistemle birlikte küçük partiler ya da ön plana çıkan isimler cumhurbaşkanı adayı olabilir. Bu, sadece meclisteki vekillerin cumhurbaşkanı adayı gösterebildiği mevcut sistemle karşılaştırıldığı zaman  demokratikleşme açısından büyük bir kazanım.

Sonuç : 16 Nisan’da hükümet sisteminin oylanacağı bir referandum gerçekleşecek. Anayasa değişiklikleri, demokrasinin tabii olaylarındandır. 2007 yılından başlayan süreci takriben ve özellikle 2014’te Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkın oyları ile seçilmesinden beri Türkiye’nin mevcut bir hükümet sistemi olduğunu söylemek çok zor. Halkın seçtiği Cumhurbaşkanı ve halkın seçtiği başbakan aynı yetkileri bölüşmek durumunda. Bu ise yürütme erkinde ikilik çıkartırken,yasama ve yürütme erklerinin kendi asli işlerini yapabilmesini de kısmi olarak engelliyor. (Bu potansiyeli taşıyor) Bu bakımdan sistem değişikliği, daha doğrusu olmayan sistemin yerine bir sistem getirmek şart. Bu 16 Nisan’daki oylama ile mi olur yoksa daha sonrasına mı kalır bilemem.

Ben kendi yaptığım okumalar,  araştırmalar ve çalışmalar sonucunda Atilla Yayla hocanın dediği gibi “Yetmez ama evet” demenin ülkenin ve ülke demokrasisinin daha hayrına olacağı kanısındayım. Elbette önerilen sistemin eleştirilecek bir çok noktası var. Getirilen sistem mükemmel değil. Fakat yeniliğin başka yeniliklerin ve reformların önünü açacağına her zaman inanmış biri olarak, bu sistem değişikliği ile birlikte seçim sistemindeki problemlerden yerel yönetimlerin ademi merkeziyetçileştirilmesine kadar bir çok yeniliğin tartışılmaya başlayacağını düşünüyorum.

Unutulmamalıdır ki liberaller siyasi ve sosyal olarak devrimci değil, evrimcidir. Toplumların bir gecede, tepeden inme bir şekilde muhteşem bir demokrasiye ya da özgürlükler ortamına kavuşabileceğine ihtimal vermez. Bu ihtimal dahilinde olsa bile bunun insanlar için yararlı olmayacağını söyler. Her toplum, kendi sosyolojik gerçekliği doğrultusunda bir sosyo-siyasal evrim süreci  yaşar. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu da ben böyle görmekle birlikte, bu değişimin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum.

Ve yine unutulmamalıdır ki, liberalizm diğer ideolojiler gibi katı/kapalı bir ideoloji değildir. Farklı görüş ve yorumlara açıktır. Referandumda bütün liberallerden ortak ve tek bir tutum beklenemez. Kendisini liberal olarak gören her birey, değişiklik maddelerini farklı açılardan ele alarak farklı kararlar verebilir.

16 Nisan’da evet çıkması halinde yerel yönetimler, seçim sistemi, siyasi partiler kanunu, seçim barajı gibi yeni sistemin temel direklerini oluşturacak konuları tartışmaya başlayacağız. Hayır çıkması durumunda ise önümüzde bir alternatif olmadığı için, yeniden mevcut sistemsizlik sorununun nasıl çözülebileceği üzerine kafa yoracağız.

17 Nisan

– Türkiye hiç bu kadar kutuplaşmamıştı (olumsuz bakış)

– Türkiye, bu kadar çok kutuplaşmışken bile sorunlarını demokratik usuller ve barışçı yöntemlerle çözmeyi becerebiliyor (olumlu bakış)

Aynı tabloya bakarak getirilebilecek iki farklı yorumun her ikisinde de hakikat payı bulunuyor. Bu fevkalâdeliğin yeterince farkında değilsek, siyaset gözümüzü kör ettiği, öfke, nefret, ihtiras ve siyasal tapınma gibi en ilkel duygular benliğimizi esir aldığı içindir.

Bu cinnet hali geçip de 17 Nisan günü hayat kaldığı yerden devam etmeye başlayınca dostlarımızın, akrabalarımızın, ahbaplarımızın, komşumuzun ve iş arkadaşlarımızın, kısaca en iyi ve en zor zamanlarımızda yanımızda bulunan insanların evetçi mi, hayırcı mı olduğunun hiçbir ehemmiyeti kalmayacak. Lakin bu süreçte açılan yaralar hatırda kalacak ve içten içe kanamaya devam edecek.

***

Hayat sürprizlere gebe. Niyetlenilmemiş sonuçlar da bunun bir parçası…

Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılında aldığı ve Cumhurbaşkanlığı seçimini kilitleyen ‘367’ kararının mucidi Kanadoğlu, o gün kendi eliyle ateşlediği fitilin yıllar sonra ülkeyi Başkanlık ana temalı bir halkoylamasına götüreceğini bilebilir miydi meselâ?

Beşerî bilimlerde hesaba katamayacağımız kadar çok sayıda değişkenin farklı zaman ve zeminlerde etkileşime girmesinin (hatta bazen girmemesinin) yaratacağı sayısız ihtimalden sadece biri vuku buluyor ve biz, onu yaşıyoruz. Diğer yolu seçseydik yaşanacakları bilmek mümkün değil.

Sözgelimi, sandıktan ‘evet’ çıkarsa, ‘hayır’ demiş bir Türkiye’nin nelerle karşılaşacağını asla bilemeyeceğiz. Aynı şey, ‘hayır’ demiş bir Türkiye için de geçerli: ‘Evet’ deseydik, tarih nasıl seyredecekti?

Cevabını hiçbirimizin tam olarak bilmediği, fakat (eğer yanlış karar verirsek) maliyetine hepimizin maruz kalacağı bu tür konularda toplumun sağduyusuna -Surowiecki’nin tabiriyle ‘Kitlelerin Bilgeliği’ne- güvenmek, sadece daha isabetli kararlar alabilmek adına değil, muhtemel bir yanlışın maliyetine kim katlanacaksa, kararı onun vermesi daha âdil olduğu için de gerekli. Ben, halkımızın sağduyusuna güveniyorum.

16 Nisan akşamı sandıktan çıkan karar bir son değil, yeni şeyler söylemek ve yapmak için bir başlangıç teşkil edecek bana göre.

Sandıktan ‘evet’ çıkarsa, pakette eksik ya da yanlış bulduğum konuların takipçisi olacak, muhtemel sakıncaların ortadan kaldırılması veya asgariye indirilmesi için çalışacağım.

Meselâ ‘madem yürütmede istikrar sağlandı, seçim barajını kaldırıp dar bölgeli sisteme geçelim’ diyeceğim.

Değişen haliyle anayasa her ne kadar cevaz veriyorsa da, Cumhurbaşkanının partisiyle hiyerarşik bir ilişki içinde bulunmasının hiç de şart olmadığını söyleyecek, cumhurbaşkanlarının partilerinin yönetim, denetim ve disiplin kurullarında yer almamalarını (keza parti genel başkanı olmamalarını) önereceğim.

Cumhurbaşkanının görev süresinin dört yıl olmasını, kendisine vekâlet edecek yardımcısının adını henüz seçime giderken açıklamasını, seçimlerin iki yılda bir ve 1/3 oranında (200 milletvekili) yenileme seçimi şeklinde yapılmasını isteyeceğim.

Anayasa Mahkemesi’ne üye seçiminde neden bu kadar ürkek davranıldığını ve seçim usulünün yeniden düzenlenmediğini soracağım. Bana göre Anayasa Mahkemesinin bütün üyeleri, Cumhurbaşkanının önereceği belli nitelikteki iki adaydan birini Meclisin seçmesi ile göreve gelmeli.

Bakan ya da üst düzey bürokratların, düşme ya da düşürülme korkusu yaşamaksızın Meclis komisyonlarında sorgulanmasının önünün açılmasını isteyecek, Cumhurbaşkanının görevini yerine getirmesini engellemeye matuf (salt yürütme ile ilgili) konularda Meclis’in kanun çıkarma yetkisinin olmaması gerektiğini iddia edeceğim.

Meclis komisyonlarının davetine icabet zorunluluğu getirilmesini savunacak, vaktiyle Veli Küçük (veya son dönem Necdet Özel) örneğinde olduğu gibi yasama organının saygınlığını zedeleyecek tavır ve davranışlara müsamaha gösterilmemesini isteyeceğim.

Ve daha bir sürü şey…

***

Sandıktan ‘hayır’ çıkarsa, mevcut durumun Türkiye siyaseti açısından uzun süren bir parantez (istisna) teşkil ettiğini ve sürdürülebilir olmadığını anlatacağım.

Mevcut sisteme göre cumhurbaşkanları en az %50,001 oyla seçiliyor. Doğrudan halkın seçtiği ilk cumhurbaşkanı olan Erdoğan 2014 yılında %52 oy aldı. 1995 seçiminin galibi olan partinin (başbakanın) oyu %21, 1999 seçiminde ise bu oran %22 idi.

Her ikisi de halktan oy almış cumhurbaşkanı ile başbakanın görüş ayrılığına düşmesi halinde, kamu politikaları hangi politik aktörün tercihlerine göre şekillenmeli? Ya da geri adım atan kim olmalı? Mevcut durum, bu soruya cevap üretmiyor.

Bana göre bu soruya verilecek makul ve meşru cevap “hangisinin temsil kabiliyeti (oy oranı) daha yüksekse onun dediği olmalı, diğeri geri adım atmalı” şeklinde.

Peki ya geri adım atmazsa?

Sandıktan ‘hayır’ sonucu çıkması halinde bir gün mutlaka yaşayacağımız bu düğüm iki farklı şekilde çözülebilir: 1) Cumhurbaşkanının yetkilerini tamamen sembolik düzeye indirip TBMM tarafından seçilmesini sağlayacak yeni bir anayasa değişikliği ile gerçek bir parlamenter sisteme geçerek; yahut 2) daha iyi tasarlanmış bir başkanlık sistemini tekrar gündeme getirerek. O gün geldiğinde/gelirse, her iki çözüm de kabulüm.

Saltanatın kaldırılmasına karşı çıkma cüreti gösterebilen bir mebus olarak 1922 yılının 1 Kasım’ına gidebilse idim, parlamenter sistem içinde yürüyen bir anayasal monarşinin tesisi için elimden geleni yapar, 16 Nisan referandum gerginliğini size yaşatmazdım. Lakin tarihin tozlu sayfalarında bulduğum bu muhayyel çözüm, bugün işe yaramıyor.

***

16 Nisan günü oya sunulacak teklifin eksik ve kusurları, zaman içinde düzeltilir anlayışı içinde iseniz ‘evet’ oyu verebilirsiniz. Bu sistem iddia edildiği gibi bir diktatör üretmez ve işleyişte ortaya çıkacak sakıncalar zaman içinde ortadan kaldırılabilir.

Parlamenter sistemden yanaysanız veya ‘sonradan düzeltmektense, dengeleri daha iyi gözeten bir başkanlık modeli’ arzusunda iseniz ‘hayır’ oyu verebilirsiniz.

Ak Parti ve/veya Erdoğan güçten düşene (ya da Erdoğan siyaseti bırakana) kadar mevcut düzen devam eder. Cumhurbaşkanı ile başbakanın farklı partilerden olduğu, anlaşamadığı veya arkasında nispeten zayıf halk desteği bulunan başbakanlar iş başına geldiği vakit, bu konu tekrar gündeme gelir ve günün şartları içinde yeniden değerlendirilir.

16 Nisan bir son değil, başlangıç. Sandıktan hangi sonuç çıkarsa çıksın, Türkiye güçlenerek yoluna devam edecek.

Anayasa değişikliği ve bürokratik vesayetle mücadele – Salih Zeki Haklı

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni teklif eden anayasa değişikliğine dair kanunun genel gerekçesinde yapılmak istenen değişimin siyaseti güçlendirmek ve bürokrasinin millî irade üzerinde kurduğu vesayeti ortadan kaldırmak olduğu belirtiliyor. Türkiye’nin hükümet sistemini değiştirmeyi amaçlayan bu değişikliğin genel gerekçesinde önemle vurgulanan bürokratik vesayet Türk siyasî hayatı açısından ne anlama gelmektedir? Bürokratik vesayet, Türkiye’de böyle bir sistem değişikliğini gerektirecek kadar problemli bir alanı mı içermektedir? Bürokratik vesayet dediğimizde nasıl bir zihniyet yapısından ve hangi faaliyetlerden bahsedilmektedir?

Bu soruların cevabını bulabilmek için öncelikle siyasî iktidar ve bürokrasi arasındaki ilişkinin ne olduğunun anlaşılması önem taşımakta. Günümüzde devlet konusunda birbirinden farklı tanımlar yapılıyor olsa da 1933 senesinde kabul edilen Montevideo Sözleşmesi’nde devletin yasal tanımını sağlayacak birtakım unsurlar kabul edilmiştir. Buna göre hukuken bir devletin var olabilmesi için “sürekli bir nüfusa, belirlenmiş bir toprak parçasına, diğer devletlerle ilişki kurabilme yeterliliğine (egemenlik) ve siyasî iktidara (hükümet)” sahip olması gerekmektedir.

Siyaset bilimi açısından siyasî iktidarın yani hükümetin en önemli görevi devletin siyasî kararlarını belirlemek, bunları icra etmek ve bu kararlara uyulmasını sağlamaktır. Siyasî iktidarlar aldıkları kararları ise emirleri altındaki bürokrasi aracılığıyla uygulamaktadırlar. Belirlenen siyasî kararlara uyması beklenen esas tarafın halk olmasına karşın, aynı beklenti bürokrasiyi de içermektedir. Nitekim siyasî iktidarın faaliyetlerinin düzenli ve sağlıklı şekilde işleyebilmesi için bürokrasinin iyi örgütlenmesi, görev ve sorumluluklarını yerine getirecek nitelikte olması, siyasî iktidarın emirlerine uyması ve denetimine tabi bulunması önem taşımaktadır.

Bürokrasi yasal olarak siyasî iktidarın astı konumunda olmasına ve şeklen tarafsız bir pozisyonda bulunmasına karşın, siyaset süreci üzerindeki etkisinin bütün devletlerde oldukça fazla olduğu bilinmektedir. Nitekim idarî işleri yürütmek, siyasî tavsiyelerde bulunmak, siyasî ve ekonomik çıkarları dile getirmek ve siyasî istikrarı sürdürmek gibi temel vazifeleri yerine getirmek suretiyle siyaset üzerindeki etkisi ister istemez meydana gelmektedir. Bürokrasilerin bu denli geniş yetkilerinin olması ve siyaset üzerindeki etkileri dikkate alındığında, demokratik sistemin devamlılığı açısından bürokratik gücün siyasî iktidar tarafından kontrol edilmesi zarureti ortaya çıkmaktadır. Bilhassa bu kontrolün güvenlik politikaları gibi özel uzmanlık içeren meselelerde sağlanması çok daha zor olmakla birlikte demokratik devletlerin bu hususta daha titiz davrandıkları da bilinmektedir. Demokratik ülkelerde siyasî iktidarların siyasî ve idarî konularda son sözü söylemesi ve devletin tatbik edeceği güvenlik stratejilerini belirlemesi seçilmişlerin (siyasî iktidar) atanmışlara (bürokrasi) olan üstünlüğünü korumada hayatî bir önemi bulunmaktadır.

Görüleceği üzere sağlıklı bir demokratik siyasal sistemin oluşabilmesi ve sürdürülebilmesi için bürokrasinin siyasî iktidarın emirlerine uyması ve halk adına onun denetimine tabi olması gerekmektedir. Türk siyasî hayatının son iki yüzyıllık geçmişine bakıldığında ise Türkiye’de siyasî iktidar ile bürokrasi arasındaki ilişkinin bu normatif çerçevenin oldukça dışında oluştuğu ve geliştiği görülmektedir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu dönemle birlikte bu bürokratik yapı siyasî iktidar ve toplum üzerinde büyük bir hakimiyet kurmayı başarmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında hızla gerçekleştirilen devrimler ve politikalar kurucu kadronun yer aldığı Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) aracılığıyla gerçekleştirilmiş olsa da CHF bu değişim sürecinde topluma dayanmak yerine Osmanlı’dan intikal eden ve gücünü muhafaza eden bürokrasi üzerinden siyasî gücünü tesis etmeyi tercih etmiştir.

Nitekim Türkiye’deki tek parti dönemini anlatan romanlar incelendiğinde değişimi sahiplenen ve rejimin ilkelerini yurdun her bölgesine ulaştırmaya çalışan yapının bürokrasi olduğu açıkça görülmektedir. Kendilerini toplumu aydınlatacak ve eski düzene ait her türlü alışkanlıktan kurtaracak kişiler olarak gören genç subaylar, kaymakamlar, öğretmenler ve doktorlar oluşturulmak istenen yeni hayat tarzının ve devletin gelecek tasavvurunun Anadolu’daki temsilcileri olarak resmedilmiştir.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin ve Şükûfe Nihal başta olmak üzere dönemin birçok romancısı tarafından tasvir edilen bu karakterler hem rejimin dayandığı bürokrat sınıfın hikâyesini hem de yeni bürokratik cemaatin topluma benimsetmeye çalıştığı yeni anlayışın temel özelliklerini anlatır niteliktedir.

Tepeden inme bir modernleşme projesini esas alan bu yeni bürokratik elit, Osmanlı Devletinden güçlü bir devlet anlayışı buna karşın oldukça zayıf bir toplumsal yapı devraldığına inanmıştır. Zaman içerisinde önyargıdan taassuba dönüşen bu kabul insanların devlet yönetimi ve kendi hayatları hakkında doğru karar verebilecek zihnî ve ahlâkî yeterlilikten aciz oldukları inancını da beraberinde getirmiştir. Bu bakımdan toplumun sosyal açıdan yetersizliğinden hareket eden bu bürokratik anlayış, değişim ve dönüşümün toplumun rızası aranmaksızın gerçekleştirilmesi gerektiği düşüncesinden hareket etmiştir. Nitekim Türkiye’de yeni bürokrasinin cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren demokrasiye ve halk iradesine olan mesafesinin temelinde de bu kabul yer almıştır.

Topluma yönelik bu şüpheci ve kaygılı yaklaşım, Türkiye’de bürokrasinin kendi kabul ettiği doğruların toplum tarafından da istisnasız kabul edilmesi beklentisini beraberinde getirmiştir. Yine bu anlayıştan hareketle devletin güçlenmesi, modernleşmesi ve kalkınması için hangi görüşten olursa olsun bütün siyasîlerin yapması gerekenler ve hangi inancı veya dünya görüşünü benimsemiş olursa olsun halkın benimsemesi gereken hayat tarzı da bu yeni anlayışa dayandırılmaya çalışılmıştır. Böylelikle çok partili yıllarda kendisini daha da çok gösteren “hükümet politikası” ve “devlet politikası” adı verilen ve ikincisinin ilkine her daim üstün tutulduğu bir ayrım ortaya çıkmıştır.

Nitekim Demokrat Parti’nin (DP) 1946 senesindeki seçim çalışmaları sırasında en çok şikâyet ettiği hususların başında CHP ile rekabet etmek değil, bürokrasinin müdahaleleri ve engellemeleriyle uğraşmak gelmiştir.  Bürokrasinin bu dönemde ne kadar etkili ve güçlü olduğunu gösteren belki de en önemli husus DP’nin bürokrasiyle uzlaşamadan adil seçimlerin olamayacağını ve iktidara gelemeyeceğini kabul etmiş olmasıdır. DP, 1950 yılındaki seçimleri kazanmak ve iktidara gelebilmek için bürokrasiye birtakım teminatlar vermesi gerektiğini kısa süre zarfında anlamıştır.

1950 yılında başlayan ve 10 yıl süren DP dönemi siyasî iktidarın bürokrasiyi kısmen de olsa frenlediği ve kontrol altında tutabildiği bir zamana karşılık gelmiştir. Fakat bu sürecin sonunda gerçekleşen 27 Mayıs darbesi bürokratik gücün tahkim edilmesini sağlamayı başarmıştır. Nitekim darbe sonrası hazırlanan yeni anayasaya bakıldığında demokratik yollarla seçilen siyasî iktidarlara yönelik büyük bir güvensizliğin yer aldığı ve bürokrasinin mükemmeliyetçiliği esas alan bir idarî anlayışı benimsediği görülmektedir. Bu bağlamda, 1960 darbesi sonrası TBMM’nin ikili yapıya dönüştürülmesi ve seçilmiş parlamenterlerin yanı sıra atanmış senatörlerin getirilmesi bunun ilk örnekleri arasında yer almaktadır. Ayrıca sivil siyasetin kontrol edilmesi açısından Anayasa Mahkemesinin ve Mili Güvenlik Kurulu’nun ihdas edilmesi, ekonomik planlama işini hükümetlerin elinden alarak bürokratlara devreden DPT’nin kurulması ve ordunun askerî gücünün yanı sıra personeline tanınan hak ve yetkilerin tanınması gibi hususlar bürokrasinin gücünü tahkim etmesi açısından oldukça büyük önem arz etmiştir.

Türkiye’de bürokrasinin geçmişten günümüze değin kendisini toplum ve siyaset üstünde görmesine karşın Türk toplumunun her demokratik fırsatta bu zihniyetle hesaplaşan siyasî yapılara destek verdiği görülmektedir. Bunun izleri Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan günümüzde iktidarda bulunan AK Parti’ye kadar sürülebilir. Bu manada bürokratik seçkinlerin iddia ettikleri üzere toplumun demokratik bilinçten yoksun olduklarını da söylemek hakkaniyetli bir yaklaşım değildir. 16 Nisan günü halkoyuna sunulacak olan anayasa değişikliğinin bürokratik vesayet kavramı üzerinden anlatılmasının yukarıda anlatılan tarihsel süreç açısından ne denli önemli olduğu aşikârdır. Bu bürokratik anlayışın siyasî iktidarların demokratik açıdan güçlü olduğu dönemlerde geriletildiği ve toplumsal taleplerin yönetim katında daha çok karşılık bulduğu görülmektedir. Bu nedenle 16 Nisan günü oylanacak olan en önemli hususlardan birisinin de bürokrasi ve toplum arasındaki ilişkinin gelecekte nasıl kurulmasını istediğimiz oluşturmaktadır.

Sürünen Sistemden Yürüyen Sisteme

Parlamenter sistem bu ülkeye 1909 yılında, bir darbe ürünü olarak getirildi. 1909-1913 arasında uygulanan bu sistem yürümedi… Süründü. 1913 yılında yapılan yeni bir darbeyle ilk parantez kapandı…

Cumhuriyetle birlikte parlamenter sistem-meclis hükümeti karması bir sistem kuruldu. Bu sistem, fiilen tek parti yönetimine dayanan, demokrasiyi içermeyen bir sistemdi… Yürümedi.

İç ve dış konjonktürün zorlamasıyla demokrasiye geçildi. 1950-60 arasında, parlamenter sistem, meclis hükümeti sistemi ve yarı başkanlık karması bir sistem kuruldu. Yürümedi.

27 Mayıs 1960 darbesini yapan darbeciler, ikinci defa olarak, teorik düzlemde yeniden saf parlamenter sistemi kurdular.

Fakat bu sistem de yürümedi; süründü. 1961-80 dönemi, zayıf ve kırılgan hükümetlerin üzerinde askerî vesayetin devam ettiği bir dönem olarak tarihe geçti.

***

12 Eylül darbesini yapanlar esasta bir değişiklik yapmadılar. Parlamenter sisteme, yarı başkanlığa ait bir takım unsurlar eklediler…

Bu sistem de yürümedi. 1990’dan itibaren ülke yeniden koalisyonların cenderesine düştü… Ve yine darbe: 28 Şubat 1997

2002’den itibaren, konjonktürün ve muhalefetin katkısıyla, tek parti hükümeti yeniden kuruldu ama 7 Haziran 2015 sonrasında yeniden koalisyon tehlikesiyle yüzyüze geldik.

Ezcümle: Parlamenter sistem bu ülkede yürüyen değil sürünen sistem oldu. Yürütme, istikrarlı ve iktidarlı bir durumda olamadı…

Parlamenter sistem, parlamentoyu merkeze oturttu. Parlamento ise, seçim sisteminin ve sosyal yapımızın bir sonucu olarak, çoğunlukla parçalı oldu…

Parlamento parçalı olunca, parlamentoya tabi olan yürütme de parçalı oldu. Zayıf oldu, kırılgan oldu. Bu da darbelere sebep oldu…

***

Dolayısıyla başkanlık sisteminin en büyük amacı, yürütmeyi yasamaya tâbî olmaktan çıkarmaktır. Yürütmeyi derive (türemiş) bir organ olmaktan kurtarmaktır.

Parlamenter sistemin doğasında parçalılık vardır; koalisyon vardır. Parlamenter sistemde koalisyon kaidedir, tek parti hükümeti istisnadır…

Bugün Avrupa’da bunun pek çok örneğini görüyoruz. Neredeyse, İngiltere hariç, Avrupa’nın tamamında koalisyon hükümetleri var…

İngiltere’de, seçim sisteminin marifetiyle, zoraki tek parti hükümeti kuruldu. Ama o da siyaseten ve fiilen zayıf oluyor… Çünkü % 34 oy almış bir parti parlamentoda %50’nin üzerinde bir sayıya sahip oldu.

Bu temsilde adalet ilkesine aykırıdır. Böyle bir hükümet meşruiyet sıkıntısı yaşar. Küçük krizlerde kolayca yıkılır.

Seçim sistemiyle oynayarak tek parti hükümetini mümkün kılmak, makul ve meşru bir yöntem değildir.

***

Temsilde adalet ve güçlü bir meşruiyet için, iktidara gelen hükümetin halk oylamasında %50’nin üzerine çıkması gerekir.

%50+1’i mümkün ve mecbur kılan tek sistem başkanlık sistemidir. Başkanlık sisteminde koalisyon ihtimali yoktur.

Parlamentoya değil halka dayanan, meşruiyet açısından sağlam bir sayıya ulaşmış hükümetler ancak başkanlık sistemlerinde mümkün olabilir.

Başkanlık sisteminde halkın temsil durumu, parlamenter sisteme göre daha yukarılardadır. Başkanlık sisteminde hükümet, mutlak çoğunluğu sağlamıştır.

Mutlak çoğunluk ise yönetimde istikrarı ve hızlı icrayı mümkün kılar…

***

Türkiye siyaset tarihine baktığımızda en büyük problemin koalisyon problemi olduğunu görürüz. Parlamenter sistemin tam olarak uygulandığı bütün dönemlerde koalisyon problemi yaşanmıştır.

Koalisyon probleminin tamamen sona ermesi için başkanlık sistemi tek çaredir.

Siyaset tarihimize baktığımızda ikinci önemli problem olarak darbeleri görürüz. Darbeler siyaset tarihimizin ayrılmaz bir parçası gibidir.

Darbeleri analiz ettiğimizde şu acı gerçeği görürüz: Darbelerin öncesinde hükümetler zayıftır ve koalisyon şeklindedir. Ve en önemlisi darbeler öncesindeki hükümetlerin halk nezdindeki sayısal durumu %50’nin altındadır.

Bütün darbeler, hükümetler %50’nin altına düştüğünde yapılmıştır.

***

1950’de %50’nin üzerinde bir oyla iktidara gelen DP, 1954 seçimlerinde de %50’nin üzerine çıktı. Ancak 1957 seçimlerinde %50’nin altına düştü.

CHP ve ona bağlı medya hemen bir meşruiyet tartışması başlattı. DP’nin %50’nin altına düşmekle meşruiyetini kaybettiği yazılıp çizildi… Yoğun propagandanın ardından 27 Mayıs darbesi yapıldı…

27 Mayıs’ın koalisyon öngörüsünü DP’nin yerine kurulun AP, 1965 seçimlerinde yerle bir etti. AP %50’nin üzerinde bir oy aldı. Ancak AP 1969 seçimlerinde %50’nin altına düştü (%46). Bir de 1970 yılında, kendi içinde bölündü…

Bunu fırsat bilen askerler 1971 yılında 12 Mart darbesini yaptılar…

***

12 Eylül darbesinden önceki durum daha vahimdi. Ülkede bir koalisyon hükümeti bile yoktu. 12 Eylül darbesi öncesinde ülkede bir azınlık hükümeti vardı. Ve tabiî ki oy oranı %50’nin çok çok altındaydı

O yüzden en kolay darbeyi 12 Eylülcüler yaptılar.

28 Şubat darbesinden önce de ülkede zayıf bir koalisyon hükümeti vardı. Koalisyon hükümeti bıçak sırtındaydı. Refah Partisi ile Doğruyol Partisinin oy oranı %50’nin altındaydı

Birkaç parlamento oyunuyla hükümet iyice zayıflatıldı ve 28 Şubat darbesi kotarıldı…

***

Görüldüğü gibi ülkemizdeki darbeleri mümkün kılan ya da kolaylaştıran iki unsur var: 1.Koalisyon hükümeti 2.Hükümetin halk desteğinin %50’nin altında olması.

Bu iki unsuru bertaraf etmenin tek yöntemi başkanlık sistemidir. Başkanlık sisteminde koalisyon yoktur. Başkanlık sisteminde yürütme her halükârda %50’nin üzerinde bir halk desteğine sahiptir.

Böylesine güçlü bir hükümete askerler darbe yapamazlar. Aklını kaybedip de darbe yapmaya cüret ederlerse de 15 Temmuz’da olduğu gibi halkın tokadıyla başarısız olurlar.

Benim başkanlık sistemini savunmamın en önemli sebebi %50’nin üzerine çıkmış güçlü bir hükümet özlemidir. Darbesiz bir ülke özlemidir. O yüzden, kendi hesabıma, 16 Nisan’da evet diyeceğim…

Neden evet, niçin yetmez?

16 Nisan referandumunda “yetmez ama evet” diyeceğim. Gerek dersleri gerekse yazıları aracılığıyla kamuya hitap etme imkânına sahip bir vatandaş olarak, bu tavrın gerekçelerini bir kere daha kısaca açıklamak istiyorum. Hattâa bunu yapmayı bir sorumluluk telakki ediyorum. İşimi kolaylaştıracağı ve mevzunun dağılmasını önleyeceği için, ara başlıklar altında ve madde madde ilerleyeceğim.

Neden evet?

(1) 16 Nisan paketi, odağında hükümet sisteminin olduğu bir anayasa değişikliği. Bu değişiklik rejimi değiştirmeyecek ama elbette tüm sistem üzerinde tesir icra edecek. Daha önce de halk oylamasına sunulan veya parlamentoda gerçekleşme süreci tamamlanan anayasa değişiklikleri yapıldı. Bunların çoğu temel hak ve özgürlüklerin AB mevzuatına uyarlanmasına yönelik müspet adımlardı. Devlet yapılanmasına etkileri ise ya hiç olmadı ya da çok az oldu. Bu sefer durum farklı. Teklif kabul edilirse devlet yapılanmasında ciddî bir değişiklik gerçekleşecek. Yani 12 Eylül cuntasının tasarladığı devlet yapılanmasının hükümet sisteminde önemli bir yenilik yapılmış olacak. Bu yüzden paket bir reform niteliğinde ve desteği hak ediyor.

(2) Paket demokratik siyasetin meşru aktörlerinin ilgili kurallara ve demokrasi teorisine uygun insiyatifinin eseri. Bu hâliyle, askerî cuntanın yarattığı sistemde önemli bir değişiklik yapılması, gedik açılması anlamına geliyor. Siyasetçiler ilk defa bu kadar cesur ve kararlı şekilde ilerliyor. Bunun demokrasimize büyük katkıda bulunacağı aşikâr. Bu yüzden de teklifin desteklenmesi uygun olur. Diğer taraftan, anayasa değişikliği demokrasilerin tabiatında var. Mühim olan, anayasada belirtilen değiştirme usullerine uymak ve demokrasinin genel çerçevesi içinde kalmak. Buna rağmen “ülkenin esası biziz, yüzde 95 olsanız bile bu gerçeği ortadan kaldıramazsınız” havasında gezinen ve “asla değişiklik yaptırtmayız” diyenler, ilerde başkalarının da onlara değişiklik yaptırtmamasının yolunu açmış ve bu tavı meşrulaştırmış olur.

(3) Türkiye’nin hâlihazırda bir hükümet sistemi yok. Mevcut sistem ne kuşa benziyor ne deveye. Yani ne parlamenter sistem ne başkanlık sistemi, ne de kuralları ve kurumları belli herhangi bir hükümet sistemi. Hükümet sistemsizliğinde memleket el yordamıyla, kişiler arasındaki şahsî hukuka ve yakınlığa dayanarak ilerliyor. Bu durum ağır krizler üretme potansiyeline sahip. Oysa paket iyi kötü bir sistem tanımı yapıyor ve bu sistemin kurallarını koyuyor. Bu, ülkenin sistemsizlikten kurtulması anlamına geliyor. Bana göre bu da bir diğer destek sebebi. Bu sebeple destek, münhasıran cumhurbaşkanlığı adı verilen sistemi desteklemek anlamına gelmez. Ondan çok, mevcut sistemsizlikten çıkmayı destekleme anlamına gelir. Kuşku yok ki, tek çıkış yolu önerilen sistem değil. Standartlara uygun bir parlamenter sistem de aynı şeyi yapabilirdi. AK Parti artı MHP’den oluşan siyasî irade parlamenter sistemi tercih edebilirdi. Böyle olsaydı bu satırların yazarı sağlam bir parlamenter sistem önerisine de evet derdi.

(4) Türkiye’deki cari hükümet sistemi (aslında sistemsizliği), bürokratik vesayet sisteminin ve geleneğinin bir sonucu olarak çift başlı; etkinsiz parlamenter sistemin sonucu olarak istikrarsız. Bunları görmemek için, ülkemizin siyasetiyle ilgili tüm tarihsel bilgiyi unutmuş ve hayaller âleminde yaşıyor olmak gerekir. Paket yürütmede çift başlılığı ortadan kaldırıyor. Yürütmede istikrarsızlığı tarihe gömüyor. Bunların her ikisi de istenecek şeylerse, paket desteklenmeli.

(5) Paket muhteşem değil. Türkiye’ye her alanda mucizeler yaşatacağı iddiaları da abartılı. Buna karşılık, “hayır” kanadının hemen tüm eleştirileri ya geçersiz ya da en kötü durum senaryosuna dayanmakta. Muhalifler korku yaratmayı amaçlayan berbat durum senaryoları üretmekte. Pakete karşı çıkan kimi aydınlar bile usulüne uygun tartışma ve değerlendirme yapmıyor. Soyut ifadelerle, aşırı genelleştirmelerle yazıp konuşuyor; teklif metnine dayanmayan, daha ziyade önceden bir şekilde oluşmuş antipatileri, öfkeleri, hatta nefretleri yansıtan yorumlarla ortaya çıkıyor. Oysa yapmaları gereken, ya mevcut sistemin önerilenden daha iyi olduğunu ispatlamak, ya da toplumu referandumda “hayır” çıkmasından sonra daha iyi bir önerinin hazırlanmasının kesin yahut kesine yakın olduğuna inandırmak. Muhalefetin bunların birine veya her ikisine yönelik bir çabası yok. Bu yüzden bilineni bilinmeyene, mümkünü belkiye tercih ederek de paket desteklenebilir.

(6) Yürütmede iki başlılık, bürokratik vesayetin araçlarından biriydi. Yetkili ama sorumsuz, demokratik meşruiyete sahip olmayan fakat demokratik meşruiyeti olan organlardan daha yukarda tutulan devlet başkanlığı makamı, bürokratik vesayetin en önemli sacayaklarından biriydi. Bu makamın bu özelliklerinin tasfiyesi ve yürütme yetkilerinin halk tarafından doğrudan seçilen yürütme organında birleştirilmesi, bürokratik vesayet alanlarını daraltacak, demokratik siyasete gayrimeşru müdahale imkânlarını azaltacaktır. Bu az şey değil.

Kimse vesayet bitmiştir, bundan sonra böyle bir şey olmaz hayaline kapılmamalı. 1980’lerin sonlarında ve 1990’ların başlarında “bu ülkede artık darbe filan olmaz” diye geziniyorduk. Meğer tespit yapmıyor, temennide bulunuyormuşuz. 1990’ların ortalarından itibaren tekrar tekrar siyasete bürokratik müdahalelerle ve sonunda 15 Temmuz kalkışmasıyla karşılaştık.

Tabloyu doğru okuyalım. Kimse Türkiye’nin sorunsuz bir demokrasiye sahip olduğunu iddia edemez. Ancak, Türkiye’nin şu anki problemi, liberal demokrasi ile otoriter siyasî sistem arasında bir tercih yapmak değil; liberal olmakla kısmen illiberal olmak arasında gezinen bir demokrasi (çünkü tamamen illiberal bir demokrasi zaten var olamaz) ile otoriter sitem arasında bir tercih yapmak. Mevcut demokrasiyi illiberal diye yıkarsak, yerine gelecek olan muhtemelen daha liberal bir demokrasi değil, otoriter bir rejim olacaktır.

Başka bir şekilde ifade edersek, bu ülke seçilmiş sivillerin mi yoksa elinde silah bulunan bürokratların mı memleketi yöneteceği sorununa hâlâ kalıcı bir çözüm getiremedi. Bürokratik vesayet odakları azalmadı, dağılmadı, bitmedi;  çoğalarak çeşitlendi ve pusuda beklemeye devam ediyor. Ordu mensuplarının siyasî  kompozisyonunu inceleyenler (http://www.sabah.com.tr/yazarlar/kutahyali/2017/04/10/askeriyede-guncel-durum;    http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/nagehan-alci/tsk-da-614-kisilik-dev-sorusturma-2428980/) ne demek istediğimi daha iyi anlar. Türkiye’nin bu alanda daha alması gereken epeyce bir mesafe var. Değişiklik bu alanda da müspet katkılar yapacaktır.

(7) Son olarak, Almanya gibi emperyal; Avusturya, Belçika ve Hollanda gibi İslamofobinin, ırkçılığın ve PKK terörüne desteğin tavan yaptığı ülkelerde, sanki bizim referandumumuz bu ülkelerin iç meselesiymiş gibi, uluslararası teamüllere aykırı olarak, adeta devlet eliyle “hayır“ kampanyası yürütülmesi ve değişikliğe cephe alınması da “evet” demek için bir sebep teşkil ediyor. Soyut değerlere bağlılık ifade eden, ama diğer ülkelere ve halklara bu değerlere bağlılığı telkin etmekle kalmayan; onları kendi ulusal menfaatlerini gözeten bir dış politikanın aracına dönüştüren Batı dünyasının çifte standartlılığı, Gezi olaylarından beridir çok aşikar. Mısır’daki Sisi darbesine destek veren, Türkiye’deki 15 Temmuz kalkışmasına karşı ciddî ses çıkarmayan ve FETÖ’ye sahip çıkan bu Batı ülkelerinin tuhaf tavrı birçok vatandaşımız gibi beni de hayrete düşürüyor. Beni “evet” demeye teşvik ediyor.

İşte bu sebeplerle beyaz oy kullanacağım.

Niçin yetmez?

Benim “evet”im diğer bazı vatandaşlarınki gibi kayıtsız şartsız değil. “Evet”i önceleyen veya takip eden bir “yetmez ama” var. Yani “yetmez ama evet” veya “evet ama yetmez” diyorum. Bu durumda, hâliyle, neden “yetmez” dediğimi de açıklamam gerekiyor.

“Yetmez”leri iki kısma ayırabilirim. İlk gruptakiler münhasıran paketle, ikinci gruptakiler genel olarak anayasamız ve demokratik sistemimizle ilgili. İlki, belki “hayır” kanadına ciddî ve dikkate alınacak bir eleştirinin nasıl yapılabileceği hakkında fikir verebilir. İkincisi ise hem iktidara hem de muhalefete bundan sonra neler yapılması gerektiği hakkında ipuçları sağlayabilir.

Paketin “Yetmez”leri

(1) Paket cumhurbaşkanlığının boşalması veya cumhurbaşkanının görevini yapamayacak duruma düşmesi hâlinde cumhurbaşkanının (birden çok olacaksa birinci) yardımcısının bir “care-taker” olarak ona vekâlet etmesini öngörüyor. Yardımcının ana görevi 45 gün içinde seçimleri gerçekleştirmek olacak. Böyle bir durumda bir demokratik meşruiyet sıkıntısı ortaya çıkacağı açık. Çünkü seçilmemiş yardımcı seçimle gelinen makamın yetkilerini kullanacak. Sürenin kısa olması sorunu hafifletiyor ama tamamen ortadan kaldırmıyor. Oysa, madem ki bir melez sistem kuruluyor, cumhurbaşkanına vekâlet hak ve görevinin seçimle gelecek olan TBMM başkanına verilmesi daha uygun olabilirdi.

(2) Seçilmiş cumhurbaşkanın AYM ve HSK’ya üye ataması uygun. Böylece toplumun eli onun üzerinden yargıya da dokunmuş olmakta. Bu, yargının toplumda egemen adalet nosyonuna yaklaşmasına yardımcı olacak ve yargının demokratik meşruiyetini güçlendirecektir. Ancak, cumhurbaşkanının HSK’ya atayacağı üye sayısı daha aşağıda, TBMM’nin atayacağı üye sayısı daha yukarda tutulabilirdi. Bu çerçevede HSK üyelerinin bir kısmının (meselâ üçte birinin) Yargıtay ve Danıştay tarafından belirlenmesi önerisi, bilinen sebeplerle bu aşamada bana uygun görünmüyor. Kooptasyon ve bürokratik vesayet zihniyetinden kurtulduğunu ispatlamış bir yargı cihazı, bu hususu ilerde tekrar düşünmemizi kolaylaştırabilir.

(3) Yargı kurumunda savcılar daha çok kamuyu (devleti: Cumhuriyet savcısı), hâkimler ise toplumu temsil eder. Hâkimler ile savcıların kurullarının birbirinden ayrılması yerinde olurdu. Basit gibi görünen bu problem bir mihenk taşıdır. Savunma adalet zincirinin en mühim halkasıdır ve mahkemelerinde savcıları savunma hizasında oturtamayan bir yargı asla tam bir hukuk devleti olma niteliğini kazanamaz. Paket keşke bu istikamette değişiklikler ihtiva etseydi.

Genel “Yetmez”ler

(1) Paket Türkiye’nin hem yapımı hem de içeriği itibarıyla daha demokratik bir anayasa ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Bu yüzden paketin bir reform zincirinin ilk adımı olarak sunulması ve başka paketler tarafından izleneceğinin taahhüt edilmesi çok iyi olurdu.

(2) Hükümet sistemi değişikliği, seçim sisteminde değişiklikle takviye edilmeli. Tek adaylı dar bölge veya ciddi ölçüde daraltılmış seçim bölgeleri sistemine geçilmeli. Baraj ya tamamen kaldırılmalı ya da örneğin yüzde 5’e düşürülmeli. Siyasî partiler kanunu yenilenmeli. Partilere hem örgütlenme tarzı ve iç işleyiş serbestisi tanınmalı, hem de onlara resmî ideoloji dayatmaktan, yani tüm partileri Atatürkçü olmaya zorlamaktan vazgeçilmeli.

(3) Kürt problemi ülkenin en büyük ve en acil sorunu. Ona bu ismi vermemek onu yok kılsaydı işimiz çok kolaydı. Ama olgular ortada. Türkiye Kürt probleminin hâlli için çözüm sürecindekilere benzer adımlar atmak zorunda. Kürtlerin özellikle kültürel haklarını PKK’ya doğrudan veya tersinden endekslemekten kurtulmalıyız. Siyasî talepler için de, şiddeti sadece Türkiye değil tüm dünya nezdinde tamamen gayri meşru duruma düşürecek geniş bir ifade ve siyaset yapma özgürlüğü sağlamalıyız.

(4) Yeni bir anayasada ideolojik merkeziyetçilik ve tekçilik ortadan kalkmalı. Kemalizm resmî ideoloji tahtından indirilmeli ve sistem içindeki yeri normalleştirilmeli. Başka bir deyişle, Kemalizm resmî ideoloji olmaktan çıkarılıp yarışan ideolojilerden biri hâline getirilmeli. Benzer şekilde, anayasadaki vatandaşlık tanımı ya tamamen kaldırılmalı ya da etnisiteye atıftan arındırılmalı.

(5) Devleti bir taraftan küçülten bir taraftan güçlendiren bir anayasa yapılmalı. Devlet sivil toplum alanlarından çekilmeli, topluma ait olması gerekeni topluma iade etme sürecine girmeli. Buna karşılık, mutlaka üstlenmesi gereken fonksiyonlarda gayet etkili kılınmalı, yani güçlendirilmeli.  Devlet güvenlik ve adalet işlerinde çok başarılı olmalı, ama toplum hayatını hep olageldiği gibi açık veya gizli yollarla işgal etmekten uzak durmalı.

(6) Kamu idaresinde reform yapılmadan Türkiye fazla yol alamaz. Sadece Kürt probleminin çözümü değil, ona ilâveten hemen hemen her problem ve bizatihi demokrasinin güçlenmesi ciddî bir kamu idaresi reformunu şart kılıyor. Türkiye adem-i merkeziyetçilik çağrısı yapan toplumsal sorunlara ve güçlere kulak kabartmalı. Bu, ille de ülkede federalizmin tesis edilmesi anlamına gelmez. Kamu idaresinde reform birçok yolla gerçekleştirilebilir. Örneğin mahallî idareler güçlendirilmesi bunlardan biri.

(7) Alevi toplumunun sorunlarının çözümü bilinmeyen baharlara ertelenmemeli, açılamayan açılımlara bağlanmamalı. Alevilerin tanınma ve eşitlik talepleri mutlaka karşılanmalı ve bunun tüm sonuçlarına rıza gösterilmeli. Devlet ister Kemalist hakikati ister bazılarının “gerçek İslam” hakikatini esas almayan, eşitliğe dayanan bir hukuk ve siyaset düzeni tesis etmeye doğru yürümeli.

İşte bir kısmı değişiklik paketine bir kısmı genel tabloya ilişkin bu sebeplerle “yetmez” diyorum.

Sonuç: Önemli olan doğruluk değil meşruiyet

Referandumda “evet” diyeceğim ama bu değişikliğin daha kapsamlı bir reform sürecinin ilk adımı olmasını temenni ediyorum. Bu yüzden, yukarda belirttiğim hususlarda yeni adımlar atılmasını talep ediyorum, edeceğim. İnanıyorum ki, diliyorum ki, hem bu yeni ihtiyaçlar, talepler başka insanlar ve çevreler tarafından da gittikçe artan yoğunlukta dile getirilecek hem de ülkenin genel gidişatı bu reform hamlelerini yapmayı zorunlu kılacak.

Son olarak çok önemli bir hususa temas edeceğim. “Evet” diyecekler de “Hayır” diyecekler de kendi pozisyonlarının doğru olduğuna inanıyor. Referandumda çıkan sonuç bu kanaatlerini değiştirmeyecektir. Referandum doğruya ulaşmamızı sağlamayacak. Zaten bu hedefimiz olamaz. Gezi isyanlarından beridir her vesileyle vurguladığım üzere, siyasî sistemimizi doğruluk değil meşruiyet üzerinde kurmak ve işletmek orundayız. Doğruda hemfikir olmakta ısrar netice vermez ve çatışmalara yol açar. Önemli olan meşruiyet sınırları içine kalmak, yani usul kurallarına sadakat ve rıza göstermek. Referandumdan %50 artı 1 oyla çıkacak sonuç, hangi istikamette okursa olsun, meşru sonuçtur. Herkes bu sonuca saygı göstermeli, kimse sonucun meşruiyetini kendi doğru anlayışına dayanarak sorgulamaya kalkmamalı ve meşruiyet dışı yollarla reaksiyon gösterme hatasına düşmemelidir.

Referandumun halkımız, milletimiz, toplumumuz, demokrasimiz ülkemiz için faydalı olmasını diliyorum.

Serbestiyet, 11.04.2017