Ana Sayfa Blog Sayfa 164

Eyalet Sistemini Tartış(ma)mak

16 Nisan referanduma beş kala Cumhurbaşkanı danışmanlarından Şükrü Karatepe “eyalet” tartışmalarını gündeme getirdi. Büyük bir fırtına koptu. MHP Genel Başkanı Bahçeli katıldığı TV yayınında konuyu büyük bir problem gibi sunarak ortalığı ateşe verdi. Cumhurbaşkanı ve Başbakan 3-4 gün boyunca “yeminbillah” bizim federasyon gibi bir gündemimiz yok dediler. Ama artık çok geçti, kabiliyetsiz, politik çaresiz muhalefet bloğu konunun üzerine atladı. Sonuçta yönetim sistemini kökten değiştiren anayasa değişikliği az farkla da olsa kabul edildi. Konunun uzmanlarına göre “eyalet günahı” evet bloğuna en az 2-5 puan kaybettirdi.

Şükrü Karatepe’nin “çıkışı” bizim entelektüel ortamımızın, siyasî tartışma eşiğimizin ne kadar sığ olduğunu bir kez daha gösterdi. Kimse bu günlerde “eyalet” sözcüğünü söylemeye cesaret edemiyor. Önce Karatepe’nin, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yayın organı Şehir Araştırmaları Dergisi’ndeki Başkanlık Sisteminde Şehir Yönetimi makalesinde ne yazdığına bakalım:

İl özel idareleri ile büyükşehir belediyelerinin gücünün birleşmesiyle, belediye kavramını aşan, yeni bir yönetim birimi oluşmuştur. Bu illerin yönetimine artık, şehir kavramını öne çıkaran ‘şehir yönetimi’, ‘büyükşehir yönetimi’ veya ‘kent yönetimi’ gibi başka isimler bulmak gerekir. Çin’de, şehirlerin bir kısmı farklı statülerde kuruluyor. Bütün politikalarını, ulusal birlik ve güvenliğe öncelik vererek oluşturan Çin, büyüyen ve gelişen şehirlerine yeni yönetim modelleri uyguluyor. Güvenlik kaygısıyla resmi açıklamalarda yüksek sesle dile getirilmese bile, Türkiye de bu süreçten etkileniyor. Şehir yönetiminin başkanlık sistemine uyumlu hale getirilmesi için düzenlemeler yapılırken, büyük şehirlerin hizmetler alanında değişen rolü dikkate alınarak, şehir yönetimi yeniden tanımlanmalıdır. Bu tanımlama yapılırken, büyükşehir belediye başkanına doğrudan ‘şehir başkanı’ veya ‘büyükşehir başkanı’ gibi bir ad verilmelidir. Bütün şehirde (30 büyükşehir) özel idarelerin kalkması ve iki başlı yürütmenin sona ermesi ise başkanlık sisteminin tam olarak kurulması yönünde atılan önemli bir adımdır. Anayasa değişikliği ile yürütmede tek başlılık sağlandıktan sonra, şehirlerin tamamında bütün şehir uygulamasına geçilerek yönetimde de tek başlılık sağlanmalıdır. Sonraki aşamada ise, şehir yönetimlerine yeni hükümet sistemine uyumlu bir kimlik kazandırılması yönündeki düzenlemeler yapılmalıdır.” (http://biliyomuydun.com/108987, 18 Nisan 2017).

Yukarıdaki yazıda zaten “eyalet sistemine” geçelim falan yazmıyor, gayet haklı ve yerinde bir tespit ile büyüyen metropollerin klasik sistem ile yönetilemeyeceğini ifade ediyor. Merkeziyetçiliğin ağababası Çin’in bile kent yönetimi konusunda bazı yeniklikleri hayata geçirdiğini aktarıyor Karatepe. Diyelim ki yazdıkları yanlış, (yanlışlık veya doğruluk subjektiftir) karşısına yeni bir form çıkartır veya yazdıklarını çürütürsünüz. Bahçe’linin yemeyip içmeyip bu yazıyı referans göstermesine ne demeli. Ardından komplo teorileri, Karatepe’yi hedef göstermeler…

Türkiye bazı konularda inanılmaz derecede sığ bir zeminde ilerliyor. Bunların başında eyalet sistemi geliyor. Eyalet sistemini doğru düzgün bilen de yok zaten. Akademi bu alanda çalışmıyor. Eyalet sistemi veya federalizm kavramlarını yazıp Ankara Üniversitesi SBS dergisinde arama yaptığınızda bir iki makale zor bulunuyor. Bunlardan birisi de: Prof. Dr. Tahsin Bekil Balta’nın 1964 yılında yayınlanan, “Federal Devlet Sistemi Üzerine Bazı Düşünler” adlı makalesidir. D&R’da, Kitap Yurdu ve sahaf kitapçılarının sitesi Nadir Kitap’da “Eyalet” yönetim sistemini anlatan bir tane bile kitap yok. Aynı portallarda federal devlet yapısını anlatan 3-5 kitap bulunuyor. Nerede aydınlar? kamu yönetimi hocaları ne gibi konuları önceliyor? Sorunlarımızı böyle mi çözeceğiz?  Kimse eyalet/federalizm sistemini bilmiyor ama korkuyor, resmen patolojik vaka.

Türkiye’nin yönetim problemlerini neden çözemediğimizi şimdi daha iyi anlıyorum. Eli kalem tutan yazarlarımız, aydınlarımız, üniversitelerimiz kısır tartışmalarla zaman harcıyorlar. Bir Allah’ın kulu bu eyalet/federal sistem nedir diye merak edip konuyu gündemine almıyor. ABD’de ve diğer ülkelerdeki durumu araştırmıyor. Bilmiyoruz ama insanları korkutuyoruz, “eyalet ve federasyon” gibi kavramlar bizim lügatimizde yok. Sadece cesur birkaç siyasetçi zaman zaman konu hakkında çekingen bir şeyler söylüyor o kadar.

Eyalet, federasyon tartışmasının seçmen üzerinde ne kadar etki ettiğini bilmem. İlginçtir, eyalet ve özerklik isteyen HDP gibi siyasi partinin tercihi (hayır) ile eyaletten korkanlar aynı oyu (hayır) kullandı. Bu denklemi hiçbir matematikçi açamaz çözemez. Beni üzen modern dünyada ortaokul öğrencilerinin tartıştığı üzerine kompozisyon yazdığı konuları bizim tartışmamamızdır. Her daim suni korkuların esiri oluyoruz. Doğru düzgün bir tartışma ile sorunlarımızı çözemiyoruz.

Mühürsüz pusulalar ve YSK’nın kararı

16 Nisan 2017 günü yapılan referandumda, parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçişi sağlayan anayasa değişikliği kanunu yüzde 48.6 ‘hayır’ oyuna karşı yüzde 51.4 ‘evet’ oyu ile kabul edildi. ‘Hayır’cı kesimin büyük ekseriyeti, neticenin ‘hayır’ yönünde olacağına, ‘evet’ oyu verecek olanların büyük bir kesimi ise bazı anket sonuçlarına bakarak, referandumun yüzde 55 ile 65 aralığında ‘evet’ ile sonuçlanacağına inanmaktaydı. Referandum sonucu her iki kesimin beklentilerinin uzağında gerçekleşti.  Referandumda seçmenlerin kullandıkları bazı oy pusulalarının ve oy zarflarının sandık kurulu tarafından mühürlenmediği anlaşıldı. Yüksek Seçim Kurulu (YSK) daha önceleri vermiş olduğu bazı emsal kararlardan da söz ederek, bu tür usul hatalarının kullanılan oyları geçersiz kılmayacağını belirtti. ‘Evet’ ve ‘hayır’ oy oranlarının birbirine yakın olması üzerine, ‘hayır’cı kesim, referandumda mühürsüz oy kullanımı şeklinde gerçekleşen bu usul hatalarını öne sürerek seçimlerin iptalini gündeme getirdi. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) da, raporunda, “YSK’nın mühürsüz pusulalar hakkındaki kararının kanunla çelişkili” olduğunu belirtti.

Seçmeni önceleyen kararlar

Önce YSK’nın bu konuya ilişkin daha önce verdiği bazı kararlara yer vereceğim. 27 Mart 1994 günü yapılan yerel seçimde kullanılan 297 oy pusulasından 296’sının mühürsüz olduğu anlaşılır. Bu durum üzerine YSK şu kararı verir: “İtirazın dayanağı 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun (2010 değişikliği öncesi) 103/4. Maddesi olup, bu maddede, arkasında sandık kurulu başkanlığı mührü bulunmayan oy pusulalarının geçerli olmadığı belirtilmiş, Kurulumuzca yayımlanan 138 Numaralı Genelgenin 44/B-3 maddesinde de aynı hükme yer verilmiştir. Kanun koyucunun amacı şudur: “Seçmenin kendi kararının hiçbir etki ve kuşku altında kalmadan sandığa yansıması olup bu hükümle sandık kurulu kontrolü dışında, seçim kurullarınca bastırılan oy pusulalarından farklı oy pusulalarının sandığa getirilip oy kullanılmasının engellenmesi düşünülmüştür.” Olayda, sandık mührü ile mühürlenmemiş olduğu ileri sürülen oy pusulalarının İl Seçim Kurulu gözetiminde bastırılıp ilçe seçim kurulunca sandık kuruluna teslim edilen fligranlı oy pusulaları olduğu açık olup, dışarıdan bu oy pusulaları dışında bir oy pusulasının getirilerek oy kullanıldığı iddia edilmediği gibi, sandık kurulu başkanınca da bu oyların kontrolleri altında kullandırılan ve seçim kurullarınca hazırlanan oy pusulaları olduğu, ancak acemiliklerinden dolayı mühür basmadıkları, mühür basmamanın yanlışlıktan kaynaklandığı belirtildiğine göre, seçmenin seçme kararını yansıtan bu oy pusulalarının geçerli sayılmasına ilişkin İl Seçim Kurulu kararında hukuka aykırılık görülmediğinden itirazın reddine karar verilmesi gerekmiştir” (Karar No: 336. KT: 02.04.1994). (Aynı içerikte benzer bazı kararlar şunlardır: Kr No: 935, KT: 3.4.2004; Kr NO: 680, KT: 8.4.1994; Kr NO: 272, KT: 1.4.1984; Kr No. 350, KT: 8.4.1989; Kr No: 334, KT: 2.4.1994).

YSK’nın oy zarflarının sandık kurulu mührü ile mühürlenmemiş olması haline ilişkin de benzer nitelikte bazı kararları mevcuttur. YSK’ya göre: “298 Sayılı Kanunun 77/3. maddesi hükmüne göre, oy zarflarının da sandık kurulu mührü ile mühürlenmiş olması gerekmekte ise de, böyle bir şekil noksanlığı oyların ve sonuçta seçimlerin iptaline neden olamaz. Nitekim aynı kanunun (2010 değişikliği öncesi) 103/1. bendine göre, bir oyun muteber olmaması için ‘sandık kurulunca verilen tek biçim ve renkteki … zarftan’ başka bir zarfa konulmuş olması gerekir. Mücerret zarfın çift mühürlü olmaması oyun iptalini gerektirmez. Oyların içine konulduğu zarfların sandık kurulunca verilen zarflardan olmadığı konusunda herhangi bir iddia ve kanıt bulunmamaktadır. Sandık kurulunun ihmalinden doğan şekil noksanlıkları tek başına oyun iptaline neden olamaz ve bu durumdan serbestçe oluşan seçmen iradesi ile belirlenen seçim sonuçları etkilenemez” (Karar No: 283, KT: 31.08.1990). 7 Haziran 2015 günü yapılan genel seçimlerde, İstanbul Maltepe’de 1289 nolu sandıkta oy zarfları ve oy pusulalarında sandık kurulu mührü yerine evet mührünün basılı olması, saat 09:30’a kadar bu oy pusulaları ile oy zarflarında oy kullanılmış olması, bu saatten itibaren de evet mührünün üzerine sandık kurulu mührünün vurulması ve oylamanın bu şekilde devam etmesi üzerine, İstanbul İl Seçim Kurulu Başkanlığı, 02 Mayıs 1999 Tarih ve 1114 Sayılı YSK kararına atıf yaparak, “sandık kurulunun ihmalinden doğan şekil noksanlıklarının, tek başına oyun iptaline neden olmayacağı gibi, serbestçe oluşan seçmen iradesi ile belirlenen seçim sonuçlarını da etkilemeyeceği” yönünde karar vermiştir (Kr No: 2015/02-47, KT: 12.06,2015). YSK’nın 16 Nisan 2017 tarihli kararına göre de, “Anayasanın 67. ve 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerekir” (Kr NO: 559). YSK’nın, burada sözü edilen kararları, her ne kadar 298 Sayılı Kanunun 98/4. madde ve 101/3. bent hükümlerinin lafzına aykırı gibi görünse de, aşağıdaki gerekçelerle, bu kararların hukuka uygun oldukları söylenebilir:

1- 298 Sayılı Kanunun ilgili maddelerinde belirtilen hükümlerle amaçlanan, “seçim kurullarınca bastırılanlardan farklı oy pusulası ya da oy zarflarının sandığa getirilerek sahte oy kullanılmasına mani olunmasıdır”. Burada hayırcı kesimin, seçim kurullarınca bastırılan oy pusulasından farklı bir oy pusulası ya da oy zarfının kullanıldığı yönünde bir iddiası yoktur.

2- Kullanılan bu oy pusulaları ile oy zarflarının il seçim kurulu gözetiminde basılıp basılmadığı; bir diğer ifadeyle bunların sahte olup olmadığı, üzerlerindeki fligrandan anlaşılacaktır. Şayet oy pusulası ve oy zarfları üzerinde fligran mevcut değilse, oyların mutlaka iptali gerekir. ‘Hayır’cı kesimin, kullanılan oy pusulası ile oy zarflarının fligransız olduğu yönünde hiçbir iddiaları mevcut değildir.

3- Burada bir usuli kuralın ihlali durumu söz konusudur. İşlemin sonucunu etkilemeyen, kişilerin haklarını korumaya yönelik olmayan usul kuralları tâli usul kuralları olup, bu kurallara uyulmaması işlemin iptalini gerektirmez. Buna mukabil kişilerin haklarını korumaya yönelik usul kuralları, aslî usul kuralları olup, bunlara uyulmamsı işlemi hukuka aykırı kılar. Mesela kararı alan kişilerin adlarının ve görevlerinin yazılmamış olması, tâlî usul sakatlığı oluşturur” (R. ÇAĞLAYAN, İdari Yargılama Hukuku, 6. B., Ankara, 2015, s. 439). Danıştay da “sonucu etkileyen ve etkilemeyen usul kuralı” ayrımı yapmakta ve sonucu etkilemeyen usul kurallarına aykırılığı iptal sebebi saymamaktadır (Danıştay 8. Dairesi, E. 1984/74, K. 1984/1345, KT: 5.11.1984). Burada, oy pusulaları ile oy zarflarının mühürsüz olmaları, onların sahteliğini ispat etmeye yeterli değildir. Çünkü mühürsüzlük, oy pusulası ya da zarfının sahteliği sonucunun tek başına bir delili olamaz; kısaca bu usuli eksiklik sonucu etkileyen bir durum değildir. Bunların sahteliğinin ispatı, mühürlü olup olmamaları ile değil, fligranlı olup olmamaları ile alakalı bir meseledir. Şayet, bir oy pusulası ya da zarfı fligranlı değilse, mühürlü olsalar da geçerli kabul edilemezler.

Her kişi kendi fiilinden sorumlu

4- Burada, hiçbir kusurları olmadığı halde, sırf sandık kurulunun, bazen ihmali, bazen de kasıtlı davranışları sebebiyle, seçmenlerin kullandıkları oyları geçersiz saymak, bir kişiyi bir başkasının fiilinden dolayı cezalandırmak neticesini ortaya çıkarır. Bunun, “her kişinin sadece kendi fiilinden dolayı sorumlu olması ilkesi” ile bağdaşırlığı bulunmamaktadır.

Bu nedenle YSK’nın, bazı oy pusulaları ile oy zarflarında mührün bulunmamasını, seçimlerin ya da oyların iptali sebebi saymamsının hukuka aykırı olduğu söylenemez. Uygulamada karmaşanın giderilmesi için, öncelikle 298 Sayılı Kanunun 98/4. Maddesinde yer alan “üzerinde ilçe seçim kurulu ve sandık kurulu mührü bulunmayan” ifadesi ile 101/3. bendine yer alan “Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan birleşik oy pusulaları geçerli değildir” hükmü kanundan çıkarılmalı. Ayrıca, gerek oy pusulalarının gerekse oy zarflarının sandık kurulunca imzalanması uygulamasına son verilmeli, bu yükümlülük il ya da ilçe seçim kurullarına verilmelidir. Çünkü, sandık kurullarında görev yapanlar, bazen hataen ve ihmal ile, bazen de bilinçli olarak bu mühürleme işlemlerini yapmayabilmektedir. Bu da, söz konusu hükmün katı bir şekilde uygulanması halinde, masum seçmenlerin bedel ödemelerine sebep olabilmektedir. Diğer yandan, mühürleme işlemlerini yapmayanların da mutlaka 298 Sayılı kanunda öngörülen cezai yaptırımlara maruz bırakılması gerekir. Aksi halde ileride, sandık kurullarının, bilinçli olarak ya da hataen bu usul kurallarını ihlal etmeye devam etmeleri söz konusu olabilir. Kimsenin, seçmenin oy kullanmasına engel olmaya ve seçimleri şaibe altında bırakmaya hakkı yoktur.

Star Açık Görüş, 22.04.2017

Bundan sonrası önemli!

Evet’ mi ‘hayır’ mı derken bir referandum daha geride kaldı ve Türkiye yepyeni bir cumhuriyete kanat açtı. Bu nedenle ne bayram yapmaya ne de kahrolmaya gerek var. Artık bundan sonrası akl-ı selim ile yapılabilecekleri düşünme zamanı.

Sonuçlar üzerine onlarca farklı tahlil yapılabilir ancak birkaç tespitle yetinirsek; seçimin kazananı Erdoğan ve AK Parti olsa da yine de sonuçlar bize parti içinde ciddi problemlerin olduğunu gösteriyor. Kanaatimce bunun iki büyük sebebi olabilir ki bu iki sebep de madalyonun iki yüzü gibi birbirini tamamlıyor.

***

Birinci ihtimal, parti içinde FETÖ etkisinin sanılandan büyük olması. Bu duruma, sayıları çok az olduğu iddia edilse de FETÖ operasyonlarından dolayı pek çok kimsenin canının haklı-haksız yanmasına rağmen parti içindeki FETÖ’cülerin temizlenememiş olması zemin hazırlamış olabilir. Ve pek çok yerde AK Parti teşkilatlarının ‘evet’ için doğru düzgün çalışmadıkları düşünülürse bu ihtimal pek de yabana atılacak gibi görünmüyor.

İkincisi ise aslında birinci ihtimalle birbirini tamamlıyor; partiye gönül verenlerin bir kısmında FETÖ operasyonlarında partinin kendi profesyonel kadroları ve siyasi ayağının büyük oranda es geçildiği düşüncesi ve teklifi bu haliyle yeterli bulmamaları kayba yol açmış olabilir. Hangi tarafın ağır bastığı bilinmez ama önümüzdeki günlerde AK Parti içinde bir hesaplaşma kaçınılmaz görünüyor. Çünkü böyle bir hesaplaşmanın yapılmaması gelecek tüm seçimleri gerek AK Parti ve gerekse Erdoğan için çok zor bir duruma sokabilir ve inandırıcılık sorununa yol açabilir.

Bu nedenle AK Parti ve Erdoğan tarafından zafer sarhoşluğuna kapılmadan kısmen MHP ve de Kürtlerin desteğine rağmen barajın neden güçlükle geçildiğinin sebepleri doğru tahlil edilmeli. Bu yapılamazsa -eğer o günlere kalırsa- 2019 seçimleri çok büyük sürprizlere gebe olabilir. Ve daha önemlisi bazı aklı evvellerin bundan böyle hep sağ-milliyetçi-muhafazakâr liderler devri başlayacak ve sol ve Kemalistlerden kurtulacağız hayalleri de suya düşebilir.

***

Sonuçlar muhalefet açısından da içinde birçok mesaj barındırıyor. Verilen en büyük mesaj, halkla doğru bir ilişki kurulduğu takdirde başarılı olunabileceğinin bir kez daha ortaya çıkması. Sonuçlar bir yönüyle de Erdoğan’ın rakipsiz olmadığını gösteriyor.

Bu toplum; ‘barajı bile zor geçer’ denilenleri 15 yıl nasıl iktidarda tutmuş ve zafer üstüne zafer kazandırmış ise, yarın ‘hiç olur mu?’ denilenlere de kucak açabilir. AK Parti ve Erdoğan efsanesinin yerine yepyeni bir hikaye yazabilir. Bunu yapacak kişinin çok da karizmatik olması gerekmeyebilir. Tek yapması gereken AK Parti’nin bugüne kadar attığı adımların biraz daha fazlasına imza atabileceğine dair halkı inandırabilmesi.

Çok açık olarak iddia ediyorum ki AK Parti’yi 15 yıldır ayakta tutan dinamik olağanüstü bir başarı göstermesinde değil, 15 yıldır ortalama bir devletin yapması gereken asgari yükümlülükleri yerine getirmekte gösterdiği başarıdır. Solcuların yıllardır hayal ettiği sosyal devletin temel hedeflerinin çoğunu AK Parti gerçekleştirdi. Sağlıktan ulaşıma, ticaretten sanayiye birçok alanda Türkiye’nin önünü ve ufkunu açtı. Yarın tüm bunları daha iyi yapabilecek ve Türkiye’nin demokrasi karnesini de düzeltebileceğine halkı inandırabilecek bir parti, hareket sağ ya da sol artık başkanı belirleyebilir. Yeter ki halk ile gönül bağı kurabilsin…

Yıllardır siyasilerin –özellikle muhalefetin- anlamadığı bir gerçek var: İnsanımız bir arada mutlu ve huzurlu yaşamak; kavga ve döğüş yerine güzel bir gelecek hayali kurabilmek istiyor.

Geçmişte nasıl Demirel, Ecevit, Özal, Erbakan halka ümit vaat ettikleri ve bunu da hissettirdikleri için AK Parti gibi seçim kazanmışlarsa yarın da bunu halka hissettirecek herhangi bir kadro ya da lider zafere ulaşabilir. Bence sonuçları bu şekilde okumakta fayda var. Tabii ki neler olacağını bizlere zaman gösterecek!

Karar Gazetesi, 19.04.2017

16 Nisan’ın tevazuya daveti

Beşerî dünya nesneler dünyasından çok farklı. Nesneler dünyasında, nesnelerin kendi aralarındaki ilişkiler veya dışardan gelen etkilerden nasıl etkilenecekleri aşağı yukarı kesine yakın bir şekilde tahmin edilebilir. Beşerî dünyada ise hayat öngörülemezliklerle dolu. Bunun sebebi insanın nesne olmaması, irade sahibi olması ve tercih yapması.

Referandum sürecinde eli kalem tutan, ağzı lâf yapan kimseler olarak birçok analize imza attık. Bazen iddialı tahminler geliştirdik. Referandum gecesi bazılarımızın neredeyse tüm diğer bazılarımızın kimi tahminlerinin saptığını, analizlerinin çöktüğünü gördük.

“Evet” cephesi hesaplarını iki ana partinin oy toplamının yüzde 64 civarında olması üzerine yapmıştı. Beklentilerine göre bu partiler tabanlarına sahip olabilirse oylamadan en az yüzde 60 ile “evet” çıkması mümkündü. Beklenen olmadı. “Evet” kanadı yüzde 50’yi zar zor aşabildi.

Bazı analistler AK Parti artı MHP blokunun milliyetçi bir cephe meydana getirdiğini, bunun Kürt toplumu tarafından bir baskı olarak algılanacağını, Kürtleri “evet” cephesine ve devlete yabancılaştıracağını, hükümetten iyice uzaklaştıracağını ileri sürdü. Bu analiz akla çok yatkın görünmekteydi. Ama 16 Nisan gecesi çöktü. Kürt toplumu kendisinden beklenmeyen oranda “evet” dedi. “Evet” blokunun Batı’daki büyük şehirlerde uğradığı oy kaybını Güneydoğu ve Doğu’daki Kürt oyları telafi etti. Selahattin Demirtaş 7 Haziran 2015 seçim kampanyasını Erdoğan’ı hedef tahtasına oturtan “seni başkan yaptırmayacağız” sloganıyla yürütmüştü. Kaderin cilvesine bakın ki, eğer Erdoğan’ın bir tür “başkan”lığı söz konusu olacaksa, bunun yolunu Kürt oyları açtı.

Referandum ilişkileri ve ittifakları değiştirdi. Birbirine benzerleri birbirinden uzaklaştırdı, birbirine benzemeyenleri birbirine yaklaştırdı. AK Parti’nin tabanına benzer bir tabana sahip olan Saadet Partisi değişiklik paketine şiddetle muhalefet etti. Kürt problemine yönelik hiçbir somut çözüm önerisi olmayan CHP, HDP ile siyasî ittifak kurdu. Kürt hareketinden nefret eden ve Kürt meselesinde en küçük bir diyaloga bile açık olmayan seküler Türk milliyetçisi çevreler, radikal sosyalist, ayrılıkçı Kürt çevreleriyle aynı istikamette oy kullandı.

Bazı tahlillerde, CHP çevrelerinin kendilerini hükümetin baskısı altında hissettiği ve referandumun bu algıyı kuvvetlendireceği söylendi. Son birkaç yılın olayları gözönüne alındığında bunu düşünmemek zordu. CHP çevreleri daima hayat tarzlarına müdahale edileceğinden korktu; maddî temelleri olsa da olmasa da bu tür korkuları ve bunlara dayanan suçlamaları dile getirdi. Ancak insaflı bir inceleme “hayır”  kanadının bu bakımdan muhafazakâr çevrelerden aşağı kalmadığını göstermekteydi. Referandumdan sonra asıl militan ve baskıcı tavır “hayır” kanadından çıktı. Bir örnek vermek gerekirse, İnönü’nün torunu “hayır” diyenleri kastederek “halkın yarısı namuslu ve cesurmuş” dedi. Demek ki diğer yarısı, yani “evet” diyenler  “cesaretsiz ve namussuz”muş.

“Hayır” diyenlerin birçoğu — buna bazı Avrupa ülkeleri de dâhil — referandumun Erdoğan’ın diktatörlüğüne yol açacağını iddia etti Ancak aynı çevreler değişiklik paketi gündeme gelmeden de Erdoğan’ın diktatör olduğunu öne sürmekteydi. Bu söylemden şu sonucun ortaya çıkacağını pek azı fark etti: Madem Erdoğan diktatör, demek ki diktatör olması için cumhurbaşkanlığı sistemine gerek yokmuş. Parlamenter sistemde de bu vuku bulabiliyormuş. O zaman cumhurbaşkanlığı sistemine diktatörlük getirecek diye karşı çıkmak boşa düştü. Demek ki Erdoğan diktatör değil ve referandum iptal edilse Erdoğan’ın diktatör olması önlenmiş olacak.

Referandumda yargı bağımsızlığı elden gidiyor diyenler şimdiki durumda yargının bağımsız olduğunu kabul etmiş oldu. Bunlar ülkede münhasıran yargının yapılanmasından ve işleyişinden şimdiye kadar hiç problem doğmamış gibi konuştu. Vesayet sisteminin sacayağı olarak bürokratik kooptasyon felaketlerini görmezden geldi. Demokrasiyi savunuyoruz deyip demokratik siyasetten tamamen kopartılmış bir yargı sistemini savundu.

Referandum sürecindeki tartışmalarda bazıları başka bazılarını, onların tezlerini analiz etmek yerine yargılamaya yöneldi. Farklı fikirlerdekileri demokrat, liberal, vatansever olmamakla; çıkar için fikir savunmakla; hattâ satılmışlıkla itham etti. Benim favorilerim “bu nasıl liberallik” ve “bu nasıl demokratlık” idi. Bu kafadakiler sanki liberalliğin ve demokratlığın tapusu ellerindeymiş, bunlarla ilgili bilgi ve “doğru” davranış kodları Allah vergisi olacak şekilde kendilerine münhasırmış ve onların görevleri insanları bu açıdan değerlendirmekmiş, yargılamakmış, hattâ infaz etmekmiş gibi davrandı. Sadece ergenler ve ruhsal olarak ergenlik çağı dışına çıkamamış kimseler değil; kerli felli, görmüş geçirmiş (olduğunu sandığımız) bazıları da sağa sola aynı havada suçlamalar yaptı.

Benim referandumdan çıkardığım en önemli sonuçlardan biri şu: Mütevazı olmalıyız. Analizlerimizin mutlaka doğru olduğu, asla ve kat’a yanılmayacağımız zehabına kapılmamalıyız. Akıl ve gözlem gücümüz ne kadar yüksek olursa olsun, toplumsal olaylarda her zaman her şeyi önceden — hattâ sonradan — görüp açıklamaya muktedir değiliz. Yanılan, hatâ yapan, fani varlıklar olduğumuzu bilmeli ve ona göre davranmalıyız.

Serbestiyet, 21.04.2017

16 Nisan’dan sonra AKP ve HDP ne yapmalı?

Kürt oyları, 16 Nisan’dan sonra gündemi en fazla meşgul eden konulardan biri. Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptığı bütün teşekkür konuşmalarında bu bahse özel bir parantez açıyor ve bölgeden gelen “evet” olaylarının önemine değiniyor. Hemen her mecrada Kürtlerin tercihinin manası irdeleniyor. Son iki seçimde AKP’nin bölgede aldığı oylara nazaran “evet” oylarında gerçekleşen artışın edenleri üzerinde duruluyor. Bazen tenakuz halindeki fikirler peşi sıra orta yere dökülüyor.

Doğu ve Güneydoğu’da -kaba bir hesapla-  AKP’nin aldığından 450 bin fazla “Evet” oyu çıktı. Buna mukabil “Hayır” oyları, HDP’nin aldığından 400 bin eksik oldu. Elbette, “evet”teki her artışı AKP’nin, “hayır”daki her eksilmeyi HDP’nin hanesine yazmak doğru olmaz. Lakin bölgede iki partili bir siyasi hayat var; siyasi alanın çok büyük bir bölümünü bu iki parti dolduruyor. Dolayısıyla AKP ve HDP’nin referandumdaki konumlanışlarına verilen oylar, bir eğilimi göstermesi açısından büyük bir önem taşıyor.

Hemen belirtmek gerekir ki, aslında ortada çok büyük bir sürpriz yok. Bölge dinamiklerini yakından takip edenler, 16 Nisan’da –daha önceki seçimlerden AKP’ye verilenden daha- yüksek bir “evet” çıkacağını tahmin ediyorlardı. Böylesine bir tahmini mümkün kılan birçok unsur sahada kendini beli ediyordu. Mesela:

  • AKP’ye oy veren Kürtlerin kendi partilerine bağlılıkları sürüyor, hem Türkiye’nin demokratikleştirilmesi hem de Kürt meselesinin çözümünde halen tek adres olarak AKP’yi görüyorlardı.
  • AKP ve HDP’nin etki alanı dışında kalan Kürtlerin bir kısmı direkt, bir kısmı da endirekt olarak “Evet” blokunun içinde yer alıyorlardı.
  • “1982 Anayasasının en büyük mağduru Kürtler, darbe anayasasını savunmak Kürtlere kalmadı” hissiyatı yaygındı.
  • Kürt meselesinin parlamenter sistem içerisinde çözme olanağının olmadığı, başlangıçta eksik ve aksak olsa da başkanlık sistemine geçmenin çözüm için yeni kapılar aralayabileceği umudu
  • Hendek ve barikatlardan ötürü PKK’ye duyulan tepkinin devam ediyordu.
  • 7 Haziran sonra gerek kendi tabanı ve gerek genel olarak Kürt seçmen ile arası açılan HDP, bu mesafeyi azaltacak bir siyaset geliştiremiyordu.

Şüphesiz bunlara başka faktörler de eklenebilir. Neticede 16 Nisan’daki tablo ortaya çıktı. Şimdi mühim olan, bölgenin iki büyük partisi AKP ve HDP’nin bu tabloyu nasıl anlamlandıracakları. Zira bundan sonraki süreçte partilerin siyasetini büyük ölçüde bu tabloyu nasıl yorumladıkları tayin edecek.

Güvenlik siyasetinin onayı mı?

Kulislerden yansıyan bilgilere göre AKP kurmayları 16 Nisan’da elde edilen nispi başarıyı dört faktöre bağlıyorlar:

  • Halkın bölgede sürdürülmekte olan asayişçi siyasetin arkasında durması
  • Hendek ve barikatların sebebiyet verdiği tahribatın giderilmesi
  • Bölgeye dönük ekonomik desteklerden ve teşvik paketlerinden duyulan memnuniyet
  • Başta belediyelere atanan kayyumlar olmak üzere kamu görevlilerinin gösterdiği performans

Siyasi bir olaya tek bir nedene bağlanamaz. AKP’yi sevindiren referandum sonuçlarında, muhtemelen bahsi edilen faktörlerin –değişen oranlarda- tesiri olmuştur. Seçmenler tercihlerini şekillendirirken Gündelik hayatı normale döndüren güvenlik tedbirlerinin alınması, çöken ekonomiyi ayağa kaldırmak için birtakım teşviklerin yapılması, yıkılan şehirlerin rehabilite edilmesi, iktidarın desteğiyle beledi hizmetlerin artırılması, vb. uygulamaları da dikkate almışlardır şüphesiz.

Bununla birlikte “evet”teki artışı sağlayan temel saikin bunlar olmadığı kanısındayım. Referandum öncesi yaptığımız saha çalışmalarında özelde AKP taraftarlarında, genelde ise “evet” tercihinde bulunacak olan seçmenlerde öne çıkan bir husus vardı: Onlar, Kürt meselesinin CHP ya da MHP ile değil ancak AKP ile bir çözüm yoluna girebileceğin, bu konuda Erdoğan’ın ve AKP’nin dışında bir alternatif bulunmadığını düşünüyorlardı. Bu nedenle, anayasa değişiklik teklifini bazı eleştiriler olsa da ya da MHP ile yapılan ittifaktan büyük bir rahatsızlık duysa da, siyaseten Erdoğan’ın elin güçlü tutmak için “evet” verilmesi gerektiğini belirtiyorlardı.

Burada kritik nokta MHP ile yapılan ittifaktı. “Acaba MHP ile kurulan ortaklık, Kürt meselesinin çözümünü imkânsız hale getirir miydi?” AKP’li Kürtler MHP ile birliktelikten hoşnut değillerdi. Ancak partilerini böyle bir beraberliğe HDP’nin mecbur ettiğini söylüyorlardı. Ayrıca bunun bir seçim ittifakı değil referandum için yapılan geçici bir beraberlik olduğunu belirtiyorlardı. Dolayısıyla “evet” çıkması halinde Erdoğan’ın kendini güçlü hissedeceği ve rahatlayacağı, çözüm için şartlar oluştuğunda MHP ile kurulan geçici işbirliğinin bir engel oluşturmayacağını düşünüyorlardı.

Ezcümle, en azından bizim tespit edebildiğimiz kadarıyla, AKP’li olsun ya da olmasın “evet”çileri hareket geçiren “barış”a dair duydukları umuttu. Bu, diğer faktörlere bir değer biçmedikleri manasını vermez, ancak onları motive eden asıl kaynak barış ve çözüm beklentisiydi. Tüm diğer gelişmeler barışa ve çözümü yaklaştırdıkları nispette bir kıymet kazanırdı. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan bölgede birçok ekonomik vaatte bulundu, ama kitleleri heyecanlandıran ve akılda kalan bu vaatler değil, “Silahsız olmak koşuluyla herkesle her projeyi konuşuruz”  cümlesi oldu.

Bu itibarla Erdoğan’ın ve AKP’nin bölgedeki referandum sonuçlarına bir de bu nazarla bakmaları gerekir. Güvenlikçi perspektife aşırı bir önem atfetmek ve salt hizmet siyasetine bel bağlamak, ters sonuçlar doğurabilir. Unutulmamalı ki, 7 Haziran’dan sonra HDP’nin kendisine verilen desteği yanlış yorumlaması, partinin üzerine oturduğu güçlü zeminin aşınmasına neden olmuştu. Benzer bir yanlış okuma halinde gelecek seçimlerde oylar AKP ve Erdoğan’ın beklentilerini aksi yönde dalgalanabilir.

HDP tarafı

16 Nisan HDP’ye de çok şeyler söylüyor. HDP güç bir süreç yaşıyor. Başta Eşbaşkanları olmak üzere 12 milletvekilleri tutuklu. Partinin mensupları ve teşkilatları sürekli takibat altında, hukuki bir girdaptan geçiyor.  Şartlar HDP’yi kendi içine gömülmeye, daha çok kendi problemleriyle alakadar olmaya zorluyor.

16 Nisan sonuçları HDP açısından değerlendirildiğinde iki tespit yapılabilir: İlk olarak, bazı kesimlerin iddia ettiği gibi HDP bitmiş-tükenmiş değil. Bütün menfi şartlara rağmen Güneydoğu’da 5 ilde (Diyarbakır % 67, Batman % 64, Siirt % 52, Mardin % 51, Şırnak % 71), Doğu Anadolu’da ise 4 ilde (Ağrı % 57, Hakkâri % 67, Van % 57, Muş % 50)  seçmenlerin yarısından fazlasının desteğini alıyor. Seçmeni, HDP’nin siyasi alandaki varlığını muhafaza ediyor ve buna hayati bir anlam yüklüyor.

Ama ikinci olarak, HDP’nin oy havuzunda çatlaklar var. En güçlü olduğu illerde yaşanan ı oransal gerileme bunun çarpıcı bir göstergesi. Bu çatlağı sadece mevcut olumsuz şartlarla açıklamak, yanlış bir değerlendirme olur. Temel sorun, HDP’nin 7 Haziran’dan sonraki siyasi travmayı henüz atlatamamış olmasıdır. Bu nedenle HDP öncelikle kendi politik tercihlerine dair sağlıklı bir özeleştiri sürecini işletmelidir.

HDP’yi bir imtihan bekliyor. Partinin bir yandan hak arama mücadelesini şiddetten mutlak bir şekilde arındıran yeni bir politik dil kurması, diğer yandan da buna uygun bir siyasi tutum alması gerekiyor: HDP’nin yeni bir ivme yakalaması bu sınavı geçmesine bağlı; yoksa havuzdaki çatlağın büyümesinin önüne geçemez.

Al Jazeera Turk, 20.04.2017

Referandum sonrasında Türkiye

16 Nisan referandumu, AK Parti önderliğindeki çevre güçlerinin 1950 ile başlayan 2002’den sonra ivme kazanan süreçte eski elite karşı kazanımlarını kurumsallaştırma yolunda attıkları önemli bir adım hüviyetinde. Aralarında bu satırların yazarının olduğu bir çok ismin de belirttiği gibi, teklifin liberal demokrasinin pekiştirilmesine ne kadar hizmet edeceği tartışmalı. Teklifin yüzde 51.4 gibi bir oranla kabul edilmiş olması, bu kaygıların seçmenler tarafında da hissedildiğine delalet ediyor. Şüphesiz ki düşük bir evet oranı yanında, referandumun olağanüstü hal koşullarında yapılmış olması, hayır kampanyası yapanların çeşitli engellemelerle karşılaşmaları, seçimlerde usulsüzlükler yapıldığına dair iddialara YSK’nın ikna edici cevaplar vermekte zorlanması değişikliklerin meşruiyetini sorgulamaya hazır kesimleri cesaretlendirdi. Bu, en hafif tabirle talihsiz bir başlangıç. Öte yandan biliyoruz ki anayasaların başlangıçta arzu edilen yüksek siyasi meşruiyet seviyesine erişememeleri, onların mutlaka başarısız olacakları anlamına gelmez. Başlangıçta düşük olan meşruiyet algısı  yeni sistem iyi çalışırsa artabilir.

Seçim çevreleri bazında ayrıntılı araştırmalar yapılmadan konuşmak zor olsa da sınırlı verilerden yola çıkarak referanduma dair ihtiyatlı yorumlar yapılabilir. Hemen belirtelim, anayasa değişiklik teklifi ile bu teklifi destekleyen ya da karşı çıkan partilere verilen destek arasında net bir ayrım yapmak imkansızdır ancak oylananın siyasal partiler değil anayasa değişiklik teklifi olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Seçmenin evet oyu vermekle birlikte taslağa yönelik kaygı ve tereddütlerinin olduğu açıktır. Yüzde 51.4 oranını başka türlü okumak abartılı olur. Ayrıca, referendum sonuçlarını AK Parti’ye yönelik bir uyarı olarak okumak  yanlış  olmaz. Özellikle de Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır. Beklentilerin yükseltilmiş olması, partililer arasında bir burukluk yaratmış olsa da AK Parti istediğini almıştır, hükümet sistemi değişmiştir. Hele hele Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın resmen Genel Başkan olduğu bir AK Parti’nin kendini yenileyebilme potansiyelini küçümsememek gerekir.

Benzer şekilde, yüzde 48.6 lık bir hayır oyu, teklifin çözdüğünden daha fazla sorun yaratacağını düşünenlerin sayısının yüksek olduğunu gösteriyor. Bu oran propaganda sürecindeki bütün olumsuz şartlara rağmen Türkiye’de demokratik tepki mekanizmalarının  çalıştığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Ayrıca, Türk seçmeninin sonuca etki edecek kadar önemli bir kesiminin katı parti aidiyetlerinden ziyade pragmatik kaygılarla oy verdiği, beklentiler karşılanmadığında da alternatif aramaya yöneldiği  tezini  destekler. Bu oran, hem AK Parti’nin seçimlerle alt edilemeyeceği tezini işleyenlerin elini zayıflattığı hem de partililere kendilerine verilen desteğin koşula bağlı olduğunu hatırlattığı için de demokrasimiz açısından olumludur. Öte yandan referandumdaki hayır oyunun bileşenlerinin sadece AK Parti karşıtlığı ile bir araya gelebildiği, hayır cephesini oluşturan siyasi aktörleri birbirine bağlayan asli unsurun bu olduğunun da altı çizilmelidir. Benzer bir oranın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yakalanabilmesi bu bileşenlerin tamamına hitap edebilecek bir aday bulunmasına bağlıdır ki bunun kolay olmadığı da açıktır.

KÜRTLERDEN GELEN ‘EVET’ OYLARI

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin birçok ilinde AK Parti’nin 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde aldığı oy toplamından daha fazla evet oyu çıkmıştır. Seçimlerde HDP’ye oy verdiğini varsayabileceğimiz seçmenlerin bir kısmının taslağa evet oyu verdiğini düşünmek yanlış olmaz. Bu, PKK’nın hendek siyasetine gösterilmiş bir tepki olduğu kadar, bu siyaseti sorgulamayan HDP’ye de bir uyarı olarak görülebilir. Ayrıca bu sonuç, Kürtlerin önemli bir kesiminin, güçlü bir Cumhurbaşkanın Kürt meselesi konusunda adım atabileceğini düşündükleri anlamına da geliyor.

Bundan sonra neler olabilir? Kısa dönemde, Türkiye’de demokrasinin istikrarı kendisi de bir koalisyon olan AK Parti ile eski elit diyebileceğimiz, yine homojen olmayan diğer blok içindeki “ılımlı” unsurların ne kadar etkili olacaklarına bağlı. Eski elit, ayrıcalıklarını yitirdiği için rahatsız. Yeni gerçekliği kabullenmekte zorlanıyor. Kibirli üslup, üstü örtülü tehditler ve toptancı bir yaklaşımla  iktidarın her yaptığına karşı çıkmak siyaset yapmak olarak sunuluyor. Eski elitin bir kısmı AK Parti’yi tahrik ederek onu hatalar yapmaya, temel hak ve hürriyetleri daha da sınırlamaya itmeye ve böylece muhtemel bir askeri kalkışmada “mazeret“ olarak kullanılabilecek malzemeler üretmeyi deniyor. AK Parti içindeki otoriter dışlayıcı damarın varlığı ise ayrı bir sorun. Bu damar Türkiye’nin siyasal çoğulculuğunu kabul etmekte zorlanıyor, eleştirilere tahammülü zayıflık olarak görüyor. Muhalefetin kutuplaştırmayı arttırma isteğine coşkuyla cevap vermekten kaçmıyor. Hukuku bir arada yaşamayı mümkün kılan herkesin garantisi olabilecek unsur olarak değil, iktidarı zayıflatan ayak bağı  olarak algılama eğiliminde. Demokrasiyi seçimlere indirgeyen, diğer denge, kontrol ve hesapverirlik mekanizmalarını örtük vesayet biçimleri olarak gören bir anlayış bu. Bu çizgi parti tabanının haklı korku ve kaygılarını kışkırtmaktan geri kalmıyor. Eski elitin ılımlı unsurlarının korku ve kaygılarını gidermeye çalışmanın kendi uzun dönemli çıkarlarına uygun olabileceği ihtimalini düşünmüyor. Tam tersine muhaliflere yönelik kucaklayıcı adımlar atmanın zaafiyet olarak algılanacağı söyleniyor. Bu kesim için demokrasinin olmazsa olmazı olan uzlaşma kavramı, yenilgi ve geri çekilme  çağrışımı yapıyor. Hukuka saygılı devletin zayıf devlet olduğu düşünülüyor. Oysa tam da bunlar yapıl(a)madığı için iktidarın meşruiyeti zayıflıyor, muhalefet daha da bilenmiş bir hale geliyor.

Esasında iki aşırı uç birbirini besliyor. Her iki kanadın aşırı unsurları bir diğerini işaret ederek kendi pozisyonlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Böylece bırakın somut meseleler üzerinde ortak noktalarda buluşmayı, diğerinin varlığına tahammülü bile imkansız hale getiren bir siyasi atmosfer ortaya çıkıyor. Şüphesiz ki biz ve onlar ayrımı siyasetin özünü oluşturur. Bu ayrımın üzerinde şekillendiği  zemini oluşturan farklılıklar ve ekonomik, siyasi ve kültürel çıkar çatışmaları da yok edilmesi gereken olgular değildir. Lakin liberal demokrasinin yaşayabilmesi için ötekilerin “düşman” olarak değil “rakip” olarak görülmeleri gerekir. Bu kısır döngünün kırılması için eski elitin önderliğindeki muhalefetin kendine çeki düzen vermesi tabii ki son derece önemli. Fakat AK Parti’nin reformcu kimliğine geri dönmesini muhalefetin normalleşmesi şartına bağlamak anlamsız olur. Liberal çevrelerde muhalefetin yanlışlarını işaret etmek, AK Parti’yi eleştirmekten kaçınmanın kolaycı bir yolu haline gelmiş gibi görünüyor. Oysa kaybedenlerin tepki göstermeleri normal. Önemli olan bu tepkilere karşı sizin ne yaptığınızdır. Dolayısıyla asıl büyük sorumluluğun iktidarı kullananlarda olduğunun altı çizilmelidir.

BASKICI EĞİLİMLER

Referandum sonuçlarının AK Parti için bir uyarı olduğu kesin. Fakat bu parti içindeki dışlayıcı ve otoriter eğilimleri frenlemeye yetecek midir? Bu soruya evet demek kolay değil. Birincisi, otoriter ve dışlayıcı eğilimlerin savunucuları iktidarda olmalarının avantajlarını kullanarak kendilerini her hal ve koşulda destekleyen küçük ama son derece örgütlü ve etkili bir çevre oluşturabildiler. Bu çevrenin sözü edilen politikaların sürdürülmesinde büyük çıkarları var. Dolayısıyla sorun sadece demokratik değerler ya da  bilinç eksikliği değil aynı zamanda çıkar meselesi. İkincisi, artık denge ve denetleme mekanizmaları son derece zayıf, yürütme organında güç yoğunlaşmasını öngören bir hükümet sistemimiz var. Bu sistemin çok büyük ihtimalle AK Partili olacak bir Cumhurbaşkanını daha uzlaşmacı olmaya itme ihtimali de zayıf. Üçüncüsü, eski elitin AK Parti üzerinde demokratik yolları kullanarak baskı yapmak yerine eski iddialarına ek olarak referandum sürecindeki şaibe ve usulsüzlükleri de işaret ederek yeni bir kutuplaşma ve kışkırtma kampanyası açma ihtimali daha yüksek. Ve nihayet, bütün dünyada liberal demokratik değerlerin sorgulandığı, otoriter popülist dalganın yükseldiği bir dönemdeyiz.

Ortaya çıkan tablo iç açıcı olmayabilir.  Ancak siyasette yirmi dört saatin bile uzun bir süre olduğu, yeni fırsat ve imkanların doğabileceği, siyasi aktörlerin geçmişteki davranışlarının gelecekteki eylemlerini belirlemediği de unutmamalı. Liberal demokrasi dünyanın hiçbir yerinde kolayca kurulmadığı gibi kurulanların da varlıklarını sürdürmeleri kolay olmamıştır. Liberal demokrasiyi önemseyenlerin  karamsarlığa kapılmadan  çaba  göstermeleri tek yoldur.

Türkiye’nin üretim, eğitim ve iletişim merkezleri olan önemli büyükşehirlerindeki “hayır” oylarının evet oylarını geçmesi anlamlıdır. Uyarı olmakla birlikte, bu sonucun AK Parti açısından sonun başlangıcı ya da bir Pirus zaferi olduğu iddiaları ise abartılıdır.

Karar Gazetesi, 22.04.2017

Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni zorunlu kılan sebepler

Referandum oylaması bugün yapılıyor. Bütün tartışma ve tanıtım faaliyetlerinden sonra, asli kurucu iktidarın sahibi olan halk bizzat sözünü söyleyecek. Artık nihai kararı doğrudan halk verecek. Demokrasi dediğimiz de esasen böyle bir şeydir. Bizlere düşen, söylenebilecek bütün sözleri söyledikten sonra halkın kararına rıza göstermektir.

Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ni öngören anayasa değişikliğini zorunlu derecede lüzumlu kılan sebepler son derece önemlidir. Yani bu değişiklik, fantezi değil, bir zaruretten kaynaklanmaktadır. Bir diğer ifadeyle, buradaki zorunluluk, üç aylık bir otomobilin, hiçbir arıza olmadığı halde, sırf fantezi olsun diye değiştirilmesi haline değil, 50 yaşında olan ve her gün bir tarafında arıza meydana gelen bir otomobilin değiştirilmesindeki zorunluluk haline benzetilebilir. Bu değişikliği zorunlu kılan sebepler dört grupta toplanabilir.

Birincisi, mevcut parlamenter sistemde, Türkiye’ye mahsus siyasi kültürel sebepler neticesinde yürütme içerisinde iki başlılık ortaya çıkmıştır. Esasen parlamenter sistemin en belirgin vasıflarından birisi de devlet başkanının (parlamenter monarşilerde kral, parlamenter cumhuriyetlerde Cumhurbaşkanı) sembolik yetkilere sahiptir. Devlet başkanı, genellikle manevi bir makamdır, bazı siyasi etkinliği olmayan yetkileri yanında ülkenin ve milletin birliğini, bütünlüğünü temsil eder, hükümetin çoğu kararlarını imzalasa da, fiiliyatta etkin olmaz. Siyasi etkinlik Başbakanın başkanlığındaki Bakanlar Kuruluna aittir. Yetkileri ve siyasi etkinliği itibariyle zayıf bir devlet başkanı, güçlü bir Başbakan ve Bakanlar Kurulu söz konusudur. Bu özellik sebebiyledir ki, yetki ve sorumlulukta paralellik ilkesi gereği, devlet başkanının siyasi sorumluluğu mevcut değildir. Siyasi sorumluluk, geniş yetkileri olan Başbakan ve Bakanlar Kuruluna aittir. Devlet başkanının hukuken ya / ya da fiilen güçlü olması halinde, hem parlamenter sistemle çelişik bir durum ortaya çıkar, hem yetki ve sorumlulukta paralellik ilkesi ihlal olmuş olur, hem de yürütme içinde çatışmalar ortaya çıkar.

Türkiye’de bu üç durum da söz konusu olmuştur. Yani, 1924 ve 1961 Anayasaları zamanında Cumhurbaşkanının yetkileri nispeten parlamenter sistemle uyumlu olduğu halde, cumhurbaşkanları, bazı istisnalar hariç tutulursa, fiilen etkin olmaktan imtina etmemiştir. 1982 Anayasası’nda hem Cumhurbaşkanı oldukça güçlü yetkilerle donatılmış, hem de cumhurbaşkanları bu yetkileri fiilen kullanmaktan kaçınmamıştır. Bu durum, çoğu kereler Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında siyasi etkinlik çatışmalarına sebep olmuş, üst düzey atamaları yapılamamış, Bakanlar Kurulu tarafından alınan kararlar imzalanmamak suretiyle sistem tıkanmıştır. Bu tıkanmışlık zemininde, dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Anayasayı Başbakan Bülent Ecevit’e fırlatması büyük bir ekonomik krize sebep olmuştur. Oysa etkin yönetim, her şeyden önce yönetimde birliğin ve tecanüsün varlığını lüzumlu kılar. Yetki sahiplerinin birbirlerini kilitledikleri, etkin yönetimin lüzumlu kıldığı kararların ya hiç alınamadığı ya da geç alındığı ortamlarda, istikrarlı ve gelecek vaad eden bir yönetim icra edilemez. Her bir kilitlenme ve çatışma, beraberinde değişen ölçülerde krizleri tetikler, bunlar bazen birike birike büyük krizlerin de yaşanmasına sebep olabilir.

İkincisi, parlamenter sistemler koalisyonlara sebep olabilmektedir. Her ne kadar güçlü ekonomilere sahip çoğu ileri demokrasilerde koalisyonların işleyişinde belirgin sorunlar yaşanmasa da, geçmiş yıllarda başta Fransa ve İtalya olmak üzere birçok ileri demokraside de koalisyon temelli sorunların yaşandığına şahit olunmuştur. Benzer sorunlar, çok daha derinlemesine olarak Türkiye’de yaşanmıştır. 1961-1965, 1971-1980, 1989-2002 yılları arasında yaşanan koalisyonlar döneminde, Türkiye yönetilemez hale gelmiş, işlemeyen bir yönetim durumu ortaya çıkmıştır. Yürütme içinde Başbakan ile Cumhurbaşkanı arasında yaşanan çatışmaların bir benzeri Bakanlar Kurulu içerisinde Başbakan ile koalisyon ortakları arasında yaşanmış, çoğu kereler Bakanlar Kurulunda kararlar alınamaz hale gelmiştir. Dahası Başbakan koalisyon hükümetine tam manası ile hâkim olamadığı için, hükümet içi uyumsuzluklar neticesinde hükümet programının uygulanmasında da sorunlar yaşanmış, yapılan disiplinsiz kamusal harcamalar neticesinde bütçe disiplini ortadan kalkmış, bu da bazı kereler büyük ölçekli (1994 ve 2001 Krizlerinde olduğu gibi) ekonomik krizlere sebep olmuştur. Başbakan, bir yandan Cumhurbaşkanını diğer yandan koalisyon ortaklarını ikna etmek zorunda kaldığı için, çoğu kereler alınamayan ya da geç alınan kararlar sebebiyle, ülke yönetiminde tıkanmalar yaşanmıştır.

Vesayetçi misyonu üstlenme

Yönetimde tekli yapıya sahip ülkelerde ülke yönetimi, bir aracın tek şoförle sürülmesine benzetilebilirse, Cumhurbaşkanı Başbakan ikiliği yanında bir de koalisyonların olduğu dönemlerde ülke yönetimi, bir aracın iki, bazen üç ya da dört şoförle sürülmesine benzetilebilir. Çok şoförlü bir araçla, yönetimde teklik ve yeknesaklık gösteren diğer tek sürücülü araçlara ulaşılabilmesi ne kadar imkânsız ise, kendi içerisinde çatışma içerisinde olan iki başlı ve koalisyonlu bir yönetim anlayışıyla, yönetimde teklik, istikrar ve bütünlük arz eden ülkelere, ekonomik, sosyal, kültürel, uluslararası etkinlik bağlamında ulaşabilmesi mümkün ve muhtemel değildir. Yönetimde teklik ve yeknesaklık arz eden ülkelerle etkin bir yarış içerisine girebilmenin yegâne yolu, koalisyonlara son verilmesidir. Aksi halde, daha uzunca yıllar etkin bir şekilde yönetilemeyen, ara ara iktisadi krizler yaşayan, bazı kereler askeri darbelere de maruz kalan bir ülke olarak yaşamak, Türkiye için mukadder olmaya devam eder.

Üçüncüsü, Türkiye’de bazı istisnalar hariç tutulursa, çoğu kereler Cumhurbaşkanları bir vesayet makamı olarak işlev görmüştür. Zaten Cumhurbaşkanlarının anayasal olarak yetkileri az olduğu halde, fiiliyatta güçlü olmalarının geri planında bu vesayetçi anlayış yer almaktadır. Halk TBMM üyelerini seçmekle yetinmiş. Fakat bazı kereler, halkın tasvip etme ihtimali çok düşük olan kişiler, TBMM’ye dayatmalarda bulunularak Cumhurbaşkanı seçtirilmiş, bunlar da kendilerine yüklenen vesayetçi misyonu üstlenerek, bazen Hükümetin, bazen de Meclisin kararlarını engelleme yoluna gitmişlerdir. Bu engellemeler, çoğu kereler halkın çoğunluğunun iradesi ile çelişir nitelikte olmuştur. Esasen vesayetin temeli, halkın çoğunluğuna güvenmeme, onların yetersiz olduklarına inanma şeklinde tezahür eder. Bu inançsızlık ve güvensizlik neticesinde, Cumhurbaşkanları, halkın çoğunluğunun demokratik iradesini engellemiş, hem sistemin tıkanmasına sebep olmuş, hem de halkın çoğunluğunun demokratik iradesi engellenmiş olmaktadır. Oysa, demokrasilerin temel ilkelerinden birisi de seçilmişlerin üstünlüğü ilkesidir. Bu durum, hem demokrasinin gelişmesine mani olmuş, hem de sistemsel sorunlara ve toplumsal, siyasal hayatta değişen şiddetlerde çatışmalara sebep olmuştur. Demokratik iradenin hâkim kılınması, vesayetçi anlayışın yerini demokratik iradeye bırakmasını zorunlu kılar.

Dördüncüsü, mevcut parlamenter sistem içerisinde hantal ve işlemeyen bir bürokratik yapı mevcuttur. Mevcut yapıda tembel, atıl olan bürokratları çalıştırabilecek, onları etkin kılabilecek bir mekanizma mevcut değildir. Her ne kadar hükümetler değişse de bürokrasi çoğu kereler çakılı kalmakta, çalışmayan bürokratlar sistemden dışlanamamakta, dışlananlar ya da yerleri değiştirilenler, mahkeme kararı ile geri dönebilmektedir. Kısaca hantal ve işlemeyen bir bürokratik yapıyı koruyan bir mekanizma mevcuttur. Bu yapı içerisinde bürokrasinin dinamizm kazanabilmesi, bürokratların dinamik bir hükümete ve bakanlıklara ayak uydurabilmemsi mümkün değildir. Bu imkânsızlık ya da zorluklar aşılmadıkça etkin, istikrarlı ve sürdürülebilir bir yönetim mümkün değildir. Bu durumda, yürütme içerisinde ikiliklerin ortadan kalkması, sistemsel tıkanıklıklara sebep olabilen koalisyonlara son verilmesi, vesayetçi bir düzenden, yürütmeyi doğrudan halkın belirlediği demokratik bir yürütme anlayışına geçilebilmesi, hantal bir bürokratik yapıdan, Cumhurbaşkanının kendi vizyonuyla uyumlu bürokratlarla çalıştığı, bürokrasinin tam bir dinamizme kavuştuğu bir sisteme geçilebilmesi için, Cumhurbaşkanlığı Sistemini öngören anayasa değişikliğinin referandumda halkın çoğunluğunun evet oyu ile kabul edilmesi gerekir. Türkiye’nin ileri ve güçlü demokratik ülkelerle yarışır hale gelebilmesi ve etkin yönetimi için bu değişiklik zorunlu derecede gereklilik arz etmektedir. Aksi halde, Türkiye daha çok zorluklarla mücadele etmeye devam eder fakat bir arpa boyu yol alamaz. Nitekim Türkiye’nin ilerlemesinden ve büyümesinden ciddi manada rahatsız olan bazı Batılı devletler, bütün uluslararası teamülleri ve kuralları alt üst ederek hayır kampanyası yürütmektedir. Bu canhıraş çabalar bile, bu değişikliğin Türkiye’nin istikbali için ne derece lüzumlu olduğunu ayan beyan ortaya koymaktadır.

Star Açık Görüş, 15.04.2017

Türkiye’nin Meşru Muhalefet İhtiyacı ve Muhalif Aydın’ın Sorumluluğu

HDP Genel Başkan Yardımcısı ve Bingöl Milletvekili Hişyar Özsoy referandum sonucunda eğer ‘Evet’ sonucu çıkarsa, bu sonucu şimdiden gayrimeşru sayacaklarını ilan etti. Bu lafı söylemesine gerek yok, Erdoğan veya herhangi bir AK Parti’li ima dahi etse veya çarpıtılmaya müsait bir cümle kursa yer yerinden oynar, “çarpıtıyorsunuz” dediğimizde de “e ama cumhurbaşkanı söyleyince başka olur dikkat etmeli filan feşmekan” diye yapılmadık “demokratik tahlil” kalmazdı. Peki bir “muhalefet partisi” vekilinin, bir demokraside tamamen demokratik yollarla önümüze gelmiş bir sandıktan çıkacak sonucu, sırf kendileri muhalif diye gayrimeşru ilan etmesi ne demektir? Cumhurbaşkanının ne söyleyip ne söylememesi gerektiğinden, nasıl bir dil kullanması gerektiğine ve nasıl kucaklayıcı konuşmak “zorunda” olduğuna kadar her şeyi yazan kalemlerin, o demokrasinin “olmazsa olmazı” konumundaki kişi bizzat demokrasinin en temel kurallarını ihlâl edeceğini söylediğinde iki kelime etmesi gerekmez mi? Aslında cevap basit, eğer sözünün kıymetini yere düşürmek istemiyorsa konuşması lazım, öyle bir kaygısı yoksa cumhurbaşkanı ve iktidar eleştirisine devam edebilir; “steril muhalif” olmanın güvenli sularında pozisyonunu koruduğunu düşünebilir.

Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin cari sistemini, demokratik olması arzulanan fakat çakma Sovyet cumhuriyet ile başarısız bir Batı diktatörlüğü arasında bir şey olarak “yanlış” kurulan bir “Kemalist Kadro Diktatörlüğü” olarak tanımlıyorum. 16 Nisan’da bu “yanlış”ın düzelme yoluna girmesi için Evet dedim. Çok şükür, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere, “milli demokrat seçmen”in hep kurallar içinde kalarak, meşru zeminde emek emek devam ettirdiği “milli demokrasi”mizi inşa süreci devam ediyor. Bu süreç 16 Nisan’da başlamadı, çok öncesinden her türlü siyaset dışı müdahaleyi bertaraf ederek 16 Nisan’da en önemli sözünü söyledi ve söylemeye devam ediyor.

Türkiye’nin kuruluşundan beri var olan “çapsız muhalefet” meselesi artık 2000’lerde tıkandığı için yaşıyoruz bu travmaları. İktidardaki kadro ve özelde “Erdoğan nefreti” gözlerini kör ettiği için, demokrasinin “olmazsa olmazı” veya “alamet-i farikası” olan “muhalefet”e hiç bakmayan, muhalefeti hiç eleştirmeyen, muhalefetten siyaset ummayan zihniyet, sadece iktidar üzerinden yaptığı eleştiri ile demokrat olduğunu zannediyor ve memlekete iddia ettikleri “iktidarın otoriterliği”nden çok daha büyük zarar veriyorlar. Sözde muhalefetin her fırsatta topu taca atıp siyaset dışı unsurları sahaya davet etmesi kadar, bu muhalefetten hesap sormayan “aydın” da bu kural ihlâlinde sorumluluk sahibidir. Nasıl ki bizi iktidara kanalize olmakla itham edip, iddia ettikleri “otoriter” yönetimi meşrulaştırmakla suçluyorlarsa, kendileri de muhalefetin siyaset dışı unsurların sahaya inmesine neden olan siyasetini görmezden gelerek o gayri meşruluğa zemin hazırlıyorlar. İddia ettikleri otoriter yönetim vaki olmadığı için ithamlarının bir değeri yok fakat muhalefetin yürüttüğü “kayıt dışı” siyasetin en büyük meşruluk kaynağı kendileri oluyorlar.

Referandum içeriğini dahi okumayan, hamaset üzerinden kampanya yürüten bir muhalefete soru sormayı dahi akıl etmeyecek bir sözde “demokrat kamuoyu” memleketin yol alması önündeki en büyük engel. Memleketin esas demokratik kamuoyu olan “milli demokrat seçmen” her seferinde bu yalanlarla mücadele ederek, bütün tahrik, zorbalık ve ahlâksızlıklara rağmen şiddete başvurmayıp sandıkta gereğini yaparak memleketi şimdiye kadar bütün badirelerden atlattı ve hâlâ böyle yapıyor.

16 Nisan’da da çapsız muhalefeti dikkate almayıp son günlerde çok isabetli bir tanımlamayla tartışılan “milli demokrasi” kavramını yerleştirdi ve “milli demokratlar” her şeye rağmen memleketin refahı ve demokrasisi için gerekeni yaptı. “Kadro diktatörlüğü”nün elinden vesayet araçlarını alıp demokrasisini rayına sokacak olan hamleyi yaptı.

Kemal Kılıçdaroğu, her zaman olduğu gibi, yine siyaset üretmek yerine toplumsal barış ortamını ve kurallara uygun davranan siyaset kurumunun meşru temelini dinamitleyip kaçtı. Aslında “referandum sonucunu tanımıyoruz” açıklaması yapacakken, ne olduysa daha belirsiz bir açıklamayla bunu ima edip, ihalenin geri kalanını siyaset dışı unsurlara pasladığı görülüyor. Nitekim başlatılmaya çalışılan Gezi benzeri “Hayır Bitmedi” eylemleri, çok aşina olduğumuz bazı “mekanik”leri harekete geçirmekten başka bir anlamı ve fonksiyonu olmayan bir şey, artık bu filmi izlemekten bıktık.

İktidar eleştirisinde pek cevval kalemler, referandum sonucunda %48’lik bir siyaset imkânını görmezden gelip hâlâ siyaset dışı unsurları sahaya devam eden muhalefete göz yumarak bu suça ortak oluyorlar.

Referandum, usul kuralları ve demokrasi

Demokrasi hemen hemen her toplum kesiminde yüceltilen bir değer ve durum olduğu için, demokrasiye yönelik eleştiriler çok az. Dile getirilebilenler daha da az. Oysa Platon’dan beri süregelen demokrasi eleştirilerinden öğrenilecek çok şey var.

Bazı eleştiriler çok haklı görünüyor ve demokraside mutlaka reform gerektiriyor. Ancak, bu daha iyi bir siyasal yönetişim modeline sahip olduğumuza ve hemen yarın demokrasiden vazgeçebileceğimize işaret etmiyor. Jason Brennan gibi neo-klasik liberal ve Hans Herrmann-Hope gibi anarko-kapitalist  yazarlar tarafından dile getirilen eleştiriler, ufuk açıcı olmakla beraber işlerliği olan modeller ortaya koyamıyor. Onyıllar önce Hayek de demokraside reformu hedefleyen düşünceler geliştirdi, hattâ bir siyasal model önerisi yaptı; ama onun bu önerisi akademik yazılarının en zayıf olanları arasında kaldı.

Referandum sürecinde tüm tartışmaları takip ettim. Fanatik yorum ve değerlendirmelere dahi göz attım. Üzerinde durmaya değer olanları daha derinden inceledim. İşaret ettikleri noktalar üzerinde düşündüm. Ne yazık ki bu tür yazılar dahi, fanatik yazılardan çok farklı olmayan ve adeta şaşmaz bir şekilde, referandumda evet diyerek mi yoksa hayır diyerek mi doğruya ulaşılabileceği üzerinde durdu. Bu kaçınılmaz olmakla beraber, tüm tartışmanın bu alana hapsedilmesinin yanlış ve çok zararlı olduğu kanaatindeyim. Azınlıkta kalsalar da, tartışmacıların bazıları özle, esasla değil usulle meşgul olmalıydı. Takip edebildiğim kadarıyla, neredeyse benden başka hiç kimse usul üzerinde durmadı; en azından benim kadar durmadı.

Demokrasiyi her iyinin yolu ve aracı olarak kabul etmeye yatkın bir toplumsal ortamda, usul kuralları üzerinde tartışmak bazılarımıza anlamsız ve yarasız görünebilir. Bence öyle değil. Demokrasi esastan çok usulle ilgili.  Sadece esas üzerine odaklanırsak demokrasiyi anlayamayız ve yaşatamayız. Bu açıdan fikir ve kültür hayatımızda büyük boşluklar var. Örneğin Etyen Mahçupyan’ın yıllardır dile getirdiği “demokrat zihniyet” dahi, usul kurallarının değerini ve yararını kavramak bakımından çok problemli.

Meramımı bir benzetmeyle anlatmaya çalışayım. Yaygın spor dallar arasında futbol en başta geliyor. Biz bir maç seyrederken iyi futbol oynanıp oynanmadığı üzerinde duruyor ve bilhassa galip olmasını istediğimiz tarafla ilgili görüşler serdediyor, temenniler dile getiriyoruz. Futboldan haberdar olmayan birini — ki böyle biri ancak uzaylı olabilir! — futbolla muhatap kılsak, o kişi ne olduğunu anlayamaz. Anlayabilmesi için kurallardan haberdar olması gerekir. Dolayısıyla ilk iş kuralları öğrenmektir. Futbol 22 kişinin bir top peşinde çılgınca koşması değildir. Belli kurallara göre meşin yuvarlakla oynanmasıdır. Bu kurallar tarafların oyun kalitesini etkilemez. Ama oyunu mümkün kılar. Bu yüzden futbolun temelinde transferler, takımların tarihleri ve güncel durumları, bütçeleri filan yatmaz; kurallara uyum yatar. Kurallara uymayacağını peşinen deklare eden veya oyun sırasında kuralları asla tanımam diyen takımlar, oyuncular arasından dışlanır.

Demokratik siyaset de bir oyuna benzetilebilir. Futbol gibi onun da kuralları vardır. Oyunda yer alanların kurallara uymayı kabul ettiği varsayılır. Oyunun kimin kazanmasıyla sona ereceği önceden bilinemez. Ama en iddialı taraf bile oyunu kaybettiğinde bunu meşru kabul etmek ve duruma rıza göstermek zorundadır.

Türkiye’nin en büyük problemi, demokrasinin usul kuralları üzerinde tam bir mutabakat sağlanamaması ve bu kurallara tam itaatin olmamasıdır. Yakın zamanlarda demokrasinin usul kurallarının reddini çok açık örneklerle gördük. Gezi isyanları demokratik usul kurallarının reddiydi. Bazı kimselerin, ilgili kamu otoritesinin karar alma hakkını tanımayarak dediklerini dayatma çabasıydı. Tabii olayın başka boyutları da vardı ama meselenin günün sonundaki özeti buydu. Gezi isyanları başarılı olsaydı bir emsal teşkil edecek ve demokrasinin barışçıl oyun kuralları yıkılmış olacaktı. Bunun sonucu kaçılmaz olarak despotik bir rejimin doğmasıydı. 17/25 Aralık (2013) polis-yargı-medya operasyonları usul kurallarına bir başka meydan okumaydı. Başarılı olsaydı demokratik siyaset bitecek ve Kemalist bürokratik vesayet modelini mükemmelleştiren, hattâ ondan daha ileri giderek demokratik siyaseti tamamen reddeden yeni bir vesayet odağının pençesine düşecektik. 15 Temmuz darbe teşebbüsü ise, oyunun kurallarının Gezi ve 17/25 Aralık’taki gibi örtülü ve dolaylı olarak değil, doğrudan, kabaca ve alçakça reddiydi. Türkiye, bereket versin, bütün bu badirelerden kurtulmayı başardı.

16 Nisan referandumuna bu açıdan da bakmalıyız. Sonuç kimilerini üzdü, kimilerini memnun etti. Ancak, uzun vadede mühim olan hangi sonucun çıktığı değil, demokrasinin usul kurallarının korunup korunmadığıdır. Her ne olacaksa usul kuralları çerçevesinde olmalıdır. Usul kuralları esasta da doğru yolda ilerlememize yardımcı olacaktır.

Usul kuralları üzerinde ne kadar dursak az. Türkiye’de bu konu başta akademik camiada olmak üzere gündemin tepesine çekilmeli ve her yönüyle ele alınmalı. Zira usul kurallarının yıkılması ağır bir toplumsal deprem yaratır. Ülke bir enkaza döner ve bu enkazın altında sadece şu veya bu toplum kesimi değil, herkes, tüm toplum kalır.

Serbestiyet, 18.04.2017

Referandum ve demokratik meşruiyet

Referandum sandığına gitmemize çok az kaldı. 16 Nisan Türkiye için heyecan verici bir gün olacak. İlk defa bu kadar kapsamlı bir anayasa değişikliği paketini oylayacağız. Milyonlarca insan olarak sandığa koşacak ve hür irademize dayanarak, kendi kıstaslarımızı kullanarak, tercihimizi yapacağız. Hiçbirimiz aptal değiliz. Hiçbirimiz otomatikman diğerlerinden üstün olduğumuzu iddia edemeyiz. Hiçbirimiz kendimizi diğerlerinden aşağı göremeyiz. Her tercih kendi ekseninde değerlidir.

Seçimler demokrasinin şölenidir. Referandumları da bu çerçevede görebiliriz. Referandum demokratik süreçte bir yönüyle bir son, bir yönüyle de bir başlangıçtır. Referandum sandığına sağ salim ulaşmak bile demokratik bir başarıdır. Referandumu kazasız belasız tamamlamak bir başka demokratik zafer olacaktır. Bu zaferin sahibi, sürecin parçası olan herkestir. Tüm partiler ve tüm seçmenlerdir. Tüm parti örgütleri, tüm parti görevlileri ve gönüllüleridir. Sonuç ne olursa olsun, tüm partiler ve tüm seçmenler bu zafere ortak olmuş, katkıda bulunmuş olacaklardır. Sağlıklı bir referandumun hepimizin zaferi olacaktır. Bundan sonraki demokrasi yürüyüşümüzde bize ışık tutacaktır.

Bu ne ilk ne de son seçim veya referandumdur. 16 Nisan tarihi, demokrasi yolunun ne başı ne de sonudur. Bu bitmeyen bir yolculuktur. Bu yüzden, ne kazananlar abartılı bir sevince bürünüp zafer naraları atmalı, kaybedenleri rahatsız ve taciz edecek davranışlara girmeli; ne de kaybedenler tüm umutlarını yitirerek sisteme, ülkeye ve dünyaya küsmelidir.

Oylarının rengi ne olursa olsun, hangi tarafta yer tutmuş olursa olsun tüm seçmenler bu ülkenin birinci sınıf vatandaşı ve has evladıdır. Yaşadığımız süreç bir tarafın yok diğer tarafın var olmasıyla sonuçlanacak bir savaş değildir; siyasî bir yarıştır. Kazananlar sadece bir siyasî yarışı kazanmış, kaybedenler de sadece bir siyasî yarışı kaybetmiş olacaktır. İlerde hem başka konularda, hem de belki bu referandumda ele alınan konularda yeni yarışlar olacak ve siyasî hayat böylece akıp gidecektir.

Sonuç ne olursa olsun farklı siyasî görüşlerden insanlar, bütün vatandaşlar bu ülkede beraberce yaşamaya devam edecektir. Bizimle farklı fikirde olanlar hayatımızı fakirleştiren değil zenginleştiren varlıklardır. Onların bulunmadığı bir Türkiye eksik olur. Farklılıklarımız bize zarar vermez, fayda sağlar. Farklılıklar Allah vergisidir. Doğal, olağan, normal bir durumdur. Farklılıklarla savaşmak kadar akıl ve uygarlık dışı bir davranış olamaz. Bu tür savaşları hiç kimse kazanamaz.

Çoğu zaman hiçbir görüş tamamen doğru veya yanlış değildir. Doğrularda yanlışlar, yanlışlarda doğrular bulunabilir. Bu yüzden fikir ihtilâflarını felâket olarak görmemeliyiz. Asıl felâketin beraber yaşama, tartışma ve karar alma kurallarını yıkmakla doğacağını bilmeliyiz. Yakın tarihimizde bu gerçeği öğrenmemize katkıda bulunmuş olması gereken birçok olay yaşadık. Fikir tartışmalarından kaçınmamalı, kaçmamalı; ama tartışmalarımızda hem aklımızı ve mantığımızı kullanmalı, hem de nezaket ve adap kurallarına uymalıyız. Yıkmak, yok etmek için değil anlamak ve ikna etmek için çabalamalıyız. Başkalarını ikna çabasını kendimize hak olarak görüyorsak, başkalarının da bizi ikna etmeye çalışma hakkı olduğunu kabul etmeliyiz.

Vatanseverlik veya demokratlık gibi değer ve tutumların tekelimizde olduğunu sanmamalıyız. Farklı fikirlerdeki insanları hainler, satılmışlar olarak değil, kendi yollarında ve tarzlarında ilerleyen ama bizim gibi memleketin iyiliğini isteyen kimseler olarak görmeliyiz.

Demokraside uzun vadede usul esastan daha önemlidir. Usul kurallarına uyarak meşruiyet içinde kalabiliriz. Yapılandan memnun değilsek de usul kurallarını korumak gerekir. Çünkü bu kurallar, ilerde siyasî aktörler ve/veya onların pozisyonları değiştiği zaman, yanlış gördüğümüzü düzeltme, iyi gördüğümüzü getirme veya sistemi o doğrultuda ıslah etme imkânını bize verecektir. Bir örnek vereyim: Referandumdan “evet” çıkarsa, ilerde halk tarafından seçilen cumhurbaşkanının partisiyle ilişkisinin kesilmesi hükmünü anayasaya koymak bile büyük bir değişiklik yapmak ve başkanlık sistemi yolunda ciddî bir adım atmak anlamına gelecektir. Bundan dolayı referandum sonucunu olgunlukla karşılamalı, bizim dediğimiz olmadı diye sınırları yıkmamalı, demokrasi dışı yollara başvurmamalıyız. Doğruda tam olarak anlaşmak ne kadar zorsa, usul kurallarında anlaşmak o kadar kolay olmalıdır. Referandum sonrasında en çok dikkat edilmesi gereken mesele budur. İnanıyorum ki, Türkiye’nin çilekeş vatandaşları usul kurallarını korumanın ve meşruiyet sınırları içinde kalmanın değerini, önemini ve yararını kavrayacak bilgi ve tecrübeye sahiptir.

Referandumun ülkemize, milletimize faydalı olmasını diliyorum.

Serbestiyet, 14.04.2017