Ana Sayfa Blog Sayfa 163

CHP ve siyasetin kaynayan kazanı

16 Nisan’da halkın anayasa değişikliklerini kabul yönünde bir irade ortaya koymasıyla Türkiye yeni bir döneme girdi. Bir bütün olarak siyasetin koşulları değişti. Liderler için siyaset sahasında varlığını korumanın ve sürdürmenin yeni ölçütleri oluştu. Eski usul ilişkilerle ve alışkanlıklarla siyaset yapmanın, yapılsa da başarılı olmanın imkânı ortadan kalktı. Siyaset yeni bir forma büründü ve partilerin bu yeni forma uygun bir yapılanmaya gitmeleri mecburiyeti doğdu.

Mezkûr mecburiyet, her siyasi partiyi bağlasa da, evleviyetle ana muhalefet partisi için geçerli. Bir iktidar namzedi olarak öncelik onun yeni duruma adapte olması, geçmişteki siyaset tarzını terk etmesi ve koşullara uygun yeni bir siyaset üretmesi gerekiyor. CHP’nin, bu bağlamda, önünde iki seçenek var:

  • İlki, 16 Nisan öncesindeki “Hayır” siyasetine demir atmasıdır.
  • İkincisi, 17 Nisan’da şekillenen siyasi tabloyu temel alıp yapıcı bir muhalefet yürütmesidir.

Etkisiz eleman mı, aktif özne mi?

İlk seçenek CHP’yi köklü bir sistem değişiminin yaşandığı dönemde “etkisiz eleman”haline getirir. Alternatif önermeyen ve salt reddedişe odaklanan bir siyaset, hem bir netice üretmez hem de halka çekici gelmez. Doğru olan, ikinci seçeneğe yönelmektir. Yeni sistemin eksikleri göstermek ve iyileştirilmesi için teklifler getirmektir. CHP’yi toplum nezdinde “aktif bir özne” yapacak olan budur.

Son günlerde CHP’nin iki ağır topu önemli beyanatlar verdiler. Genel Başkan Kılıçdaroğlu NTV’ye, eski Genel Başkan Baykal ise CNNTURK’e konuştu. Söylediklerinden çıkardığımı en baştan söyleyeyim: Kılıçdaroğlu eski dönemin kodlarıyla hareket ediyor. Baykal ise –ifadelerinde tartışılacak çok husus olsa da- yeni döneme daha hazırlıklı bir görüntü sergiliyor.

Kılıçdaroğlu’na göre; Cumhurbaşkanı tarafsız olmalı. Bir partinin genel başkanı, salt partisini temsil ettiği için,  Cumhurbaşkanlığına aday olmamalı. Çünkü Cumhurbaşkanlığı, halkın tamamına ait olduğundan, o makama tarafsız bir kimlik oturmalı. Kılıçdaroğlu, 2019’da kendisinin Cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağına dair ısrarlı suallere rağmen, net bir cevap vermekten imtina etti. Ancak aldığı tutum, bu konuda pek bir niyet taşımadığına yorumlandı.

Günü ıskalamak

Bence Türkiye, Kılıçdaroğlu’nun anlattığı noktayı geçti. “Taraflı Cumhurbaşkanı-Tarafsız Cumhurbaşkanı” tartışması da, “Parti genel başkanı Cumhurbaşkanı olabilir mi?” tartışması da geride kaldı. 2019’da Türkiye, ilk defa tecrübe edeceği bir sisteme adım atacak. Yeni sistemin merkezinde “yürütme” ve “lider” yer alacak. Dolayısıyla partilerin bu aşikâr duruma göre tavır almaları gerekecek. Hal böyle iken, halen “tarafsız Cumhurbaşkanı” argümanına saplanıp kalındığında gün ıskalanmış olur.

Baykal, bunu görüyor. Yeni sistem, tüm iktidarı Cumhurbaşkanına veriyor. Dolayısıyla iktidar olmayı hedefleyen bir partinin ve genel başkanın, Cumhurbaşkanlığı için kendini ortaya koyması ve risk alması gerektiğini belirtiyor. AKP’nin 2019 için adayının belli olduğunu ve partinin şimdiden iki yıl sonrası için çalışmalara başladığını, bu nedenle ana muhalefetin de gecikmeksizin yol haritasını çizmesini ve adayını belirlemesini istiyor.

Baykal’a göre, 2019’da Erdoğan’a karşı meydana çıkacak olan kişinin iki özelliği olmalı: Bir, kazanma iddiası taşımalı. İki, yürütmeye talip olmalı. Bu çerçevede, şimdilik, iki teklifi öne sürdü:

Birincisi, Genel Başkan Kılıçdaroğlu’na yaptığı çağrıydı. Baykal’a göre, Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanlığına aday olup olmayacağını açıkça ilan etmeliydi. Eğer adaysa, parti bütün gücüyle onun arkasında durmalı ve Cumhurbaşkanı seçilmesi için var gücüyle çalışmalıydı. Yok, eğer aday değilse, bu takdirde Kılıçdaroğlu çekilmeli ve vazifesini aday olacak bir şahsa devretmeliydi.

İkincisi ise, hem muhalefeti derleyip toplayacak ve hem de AKP tabanından da oy alabilecek bir ismin adaylığı üzerinde mutabakata varılmasıydı. Baykal, bu çerçevede Abdullah Gül’ün adını zikretti. 2007’de Gül’ün adaylığına hışımla tepki gösteren Baykal’ın aradan 10 yıl geçtikten sonra Gül’e sarılmasındaki ironiyi bir yana bırakalım. Lakin önerinin kendisinin, Baykal’ın yeni dönemin parametrelerini Kılıçdaroğlu’ndan çok daha iyi okuduğuna delalet ettiğini teslim edelim.

Gül’ün özgül ağırlığı

Zaten Baykal’ın her iki önerisi de hatırı sayılır miktarda ses getirdi. İlk olarak, Kılıçdaroğlu’na kamuoyu önünde yapılan açık çağrı Kılıçdaroğlu’nu bir pozisyon almaya zorladı.  Sanırım bu tartışmalar hız kesmeyecek ve alevlendikçe Kılıçdaroğlu’nun zorluğu büyüyecek. Belki Fikri Sağlar’da olduğu gibi disiplin mekanizmaları işletilerek tartışmanın önüne geçilmeye çalışılabilir. Ama macun tüpten çıktı bir kere, onu tekrardan yerine döndürmek kolay olmayacak.

İkinci olarak, Gül’ün sadece isminin anılması bile hem CHP’de hem de AKP’de rahatsızlık yarattı. Bir taraftan bazı CHP’liler Ekmeledddin İhsanoğlu’nda denenen “merkez sağ aday” formülünün Erdoğan karşısında işlemediğini belirtiler. Tekrar aynı hataya düşülmemesi gerektiğini söylediler ve Gül ismine sıcak bakmadılar.

Diğer taraftan ise, Gül’ü Erdoğan’a karşı bir rakip olarak konumlandıran senaryo AKP içinde endişe ve hoşnutsuzlukla karşılandı. Bunu normal karşılamak lazım; zira Gül’ün gerek partide ve gerek toplumda özgül bir ağırlığının olduğu tartışma götürmez. Eğer söz konusu senaryo gerçekleşirse, bunun AKP’yi ciddi oranda sıkıntıya sokacağı da kesin. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan sıkıntısını dışa vurdu. Hem Baykal’a “Kendi işinle uğraş, fitne çıkarma” diye fırça çekti ve hem de “Bugüne kadar bu davaya, bu partiye sırtını dönüp de iflah olan kimse görmedim” diyerek ilk defa Gül’ü hedef aldı.

Tartışmalar yeni başladı; nereye evirileceğini göreceğiz. Kesin olan şu: Önümüzde daha iki yıllık bir süre var, şimdiden kaynayan siyaset kazanına daha çok isim ve fikir atılacak. Kimin kazana düşüp kimin kazandan çıkacağını zaman gösterecek.

Serbestiyet, 04.05.2017

“Esra Erol’da” evlenemeyecek miyiz?

İnsan toplumları, mensuplarının davranışlarını regüle etmek mecburiyetindedir. Bu yapılmazsa toplumsal hayat mümkün olmaz. Toplumsal düzen diye algıladığımız şey aslında bir beşerî regülasyonlar bütünüdür.

Bu regülasyonları hukuk ve ahlâk kuralları ile yaparız. Ahlâk ve hukuk birbirinden tamamen ayrı değildir. Bazı ahlâk kuralları hukuk kuralları olarak da hayatımızda yer alır. Meselâ insanları öldürmek, bireylerin vücut bütünlüklerine zarar vermek, maliklerin sahibi oldukları malları onların rızası hilâfına — zorla veya aldatmayla- onlardan almak, hem ahlâken kınanır hem de hukuken yasaklanır.

Ahlâk da hukuk da bir dereceye kadar izafidir. İnsanların doğasına ve insanî hayatın eko-sistemine bağlı olarak kısmen değişir. Dolayısıyla, hem tarih hem de içinde yaşadığımız an bizi bir ahlâk çoğulluğuyla karşı karşıya bırakır. Bununla beraber, tüm ahlâk kodlarında ortak noktalar bulunduğu da kolayca tespit edilebilir. Bir anlamda, ahlâkın her yer ve zamanda — her ahlâk sisteminde — karşımıza çıkan bir özü bulunduğu söylenebilir. Ancak bu öz hiçbir ahlâk sisteminin tüm alanını kapsamaz. Buna “ahlâkın minimum ortak alanı” diyebiliriz. Tüm ahlâk sistemlerinin geri kalan kısmı, zamana, zemine ve şartlara bağlı olarak şekillenir.

Hukuk gibi ahlâkın da bir banisi yoktur ve ahlâk tek bir kaynaktan sadır olmaz. Kendi hâline bırakılan her geniş toplumda ahlâk çoğulluğu tecelli eder. Bu durumda, birine ahlâklı görünen bir şey diğerinin nezdinde ahlâka aykırı olabilir. Bugün ahlâka aykırı sayılan bir şey yarın ahlâka uygun, ahlâklı uygun sayılan bir şey yarın ahlâka aykırı sayılır duruma gelebilir. Özgür bir toplumda ahlâk çoğulluğu kendiliğinden doğar ve yaşar. Bu çoğulluk beşerin yaşama ve sorun çözme kabiliyetini takviye eder.

Ahlâkı devlet yaratmadığı için, hukukla çakışan alanı dışında devleti ahlâk bekçisi olmaya çağırmak yanlıştır. Zira bu, ahlâkî çoğulluğu boğar ve devletin tercih ettiği ahlâk kodunu diğer ahlâk kodlarına hâkim kılma çabalarına yol açar. Bunun bir diğer anlamı, vatandaşların bir kesiminin diğer kesimlerine yeğlenmesi, başka bir deyişle devletin vatandaş kitleleri arasında negatif ve pozitif ayrımcılık yapmasıdır.

Evlilik programlarını — hassaten Esra Erol’un programını — yıllardır vakit buldukça seyretmekteyim. Bu programlardan çok şey öğrendim. Kadınların ve erkeklerin evlilik müessesine bakışı, müstakbel çiftlerin birbirlerinden beklentileri, insanların potansiyel eşte aradıkları özelliklerin yaşa bağlı olarak nasıl değiştiği, kadınların erkeklere nispetle ne ölçüde ve nasıl daha sofistike olduğu, bunların başlıcaları arasında. Biliyoruz ki milyonlarca insan bu programları seyrediyor. Bunu bilen televizyon kanalları bu tür programlara yer veriyor.

Bir süredir evlenme programlarının yasaklanacağı konuşuluyordu. Nihayet son OHAL kararnamelerinden biriyle evlilik programlarına engel getirildi.

Yasak kararı iki düzeyde tartışılabilir.

İlki, bu programların yasaklanmasının doğru olup olmadığı. Haklarında epeyce şikâyet olmasına rağmen programı yasaklamak yanlış. Bu programları seyredenler silah zoruyla bunu yapmıyor. Serbest iradeleriyle seyretme yönünde bir tercihte bulunuyor. İstemiyorlarsa televizyonlarının kumandasını kullanarak saniyeler içinde bu programlardan kurtulmaları, hattâ onları tamamen hayatlarından çıkartmaları mümkün. Devletin burada paternalist bir tavrı benimsemesi hatâlı ve gereksiz. Programların topluma zarar verdiği iddiaları da çok soyut. Ben bu programlardan dolayı yaşanan bir problemi ne gördüm ne de duydum. Tersine, programların kimi açılardan yararlı olabileceğini düşünüyorum. Bazılarının bu programlarda ahlâka aykırı yönler bulması onları bağlar. Böylelerinin şahsî ahlâk tercihlerini herkesin tercihi olarak görmek istemelerini anlarım. Ama bunun devlet eliyle kotarılmak istenmesini, başlı başına ahlâka aykırı bir tavır olarak görmeye meyilliyim.

En az ilki kadar önemli olan ikinci tartışma konusu da bu yasağın bir OHAL KHK’si ile getirilmesi. OHAL başta FETÖ olmak üzere terör örgütleriyle mücadele için ilân edildi. KHK’ların hukuk ve hakkaniyet gereği olarak bu çerçevede kalması lâzım. Evlilik programlarının terörle doğrudan veya dolaylı hiçbir ilişkisi bulunmadığına göre, bu programlara yasak getirmekle amacın dışına taşılmış oluyor. Bunun FETÖ ile mücadelede meşruiyete ve ahlâkî üstünlüğe de zarar vereceği açık.

Devlet paternalizminin topluma vereceği zarar, bu tür programların verebileceği zarardan kesinlikle daha fazladır. Bırakın, insanlar istiyorlarsa “Esra Erol’da” evlensinler; dileyenler de ekranları başında evliliğe giden sürece şahit ve gözlemci olsunlar. Bundan hoşlanmayanlar ise reşit vatandaşlar olarak kendi hür iradeleriyle bu programlardan uzak kalsınlar ve televizyon başında başka şeyler izleyerek vakit geçirsinler.

Serbestiyet, 02.05.2017

Kötü ve iyi şeylerin sebepleri – 2

Kanunların Ruhu başlığındaki ‘”ruh” (esprit) kelimesi Montesquieu tarafından, toplumu yöneten kanunların kendilerinden çıkarsanabileceği nedenler anlamında kullanıldı. Bu tür bir kaynak veya köken, ticaret ile barış arasındaki ilişkiydi. Avcı ve toplayıcı toplumlar ihtilâf ve çatışma içine düşerken, ticaret toplumları karşılıklı bağımlılık ilişkisi içindeydi. Ticaret aynı zamanda nezaketin ve insanî, ahlâkî değerlerin gelişmesini de teşvik etmekteydi. Bu teori zamanımıza kadar yaşadı. Serbest ticaret ve açık sınırlar, savaşı tümüyle değilse de önemli ölçüde engeller. Bastiat’ın dediği gibi, “sınırlardan mallar geçmezse ordular geçer.” Ticaret başkalarıyla temas kurma, insanları dinî ve kültürel özelliklerinden dolayı yargılamama, hakkına razı olma, sözünü tutma, dürüst olma gibi erdemleri besler.

Montesquieu’nun izinden giden ve Fizyokratlar adı verilen bir grup Fransız bilim insanı, sosyal olayların, insanlar ve siyasal yönetimler tarafından uyulması gereken — ebedî, reddedilemez, ortadan kaldırılamaz ve kaçınılmaz — kanunlar tarafından belirlenen bağlar içerdiğini ileri sürdü. İnsan toplumlarının fiziksel dünyayı, hayvan topluluklarını ve hattâ her organizmanın iç hayatını düzenleyen aynı kanunlar tarafından regüle edildiğini söyledi. En önemli Fizyokrat olan F. Quesnay, insan vücudunun işleyişi ile ekonominin işleyişi arasında benzerlik kurdu. Ona göre, insan vücudunda kanın üstlendiği fonksiyonu ekonomide para üstlenmekteydi. İnsanlar eşitsiz yeteneklere sahip olmalarına rağmen eşit doğal haklara sahipti. İnsanların haklarının diğer insanlar tarafından ihlâl edilmemesini sağlamak ve insanları kendi menfaatlerinin peşinden gitmeye muktedir kılmak, siyasî yönetimin göreviydi. Fizyokratlar bu yüzden özel mülkiyeti ve serbest ticareti savundu.

Siyaset felsefesi alanında tabiat bilimlerinin ilkelerini ve metotlarını ahlâka uygulayan bir diğer kişi, İngiliz filozof Thomas Hobbes’du. Hobbes, 1651’de yayımlanan Leviathan’ında sosyal dünya analizini Galileo’nun eserine ve İngiliz tıpçı William Harvey’in 1628’de yayımlanan On the Motion of the Heart and the Blood (Kalbin ve Kanın Hareketi Üzerine) adlı kitabına göre modelledi.

Michael Shermer’a göre, bütün bunları göz önünde tutarak, insanî değerleri ve ahlâkı sadece Aristo’nun erdem ahlâkı, Kant’ın kategorik emperatifi, Mill’in faydacılığı ve Rawls’un hakkaniyet etiği gibi felsefî prensiplere değil, bilimsel muhakemeye de dayandırabiliriz. Bilimsel Devrim’den Aydınlanma’ya doğru, akıl ve bilim yavaş yavaş fakat sistematik bir şekilde, sosyal ve ahlâkî problemleri çözmenin en güvenilir aracı olarak hurafenin, dogmatizmin ve dinî otoritenin yerini aldı. Bunu söylemek, fizik ve biyolojideki keşiflerin doğrudan doğruya toplumda değişikliklere yol açtığını söylemekten ziyade, bu keşiflerin beşerî bilimlere uygulandığında adaleti ve özgürlüğü takviye eden ilerlemelere yol açtığını söylemektir.

On binlerce yıl boyunca, ahlâkî gerileme insan cinsinin özelliği oldu ve bunun sonucunda milyonlarca insan zarar gördü. Sonra, yarım milenyum önce aniden bir şey vuku buldu. Bilimsel Devrim akıl çağına ve Aydınlanma’ya kapı açarak her şeyi değiştirdi. Eski bir kutsal kitabın veya felsefî metinlerin otoritesiyle ilâhî gerçeği arama yerine, insanlar tabiat kitabını incelemeye başladı. Kızgın hava tanrılarını teskin için insan kurban etmek yerine, natüralistler meteoroloji bilimini yaratacak şekilde ısıyı, barometrik basıncı ve rüzgârları ölçmeye başladı. Ve dar bir azınlığın vatandaşlarını tahsilsiz, eğitimsiz, aydınlanmamış bırakarak siyasal gücü büyük ölçüde elinde tutması yerine, bilim, tahsil ve eğitim yoluyla insanlar bağımlılık zincirlerini kırmaya, haklar talep etmeye başladı.

Bütün bu değişikliklerin insanlığın kötüye gidişini nasıl engellediğini; insanlığın durumunu iyileştirmek, ahlâkı geliştirmek için aynı çizgide ilerleyerek daha fazlasını yapabileceğimizi görmek gerekir.

Serbestiyet, 28.04.2017

Kötü ve iyi şeylerin sebepleri – 1

Serbestiyet.com’da 21 Şubat’ta yayınlanan yazımda (http://serbestiyet.com/yazarlar/atilla-yayla/insanlik-ve-ahlaki-ilerleme-76542), akademisyen M. Shermer’ın dünya tarihinin en ahlâklı döneminde yaşadığımızı söylediğini yazmış ve görüşlerini özetlemeye başlamıştım. Bu ve sonraki yazıda Shermer’ın ilginç görüşlerini özetlemeye devam edeceğim.

Michael Shermer’a göre, eskiden Avrupa’da insanlara zarar veren — afetler, hayvanları ve insanları etkileyen salgın hastalıklar gibi — kötü şeylerin cadılardan kaynaklandığına ve kurtuluş için cadıları yakmak gerektiğine inanılırdı. Altı asır önce durum buydu. Hatta Tevrat’ta bile (Exodus 22:18) cadıların yakılmasına yönelik bir talimat veya telkin vardı: “Bir cadının yaşaması sıkıntısını çekmemelisin.” Cadılarla ilgili teori bize ahlâkî ilerlemenin nasıl elde edileceği konusunda iyi bir fikir verir: Olguların nedenselliği hakkında sağlam bir anlayış geliştirmek. Cadı yakma gibi barbarca uygulamalar bu alandaki başarısızlığın sonuçlarındandı. Hastalık, kıtlık, âfet gibi tabiî olayların doğru izahı yapılabilseydi, insanları cadı diye yakma yoluna gidilmezdi. Voltaire “Sizi saçmalıklara inandıran, size suç da işletebilir” dediğinde asıl kastettiği buydu. Cadı yakanlar bunu diğer insanların iyiliği için yaptığına inanmaktaydı.

Cadı yakan modern-öncesi insanlar ile günümüz insanları arasındaki ana fark, tek kelimeyle, bilimdir. Modern-öncesi insanlar ne yaptıklarını tam olarak anlamıyordu; adeta bir enformasyon boşluğu içindeydi; olayların gerçek sebeplerini belirleyecek sistematik bir metoda sahip değildi. Asırlar içinde dinî tabiatüstücülüğün yeri tedricen bilimsel natüralizm tarafından alındı.

Michael Shermer’a göre, cadı yakma gibi inançlar çoğu zaman sanıldığı kadar gayri ahlâkî değildi. Batı’da cadılığa dayandırılan nedensellik anlayışını bilim çürüttü. Artık insanlar cadı yakmıyorsa, bunun sebebi kanunların cadı yakmayı yasaklaması değil, fakat insanların cadılara inanmaması ve cadı yakma fikrinin akıllarından bile geçmemesidir. Bir zamanlar ahlâkî olan bir eylem artık ahlâk dışı görülüyor; natüralist, bilime ve akla dayalı bir bilinç tarafından düşünce alanının dışına atılmış bulunuyor.

Cadılık gibi inançların çürütülmesine, aklın ve bilimin, siyasal yönetişim ve ekonomi dâhil tüm sahalarda kullanılması eklenebilir. Bu, iki entelektüel devrimin sonucuydu: (1) Kabaca 1543’te Copernicus’un De revolutionibus orbium coelestium’inin  (Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) yayınlanmasından 1687’de Isaac Newton’ın Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) yayınına kadar uzanan bilimsel devrim; (2) kabaca 1687’den 1795’e, Newton’dan Fransız Devrimi’ne kadar süren Aydınlanma felsefesi.

Shermer’a göre Aydınlanmaya da bilimsel devrim yol açtı. Felsefelerin bu evliliği, akla, bilimsel tetkike, doğal insan haklarına, özgürlüğe, eşitliğe, düşünce ve ifade hürriyetine ve (bugün çoğu insanın benimsediği) çeşitlilikçi ve kozmopolit dünya görüşüne — İskoç Aydınlanmasının büyük filozofu David Hume’un adlandırmasıyla bir “insan bilimi”ne —  büyük değer veren Aydınlanmayı yarattı.

Isaac Newton’ın Principia Mathematica’sının 1687’de yayımlanması her şeyi değiştiren olayın başlangıcıydı. Bu kitap fiziksel bilimleri sentezledi; o kadar başarılı oldu ki, çağdaşları onu ‘insan aklının baş ürünü’ olarak vasıflandırdı. Newton’ın başarısı bilim insanlarının kendi sahalarının Newton’ı olma çabası içine girmesine yol açtı. Örneğin Fransız düşünürü Montesquieu, 1748’de yayımlanan De l’Esprit des Lois (Kanunların Ruhu) adlı kitabında, iyi işleyen bir monarşiyi tüm varlıkları merkeze çeken “evren sistemi”yle kıyaslarken, aşikâr ki bilinçli şekilde Newton’a başvurmaktaydı. Merkez monarşiydi ve bu merkez söz konusu siyasî coğrafyadaki tüm beşerî unsurları önlenemez biçimde kendine çekmekteydi. Montesquieu Descartes’ın tümdengelimci metodunu uyguladı. Siyasî görüşlerine nasıl ulaştığı hakkında şöyle dedi: “İlk prensipleri koydum ve özgül vakaların (durumların) doğal olarak onlardan çıktığını buldum.” Bu, fen bilimlerindeki gelişmelerin beşerî bilimler ve düşünce alanına yansıma biçiminin tipik bir örneğiydi.

Serbestiyet, 25.04.2017

Gençliğe ümit gerek!

Liselerde 12’nci sınıfların sınav heyecanı bitmeden 11’inci sınıflar için heyecan şimdiden başladı. MEB’in de yönlendirmesi ile okullarda bu aralar yaz kursları için hummalı bir çalışma var.

Ancak ortada acı bir gerçek var; -bu hafta içinde ikincisi yapılacak- TEOG sınavları başarıyı neredeyse 4 yıl önceden belirliyor ve başarı potansiyeli yüksek öğrenciler bir araya getirilerek ayrıcalıklı bir konuma getiriliyor. MEB’in geçmiş yıllarda, sakıncalı gördüğü için okullarda engellemeye çalıştığı özel sınıf uygulaması bugün bizzat devlet eli ile yapılıyor ve seçkin okullar oluşturuluyor. Bu nedenle bu zincire dahil olamayan öğrencilerin başarılı olma ihtimalleri geçmişe göre çok daha düşük.

***

Eğitimde her dönem fırsat eşitsizlikleri vardı ancak geçmişte dershaneler bir yönüyle başarılı olma ihtimali taşıyan öğrenciler için kurtarıcı rolü oynayabiliyor, eksiklerini tamamlayarak başarı şanslarını arttırabiliyordu. MEB, dershanelerin ortadan kalkması ile oluşan bu boşluğu yetiştirme ve destek kursları ile doldurmaya çalışıyor ancak tüm iyi niyete rağmen bunda çok da başarılı olunabildiği söylenemez. Bedava sirkenin baldan tatlı olduğuna inanan bir toplumda okullardaki kurslara gerek öğrencilerin ve gerekse ailelerin bakış açılarındaki çarpıklık için ise ayrı bir yazı yazmak gerekiyor.

Eğitimdeki birçok çarpıklık yetmezmiş gibi bir de üniversite yapımız bizi büyük bir yalanın içine hapsetmiş durumda. 200’den fazla üniversitemizin gençlere sunduğu binlerce kişilik kontenjanları var. Pek çok genç bazı fakülte ve yüksekokullardaki bölümlere tek bir matematik ya da fen sorusu yap(a)madan; şart olanlar da ise 4 (dört) tane neti güçlükle bir araya getirerek yerleşiyor. Liseye kadar yapamadığımız elemeyi üniversite aşamasında da yapmaktan imtina ettiğimiz için bu gençler mezun olduklarında ellerindeki diplomaları ile hak ettiklerine inandıkları işleri bekliyorlar. Fakat, hayat acımasız bir şekilde onlara asgari ücretli vasıfsız işlerde çalışmaktan başka şans tanımıyor. Çok azı bu çarkı tersine çevirerek şansını başka alanlarda deneyerek başarılı olabiliyor.

Bu kez de teşebbüs ruhumuzun yetersiz ve medeni cesaretimizin az olması ve diplomalarımızın hükümsüzlüğü sebebiyle memur olabilmek için yeni bir sınav maratonuna, KPSS sınavlarına hazırlanıyoruz. Ve her ne hikmetse –başarılı olunduğu takdirde- İŞKUR’un iş garantili meslek kurslarına Türkiye’nin hemen her yerinde ilgi yok denecek kadar az.

Hayatlarının en değerli yıllarını boşa harcayarak heba etmekte sakınca görmeyen gençlerimizi; kendilerini kısa sürede meslek ve maaş sahibi yapabilecek bu tür kurslara yönlendiremiyor ve ilgilenmelerini sağlayamıyoruz. İşin üzücü yanı aileler de bu konuda duyarsız.

İşin acısı güya meslek edindirmek amaçlı açtığımız Meslek okulları mezunlarını da yetersizlikleri nedeniyle istihdama katamıyoruz. Eğitim sistemimiz bir kara delik gibi hem gençlerimizi öğütüyor hem milli sermayemizi tüketiyor. Sistemi düzeltmek adına atılan her adım ise sistemi daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

***

Referandumla Türkiye yeni bir sürece girerken seçilecek başkanın önünde acil çözmesini bekleyen birincil meselelerden birisi olarak eğitim ve bu eğitim sisteminin yarattığı vasıfsız iş gücünün istihdamı sorunu bulunuyor. Bu sorunun çözümü farkında olmasak da demokrasi ve insan hakları noktasındaki sorunlarımızın çözümü için bir anahtar olarak karşımızda duruyor. İş, aş ve ekmek kaygısının olduğu yerde barış, huzur ve güvenin sürdürülebilirliğinin güçlüğü çok açık. Şahsen gelecekteki müstakbel başkan adaylarının bu konudaki görüş ve çözüm yollarını fazlasıyla merak ediyorum! Bu konuda doğru ve ikna edici çözümler sunabilecek bir siyasi parti ve liderinin seçimleri kazanma ihtimali sanıldığından da yüksek olacaktır. Çünkü çok büyük bir genç nüfusumuz var ve bu gençler geleceğe ümit içinde bakabilmek istiyor…

Serbestiyet, 26.04.2017

16 Nisan’a vurulan mühür

Referandum bitti, resmen kesinlik kazanmasa da sonuçlar ortaya çıktı; ama tartışmalar devam ediyor. Özellikle halk oylamasının sürdüğü esnada Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı “mühürsüz oy pusulalarının da geçerli kabul edileceği” kararı üzerine fırtınalar kopartılmaya çalışılıyor. Yani pusulaya basılmayan bir “mühür”, seçim sonrası gündemi mühürlemiş durumda.

İddiaların ardı arkası kesilmiyor, tevatürler birbirini kovalıyor, rakamlar havada uçuşuyor. Muhalefet referandum meşruiyetini sorguluyor; öyle ki iş CHP’nin “Sonuçları tanımıyoruz” demesine kadar vardı.  Her geçen an dozu artan karşılıklı propagandanın tesirinden az biraz sıyrılıp serinkanlı bir kafayla olan-bitene bakıldığında meselenin birkaç boyutu olduğu söylenebilir:

YSK’nın imtihanı

1. Halk oylamasından önce görüştüğüm yabancı basın ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri “seçim güvenliği” konusuna özel bir önem veriyorlardı. Oy emniyetinin varlığına, sandığa atılan oy ile sandıktan çıkan oyun aynı olup olmayacağına, sonuçlar üzerinde bir hilenin yapılıp yapılamayacağına dair içinde çokça kuşku ve bazen de önyargı barındıran sorular yöneltiyorlardı.

Böyle sorulara muhatap olduğumda hep aynı cevabı verdim: Türkiye, seçim işlerini gayet iyi yapar. 1950’den beri yapılan seçimlerle Türkiye’de sağlam bir tecrübe birikti. Hem partiler, hem yargı mensupları ve hem de toplum oy konusunda son derece hassas; kimse oyunun heba edilmesine rıza göstermez. Kaldı ki teknolojinin gelişmesi, hem kurumsal olarak partilere hem de bireysel olarak vatandaşlara oylarını takip etme ve neticesini kontrol etme imkânı sağladı. Elbette her seçimde birtakım mahallî hadiseler yaşanabilir, dünyanın her yerinde bu olabilir, ama seçimin bütününe halel getirecek bir hile-hurda olmaz, olamaz. En güç dönemlerde bile -mesela 2015’te- Türkiye kısa aralıklarla hayati niteliği haiz seçimleri yaptı ve hiçbir siyasi partiden seçimin genel tablosuna ilişkin bir itiraz yükselmedi. Ezcümle Türkiye’de seçimler güvenlidir.

Düşüncem budur. Bununla birlikte 16 Nisan’da YSK’nin seçimleri iyi idare edemediği kanısındayım. YSK önceden böyle genel bir karar yerine, mühürsüz oy kullanımı halinde her sandıkta kaç mühürsüz oy pusulası kullanıldığını, bunlardan kaçının “evet” kaçının “hayır” olduğunun belirlenmesi, bunların bir tutanakla kayıt altına alınmasını sağlayan bir karar verseydi, şimdiki tartışmaların önünü kesilmiş olurdu. Zira o vakit itirazlar söz konusu sandıklar için yapılıp karara bağlanır ve mühürsüz oy pusulasının toplamının ne olduğu ve bunların nasıl dağıldığı tespit edilebilirdi.

Keza YSK kamuoyunu bilgilendirme noktasında da imtihanı veremedi. Kıl payı biten bir yarışın ertesinde yarışa etki ettiği tartışılan bir kararın gerekçesinin iki gün sonra açıklanması ve toplumu tatmin edecek sağlıklı bir bilgi akışının sunulamaması YSK’nın eksi hanesine yazıldı. Bundan sonraki seçimlere herhangi bir gölge düşmemesi için YSK’nın daha hazırlıklı olması gerekiyor.

İlkesel değil araçsal

2. “Mühürsüz oy pusulaları geçerli sayılmalı mı, yoksa sayılmamalı mı?” Mevzuu bu olunca siyasi partilerin ilkesel değil araçsal bir tutum takındıkları görülüyor. Seçim sonucuna bağlı olarak partilerin bu suale verdikleri cevapları sürekli değişiyor. Misal, bugün CHP ve HDP, mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilemeyeceği tezini savunuyorlar. Hatta CHP “Bu referandum, tarihe ‘mühürsüz seçim’ olarak geçecektir” şeklinde iddialı laflar ediyor. Peki, ya dün? Dün her iki parti de farklı yerde. 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde de bazı mühürsüz oy pusulaları geçersiz sayılmış. HDP, buna itiraz etmiş, sandık kurullarının hatasının vebalinin seçmene yüklenemeyeceğini belirtmiş. İstanbul il Seçim Kurulu 13 Haziran 2015’te aldığı kararla “Mührün bulunmaması sebebiyle geçersiz sayılan oy pusulalarının geçerli sayılmasına” karar vermiş.

Yine aynı seçimde benzer bir durumdan ötürü CHP’nin yaptığı bir itiraz üzerine İstanbul İl Seçim Kurulu 12 Haziran 2015’te “Sandık kurulunun hatasından doğan şekil noksanlıklarının, oyun tek başına iptaline neden olmayacağı” karar vermiş. [1]

Gelelim AKP’ye; bugün AKP mühürsüz de olsa oyların geçerli sayılması gerektiğini savunuyor; seçmen iradesinin bir usul hatasına kurban edilemeyeceğini belirtiyor. Güzel. Peki, ya dün? Dün AKP de farklı bir nokta da. Mesela 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde AKP Bitlis-Güroymak’ta mühürsüz pusula ile oy kullanıldığı iddiasıyla itiraz etmiş. Bitlis İl Seçim Kurulu, Güroymak’ın Yeşilova Mahallesi’nde 250 seçmenin oy kullandığı bir sandıkta mühürsüz pusulalarla oy kullanıldığını tespit etmiş, bu oyların geçersizliğine ve dolayısıyla Bitlis-Güroymak seçimlerinin iptaline karar vermiş. İptal edilen seçim, 1 Haziran 2014’te yapılmış.[2]

Kısacası partilerin bu noktada tutarlı bir tavırları yok; dün “Evet, sayılmalı” safında duran bir parti, bugün “Hayır, sayılmamalı” diyebiliyor ya da tam tersi olabiliyor. Eğer referandumda ibre diğer tarafa kaymış olsaydı bugün partileri tam tersi rollerde seyredebilirdik. CHP ve HDP “seçmen iradesinin tayin ediciliğini” müdafaa ederken, AKP “usul kurallarının belirleyiciliğinin” cengâverliğine soyunabilirdi. Tutumların sonuca ve döneme göre bu denli değişiklik göstermesi, partilerin inandırıcılığını ortadan kaldırıyor.

Seçmenin tercihi, demokrasi ve hukuk

3.  YSK, “mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılmasını” içeren 560 Sayılı Kararında iki gerekçeye dayanıyor: Biri, “hakkın özünün korunmasıdır. YSK’ye göre; asıl olan bir temel hakkın korunmasıdır. Usul kuralları ise hakkın güvenli bir şekilde kullanılmasını temin etmeye yararlar. Bu nedenle odaklanılması gereken husus, hakkın güvenli kullanılıp kullanılmadığıdır. Bireye tanınan hakkın güvenli bir şekilde kullanıldığı durumlarda, usul kurallarına aykırılığı, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde yorumlamak mümkün değildir.

Diğer gerekçe ise, seçmenin bir hatasının olmamasıdır. YSK’ya göre, oy pusulalarını mühürlemek sandık kurullarının vazifesidir. Sandık kurullarının vazifelerinin gereğini yerine getirmemelerinin faturası seçmene çıkarılamaz. Seçmen anayasal hakkını kendisinden beklenen yükümlülüklere uygun bir şekilde kullanmıştır. Ona yüklenebilecek herhangi bir kusur yoktur. Kusursuz olmasına rağmen oyunun geçerli sayılmaması, seçmenlerin yönetime katılma hakkını ortadan kaldırır. Bu ise kabul edilebilir bir sonuç değildir.

Bu iki gerekçeden hareketle YSK, geçmişte de mühürsüz pusulalar itiraz konusu yapıldığında, bu pusulaların geçerli sayılması yönünde karar verdiğini belirtiyor ve bu minvaldeki eski kararlarını örnek gösteriyor. Her iki gerekçenin de demokrasi teorisi açısından yerinde olduğu kanısındayım. Mühim olan, seçmenin hakkının kullanılması ve bu yolla tercihinin açığa çıkarılmasıdır. YSK, bunu gözeterek bir yorum yaptığını belirtiyor.

Hukuki sorun ve çözümü

4. Ancak demokrasi açısından yerindelik, YSK kararındaki hukuki sorunu ortadan kaldırmaz. Çünkü 298 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 101. maddesi, arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulaları geçerli olmadığını kuralını getirmektedir. Bu açık kural karşısında YSK’nın amaca dayalı bir yorum yapması, mevcut halde görüldüğü gibi sorunlar yaratır. O hüküm orada durdukça, her mühürsüz oy kullanıldığında seçim aleyhine neticelenen tarafa/parti itirazda bulunca ve YSK tartışmaların merkezine çekilecektir.

O halde çözüm ne? İki çözüm yolu öngörülebilir: İlki, YSK’nın teknik çalışmalarını ve seçimde görev yapacak elemanlarını bu ihtimali en aza indirecek şekilde hazırlamasıdır. İkincisi ise, kanun koyucuya başvurup söz konusu yasal hükmünün yeniden düzenlenmesini talep etmedir. Yasama organı, kanunda hangi koşullar altında mühürsüz oy pusulalarının kabul edileceği yetkisinin YSK’ye verilmesini sağlayan bir tadil yapabilir.

YSK kararına karşı başvuru

5. CHP “tam kanunsuzluk” iddiasıyla Danıştay’a başvurdu, yürütmenin durdurulmasını ve halk oylamasının iptalini talep etti.  Anayasanın 79. maddesi “YSK’nın kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz” hükmünü havidir.

Anayasaya göre YSK; genel ve yerel seçimler, Cumhurbaşkanlığı seçimi ve referandumlarda yetkili ve en son kararı veren mercidir; kararları kesindir, onun kararlarını bir başka mercie taşımak mümkün değildir. Bu itibarla Danıştay bu başvuruyu reddedecektir.

Anayasa Mahkemesi de CHP’nin gündemindedir. Ancak gerek ilgili hükmü ve gerekse 6216 Sayılı Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 45. Maddesinin “Anayasanın yargı denetimi dışında bıraktığı işlemler bireysel başvuru konusu olamaz” hükmü, YSK kararının AYM tarafından incelenmesini imkânsız kılar. Dolayısıyla eğer CHP AYM’ye başvurursa, bu başvurudan da müspet bir netice elde edemez.

Peki, AİHM’ye gidilebilir mi? Bu noktada AİHS’nin 1 Nolu Protokolünün 3. Maddesi referans alınıyor. Ancak bu madde yasama organının seçilmesi –yani milletvekili genel seçimleri- ile ilgilidir. Nitekim AİHM 2013 tarihli McLean and Cole/Birleşik Krallık kararında, söz konusu maddenin yasama organının seçimleriyle sınırlı olduğuna ve referandumlara uygulanamayacağına hükmetmiştir. Zaten AİHM’nin halk oylamalarına dair herhangi bir kararı da yok. [3]

Elbette hak arama hürriyeti kapsamında Danıştay’a da, AYM’ye de, AİHM’ye de başvurabilir ama bunlardan bir hukuki sonuç çıkmaz. Kaldı ki halk oylamasını mahkeme kapılarında dolaştırmak siyaseten de doğru değildir; CHP’ye fayda getirmez zarar verir.


Referandum hakkında birkaç söz

Hararetli ve hareketli bir referandum sürecini geride bıraktık. Halk oylaması ve sonuçları üzerine çok şey söylendi, yazıldı. Türkiye gibi gündemin koşar adım değiştiği bir ülkede, konu neredeyse eskidi bile. Yine de, 16 Nisan 2017 hükümet sistemi değişikliği referandumu hakkında, not tutmak kabilinden ben de bir kaç şey söyleyeyim.

* AK Parti uzunca bir dönem seçmene demokratik bir anayasa vaadinde bulunmuştu ve hükümet sistemi olarak da başkanlık sistemini arzu ediyordu. Buna karşın AK Parti, MHP’ye bu temel vaadi doğrultusunda demokratik bir başkanlık sistemi önerisi götürmek yerine, “konjonktürel ve tepkisel” ayarlamalarla ve yürütmeyi asıl güç olarak gören düzenlemelerle demokratik bakımdan arızalı bir teklif sunmayı tercih etti.

O kadar ki, teklifte kuvvetler dengesini gözetecek ufak bir iki değişikliği bile MHP önermek durumunda kaldı. MHP’nin daha önceki anayasaya tartışmalarındaki “anti-demokratik” itirazları sadece ilk dört madde vevatandaşlık tanımıyla ilgiliydi. Yani aslında AKP, biz daha demokratik kriterlere uygun bir teklif arzu ediyorduk ama siyasi imkânlar elvermedi diyemez. Yeni AK Parti eski AK Partinin demokratik bir anayasa ve hükümet sistemi vaadini geçersiz kıldı.

* Referandum kampanyasının eşit ve serbest koşullarda gerçekleşmediğine dair yoğun tartışmalar yapıldı.

OHAL altında seçimlere gidilmesi bu itirazlara gerekçe oldu. Gerçekten de “Hayır” kampanyası yürütenlerin toplantıları, videoları, broşürleri OHAL ikliminde ve OHAL yetkileri ile daha kolay sabote edilebildi. “Evet” kampanyası ise devlet imkanlarından ve iktidar olmanın sağladığı üstünlükten fazlaca yararlandı.

Bunlar doğru olmakla birlikte, sonucu belirleyici olduğunu söylemek zor. Zira yüzde 48,6 gibi yüksek bir oranda “Hayır” çıkmış olması, tercihlerin büyük bir kısmının “kampanyanın gücü”ne göre şekillenmediğinin işareti olarak okunabilir.

* Demokrasinin temeli çoğunluk ilkesinden, gövdesi ise sivil-siyasi özgürlüklerden oluşur. Çoğunluk ilkesi belli konularda ortak kararlar alabilmenin ve “bir süreliğine” de olsa çatışmayı bir taraf/tercih lehine sonlandırmanın yöntemlerinden biridir. Çoğunluk ilkesi olmadan demokrasiden bahsedilemez. Çok sayıda insanın ortak karar almasının başka bir yöntemi yoktur.

Dolayısıyla referandum sonuçlarının yüzde 50+1 ile dahi kararı belirleyeceğinin tartışmasız kabul edilmesi gerekir. Oranın düşüklüğü sonuçları geçersiz kılmaz; oranın yüksekliği ise sadece karara desteğin derecesini yansıtır. Böyle bir konuda anlaşmazlığa düşmek, bizzatdemokrasi üzerinde anlaşamamak demektir. Muhalefet bu noktada zaman zaman hatalı bir söyleme başvuruyor.

* Yüzde 50+1 sonucu, hukuki olarak geçerli, demokratik olarak meşrudur. Ancak bu hüküm, seçim güvenliği ve güvenilirliğinin büyük bir titizlikle korunmasızorunluluğunu da şart koşar. Türkiye seçim güvenliği bakımından oldukça iyi bir sisteme ve sicile sahiptir. Tarafların süreci izleme ve denetleme imkanları vardır.

Bununla birlikte YSK son referandumda güvenirliği korumak bakımından kötü bir sınav verdi. Diğer seçimlerde de karşılaşıldığı anlaşılan mühürsüz pusula-zarf problemini etkin şekilde giderecek tedbirler almamış olması, ciddi bir eksiklik. Üstelik mühürsüz pusula-zarf tartışmalarını sonlandırmak bakımından 2010 yılında yasal düzenleme yapılmış. Açık yasa hükmüne rağmen geçerlilik kararı vermesi sorunlu ve tartışmalı bir durum yarattı.

YSK’nın, gelen şikayetler üzerine mühürsüz oylarınsadece geçerli sayılmasına karar vermek yerine, en azından sayım esnasında kaç pusula-zarfın mühürsüz olduğunun tutanakla tespit edilmesini sandık kurullarından istemesi gerekirdi. Bu sayede hangi sandıklarda, kaç oyda ve hangi tercihlerde mühürsüz pusula-zarf olduğunun bilgisine sahip olabilirdik.

Böylece, tespit edilmiş bu pusula-zarflarda YSK filigranıve mührünün olup olmadığı, Evet/Hayır yoğunluğunun genel tercihlere uygun olup olmadığı vb bakımlardan kamuoyu bilgilendirilerek tereddütler giderilmiş ve seçim güvenilirliği güçlendirilmiş olurdu. Seçim güvenliği yetmez; güvenilirlik algısının da güçlü tutulması gerekir.

* Genellikle her seçimin kaybedenleri, sonuçtan hayal kırıklığı yaşayanları seçim sonuçlarına çeşitli gerekçelerle itiraz etme eğilimindedir. Kaybedenler sıklıkla sonucu kabullenmekte zorlanırlar.

Ne var ki, son yıllarda daha ziyade CHP’nin — üst üste çok seçim kaybetmesinden olsa gerek — itirazlarıyla karşılaşıyoruz. Seçimler hakkında çok sık ve tekrar tekrar dile getirdiği itirazlarına rağmen, üstelik de ana muhalefet partisi olmasına rağmen, CHP’nin seçimleri izleme ve denetleme konusunda etkili, yaygın ve başarılı bir sistem ve mekanizma kuramamış olması büyük bir başarısızlık olarak kabul edilmelidir.

CHP seçim güvenliğini kendi kurduğu bir sistem ile denetleyebilir; eğer varsa, usulsüzlük veya hile girişimlerini kanıtlara dayalı olarak tespit edebilir.  Seçim sistemi, iyi tasarlanmış bir mekanizma ve etkili bir çalışma ile hileleri engelleme veya tespit etmeye imkan vermektedir.

Bunu yapmadan her seçim yenilgisi sonrası “hile”den yakınmak anlamlı değildir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı amatör-sivil girişimler bile bu konuda CHP’den daha iyi bir performans sergiliyor.

* Ve son değerlendirmem. Referandum öncesinde bazı AK Parti destekçileri, son dönemde demokrasi ve adalet kaybından rahatsız olmalarına rağmen referandumda “Evet” vereceklerini ifade ediyordu. Gerekçe olarak da, “Evet” çıkması halinde iktidarın elinin güçleneceği, böylece Erdoğan’ın partiyi yeniden eski kuruluş felsefesive siyasetine yönelteceği tahminini (aslında umudunu)gösteriyorlardı.

Ben gelişmelerin öyle seyredeceği kanaatinde değilim. Evet, Erdoğan pragmatist bir siyasetçi ve her zaman farklı, beklenmedik hamleler yapabilir. Ne var ki halihazırda taşınıp getirilen siyaset — bir kısmı koşullar ve gelişmeler tarafından tetiklenmiş olsa da — diğer kısmı itibariyle bile isteye yapılan tercihler ve kararlar  tarafından şekillenmiş bulunuyor. Ayrıca bu tür bir değişiklik için gerek iç gerek dış konjonktür ve koşullar hiç umut vaat etmiyor.

Velhasıl, ne “ daimi beka kaygısı” ve “son büyük kavga”söylemi, ne de olağanüstü yönetim tarz kısa bir süre içinde siyasette sönümlenecek gibi görünüyor.

Serbestiyet, 29.04.2017

İşçi hakları ile ilgili yanlışlar ve gerçekler

Bugün 1 Mayıs. Diğer ismiyle,  Amerikalı işçilerin 1800’lü yıllarda 8 saatlik iş gününü kabul ettirmek için başlattıkları grevlerin zaman içinde Dünya’ya yayılması ve gelenekselleşmesiyle ortaya çıkan “emek bayramı”. Türkiye’de 1923 yılından beri kutlanan bu gün, ağırlıklı olarak sol grupların hegemonyası altında kutlanıyor.  Hatta sol görüşlerin piyasada en çok yer bulduğu, seslerini en çok duyurabildikleri güne dönüşüyor.

İlginç bir şekilde sosyalizmin diğer ideolojilere, diğer fikir akımlarına karşı büyük bir avantajı var. Gerek ülkemizde gerekse Dünya üzerinde özelde sosyalizm, genelde totaliter rejimler insanlara daha çekici geliyor. Bunun birçok sebebi  var elbette fakat sebeplerin başında, sosyalizmin dünya üzerindeki kaynakların kıt, insan istek ve ihtiyaçlarının ise sınırsız olduğu gerçeğini görmezden gelmesi geliyor.

Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi bu sene de meydanlardaki mitinglerde, caddelerdeki yürüyüşlerde, sosyal medyadaki paylaşımlarda, dağıtılan bildirilerde ve asılan afişlerde işçilerin haklarını savunmak adı altında sosyalizmin saçmalıkları ile karşı karşıya kalacağız.

Herkese iş, işçiye daha çok asgari ücret, taşerona kadro, zenginlere ölüm ve bolca da kapitalizme sövgü. Bunların neredeyse tamamı, sloganik değeri bulunan, insanların iyi niyetlerine hitap ettiği için kuvvetli bir karşılık bulan fakat gerek iktisat ilmiyle gerekse binlerce yıllık insanlık tarihi ile uyuşmayan talep ve eleştiriler.

İşçilerin, emekçilerin yani aslında tüm insanlığın haklarını popülist söylemlerle aramak yerine insanlık tarihinin binlerce yıllık tecrübesinden faydalanarak çözmeye çalışsak, işimiz hem daha kolay hem de daha başarılı olurdu.  Çünkü büyük ekonomist Milton Friedman’ın dediği gibi, iktisadi alanda en tehlikeli şey iyi niyettir. İyi niyetle yapılan bir çok devlet müdahalesi, niyetten bağımsız bir şekilde çok kötü sonuçlar doğurmuştur. Bu sebeple işçilerin sorunlarına ‘iyi niyet’ ve duygusal bir bakış açısıyla bakmak yerine rasyonel bir şekilde yaklaşmak çok daha faydalı sonuçlar alınmasını sağlayacaktır.

İşçilerin haklarını savunmanın öncelikli şartı zenginliği ve özel mülkiyeti savunmaktır.

Her 1 Mayıs’ta olduğu gibi, bu sene de görmeniz çok muhtemel bazı popülist yaklaşımları yakından incelemekte fayda var:

  • Asgari ücretin artırılması iyi bir şey değildir

Türkiye’de asgari ücret ile ilgili tartışmalar çok sığ ve derinliksiz şekilde gerçekleşmekte. Asgari ücretin devlet eliyle artırılmasının işçilerin hayat standartlarını yükselteceği görüşü hakim. Fakat gerçekler bundan çok uzak. Asgari ücret artırımları, niyetlenilmemiş kötü sonuçları da beraberinde getirir.

  1. Bazı işletmeler bu yükü kaldıramaz ve bu sebeple çalışanların sayısını azaltma yoluna gider. Bu, işsizliğin artmasına sebep olur.
  2. İç pazara mal satan işletmelerin bir bölümü, maliyetlerine gelen bu yükü fiyatlarına yansıtır. Bu, enflasyonu artırır.
  3. İşletmelerin bir bölümü ise bu artışı fiyatlarına yansıtamaz ve zarar eder. Bir süre sonra bu işletmeler kapanır.  Bu da, işsizliği artmasına sebep olur.
  4. İhracata yönelik işletmeler dış pazarlardaki darlıklar nedeniyle maliyetlerine gelen bu artışı kolay kolay fiyatlarına yansıtamazlar. Bu, onların kârını düşürür, bazılarında zarara yol açabilir. İhracatta düşüşler ortaya çıkabilir.[1]

 

Dünya üzerindeki örnekleri de göstermektedir ki devletlerin uyguladığı asgari ücret politikaları, uzun vadede işçilerin lehine değil aleyhine bir durum oluşturmaktadır. Ekonomist Jeffrey Clemans ve Michael Wither’in araştırması göstermektedir ki; 2000’li yılların sonunda Amerika’da 50 eyalet genelinde ortalama %30 oranındaki asgari ücret artışı, 1.4 milyon işin yok olmasına sebep olmuştur. Bu da bize şunu göstermektedir ki; asgari ücret artışı aslında en çok yardım etmek istediğimiz insanlara zarar verir. Türkiye’de kaçak işçi çalıştırma, çocuk işçi çalıştırma ve sigortasız işçi çalıştırma oranlarının bu kadar yüksek olmasının sebebi aşırı vergi ve ek harcamaların devlet tarafından zorunlu hale getirilmesidir.

Türkiye’de iç ve dış yatırımların gelmesine engel olan bir çok bürokratik engel bulunmaktadır. Yanlış, adaletsiz vergi politikaları ve şahsi teşebbüse imkan vermek yerine çomak sokan devlet yapısı buna sebep olan başlıca aktörlerdir. Türkiye’de çalışabilecek insan çok fazla iken, yatırımların önü bir türlü açılmadığı için çalışacak yer bulmak zordur. Bu sebeple işverenler için işçinin maaşı devletin belirlediği asgari ücret ile sınırlıdır. Bu devletçi iktisadi yapı yüzünden işçilerin aldığı para bu kadar az, işsizlik bu kadar fazladır. Oysa yatırımların önündeki ekonomik ve bürokratik engeller kaldırılsa, gelen yatırımla birlikte iş gücüne ihtiyacı olan işletme sayısı artarken işsiz sayısında bir azalma olacaktır. İşsizler iş değil, iş verenler işçi aramaya başlayacaktır. Böylelikle iş verenler, işe almak istedikleri ya da mevcut işçileri görevlerinin başında tutabilmek için onları memnun etmeye çalışacaklardır.

İşçilerin maaşları ancak ve ancak daha fazla yatırım ve asgari ücret uygulamasının ortadan kaldırılması ile artabilir.

  • Devlet eliyle işsizlere iş verilmesi işsizlik problemini çözmez

1 Mayıs kutlamalarında ön plana çıkan taleplerden biri de işsizlere devlet tarafından iş bulunması yönündedir. Bu istekte bulunan kişiler, devletin yapacağı kamu istihdamları ile birlikte işsizliğin bitirilebileceğini sanmaktadır. Oysa, kamu istihdamları (özellikle de gereksiz olanları), işsizliği bitirmek yerine daha da artırır. Kamuda göreve başlayan personel, “devlete sırtını dayadıkları” gerekçesiyle işlerinden başka bir alanla ilgilenmezler. Bu kişiler içerisindeki potansiyel yatırımcı, girişimci insanlar ise bunu değerlendiremezler.

İnsanları kamuda göreve başlamaya değil, kendi işlerini kurmaya teşvik etmek, girişimciliği aşılamak gerekir. Böylelikle kendi yatırımını yapan insanlar, yanlarında çalıştırdıkları başka insanlarla birlikte işsizliği azaltabilecek olan ana omurgayı oluşturur.

İşsizlik tamamen yok edilemez. Devlet eliyle azaltılamaz bile. Kısa süreli etkilerini saymazsak tabii. Fakat işsizliğin azaltılabilmesinin bir tek yolu vardır; şahsi teşebbüsün yani özel girişimlerin önünü açmak.

  • Kapitalizm bir şeytan değildir

1 Mayıs kutlamalarında en öne çıkan görüş, kapitalizmin modern çağların şeytanı bir sistem olduğu algısıdır. Çoğu insan, kapitalizmin ne olduğunu ya da ne olmadığını bilmeden kapitalizme söver.

Kapitalizm, özel mülkiyeti savunan, serbest ticareti ön plana çıkaran bir ekonomik sistemdir. Hakkında bir çok (negatif ya da pozitif) efsane üretilen kapitalizm, piyasa düşmanı, katı devletçi ideolojiler tarafından modern çağın günah keçisi ilan edilmiştir. Açlıktan susuzluğa, yoksulluktan evsizliğe kadar her türlü olumsuzluğun tek sebebi olarak suçlanan kapitalizm, aslında kendisine atfedilen birçok olumsuz yargının ne sebebi ne de bir sonucu olma özelliğini taşır. Bu yüzden kapitalizmin ne olduğu kadar ne olmadığının da önemi vardır.

Kapitalizmin genel hatları ile iki farklı çeşidi vardır; serbest piyasa kapitalizmi ve devlet kapitalizmi. Devlet kapitalizmi, devletin özel teşebbüsün/üretimin üzerinde siyasi ve ekonomik kontrol uyguladığı bir sistemdir. Serbest piyasa kapitalizmi ise, piyasa organlarına devletin müdahalesinin olmadığı ya da minimal seviyede olduğu bir sistemdir.

Zenginlik ve zenginlerden nefret etmek işçilerin haklarını savunmak anlamına gelmez.  Zenginlik ve servet birikimi olmasa zengin insanlar olmaz, zengin insanlar olmazsa yatırım yapılamaz ve işsizlik artar.

Türkiye’de işçilerin mevcut problemlerinin neredeyse tamamı, devletin ekonomiye müdahil olma girişimleridir. Oysa işçilerin ihtiyacı olan daha çok serbest piyasa, daha çok kapitalizmdir.


 

[1] http://www.mahfiegilmez.com/2015/11/asgari-ucret-artsnn-artlar-ve-eksileri.html

Seçici Irkçılık

26 Nisan Çarşamba günü gazetelerde şöyle bir haber okuduk: “Adana Büyükşehir Belediyesi ekiplerince, şehrin çeşitli noktalarına izinsiz asılan Arapça tabelalar söküldü. Büyükşehir Belediyesi’nden yapılan açıklamaya göre, vatandaşların şikâyeti üzerine harekete geçen Adana Büyükşehir Belediyesi Zabıta Daire Başkanlığı Denetim Şube Müdürlüğü ekipleri, sığınmacıların yaşadığı bölgelerde bulunan Arapça led ışık, tabela ve posterleri sökerek temizlik yaptı.”

İç İşleri Bakanlığı Göç İdaresi Daire Başkanlığı’nın yayınladığı istatistiklere göre 20.04.2017 tarihinde Adana’da geçici koruma kapsamında kayıtlı olan Suriyelilerin sayısı 153.490. Bu sayı Adana nüfusunun %6.97’sine tekabül ediyor. Kayıtlı geçici koruma altındaki Suriyeli bireylerin sayısının toplam şehir nüfusuna oranı bağlamında bakıldığında Kilis, Hatay, Gaziantep, Mardin, Osmaniye, Şanlıurfa şehirlerinden sonra Adana’nın geldiği söylenebilir. Yalnızca geçici koruma altındaki Suriyeli birey sayısına göre de en çok göç almış beşinci şehir Adana. Bu ana kadar özetlenmeye çalışılan tüm bu istatistikler Adana’da hayatın akışı içerisinde kültürel çeşitliliğin oldukça fazla olduğunu göstermeye yönelikti. Her ne kadar “geçici” koruma altında olsalar da hepimizin yakından takip ettiği gibi Suriyelilerin geri dönebilecekleri bir “ev”leri şu şartlar altında yok. Hayatın kendi akışının hem toplumsal, hem bireysel krizler için en iyi yara bandı olduğu düşünülürse aslında o bölgede yaşayan Suriyelilerin ticarete başlaması oldukça istendik bir durum olarak görülebilir.

Suriyelilerin ticaret içinde yer alması siyaset bilimi ve ekonomi açısından ele alınabileceği gibi sosyal psikoloji açısından da ele alınabilir. Keza sosyal psikolojinin “babası” kabul edilen Allport’un 1954 yılında yayınlanan “Önyargının Doğası” isimli kitabı II. Dünya Savaşı’nın o kapkaranlık gölgesinde önyargı, kalıpyargı ve ayrımcılık kavramları arasındaki farkı irdelemekle kalmaz ayrıca Gruplararası Temas Hipotezi’ni ortaya koyar. Gruplararası Temas Hipotezi, o dönemde yapılmaya başlanan bazı görgül çalışmaların sonuçlarının ve Allport’un gözlemlerinin sonucunda aslında gözle görebildiğimiz bir sosyal değişimi vurgular. Der ki; ne zaman bir birey kendi grubundan olmayan bir dış grubun üyesi ile temas eder, o zaman bu bireyin o dış gruba yönelik önyargı, kalıpyargı ve ayrımcılık düzeylerinde azalma meydana gelir. Savaş sırasında cephede bir arada çarpışmış olan Avrupa kökenli Amerikalı askerler ile Afrika kökenli Amerikalı askerler arasında savaş sonrasında ayrımcı davranışların azaldığının görülmesi, bireylerin farklı etnik kökenlere sahip komşularının olmasının o etnik kökene yönelik kalıpyargılarında azalmaya sebep olduğunu belirtmesi, Avrupa’da bireylerin aynı işyerinde göçmenlerle çalışırken çalışma sürelerine bağlı olarak göçmenlerin hakkını aramada yardım etme davranışlarının artması Temas Hipotezi’ne örnek olarak verilebilir.

Allport, günlük hayatın akışı içerisinde bireyler birbirleri ile ne kadar çok iletişim kurarlarsa karşılıklı olarak birbirlerini bir grubun “üye”si olarak algılamak yerine bir “birey” olarak algılamaya başlayacaklarını söyler ve bu sürecin temelde dört ön koşulunun sağlanması gerekir. Aksi takdirde bu tür bir temas bireylerin dış gruba yönelik önyargı düzeylerinin artması ile sonuçlanabilir. Bu dört ön koşul; tarafların eşit statüde olması, ortak bir amaca sahip olmaları, grupların karşılıklı işbirliği içinde olması ve normların, kuralların ya da otoritenin destekleyici tutumudur. Varolan bu dört koşula baktığımızda Suriyeli bireylerin ticarete atılmalarının neden desteklenmesi gerektiğini görebiliriz. Ticarette “Suriyeli – Türkiyeli” ayrımının olmadığı bir eşit statü söz konusu olacak, karşılıklı işbirliği ile ticaretin ortak amaç olduğu süreç işleyebilecektir.  Ancak buradaki dördüncü koşul olan “otoritenin destekleyici tutumu”nun Adana’daki örnekte pek de var olmadığı görülebilir. Otoritenin ya da kuralların destekleyici olmaması bireylerin birbirlerini kabullenmesine yönelik bir normun oluşmasını zedeleyeceği gibi otoritenin tarafgirliğinin beyanı taraflar arasındaki eşit statüyü de tabiri caizse yakıp yıkacaktır. Yukarıdaki alıntıda görülebileceği gibi zabıtalar Arapça olmayan tabelaları sökerek “temizlik” yapmışlar, dolayısıyla grupların birbirlerine yönelik önyargı düzeylerinin artmasına ya da ayrımcı davranışların kabul görülebileceğine yönelik düşüncelerin doğmasına zemin hazırlamışlardır. Şu noktadan itibaren bir grup gencin zabıtanın gözünden kaçan tabelaları indirmeye çalışmayacağının, “onların bitirmediği işi biz bitirelim” demeyeceklerinin pek bir garantisi olduğunu sanmıyorum.

Arapça tabelaların bölgenin “otorite”sini temsil eden bireyler tarafından indirilmesinin, oluşmakta olan kabullenici normu zedelemesinin dışında seçici bir ırkçılık örneği olduğu söylenebilir. Bir bilişsel psikoloji kavramı olan “algıda seçicilik” kavramından evirerek söyleyebileceğimiz seçici ırkçılık, bireylerin yalnızca belirli bir gruba yönelik ırkçılıklarını açık bir şekilde dışarı vurdukları, ancak diğer gruplara yönelik herhangi bir ırkçı davranışta bulunma eylemine sahip olmadıkları durumlar olarak tanımlanabilir. Keza Adana’daki otoritelerin Türkçe dışındaki dillere yönelik tutumlarına yakından bakacak olur isek buradaki tek hassasiyetin Arapça’ya yönelik olduğunu görebiliriz. Misal, 8 Ekim 2016 tarihinde Adana Büyükşehir Belediyesi’nin kendi web sitesinden yayınlanan habere göre Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü bir çocuk bakımevini ziyaret etmiş, çocuklar da onu İngilizce ve Fransızca şarkılarla karşılamış, Belediye Başkanı bu şarkılar karşısında, en azından haberden anlayabildiğimiz kadarıyla, kulaklarını tıkamamış, “bu çocuklara yalnızca Türkçe şarkılar öğretilecek” dememiştir. Adana’da takribî 10 adet “McDonalds” , 9 adet “Burger King”, 13 adet Starbucks, 7 adet “English Home” tabelası olduğu düşünülecek olur ise meselenin pek de “Türkçeyi korumak” temelinde devam etmediği görülebilir. Kuşkusuz şöyle bir itiraz ile karşılaşabiliriz: “bahsettiğiniz markalar dünya çapında olduğu için bunlara bir belediye istese de engel olamaz.” Sanırım o zaman Adana’daki butik işletmelerin isimlerine göz gezdirmemiz yeterli olabilecektir: “Greatwall Chinese Restaurant”, “Pizzaria di Mozza”, “Blackfish”, “Friends Cafe”.

Yalnızca belirli bir gruba yönelik gerçekleştirilen bu ayrımcı tavrın temelinde, mültecilerin var olan kültürü “dejenere” edeceğine dair sembolik bir tehdit algılamanın olması olası. Ancak bu sembolik tehdidin çok da rasyonel temelleri olduğu söylenemez. Keza kaldırılan pankartların bulunduğu bölgenin Suriyelilere ayrılmış olan bölge olduğunu unutmamanın yanı sıra, nasıl ki bugüne kadar Mc Donalds’ın var olması kebabın önemini bir Adanalı için azaltmadıysa, aksine bu çeşitliliğin tadını çıkardılarsa, Suriye mutfağının da getireceği çeşitlilik yalnızca olumlu olacaktır.

Ailesi II. Dünya Savaşı’nda bu ülkeye sığınmış biri olarak da yazıyorum bu yazıyı. Biliyorum ki Türkiye, her kanattan gelen misafirine aynı güleryüz ile hoş geldin diyecektir. O yüzden insanların hayata tutunmak amacıyla gerçekleştirdikleri adımları bir elimizle devirip, neyi koruduğumuz belli değil iken kalkanlarımızı kuşanmamalıyız. Korumamız gereken bu kültürün yüzyıllardır göç aldığını unutmamalıyız.

Radikalleşme Teorileri Açısından FETÖ’nün Analizi – Salih Zeki Haklı

Terör örgütlerinin yapıları ve eylemleri incelendiğinde, bu örgütlerin oluşumunda ve güçlenmesinde örgüt üyelerinin radikalleşme süreçlerinin oldukça büyük etkiye sahip olduğu görülmektedir. Öyle ki şiddete dayalı radikalleşmenin tüm terörist davranışların birincil özelliği konusunda fikir birliği bulunmaktadır. Terörü önlemek ve etkisini azaltmak için şiddete dayalı radikalleşme konusunda yoğun çalışmalar yürütülmesinin temelinde bu temel kabul yatmaktadır. Günümüzde birçok devletin radikalleşmenin önlenmesi ve radikalleşme sürecinin tersine çevrilmesi amacıyla merkezler kurmasının sebebi de terör ile şiddete dayalı radikalleşme arasındaki bu güçlü bağdan kaynaklanmaktadır.

Bu bağlamda 15 Temmuz darbe girişimini gerçekleştiren Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) de yapısının ve amaçlarının daha açık şekilde anlaşılabilmesi ve ilerde benzer bir tehdide maruz kalmamak için FETÖ üyelerinin radikalleşme sürecinin analiz edilmesi önem taşımaktadır. Zira FETÖ’nün 15 Temmuz gecesindeki ihanetinde kendisine sorgusuz sualsiz itaat eden radikal kitlesini kullandığı bilinmektedir. Özellikle konuya radikalleşme teorileri açısından bakıldığında, FETÖ üyelerinin gösterdikleri davranışların radikalleşmiş kişilerin özelliklerine büyük ölçüde uyduğu görülmektedir. Bu açıdan FETÖ’nün ve üyelerinin radikal yapılarının tahlil edilmesi hem örgütle mücadele etmek hem de benzer hadiseleri önlemek hususlarında büyük önem arz etmektedir.

FETÖ üyelerinin radikalleşme sürecinin nasıl gerçekleştiğini izah etmeden önce, radikalleşme kavramının hangi unsurlar çerçevesinde ele alındığını ifade etmek gerekmektedir. Genel olarak, bugüne kadar gelmiş geçmiş radikal gruplara bakıldığında bu örgütlerde yer alan radikallerin büyük çoğunluğunun neredeyse birbirine benzer ortak özellikleri bulunduğu anlaşılmaktadır: Kendisi gibi olmayanlara karşı nefrete ve düşmanlığa varacak bir hoşgörüsüzlük; kendi görüşlerini tek gerçek kabul ederek, farklı görüş ve yorumları yok saymak; sorunlar karşısında genellemeler yaparak, karşı olunan kişileri tek bir potada değerlendirmek ve son olarak da sahip olunan fikir ve inançları kendi amaçları doğrultusunda değiştirerek, bu fikirleri çok daha sert, kaba ve yüzeysel yorumlarla yeniden ifade etmek bu özelliklerin başında gelmektedir.

Elbette radikalleşmiş veya aşırılıkçı kişilerin bu özelliklere bir anda sahip olduklarını söylemek mümkün değildir. Bu kişiler, belirli süre zarfında, temasta oldukları kişilerin ve tecrübe ettikleri olayların etkisi sonucunda radikal bir psikolojik durumun ve zihniyet dünyasının içine düşmektedirler. Böylelikle belirli aşamalardan sonra radikalleşen kişiler, bu özelliklere sahip olduktan sonra, bir örgüte katılmaya hazır hale gelmektedirler. Burada ifade etmek gerekir ki, sanıldığının aksine, radikalleşmiş kişiler geçmişteki görüş ve inançlarından hareketle bir terör örgütüne katılmamaktadırlar. Tam aksine, bu kişiler, hangi görüş ekseninde faaliyet gösteriyor olursa olsun, çevrelerindeki en örgütlü ve aktif terör örgütlerine katılmayı tercih etmektedirler. Nitekim 2. Dünya Savaşı öncesi Alman gençleri, siyasal ve toplumsal gelişmelerin neticesinde önce radikalleşmişler ve sonrasında kendi dönemlerinin en organize ve etkin örgütü olan NAZİ’lere katılmaya karar vermişlerdir. Eğer o dönemde Alman sosyalistleri daha etkin bir durumda olsalardı bu kişilerin nasyonal-sosyalist olmak yerine sosyalist olacakları üzerinde geniş bir mutabakat bulunmaktadır. Bugün dünyanın birçok farklı bölgesindeki radikalleşmiş kişilerin, hayatlarının önceki dönemiyle neredeyse taban tabana zıt şekilde, DAEŞ’e katılmalarının temel sebebi de bu örgütün dünya genelindeki en aktif terör örgütlerinin başında yer almasından kaynaklanmaktadır.

FETÖ üyelerinin de yukarıda zikredilen radikalleşme eğilimlerini büyük ölçüde yansıttığı açık şekilde bilinmektedir. Bununla birlikte FETÖ’nün radikalleşme konusunda diğer radikal örgütlerle büyük benzerlikler göstermesine karşın, radikalleşme sürecinin gerçekleştiği dönemin terör örgütlerinin birçoğundan farklı şekilde meydana geldiği de görülmektedir. Örgüte katılan kişiler, diğer terör örgütlerinin aksine, belirli bir radikalleşme süreci sonunda örgüte katılmaya karar vermiş kişiler değildir. Tam tersine bu kişiler örgüte girdikten sonra örgüt içindeki faaliyetleri ve tecrübeleri neticesinde yavaş ama oldukça sağlam bir radikalleşme sürecini yaşamışlardır. Örgüt öncesi hayatlarında hatta örgüte girdikten sonra belirli bir süre mutedil şekilde yaşayan birçok kişi, örgütün çeşitli propaganda, telkin ve doktrinleştirme yöntemleri sonucu radikal kişilere dönüşmüştür. Sürecin bu şekilde örgüt içerisinde gerçekleşmiş olması üyelerin örgüt ve liderle olan bağlarını çok daha kuvvetlendirdiği düşünülmektedir.

FETÖ ile diğer radikal örgütler arasındaki benzerliklerin başında ise örgüt üyelerinin eski hayatlarındaki grup bağlarını ortadan kaldırmak gelmektedir. Radikalleşme teorilerine göre mevcut grup bağlarını koparmış kişilerin çok daha kolay ve hızlı şekilde radikalleştikleri kabul edilmektedir. Buna göre aile başta olmak üzere arkadaşlık, komşuluk veya başka bir sosyal gruba aidiyet duygusuyla bağlı kişilerin radikal fikir ve eylemlere meyletmesi nadiren görülmektedir. Aile, arkadaşlık veya iş hayatlarında belirli bir düzeni sağlayamamış kişiler ise radikalleşme eğilimlerini çok daha kolay gösterebilmektedir. Bu sebeple terör örgütleri, grup bağlarını koparmış kişileri örgütlerine kazandırmada daha hevesli oldukları gibi, üyelerini kendilerine tam olarak bağlayabilmek için bu kişilerin sahip oldukları eski tüm sosyal bağlarını da yok etmeye çalışmaktadırlar.

FETÖ’nün de kendi üyeleri üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmak için, aile bağları başta olmak üzere üyelerinin birçok sosyal ilişkisini ortadan kaldırmaya çalıştığı bilinmektedir. Özellikle çocuk yaşta örgüte dahil edilen kişiler mahalle evleri, yurtlar, okullar ve dershaneler gibi yapılar aracılığıyla ailelerinden yavaş yavaş kopartılmak istenmektedir. Üniversite hayatlarından sonra dahi bu evlerde kalmaya devam edilmesi, yurtdışındaki örgüt okullarında görev alınması veya askerlik/polislik gibi aileden uzak yerlerde icra edilen işlerde çalışılması gibi seçenekler devreye sokularak, kişiler ailelerinden tamamen kopartılmakta ve örgüte tam manasıyla bağlı kimseler haline dönüştürülmektedirler. Özellikle bu süreçte “ağabey” veya “abla” adı verilen örgüt sorumlularının büyük bir rolü bulunmaktadır. Çocukların her türlü sorunlarıyla ilgilenen ve onlara en yakın kişiler haline gelen bu örgüt elemanlarına “ağabey” veya “abla” isimlerinin verilmiş olması dahi yeni bir ailenin kurulduğu izlenimini vermekte ve çocukların yeni bir sosyal aidiyet duygusu geliştirmelerini amaçlamaktadır.

FETÖ’nün, örgüt üyelerinin aileleriyle olan duygusal ve ahlâkî bağlarını ortadan kaldırmak için bu kapsamda kullandığı bir diğer yöntem, örgüt üyelerine yeni isimler verilmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Böylelikle örgütte çeşitli görevler üstlenen kişilere yasal isimleri dışında kod adı olarak kullanılan yeni isimler verilmektedir. Bu tercih örgütün gizli faaliyetler yürütmesini sağlamanın yanı sıra örgüt elemanlarının yeni bir kimlik ve ahlâk anlayışına sahip olmasının da önünü açmaktadır. Zira isim vermek bir insanı hangi yaşta, görünüşte ve statüde olursa olsun belirli şekilde somutlaştırmayı sağlamaktadır. Böylelikle kişi fiziksel bir değişim geçirse dahi ismi sayesinde sabitlenebilmektedir. Ayrıca, isim vermek bir otorite ilişkisini de içermektedir. İsim veren, isim verdiği kişi ya da nesne üzerindeki otoritesini bu sayede tesis etmektedir. İslam dini açısından da çocuğa isim verme hakkının babada olmasının bir sebebi de bu otorite ilişkisine dayanmaktadır. Böylelikle FETÖ’nün kendi üyelerine yeni bir isim vermesi, kişinin hem yeni bir isim üzerinden sabitlenmesini hem de ailesiyle olan bağlarının farklı açıdan da zayıflatılmasını sağlamaktadır. Bu sayede örgüt, ilk olarak, kişinin ailesinden aldığı isimden farklı bir ismi o kişiye vermekte ve sonrasında ise ailesinin verdiği kimlik ve ahlâk anlayışından farklı bir kimliği ve ahlâkî yapıyı üyelerine benimsetmeye çalışmaktadır. İzlenen bu yöntemlerin sonucunda kurulan otorite sayesinde örgüt üyelerinin tüm ahlâkî ölçütleri ve değerleri tepe taklak olmaktadır. Öyle ki kişinin ailesinden aldığı ahlâk anlayışına göre sınav sorularını çalmaktan tutun da mensubu olduğu topluma ağır silahlarla saldırması asla kabul edilemeyecek davranışlar olmasına karşın, örgütün verdiği yeni isim, kimlik ve ahlâk anlayışı neticesinde bu davranışlar kolaylıkla sergilenebilir ve sindirilebilir hale gelmektedir.

Radikalleşmiş kişilerin bir diğer ortak özelliği, bu kişilerin tercih yapmaktan yorulmuş olmaları ve hayatlarının sorumluluğunu lider olarak gördükleri kişilere teslim etmeleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Hayat, insanların aldıkları kararlar doğrultusunda ilerlemekte ve esasında alınan her karar da bir tercihin ürünü olarak şekillenmektedir. Ruhen ve zihnen sağlıklı kişiler, aldıkları kararların iyi veya kötü sonuçlarını bir şekilde kabul etmek durumundadırlar. Fakat radikalleşmiş kişiler, aldıkları kararın bedelini üstlenemeyecek kadar zayıf bir yapıya sahiptirler. Bu sebeple radikalleşmiş kişiler, bir örgütün içinde yer almak suretiyle kendi eylemlerinin neticelerini üstlenmekten kaçmakta ve bununla ilgili tüm sorumluluğu örgütlere devretmektedirler. Radikalleşmiş kişilerin hayatlarına bakıldığında bu insanların hayatın yükünü çekmekten yorulduklarını düşündükleri görülmektedir. Kendilerini güçsüz ve zayıf gören bu kişiler, birisinin çıkıp kendileri adına düşünmesini ve hareket etmesini arzu etmektedirler. Totaliter devletlerin 20. yüzyılda büyük insan kitlelerini etkileri altına almaları ve onlara canice eylemler yaptırabilmelerinin altında, yıkıcı savaşlar ve felaketler sonucu insanların kişilik yapılarının zayıflamış olmasının yattığı kabul edilmektedir.

FETÖ’nün de üyeleri üzerindeki hakimiyeti ve otoritesi dikkate alındığında, örgüt üyelerinin neredeyse hiçbir şekilde tercih yapma ihtiyacını hissetmedikleri görülmektedir. Nitekim bu kişiler okuyacakları okuldan evlenecekleri kişiye, kullanacakları GSM operatöründen uygulayacakları emirlere kadar neredeyse hayatın tamamına karşılık gelen bütün tercihleri örgüt yönetiminin kararına bıraktıkları anlaşılmaktadır. FETÖ üyeleri, böylelikle, kendi hayatlarına ilişkin tüm kararları örgüt liderine devretmek suretiyle kendi eylemlerinin sorumluluğundan kaçmaya çalıştıkları görülmektedir. Bu sayede örgüt üyeleri, kendilerine verilen her türlü talimatı sorgulamaksızın, sonuçlarını düşünmeksizin ve dahası hiçbir rahatsızlık duymaksızın yerine getirdikleri bilinmektedir. Dinî inanç ve değerlerinden her türlü tavizi vermek, başkasının hakkını yemek, iftira atmak, takıyye yapmak ve çeşitli suçları işlemek gibi gayrı-ahlâkî ve yasa dışı eylemler böylelikle çok rahat şekilde örgüt üyelerince gerçekleştirilmektedir. Hatta 15 Temmuz gecesi TBMM’yi bombalayan pilotların savcılık ifadelerinde kendilerinin masum olduklarını ve sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirdiklerini söylemeleri bu hastalıklı zihnî ve ruhî durumun örgüt içinde ne denli kuvvetli olduğunu açıkça göstermektedir.

Radikal grupların bir diğer özelliği gizliliğe büyük önem vermeleridir. Muhakkak ki gizliliğin kötülükle doğrudan bir ilgisi yoktur ama kötülüğün gizlilikle çok yakın bir ilişkisi bulunmaktadır. Bu nedenle gerek örgütlenme gerekse eylem aşamasında radikal grupların ve terör örgütlerinin gizliliği her daim muhafaza etmek istedikleri bilinmektedir. Örgüt üyeleri ile lider arasındaki ilişkinin de gizli ve sınırlı olması, örgüt üyelerinin örgüt ve liderle olan hayal dünyalarını geliştirmekte ve kişinin lidere olan bağlılığı daha da kuvvetlenmektedir. Bu sayede kişi liderin durumunu ve halini tam olarak keşfedememekte ve oluşan boşluk hayal dünyası aracılığıyla doldurulmaktadır. FETÖ’nün de gizlilik unsurunu örgüt dışı ilişkilerinde ustalıkla kullandığı gibi, örgüt içinde de benzer şekilde kullandığı anlaşılmaktadır. Özellikle örgüt elebaşının ABD’ye göç etmesi sonucu lider ve üyeler arasındaki gizliliğin ve gizemin daha da arttığı görülmektedir. Bu doğrultuda, lider sadece kendi istediği zamanlarda ve süre zarfında üyeleriyle temas halinde olmaktadır. Bunun dışındaki zamanlarda ise radikalleşmiş örgüt üyeleri, ancak örgüt tarafından oluşturan mitler sayesinde liderine daha yoğun duygular çerçevesinde bağlanmaktadır.

FETÖ’nün 40 yıla yakın bir süre boyunca kademe kademe ilerleyerek büyük bir güce ulaşmasında örgüt üyelerini radikalleştirmesinin büyük payı bulunmaktadır. Örgütün amaçladığı sonuçlara ulaşabilmek için, diğer terör örgütlerinin yaptığı gibi, radikalleşmiş bu kişilerin gücüne dayanmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Hangi terör örgütüyle mücadele ediliyor olunursa olunsun, örgütün zayıflatılması ve yok edilebilmesi için radikalleşmenin önlenmesi hususu terörle mücadeledeki en etkin araçlardan birisini teşkil etmektedir. Bu sebeple gerek FETÖ’nün etkisinin bertaraf edilebilmesi gerekse gelecekte benzer bir tehdide karşı korunabilmek için bu radikalleşme süreçlerinin analiz edilmesi ve bu yönde tedbirlerin alınması önem taşımaktadır.

Salih Zeki Haklı, Polis Akademisi

Kullanılan Kaynaklar:

Gus Martin, Terörizm, Adres Yayınları, Ankara, 2017.

Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, İm Yayınları, İstanbul, 1998.

Georg Simmel, Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi, Pinhan Yayıncılık, Ankara, 2016.

Hüseyin Arslan, Dini Gruplar ve Siyaset-2 FETÖ/PDY, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2016.

Ali Köse, Milenyum Tarikatları, Timaş, İstanbul, 2014.

Atilla Yayla, “15 Temmuz Direnişi ve Türkiye Demokrasisi”, Liberal Düşünce Dergisi, 15 Temmuz Özel Sayısı, Ankara, 2016.

Hasan Yücel Başdemir, “Ezoterik Grupların Epistemolojisi”, Liberal Düşünce Dergisi, 15 Temmuz Özel Sayısı, Ankara, 2016.