Ana Sayfa Blog Sayfa 162

Hangi cephe, hangi blok?

2012’nin sonu 2013’ün başlarında Kürt meselesini demokratik bir çerçevede hal yoluna koymak üzere bir Çözüm Süreci başladı. Bir tarafında, tabiatıyla, PKK’nin olduğu bu süreç siyasi planda iki parti tarafından yürütülüyordu: AKP ve HDP. Dolayısıyla AKP ve HDP arasında bir süreç birlikteliği söz konusuydu. Buna mukabil CHP daha yumuşak, MHP ise daha sert bir biçimde sürece muhalefet ediyordu. Yani sürecin yanında duran AKP ile HDP’nin karşısında CHP ve MHP yer alıyordu.

Türkiye sancılı bir dönemden geçiyordu. Memleketin geleceğini yakından alakadar eden vakalar peşi sıra sökün ediyordu. Önce Gezi Olayları patlak verdi. CHP hemen oradaki muhalefeti sahiplendi, AKP’ye karşı konumlandı. Gözlerin çevrildiği HDP, Gezi’ye biraz mesafeli durdu. Koyduğu bu mesafe, daha sonra HDP’nin başına çok kakıldı.  Ardından 17-25 Aralık Soruşturmaları geldi. Gizli kayıtlar, tapeler, görüntüler, vs. gün be gün hem geleneksel ve hem de sosyal medya üzerinden servis edildi.  Muhalefetin blok halinde iktidarın karşısında durduğu bir dönem yaşandı.

Birleşen ve ayrılan yollar

2014’ün en önemli gündemi Cumhurbaşkanlığı seçimiydi. AKP ve HDP kendi genel başkanlarını aday gösterdiler. CHP ve MHP ise bir “çatı aday” buldular. Erdoğan ve Demirtaş kendileri ve partileri namına yarışırken İhsanoğlu ise Kemalist, ulusalcı ve milliyetçi cephenin adayı olarak yarışa katıldı. CHP ve MHP’nin 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde birleşen yolları, 2015’teki genel seçimlerde ayrıldı. 7 Haziran’da çıkan sonuç hiçbir partiye tek başına iktidar vizesi vermedi. AKP, % 40 oy aldı. Kılıçdaroğlu geriye kalan % 60’ı bir “blok” olarak niteledi. Bahse konu blokun başarısı için, daha fazla oy almış olmasına rağmen, Bahçeli’nin Başbakanlığını kabul edeceğini duyurdu.

Yekten hidayet

Lakin hesaplar tutmadı. Bahçeli’nin yapılan teklifi kesin bir dille reddetmesi, var olduğu sanılan blokun gerçekte gündüz gözüyle görülmüş bir hayalden ibaret olduğunu açığa çıkardı.  Blok tuzla buz oldu. MHP, ne AKP ne de CHP ile bir ittifaka tevessül etti. AKP ve CHP de bir koalisyonda anlaşamayınca Türkiye hükümeti tayin etmek için aynı yıl içinde ikinci kez sandığa gitmek zorunda kaldı.

15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra siyasi kartlar bir kere daha karıldı. O vakte kadar başkanlık sistemine kategorik olarak karşı çıkan ve şiddetli bir muhalefet sergileyen MHP birden başkanlığa giden kapıları sonuna kadar açtı. Bunun sebebi henüz berraklaşmadı. MHP’nin tabanı bile Bahçeli’nin aniden hidayete ermesine bir mana biçemedi, bocaladı ve kabullenemedi. Fakat nihayette Bahçeli, bir zamanlar en yeğin muhalifi olduğu Erdoğan’a siyasi hayatının en büyük emelinin anahtarını elden teslim etti.

MHP’nin yaptığı siyasi manevranın sonucunda hükümet sistemi değişikliği Meclis’te kabul edildi ve onay için halkın önüne getirildi. 16 Nisan’da iki blok oluştu: AKP ve MHP’den müteşekkil “Evet”   ile CHP ve HDP’den oluşan “Hayır” blokları. Sandıklardan % 51 Evet, % 49 Hayır oyu çıktı.

Tapulu mal

Şimdi tüm hesaplar bu oranlar üzerinden yapılıyor. Gün geçmiyor ki % 51’in tahkimatından ya da % 49’un pastadaki payını büyütmekten söz edilmesin. Sanki mutlak ve değişmez cepheler/bloklar var da onlar baz alınarak 2019’a ilişkin çıkarımlar yapılıyor.

Oysa “evet” de “hayır” kimsenin tapulu malı değil; dolayısıyla ortada kalıcı bir blok ya da cephe yok. 16 Nisan’dan önce tercihlere göre şekillenen bir blok veya cepheden söz edilebilirdi. Ancak o, 16 Nisan için anlam taşıyordu. 17 Nisan’dan sonra artık o bloklara dayanılamaz. Çünkü son üç yıllık siyasi tarih bile, Türkiye siyasetinde ittifak ilişkilerinin çok çabuk değişebildiğini gösteriyor. Görmek isteyenler için ibret dolu öyküler var. Bugün bir birine kem gözle bakanlar yarın kol kola girebiliyorlar. Veya dün omuz omuza mücadele edenlerin bugün birbirlerine omuz atabiliyorlar. Bugün aynı hedeflerin peşinden koşanlar, yarın başka dünyaların insanları olabiliyor.

Hülasa, 16 Nisan’daki cepheler o güne aitti. Bunları olduğu gibi geleceğe taşımak imkansız. Her zaman olduğu gibi gelecekte de ülkenin kaderine tesir eden her gelişme farklı aktörleri yan yana ve karşı karşıya getirip yeni bloklar doğurur. Saflar sürekli güncellenir. Bu durumda çetin siyasi rekabette ayakta kalanlar, geçmişe bakanlar değil, gelişmelere ayak uydurup sağlam müttefiklikler inşa edenler olur.

Serbestiyet, 16.05.2017

İdam cezası tartışmaları

Her zaman ve her yer için geçerli doğrular elbette vardır ama bunlar çoğu zaman sanıldığından çok daha azdır. Gerek ahlâkta gerekse hukukta değişken bir alan daima bulunur. Gelenek ve görenekler de zaman içinde kısmen veya tamamen yenilenebilir, ortadan kalkabilir. Bu yüzden tevazuyu elden bırakmamakta; yerli yersiz abartılı evrensel doğrular iddiasında bulunmaktan kaçınmakta yarar var. Bu çerçevede, idam cezası hakkında değişmez doğruyu biliyormuş gibi konuşmak, idam cezasının kategorik olarak doğru veya yanlış olduğunu söylemek de hatâlı.

Türkiye hukuk sisteminde mevcut idam cezasını AB uyum süreci içinde kaldırdı. Bu adım toplumda hatırı sayılır bir destek gördü. 15 Temmuz’dan sonra idam tartışmaları yine gündemimize girdi. Hem AK Parti hem MHP gerekirse idam cezasının tekrar getirilebileceğini söylüyor. Bunu da on yıllardır süren terör eylemlerini ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün faillerini göz önünde tutarak yapıyor. AB ülkeleri bu tür açıklamalardan rahatsızlık duyuyor. İdam cezasının geri getirilmesinin Türkiye’nin AB üyeliği sürecini tamamen bitireceğini tehdit havasında söylüyor. Son günlerde daha da ileri gittiler. Önce Belçika, sonra Almanya, idam cezası hakkında yapılacak bir referandumda ülkelerinde yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının oy kullanmasına müsaade etmeyeceklerini açıklayarak demokrasi sicillerini biraz daha kirlettiler.

Toplumsal hayat regülasyonlara dayanır. Daha ziyade ahlâk ve hukuk kuralları biçiminde boy gösteren bu regülasyonlar ilk bakışta egemen siyasî iradenin tercihlerinin, kaprislerinin, planlarının, isteklerinin sonucu gibi görünebilir, ama uzun vadede kaçınılmaz olarak toplumsal mutabakata ve rızaya dayanır. Toplumlar hayat şartlarına ve yaşadıkları eko-sistemin durumuna bağlı olarak suçlara verilen cezaları hafifletme veya ağırlaştırma yoluna gidebilir. Toplumun bekasının bazı fiillere verilen cezaların ağırlaştırılmasına dayandığının hissedildiği, düşünüldüğü zamanlarda, örneğin idam cezası gündeme gelir, tesis edilir ve bu çoğu zaman normal karşılanır.

Bugünün dünyasında idam cezasının âdil olup olmadığı, insanîlik derecesi, suçları caydırmada etki derecesi, yargılamaların idam gerektiren suçluluğu kesin olarak tespit edip edemeyeceği hep tartışma konusu. Dünyada ağır basan eğilim idam cezasından vazgeçme yönünde. Bununla beraber bu değişmez ve değiştirilemez bir durum değil. Toplumsal hayat bazı durumlarda insanların idam cezasını canla başla istemesine sebep olabilir ve bu talebi haklı görmek için birçok sebep de bulunabilir.

Türkiye’de şimdilerde boy gösteren idam cezası taleplerinin ana sebebi FETÖ’nün işlediği suçlar. Meydanlarda ve salonlarda çınlayan “idam, idam” feryatları 15 Temmuz darbesine tepkilerin bir ürünü. Unutmayalım ki 15 Temmuz’da korkunç suçlar işlendi. Bu suçlar sadece anayasal düzene ve meşru iktidara değil, ondan önemlisi, vatandaşlara karşıydı. Bazı yerlerde alenen katliam yapıldı. Binlerce insan yaralandı. Demokrasinin tüm usul kuralları reddedilerek meşru siyasî yöneticilerin hayatına kastedildi. Bütün bu suçların cezasız bırakılması toplumsal hayata çok zarar verir. Topluma karşı işlenmiş bir suç teşkil eder. Bunu yapmayanlar da ilerde hesaba çekilir. Bu yüzden 15 Temmuz’un faillerinin mutlaka ama mutlaka maşeri vicdanı tatmin edecek şekilde cezalandırılması gerekir.

Bunun için idama ihtiyaç olup olmadığı tartışılabilir. Kitlelerin idam talep etmesi de anlaşılabilir. Ancak, kitlelerde bu doğrultuda yoğun talep olması ve siyasetçilerin bu talepleri bir şekilde teşvik etmesi idam cezasının yeniden konulmasını haklı ve yararlı göstermeye yetmeyebilir. Bir defa idam cezası, her ceza gibi, ancak bir kanunla getirilebilir. Kanunların geriye yürümesi hukukun hâkimiyetine aykırı olacağı için bu istikamette çıkartılacak bir kanun 15 Temmuz faillerine uygulanamaz. Buna kalkışmak, Türkiye’nin çok yanlış bir yola girmesine sebep olur.

AB ülkelerinin Türkiye’deki idam cezası tartışmalarına gösterdikleri tepki fevrî ve Türkiye’ye şantaj yapmaya kalkmaları çok çirkin. 15 Temmuz kendi başlarına gelseydi, Türkiye’nin yaşadığı kadar ağır terör problemleri yaşasalardı, Türkiye’den çok çok daha hiddetli olur, faillere dünyayı zindan eder, hattâ köklerini kazırlardı. Bundan zerre kadar şüphe duymuyorum. Avrupalılar bu ikiyüzlü tavırdan vaz geçmeli diyeceğim, ama bundan pek umutlu olmadığımı vurgulamam gerekir.

Bence idam cezasını devamlı gündemde tutmak ve siyaset aracılığıyla alevlendirmek lüzumsuz ve yararsız. AK Parti ve MHP’nin, onun yerine, FETÖ’nün işlediği suçların faillerinin adaletten kaçamaması, hızla ve ciddî bir şekilde yargılanması ve meri hukuk sistemi içinde en ağır şekilde cezalandırılması için çaba ve özen göstermesi daha yerinde ve yararlı olacaktır.

Serbestiyet, 12.05.2017

Evrim: Gelişmenin temeli

Matt Ridley, Rasyonel İyimser: Refah Nasıl Evrilir (Boğaziçi Üniversitesi Yayınları) adlı kitabıyla dikkat çekmiş olan başarılı ve ilginç bir yazar. Ridley önceki yıl da bir başka eserle ses verdi: Her Şeyin Evrimi: Yeni Fikirler Nasıl Doğdu. Adının da anlattığı üzere, bu kitap evrim teorisini (biyoloji dışı) beşerî dünyaya başarılı biçimde uyguluyor.

Ridley’in tezi özetle şöyle: Kültürlerin, teknolojinin, bilimin gelişiminde — biyolojik genlerin evrimine benzer — bir evrim var. Hiçbir şey bir anda ortaya çıkmıyor. Ademi merkezî bir evrim süreciyle doğuyor.

Ridley’e göre dünyanın-insanlığın ilerlemesi icatla (inovasyon), icat ise mevcut fikirlerin tekrar tekrar yeni bileşimlere tâbi tutulmasıyla ortaya çıkıyor. Aynen genlerde bir evrim sürecinin işlemesine, genlerin seçilmesine ve çevre şartlarına cevap vermek için gelişmesine (biyolojik evrim) benzer şekilde, icat toplumları etkiliyor ve değiştiriyor.

Darwin’e atfedilen evrim teorisi şimdiye kadar insanların geliştirdiği en ilginç fikirlerden biri. Her biyolojik organizma kendiliğinden ve bir hedefi olmaksızın gelişmiş. İnsan toplumlarındaki iyi işleyen kurumlar ve kullanılan teknoloji de, yukardan empoze edilen bir plana bağlı olmaksızın, aşağıdan yukarı oluştu. Evrim her yerde olduğu gibi insan toplumlarında da parçalı ve tedricî. Toplumlar asla büyük sıçramalarla değişmez. Özel tarihlerine bakıldığında her değişimin adım adım ilerleyen bir süreç içinde oluştuğu görülür. Bu süreçte deneme ve yanılmalar çoktur. Bunun pek çok örneği var. Biri uçakların gelişmesi. Uçak endüstrisinin ilk yıllarında kuyruğun ve kanatların nasıl tasarlanacağı, kaç kanat olacağı, pervanenin (propeller) önde mi arkada mı olacağı, birçok tecrübeyle sınandı. Bunların bazıları başarılı olurken diğer bazıları işe yaramadı ve unutulup gitti.

Ridley evrim sürecinin sandığımızdan daha çok yerde işlediğini söylüyor. Meselâ müzikte. Bazen müzikte “devrimci”  kişi ve gruplardan bahsedilir. Ama müzik tarihi incelendiğinde “devrimci”lerin daha önceki gelişmelere dayandığı görülüyor. Beatles Elvis Presley’e, Presley Blues ve Rock’a dayanıyor. Bazen iki müzik tipi etkileşime giriyor ve ortaya bir üçüncü tarz çıkıyor. Yazara göre, Tanrı fikrinde bile, kızgın, öfkeli, intikamcı, gayet dünyevî ve çok sayıda tanrı fikrinden tek tanrı fikrine doğru bir evrim var. Siyasî yönetim tarihinde de evrim karşımıza çıkıyor.

Evrim fikrine itiraz etmek zor ve anlamsız olmakla beraber, evrimin temel özelliklerinin iyi öğrenilmesi gerekiyor. Tüm beşerî kurumlar, ilim ve teknoloji bir evrim süreci içinde oluşuyor. Ancak bunlar ne doğal, ne de insanların kasıtlı tasarımının ürünü. 18. asır İskoç Filozofu — sosyolojinin kurucusu — Adam Ferguson’un ifadeleriyle, suni olarak yaratılmadılar, doğal da değiller. İkisi arasında bir yerdeler. İnsan eseri, fakat tasarımlı insan ürünü olmayan şeyler. Ridley bu tür kurumlara iyi bir örnek olarak İngilizceyi veriyor. Ama söyledikleri her dil için geçerli. Bir dil yapılardan (gramer kuralları) oluşur. Hiçbir dilin yapısı hiçbir somut, spesifik beşerî iradenin ürünü değildir. Evrim süreci içinde, ademi merkezî şekilde, pek çok küçük küçük katkıyla, insanın amaçlı tasarımının eseri olmaksızın doğar. Dili geliştiren bir deha veya merkezîleşmiş bir heyet falan yoktur.

Ridley’e göre, beşerî kurumların doğal da sunî de olmadığı, insanın tasarımsız eseri olduğu fikrinin ilk izleri iki bin yıl önce, Romalı şair Lucretius’un De rerum natura (Eşyanın Mahiyetine Dair) adlı şiirinde karşımıza çıkıyor. Democritus’un devamında Lucretius, dönemi için olağanüstü sayılması gereken bir “atom teorisi”ne (dünyanın atomlardan ve boşluklardan oluştuğu fikrine) sahipti. Beşerî kurumların doğal da sunî de olmadığı teorisinde ise önemli bir sıçrama, Adam Smith’in 1759’da yayımlanan The Theory of Moral Sentiments (Ahlâkî Duygular Teorisi) ve 1776’da yayımlanan The Wealth of Nations (Milletlerin Zenginliği) kitaplarıyla geldi.

Önemli bir nokta, toplumun, teknolojinin ve kültürün üstüste binen adımlar yoluyla evrildiğini söylemenin Sosyal Darwinizm olmadığı; tam tersini teşkil ettiği. Sosyal Darwinizm esas itibarıyla bir 19. ve erken 20. yüzyıl fikriydi ve insanlara kiminle evlenip kiminle evlenemeyeceklerini, sterilize edilmelerinin ve hattâ en nihayetinde öldürülmelerinin gerekip gerekmeyeceğini söyleyerek biyolojik evrime yardım etmemizin lüzumlu olduğunu kabul etmekteydi. Ridley’in savunduğu fikir tam tersini söylüyor; esas itibarıyla fikirlerin ölmesini teşvik etmek yoluyla insanların ölmek zorunda kalmamasını sağlamamız gerektiğini ifade ediyor. “Fikirlerin ölmesini teşvik” meselesi de ayrıca üzerinde durmayı hak ediyor…

Serbestiyet, 09.05.2017

Yeni siyaset!

Türkiye’de siyaset bir türlü olması gerektiği sükûnete erişemiyor. Sürekli bir gerginlik hali var. Ülkenin her kurumu ve her bireyi bu sürekli gerginlik halinden o denli muzdarip ki çözmemiz gereken sorunlar dağ gibi büyürken biz çoğunlukla birbirimizi yemekle meşgulüz. En basitinden trafikteki ruh halimiz bunun açık bir göstergesi. Giderek daha da artan bir tahammülsüzlüğümüz var. Ki trafikte ne sınıfsal ne etnik ne dini ne de siyasi kimliklerimiz çatışma halinde… Hiçbirisi yok ama gerginliğimiz tavan yapmış durumda. Kendimize duyduğumuz saygının azlığı oranında başkalarına karşı tahammül sınırımız düşük.

***

16 Nisan akşamı Türkiye yeni bir dönemece girdi ve işin güzel tarafı bu dönemecin sonu sandığımızdan da aydınlık olabilir. Bu nedenle referandumun bir kazananı ya da kaybedeni yok. Tam tersine evetçiler de hayırcılar da kazandı. Bundan sonraki asıl mesele hangi tarafı desteklemiş olursak olalım bundan sonra nasıl bir yol izleneceği, siyasetin alacağı hal?

Şu aşamada yaşanan müstakbel başkanın kim olacağı tartışmaları da işin doğası gereği; ister istemez toplum, birçok probleminin yanında 2019’da kimin başkan olacağını bir alt gündem olarak merak ediyor.

İşi sarsıcı kılan, yarın seçim olsa -Erdoğan’ın büyük karizmasına rağmen- kimin başkan olacağının belirsizliği! Erdoğan’ın gücünün doruğunda olduğu bir sırada böyle bir paradoksun oluşması belki de referandumun en çarpıcı sonucu.

2019’da seçimlere muhtemelen yeni nesilden 3-4 milyon yeni birey daha katılacak ve 17 yılı geride bırakan Ak Parti iktidarının doğuşuna sebep olan süreçleri hatırlayanlar da büyük ölçüde azınlığa düşecekler. Bu nedenle Ak Parti ve Erdoğan ve de rakipleri de dahil herkes yeni bir vizyon ortaya koymak zorunda.

Yeni nesil dün yaşananları hatırlamıyor ve öyle ya da böyle daha özgür ve umut vadeden bir ülkede yaşamak istiyor. Bu nedenle onları başkan olabilmek için ikna etmek sanıldığı kadar kolay olmayacak. Ne geçmişin günahları ile korkutulabilirler ne de afaki fikirlerle umutlandırılabilirler. Daha somut şeyler istiyorlar.

World Economic Forum (WEF)’un 2016’da yayınladığı “İşlerin Geleceği” adlı raporda dijitalleşme süreci ve Sanayi Devriminin derinleşmesinin 2015-2020 döneminde 5.1 milyon işin kaybolmasına yol açabileceği ve bu dönemde toplam iş kaybının 7.1 milyona ulaşabileceği değerlendiriliyor. Bu durumdan bizim de etkilenmememizin mümkün olmadığı ortada. (Teknolojinin Evrimi, Gençliğin Dilek Aydın, http://url.tusiad.org/teknolojivegenclik)

Bu kadar genç bir nüfusa sahip bir ülkede eğitim, ekonomik sorunlar; etnik ve dini sorunlar ve de temel hak ve özgürlükler konusunda kim daha inandırıcı olacak, bütün mesele burada…

***

CHP içinde yaşanan tartışmalar bu yönü ile önemli. Ancak CHP’nin çoğunluğun adayı olabilecek birisini çıkarma ihtimali maalesef genetik kodları itibariyle mümkün gözükmüyor. Türkiye’yi ne kadar kucaklamak istese de partinin genlerinden kaynaklı toplumun geneline karşı bir yabancılık var. Bu nedenle bir türlü toplumla doğru iletişimi kuramıyor. İçinde kurmayı başaranların ise parti ile iletişim kuramama sorunu var. Bu nedenle ilk etapta solcu bir başkan beklemek pek de gerçekçi değil. Zaten CHP’nin mevcut hali ile yeni bir Karaoğlan karizması üretmesi de mümkün değil.

Görünen o ki müstakbel başkan adayı yine sağ-muhafazakâr çevreden çıkacak. Mesele Erdoğan’a karşı bu cesareti gösterebilecek bir hareketin doğup doğamayacağı. Aslında bunun cevabı da Erdoğan’ın atacağı adımlara bağlı gibi duruyor. Erdoğan geçmiş yıllarda sürdürdüğü sürekli gerginlik politikasını sürdürmesi halinde karşısına çıkabilecek bir adayın kazanma şansı artarak devam edecektir. İkinci tura kalacak bir seçimde Erdoğan’a karşı çıkacak adayın geniş bir koalisyon (CHP, HDP hatta MHP) tarafından desteklenme ihtimali de çok yüksek.

Birileri 2034 hayali kurarken 2019 dahi elden kaçabilir.

Karar Gazetesi, 10.05.2017

2019 arayışları ve Gül’ün adı

Abdullah Gül uzun süren sessizliğini bozdu. Kısa bir beyanat verdi, üç dakika konuştu ama dolu dolu konuştu. Hemen her konuya temas etti. Deniz Baykal’ın politik bir oyun kurucu gibi davranmasına itiraz etti; onun dağıttığı rolü ciddiye almadığını belirterek reddetti. Başta kendisi olmak üzere AKP’nin kuruluşunda ve iktidarında yer alan şahıslara karşı başlatılan haysiyet cellatlığına tepki gösterdi. Meşum kampanyanın faillerinin kimler olduğunun ve nasıl organize edildiğinin herkesin malumu olduğunu ifade etti. İsim vermedi ama yapılanlara sessiz kalan AKP’ye ve Erdoğan’a sitemlerini iletti.

Merakları en çok celbeden husus, Gül’ün 2019’a yönelik bir mesaj verip vermeyeceğiydi. Beklendiği gibi, Gül bu konuda herhangi bir yorumda bulunmadı, renk vermedi. Yine de söyledikleri üzerinden çeşitli yorumlar yapıldı. Bir yandan “gündelik siyasetle ilgilenmediğini” belirtmesi, geleceğe dönük bir siyasi beklentisinin olmadığına delil sayıldı. Diğer yandan “Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlara ilişkin düşüncesini kamuoyuyla paylaşmaya devam edeceğini” eklemesi, kapıları kapatmadığına ve her ihtimale karşı bir kapıyı aralık bıraktığına yoruldu.

Gül aday olur mu olmaz mı, bilinmez. Normal şartlarda daha iki buçuk yıllık bir zaman var ve her daim hatırlatıldığı gibi “Siyasette bir gün bile uzun bir süre sayılır.” Yarının önümüze ne gibi bir tablo çıkaracağı bugünden kestirilemez. Lakin şimdiden kesin olan bir şey var: Cumhurbaşkanlığı için güçlü bir aday arayanların ilk dönüp bakacakları kişi Gül olacak. Neden?

Siyasetin değişen doğası     

Nedeni, anayasa değişikliği ile birlikte siyasetin değişen doğasında aramak gerekiyor. Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş, eski siyasi gelenekleri ve siyaset yapma alışkanlıklarını kökünden değiştirecek bir etki yarattı. Dikkat edilmesi gereken iki önemli özelliği var bu sistemin: Bir, cumhurbaşkanlığı artık sembolik bir makam değil; yürütme doğrudan cumhurbaşkanına bağlanacak. İki, cumhurbaşkanı halk tarafından seçilecek. Makama oturmak isteyenlerin, halkın en az yarısından bir fazlasını ikna etmesi gerekecek.

Bu meyanda ilk olarak, sistemin doğasının cumhurbaşkanının bazı niteliklere sahip olmasını zorunlu kıldığı üzerinde durulmalı. Ülke yönetimi tamamen cumhurbaşkanına bırakıldığından, cumhurbaşkanı olacak kişinin her şeyden önce halka ülkeyi yönetebileceği noktasında güven telkin etmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanı namzedi iç ve dış siyasi sorunlara vakıf olmalı; iktisadi yükün altından kalkabileceği ve insanların refahını daha üst noktaya taşıyabileceği noktasında halka umut verebilmeli. Memleketi çekip çevirebilecek bir kadrosu olmalı. Toplum ona ve ekibine baktığında “Evet, bunlara devlet teslim edilebilir” hissini edinmeli.

Bu durum, cumhurbaşkanı adayının  “devlet adamı” olmasının yanında “siyasetçi” vasfını da taşımasını gerektiriyor. Bir kimse iyi bir “akademisyen” olabilir. “Düşünür” kimliği ile toplumda saygı uyandırabilir. “Bürokrat” olarak yıllarını devlette tüketebilir. Lakin tüm bunlar, yeni sistemde onu cumhurbaşkanlığına çıkarmaya yetmez. Siyasetçi olmayan, arkasında siyasi bir geçmiş bulundurmayan birinin, halktan destek görmesi çok zor.

Aslında bu 2014’te tecrübe edildi. CHP ve MHP, saygın bir isim olan ama herhangi siyasi bir arkaplanı bulunmayan Ekmeleddin İhsanoğlu’nu “çatı adayı” gösterdi.  O dönemde bir sistem değişikliği olmamıştı. Yani İhsanoğlu ve benzerleri için daha uygun bir ortam vardı. Buna rağmen İslam İşbirliği Teşkilatı’nın eski genel sekreteri olan Prof. İhsanoğlu, Erdoğan’ın gerisinde kaldı. Oysa şimdi sistem radikal bir dönüşüm yaşadı ve cumhurbaşkanlığı tam icracı bir makam haline geldi. Böyle bir tabloda İhsanoğlu gibi siyaset dışı bir çatı adayının, hele Erdoğan gibi bir rakip karşısında, zerre kadar şansı olamaz. Dolayısıyla 2019’da cumhurbaşkanlığına soyunanlar, mutlaka siyasetin içinden gelmiş olmalı.

Sosyolojiye uygun makul aday

İkinci olarak, cumhurbaşkanlığı için seçmenlerin asgari yüzde ellisinin bir fazlasının oyunu almak mecburiyeti var. Böyle bir oy oranına erişmek, ancak toplumun geneline seslenebilen bir cumhurbaşkanı adayı ile mümkün olabilir.

Topluma bakıldığında ise, AKP’nin 2002’den beri toplumsal tabanını genişlettiği görülüyor. Bugün AKP — üç aşağı beş yukarı — toplumun yarısının desteğini arkasında buluyor. Bu nedenle, 2019’da cumhurbaşkanlığı yarışına girecek bir adayın başarılı olabilmesi için, evleviyetle AKP tabanına da hitap edebilmesi ve bu tabanda herhangi bir hoşnutsuzluğa sebebiyet vermemesi icap eder.

Meclis’teki dört parti açısından değerlendirildiğinde şöyle bir tahminde bulunulabilir: HDP’li veya MHP’li kimliği ağır basan biri daha baştan havlu atar; böyle bir ismin cumhurbaşkanlığı yarışında öne çıkma ihtimali yoktur. Keza CHP kartı taşıyan ya da CHP’nin lansmanını yaptığı bir adayın da ipi göğüsleme olasılığı son derece düşük olur. Zira bu niteliği haiz bir adayın AKP tabanının büyük bir kısmı tarafından benimsenip kabullenilmesi düşünülemez.

Bu itibarla AKP için en büyük tehdit, Erdoğan haricinde bir başka AKP’li “ağır top”un aday olmasıdır. Çünkü AKP sosyolojisi de değişiyor ve mevcut yönetim bu değişime ayak uydurmakta güçlük çekiyor. Eğer AKP içinde bu değişen sosyolojinin taleplerine ses veren bir seçenek oluşursa, 2019 seçimleri Erdoğan’ın siyasi akıbeti için ciddi bir tehlike oluşturabilir.

Cazibe merkezi

Hakan Albayrak, 16 Nisan’ın hemen ertesinde bu ihtimali analiz eden bir yazı kaleme aldı (Karar, 20.04.2017). Albayrak’a göre, “CHP merkezli bir alternatif, istediği kadar makul görünsün, AK Parti/Erdoğan seçmenlerine hitap etmeyecektir.” Bu, tamam. Peki “ya AK Parti içinden bir alternatif çıkarsa?”     

Ya bu cenahta FETÖ-PKK-DEAŞ ile mücadeleyi kararlılıkla sürdürmeyi ve yerli-milli duruştan taviz vermemeyi savunmakla beraber ‘Daha adil bir düzen, daha demokratik bir siyaset, daha hür bir basın, daha şık bir iktidar dili ve üslubu, daha rafine uluslararası ilişkiler, daha verimli bir ekonomi, daha dingin bir sosyal atmosfer’ diyen” bir alternatif çıkarsa ne olur?

Bu tür bir oluşum, siyasi bir cazibe merkezine dönüşebilir. Kendi içlerinden çıkan, dolayısıyla hayat tarzlarına karşı bir risk teşkil etmeyen ve onbeş yıllık iktidar sürecindeki kazanımlarını garanti altına alan bir siyasi hareket, partinin hâlihazırdaki gidişatından rahatsız olan AKP’lileri kendine çekebilir. Eğer böyle bir hareket, bir de toplumun diğer kesimleriyle diyalog kanalları açabilir, uzlaşma alanlarını öne çıkartabilir, kapsayıcı ve mutedil bir siyasi dil kurabilirse, iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerini her türlü sonuca açık kılabilir.

İşte Gül’ü şimdiden harlanan seçim tartışmalarının merkezine taşıyan da budur. Gül; hem bir siyasetçi hem bir devlet adamıdır.  Hem AKP’nin kurucusu olup tabanda belli bir ağırlığa, hem de diğer toplumsal gruplarla ilişki kurabilme yeteneğine sahiptir. 2019 seçimlerinin sonucunu tayin edecek olan iki özelliği bünyesinde taşımaktadır. Bu nedenle — kendisinin tercihi uzak durmak yönünde olsa bile — aday denildiğinde akla gelen ilk isim Gül olacaktır.

Serbestiyet, 11.05.2017

Kontrollü İç Savaş

Pek kimsenin dikkatini çekmedi ama Ömer Laçiner Birikim Dergisi’nin Nisan 2017 sayısında “16 Nisan’dan Sonra?” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı daha referanduma 15 gün varken sonuçlarını gayrimeşru ilan ediyor ve referandum sonucu ne olursa olsun bir “iç-kapışma”nın başlangıcı olacağını söylüyordu: “16 Nisan’da Türkiye, olağan bir referandumdaki gibi, bir –rejim– sorununu iki seçenekten birini tercih ederek çözüme kavuşturmuş olmayacak; şu anda –yani geçici olarak– o seçenekler üzerinden cepheleşmiş Türkiye toplumunda –en az yüzyıldır bastırılmış– iç hesaplaşmanın fitilini ateşleyecektir. Dolayısıyla 16 Nisan akşamı belli olacak olan sayılar bir nihaî sonucun ifadesi değil; bütün bir toplum olarak içine gireceğimiz çetin bir iç hesaplaşmanın başlangıç verileri olarak kaydedilmelidir. Bir başka deyişle; 16 Nisan’daki sonuçlar –nasıl olursa olsun– başlaması artık –neredeyse– kaçınılmaz ve ertelenemez hale gelmiş iç –kapışmaya dönüşme ihtimali de yüksek– hesaplaşmada tarafların hâlihazır yasal ve sayısal avantaj pozisyonunu göstermiş olacaktır sadece.”

İlk okuduğumda açıkçası inanamadım meramını bu kadar açık söyleyen satırlara fakat Laçiner, epey geciktiğini düşündüğü bu “iç-kapışma”yı 2014 yılında FETÖ’nün bir TV kanalında kısmen tarif etmişti. 17-25 Aralık darbe girişiminin hemen ardından gerçekleşen 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde Erdoğan’ın (AK Parti’nin) %40 üzerinde oy alması halinde, Erdoğan’la “demokrasi dışında mücadele verilmeli” önerisinde bulunmuştu.

Kamuoyu ve basın pek dikkat kesilmese de Laçiner’in bahsettiği “iç-kapışma” veya adıyla devam etmek gerekirse “iç savaş” için, “kayıt dışı siyaset”in unsurları ve marjinal sol kesimde ciddi bir hareketlilik var.

Ağırlıkla BirGün gazetesinde yayınlanan, onların yanı sıra aşağı yukarı benzer zihniyette başka yazarlar tarafından da yazılan ve çeşitli platformlarda yayınlanan birkaç yazıdan alıntılar yapacağım. Bu yazıları bir çerçeve içinde değerlendirdiğiniz zaman, zeminde yürüyen bir strateji olduğu aşikâr. Birbirleriyle irtibatlı veya değil, bu zihniyetin evrilerek sonuçta çıktığı yer veya önerme açık: İç Savaş.

Esasen tercih basit; yapılacak olan, özellikle 17/25 Aralık süreci sonrası gibi rehavet ve naiflikle olan biteni hafife alıp 15 Temmuz’da şehirlerimiz kendi uçaklarımızla bombalanırken uyandığımız gibi, bir gece ansızın iç savaşın içinde uyanmak veya bu gidişi görüp, teşhir edip kamu vicdanında mahkûm etmektir. Üzerinden 10 ay geçmiş bir işgal girişiminden sonra gündemin rehavetine bakınca ben açıkçası umutsuzum. Bir süre sonra, siyaseten meczupların kullanacağı bir tabirle söylersek, bir “kontrollü iç savaş” içinde gözümüzü açabiliriz.

Kayıt Dışı Siyaset

BirGün yazarı Ayşenur Arslan, 6 Mayıs tarihli “Siyasetin çözülme devri!” başlıklı yazısına “siyasetin bittiği” tespitiyle başlıyor: “Siyasette her cephede ortalık toz duman. Üzerinde durmaya bile değmez. MHP artık BUÇUK parti! Çoktaaan çözüldü, eridi. HDP ise malum, dokunulmazlıkların kaldırılması ve eşbaşkanlarının tutuklanması skandalıyla ağır yaralı. Gelelim iki büyüğe! Erdoğan mühürsüz / usulsüz bir yüzde 51 ile başkanlık sistemini koparttı! Ama içi rahat değil. Nitekim kendisi de geçenlerde açıkladı. ‘Bu oran AKP’nin değil’ dedi.”

Arslan CHP içinde yaşanan gelişmeleri, siyasetin demokratik ve kurallar içinde işleyişine tahammül edemediğini söylüyor, “Mücadelenin mecliste sürdürülmesi”ni anlamsız buluyor, topluma güvenilmesini salık veriyor, sonuç olarak Türkiye’yi sallayacak bir ihtimalden bahsediyor: “Sanki ortada fiilen bir parlamento kalmış gibi ‘Mücadelemizi Meclis’te sürdüreceğiz’ masalı anlatılacak. Oysa kendilerine ve bu topluma bir güvenseler… Bir harekete geçebilseler… AKP’nin aslında ne kadar zor durumda olduğunu fark etseler… Ve birazcık, çok değil azıcık yaratıcı olabilseler… Türkiye’yi sallayacaklar.”

BirGün yazarı Tarık Şengül, 6 Mayıs tarihli ve “Referandum sonrası siyaset” başlıklı yazısında, siyasetin iki mantık etrafında şekillendiğini söylüyor. “(Birincisi) Çoğulcu siyaset mantığı her kesimin sorunlarından doğan taleplerini teker teker kendi özgünlükleri içinde cevaplamayı amaçlar; bu durumda siyaset çok parçalıdır ve belli bir eşiği aşan kesimler siyasal parti ve hareketlere dönüşürler. İkinci siyaset mantığı ise popülisttir; toplumda var olan çoklu sorunlar ve talepler liderliklerin arkasında tekil talepler içinde erirler.”

Şengül, Türkiye’de uzun süredir çoğulcu siyaset mantığına yer kalmadığını, siyasetin popülist mantık etrafında şekillendiğini söylüyor. Şengül referandum sonucunda görülen %48’lik “(…) hayır diyen muhalif parti ve kesimlerin ‘ekonomik düzeni’ ve yarattığı ‘ezilen halkı’ merkeze alan yeni bir tanımlama ihtiyacı olduğunu söylüyor ve bu tanım sonucunda oluşacak kesime sol jargonun aşina olduğumuz, Pakdemir’in daha açık ifade ettiği “tarihî görev”i hatırlatıyor: “Şu ünlü tarihî görev var ya, kanımca işte o görev bugün itibariyle, bu potansiyelin şu uzun süredir unuttuğumuz sınıfa referans veren bir halk tanımı etrafında yaratılması ve harekete geçirilmesidir.”

“Marjinal Sol” denebilecek kesim CHP’nin “referandumu tanımama” stratejisini yetersiz buluyor ve “sokağı engellediği” gerekçesiyle eleştiriyor. Bu zihniyetin CHP içinde izdüşümü, marjinal solun eleştirilerini hak etmeyecek kadar net aslında. Parti sözcüsü Selin Sayek Böke, sokak çağrısı yapılmadığı için istifa etti, CHP İstanbul Milletvekili Melda Onur da, hukukun tükendiğini ve sokağın hak olduğunu söylüyor. Kılıçdaroğlu’nun sokağa çağrı yapmamasını eleştiriyor, iktidarı ve Erdoğan’ı “silahlı militer gruplar”ı organize etmekle suçluyor ve silahlı çatışma ihtimaline karşı milletvekili ve siyasetçilerin tabiri caizse kalkan olarak sokağa inmeleri gerektiğini söylüyor: “Hukuk ortadan kalkınca sokak hak olur. Sokak benim hukuki hakkımdır. Partimizde bu konuda bir anlaşmazlık var. Biz sokağa çıktığımızda haksız mıydık? Ya da sokakta insanlar toplantı ve gösteri özgürlüğünü kullandıklarında hukuka aykırı mı davranıyorlardı? Kaldı ki karşı taraf silahlı mıydı? Liderliği eğer milletvekilleri ve partinin üst düzey yöneticileri yaparsa kolay değil o silahlı saldırı. Sonuçta silahlı insanlar yukarıdaki güce bakıyorlar. Onlar iktidarın paramiliter güçleri, kendiliğinden bağımsız hareket edebilen örgütler değil. Bu tür geri adım atmalar bizim önümüzü kapatır. Bu konuda Selin Sayek Böke’nin istifa gerekçelerini haklı buluyorum. Selin Hanım, genel başkan yardımcılığı yaptığı süreçte çok itiraz eden biri değildi. Onun bu çıkışında yalnız olmadığını düşünüyorum.”

“Demokratik siyaset”in dışlanması, meşru kanalların siyaset dışına itilmesi için bir diğer strateji ise, “hayır cephesi”nden, referandum sonrası siyasetin olağan mecrasında devam etmesi gerektiğine dair tek hamle olan Deniz Baykal’ın “2019’a hazırlanalım” çıkışının itibarsızlaştırılması. FETÖ’nün bir stratejisi olduğu son derece açık bu hamle, yine Baykal’ın başına bir çorap örecek gibi görünüyor. Amberin Zaman 6 Mayıs tarihinde Diken’de yayınlanan “Erdoğan’ı Kürtler değil CHP kurtardı” başlıklı yazısında Baykal’ı ikinci defa Erdoğan’ın önünü açmakla suçluyor ve Kürtlerin ittifak etmesi gereken adresin AK Parti değil CHP olduğunu söylüyor; Selin Sayek Böke’nin referandum sonrası “sine-i millet” önerisinin dikkate alınmamasını eleştiriyor.  “HDP’liler ve CHP’de Böke gibi düşünen Selina Doğan, Özgür Özel ve benzeri isimlerle bir araya gelip yeni bir demokrasi hareketi başlatabilirler mi? Önümüzdeki tek umut bu.” diyerek bir HDP-CHP ittifakı öneriyor fakat ne hikmetse 2019’a hazırlanmayı bu demokratik siyaset içerisinde görmüyor, “demokratik siyaseti”, siyaset dışı mecralara davet ederek yapıyor.

Baykal üzerinden CHP’nin “meşru siyaset mecrasında” kalmasını eleştiren bir diğer isim de FETÖ’nün kalemlerinden Yavuz Baydar. Baydar, NAR isimli bloğunda “Despotizme muhalefetin bütünleşmesi, CHP’deki krizin derinleşmesine bağlıdır” başlıklı yazısında, referandum sonrası CHP içinde yaşanan krizi bir fırsat olarak görüyor. Fakat bu krizin “demokratik siyasete katkı” ihtimaline değil, tersine siyaseti meşru mecrasından çıkarmaya matuf adımlara yönelik bir fırsat olarak değerlendiriyor. Baydar da Amberin Zaman gibi Baykal’ın “2019’a hazırlanma” şeklinde meşru siyasi dairede kalma çıkışına, FETÖ’nün siyasi stratejisini cisimleştiren Meral Akşener’in referandum sonucunu meşrulaştırmakla suçladığı açıklamasıyla karşılıyor: “Meşruiyet tartışmalarının bitmediği, hukuk sürecinin devam ettiği bir dönemde bu sonucu kabul edip, meşrulaştırma tavrını çok yadırgadım.”

Baydar, yazısını Amberin Zaman’ın önerdiği HDP-CHP ittifakını biraz genişleterek görmek istediğini belirterek bitiriyor, tek dikkat edilmesi gereken ise referandum sonrası siyaseti meşru zemininde devam ettirmeye çalışan Deniz Baykal; Baydar’ın tek şartı: “Yeter ki Baykal dikkate alınmasın.”

Açık İç Savaş Çağrıları

CHP’nin izlediği “kayıt dışı siyaset” ve bu yöndeki taleplerin marjinal sol kesimdeki yansıması ise korkunç. Açık açık iç savaş çağrısından tutun, yöntemini tarife, hatta geç kalındığından hareketle, bir an önce halkın sokaklara dökülmesine kadar vardırılıyor bu çağrılar.

BirGün yazarı Fatih Yaşlı, 26 Nisan tarihli “16 Nisan sonrası siyasal coğrafya ve ‘üç uluslu’ Türkiye” başlıklı yazısında, Türkiye’nin üç uluslu bir yapıda bölündüğünü söylüyor. Bu üç ulus, yazarın tarifiyle şöyle: Doğuda Kürt coğrafyası ve “Kürt ulusu”, batıda Ege kıyı şeridi, iç Ege’nin bir bölümü ve Trakya’da mukim “Cumhuriyetçi ulus” ve bu ikisinin ortasında İç Anadolu’yu, Karadeniz’i ve Doğu Anadolu’nun iç kısımlarını kapsayan coğrafyadaki “evetçiler”, yani “millet”.

Yaşlı’nın 16 Nisan sonrasına dair strateji önerisi ise siyaseti olağan mecrası dışına taşımak: “Türkiye solu böylesi bir manzarada, hedef kitle olarak Trakya’dan Akdeniz’e kadar uzanan hattı, iki büyük şehri ve onların merkezlerindeki eğitimli, genç, kentli, öğrenci, işsiz/çalışan kitleyi hedef almalı, o kitleyle Gezi’de, 7 Haziran’da ve referandumda yakalanan bağlantı noktalarını, ilişki zeminlerini, söylem ve eylem biçimlerini nasıl geliştireceği, buradan düzen siyasetinin dışında bir alternatif seçeneği nasıl çıkaracağı üzerine kafa yormalıdır. Seçimlerin, partilerin ve düzenin ciddi bir meşruiyet kaybına uğradığı, rejimin otoriter niteliğinin ise anayasal bir statüye kavuştuğu konjonktür, bu alternatifi oluşturmak için sola ciddi bir fırsat vermektedir.”

Yaşlı, 7 Mayıs tarihli “6 Mayıs vesilesiyle: Millet versus Halk” başlıklı yazısında ise, önceki yazısında önerdiği “düzen dışı siyaset” stratejisinin yöntemini tarif ediyor. DP’den beri statükonun ve vesayet zihniyetinin tam tersine hareket eden kitleyi “millet” kelimesine pejoratif bir kullanım kazandırarak, sol zihniyetin jargonunda “millet”in karşısına konumlandırdığı “halk”ı karşı karşıya getirerek “Kürt Ulusu” kadar belirgin bir ayrımı olmayan kesimi ikiye bölüyor ve birbiriyle çatışma ihtimali olan “üç ulus” yaratıyor.

BirGün yazarı Güven Gürkan Öztan, 8 Mayıs tarihli ve “Kitleleri derhal 2019 illüzyonundan kurtarmak gerek” başlıklı yazısında, referandum sonrasında izlenebilecek tüm “demokratik siyaset yolları”nın “işlevsiz” olduğunu tespit ediyor: (1) Sol’un “merkez”de kalarak, “ılımlı” bir siyaset izleyerek, muhafazakârları “kucakladığını” göstererek siyasal İslam’la baş edeceğini söyleyenler iktidar çevresinde kümelenenler ya da politik merceğini yitirenlerdir. (2) Memleketin bugün geldiği yerde liberal bir merkez sağ oluşuma ihtiyaç olduğunun dillendirilmesi kendini sol ya da cumhuriyetçi olarak tanımlayan kadroların işi değildir. (3) Zamanında AKP’de koltuk kapmış fakat sonradan yollarını ayırmış isimlerin Saray-AKP eleştirilerini, cumhuriyetçi ve sol/sosyalist eleştirilerle aynı kulvarda değerlendirmek politik bir hatadır. (…)

Öztan, 2019’da demokratik yollarla kurallar içinde siyaset içinde mücadele etmenin işlevsizliğini kanıtladıktan sonra öneri olarak referandum sonuçlarını tanımamayı ve siyaseti mecrası dışına çekmeyi öneriyor: “1 Mayıs Meydanlarını inleten ‘hayır bitmedi daha yeni başlıyor’ sloganı şaibeli referandum sonuçlarına karşı başkaldırışın sembolü olduğu kadar bundan sonra izlenmesi gereken siyasi hattı da özetlemektedir.”

BirGün yazarı Melih Pakdemir, 8 Mayıs tarihli ve “Ama ‘karşı taraf’ hep silahlıdır” başlıklı yazısında, Kılıçdaroğlu’nun referandum gecesi “karşı taraf silahlıydı” sözleri üzerinden analizine başlıyor. Yine Kılıçdaroğlu’nun “Kitlenin enerjisini biliyorduk, bunu düşürme pahasına yaptık. Ama gönlüm rahat.” sözünden hareketle “Peki ama cümle âlem ve bilhassa YSK’lerinin bile resmen inkâr edemediği en az yüzde 48.5 şunu gayet iyi biliyor: Bundan sonra zaten yönetmeyecekler, ellerinde silahlar, savaşacaklar!” diyor, “çatışma”nın kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Pakdemir’in yazısındaki ton korkunç. Siyasetin hali hazırda tükendiğini ve artık “zor”un devreye girmesi gerektiğini söylüyor: “Orta yerde hukuki meşruiyet kalmayınca, başka ne yapabilirler ki, meşru şekilde yönetmezler, savaşırlar. Yönetmedeki rıza ve şiddet denklemi de çoktandır ortadan kalktı. Onlar için Rıza sadece ABD’de mahpus sarraflarının rızası, o kadar. Seçimmiş, şuymuş buymuş, geçti bunlar, artık ellerinde sadece şiddet var. İyi de Kılıçdaroğlu ne demeye getiriyor? Neyin sorumluluğundan kaçıyor? Hiç kimse ondan ‘ilk ateş edenin’ kendisi olmasını istemiyor ki. Yasallığı, barışı önce sömürücüler, zalimler bozarlar. Bu yüzden Engels, ilk ateş eden olmayacaklarını vurgulamış ve ‘Önce siz ateş edin mösyö burjuvazi’ diye tarihe geçmiştir.”

Pakdemir, mecrasında akan siyasetin “sorumluları”nı yerden yere vuruyor. Kılıçdaroğlu’nu ve istemeyerek de olsa siyasetin olağan mecrasında akmasına neden olanları “ilk tetiği çekmekten kaçınmak”la suçluyor:  Aman ha evden çıkmayalım. 2019’u bekleyelim. Sandığa gidelim. YSK yine şey yaparsa ki yapar, yine eve kapanalım. Yine bir sonraki seçimi bekleyelim. Kitlenin enerjisini düşürelim. Sorumluluk almayalım. Öyle mi?”

Alıntı yaptığım yazılar arasında maalesef en korkuncu Pakdemir’in yazısı. “Herkes yaşayarak görüyor ki bölgemizde ve ülkemizde tarihsel bir sancı var. Doğum sancısı. Ve bir de ölüm ağıtı… Toplumlar da doğum ve ölüm diyalektiği sayesinde var olabiliyor. Bu yüzden iki toplumsal aktör her zaman sahnede: Ebe ve Katil. Doğum yaptıran ile öldüren.” Pakdemir, bu doğum sancısını daha fazla çekmek istemiyor ve toplumu bir kıyamete zorlamak gerektiğinden hareketle, sol jargonun meşhur tarihsel çözümü öneriyor: “Doğum, ebe, deyince bizim aklımıza elbette Marx da gelir: ‘Zor, yeni bir topluma gebe her eski toplumun ebesidir’ demiştir Marx, Das Kapital’de…” Önerisini aynı zamanda bir tehditle güçlendiriyor: Doğum ya da ölüm ertelenemez! Kılıçdaroğlu enerji düşürebilir. YSK’nin bir dahaki sefere insafa (!) geleceğini umabilir. AKP zulmüne direniş bir dahaki seçim şeyine dek ertelenebilir, ama bu iki olgu ertelenemez. Ölüm ile doğum diyalektiği, sebep sonuç diyalektiğidir.”

Kontrollü İç Savaş

15 Temmuz akşamı TBMM, Cumhurbaşkanlığı Sarayı, Emniyet Binası, Özel Harekat Merkezi bombalandı. Birçok noktada insanlar tanklarla ezildi, helikopterlerle tarandı, sokaklarda infaz edildi. Artık açıkçası her yazıda bir “15 Temmuz bilançosu hatırlatması” yapmaktan yoruldum. Fakat bu işgal girişiminin bu kadar çabuk unutulup gözümüzün önünde gerçekleşen şeyin muhalefet tarafından, tertipçilerinin bile mahcup bir korkaklıkla dillendirdiği haliyle, utanmadan kontrollü dillendirilmesi bana pek iyi şeyler söylemiyor.

Bu kamuoyu dikkati, bu muhalefet ve bu aydınlarla, bir sabah bir iç savaşın içine uyanacağız gibi geliyor. Ve muhtemelen kamuoyu tüm bu yazılanları, söylenenleri görmezden gelip, çatışmaların ortasında “kontrollü iç savaş” açıklamasına inanmayı tercih edecek.

Bazen söz bitiyor.

Erdoğan’ın dönüşü

Önce 1991’de Turgut Özal yaptı bunu; Anavatan Partisi’nin (ANAP) genel başkanlığını bıraktı ve cumhurbaşkanı oldu. Onun vefatından sonra bu kez Süleyman Demirel aynı yolu takip etti; Doğru Yol Partisi’nin (DYP) başından ayrıldı ve 864 rakımlı tepenin yeni konuğu oldu. Demirel, siyasi liderlerin fırsat doğduğunda hemen Çankaya yoluna revan olmaya başlamasının nedenini açıklarken “Cumhurbaşkanlığı, kimsenin elinin tersiyle itebileceği bir makam değildir”diyordu.

Ancak hem Özal hem Demirel devletin en tepe noktasına çıkmalarına rağmen tatmin olmuş değillerdi. Yirmi dört saat politikanın içinde olmayı arzuluyorlardı. Cumhurbaşkanlığının törensel havası onları kesmiyordu. Sıcak siyasete dilediğince müdahil olamamaları, akıllarındaki projeleri hayata aktaramamaları onlara sıkıntı veriyordu. Bu sebepten ötürü, cumhurbaşkanı olsalar da partilerinden ellerini çekmiş değillerdi. Bir gün bir şekilde tekrar partiyi yönetmenin planlarını kuruyorlardı. Ancak ANAP’ta Mesut Yılmaz, DYP’de Tansu Çiller direngen çıktı; bu hevesin önüne set çekti. Sonuçta, farklı bazı arayışlara girseler de ne Özal ne Demirel tekrar partisinin başına geçebildi.

“Bürokrat arası”

Ahmet Necdet Sezer ile yaşanan “bürokrat arası”ndan sonra, 2007’de Cumhurbaşkanlığı Köşkü yeniden siyasi kişiliklere ev sahipliği yapmaya başladı. Abdullah Gül, Özal ve Demirel’den farklı olarak, genel başkan değildi. Ve yine Özal ve Demirel’den farklı olarak, partinin iç işlerine müdahale etme gibi bir niyeti de yoktu. Zira partinin başında Recep Tayyip Erdoğan gibi güçlü bir lider vardı. Gül ile Erdoğan arasında, Özal ile Yılmaz ve Demirel ile Çiller arasında yaşananlara benzer bir parti içi iktidar mücadelesi yaşanmadı.

2014’te Gül’ün görev süresi doldu. Ondan sonra makama Erdoğan’ın geçeceği belliydi. Bir ara Gül’ün partinin başına gelmesine dair bir gündem oluştuysa da çok etkili olmadı. Erdoğan genel başkanlık için tercihini Ahmet Davutoğlu’ndan yana kullandı. Gül köşesine çekildi; Davutoğlu genel başkan ve başbakan oldu, Erdoğan da halk tarafından seçilen ikinci cumhurbaşkanı olarak Beştepe’ye yerleşti.

Erdoğan döneminin, Özel ve Demirel dönemleriyle hem benzeşen hem ayrışan yönleri oldu. Selefleri gibi Erdoğan da partiyi ve cumhurbaşkanlığını birlikte idare etmek istedi. Bu açıdan, Özal ve Demirel’e nazaran hep daha avantajlı oldu. Çünkü Özal ve Demirel, cumhurbaşkanı olduktan sonra partileri üzerindeki kontrollerini yitirdiler. ANAP’ta ve DYP’de, Özal ve Demirel’in arzusu hilafına kadro ve siyasi çizgi değişikliği oldu. Onların yerine oturan genel başkanlar, partiyi kendi bildikleri gibi yönettiler ve uygun gördükleri bir siyasi yörüngeye oturttular. Dolayısıyla Özal ve Demirel, cumhurbaşkanı oldular ama partilerini kaybettiler.

Sıfır sorun

Oysa Erdoğan’ın hikâyesi ayrı bir seyir izledi. Cumhurbaşkanı olduğu ilk günden beri Erdoğan, hem hükümetin hem partinin mutlak hâkimiydi. İki genel başkan ve başbakan ile çalıştı. Davutoğlu ile ilişkilerinin sorunlu olduğuna dair genel bir kanaat var. Kısmen doğru; fakat burada da iki husus hatırlanmalı. Bir, ikili arasındaki görüş ayrılığı sayıca sınırlı konularda oldu. Ve iki, bu konularda da son sözü Erdoğan söyledi. Yani Davutoğlu’nun tavrı Erdoğan’ın hâkimiyetinebir halel getirmedi.

Yine de Erdoğan bunu dahi bir sorun olarak gördü ve sözünün üstüne bir söz söylenmesi ihtimalini tamamen bertaraf etmek için parti ve hükümeti Davutoğlu’nun elinden alıp Binali Yıldırım’a verdi. Erdoğan-Yıldırım ikilisi bugüne kadar “sıfır sorun” ile işleri götürdü. Hülasa, Özal ve Demirel’in cumhurbaşkanlıkları onların partileri üzerindeki egemenliklerini önce daraltmış ve zamanla ortadan kaldırmıştı. Erdoğan ise cumhurbaşkanlığını partisindeki kudretini pekiştiren bir kaldıraca dönüştürdü.

Hasret ve vuslat 

16 Nisan’da resmi ayrılığın anayasal dayanağı ortadan kaldırılınca, Erdoğan hemen partisine döndü. Özal ve Demirel’in başaramadığını Erdoğan başardı. İktidar ve iktidara yakın mahfillerde buna çok muazzam bir değer atfediliyor. Erdoğan’ın partisine dönüşünün Türkiye siyaseti için tarihi bir dönüm noktasına denk düştüğü belirtiliyor; hem AKP’nin hem de Türkiye’nin şaha kalkacağının müjdesi veriliyor.

Şöyle bir hava yaratılıyor: Sanki Erdoğan, partisinden gerçekten ayrı düşmüş. Partisinin politika tercihlerine müdahale edememiş ve tesirde bulunmamış. Parti bu yüzden yanlış yollara sapmış. Erdoğan’ın kılavuzluğundan mahrum kaldığı için hatalar yapmış. Şimdi ise Erdoğan dönecek. Etrafı derleyip toplayacak. Yabani otları ayıklayacak, eksikleri ve hataları giderecek. Böylelikle kendine gelen parti hem kendisini hem de Türkiye’yi olması gereken rotada ilerletecek.

Oysa gerçek böyle değil. Cumhurbaşkanı olduktan sonra da partiyi de hükümeti de bilfiil Erdoğan yönetti. Hükümetleri, bakanları, kritik noktalardaki bütün bürokratları Erdoğan tayin etti. Partinin MKYK’sını, milletvekillerini, teşkilatlarını o belirledi. Hükümet politikalarına o yön verdi. Onun “olur” vermediği tek bir iş yapılmadı. Dolayısıyla eğer ortada bir başarı varsa, bunda birinci derecede pay Erdoğan’a ait. Ama aynı şekilde başarısızlığın da sahibi Erdoğan demek.

Zihniyet meselesi 

Ezcümle, Erdoğan her zaman partideydi, hükümetteydi, her işin altında onun imzası vardı. Dolayısıyla abartılı “hasret” ve “vuslat” dizeleri yazmanın bir gereği yok; çünkü ortada ne gerçek manada bir “hasret” var ne de bir “vuslat”.

Bu itibarla Erdoğan’ın dönüşüne çok büyük manalar yüklenmemeli. AKP’nin sorunu Erdoğan’ın partiye üye olup olması değil. AKP daha derin, zihniyetle alakalı bir problemyaşıyor. Zihniyet meselesi ise iki boyutlu. Biri, aşırı merkeziyetçilik. Her sorunu ve talebin merkezine kendine koymak, her şeyi tek bir kişiye (kendine) bağlayarak çözme ve karşılama gayreti demek. Buna, özgürlükçü ve demokratik perspektiften gitgide uzaklaşmak eşlik ediyor.

AKP asıl bunun üzerinde durmalı. Giderek aşırı merkeziyetçi ve özgürlük karşıtı bir tona bürünen zihniyetle yüzleşmedikçe ve ondan yakasını kurtarmadıkça, tek başına Erdoğan’ın partiye dönmesi ne partinin sendelemesini durdurur, ne de partiye bir ivme kazandırır.

Serbetiyet, 06.05.2017

FETÖ’nün suçları nasıl cezalandırılacak?

Türkiye FETÖ’ye karşı hayatî bir mücadele veriyor. Bu, tabiri caizse, bir ölüm kalım savaşı.  AK Parti hükümetinin ve Erdoğan’ın önde görünmesi kimseyi aldatmasın. FETÖ ile mücadele herkesten önce hükümetin sorumluluğu. Vatanını seven, demokrasiyi, hukukun hâkimiyetini ve insan haklarını kuvvetlendirmek ve korumak isteyen herkes elbette bu mücadeleye destek verecek ve zafere ulaşmasını isteyecektir.

Daha önce yazdım ama bir kere daha tekrarlayacağım. Bu mücadelenin dört alanı var: Toplumsal, siyasî, idarî ve hukukî ayaklar. Toplumsal ve siyasal mücadele kazanıldı. FETÖ ne toplumsal ne de siyasal bir meşruiyete ve karşılığa sahip. Halk içinde lanetli bir örgüt olarak tanınıyor ve anılıyor. Toplumun kahir ekseriyeti ondan nefret ediyor. İdarî ve siyasî mücadele hâlâ sürüyor. İç içe geçen idarî ve siyasî mücadelede ana amaç FETÖ’nün devlet içindeki yapılanmasının unsurlarını tespit ve tasfiye etmek, özellikle operasyonel faaliyetlere imza atanları ve onlara destek verenleri hukuka uygun olarak yargılayıp cezalandırmak.

“Bekara karı boşamak” kolay derler. Bu mücadelede bilfiil yer almayan, hiçbir sorumluluk ve risk üstlenmeyenlerin bol keseden atması, üst perdeden konuşması mümkün. Nitekim öyle de oluyor. Bazıları FETÖ’nün kamu pozisyonlarına giriş sınavlarının sorularını çalmaktan kişilere ve gruplara kumpas kurmaya, SGK ve Maliye aracılığıyla işletmelere şantaj yapmaktan sosyal ve geleneksel medya üzerinden organize edilen iftira ve linç kampanyalarına kadar pek çok suçu ve kötülüğü kapsayan sicilinden habersiz görünüyor. O kadar ki, bunlar, 15 Temmuz’u da neredeyse tamamen unuttu. Ortaya çıkması kaçınılmaz olan bazı gerçek mağduriyetlere hayalî mağduriyetleri de ekleyerek bu mücadeleyi çıkmaza sürecek yorumlar yapıyorlar, karşılanması imkânsız ve fiiliyatta FETÖ ile mücadelenin sona ermesi manasına gelecek talepler dile getiriyorlar.

Unutanlara hatırlatmak isterim. 15 Temmuz müthiş bir olaydı. Tarihimizdeki en korkunç darbe teşebbüsüydü. Yüzlerce insan bir gece içinde alçakça katledildi. Binlerce insan bazıları ağır olacak ve kimi vücut uzuvlarını kaybedecek şekilde yaralandı. Cumhurbaşkanı tüm ailesiyle birlikte kaçırılmak, öldürülmek, yok edilmek istendi. Dahası var. Biz seçmenlerin iradesine saldırıldı. Oylarımızla iş başına getirdiğimiz meşru hükümet yine bizim vergilerimizle temin ettiğimiz silahları emanet verdiğimiz memurlar tarafından devrilmek istendi.

15 Temmuz alçak darbe teşebbüsüne bu büyük toplum kahramanca direndi. Darbecilere meydanları, sokakları, binaları, köprüleri, kışlaları dar etti. Tepeden tırnağa silahlı darbecilere silahsız olarak karşı koydu. Destan yazarak, önceden kimsenin tam olarak tahmin edemeyeceği kadar yaygın ve örgütlü bir suç şebekesinin amacına ulaşmasını engelledi.

Şimdi yapılacak şey failin cezalandırılması. Bunu adalet de insanlık da demokrasi de insan hakları da gerektiriyor. Her zaman hatırda tutmamız, asla unutmamamız gereken gerçek bu.

Hukukta suçların şahsiliği temel kurallardan biri. Ama toplumsal hayat her suçun tek kişinin eseri olmayabileceğini, bireylerin bir araya gelmesiyle kolektif suçlar işlenebildiğini de gösteriyor. Gülencilerin yargılamalara konu olan tüm icraatları birer kolektif suç. Fail F. Gülen’in başını çektiği illegal, sinsi, bin bir suratlı bir örgüt. Biz daha ziyade 15 Temmuz üzerinde odaklanıyoruz ama bu örgütün tek marifeti 15 Temmuz kalkışması değil. Sicili bir kısmından yukarda bahsettiğim yine kolektif başka vahim suçlarla da dolu.

Bu örgütün tüm unsurları, uzantıları mutlaka cezalandırılmalı. Hükümet devlet cihazını tümüyle harekete geçirerek fail grubun mensuplarını tespit etmeye ve cezalandırılmak üzere adalete sevk etmeye çalışıyor. Davalar başladı ve iddianameler korkunç gerçekleri, akıl almaz ayrıntıları ortaya çıkartıyor.

Fail bir grup olduğuna göre bu gruba üye olan herkes potansiyel şüphelidir. Bu tartışılamaz. Tartışılabilecek tek şey, örgüte mensup olanların 15 Temmuz’a ve diğer tüm örgüt suçlarına katılma, katkı verme derecesidir. 15 Temmuz Köprüsü’nde masum insanları tarayan silahların tetiğini çekenler elbette suçludur. Ama onlara bu gücü ve imkânı veren örgüte eleman toplayan öğretmenler de, örgütün hedef tahtasına oturttuğu kimselere karşı karalama ve yıpratma kampanyası yürüten gazeteciler de, masum vatandaşlara ve cemiyetlere karşı sahte suçlar ve deliller üreten polisler de, örgütün talimatları doğrultusunda işlem yapan savcılar ve karar alan hâkimler de suçludur,  suçlara ortaktır. Dolayısıyla, bu gruba mensup herkesin hukukî takibata uğratılması adaletin ve hakkaniyetin gereğidir.

Bunu yaparken dikkat edilmesi gereken iki nokta var. İlki örgüte mensupluğun olabildiğince çok delille kanıtlanması. İkincisi örgütle ilişkisi olmayanların örgüt mensubu muamelesine tabi tutulmaması. Bu hususta daha önce de bir yazı kaleme almış ve FETÖ üyelerini belirlerken dikkate alınması gereken noktalara işaret etmiştim (http://www.hurfikirler.com/feto-nasil-tasfiye-edilecek/).

FETÖ ile mücadele esnasında mağduriyetler yaratıldığı yolunda iddialar ortaya atılıyor. Bunların bazıları çok inandırıcı görünüyor. Benim bizzat bildiğim vakalar da var. Bu konuda hassas olmalı, masumların mağdur edilmemesi için azamî dikkati sarf etmeliyiz. Ama işin odağını asla gözden kaçırmamalıyız. FETÖ illegal ve gayri meşru bir yapılanmadır, büyük bir tehlikedir, tüm topluma, demokrasiye ve hukuk devletine yönelik ağır bir tehdittir. FETÖ ile mücadeleden vazgeçmek çok sayıda suçlunun suçlarının yanına kâr kalmasını sağlamak ve müstakbel köleliğe razı olmak anlamına gelir.

Bu yüzden, FETÖ ile mücadele hakkında hükümete devamlı akıl vermeye, onu azarlamaya, kulağını çekmeye kalkışanlara şunu sormalıyız: Haksız mağduriyetler yaşanmaması için önerileriniz nelerdir? FETÖ ile mücadelede hangi somut yol ve yöntemler kullanılırsa hem suçlular cezalandırılabilir, örgüt ortadan kaldırılabilir hem de mağduriyetler ortaya çıkmaz? FETÖ ile nasıl mücadele edilmesi gerektiği hakkında somut öneriler dile getirmeyip sadece bir kısmının kesinlikle hayalî olduğundan şüphe etmemiz gerekmeyecek mağduriyetler üzerinden FETÖ ile mücadeleyi sorgulamak yanlıştır. Böyle bir tavır FETÖ ile haklı ve zarurî mücadelenin zaafa uğramasına sebep olursa hepimiz, tüm Türkiye kaybeder.

Serbestiyet, 05.05.2017

Hukuk

Bugün, 19. yy. filozof ve polemik ustası Bastiat’ın Hukuk* kitabından bazı alıntılar yapacağım.

Bastiat’a göre “Hukuk, doğal bir meşru müdaafa hakkının organizasyonudur. O, ortak bir gücü bireysel güçlerin yerine geçirme organizasyonudur. Söz konusu ortak gücün amacı, sadece bireysel güçlerin doğal ve meşru olarak yapmaya hakkı olduğu şeyleri yapmakla sınırlanmıştır: Kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını korumak ve adaletin hepimize hükmetmesini sağlamak.

***

Hukuk bu temeller üzerine oturduğunda “bir millet, politik biçimi ne olursa olsun, kabul edilebilecek, en basit, ekonomik, sınırlı, zulmetmeyen, adil… bir hükümete sahip olacaktır… Kendi kişiliğine saygı gösterildiği, emeğini istediği gibi kullanabildiği, emeğinin ürünlerine karşı girişilebilecek her türlü haksız saldırılara karşı korunabildiği sürece hiç kimse yönetime karşı gelmeyecektir.” derken bizlere asıl olanın rejimin adı değil içeriğinin olduğunu hatırlatır.

Yine bugün fazlasıyla yücelttiğimiz seçme hakkının da adil bir düzende önemsiz bir hal alacağını çarpıcı bir şekilde anlatır: “Gerçekten, eğer hukuk bir yandan tüm insanları, özgürlükleri ve mülkiyet haklarını sadece korumak gibi bir misyonla sınırlansa, sadece fertlerin kendilerini koruma haklarının örgütlenmiş bileşimi olarak algılansa ve nihayet tüm baskı, zulüm ve soygun türlerini belirleyen, engelleyen ve cezalandıran bir güç olsaydı biz yurttaşlar seçme hakkının kapsamını tartışma konusu yapar mıydık hiç?”

Adil bir düzende devlete karşı ne “minnet borcu” ne de işlerinin kötü gitmesinden onu “kınama” hakkımız vardır. “Devletin özel işlerimize karışmaması halinde, hem ihtiyaçlarımız hem de onları tatmin imkanlarımız mantıki bir gelişme çizgisi izleyebilecektir.” Devletin hayatlarımıza müdahalesi iyi niyetli bile olsa “yaşam koşullarımızdaki belirsizlik ve güvensizliğin asıl kaynağı”dır.

Hukuk zamanla “aksi istikamete” evrilerek “kendinden korunmasını beklediğimiz adaleti yok etmeye, saygılı olması gereken hakları da sınırlamaya, hatta tahrip etmeye yönelmiştir.” İnsanların “kişilik, özgürlük ve mülkiyet haklarını istismar edenlerin eline terk etmiştir.”

Hukuk “ahmakça bir açgözlülük ve sahte bir hayırseverlik” eliyle yozlaşırken “yağmacılığı önleme işlevini yağmalama hakkına …, meşru savunma hakkını da savunma suçu haline getirmiştir.”

İnsanlar geçimleri ve zenginliklerini çalışarak elde edebilecekleri gibi başkalarının emeklerine el koyarak da ulaşabilir. Bu nedenle yağma “ancak çalışmaktan daha ıstırap verici ve tehlikeli kılındığı zaman durdurulabilir. İşte hukukun temel amacı, kollektif gücün, soygunu çalışmaya tercih ettiren beşeri eğilimi durdurmak” olmalıdır.

“Hukuk, müeyyidesiz olarak ve güç kullanma(dan)… hayata geçirilemeyeceğinden (bu hak)…. kanunları yapan iradeye bırakılacak” ve bu noktada hukuk kötülerin elinde “adaletsizliğin yenilmez silahı haline” dönüşecektir.

“Soygun düzeni, kanunla, kanun yapan lehine” düzenlendiği için de ezilenlere bu çarkı bozmak için iki yol kalır: “Ya yasal soygunu durdurmak ya da ona ortak olmak.

Kanun yapma yetkisi tarih boyunca çok az kişinin elinde olduğu için bunu durdurmak sanıldığı kadar kolay değildir ve “İnsanlar birbirleriyle çatış(an)… menfaatlerini, soygunu genelleştirerek dengele(mişler)… Toplumda rastlanılan adaletsizlikler, kökünden kazınmak bir yana daha da yaygınlaşmıştır. Soyulmuş sınıflar da toplumda güç kazanır kazanmaz, diğer sınıflara karşı soyguna başlamış… kendi çıkarları aleyhine sonuçlanacak olan yasal soygunu genişletmede günahkar seleflerini hiç aratmamışlardır.”

***

Hukuktaki bu yozlaşma “insanların vicdanlarındaki adalet ve adaletsizlik ayrımını siler, yok eder.” Halbuki bir cemiyetin ayakta kalması yasalara uyulmasına, “yasaları saygıdeğer kılmak”tan geçer. Ancak “hukukla ahlakın çatışmaya” başlaması insanı zalim bir ikilemde: “Ahlak duygusu ile hukuk saygısı” arasında bırakır. Bu çelişki “bir yasa, yasa olduğu için adildir” kabulü ile engellenecektir. Zaten “halkın kafasında adeta hukuk ve adalet tek ve aynı şey” olduğu içinde pek çok haksız uygulama “vicdanlarda meşrulaşacaktır.”

Geçmişte ve günümüzde yaşadığımız adaletsizlikler hatırlanırsa Bastiat’ın ne dediği daha da net anlaşılır.

Bastiat’ın politika için de ilginç bir tespiti var: “Hukuk anlayışındaki bu trajik yozlaşmanın … bir sonucu da politik ihtiras ve çekişmelere ve genel olarak politikaya abartılı bir önem kazandırmasıdır.” Ülkemizde de hemen her soruna siyasetin ve siyasetçilerin çözüm bulmasını istememizin sebebi belki de biraz budur.

*F. Bastiat, Hukuk, Liberte Yayınları

Karar Gazetesi, 03.05.2017

Sentez mi, retro mu?

AK Parti, Kemalist vesayet sistemiyle kavgalı olan ve siyasi-sosyolojik referanslar itibariyle onun anti-tezi görüntüsü veren bir hareket içinden çıkarak yola koyulmuştu. İktidara yürüyüşünün -hükümete değil- neredeyse tamamında Kemalist resmi ideoloji ile tahkim edilmiş vesayet sistemiyle çatışa çatışa yol almak zorunda kaldı.

Bu kavgadaki zaferini büyük ölçüde -eski sistemin arkaikliği ve çürümüşlüğünü bir yana bırakırsak- girdiği ittifaklarda, kurduğu söylemde ve kullandığı araçlarda akıllıca yapılan tercihlere borçluydu.

AK Parti’nin iktidarı elde etmiş olduğu ikinci evresinde, sistemin eski sahipleriyle girilen çatışma, yerini sistemin sahibi olma mücadelesine bıraktı. Belki de; yeni ittifaklar, yeni söylem ve yeni araçlar bunu sağlamak için gerekli görüldüğü için tercih edildi. “AK Parti’de İslamcılık/İslamcılar tasfiye mi ediliyor?” tartışmaları tam da bu bağlama oturuyor gibi görünüyor.

Artık serüveninin ikinci evresinde bulunan “yeni AK Parti”, yolun başındaki AK Parti’den çok farklı ve başka bir form kazanmış halde karşımızda duruyor. İktidar etme biçimi eski Türkiye’yi çağrıştıran bu yeni AK Parti iktidarı nasıl anlaşılabilir?

Bu yeni gelinen nokta, iki karşıt sosyal-siyasal gücün çatışması ve çarpışması nihayetinde önceden niyetlenilmemiş ve öngörülmemiş bir sentez durumuna gelindiğini mi gösteriyor acaba?

Yoksa, bu durum “establishment”ın son düzlükte kıvrak bir hamleyle AK Parti’yi bir tür devlete mezc ederek elde ettiği başarının bir ürünü olarak karşımıza çıkan bir tür siyasi retro hali mi? (Retro artık demode olmuş, eskide kalmış, eski zamanlarda moda olmuş akımları, stilleri, tarzları, motifleri, teknikleri, malzemeleri günümüzde yeniden canlandırma işine verilen isim.  Kıyafetten müziğe, mobilyadan mimariye, dekorasyondan  sinemaya kadar her şeyin retrosu yapılıyor.)

Ya da, bu sonuç sürekli bir varlık yokluk kavgası içindeki bir siyasi hareketin, nihayetinde sadece iktidarda kalmaya odaklanmış Makyavelist politikalarının onu taşıyıp getirdiği “kaçınılmaz” realist bir durumu mu yansıtıyor?

Bu soruların tartışılması ve cevaplanması ilgin olacaktır. Ama “durumun” tanımını yapmak yerine, duruma dair bazı semptomlara dikkat çekmek isterim. Altını çizmeyi tercih ettiğim semptomları AK Partinin üst yapısından değil, -orada çokça ve farklı kategorilerde yeni AK Parti semptomları mevcut-, taban veya destekçiler üzerinden seçtim.

10 Kasım anması 2015, İstanbul                               16 Nisan referandumu, Fransa

Yukarıdaki fotoğraflardan ilki 10 Kasım Atatürk anmasına katılan Kemalist bir grubu gösteriyor. Onun hemen yanındaki fotoğraf ise Erdoğan’ı başkanlığa taşıyacak olan 16 Nisan Referandumunda oy sırası bekleyen  yurtdışındaki AK Parti taraftarlarını veya Reisçileri gösteriyor.

Bu iki fotoğrafın yan yana gelerek bir taraftan keskin bir karşıtlığı , diğer taraftan ise sıra dışı bir benzerliği sergiliyor olması ilginç değil mi?

Her iki fotoğrafta da bir ideal altın çağa gönderme yapıldığını söylemek mümkün: Kurtuluş savaşını kazanmış idealist ve umut vaat eden genç bir ulus-devlet ile büyük ve yenilmez bir imparatorluk.

Bu haliyle aslında her iki fotoğrafın da, iki grubun/kesimin geçmiş altın çağ özlemini geleceğe taşıyan kendi içlerinde birer retro, bir tür siyasi mazi retrosunu yansıttığı söylenebilir. Yaşları uygun olmadığı halde önlük giyenler ile çağ uygun olmadığı halde saray kıyafetleri giyenler. Aslında her ikisi de birer kostüm. Her iki fotoğraf da anakronik halleriyle birbirine hayli benziyor.

Ancak aynı zamanda her iki fotoğraf birbirine karşıt iki farklı dünya görüşünü veya ideolojiyi temsil ediyormuş gibi görünüyor. Bir tarafta seküler, ilerlemeci ve Jakobenist dünya, diğer tarafta dindar, gelenekçi-kalkınmacı ve otoriter bir dünya. Bir zamanlar uzlaşmazmış gibi görünen iki kronik hasım.

26 Ağustos 2014, Ankara                                         8 Nisan 2017, Çorum

İkinci grup fotoğrafların da yine hem karşıtlık hem benzerlik taşıdığını düşünüyorum. İlki Anıtkabir’de çok sayıda kişinin katılımıyla, -sanırım bir rekor denemesi idi aynı zamanda- 6 bin kişi ile oluşturulan bir Atatürk siluetini, ikincisi Çorum’da 50 bin bardakla yapılan Erdoğan siluetini yansıtıyor.

Her iki fotoğrafın da bir siyasi lidere olan bağlılık ve sevginin kişi kültüne dönüştürülmüş halini sembolize ettiğini düşünüyorum. Bu iki lider bir yanıyla birbirine karşıt dünyaları temsil ederken, diğer taraftan her ikisi ile kurulan ilişkinin biçimi, sevgiyi gösterme biçimi, bu fotoğraflar örneğinde, birbirine çok benziyor.

Bu yazıyı üzerinde düşünmek üzere üç soruyla bitiriyorum:

– Bu karşıtına benzeme hali geçici mi kalıcı mı?

– Bu dönüşüm önemli sayılabilecek bir kesimi mi kapsıyor, yoksa dikkate alınmayacak kadar dar bir grubu mu?

– Bu benzeşme “kendiliğinden esinlenen” dar bir fanatiklik yansıması mı, yoksa Partinin sosyal-siyasal hareketi taşıyıp getirdiği bir aşamanın olağan yansıması mı?

Serbestiyet, 05.05.2017