Ana Sayfa Blog Sayfa 142

OHAL KHK’ları ve Siyasî Sağduyu

OHAL KHK’larının Yargısal Denetimi ve Hukuk Alanında Siyasî Sağduyuyla Hareket Etme Zorunluluğu

15 Temmuz darbe girişiminin yaşandığı günden bu yana ülkenin hukuk ve siyaset gündemini ilgilendiren en önemli tartışma konularından biri hiç kuşkusuz ki OHAL KHK’larının denetimi oldu. FETÖ’yle etkin bir şekilde mücadele edebilmek adına iktidarın OHAL KHK’ları yoluyla yaptığı düzenlemeler -alışık olduğumuz üzere- ana muhalefetin tepkisiyle karşılaştı. Anayasa Mahkemesi’nin OHAL KHK’larının iptal talebini reddetmesi ise tartışmaları çok daha kritik bir noktaya taşıdı.

Bugün gelinen noktada, ivedi gördüğü her konuyu OHAL KHK’ları yoluyla düzenleyen bir iktidar ve OHAL KHK’larının sivil bir darbenin düzenleme aracı olduğunu ileri süren bir ana muhalefetle karşı karşıyayız. Normalde yalnızca konuyla ilgili olanların kendi aralarında tartışmasını beklediğimiz teknik bir hukuk meselesi olan bu konu, ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar sebebiyle toplumun her ferdini ilgilendiren çok daha hayatî bir hal almış durumda. Zira OHAL KHK’larının sivil bir darbenin düzenleme aracı olduğu düşüncesinin kabulü durumunda, -sözde- sivil darbeyi önlemek adına şiddet kullanmak dahi meşru görülebilecektir. Ayrıca süreç içinde Meclisin yasama fonksiyonu zayıflatılmış olacaktır.  Dolayısıyla gelecekte gerçekleşmesi muhtemel yeni bir darbe girişimi veya Gezi Kalkışması gibi şiddet olaylarının önüne geçebilmek için OHAL KHK’larının denetimi konusunda hem iktidarın hem de ana muhalefetin mevcut tutumunu gözden geçirmesi gerekir.

Tartışmaların Kaynağı: Anayasa Mahkemesi’nin Tutum Değişikliği

27 Mayıs darbesinden hemen sonra kurulan Anayasa Mahkemesi, genellikle kendisini siyasetin üzerinde bir vesayet makamı olarak konumlandırdı ve aldığı kararların büyük bir kısmında hukukî sınırların ötesine geçerek aktivist bir tutum içine girmeyi tercih etti. 2007 Yılında büyük bir krize yol açan “367 Kararı”, anayasa değişikliklerinin anayasaya aykırı biçimde esas bakımından denetlendiği kararlar, siyasî parti kapatma kararları ve özellikle Cumhuriyetin temel ilkeleri söz konusu olduğunda Mahkemenin verdiği pek çok karar bu bakımdan ilk akla gelen örneklerdir.

Türkiye’de bürokratik vesayet rejiminin hüküm sürdüğü yıllarda adeta ikinci bir meclis, yani bir çeşit yasa koyucu gibi hareket eden Anayasa Mahkemesi, güçlü AK Parti iktidarı karşısında bu vesayetçi tutumunu terk etti. Siyaset ve yargı çatışmasının yaşandığı diğer ülkelerde de olduğu gibi Türkiye’de de siyasileşmiş yargı, siyaset kurumu karşısında yenilgiye uğradı ve aslî işlevine dönmek zorunda kaldı.

Bu sürecin bir parçası olarak Anayasa Mahkemesi bir süreden beri yasama organının takdir yetkisine daha fazla saygı duyuyor ve kendini bir vesayet makamı gibi konumlandırma alışkanlığından hızla uzaklaşıyor. Özellikle 2010 yılından sonra Mahkemenin bu eğilimini net bir şekilde görebileceğimiz pek çok karar örneği mevcut.

Sözgelimi; olağan dönem KHK’larıyla ilgili 2011 tarihli kararında Anayasa Mahkemesi, aktivist bir tutum içine girmekten kaçınmış ve Anayasada yer almayan birtakım koşullara göre denetim yapmayı reddetmiştir. Bu net tutum değişikliği, Anayasa Mahkemesi’nin konuya ilişkin kendi kökleşmiş içtihadını da terk etmesi anlamına gelmektedir. Zira bilindiği gibi; Anayasanın 91’inci maddesine göre, olağan dönemlerde KHK çıkarabilmek için TBMM’nin bir yetki kanunuyla Bakanlar Kuruluna yetki vermesi gerekir. Yine aynı maddeye göre; bu yetki kanununda, Bakanlar Kuruluna verilen yetkinin amacı, kapsamı, ilkeleri, süresi ve bu süre içinde birden fazla KHK çıkarılıp çıkarılamayacağı hususlarının belirtilmesi gerekir. Anayasa Mahkemesi 90’lı yıllardaki kararlarında, Anayasada sayılan bu ölçütleri yeterli görmemiş ve kendisi bazı ölçütler belirleme yoluna gitmişti. Anayasa Mahkemesi’nin benimsediği bu yaklaşıma göre, Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisinin verilebilmesi için yalnızca Anayasada yer alan koşulların karşılanması yetmez; önemlilik, zorunluluk, ivedilik ve kısa süreli olmak gibi ek birtakım koşulların da yerine getirilmesi gereklidir. (İlgili karar örnekleri için bkz. E.1988/64, K.1990/2, K.T. 1.2.1990; 1989/4, K.1989/23, K.T. 16.5.1989, E.1988/62, K.1990/3, K.T. 6.2.1990).

Bu ek koşullar Anayasa metninde yer almakta mıdır? Maalesef hayır. Peki bu koşullar Anayasada yer almamasına rağmen Anayasa Mahkemesi geçmişte bu koşullara göre denetim yapmakta herhangi bir sakınca görmüş müdür? Maalesef yine hayır. Mahkemenin 2011 yılındaki kararı işte bu yönüyle çok önemlidir. Anayasa Mahkemesi bu kararıyla birlikte, KHK’larla ilgili Anayasada yer almayan birtakım koşullara göre denetim yapmayı reddetmiştir. Anayasa Mahkemesi yasamanın üzerinde bir çeşit vesayet makamı gibi hareket etme alışkanlığından vazgeçtiğini göstermiş ve gelecekte de aktivist nitelikli kararlar almayacağının sinyalini vermiştir.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında çıkarılan OHAL KHK’larıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin aldığı kararlar da işte bu tutum değişikliğinin sonucudur. Anayasa Mahkemesi, 90’lı yıllarda verdiği kararlarıyla yargısal denetime kapalı olan OHAL KHK’larının denetimini gerçekleştirmiştir. Anayasa Mahkemesi bunu yaparken, bir işlemi yapan organın o işlemi nitelendirme biçimi ne olursa olsun, o nitelendirme biçimiyle kendisini bağlı saymayacağını ifade etmiştir. Yani Yüksek Mahkeme, olağanüstü hal KHK’sının gerçekten olağanüstü hal KHK’sı niteliğinde olup olmadığını belirleme yetkisini kendinde görmüş ve bir KHK’nın olağanüstü hal KHK’sı olabilmesi için bazı koşulların varlığını gerekli saymıştır. Anayasa Mahkemesinin belirlediği bu ek koşullara göre; OHAL KHK’larının yer bakımından sınırlı olması, zaman bakımından sınırlı olması ve herhangi bir kanunda değişiklik öngörmemesi gerekir (İlgili karar örnekleri için bkz. E.1990/25, K.1991/1, K.T. 10.1.1991; E.1991/6, K.1991/20, K.T. 3.7.1991).

Aynı soruyu bir kez daha soralım: Anayasa Mahkemesinin 1991 yılında belirlediği bu üç koşul Anayasada yer almakta mıdır? Elbette hayır. Anayasa Mahkemesi 90’lı yıllarda belirlediği bu içtihadıyla OHAL KHK’larının yargı denetimi dışında bırakılmasından kaynaklanan sakıncaları bir ölçüde gidermiş; ancak sonuç itibarıyla Anayasada yer almayan birtakım koşullar belirleme yoluna gitmiştir.

2016 yılında ise Mahkeme bu tutumunu bir kenara koymuş, OHAL KHK’larının iptali istemiyle açılan davaları Anayasadaki denetim yasağını gerekçe göstererek reddetmiştir. Anayasa Mahkemesinin son yıllarda nasıl büyük bir dönüşüm geçirdiğini göremeyenler için bu kararlar büyük bir şaşkınlık ve hayretle karşılandı. Oysaki Mahkeme, bu tutum değişikliğinin sinyalini yıllar öncesinden vermişti. Anayasa Mahkemesi, kaynağını Anayasadan almayan hiçbir denetim yetkisi kullanmayacağını son 6-7 yıllık süreçte defalarca vurgulamıştı (Konuyla ilgili olarak daha önce yayımlanmış bir yazı için bkz. “AYM’nin Paradigma Değişimi”). Dolayısıyla OHAL KHK’larıyla ilgili olarak Mahkemenin almış olduğu son kararların; kısa vadeli siyasî pozisyon belirleme çabasından değil, uzun vadede geçerli olabilecek aktivist olmayan bir tutum belirleme çabasından kaynaklandığını kabul etmek gerekir.

Anayasa Mahkemesinin Tutum Değişikliğinden Kaynaklanabilecek Sakınca ve Riskler

OHAL KHK’larının denetimi konusunda Anayasa Mahkemesi’nin gösterdiği tutum değişikliği, aktivist yargısal tutumun artık son bulduğunu bir kez daha teyit etmesi bakımından olumludur; ancak Anayasada yer alan denetim yasağı nedeniyle hukuk devleti bakımından bazı sakınca ve riskler de içermektedir.

Anayasanın 15’inci maddesi; savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin kısmen veya tamamen durdurulabileceğini ifade etmektedir. Ayrıca bu gibi durumlarda Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceğini; ancak sert çekirdek hak niteliğindeki bazı temel hakların sınırlandırılamayacağını kayıt altına almaktadır. Nitekim bu düzenlemeye göre; olağanüstü dönemlerde “…savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez, suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz”.

Öte yandan Anayasanın 148’inci maddesi ise “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” hükmüne yer vermektedir. Dolayısıyla OHAL KHK’larının yargısal denetim dışında bırakılması, sert çekirdek hak niteliğindeki haklar bakımından sağlanan güvencelerin ortadan kaldırılabilmesi riskini içermektedir. Zira mevcut durumda, OHAL KHK’ları yoluyla kişinin yaşama hakkına veya maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulabilir; suç ve cezalar geçmişe yürütülebilir; masumiyet karinesi ortadan kaldırılabilir.

15 Temmuz sonrası süreçte çıkarılan OHAL KHK’ları elbette bu kadar ağır hak ihlâlleri içermiyor. Ancak yargısal denetime kapalı olması ve olağanüstü halin gerekleriyle bağdaşmayan birtakım düzenlemelerin de bu kararnamelerle yapılabiliyor olması haklı olarak bazı endişelere yol açabiliyor. Bazı kesimler bu endişeler üzerinden hareket ederek OHAL KHK’larını iktidarın anayasal düzene yönelik sivil bir darbesi olarak sunmakta. Sözde sivil darbe söylemlerinin ikinci bir 15 Temmuz vakası veya Gezi Olayları benzeri bir kalkışmaya yol açıp açmayacağını şimdiden söylemek zor. Ancak OHAL KHK’larıyla ilgili bu tartışmalar devam ettiği sürece böyle bir riskin var olduğunu kabul etmemiz ve bunu önlemeye yönelik çözüm yolları üzerine kafa yormamız gerekiyor.

Sözünü ettiğimiz muhtemel sakınca ve riskleri ortadan kaldırmanın en etkili yolu Anayasanın ilgili maddesini değiştirmek ve OHAL KHK’larını belli koşullarla yargı denetimine açmaktır. Ancak böyle bir değişikliği gerçekleştirmenin daha farklı komplikasyonlara yol açabileceğini de göz ardı etmemek gerekir. Zira Anayasayı referanduma gerek kalmadan değiştirebilmek için TBMM’nin üçte ikilik bir oy çokluğu ile karar alması gerekiyor; ki bu da AK Parti ve MHP bloğunun yanına CHP ve/veya HDP’nin de katılmasını zorunlu kılıyor. Mevcut siyasî bloklaşmanın yarattığı gerginlik yüzünden böyle bir konsensüsün sağlanabilmesi maalesef pek mümkün görünmüyor. Anayasa değişikliğinin TBMM’nin beşte üç oyu ile ve zorunlu referandum yoluyla gerçekleştirilmesi ise hem çok zahmetli hem de yüksek maliyetli olduğu için cazip bir seçenek olarak görünmüyor.

Bu noktada, Anayasa Mahkemesinin 90’lı yıllardaki içtihadına geri dönmesi ve daha önce belirlediği ek koşullara göre denetim yapması düşünülebilir. Ancak bu ihtimal de Anayasa Mahkemesinin son yıllarda kararlı biçimde izlediği çizgiden sapması ve yeniden aktivist bir tutum içine girmesi anlamına gelmektedir. Hak ve özgürlüklerin etkin biçimde korunabilmesi amacıyla yargı organlarının aktivist kararlar vermesi kimi durumlarda meşru kabul edilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesinin yeniden böyle bir tutum değişikliğine girmesi ihtimali oldukça zayıf.

Anayasal düzenlemeler veya Anayasa Mahkemesinin içtihat değişikliğine gitmesi gibi hukukî yöntemlerle soruna çözüm bulunabilmesi pek imkân dahilinde görünmediğine göre o zaman geriye bir tek seçenek kalıyor: Siyasî sağduyu…

Hukuk Alanında Siyasî Sağduyuyla Hareket Etmek

Siyaset ve hukukun kesişim alanını oluşturan anayasa hukuku meseleleriyle ilgili görüş belirtirken şunu hiç unutmamak gerekir: Hukuk ve siyaset, aktörlere farklı hareket alanları sağlar. Hukukun cevaz verdiği bir işlemi veya eylemi gerçekleştirmek siyaseten imkânsız olabilir. Yani herhangi bir işlem veya eylemin hukuken gerçekleştirilebilir nitelikte olması, o işlem veya eylemin siyaseten gerçekleştirilebilir olduğunu göstermez.

Maalesef ki günlük siyaset ve hukuk tartışmalarında bu husus sıklıkla göz ardı ediliyor ve çok sığ değerlendirmelerle son derece kısır tartışmalar yapılabiliyor. Cumhurbaşkanlığı sistemine ilişkin referandum tartışmalarında bu kısır tartışmalara sıklıkla şahit olduk. Anayasa değişikliği paketinde Cumhurbaşkanı yardımcılarının sayısının net bir şekilde ifade edilmemiş olmasından dolayı Cumhurbaşkanının kendisine yüzlerce danışman atayabileceği de söylendi; milletvekili seçilme yaşının 18’e düşürülüyor olmasından dolayı ülke yönetiminin 18 yaşındakilere teslim edileceği de…

Oysaki bir şeyi hukuken yapabiliyor olmakla siyaseten o şeyi yapabilmek birbirinden çok farklıdır. Pozitif hukuk açısından bakıldığında, bugün siyasî partiler bütün milletvekili adaylarını 18 yaşındaki gençler arasından belirleyebilirler. Yani teorik olarak baktığımızda bir sonraki seçimlerde 18 yaşında yüzlerce milletvekili görmemiz mümkündür. Ancak neredeyse hiçbirimiz böyle bir ihtimalin gerçekleşeceğine inanmıyoruz. Aynı şekilde, siyasî partilerin yüzlerce ilkokul mezunu milletvekili adayı göstermesi hukuken mümkündür; ancak TBMM’deki ilkokul mezunu milletvekili sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir. Peki neden? Çünkü siyasetin kendine özgü dinamikleri devreye girmekte ve siyasî aktörler kendi kendilerini sınırlandırmalarını sağlayan bir sağduyu geliştirmektedirler.

TBMM çalışmalarıyla ilgili bir başka örnek üzerinden konuyu biraz daha açalım: Anayasa (m.93) ve TBMM İçtüzüğü (m.6) hükümlerine göre TBMM bir yasama yılı içinde bir seferde on beş günü aşmamak şartıyla çalışmalarına ara verebilir. Anayasa ve İçtüzük TBMM’nin bir seferde en fazla on beş gün ara verebileceğini belirtmiş; ancak bir yasama yılı içinde kaç kere ara verebileceğine dair sınırlandırıcı bir hükme yer vermemiştir. Dolayısıyla teorik olarak baktığımızda, TBMM’nin her biri on beşer gün olmak üzere on kez ara verip toplamda yüz elli gün çalışmama imkânı bulunmaktadır. Ancak böyle bir durumun gerçekleşebileceğine hiçbirimiz ihtimal vermeyiz. Çünkü siyasetin kendine özgü dinamikleri vardır ve siyasî aktörler bunu gözeterek hukukun kendilerine tanıdığı imkânları kullanmaktan imtina edebilirler. Aksi halde demokratik yollardan bedel ödeyeceklerini bilirler.

OHAL KHK’ları bakımından da aynı sağduyunun hâkim olması gerekir. Anayasa OHAL KHK’larına karşı yargı yolunu kapatmış; Anayasa Mahkemesi de Anayasada yer almayan koşullara göre denetim yapmayı reddetmiştir. Yani mevcut duruma göre, Anayasa değişikliği yapılmadığı veya Anayasa Mahkemesi içtihat değişikliğine gitmediği sürece OHAL KHK’larının yargısal denetimi mümkün değildir.

Ancak pozitif hukukun bu kadar geniş bir alan tanımış olması siyasetçilerin her türlü düzenlemeyi OHAL KHK’ları yoluyla yapabilecekleri anlamına gelmez, gelmemelidir. OHAL KHK’larının yalnızca olağanüstü halin gerektirdiği konularda çıkarılmasına özen gösterilmeli, gerçekten ivedi olmayan düzenlemelerin OHAL KHK’larıyla yapılmaması sağlanmalıdır. TBMM’nin bir yasama yılında sayısız ara verebilmesi örneğinde nasıl sağduyu ağır basıyor ve siyasiler hukuken mecbur olmadıkları halde kendilerini sınırlama eğilimi içine girebiliyorlarsa; OHAL KHK’larıyla düzenlenebilecek konular bakımından da buna benzer bir tutum içine girebilmelidirler.

Aksi takdirde OHAL KHK’larının sivil bir darbenin düzenleme aracı olduğu yönündeki söylemler daha etkili hale gelebilecektir. Bu kara propagandanın yaygınlık kazanması ise hem FETÖ’yle mücadeleyi olumsuz yönde etkileyebilecek hem de sözde sivil darbeye karşı güç kullanma çağrılarını artıracaktır. TBMM’nin yasama fonksiyonunu zayıflatmamak adına ve ikinci bir 15 Temmuz vakası veya Gezi kalkışması gibi şiddet olaylarının yeniden yaşanması istenmiyorsa siyasetçilerin OHAL KHK’larını çok daha ayrı bir hassasiyetle ele almaları gerekiyor.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Resim görüntü kirliliğinin tabelada olmadığını anlatıyor

Almanya’da yaşayan Türk esnaf dükkânına Türkçe tabela asıyor:

“Veysel Usta’nın Çiğköftesi, Adana Kebap” gibi…

Almanya’daki bir otorite bir düzine adam, bir sürü alet edevat ile geliyor, başka bir amaç ile çıkarılan bir yönetmeliğin ilgili maddesine dayanarak, “bu tabelalar görüntü kirliliğine sebep oluyor” diye bildiğiniz merdivene çıkıp, paldır küldür indiriyor bu tabelaları.

Sizin sevdiklerinizle kullandığınız bir dile birileri gelip diyor ki “bu görüntü kirliliği oluşturuyor”.
Ne kadar rencide edici, ayıp bir tutum değil mi?

Bu durumda Almanya otoritelerine “helal olsun” “işlerini yapmışlar” “dükkânlarını da kapatsalar”, “yahu hem Almanya’ya gelmişler hem Türkçe tabela asmışlar” gibisinden sevinecek ve takdir edecek insanlar olacaktır elbette ama normal şartlarda ortada alkış tutulması değil utanılması gereken bir uygulama var, aslında.

Peki, bu sevinen insanlar ile Adana’da, Mersin’de, Hatay’da, Gaziantep’te Arapça tabela indirildiğinde sevinen, bunu alkışlayan insanlar arasında özü itibari ile bir fark var mıdır?

Ya bunu yasaklayan zihniyet arasında bir fark var mı?

Mesela, Almanya böyle bir şey yaparsa ne düşünürüz, ne dememiz gerekir?

“Görüntü kirliliği” gerekçesi ile tabelaların görünmesinin yasaklanması Türkçe konuşan insanlar için ne ifade edecekse Arapça konuşan insanlar için de aynı şeyi ifade ediyor olsa gerek.

Ahlâk özü itibariyle çok basit bir ilkeye dayanır: Başınıza gelmesini istemediğiniz bir şeyi başkaları için de istememek gibi…

Bu kadar basit bir ilkeye dayanan ahlâk kelimesi muhtemelen en fazla kullanımda olan kelimeler arasındadır.

Görüntü kirliliğine sebep olan asıl olarak ilgili tabelalar olduğunu sanmıyorum; bunu yasaklayanların zihniyeti esas olarak görüntü kirliliği oluşturmaktadır.

Kimin hangi dildeki tabelayı yasakladığının açıkçası bir önemi yoktur.

Olmaması gerekir…

Türkiye’de Suriyeliler’in yoğun olarak yaşadığı bölgelerde bazı insanlar kimseye yük olmadan çoluk çocuğunun rızkını kazanmaya çalışıyor.

İlgili esnaftan alış veriş yapmak zorunda olmadığımız gibi onları incitmek, rencide etmek zorunda da değiliz.

Aslında böyle bir kötülüğü kendimize yapmak zorunda da değiliz.

Mayıs ayında yoğun olarak başlayan bu yasaklamalar bir haber sitesinin haberine göre Adana’da hâlâ devam ediyor.

Haberde kullanılan resim ise rahatsız edici olduğu kadar analiz edilmeye de değerdir.

Resimdeki esnaf belki de yasaklamadan kurtulmak için Arapçasının yanına Türkçesini de asmış. Ama belediye zabıtaları aynı yere aynı renkte asılan Arapçasını görüntü kirliliği gerekçesi ile kaldırıyor…

İlla ki bir görüntü kirliliği varsa resime iyi bakıldığında yan tarafındaki başka bir esnafın tabelası aslında görüntü kirliliği oluşturmaktadır.

Gerçekten çok yazık…

asddddddd

Kaynak: http://islamianaliz.com/haber/zabitalar-goeruentue-kirliligi-gerekcesiyle-arapca-tabelalari-kaldirdi-62201#sthash.HeWzmCpq.DXl3sJHn.dpbs)

Trump’ın kuyuya attığı taş

1995’te Clinton döneminde ABD, büyükelçiliğinin Tel Aviv’den Kudüs’e taşınmasını öngören bir kararı Kongre’den geçirdi. Ama o günden bugüne bütün başkanlar — ulusal güvenlik gerekçesiyle — altı ayda bir bu kararı erteliyordu. Bu yılın Ocak ayında göreve başlayan Trump, Haziran ayında selefleri gibi davrandı, kararı erteledi. Ancak Aralık ayında tavrını değiştirdi ve yanmakta olan Ortadoğu kuyusuna bir taş attı. Şimdi dünya kara kara o taşı o kuyudan nasıl çıkaracağını düşünüyor.

ABD’nin Kudüs’e tek taraflı bir şekilde yeni bir statü tayin etmesi, uluslararası hukuka aykırı. Neredeyse bütün dünyanın Trump’ın karşısına dikilmesinin sebebi de bu.  BM’nin gerek 1947 (181 sayılı) gerek 1980 (478 sayılı) ve gerek 2016 (2334 sayılı) kararları, ilâve bir açıklama gerektirmeyecek kadar açık. 181 sayılı karar, Kudüs’e özel bir statü tanıyor ve yönetiminin BM tarafından üstlenileceğini belirtiyor. 478 sayılı karar, İsrail’in “Birleşik Kudüs ebedi başkent” yasasının kabul edilemez olduğunu içeriyor. 2334 sayılı karar ise, İsrail’in 1967’den sonra işgal ettiği topraklardaki fiilî hâkimiyetini hukuka aykırı buluyor ve üye devletlerden İsrail’in kendi toprakları ile işgal ettiği yerler arasında ayrıma gitmelerini talep ediyor.

Kudüs, üç semavi dinin de merkezi ve sembolik değeri çok yüksek olan özel bir yer. Bu nedenle Trump’ın oldu-bittisine tepki sadece Müslümanlardan gelmedi. Hıristiyanların dini önderi Papa da Trump’ı eleştirenler arasında yer aldı. Yahudilerin tamamının da Trump’ın arkasında durduğu söylenemez.  Aksine, Yahudilerin yaşam şartlarını daha da güçleştireceği için Trump’ın fevriliğine doğrudan karşı çıkan çok sayıda Yahudi var.

Keza, sadece İslam ülkeleri değil, bir-iki istisna haricinde hemen bütün Avrupa ülkeleri de Trump karşıtı bir safta buluştu. AB kurumsal olarak karara karşı çıktı. BM, ABD’nin “Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanınması” talebini reddetti. İngiltere, Fransa, Japonya ve İtalya gibi ABD’nin geleneksel müttefikleri olarak bilinen ülkeler de Trump’ı kararından ötürü net bir dille eleştirdiler.

Koruma kalkanı

Peki, Trump (kendisi ve İsrail dışında) neredeyse bütün dünyanın reddettiği o imzayı neden attı? Bana göre biri iç politikaya, diğeri dış politikaya ait olmak üzere öne çıkan iki önemli sebep var.

Trump, iç politikada zor günlerden geçiyor. Eski ulusal güvenlik danışmanı Michael Flynn hakkında FBI’nin bir soruşturma açması, Flynn’in soruşturma kapsamında itirafçılığı kabul etmesi, soruşturmanın derinleşmesi ve giderek Trump’ın yakın çevresine doğru genişlemesi, başkan için ciddi bir endişe kaynağı oluşturuyor.

Muhtemelen Trump, seçim kampanyasındaki Kudüs vaadini hayata geçirerek aşırı sağ çevrelerin ve güçlü Yahudi lobilerinin desteğine kavuşmayı hesaplıyor. Böylece, soruşturmadan kaynaklanacak tazyiklere karşı bir koruma kalkanı oluşturmak istiyor.

Dış politikada ise Trump, bu girişiminin kendisine siyasi bir maliyet üretmeyeceğini düşünüyor olabilir. Çünkü bu karara en fazla tepki göstermesi beklenen İslam ülkelerinin hali pür melali ortada; onlar şu anda kendi iç meseleleriyle ve birbirleriyle didişmekle meşgul. Ayrıca, bu ülkeler sorununun gerçekten çözülmesine yönelik bir iradeye de sahip değil. Her iktidar bu soruna “araçsal” bir değer atfediyor, sorunu kendi gücünün tahkiminde kullanıyor. Dolayısıyla İslam ülkelerinin birlik içinde davranmaları ve Trump’a toptan bir siyasi fatura çıkarmaları ihtimali bulunmuyor.

“Hami” sıfatının kaybı

Kaldı ki Trump bu yola girmeden kendince birtakım ön çalışmalar da yaptı. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır üzerinden bir hat kurdu. Filistin için bir plan hazırlamaya başladı. (Nitekim ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Nikki Haley de bu planı teyit etti.) Henüz bu planın detayları kamuoyuyla paylaşılmadı. Fakat medyaya yansıyan bilgilere göre, bahse konu plan Doğu Kudüs konusunda Filistin aleyhine bazı tavizler içeriyor. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman da Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı planı kabul etmesi için zorluyor.

Eğer bu bilgiler gerçeği ifade ediyorsa, Trump Kudüs aşamasından sonra ikinci aşamada İsrail ile Filistin’i masaya oturtmaya çalışacak. Böylece Kudüs’ten doğacak tepkileri, ortak masadan bir barış anlaşması çıkartarak dindirmeyi deneyecek.

Elbette başarısı birçok faktöre bağlı olan bu denemeden bir şeyin çıkıp çıkmayacağını zaman gösterecek. Şimdilik kaydıyla, Trump’ın kararının başlıca iki neticesinin olacağı söylenebilir.

1. Bu kararın, Ortadoğu’nun ama özellikle İsrail-Filistin sorununun en önemli aktörü olan ABD’nin “arabuluculuk” kimliğine ağır bir darbe vurduğu yadsınamaz. İsrail cephesine yapılan bu diplomatik yığınak iki taraflı etki yaratacak. Bir taraftan İsrail’in elini güçlendirecek ve Filistin’i biraz daha köşeye sıkıştıracak. Diğer taraftan, Filistinliler nezdinde ABD’ye olan güvenin en alt seviyelere inmesine sebep olacaktır. Mahmud Abbas’ın ABD, artık İsrail-Filistin barış görüşmelerinin hamisi değildir” ifadesi bu meyanda ele alınmalı.

Savaş tamtamlarını hızlandırmak

2. Trump bu hamlesinin “barış”a destek olacağını iddia etti. “Barış” derken Trump’ın kastı nedir bilinmez, ama bu kararın çatışmaları körüklemesi daha büyük bir ihtimal. HAMAS, kararın deklare edilmesinin ardından intifada çağrısında bulundu. Belki bu üçüncü intifada çağrısı, ilk iki intifada kadar yankı bulmayabilir. Zira Cengiz Çandar’ın da dikkat çektiği üzere, hem Filistin’de siyasi sahada derin bir bölünme var, hem de HAMAS eski enerjisinden uzak.

Lakin bu, o topraklarda çatışmanın sona ereceği anlamına gelmez. Filistin sorunu, Ortadoğu’daki radikal örgütlerin beslendiği en önemli kaynaklardan biri. Buradaki çözümsüzlük iklimi, radikal görüşlerin taraftar kazanmasına, radikal örgütlerin eleman devşirmesine ve çatışmaların da ilanihaye sürmesine neden olur.

Bu itibarla, eğer kısa bir süre içinde Filistin’de iki devletli bir çözümde uzlaşmaya varılmazsa, Trump’ın girişimi barışa değil savaşa yarar; barış yürüyüşünü yavaşlatırken savaş tamtamlarını hızlandırır.

Serbestiyet, 13.12.2017

Sarraf vakasıyla yüzleşmek

Amerika’da görülen ve Rıza Sarraf’ın önce “sanık” sonra “tanık” olduğu dava, Türkiye’de gündemin üst sıralarındaki yerini koruyor. Dava çok yakından takip ediliyor; mahkemedeki ifadeler anbean Türkiye’ye aktarılıyor. Sarf edilen her söz, dile getirilen her iddia Türkiye’de hem var olan tartışmaları harlıyor hem de yeni tartışmalara yol açıyor.

Bu davada öncelikle Sarraf’ın kendine dönük bir tehlike olduğunu bilmesine karşın ABD’ye gitmesi üzerinde durmak gerekiyor. ABD devletinin ciddi bir ithamıyla karşı karşıya olmasına rağmen Sarraf nasıl oluyor da elini kolunu sallaya sallaya ABD’nin yolunu tuttu?  Bu mühim sorunun cevabı henüz net bir şekilde aydınlanmış değil; ama Sarraf’ın Türkiye’de kendisini muhafaza eden kalkanın zayıfladığını düşünüp ABD ile anlaşması ihtimali yüksek. Bilhassa ortağı Babek Zencani’nin İran’da idam cezasına çarptırılması, Sarraf’ı hayatını kurtarmak ve sürdürmek için en iyi çarenin ABD koruması altına girmek olduğu düşüncesine yöneltmiş olabilir.

Sarraf’ın Amerika’ya kendini atmasına Türkiye’nin nasıl göz yumduğu da ayrı bir muamma; hükümet çevrelerinde bu konu da hararetli bir biçimde tartışılıyor. Anlaşılan o ki, devlet/hükümet Sarraf hadisesinin böyle bir yol kat edeceğini ve ülkenin başını ağrıtacağını hesap edemedi. Hükümetin –baştan itibaren- sürecin yönetiminde büyük hatalar yaptığı noktasında kanaatlerin ortaklaştığı söylenebilir.

Ambargoyu delmek

Kamuoyunda Sarraf ismi ile özdeşleşen davanın özünü, İran’a yönelik Amerikan ambargosunun delinmesi suçlaması oluşturtuyor. Hem uluslararası bankacılık kaidelerini hem de Amerikan mevzuatını ilgilendiren oldukça teknik bir mesele bu; nitekim yargılama esnasında Sarraf’a sürekli şema çizdirilerek bu meselenin daha açık hale getirilmesine çalışılıyor. Eğer yargılamanın neticesinde mahkeme ambargonun delindiği yönünde bir karara varırsa, bu süreçte yer alan bankalara bir ceza kesecek. ABD, daha önce de ambargosunu delen ticarete aracılık ettikleri gerekçesiyle içinde Avrupa ülkelerinin bankalarının da olduğu 15 bankaya bu tür faturalar çıkarmıştı.

İran’a yönelik ambargonun muhakeme edildiği bir davanın, esas itibariyle siyasi bir dava niteliği taşıdığı su götürmez. Ambargonun gayesi belli: Amerikan çıkarlarını korumak. ABD çıkarlarını azami kılmak adına, birçok ülkeye ambargo koyuyor, koyduğu ambargoyu bazen esnetip bazen daraltıyor, gerek gördüğünde de kaldırıyor. Şüphesiz hiçbir ülkeden olduğu gibi Türkiye’den de ABD menfaatlerine uygun hareket etmesi, ticaretine salt ABD gözlüğüyle bakması beklenemez. Türkiye’yi Birleşmiş Milletler’in (BM) aldığı kararlar bağlar, ABD’nin kararları değil. Dolayısıyla ABD ambargosuna rağmen İran ile ticaret yapılması, Türkiye için hukuki bir problem teşkil etmez.

Amerikan ambargosuna karşı gelinmesi, iç siyasette de hükümete herhangi bir sıkıntı çıkarmaz. Çünkü hiç kimsenin hükümetten ABD’nin çıkarlarını koruması gibi bir talebi –doğal olarak- bulunmuyor. Ayrıca liberalinden sosyalistine, muhafazakârından milliyetçisine hemen her kesim ABD’nin koyduğu raconun bozulmasında da mutluluk duyuyor. İnsanların AK Parti’ye yönelik çok sayıda şikâyetleri ve eleştirileri olabilir ama ABD ambargosunun delinmesi bu şikayetlerin ve eleştirilerin içinde yer almıyor. Aksine ABD’nin muhalefetine karşın bir sınır komşusu ülke ile alış-veriş yapması destekleniyor. Bu itibarla ambargo karşıtı duruş, hükümet için negatif bir siyasi maliyet üretmez.

“Türkiye’yi hedef alan kumpas”

Buna mukabil yargılama esnasında Sarraf tarafından dillendirilen rüşvet iddiaları, içerde ve dışarıda hükümeti zora sokabilir. Sarraf ifadesinde üç bakanın ismini verip işlerin yürütülmesi ve kolaylaştırılması için rüşvetler verdiğini iddia ediyor. Dudak uçuklatan rakamlar zikreden Sarraf, muhasebe kayıtları ile de verdiği rüşvetleri ispatlayabileceğini belirtiyor. Rüşvet almakla suçlanan eski bakanlardan ise şu ana kadar herhangi bir açıklama gelmiş değil, topyekûn bir sessizliğe bürünmüş haldeler.

Sarraf’ın ifadeleri karşısında Türkiye’de iki tür tepki verildi: İlk tepki hükümet ve medyasına ait, onlar Sarraf’ın ithamlarının tamamen asılsız olduğunu belirtiyorlar. Onlara göre; Sarraf ABD’nin elinde tutsak olarak bulunuyor. Türkiye’yi hedef alan bir operasyon var, Sarraf’a da bu operasyon dahilinde iftiralar attırılıyor. Maksadı Türkiye’yi müşkül bir hale sokmak olan bu sözler hiçbir değer taşımıyor ve dikkate alınması da gerekmiyor.

Ezcümle hükümet, Sarraf vakasını bir nevi “Türkiye’ye yönelik bir kumpas” şeklinde bir milli mesele haline getirip tartışılmasının önüne geçmek ve eleştirileri asgariye düzeye çekmek istiyor.

Ancak bunun çok ikna edici bir siyaset olduğu söylenemez. Böylesine ağır ithamlar varken insanların susması, hükümetin “uluslararası kumpas” iddiasıyla iktifa edip yaşananları sessizlikle kabullenmesi düşünülemez. İkinci tepki de buradan doğuyor. İnsanlar Amerikan ambargosunun delinmesi iddiasına karşılık hükümetin yanında duruyor ama bu rüşvet iddialarının da açıklığa kavuşturulması istiyorlar. “Kumpas”, “oyun”, vb. örtülerin rüşvet ve yolsuzluk iddialarının üzerini örtmek için kullanılmasına itiraz ediyorlar.

“Adaleti hâkim kılmak”

Bu tepki en net ifadesini eski Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun sözlerinde buldu. Davutoğlu’na göre, Türkiye ABD’nin tek taraflı ambargosunu hiçbir surette kabul edemezdi. İran ile ticaret yapılmasında sorun yoktu ve bu bağlamda Türkiye’nin yanında dimdik durmak gerekirdi. Fakat bu süreçte kişisel menfaatleri için gayri-hukuki işlere bulaşan varsa da bunlardan hesap sorulmalıydı:

“Devletimizin izzeti ve itibarı anlamında yapılan her komplo karşısında dimdik dururken adaleti ve ahlakı hâkim kılmak zorundayız. Devletimiz ateş çemberi içinden geçerken her birimiz bu ülkeyi bu ateş çemberinden nasıl çıkarırız diye düşünürken Rıza Zarrab başta olmak üzere bu ateş çemberindeki ülkenin düştüğü zor şartlarda kim kendi çıkarını düşünmüşse, kim servetini artırmayı planlamışsa, kim rüşvet almışsa kim haksız kazanç peşinde olmuş ve elde etmişse onlardan da hesap sorulmalıdır. Biz buradayız. Bu ateş çemberin içinden geçerek geldik. Mücadele yürütürken eğer Türkiye’de yanlış bazı işler olmuşsa bu yanlışın hesap verilme makamı da New York değil Ankara’dır, Türkiye Cumhuriyeti mahkemeleridir.”

Burada vazife Türkiye’deki yargı makamlarına düşüyor. Sarraf’ın söyledikleri yenilir yutulur cinsten değil. Söyledikleri kısmen ya da tamamen doğruyu yansıtmıyor olabilir elbette. Hapishaneden bir an önce çıkmak, canını kurtarmak için olmayan şeyleri söylemesi, suçlar uydurması da bir ihtimal. Ama bütün bu hususlar bir yargı sürecinde aydınlatılmalı. Yargı makamları, Sarraf’ın iddialarını ihbar kabul edip etkin bir soruşturma başlatmalı, bu iddialarla yüzleşmeli.

Kamu gücünü kendi kişisel menfaatleri için kullananların olup olmadığını araştırmak ve varsa böyle kişileri açığa çıkartm

Kürdistan 24, 06.12.2017

Resmî ideolojinin gücü (1)

Son günlerde yükselen Atatürk ve Kemalizm tartışmaları bağlamında okumalar yaparken, Kürt Tarihi Dergisi’nin 2013’te İsmail Beşikçi ile yaptığı söyleşiye denk geldim. Derginin o sayısının dosya konusu, tarihsel süreç içinde CHP’nin izlediği Kürt siyasetiydi. Bu bağlamda İsmail Beşikçi ile (dergi adına) Prof. Dr. Mesut Yeğen konuşmuş. Beşikçi, kuruluş ve Tek Parti dönemi CHP’sine, Mustafa Kemal ile Kürtler arasındaki ilişkilere, Şeyh Said’e, Dersim’e ve Türk Tarih Tezi’ne ilişkin görüşlerini aktarmış (*).

Söyleşinin bir yerinde Yeğen, Beşikçi’ye Cumhuriyet dönemi Kürt siyasetini çalışırken neler hissettiğini soruyor. Zira Beşikçi, çalışmalarında açık kaynaklardan istifade ediyor. Yani herkesin gözünün önünde duran ama kimsenin el sürmediği kaynakları kullanıyor. Acaba kimsenin bu kaynaklara başvurmamasını nasıl değerlendiriyor ve yaptıklarından heyecan duyuyor mu? Beşikçi bu soruya, özeleştiri de içeren, ders niteliğinde bir cevap veriyor:

“1971’de Diyarbakır’da sıkıyönetim mahkemesinde yargılanırken benimle ilgili suçlama Atatürk Üniversitesi’ndeki görevim sırasında yazdıklarım ve derste anlattıklarımla ilgiliydi. Örneğin sınavlarda sorduğum sorularda Kürtçülük propagandası, komünizm propagandası falan yaptığım iddia ediliyordu. Yargılamanın bir aşamasında beni ihbar edenlerin huzurda dinlenmesine karar verdi mahkeme. Beni ihbar edenler çoktu. 72 kişi falandı, onlardan 7-8’ini getirdi mahkeme. Rektör geldi, Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı, Tıp Fakültesi Dekanı ve birkaç profesör, 7 kişi geldi. Bir de asistan vardı aynı odada oturduğumuz. Bunlar iki gün süreyle Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığında dinlendiler ve durmadan beni suçluyorlardı. ‘Kürt yoktur, oysa Beşikçi Kürtlerden bahsediyor. Kürtçe diye bir dil yoktur, Beşikçi Kürtlerden bahsediyor, kendisi uydurup duruyor’ diyorlardı. Ben de bunlara makul cevaplar veriyordum: Kürtlerin varlığı gerçektir, bunların inkâr edilmesi bilim anlayışı bakımından yanlıştır, diye.

“Orada resmi ideolojinin ne kadar güçlü olduğunu fark ettim. 1971’e kadar resmi ideoloji kurumu konusunda çok fazla bilincim yoktu; ama bu süreç bende bir bilinç yarattı. Yani profesörler, rektörler, dekanlar böyle açık bir olguyu nasıl inkâr edebiliyorlar ve bir mahkeme bunları nasıl dinleyebiliyor? Mahkeme şöyle bir karar verdi. Hem ceza verdi hem de Kürtlerin Türklüğünü ispatlamaya çalıştı. Ben o zaman bunun, resmi ideolojinin gücünün farkına vardım. 1974’ten sonra da bunlar üzerinde çalışmaya başladım.”

“Resmi ideoloji önemli bir kurum”

Resmi ideolojinin bilincine varma Beşikçi’de büyük bir değişime neden olur. Eski çalışmalarını yeni bir gözle okur, yazdıklarını katı bir eleştiri süzgecinden geçirir. Dolayısıyla 1970 öncesi ve sonrasında yazdıkları arasında büyük bir fark oluşur.

“1970’ten önce yazdığım kitaplarla 1970’ten sonra yazdıklarım arasında büyük bir fark vardı. Ama biz 1970’den önce yayımlanan kitapları da aynen basıyoruz. İkisini bir arada okuyanlar, örneğin Devletlerarası Sömürge Kürdistan kitabını ve Alikan aşireti kitabını birlikte okuyan bir kişi şöyle düşünebilir. Fark resmi ideolojinin önemini anlamamla ilgili. Resmi ideoloji önemli bir kurum.”

Martin van Bruinessen, Beşikçi’deki bu düşünsel değişimin en iyi Alikan aşiretini konu edinen kitabı üzerinden okunabileceğini söyler. Beşikçi’nin doktora çalışması olan bu kitap, Bruinessen’e göre, “Anadolu’da yaşayan nüfusun geri kalmışlığını ortadan kaldırmayı ve gelişmeyi hedefleyen bir bilimsel çaba olarak ilerici Kemalist gelenek içinde” yer alır. (**).

Genç Beşikçi’nin çalışmasında, göçebe bir aşiretin Türk toplumuyla bütünleşmesi için alınması gereken “ilerici ve kalkınmacı” tedbirler öne çıkarılır. Alikanlar okula gitmeli, Türkçe öğrenmeli, modern dünyanın bir parçası olmak için eski geleneklerini terk edip yerleşik yaşama geçmeliydi. “Beşikçi, o dönemde henüz Kemalist aydın seçkinlerin varsayımlarını ve tutumlarını paylaşıyordu. Dolayısıyla tezin belli bölümlerini bu seçkinlerin okuduğu Forum dergisinde yayımlamıştı.”

 AK Parti’de “aydınlanma”

Beşikçi’nin göçebe Alikan aşireti üzerine incelemesi 1967’de sunuldu ve 1969’da basıldı. Bruinessen’in “Beşikçi’nin Türk meslektaşlarının övgüsünü kazanan tek çalışması” olarak nitelediği bu eser, daha sonra yazarı tarafından sert bir tenkide uğradı.  Kitap 1992’de yeniden basıldığında Beşikçi bir önsöz yazdı ve şimdi artık çok daha iyi görülen önyargılar için özür dileyip, çalışmanın tüm analizlerinin resmi devlet ideolojisinden çok etkilenmiş olduğunu söyledi.

Beşikçi 1974 sonunda hapishaneden çıktı ve bir daha akademiye dönmedi. Çalışmalarını bağımsız bir araştırmacı olarak büyük maddi-hukuki güçlükler altında sürdürdü ve bütün gayretini Kemalizmi tahlile adadı. Toplam yedi kitapta, Kemalizmin ideolojisini, politikalarını ve tarihçiliğini sistematik bir eleştiriye tabi tuttu. “Beşikçi’nin Kemalistlerin Kürtlere yönelik politikalarıyla ilgili bir dizi incelemesi, Türkiye’de ortaya çıkan Cumhuriyet tarihinin ciddi bir revizyonu yönündeki ilk sistematik çabalardan birini” oluşturdu.

AK Parti’deki resmi ideoloji aydınlanmasına bu meyanda bakıldığında bazı neticelere varılabilir. Hakikaten resmi ideoloji son derece mühim bir kurum; aynı zamanda son derecede kuvvetli. Herkesin hayatına bir şekilde tesir ediyor; ama bir de onun spesifik bir uygulamasına maruz kalındığında, hayatın akışı tamamen değişebiliyor.

Lâkin bu değişim herkeste aynı şekilde olmuyor. Resmi ideolojiye muhatap kalanlar farklı yönlere savrulabiliyor. Kimi (Beşikçi gibi) ona yakın bir yerdeyken tamamen karşısına geçebiliyor. Kimi de (AK Parti gibi) muhalif bir pozisyondayken keskin bir savunucusuna dönüşebiliyor.

NOTLAR

(*) Kürt Tarihi Dergisi, Sayı 6, Nisan-Mayıs 2013, s. 22-25.

(**) Martin van Bruinessen; “İsmail Beşikçi: Türk Sosyolog, Kemalizm Eleştirmeni ve Kürdolog”; Kürdolojinin Bahçesinde (İletişim Yayınları, 2012) içinde, s. 49-77.

Serbestiyet, 05.12.2017

Korku siyaseti kime yarar?

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, T24’ten İnan Ketenciler ile uzun bir mülakat yaptı. İki gün süren (17 ve 18 Kasım, 2017) mülakatta, gündemdeki konular hakkında Ağırdır’ın önemli tespitleri var. Memleketin derdiyle hemhal olan ve siyasetin izleyeceği seyir hakkında görüş oluşturmak isteyen herkese bu uzun mülakatı okumalarını tavsiye ederim.

Üzerinde durulabilecek birçok mesele var; ben bu yazıda Ağırdır’ın ülkedeki siyaset yapma biçimlerine dair –benim de iştirak ettiğim- genel görüşlerini aktarmak istiyorum. İki önemli tespiti var Ağırdır’ın bu konuda:

“Devletin omurgası kırılmış”

İlk olarak, bütün bir siyaseti cumhurbaşkanlığı seçimlerine hapsetmenin yanlış olduğunu belirtiyor. Ağırdır’a göre, salt Erdoğan’ın karşısına kim çıkıp çıkmayacağına, ikinci tura kimin kalıp kalmayacağına, alternatif adayın seçilip seçilemeyeceğine odaklanan bir siyasi kurgu büyük sorunlar taşıyor. Çünkü memleketin çok önemli iki problemi var: Biri, “devletin omurgası kırılmış” olmasıdır. Ülke bir darbe kalkışmasına maruz kaldı. 15 Temmuz’dan sonra içine girilen anafor, devlet kurumlarını sekteye uğrattı. Bir yandan FETÖ ve terörle mücadele, diğer taraftan OHAL ve merkezi idarenin keyfilikleri derken bürokrasi de aksamaya başladı. “Dolayısıyla devlet dediğimiz mekanizma aksıyor” ve toplum da bunu görüyor.

Diğer hayati sorun ise, yargının durumudur. Türkiye’de yargı her daima tartışma konusu oldu ve yargıya kuşkuyla bakıldı. Mevcut halde ise tartışmaların ve kuşkuların dozu çok yükseldi. Zira 15 Temmuz’un en fazla tesir ettiği kuvvetlerden biri yargıydı; yargı baştan aşağı bir operasyondan geçti, sarsılan yapıda dengeler de henüz yerini bulmadı. Toplumun ilgisine mazhar bazı davalardaki tutumu yargıya olan şüpheleri artırdı. İnsanların büyük bir kısmı için yargı bir soru işaretine dönüştü. Hal bu iken “yargıyı A’dan Z’ye kurgulamadan bu toplumda yeniden hukukun üstünlüğüne inancı yükseltmek mümkün değil.”

Böylesine toplumun yaşamını derinden ve menfi olarak etkileyen dertlerin olduğu bir ortamda, siyasi öyküyü tamamen Erdoğan’a kilitlemek doğru bir siyasete tekabül etmiyor. Çünkü Ağırdır’ın ifadesiyle “Sadece Erdoğan seçilsin ya da seçilmesin demek veya karşısına çıkacak adamın ‘Başkanlığı bozacağım, ben her şeyi eski sisteme geri çevireceğim’ demesi, bütün bu konuştuğumuz sorunların içinde çok anlamsız şeyler.”

Kutuplaşma siyaseti

İlkine bağlı olarak Ağırdır’ın dikkat çektiği ikinci husus ise, kutuplaşma ve korkuyla yürüyen bir siyasetin, muhalefetten ziyade iktidarın lehine neticeler üreteceğidir. Külliyen “Erdoğan ve karşıtları” temeline oturan bir siyasette bir taraf  “ülke bölünüyor” diğer taraf ise “özgürlükler elden gidiyor” argümanına sarılır. İktidar, karşıtlarını bazen “mili ve yerli olmamakla” bazen “bölücülükle itham eder. Buna karılık muhalefet de iktidarı  “otoriterlik” ve “diktatörlük” iddialarıyla vurmak ister.

Siyaset bu şekilde karşılıklı tabanlardaki korkuları kaşımaya sabitlendiğinde, bundan iktidarın istifade etmesi çok daha büyük bir ihtimaldir. Çünkü “Erdoğan’ın ya da hükümetin ya da AK Parti’nin korkutma kapasitesi daha büyüktür.” 

İki sebepten ötürü: Bir kere, bir OHAL süreci devam ediyor; iktidarın elinde korkuyu hem üretip yayacak (medya) hem de uygulayıp kontrol edecek devasa bir ağ var. Muhalefetin bu sahada iktidarla boy ölçüşmesi söz konusu olamaz. Ve ikincisi, toplumun önemli bir kesiminin gerçekten güvenlik endişesini hissettiği vasat yaşanıyor. Suriye ve Irak’taki çöküş, ABD ve AB ile giderek tırmanan gerilim, Türkiye üzerinde oyunlar oynandığı duygusunu pekiştiriyor. Böyle bir vaziyette “diktatör” söyleminin  “ülke “bölünüyor” söylemine nazaran, bilhassa iktidar tabanında, ikna ediciliği daha düşük ve alıcısı da çok daha az olur. Dolayısıyla “oyun korkutma üzerinden oynandığı sürece, iktidarın kazanma ihtimali yüksek olabilir.”

“Ortak yaşam projesi”

İktidar bunun farkında; tartışmanın aktörler üzerinden gitmesinin kendi faydasına olduğunu biliyor. Aktörleri gündemde tuttuğu ve muhalefeti marjinalleştirip savunma pozisyonunda tuttuğu oranda,  işsizlik gibi, enflasyon gibi, bir arada yaşama iradesinin zayıflaması gibi gerçek sorunların konuşulmasının önüne geçiyor.

Elbette siyasette layıkıyla ele alınmıyor diye bu meseleler buhar olup uçmuyor. Hayatlarını doğrudan etkileyen bu sıkıntıları insanlar görüyorlar, siyasetten buna çare üretmesini bekliyorlar. Bundan ötürü siyasi tartışma bu zeminde yapılmalı. Siyaset, ekonomiden eğitime devletin yeniden inşasını ve yargının adalet üretir tarzda yapılandırılmasını öngören “ortak bir yaşam projesini” toplumun önüne sunmalı.

“Mesele kimin daha çok korkutacağı üzerine değil, mesele yarın sabah hepimizin uyanacağı ülkenin kaderi. Ortak kurallarının, hepimizin hukukun üstünlüğüne inancının tam olacağı yeni yargı sistemine ne olacağı.”

Muhalefet gerçek suallere insanların aklına yatan cevaplar vermeli. Topluma ayakları yer basan bir proje sunulmalı. Aktörleri değil fikirleri gündemleştirmeli. Aksi takdirde ne iktidarın tayin ettiği sahanın dışına çıkılabilir ne de siyasi bir kazanım elde edebilir.

Serbestiyet, 29.11.2017

AKP’NİN Atatürkçülük hamlesi

Alper Görmüş, AKP’nin “Atatürk hamlesi” hakkındaki yazılarında birbiriyle irtibatlı üç tez ileri sürdü:

Bir: Cumhurbaşkanı Erdoğan iki yıldan beri, laiklik-dindarlık kutuplaşması üzerine oturan siyasi saflaşmanın yerine “millilik” eksenli yeni bir saflaşmayı geçirmeye çalışıyor.

İki: AKP’nin Atatürk hamlesi, 2015’ten beri olgunlaşması için gayret edilen bu millilik siyasetinin doğrudan bir uzantısıdır.

Üç: AKP’nin bu millilik çağrısı, çağrı yapılan kesimde iki tür yankı buldu: Ordu dâhil olmak üzere devlet bürokrasisi, Cemaat karşıtlığı, Kürt siyaseti karşıtlığı ve Batı karşıtlığı üzerinden geliştirilen millilik siyasetini kabul etti; burada AKP ile aynı dalga boyunda buluştu. Lâkin laiklik hassasiyeti yüksek ve seküler yaşam tarzı hususunda endişe taşıyan sivil taban ile onların siyasi temsilcileri, AKP’nin bu millilik siyasetine pek yüz vermedi.

Atatürk’e demir atmak 

Görmüş’ün (mealen aktardığım) bu üç tezine de katılıyorum. İlk olarak, gerçekten de son iki yıldır “millilik” iktidar açısından siyasetin merkezi kavramı haline geldi. Daha önce izlediği siyasetleri özgürlük, demokrasi ve hukuk devletine referansla meşrulaştırmaya çalışan AKP, bu kavramalarla olan irtibatı zayıfladıkça milliyetçiliğe daha fazla sarılmaya başladı. Agresif bir milliyetçiliğe kaydı; bütün hayatı “millilik” ve yerlilik” üzerinden okumayı dayattı. Kendisine yapılan haklı-haksız her türlü eleştiriyi gayri-millilikle yaftaladı. Eleştiri sahiplerini yerli olmamakla, kökü dışarıda olmakla damgaladı. Erdoğan’ı ve AKP’yi savunmak “vatanı savunmak” ile bir tutuldu. Dolayısıyla Erdoğan’ı ve AKP’yi eleştirmek de ülkesine, milletine ve vatanına karşı olmakla eş anlamlı olarak kullanılmaya başladı.

İkinci olarak, milliliği böylesine parlatan bir siyasetin sonunda gelip “en milli kahraman”a bir şekilde demir atması da kaçınılmazdı. Nihayetinde Atatürk, Türkiye’de her politik eğilimin kendi icraatı ve tahayyülünü meşru kılmak için yaslandığı sağlam bir zemine işaret ediyor. Her iktidar gibi AKP de sıkışmışlığını bu zeminden istifadeyle aşmak, politik tercihlerine milli mücadele ve Atatürk üzerinden bir hat açmak istiyor. Bu itibarla ve Görmüş’ün de belirttiği üzere, AKP’nin Atatürkçülüğünü salt 2019 hesaplarıyla sınırlı sanmak insanı yanıltabilir. AKP’nin daha uzun vadeli ve daha iddialı hedeflerine dayanak yapmak için bir Atatürk açılımına girdiğini düşünmek daha doğru olabilir.

“Kemalist devrime teslim olma”

Ve üçüncü olarak, Atatürk ile harmanlanmış bir milliliğin devlet bürokrasisi tarafından muhabbetle karşılanması da doğal. Bilhassa Kürt meselesinde müzakereci yaklaşımlardan hazzetmeyen ve Batı’ya da bu yüzden hep şüphe ile bakan bürokratik bir kliğin, demokrasiden, özgürlükten ve hukuktan uzaklaşan millici bir siyaseti hevesle kucaklaması şaşırtıcı değil. Onlar AKP’nin bu yola girmesini yanlıştan dönme şeklinde telakki ediyor. Güvenlik siyasetinin baş tacı edilmesi ve Avrasyacı tezlerin yeniden itibar kazanması bunun yansıması. Öyle ki Doğu Perinçek, olan bitenden duyduğu memnuniyeti “AKP ve Erdoğan, Kemalist devrime teslim oldu” sözleriyle dile getirmekte.

Buna mukabil devlet katındaki bu kabulün sivil kesimlere sirayet ettiği söylenemez. Onlar AKP’nin millilik siyasetine bir prim vermedikleri gibi, AKP’de aniden patlayan Atatürk sevgisine de bir kıymet biçmediler. İktidarın Atatürk’e yaklaşma çabaları, bu gruplardaki katılığı yumuşatmadı. Yani resmi düzeyde AKP’nin hareket alanını genişleten Atatürkçülük ve millilik, sivil düzeyde AKP’ye duyulan nefreti ve öfkeyi dindirmedi; müspet olmasa da nötr nazarlarla bakılmasını sağlayamadı.

Peki, durum buysa AKP’nin — en son hem Atatürk Kültür Merkezi’nin projelendirmesinde, hem 10 Kasım törenlerinde olduğu gibi — ısrarla Atatürkçülüğe meyletmesinin nedeni nedir? Görmüş’ün ifadesiyle “laiklik-dindarlık eksenli siyasi mücadelenin laiklik tarafında yer alanların, onun dışındaki herhangi bir pozisyonu İslamofobilerini aşındıracak ölçüde benimsemeleri mümkün değilse, bu gayret niye? Erdoğan ve AK Parti neden ısrar ediyor?”

İkna mümkün mü?

Görmüş bu soruya benim ilginç bulduğum bir yanıt veriyor: “Benim cevabım şöyle: Demek ki laik kesimdeki katılığın bu söylemlerle kırılabileceğine inanıyorlar; bugün değilse yarın. Böyle olunca, Erdoğan ve AK Parti’nin laik kesimlere yönelik sempati hamlelerinin önümüzdeki dönemde yoğunlaşarak devam edeceğini güvenle öne sürebiliriz.”

Tam bu noktada Görmüş’ten ayrılıyorum. Bana göre AKP’de, kısa veya uzun vadede laik kesimleri ikna edebileceğine dair bir inanç yok. AKP kurmayları, taraftarlarının bir kısmının bile burun kıvırdığı bir dalganın aleyhtarlarına hiç tesir etmeyeceğini bilir. Çünkü laik kesimdeki AKP karşıtlığı çok yoğun. AKP’nin türlü atraksiyonlarla bu karşıtlığı seyreltmesi olanaksız denecek derecede zor.

Elbette önümüzdeki günlerde AKP laiklik temalı faaliyetlerini artırabilir. Mesela partinin ileri gelenleri Anıtkabir’i gün aşırı yol yapabilir. Her sözlerine Atatürk ile başlayabilir, her beyanlarını Atatürk’ten alıntılarla süsleyebilirler. AKP asıl Atatürkçünün kendisi olduğunu söyleyebilir; Atatürk’ün mirasının gerçek taşıyıcısının kendisi olduğunu iddia edebilir. Ancak bunları ve daha ötesini de yapsa, AKP, laik kesimin yüzünü kitlesel olarak kendine döndüremez, onlarda kendine dönük olumlu bir hissiyatın uç vermesini sağlayamaz.

“Bürokratik olur”un tahkimi

AKP yönetiminin de bunun farkında olduğu kanısındayım. Onların da laik kesimden kendilerine yönelecek bir destek beklentisi içinde olduklarına ya da buna ihtimal verdiklerini zannetmiyorum. O halde bu hamlenin altında ne yatıyor? Benim iki tahminim var:

Birincisi, millilik siyaseti sayesinde laik bürokratlar ve elitler seviyesinde elde ettiği “olur”u Atatürkçülük ile tahkim etmek. AKP sivil laiklerin gücünü arkasına alamayacağından adı gibi emin. Bununla birlikte, laik bürokratların vereceği aleni veya zımni bir kabule, onlardan alınacak olan desteğe hayati bir önem atfediyor. Zira bu sayede politikalarını daha kolay yürütebilecek bir ortama kavuşacağını ve kendisine dönük risk alanlarını nitelik ve nicelik olarak azaltacağını düşünüyor.

İkincisi, Atatürk ile kurulan ilişkinin seviyesi ve biçimi AKP’nin siyasi serüveniyle doğrudan ilintili. AKP’nin içinden çıktığı siyasi hareket, muhalefet iken Atatürk’ü sembolize eden her şeyden uzak ya da karşıt bir tavır içindeydi. Zamanla bu hareket siyasetin merkezine yaklaştı, yerel ve merkezi hükümetlerde rol kaptı ve Atatürk’e olan mesafesini kapattı.

RP için Atatürk ile irtibatlanmak çoğu kez yasal mecburiyetlerden kaynaklanıyordu. Fakat AKP için farklı bir durum söz konusu; burada sosyolojik bir zorunluluk da var. Çünkü AKP bir merkez partisi oldu ve destek aldığı kesimler çeşitlendi. Bugün AKP’ye oy verenlerin arasında Atatürk’e ve onun dönemine hiçbir itirazı olmayanlar da var, partinin Atatürk ve Cumhuriyet ile sorunlu gibi gösterilmesinden rahatsızlık duyanlar da. Bu seçmenler önemli bir yekûn da tutuyor.

Bundan ötürü AKP, tek bir oyun bile hesabının yapılacağı bir seçimin öncesinde, Atatürk’e sahip çıkarak böylesi bir duyarlılığı taşıyanların başka bir adrese — mesela “Atatürk’e sahip çıkan milliyetçi bir merkez” inşa etmeye soyunan İYİ Parti’ye — yönelmelerinin önüne geçmeye çalışıyor.

Muhtemelen ilerleyen günlerde bu mevzular üzerinde daha çok duracağız.

Serbestiyet, 21.11.2017

Kişi kültü ve demokratik normalleşme

1923-1925 yılları arasında Mustafa Kemal ile evli olan Latife Hanım’ın, 21 Şubat 1926 tarihinde Boston Sunday Advertiser gazetesinde bir mektubu yayınlanır.  Mustafa Kemal’in yönetim tarzına yönelik itirazlarını kaleme alan Latife Hanım, aşırı olarak gördüğü bazı kararların “dişi Mussolini” diye andığı bir kadının etkisiyle alındığını iddia eder.

“ Gazi, tam bir şovenizm timsali olan bu dişi Mussolini’nin söylediklerini ciddiye almaya başladığı işte o andan itibaren, iyi hesap edilmemiş kararların altına imzasını atmaya başladı. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı kılık ve kıyafetlerin yasaklanması, bazılarını giymenin zorunlu kılınması gibi pek çok karar böyle alındı.”

Mektupta, Latife Hanım’ın sağlam bir hukuk-toplum ilişkisi anlayışına sahip olduğunu görmek mümkün. Ona göre, kanunlar ile bunların tatbik edileceği toplumun geçmişi ve gelenekleri arasında gözardı edilemeyecek bir bağ vardır. Bazı vaziyetler bir hukuk reformunun yapılmasını zaruri kılabilir. Lakin bir toplumun bütün bir geçmişini silip süpürmeyi ve geleneklerinin üzerinden silindir gibi geçmeyi öngören kurallar başarılı olamaz. Böylesi kurallar topluma zorla da dayatılamaz. Bunun için Latife Hanım, gördüğü eksiklikler ve yanlışlıklar için Mustafa Kemal’i sürekli uyardığının da altını çizer:

“Çeşitli vesilelerle kendisine, bir ülkenin kanunlarının orada yaşayan milletin tecrübelerinin toplamı olduğunu, bazı şartlar altında reformların yukarıdan dayatılabileceğini fakat insanların geleneklerini hedef alan bu tür değişikliklerin zorla hayata geçirilemeyeceğini anlattım. Bu konudaki fikrim, kadınların çarşaf giyip giymemesi, dinî törenlere bir erkeğin nezaretinde veya tek başlarına katılmaları veya belli kıyafetleri giymelerinin yasak olması ve benzeri konuların — kamu ahlâkını tehdit etmediği müddetçe — yukarıdan dayatılan kurallarla şekillendirilecek konular olmadığı ve olmaması gerektiğiydi.”

Latife Hanım’ın mektubunda salt siyasi-sosyal tahliller yoktur; Mustafa Kemal hakkında alaycı ifadeler de vardır. Bitmiş bir evliliğin sonrasında kaleme alınan bir mektuptur söz konusu olan. Dolayısıyla eski eşe duyulan öfke, kızgınlık ve sitem de satır aralarına yansımıştır. Doğal kabul etmek icap eder bu durumu. Zaten Mustafa Kemal de büyük bir tepki göstermez ve kendisine dönük sert ifadeler içeren bir mektup yazdı diye Latife Hanım’a bir hukuki müeyyide uygulamaz.

“Atatürk’ü Allahlaştırılmış, putlaştırılmış insanların arasına koymak”

Mektubun neşrinden 90 yıl sonra Derin Tarih dergisi bu mektuba sayfalarında yer verdi. Ne var ki müellifinin başını derde sokmayan mektup, yaklaşık bir asır sonra onu yayınlayanları ciddi sıkıntılara maruz bıraktı. Dergi toplatıldı ve derginin genel yayın yönetmeni olan tarihçi Mustafa Armağan hakkında dâvâ açıldı. Geçtiğimiz günlerde bu dava neticelendi ve Armağan, 5816 sayılı “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”a muhalefetten bir yıl üç ay hapis cezasına çarptırıldı.

“Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen kanun, Demokrat Parti’nin (DP) eseri; 1951 yılında çıkarıldı. Böyle bir kanuna ihtiyaç duyulmasının altında ilginç bir öykü yatıyor. DP’ni iktidara gelmesinden kısa bir süre “Ticaniler” adıyla bilinen bir grup Atatürk’ün büst ve heykellerine yönelik kışkırtıcı saldırılar düzenledi. Bir gecede 17 büst ve heykel tahrip edildi. CHP, Ticanilerin saldırılarından DP’yi sorumlu tuttu; iktidarın gericiliği teşvik ettiğini ve Ticanilerin de bundan cesaret alarak harekete geçtiğini belirtti. Bunun üzerine DP, Nisan 1951’de Atatürk’ün şahsına karşı işlenen suçları cezalandırmayı öngören bir kanun tasarısını Meclis’e getirdi ve tasarı 31 Temmuz 1951’de Meclis’te kabul edilerek yasalaştı.

Fakat kanun, öyle süt liman bir ortamda çıkmadı. Tasarının Meclis’te görüşülmesi hararetli tartışmalara sahne oldu. Bazı milletvekilleri Atatürk’ün bir kanunla koruma altına alınmasına şiddetle karşı çıktı. Bunların bayraktarlığını Halide Edip yaptı. Halide Edip’e göre, Atatürk’ü ilâhlaştıracak böyle bir kanun “şark zihniyetinin yeni bir mahsulü”olmaktan öte bir anlam taşımaycaktı:

“Tasarıyı getirenlerin esas fikriyle hepimiz hemfikiriz fakat bunun için yeniden bir kanun yapmak, Atatürk’ü tarihten önceki Asuriler, Babillilerin yaptığı gibi Allahlaştırılmış putlaştırılmış insanlar arasına koymaktır. Ceza kanunundaki hükmü bir tarafa bırakarak sadece heykel kırmak veya cumhuriyetin banisi Atatürk’e dil uzatmak gibi bir saygısızlığın önüne geçmek için yeni bir kanun yapmayı şark zihniyetinin yeni bir mahsulü diye telakki ederim. Yani daha evvel de dediğim gibi, kablettarih put haline gelen ve bugün yerinde yeller esen eski saltanatlar devrinde şahsı ilahileştirmek ve onlara adeta bir put gibi tapmak zihniyetinin tekrar hortlaması gibi geliyor bana.”

Adıvar gibi çok sayıda başka milletvekili de nitelikli karşı argümanlar öne sürdü. Meselâ bir şahıs adına kanun çıkarmanın tehlikesine işaret ettiler. Böyle bir kanunla milletin ve matbuatın ağzına kilit vurulacağını söylediler. Hükümeti ancak totaliter ülkelerde görülebilecek bir usulü getirdiği için eleştirdiler. Atatürk’ü ceza tehdidi ile korumayı öngören bir kanunun her şeyden önce Atatürk’ün ruhuna bir hürmetsizlik olduğunu belirttiler. Ancak yoğun itirazlara rağmen kanun çıktı. Aradan geçen süre zarfında da çok sayıda kişi bu kanunun mağduru oldu.

Tabulara dokunma!

Armağan da bu mağduriyet zincirinin son halkası; onu cezalandıran karar ise ne hukuken ne de siyaseten kabul edilebilir.  Hukuki olarak kabul edilemez. Çünkü Armağan bir tarihçi, bir tarih dergisinin de yayın yönetmenliğini yapıyor. Bir tarihçinin, bir tarih dergisinin eline geçen tarihi bir vesikayı yayınlamasından daha tabii bir iş olamaz. Bundan ötürü cezalandırma yoluna gitmek, ifade özgürlüğü ile hiçbir şekilde bağdaşmaz.

Nitekim AİHM de birçok kararında tarihi gerçeklerin taraflı olarak dile getirebileceğini, bireylerin olayları farklı perspektiflerden öğrenme hakkının olduğunu teslim eder. Umarım bu karar, iç hukukun ileriki safhalarında düzeltilir. Aksi takdirde, ifade özgürlüğünü açıktan ihlal eden bu karar, Türkiye’ye yeni bir mahkûmiyet getirecektir.

Söz konusu karar, siyaseten de katiyen tasvip edilemez. Çünkü böyle bir kanun var olduğu müddetçe, tarihi bir olgu olarak Atatürk, Atatürk dönemi ve Atatürkçülük soğukkanlı ve mesafeli bir şekilde analiz edilemez. Atatürk’ün ideolojisine ve uygulamalarına getirilecek her tenkit, onun manevi hatırasına bir saygısızlık olarak addedilme tehlikesi taşıyacağından, tabulara gerektiği gibi dokunulamaz. Sorulması elzem soruları sormak ve cevapların izini sürmek güçleşir. Özgür ve eleştirel bir perspektifle Atatürk’ün her yönden bir muhasebesini çıkarmak olanaksızlaşır.

Böyle demokrasi olmaz. Tarihi şahsiyetlerin hatalardan ari kılınıp kültleştirildiği ve bütün bir geçmişin onun üzerinden temize çekildiği bir yerde demokratik kültür gelişmez. Demokratik normalleşme için her şeyden önce kişi kültünden kurtulmak gerek.

5816’nın kaldırılması, bu yolda atılacak ilk ve büyük bir adım olur.

Serbestiyet, 14.11.2017

“Halkın itimadına küfranı nimet etmem”

Serbest Fırka’nın kurulmasından kısa bir süre sonra yerel seçimlerin zamanı gelir. Partinin bazı ileri gelenleri, kuruluşlarının üzerinden çok süre geçmediğinden bahisle bu seçimlere katılmamak taraftarıdır. Onlara göre partinin kuvvetlenmesi için daha vakte ihtiyaç vardır; bir yıl sonraki seçimlere daha güçlü girmek adına biraz daha beklenmesi doğru olacaktır. Fakat arkadaşı Fethi Bey’e muhalif bir parti kurmasını söyleyen Mustafa Kemal, aynı zamanda o partinin seçimlere katılmasını da istemiştir. Nihayetinde parti seçimlere girer.

Serbest Fırka kurulmasının akabinde büyük bir halk ilgisine mazhar olur. Her yerde partinin şubeleri açılır, Cumhuriyet Halk Fırkasından (CHF) şikâyet edenler parti saflarına yoğun katılım gösterir. İlgi sandıklara da yansır ve birçok yerde SF, CHF’yi geride bırakır. Lâkin CHF, elinde tuttuğu devletin tüm kudretini kullanarak sandıklara müdahale eder, oyları değiştirir. Sandıklar açıldığında seçimi CHF’nin kazandığı ilan edilir ama buna kimse inanmaz. İnanmayanların başında Mustafa Kemal gelir.

Jandarma partisi

Mustafa Kemal bir sabah emrindekilere seçimlerin nasıl gittiğini sorar. Cevap beklediği gibidir: “Her tarafta partimiz kazanıyor efendim.”  Bir müddet düşünceye daldıktan sonra ise “Hayır” der. “Partimiz kazanmıyor; idare, polis ve jandarma partisi kazanıyor. Memleket rejiminin selameti bu yoldaki politika kazançlarında olmaz.”

Yani Mustafa Kemal de seçimlerin zor, baskı ve hile ile alındığının farkındadır. Lâkin buna müdahale etmez. Hattâ bizzat kendisi bu neticeyi tahkim edecek bazı faaliyetlerde bulunur. Misal, Samsun hadisesidir (*). Samsun’da belediye başkanlığını SF’nin adayı kazanır. Çünkü Samsun’da Vali Kazım Paşa’nın inisiyatifiyle seçimler hür bir ortamda cereyan eder ve CHF mutlak bir mağlubiyet alır. Mustafa Kemal bundan ötürü valiye büyük bir kızgınlık duyar; seçimde ortaya çıkan tabloyu şahsına yönelik toptan bir muhalefet sayar.

Seçimler biter, SF kapatılır, Mustafa Kemal yurt gezisine çıkar. Önce Sivas’ı, ardından Samsun’u ziyaret eder. Onuruna verilen yemekte belediye başkanını göremeyince kızgınlıkla onun nerde olduğunu sorar. Başkan bulunup getirilir ve sofraya oturtulur. Mustafa Kemal, onu sol tarafına alır ve aralarında biraz sonra olacakları haber veren bir konuşma geçer:

  • Ne o! Reis Beyefendi! Yoksa rakı günah diye içilmiyor mu?
  • Hayır, efendim, yemek yemiş bulundum da!
  • Ya! Demek bizim geleceğimizi bilmiyordunuz, öyle mi?
  • Yok, efendim; teşrifi devletinize bütün halkla beraber bendeniz de muntazırdım.
  • Şu halde beraber yemek yiyebileceğimizi düşünebilirdiniz.
  • Evet, efendim, bendeniz de o şerefe nail olmak ümidinde idim; fakat çağrılmadım.

“Halka karşı mahcup olamam”

Bunun üzerine Mustafa Kemal, başkanı yemeğe çağırmadığı için önce valiyi azarlar. Ardından söz döner dolaşır, SF’ye gelir. Mustafa Kemal, SF’yi nasıl kurmaya karar verdiğini anlatır. Ancak sonraları SF’nin kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceğini ve ülkedeki gerici-devrim karşıtı güçlerin SF’den istifade edeceğini gördüğünü belirtir ve SF’yi bu yüzden lağvettiğini açıklar. Sonra da Başkan’a döner:

– Şimdi, reis Beyefendi, zat-ı aliniz de artık feshedilmiş olan bir fırkanın belediye reisi olarak vazifenize devam etmek istemezsiniz, değil mi? İstifa ediniz, yeniden intihap yapılsın, belki gene zat-ı aliniz seçilirsiniz. 

Fakat başkan, Paşa’nın emir içeren talebine “olur” vermez:

– Bendeniz, Paşam, SF’yi tanımıyorum. Reisliğe de o partinin namzedi olarak seçildiğimi kabul etmiyorum. Bu intihap, halkın şahsa karşı bir itimadı şeklinde tecelli etmiştir. Mesele, sırf seçimin serbest olmasından ibarettir. Eğer bu vaziyette itiraz edersem halkın bu teveccüh ve itimadına küfranı nimette bulunmuş olurum. Eğer bendenizin bu işte kalmam arzu buyurulmuyorsa hükümetin elinde kuvvet vardır. Şurayı devlet vardır. İntihabı fesh eder. Bendeniz de o zaman halka karşı mahcup vaziyette kalmam.

“Her şeyden evvel terbiyesiz!”

Başkanın beklenmeyen çıkışına bir karşılık vermez Mustafa Kemal ve “Düşündüğünüz doğru! Arzu ettiğiniz gibi olsun” der ve sohbetin yönünü başka konulara çevirir. Muhabbetin koyulaştığı ve kadehlerin sıklaştığı bir anda başkan — yarın görülecek mühim işleri olduğundan bahisle —  Mustafa Kemal’den izin alır ve saygıyla masadan kalkar. O çekip gittikten sonra Mustafa Kemal, valiye patlar:

– Vali Paşa Hazretleri! Belediye Reisi seçtiğiniz bir adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz! Şehirlerine misafir geliyoruz, soframıza yemek yiyerek geliyor, içki ikram ediyoruz, içmiyor. Sonra da Reisicumhur sofrasında, biz kalkmadan kalkıp def olup gidiyor. Reisinizin hareketlerini beğendiniz mi?

Mustafa Kemal’in kızgınlığı geçmez. O gece sabaha kadar sofrada başkan konuşulur.

Peki, “sonuç ne oldu?” derseniz, olan şu: İki gün sonra, Mustafa Kemal ile birlikte seyahat eden Mülkiye Müfettişi Necati Bey, valiyi görevden alır. Belediye seçimleri feshedilir ve seçimlerin yenilenmesine karar verilir.

“Emir demiri keser”

Seçimle işbaşına gelen bir belediye başkanına müdahale etmek, demokratik açıdan büyük bir sorun. Elle tutulur bir gerekçe göstermeden, seçilmiş birini arzusu hilafına görevinden uzaklaştırmanın kabul edilebilir bir tarafı bulunmuyor. Keza “belediye başkanları kendi istekleriyle istifa ettiler” deyip halkın zekâsıyla dalga geçmenin de bir âlemi yok.

Fakat bugün için daha büyük bir sorun var: O da yorulmadıklarını ve gayri hukuki bir işleri ya da bağlantılarının olmadığını söyleyen belediye başkanlarının, kendilerini o makamlara getiren halkın iradesini savunamamalarıdır. Tek Parti baskısı altında dahi selefleri kendilerini seçen halkın oylarına sahip çıkarken, bugün benzer bir muameleye tabi tutulanların  “emir demiri keser” diyerek kendilerinin dahi inanmadığı yapmacık bir dâvâ edebiyatına sarılmalarıdır.

Yazık!

NOTLAR

Samsun hadisesi için bakınız: Süreyya İlmen: Zavallı Serbest Fırka, Derin Tarih Yayınları, 2015, s. 76-78.

Serbestiyet, 11.11.2017

Kürdistn referandumu (7) Kürtlerin kaybı, Türkiye’nin kazancı mı?

29 Ekim’de Türkiye, Cumhuriyet’in ilanının 94. yıldönümünü kutladı. Bir asrı devirmeye az bir süre kaldı. İktidarın söyleminde muazzam bir özgüven var. Geçmişteki cihan imparatorluğuna atıflar yapılıyor. Gelecekte de bölgeye nizam verileceği iddia ediliyor. Ne var ki gerçekte izlenen politikalara şekil veren özgüven değil korku oluyor. Türkiye büyümemekte ısrar ediyor, yaş almanın gerektirdiği olgunluktan uzak duruyor. Halen kuruluş devrindeki korkularla yolunu bulmaya çalışıyor.

Kürt ve Kürdistan, söz konusu korkuların önde gelenidir. Hakkını teslim etmek için belirtmek gerek; AKP, iktidarının bazı evrelerinde, bu korkularından yakasını sıyırmak için girişimlerde bulunmadı değil. Mesela, bir yıl öncesine kadar Türkiye’nin Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi olan ilişkisini Etyen Mahçupyan şöyle resmediyordu:

“Ekonomik alanda zaten herkesin imrendiği ve ‘araya’ girmeye çalıştığı bir ‘organik’ bütünleşme sağlamıştık. Batılı büyük şirketler bile aldıkları işleri Türk firmaları üzerinden hayata geçiriyordu. Petrolü daha uygun şartlarla alma fırsatının ötesinde, bu ilişki Türkiye’nin bölgesel kalkınma ve refah eşitlenmesinin de temel kaldıracını oluşturuyordu. Siyasi alanda ise, İran-Irak-Esat-Lübnan Şii yayının bölgenin güç dengesini kalıcı olarak yeniden yapılandırmasına rakip olabilecek tek unsur Türkiye/IKBY bağıydı. Aynı Şii yayından rahatsızlık duyan ama fiziki olarak bölgede olmak istemeyen ABD ve Rusya da IKBY’ye yanaşmak istiyor ve bu durum Türkiye’nin bu iki süper güç karşısındaki pazarlık gücünü artırıyordu. Daha geniş bakıldığında Türkiye/IKBY bağlantısının ekonomik, sosyal ve siyasi işlevselliği AB nezdinde olduğu gibi, Arap dünyasında da Türkiye için önemli bir prestij kaynağıydı. Bütün bunlara FETÖ ve PKK ile mücadelede IKBY’nin son derece yapıcı ve ‘yardımcı’ bir rol üstlendiğini de ekleyelim…”

Türkiye’nin çıkarları

Yani her açıdan Türkiye’nin lehin işleyen bir ilişki düzeneği vardı. KBY, Türkiye ile olan irtibatı daha da kuvvetlendirmek istiyordu. Beri yandan Kürdistanlılar da eğitim, tatil ve ticaret için Türkiye’yi tercih ediyorlardı. Zaten güçlü olan kültürle bağların daha sıkılaştırılması için ortam uygundu. Dolayısıyla KBY’nin bağımsızlaşması veya Irak merkezi hükümeti karşısında pozisyonun güçlenmesi, Türkiye’nin için bir tehdit değil, tersine ciddi bir fırsattı. Zira böyle bir durum Türkiye’ye dört önemli fayda sağlama potansiyeline sahipti:

  1. Kürdistan’ı kapsayacak şekilde bütün bir Irak’ın İran’ın hâkimiyeti altına girmiş bir Irak yerine Türkiye’nin etki ve çekim alanındaki bir Kürdistan, Türkiye’nin bölgedeki elini güçlendirirdi.
  2. Eğer Irak siyasetindeki önceliklerden biri Türkmenlerin hak ve hukukunu korumak idiyse, Türkiye’nin sözünün Haşdi Şabi denetimine girmiş bir Kerkük’e oranla Peşmergenin kontrol ettiği bir Kerkük’te daha fazla para edeceği açıktı.
  3. Başta Kerkük petrolleri olmak üzere Kürdistan’ın petrol ve doğal gazının dünyaya aktarılmasında Türkiye daha çok söz sahibi olur, ihracat ve pazar payı artardı.
  4. Güvenlik açısından sınırları belli bir Kürdistan karmaşık ve istikrarsız bir Irak’tan evlaydı.

Bu itibarla Türkiye’nin çıkarlarını gözeten bir politika, Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna serinkanlı bir şekilde yaklaşmayı ve konunun her iki muhatabına da kapıyı açık tutmayı gerektiriyordu. Böylelikle Türkiye, ilerleyen süreçte Bağdat ile Erbil arasında başlayacak müzakerelerde belirleyici aktör ya da aktörlerden biri olabilecekti.

Köprüleri yıkmak

Ne var ki Türkiye böyle bir siyaset izlemedi. 2019 hesaplarına kadim Kürt ve Kürdistan fobisi de eklenince Türkiye, bağımsızlık referandumuna en şedit tepkiyi gösteren ülke oldu. Eşine az rastlanır bir öfke diliyle bugüne kadar birçok zorlukla inşa ettiği köprüleri, tamamen yıkmasa da, epeyce tahrip etti.

Referandumdan üç hafta sonra Irak federal ordusu ile Haşdi Şabi Kerkük’e girip tartışmalı bölgelerin önemli bir kısmında yönetimi ele aldığında Türkiye’de bir rahatlama oldu. Özellikle iktidara yakın medyada Haşdi Şabi’nin Kerkük’e el koyması bir zafer formatında sunuldu. Öyle bir hava estirildi ki, bilmeyen Kerkük’ün Türkiye sınırlarına dâhil edildiğini sanabilirdi. Kürtlerin kaybını otomatikman Türkiye’nin kazancı sayan bir ruh hali sarmıştı etrafı.

Hadisenin sıcaklığı geçtiğine göre, bazı soruları daha soğukkanlı düşünmenin zamanıdır. Misal:

  • Kerkük’te Haşdi Şabi otoritesinin tesisiyle birlikte Türkiye’nin bölgedeki hareket kabiliyeti arttı mı yoksa azaldı mı?
  • 16 Ekim’in akabinde Türkiye’nin Irak sahasına tesir etme kapasitesi büyüdü mü yoksa küçüldü mü?
  • KBY’nin gerilemesiyle birlikte Türkiye’nin güvenlik endişeleri düştü mü yoksa yükseldi mi?
  • İran’ın Irak’taki patronluk seviyesini yükseltmesi, Ortadoğu’daki rekabette İran karşısında Türkiye’ye fayda mı sağladı yoksa zarar mı verdi?
  • İran ve Irak’a sunulan destek, bu iki ülkeyi Türkiye’nin hassasiyetlerine karşı daha duyarlı mı kıldı yoksa Türkiye’yi bu iki ülkeye karşı manevra alanını mı daraltı?

İran’ın gerisinde kalmak

Soruların çeşidi ve sayısı artırılabilir, ama gerek yok. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Kürtlerin kaybından dolayı Türkiye’nin hanesine yazılan bir artı göremiyorum. Aksine, Türkiye’nin elinin zayıfladığını gösteren birçok veri var ortada. Örneğin Türkiye ile İran karşılaştırıldığında, Kerkük sonrasında Türkiye’nin üç noktada İran’ın gerisinde kaldığı görülebilir:

Bir, İran’ın Irak üzerindeki etkisi derinleşti ve genişledi. İki, İran bütün Kürtleri aynı sepetin içine koymadı, YNK ve Gorran ile irtibatını koruyarak KBY’nin geleceğine doğrudan nüfuz etti. Ve üç,  Haşdi Şabi eliyle Kerkük’ü alan İran, Tahran’dan başlayıp Beyrut’a kadar uzanan hat üzerindeki gücünü tahkim etti.*

Ezcümle, Kürtlerin kaybı Türkiye’ye bir kazanç sağlamadı. Bu nedenle abartılı sevinçlerin akılla bağdaşır bir tarafı yok. Bağımsızlık referandumu ve sonrasının bize gösterdiği çok net: Türkiye dar siyasi hesaplar ve Kürt fobisi ile hareket ettiği müddetçe, bölgesel bir aktör olamaz. Oyun bozabilir belki ama oyun kuramaz.

Bir başka ifadeyle, Türkiye geleneksel Kürt korkusunu üzerinden atmadıkça, gerek bölgesel ve gerek küresel güçler Kürt kartını kullanarak Türkiye’yi istedikleri kıvama getirmekte ve istedikleri hizaya çekmekte pek güçlük çekmezler. Türkiye, Kürtlerle sağlıklı bir işbirliği kurmadıkça, hep başkalarının oyununa senaryosuna mahkûm olur. Oysa bu mahkûmiyeti bitirmenin çözümü basittir; Kürtlerle sıkı bağlar kurmak.

Kaldı ki yakın dönemde Türkiye bunu tecrübe etti ve kendisine kazandırdığını gördü.

*Aslında İran Savunma Bakanı’nın, bu yazı kalem alındığı esnada medyada yansıyan, “Irak artık Fars İmparatorluğunun bir ülkesidir” ifadesi de İran’ın vaziyeti böyle okuduğuna delalet ediyor. Son kazanımlar İran’a öylesine özgüven pompalamış ki, Savunma Bakanı Haşdi Şabi sopasını göstererek bütün Arapları da aleni bir şekilde tehdit etmekte ve Şii kuşağı hedefini dillendirmekte bir beis görmüyor:

“Irak artık hiç bir zaman bir Arap ülkesi olmayacak. Bütün Arapların geldiği yere geri gitmesi gerekiyor. Musul’dan Basra’ya kadar, buralar bizim toprağımız. Artık onları susturacak Irak’ta Haşdi Şabimiz var.”

“Eskisi gibi büyük bir güç olacağız. Bölgenin en büyük gücü olduğumuzu bilmeniz gerekiyor. Irak, Afganistan, Bahreyn, Suriye ve Yemen yakında kucağımıza geri dönecek”

(http://www.basnews.com/index.php/tr/news/middle-east/391030)

Serbestiyet, 09.11.2017