Ana Sayfa Blog Sayfa 135

Beyin göçü ve Kudüs

Asuman Özdağlar’ın dünyanın en prestijli üniversitelerinden MIT’de Elektrik Mühendisliği ve Bilgisayar Bilimleri Bölümüne bölüm başkanı seçilmesi hepimizi fazlasıyla mutlu etti. Batı dünyasında bu tür başarıları ile gündeme gelen çok sayıda insanımız var ve bu durum bizleri fazlasıyla gururlandırıyor. Ancak işin bir de ters yönü var: Çok iyi yetişmiş insan gücümüzü kendi ülkemizde istihdam edememek, önlerini açamamak gibi ciddi bir problemimiz var.

Hamaset yapmaktan kıt kaynaklarla yetiştirdiğimiz bu değerlerin Türkiye yerine neden Batıyı tercih etmek zorunda kaldıklarını sorgulama aşamasına geçemiyoruz.

Bu tercihin nedenini sadece maddiyatla açıklamak ya da bu kişilerin ülke sevgilerini sorgulamak sanırım sadece kolaycılık olur, bizdeki problem çok daha derin ve girift.

***

Pek çok sıra dışı beyin için eş-dost, ahbap çavuş hegemonyasını aşacak bir sistemimiz yok. Üniversitelerimiz ve entelektüel havamız Batı ile kıyaslanamayacak derecede sığ ve özgürlük alanı dar.

Sıradan insanların dünyası ne denli siyah-beyaz ise entelektüel dünyamızda aşağı yukarı aynı. Etliye sütlüye dokunmayan çok az alan hariç hemen hiçbir alanda bilim insanlarımız kendilerini yeterince özgürce ifade edemiyor.

Bir yanda Şerif Mardin’i Said Nursi’yi çalıştığı için daha doğrusu istedikleri gibi eleştirmedi diye aforoz eden Kemalist bir dünya diğer yanda ise FETÖ’yü bir zaman eleştiri konusu dahi yaptırmayan muhafazakâr bir dünya vb. var.

Dün İsmail Beşikçi’yi sosyolojik bir gerçeklik olarak “Kürtler var” dediği için yıllarca hapislere mahkûm eden zihniyetin bugün değiştiğini söylemek için çok da sebebimiz yok. Israrla her şeyi vatanseverlik ya da hainlik penceresine sıkıştırdığımız için kim muktedirse dostu da düşmanı da o belirliyor.

Liste o kadar kabarık ki; Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl’a, Kemal Tahir’den Yaşar Kemal’e, Mahsuni Şerif’ten Ozan Arif’e her kesimden insanımızın yolu bir şekilde mahkeme salonlarından geçmekle kalmadı çoğu mahpus damlarında gün saydı.

Bilim ve felsefenin amacı sınırları aşmak, kalıpları kırmak, hakikatin çeşitli veçhelerini fehmetmek değilmiş gibi davranıyoruz. Doğrunun ve yanlışın bin bir renginin özgürce tartışılması gereken mecralarda kabul edilmiş doğruları ısrarla bizlere kabullendirmeye çalışan, Orta Çağ skolastisizmini aratmayan bir üst akıl var.

Düşünün ki, Aziz Sancar gibi siyasetten ve inançtan uzak bir alanda Nobel Kimya ödülünü alan bir değerimiz bile kendisini Türkiye’nin ideolojik kamplaşmasının zehirli havasından kurtaramadı. Halbuki yaptığı işin ideolojik bir tarafı yoktu ama Orhan Pamuk’un ödülünü tamamen ideolojik gerekçelere bağladığımız gibi Aziz Sancar gibi apolitik bir konuda çalışan bir kişiden bile şüphe edilebilirdik.

Ama yine de sormamız gereken asıl soruyu hiç sormadık:

“Aziz Sancar, Aziz Sancar olarak bilime sunduğu bu katkıyı Türkiye’de sunabilir miydi?”

Elbette sunabilirdi fakat o kadar çok ama’larımız var ki.

Tarihçiliğimiz kutbu Halil İnalcık en verimli çağlarını Amerika’da yaşadı. Kemal Karpat, Şerif Mardin, Oktay Sinanoğlu ve daha pek çokları…

Bu değerlerimizi parlatan ortamın Batıdaki akademik dünyanın sunduğu özgürlük ortamı olduğunun farkındayız ama bilmezden geliyoruz.

Sıradan insanlarımızın bile fıkra karakteri gibi bir resmi bir de gayrı resmi görüşünün olduğu bir ülkede entelektüelleri bu kıskacın dışında düşünmek için çok fazla sebebimiz yok!

***

Bizde niye Batı’daki gibi Düşünce Kuruluşları (DK) yok diye hayıflanıyoruz.

Sorarım size Türkiye’deki hangi DK senaryo üzerinde bile olsa ileride Türkiye’nin başına gelebilecek kötü senaryoları konuşup kamuyla paylaşabilir güven içinde? Ya da Türkiye’de yaşanmış gerçek olayların kaçını hiçbir korkuya kapılmadan filme alabilir bir yapımcı?

Halbuki Batı’da bu tür yüzlerce senaryo yazılıp oynanabiliyor.

Ve gelelim can alıcı soruya; ülkemize sığınan milyonlarca Suriyeli kardeşlerimiz arasında yüzlerce bilim adamı, sanatçı, edebiyatçı vb. birçok değerli ismin kaçını kıymetli üniversitelerimiz istihdam etti? Ya da şöyle soralım; hiç akıllarına geldi mi?

Kudüs diye ağlarken içine düştüğümüz acziyetin sebebi biraz da bunlar değil mi?

Karar Gazetesi, 13.12.2017

2019, Aleviler ve telepleri

Alevilerin hak ve talepleri neydi ve bugün bu talepler ne durumda?

Aslında Türkiye’de gerçek manada alttan gelmeyen her talep gibi Alevilerin talepleri de siyasi ortama ve konjonktüre göre gündeme bir geliyor bir düşüyor.

Talepleri yerine getirmesi gerekenlerin neden yap(a)madıkları üzerine çok da fazla söze gerek yok. Aleviler –içinde ideolojik körlük yaşayanlar- kabullen(e)mese de Cumhuriyetin başından beri devlet Alevileri de, Aleviliği de tanıma ve haklarını verme gibi bir tavır içinde hiç olmadı.

AK Parti’nin de bunu değiştir(e)memesine çok şaşmamalı.

Çevreden gelip iktidar olan AK Parti’nin zamanla devletin kökleşmiş reflekslerine uzak kalacağını sanmak maalesef hepimizin yanılgısı oldu.

Hepimiz gördük ki; AK Parti içinde olup da demokrasinin gerçekte ne olduğunu bilenler dahi (AİHM’den çıkan kararlara rağmen) demokratik değerlere sahip çıkmak yerine –bizlerin bilmediği derin- meçhul gerçeklerden bahisle, bu taleplerin neden gerçekleşemeyeceğini izaha çalışıyorlardı.

Eminim bu yazıyı okuyanların da bir kısmı daha baştan bu kritik günlerde bu da nereden çıktı tepkisini verecekler. Tipik Türkiye halleri yani.

***

Devletin ve de AK Pati’nin durumu belli de, Alevilerin, Alevilikle ilgili talepleri ne durumda ona da bakmakta fayda var.

Aleviler başlangıçta çok doğru bir şekilde en azından talepler noktasında birleşti ancak sonrası işler biraz karıştı ve taleplerin takibi daha çok şahsi gayretlere kaldı.

Örneğin muhafazakâr kesim seçmeli dersler ile dini ders sayısını artırmaya çalışırken Alevilerin Alevilik dersi verilmesi için görünen bir gayreti olmadı.

Ve daha sakıncalısı Alevi STK’larının büyük çoğunluğu Alevilerin sorunlarını çözecek taleplerde ısrarcı olmak yerine siyasi bir aktör gibi davranmayı tercih etti. Bu da, zaten yeterli motivasyona sahip olmayan hükümetin de işi ağırdan almasına yol açtı.

“Aleviler bize oy vermez! Bırakalım öyle kalsın!”

Alevilere karşı olan ön yargı ve 2002’den beri süren kesintisiz iktidara rağmen ülkenin sürekli seçimler ve referandumlardan geçmesi, bu süreçlerde yaşanan derin davalar da hükümetin sorunu çözme niyeti varsa da bu niyetin ortaya konmasını engelledi. Gezi olayları da zaten son nokta oldu.

Burada sadece AK Parti’yi suçlamamak gerek, çünkü devlet olarak zaten bizim sorun çözme becerimiz yok denecek kadar az. En küçük sektede hemen eski reflekslere sarılma gibi bir hastalığımız var.

İşin esasına baktığımızda ise gördüğümüz gerçek; ülkemizde gerçek manada Alevilerde dahil –çok az kişi hariç- kimsenin demokrasi, temel hak ve özgürlük talebinin olmamasıdır.

Herkesin demokratlığı muhalefette iken oluyor.

***

Büyük umutlarla şişirilen yeni sistem de daha baştan bizi büyük sorunlarla baş başa bıraktı. Öyle ki Erdoğan da AK Parti de durumdan memnun değil.

Yeni sistem herkesi koalisyonlara mecbur etmiş durumda.

Bu noktada gerek Alevilerin ve gerekse her türlü hak talebinde bulunanların ikili üçlü koalisyonları zorlaması gerektiği çok açık.

Yeni sistem partilerin eski önemini kaybettirmiş durumda, bu nedenle oluşan iklimden herkesin faydalanması gerekiyor.

Geçen haftada belirttiğim gibi yeni süreci en iyi tahlil eden ise Bahçeli ve MHP’si. Bahçeli büyük bir ustalıkla daha seçim yapılmadan koalisyonun ortaklarından biri oldu ve parti mensupları için gerekli şartları sağlamayı başardı.

Acı ama gerçek; Türkiye’de siyaset çoğunlukla yandaşlara makam, mevki, ihale vb. işlerin sağlanması için yapılıyor. Bu durumda da herkes mevzisini koruma derdinde. CHP’nin bir türlü iktidar adayı olamamasında da “küçük ama benim olsun” mantığı yatıyor. CHP elitleri küçük dünyalarında aldıkları paydan memnun oldukları için olsa gerek gerçek bir değişimden hep kaçıyorlar.

***

Son tahlilde Alevi STK ve temsilcilerine önerim 2019 öncesi elleri açık oynamak yerine biraz ketum olmaları. Gerçekten Alevilerin birtakım hak ve taleplerinin gerçekleşmesini istiyorlarsa hangi tarafta olacaklarına karar vermeden önce demokratik pazarlık güçlerini kullanmaları gerekiyor.

Bırakın sizin ikna olmanız yerine birileri sizi ikna etsin…

Kim bilir belki de böyle bir yol –eğer gerçekten isteniyorsa- taleplerinin daha hızlı bir şekilde gerçekleşmesini sağlar.

Çünkü seçim zaferi 50+1’den geçiyor!

Karar Gazetesi, 07.02.2018

Zenginimiz bedel verir…

Geçmişte “askerlik yapmayana kız verilmez!” baskısı ve daimi bir iş tutabilme ihtiyacı gençleri bir an önce askere gitmek zorunda bırakırdı. Dünya gibi Türkiye de değişip dönüştükçe gençlerin ve toplumun askerliğe bakış açısı da değişti. Eğitim seviyesi arttıkça, ekonomik şartlar değiştikçe askere gitme yaşı yükseldi ve pek çokları için askerlik ciddi bir problem haline geldi.

Dönem dönem o kadar çok bakaya ve asker kaçağı birikiyordu ki devlet bu birikimi eritmek için bedelli askerlik gibi farklı adımlar attı ancak bu adımlar hep keyfi oldu. Bu konuda bir iki parti hariç hemen hiçbir siyasi partinin geçmişten bu güne tutarlı bir çizgisi yok. Bedelli isteğini desteklemek de karşı çıkmak da tamamen konjonktürel bir durum ve seçmen kitlesinin tutumu da çok farklı değil.

***

Kimse çocuğu için gösterdiği hassasiyeti başkalarınınki için göstermiyor. Herkes “oğlum askerde rahat etsin” diye çabalayıp, tüm aile ve sosyal çevresini kullanırken bedelli askerliğe en çok itiraz bu bedeli ödeyemeyeceklerden değil başka kesimlerden yükseliyor.

Halbuki bu sorun hamaset yapılarak çözülemeyecek kadar önemli ve konuya ‘Gençler neden askere gitmek istemiyor?’ noktasından bakmak gerekiyor.

Kimisi erken yaşta evlendiği ya da ailesine bakmak zorunda olduğu ve askere gitmesi durumunda ailesinin yaşayacağı sıkıntılardan dolayı istemiyor.

Kimisi de kalıcı işlerde çalışmak ya da kariyer planlamalarında önlerine çıkan fırsatları askerlik yüzünden kaybetmek istemediği ya da kendi kurduğu işi ayakta tutabilmek için istiyor.

Çoğumuz hoşlanmasa da, bir de “Vicdani retçiler” var…

Daha bir çok sebep sayılabilir ancak bence bedelli askerliğin önündeki en büyük bariyer tarihsel bakış açımızdaki çarpıklık. Eminim çoğumuz “askerliğini yapmayana kız verilmez” sözünün tarihsel ve sosyal bağlamı üzerinde çok da düşünmedik. Bu söz “Her Türk asker doğar!” gibi bir klişe ile açıklanacak “olgunlaşmak için gerekli” diyecek kadar basit değil.

Askerlik tarihimizi biraz karıştırdığımızda görürüz ki bu topraklarda asırlarca profesyonel ordular var oldu. Tebaanın askere alınması uygulaması 19. Yy.a kadar görülmez, sefer zamanlarındaki gönüllülerle bugünkü zorunlu askerlik aynı kefeye konamaz.

Yeniçeri Ocağı kaldırılınca yeni bir ordu kurmak için Anadolu ve Rumeli halkından 18-40 yaş arası fakir ve mülkiyetsizler arasından seçilenler maaş karşılığı askere alınmışlardı. 1846, 1870, 1886, 1908’de askere alımlar ile ilgili çeşitli kanunlar çıktı ve bazı zümreler askerlikten muaf tutulurken bazıları da bedelini ödemek şartı ile askere alınmadı. Cihan Harbi başlayınca Osmanlı tebaası tüm halk ‘hanedan mensupları hariç’ askerlikle yükümlü sayıldı.

Askerliğini yapmayana kız vermeme hikayesi biraz da buradan doğdu. Erkekler askerlikle yükümlü olup süresi belirsiz bir şekilde silah altına alınınca geride kalan aileler zor durumda kaldı. Pek çoklarından yıllarca haber alınamadığı için öldü kabul edilerek eşleri ya ana-baba ocağına geri döndü ya da eşlerinin kardeşleri ile evlendirildi. Kurtuluş Savaşı ve İkinci Cihan Harbi yılları da farklı değildi. Halk türkülerimiz bu tür travmatik hikayelerle doludur.

Sadede gelecek olursak, bugün de bedelli bekleyenler var. Bedelli askerlik yarın bir gün ehemmiyetli kimselerin güzel evlatlarının hatırı için bir zaruret(?) olarak zaten çıkarılacak. Bu zaruret hasıl olmadan bu işin bir kurala bağlanması ve herkesin kabul edeceği bir çözüm üretilmesi gerekmez mi?

***

Sorunun çözümü aslında usul ve kaideleri belli yarı profesyonel bir ordunun kurulmasından geçiyor. İsteyenin askerlik yaptığı isteyenin bedeline mukabil muaf tutulduğu bir sistem kurulmalı. Askerlik yapacaklara da asgari ücretin üzerinde bir maaş verilmeli ve böylece ailesini geçindirmek zorunda olup askerliği sürekli ötelemek zorunda kalanlar için de askerlik bir yük olmaktan çıkarılmalıdır. Hatta bunlar arasından da daimi profesyonel ordu için gerekli eleman ihtiyacı karşılanabilir. Böylece hem daha efektif bir askeri güce kavuşmuş oluruz hem de askerlik prestijli bir meslek haline gelebilir.

Neden olmasın ki?

Karar Gazetesi, 06.12.2017

Kazım Ünlü’nün ardından!

15 Temmuz darbe girişiminin ardından başlatılan mücadelede dikkatli olunması gerektiği, itidalli hareket edilmemesi halinde toplumdaki fay hatlarında onarılamayacak kırılmaların yaşanabileceğine dikkat çekmiştim.

FETÖ’nün ne olduğunu tartışacak değilim ancak FETÖ’yü bitireceğiz derken FETÖ’nün de ötesine geçip, geçmişte FETÖ’nün kullandığı metotlarla muhaliflere dokunmak, birilerinin önünü kesmek, insanları itibarsızlaştırmak, ekmekleri ile oynamak gibi yanlışlara izin verilmemesi için çok dikkatli olmamız gerekiyordu.

FETÖ’cülerin bu memlekete verdikleri en büyük zarar bugüne kadar hiç olmadığı kadar adalet kavramının içinin boşaltılması oldu. Bir yanda yargı gücünü kullanarak insanların hayatıyla oynarken diğer yandan maliye ve diğer bakanlıkların gücünü kullanarak insanları gâh zorla gâh gönüllü çıkarları için kullandılar.

Ancak, hayat acı bir şekilde gösteriyor ki Türkiye’de bazı şeyler kolay kolay değişmiyor. Her yer kraldan çok kralcılarla dolu.

FETÖ’cüleri temizliyoruz derken FETÖ’cü olmayan ama başka ithamlarla suçlanan pek çok memur da ağır cezada yargılanmaları gerektirecek ithamlarla birlikte KHK’lerle görevlerinden uzaklaştırıldı.

Bir şekilde suça bulaşan hiç kimseyi savunacak halimiz yok, ancak muhaliflikte ileri gittikleri için insanların cezalandırıldığı izlenimi kabul edilebilir değil.

Adalet komisyonları kurulmasına rağmen hâlâ işler çok yavaş yürüyor. Geçmişte çalıştıkları kurumlarca defaatle soruşturma geçirmiş, haklarında cezaya gerek görülmemiş, kınama ya da en fazla maaştan kesme-kıdem durdurma gibi cezalar almış kişiler bugün en hafif suçlama ile terörle iltisaklı sayılıyor. Hukukun temel ilkesi olarak iddia makamı suçu ispatla yükümlüdür ancak bugüne kadar bu insanlar hâlâ gerçekte neyle suçlandıklarını bilmiyorlar ve yargı önüne de çıkmış değiller.

17-11/29/goztepefb.jpg

Bugün Ak Parti’ye gönülden bağlı insanlar dahi bu görevden almalarda bu insanların çoğunun muhalif kimliklerinden dolayı cezalandırıldıklarını düşünüyor ise şöyle bir geri çekilip düşünmek gerekmez mi? Afaki ve genel geçer beylik suçlamalar yapmak yerine belgeli, kayıtlı kuyutlu iddianamelerle vicdanlardaki şüpheler giderilmeli değil miydi?

Geçen gün insan ömründen gidiyor ve insan bugün var yarın yok! Aylardır KHK’larla işinden atılan ya da açığa alınan insanlara karşı devlet olarak hiç mi sorumluluğumuz yok?

***

KHK ile görevinden ihraç edilen muhalif kimliği ve müzmin AK Parti antipatisi ile bilinen yılların sendikacısı; bugüne kadar geçmiş onlarca hükümetin hışmına uğramış; sürgünlere katlanmış, soruşturmalar geçirmiş ama sendikal mücadelede hep dimdik ayakta kalmış bir insan ve öğrencileri için fark yaratan bir öğretmen bugün aramızda yok!

Türkiye’de yarın Türk Sendikacılık tarihini yazacak olanların muhakkak ki adına bir bölüm açma ihtiyacı hissedeceği kadar nevi şahsına münhasır bir sendikacıydı Kazım Ünlü. Çalışanların, eğitim emekçilerinin sorunlarını ayrım gözetmeksizin çözmeye çalışan, insana benim sendikamdan ya da değil diye bakmayacak kadar da idealistti.

Şahsi sohbetlerinde ne kadar öfkeli ise sosyal ilişkilerinde de o denli seviyeli; en muhalifleriyle bile kırmadan dökmeden konuşan ve ilişki kurabilen bir insandı. Sendikasının çizgisine yapılan itirazları dahi hoş görecek ve “gelin içeride birlikte düzeltelim” diyebilecek kadar da mütevazı idi.

KHK ile görevden alınmak değil ama dava arkadaşı olarak gördüğü bazı insanların ikiyüzlülüklerini kaldıramadı ve sırtına yüklenen yükü bu kez omuzlayamadı, kalbine yenik düştü.

***

Biliyorum bazıları için bir anlam ifade etmeyecek ama yine de sorumluluk sahiplerine hatırlatmak boynumuzun borcu:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Maide/8)

Yolun açık olsun güzel insan!

Karar Gazetesi, 29.11.2017

Gururlan Beşiktaşlı

Maçtan önce şu gerçeği görmek gerekiyor ki Beşiktaş gerçekten bir Şampiyonlar Ligi takımı olmuş durumda. Geçmişte İstanbul’da oynanan iki Porto maçını tribünden canlı izlemiş biri olarak bu gerçeği Porto’lu futbolcuların vücut dilinden ve yüz ifadelerinden açıkça görebiliyoruz. O geçmişin tepeden bakan Porto’su gitmiş yerine büyük saygı duyan bir takım almıştı.

Şenol Güneş maça beklenen kadro ile çıkarken karşı tarafta da Abubakar’lı Porto vardı. Ve tribünler Porto’dan çok Abubakar’ın performansından çekiniyordu. Beşiktaş maça taraftarının da desteği ile iyi başlasa da amatörce bir gol yiyerek geriye düştü. Ama Beşiktaş bir Şampiyonlar Ligi takımı gibi maça dönmeyi başardı. Cenk Tosun’un büyük çabası ile Talisca’ya attırdığı gol gerçekten muhteşemdi.

Ancak burada durup Talisca hakkında bir iki kelam etmek gerekiyor. Talisca istediğiniz kadar gol atsın Beşiktaş’ın asla ilk 11 topçusu olamaz. Güneş’in de bu gerçeği kabullenmesi gerek. Hemen her pozisyonda takımını eksik bırakan oyununu arada bir gol atacak diye kabullenmek gerçekten çok zor. Çünkü takımı öyle anlarda boşta bırakıyor ki bu hataların bir gün telafisi çok güç olabilir.

Beşiktaş öyle bir ikinci yarı başlangıcı yaptı ki anlatılmaz ancak yaşanılır. Ama bu baskıdan gol çıkmaması gerçekten çok yazık oldu. Beşiktaş Porto’yu tüm hatlarıyla sindirmişken öldürücü darbeyi vurması gerekiyordu.

Ve bir gerçek daha ortaya çıktı ki Beşiktaş sahada top oynatmak isteyen bir hakem olduğunda bambaşka bir kimliğe bürünüyor. Umarım bizim hakemlerimiz de nasıl maç yönetilir diye bu maçı dört gözle izlemişlerdir.

Skor nasıl biterse bitsin eminim bu gece hem Beşiktaş’lılar hem de tüm Türk futbolseverleri inanılmaz derecede gurur duymuşlardır. Şenol hocanın ve sahadaki Talisca hariç tüm futbolcuları alnından öpmek gerekiyor bu gururu bize yaşattıkları için.

Karar Gazetesi, 22.11.2017

Lozan’dan AİHM’e OHAL’den Alevilere

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan ziyareti eskiden beri var olan bir tartışmayı tekrar alevlendirdi. Lozan’ı zafer olarak görenler de hezimet olarak kabul edenler de hemen salvoya başladı. Tarafların çoğunun asıl amacı hakikat olmayınca da doğru-yanlış demeden her türlü malzeme havada uçuştu.

Açıkcası Lozan’ın zafer mi yoksa hezimet mi olduğu tartışmaları beni çok da ilgilendirmiyor. Lozan Antlaşması’nın bir muhasebesi elbette ki yapılabilir ve yapılmalıdır da, hatta bu tür tartışmalar çok fazla spekülatif ve komplocu olmadıkça faydalı bile olabilir.

Beni asıl ilgilendiren nokta ise, Erdoğan’ın Lozan’la birlikte atıfta bulunduğu AİHM kararları ve bu kararlara yüklediği anlam.

***

Erdoğan, Yunan muhataplarına Yunanistan’daki Türk ve Müslüman azınlık için hem Lozan Antlaşması’ndan doğan hakları hatırlattı hem de AİHM kararlarına atıfta bulunarak bunların gereğinin ivedilikle yapılması için açık bir nota verdi.

Erdoğan’ın bu çıkışının Yunanlı muhataplarını şaşırttığı oldukça açık ancak Çipras’ın müftü seçimi ile ilgili açıklamaları da mesajın muhataplarınca doğru anlaşıldığını gösteriyor.

Buradaki asıl önemli olan nokta Erdoğan’ın AİHM kararlarını önemsediğini göstermesi. İşte bu noktadan yola çıkarak Erdoğan’a ve lideri olduğu Ak Parti’ye bazı sorular yöneltmek gerektiğini düşünüyorum. Yazık ki muhalefet bu noktayı yine her zamanki gibi gözden kaçırdı.

“Şu an bunların yeri mi? diye soracaklara ise tek cevabım “evet, şu an tam da yeri!” olacaktır.

Türkiye’nin içinden geçtiği kritik süreci bahane ederek önemli konuları buzdolabında bekletmek gerektiği düşüncesine kesinlikle katılmıyorum çünkü ülkemizin içinden geçtiği kritik eşikler maalesef hiç bitmedi ve bitecek gibi de görünmüyor.

Eğer AİHM kararları bazı sorunların çözümünde bir kılavuz olarak kabul ediliyor ve birilerine de bunların gereğini yapın denebiliyorsa Türkiye’nin de AİHM’de Türkiye ile ilgili alınan birtakım kararların da gereğinin yerine getirilmesi gerekmez mi?

2002-2007 arası AB uyum yasalarının hızla hayatımıza girdiği dönemde bile çok önemli temel konularda atılması gereken adımlar hep ötelenmişti. Tam her şey yoluna girecek derken başlayan sürekli gerginlikler sürecinin ucu hain darbe girişimine kadar geldi.

15 Temmuz’dan bu güne ise pek çok derin sorunumuz adeta gündem dışına itildi. Var gücümüzü FETÖ davaları ile harcayıp tam bir kör döğüşü içinde debelenirken diğer yandan da her şeyi 2019 ’a endekslemiş durumdayız. Halbuki pek çok sorunumuzun çözümünün 2019 kalması için bir sebep yok.

Ekonomiden sosyal yaşama, eğitimden demokratikleşmeye pek çok alanda çok ciddi problemler ve acil alınması gereken önlemler var ama buna karşılık müthiş bir sessizlik hakim.

Gazetelerin üçüncü sayfaları toplumun hemen her kesiminden cinnet vakaları ile dolu ve çok ciddi travmatik bir ruh halimiz var. Daha da kötüsü geçmişe göre çok daha katı ve umursamaz bir şekilde kamplara ayrılmış durumdayız. Eskiden de empati sorunumuz vardı ama bu kez sorun sanki daha da derin. Çünkü hiç kimse hiç kimsenin derdi ile ilgilen(e)meyecek derecede politize olmuş durumda.

***

AİHM’de Türkiye’nin sorunları ile ilgili alınmış pek çok önemli karar var ve bunların icraata geçmesi bekleniyor(!). AİHM hep olumsuz kararlar vermiyor; örneğin OHAL komisyonlarını ve davaları reddetti.

Buna karşılık aylardır gözümüzün önünde devam eden bir açlık grevi var, haklarında karar verilemeden hayatını kaybeden insanlar var ama komisyonlar karar vermek konusunda çok yavaş.

Mahkemelerde milliyetçi-muhafazakâr camianın yakından bildiği Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Mümtazer Türköne gibi isimler ile Şahin Alpay ve Altan Kardeşler gibi önemli isimler yargılanıyor ancak ortaya konan iddianamelerdeki yetersizlikler FETÖ’cüleri mutlu etmekten başka işe yaramıyor. Halbuki savcılarımızın kafalarda doğacak en küçük şüphe ve endişeleri dahi ortadan kaldırmak için kılı kırk yarmaları gerekmez miydi?

Yerim bitmişken gelelim bir başka önemli mevzuya; Alevilerin AİHM’de kazandıkları o kadar davanın hiçbir hükmü yok mu? Yoksa Alevilerin önemsenmesi için Yunanistan’da mı yaşamaları gerekiyor?

Karar Gazetesi, 20.12.2017

Demokrasinin gelişebilmesi için?

Maurice Duverger “Siyasi Rejimler” kitabında siyasal rejimleri okullarda öğretilenin aksine iki gruba ayırır; “Birincisi idare edenlerin otoritesini idare edilenler lehine tahdit eden liberal temayül. Diğeri, idare edilenlerin yetkilerini idare edenler lehine daraltan otoriter temayül. Burada fert, cemiyet, bunların birbirleriyle münasebetleri mevzuunda iki ayrı düşünce tarzı, iki ayrı felsefe, iki ayrı hayat sistemi karşısında kalırız. Çeşitli siyasi rejimler bunların özel bir planda teknik tanzim şekillerinden başka şeyler değillerdir.” (s.9-10)

Aldığımız eğitimin etkisi ile genelde Cumhuriyet-Demokrasi rejimini en iyi yönetim şekli olarak algılarız. Ancak demokrasi de tıpkı diğer rejimler gibi iyi-kötü olabilir, bu nedenle liberal değerlerle beslenmeyen bir demokrasinin diğer rejimlerden daha iyi olduğunu iddia etmek için hiçbir sebep yok. Geçmişteki bazı imparatorluk deneyimleri iktidarı elde tutma ve yönetime dâhil olma dışında bugünün demokrasilerinden bile daha özgürdü. Ve yine bugün de pek çok monarşi demokrasinin beşiği durumunda.

***

Tüm aksaklıklara rağmen demokrasiden vazgeçmemek için birçok sebep var; İngiltere eski başbakanlarından W. Churchill’in dediği gibi “Demokrasi, en kötü yönetim biçimidir; bu güne kadar zaman zaman denenmiş bütün öteki yönetim biçimlerini saymazsak.”

Demokrasinin açmazı sadece bir oy sayma ve çoğunluğun istediğini yapması olarak algılandığında başlar ve bir tahakküme dönüşebilir. İktidarlar ellerindeki güçle bir yandan muhaliflerin hareket sahasını daraltırken öbür taraftan kendilerine oy verenlerin de özgürlüklerini kısıtlarlar. Destekleyicileri bu değişim ve dönüşümü çoğu kez zafer sarhoşluğu içinde algılamakta güçlük çektikleri için olan bitenleri ancak ya çoğunluğu kaybettiklerinde ya da muhalifler için dönen çarklar kendilerine de zarar vermeye başladığında fark ederler. Bu tür demokrasilerde yasama ve yargı güçleri yürütmenin kontrolündedir.

Toplumda hak-hukuk bilinci yeterince gelişmeden de demokrasinin gelişmesini beklemek sadece hayalcilik olur. Demokrasinin gelişebilmesi ve topluma kök salabilmesi için ise öncelikle orta sınıfın yeterince gelişip, serpilmesi gerekir.Çünkü demokrasi çok güçlülerin olduğu ve zayıfların çoğunlukta olduğu toplumlarda işlemez.

Bizim de en önemli problemiz bugüne kadar gerçek manada bir orta sınıf ve burjuvazimizin olmamasıdır. Daha kötüsü, mevcut olanın da devletle aşırı şekilde içli dışlı olması, gerçekten liberal bir düzende ellerindekini kaybetme korkusu ile demokrasinin itici gücü olmaktan çok hep köstek olmalarıdır. Halbuki gelişmiş ülkelerde orta-üst sınıflar genelde liberal değerleri savunup, özgürlük sahasının gelişmesini isterken bizde ise çoğunlukla tam tersi oluyor.

İstatistiklere baktığımızda nüfusumuzun büyük bir kısmının yaşam standardı yoksulluk sınırında (Eylül 2017 itibariyle 4960 TL). Çalışan nüfusumuzun yarısından fazlası asgari ücretle çalışıyor ve ezici çoğunluğu da vasıfsız iş gücü. Eğitim seviyemiz yükselse de bu kez de istihdam yaratamıyoruz çünkü çok ciddi bir vasıf sorunumuz var. Çevremiz üniversite diplomalı gençlerle dolu ama bu gençlerin pek çoğu ellerindeki diplomanın gerektirdiği asgari vasıflara bile sahip değil.

Ve dahası hala ülkemizde devlet en büyük işveren konumunda. Devletin en büyük işveren olduğu bir ülkede demokrasinin sağlıklı gelişmesini beklemek hayalcilik olur. Bunca özelleştirmeye rağmen bugün kamu çalışanlarının sayısı 3,5 milyon civarında ve hala artmaya devam ediyor. Türkiye’nin can damarı inşaat sektörü dahi TOKİ vasıtasıyla devletle içli dışlı.

***

FETÖ kâbusunu yaşamamızın arkasında biraz da bu zihniyet yatmıyor mu? Her şeyin merkezine devleti koyup hak ve hukuku ikinci plana itmemiz değil mi dini, la-dini cemaatleri suça teşne eden? Devleti de terbiye etmemiz gerekmiyor mu?

Demokrasi vb. şeyler denildiğinde “her şey İslam’da var!” diyenler biraz da neden bizde adalet, hak ve hukuk kavramlarının oturmadığı üzerinde kafa yorsalar olmaz mı?  İnancımızın gereğini siyasetimizin bir parçası yapamadıktan sonra en güzeline sahip olma iddiasının beyhudeliğini anlamak gerek. Tabii ki bunun için biraz da basiret gerek…

Karar Gazetesi, 08.11.2017

Babel attı, Fabri tuttu

Maç öncesi Şenol Güneş’in kadro tercihi oldukça ilginçti, yeniler oynamıyor derken bu kez Negredo ve Lens sahadaydı. Ve asıl merak konusu 2-3 sezondur alıştığımız Karabükspor, Kasımpaşa, Başakşehir deplasman başarısızlıklarına bir yenisinin eklenip eklenmeyeceğiydi?

Beşiktaş gol için ilk yarı yapılması gereken ne varsa yaptı. Sağdan, soldan, göbekten her türlü geldi ama maalesef son vuruşlardaki beceriksizlik skoru engelledi. Talisca’nın geçen yılın çok gerisinde olması takım için ciddi bir problem. Doğru vuruş ve pas tercihleri yapabilseydi belki de maç ilk yarım saatte bitmiş olacaktı. Negredo belki pozisyona giremedi ama oyun görüşünün ve Cenk’te eksik olan topu tutma ve duvar olabilme özelliğinin üst düzeyde olduğunu hepimize gösterdi.

MEDEL’İ KENARDA UNUTTU

Tosic’in 5. dakikada gördüğü kartla oyunda el bombası gibi dolaşırken Şenol Güneş’in Medel’i kenarda unutması, Oğuzhan ve Talisca’nın ikinci yarıda da beceriksizliğe devam etmeleri ve buna rağmen sahada kalmaları ve daha da önemlisi geçen yılın çok gerisinde olduğu açıkça gözüken Karabük’e karşı çift forvete dönmemesi anlaşılır gibi değildi. Babel, Oğuzhan’ın tek pasını ustaca değerlendirip golü atarak, Fabri de hep yediği yerden bu sefer kurtararak takımı ipten aldılar. Farklı bitecek bir maç puan kaybı ile bitseydi gerçekten çok yazık olacaktı.

Karar Gazetesi, 10.09.2017

Çocuklar ne yapsın?

Türkiye günlerdir eğitimin sorunlarını tartışıyor fakat dönüp de çocuklara “Siz ne istiyorsunuz?” diye soran yok.

Halbuki yıllardır yapılan yanlışların ceremesini hep çocuklar çekiyor. Her şeyi sınavlara bağlayıp, üç beş iyi okula girebilmek için milyonlarca öğrenciyi yarıştırıp, yapabileceklerinden fazlasını bekledik. Umarız yeni sistemle bu açmaza son verilir.

İlgilenenler bilir, yıllar önce öğrencilerin ders yükünü ve yoğun müfredatı azaltacağız diye yola çıkanlar ilk ve orta kademede ders saati sayısını 5-6’dan 6-7 saate, lisede ise 8 saate çıkardılar. İlk ve orta kademe öğrencileri haftanın 30-31 saatini, lise öğrencileri ise tam 40 saatini ağır işçi gibi okulda geçiriyor. Okulların çoğu bırakın doğru düzgün bir sosyal etkinlik alanını kantini bile olmayan yarı açık cezaevleri gibi. Kendilerine dayatılan onlarca farklı ders de cabası.

***

Öğrencilere enerjilerini harcayıp, deşarj olabilecekleri hiçbir hareket alanı bırakmazken, her öğretmen de haklı olarak kendi dersini önemsediği için çocuklara bir şeyler verebilmek çabası içinde yüklendikçe yükleniyor, ancak kapasite belli.

Tüm öğrencilere seviye ve ilgi alanı demeden aynı müfredatı ve seviyeyi dayattığımız ve Fen Lisesi öğrencilerinden beklenecek performansı hepsinden beklediğimiz için de büyük bir motivasyon kaybı oluşuyor. Ancak, bir yandan çok şey bekler gibi yaparken diğer yandan ise başarısızlığı ödüllendiriyoruz. Öğrenciler okulda kendilerini bulamadığı için de çareyi okulu sosyal bir mekân gibi kullanmakta buluyor; dersler ise 40’ar dakikalık zorunlu aralara dönüşüyor.

Bugün ortaokul ve liselerde 4 işlemi dahi yap(a)mayan çocuklarımız var. Aslında bu çocuklar dört işlemi yapamıyor değil; değerli bir matematik öğretmenimizin dediği gibi “öğrenciler başarısızlığa o denli alışmışlar ki yapamayacağından değil yapamayacağını düşündüğü için teslim olmuş durumda ve biz bu çocuklara yüksek matematik öğretmeye kalkıyoruz.”

Diğer derslerde de durum çok farklı değil. Bir zamanlar Amerika’daki öğrencilerin dünya haritasında ülkelerini gösteremediklerini söyleyerek güya dalga geçerdik, şimdi biz de o hale geldik. Okuduğunu, dinlediğini anlamakta zorlanan, her şeyi dört ya da beş şık penceresinden bakmaya alıştırdığımız çocuklardan edebiyat, tarih, coğrafya vb. derslerden başarılı olmalarını bekliyoruz.

Tüm modern dünyada öğrenciler başarılı yönleri ile desteklenip, geliştirilmeye çalışılırken biz ise başarısız gördüğümüz alanlarda zorluyoruz. Sonuç; herkese her şeyi öğreteceğiz derken hiçbir şey öğretemiyoruz.

***

Başa dönersek, sınıf geçme sistemi ve bugüne kadarki sınav sistemi sayesinde çocuklarımızda sahte bir başarı duygusu yarattık. Düşünün, bütün okullara sınavla kayıt yapıldığı için iki, üç matematik sorusunu dahi yap(a)mayan ama sınıf geçen ve güya sınavda başarılı olduğu için bir okula yerleşen çocuklarımız da kendilerini başarılı görüyor.

Okuldaki başarının sahte bir başarı olduğunu veliler bildiği için de düne kadar çocuklarının eksikliklerini dershaneler aracılığı ile kapatmaya çalışıyordu. Ancak, dershane ve etüt merkezleri serbest piyasa koşulları hiçe sayılarak hükümet tarafından çalışamaz hale getirildi. Şimdi de bu eksikliği gidermek adına okullarımızda yetiştirme kursu adı altında dershanecilik yapıyoruz. Çocuklar zaten zamanlarının çoğunu okullarda geçirirken bir de bu kurslar için gelmelerini istiyoruz.

Ve maalesef en iyi okullarımızda bile öğrenciler bu kursları evden ve okuldan uzaklaşmak için bir araç olarak kullanıyor. Bu sebeple de beklenen verim alınamıyor. MEB yetkilileri okul çıkışlarında biraz şöyle sokakları, kafeleri vb. yerleri takip etseler ne demek istediğimi eminim anlayacaklardır.

Sayın Milli Eğitim Bakanımız İsmet Yılmaz ve değerli müsteşarı Yusuf Tekin’den özellikle rica ediyorum; çocuklarımızı saatlerce dört duvar arasına hapseden yoğun ders saatlerinden kurtaracak ve ders saatleri dışında da nefes alacak zaman bırakacak bir düzenleme yapalım ki okula severek gelmeleri için bir sebepleri olsun.

Karar Gazetesi, 01.11.2017

Güneş çarpması

Şenol Güneş’in rotasyonu yine herkesi şaşırttı. Gençlerbirliği önünde kadroda ciddi değişiklikler vardı ve işler iyi gitmediği taktirde oyunu değiştirebilmek için birden fazla değişiklik yapmak gerekecekti.

Nitekim maçın daha 15 dakikası dolmadan Güneş’in yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu. Hemen ardından da Gençlerbirliği’nin golü geldi.

Kim ne derse desin bence bu kadro yapılanmasının en şanssız ismi Negredo’ydu. Çünkü bugüne kadar takımın asıl hücum gücü ile beraber oynayamadığı için kendini gösterme şansını bulamamıştı. O kadar bahtsızdı ki bir pozisyonda savunmadan top çıkarmaya çalışıyordu.

Bir de bu takımda Talisca gerçeği var… Talisca, oyun içinde sürekliliği olmayan bir oyuncu. Evet, anlık hareketlerle skor bulabiliyor ancak takımı oyunun genelinde 10 kişi bırakıyor. Bir de kadroda bir sürü formsuz  oyuncu olunca Talisca’nın zararı daha da fazlalaşıyor. Oğuzhan, 35’lik Pepe kadar mücadele edemiyor. Lens, Kırkpınar pehlivanlarını andırıyor…

Maçtaki tempoda Beşiktaş’ın skoru değiştirmesini beklemek hayalcilik gibi görünüyordu. Nitekim Güneş ikinci yarıya hamle yaparak başlamak zorunda kaldı. Ama Negredo’ya yazık oldu.
Babel’in oyuna girdikten 2 dakika sonra kırmızı kart görmesi belki de Kartal adına geceyi sonlandımıştı. Artık Beşiktaş için Monaco maçını düşünmek kalmıştı.

KABUL EDİLİR GİBİ DEĞİL

Güneş’e bir hatırlatma yapmak lazım; geçen sezonun ilk yarısı biterken, “Bende de formsuzluk olabilir” demişti. Görünen o ki Güneş gerçekten formsuz. Ve bu durum böyle devam ederse takımı şampiyonluk yarışının çok uzağında kalabilir. Aman dikkat!

Ligde şampiyon olamadıktan sonra gelecek yıl Şampiyonlar Ligi’nde mücadele edilemeyeceğini Güneş’in çok iyi bilmesi gerek. Beşiktaş’ın bu kadar çok yatırım yaptığı bir sezonun fiyaskoyla sonuçlanması gerçekten dengeleri bozar. Bu da herkese zarar getirir.

Hemen belirtelim; taraftarı beraberlik beklerken kalesinde ikinci golü gören Beşiktaş’ın bu denli güçlü bir kadro ile ligde bu kadar zorlanması kabul edilebilir bir durum değil.

Karar Gazetesi, 14.10.2017