Ana Sayfa Blog Sayfa 134

Kartal sefası

Kağıt üstünde iki takım da çıkabilecek en iyi kadrolarla sahaya çıkmıştı ancak Beşiktaş orta sahası daha ilk dakikalarda SOS vermeye başladı. Fenerbahçe daha sakin kalan ve dikkatli oynayan taraftı ve bunun semeresini Beşiktaş savunmasının üst üste yaptığı hataları değerlendirerek Fernandao ile öne geçti. Atiba’nın orta sahada kayıpları oynaması, Babel’in oyunun içine bir türlü girememesi Beşiktaş’ı her dakika geriye götürdü.

Beşiktaş’ın oyunun ilerleyen bölümlerinde oyuna girmesini ise futbolcularının sinir harbine girmeleri önledi. Çakır’ın kararları da buna katkı sundu. Çakır’ın kartlarını ve düdüğünü kafasına göre vermesi ise kendisine hiç ama hiç yakışmadı.

Böylesine önemli bir maç öncesi Oğuzhan’ın midesinin bozulması da oldukça ilginçti, Allah şifa versin.

Beşiktaş’ın ikinci yarı oyunu değiştirebilmesi orta saha direncine bağlı gözüküyor ama Güneş’in bu zayıflığa çözüm bulup bulamayacağı şüpheli. Ve ilk yarının ilginç bir yönü de maçın Love değil de Negredo varmış gibi oynanması idi.

İkinci yarı sürpriz Vida golü ile başlasa da hızlı oyunda Fenerbahçe daha etkili gözüktü. Beşiktaş pozisyonlar bulsa da ikiyi bulmak için bu kadar aceleci davranmaması pek yakışmadı.

Akan oyunda Beşiktaş’ın üstünlüğü zaten kendiliğinden çıkacaktı. Nitekim çıktı da ancak girilen pozisyonlardan gol çıkmaması bir talihsizlikti. Savunmadaki yer değişikliği de takıma olumlu yansıdı.

Güneş Negredo’yu da oyuna alarak tek hedefinin galibiyet olduğunu gösterdi. Fenerbahçe ise tamamen savunmaya çekilerek ‘yakalarsam atarım’ ya da ‘bir puan iyidir’e oynamaya başladı.

Beşiktaş yüklendikçe geride açık vermeye başladı. Fenerbahçe’nin pas kalitesinin düşmesi Beşiktaş lehine oldu. Vagner Love çıkarken, Babel’in çift santrfora kayması Beşiktaş’ın hücum gücünü artırdı derken, Negredo’nun Quaresma’ya adeta ders gibi ‘pas böyle atılır’ diyerek verdiği pas ağlarla buluştu. Bu dakikadan sonra Kartal oyuna iyice ağırlığını koyarken Kocaman son kozunu oynadı ve Valbuena’yı oyuna aldı.

Bayern Münih krizini Beşiktaş aşarken lige de ‘şampiyonluğun en büyük adayı benim’ mesajını vermeyi ihmal etmemiş oldu. İş artık bundan sonra tamamen Güneş’e ve futbolculara kaldı.

Karar Gazetesi, 26.02.2017

TV starı Talisca!

Endüstriyel futbol, futbolu basit bir oyun olmaktan çıkarttığı için futbolun sahada yazılan hikayesi ile buzlu camın üstündeki hikayesi farklılaşıyor.

Talisca da ekranlarda taraflı tarafsız pek çok kişiye büyük keyif veren bir yıldız. İzleyicisinden yorumcusuna maçların kader “an”ların kahramanı. Üç-beş dakikalık özetlerin yakışıklı jönü! Skor ışıltılı ve tabelada da Talisca yazdığında sahada olan bitenin de gerçek kahramanların da bir önemi yok.

Şampiyonlar Ligindeki Leipzig maçında Talisca golü atana kadar en az 5 tane öldürücü top kaybı yapmış ve rakip bunları değerlendirememişti. Talisca, tribünlerin tepkisini iliklerine kadar hissettiği için de golü bulduğunda gözyaşlarını tutamamıştı. Ya ekran başındakiler?

Bu farktan dolayı TV başındaki yorumcu da seyirci de gol atamayan (?) Negredo oyundan alınırken stat yıkılırken, Talisca’nın alınmasına tepkisizliğini hiçbir zaman anlamayacak. Çünkü tribünlerdeki taraftar sahada gerçekte ne olup bittiğini herkesten çok daha iyi görüyor ve anlıyor.

Yıllar önce Batuhan Karadeniz, Galatasaray maçında boş pozisyondaki arkadaşına topu vermeyerek Beşiktaş’ı şampiyonluktan ettiğinde kendisini “Kral yapmayacaksın, Kral olacaksın!” diyerek savunmuştu. Bugün ise Talisca’nın adı Batuhan olmadığı için adına övgüler diziliyor.

Talisca’nın sözleşmesinde (sanırım) “sakat ve cezalı olmadıkça ilk 11 oynar” maddesi yazdığı için Şenol Güneş’te ona katlanıyor. Oğuzhan ve Tolgay gibi Türkiye’nin en iyi iki orta sahası Talisca’nın yükünü taşıyamadıkları için yokları oynuyormuş kimin umrunda.

Alper Ulusoy, belki de Talisca’sız Beşiktaş’ın asıl gücünü görmesi için büyük bir iyilik yaptı, farkında olmadan.

Tabii ki Pepe’nin boşluğunu doldurabilmek şartı ile…

Karar Gazetesi, 24.02.2018

Önemsiz konularda da milli mutabakat gerek!

Toplum olarak çoğu kez dünyayı kurtarmayı üstümüze vazife bildiğimiz için nedense basit işleri yapmaya gelince şaşırıyoruz.

Halbuki dünyaya ayar verebilmek için basit gibi gördüğümüz şeyleri de yapmak ve de sorunlarımızı da çözmemiz gerekli.

Korkmayın; insan hakları, demokrasi özgürlük vs. demeyeceğim. Daha basit mevzuları kastediyorum.

Örneğin ulaşım. 21. yy.’dayız ve biz hala dünyanın en pahalı taşıma sistemi olan karayolu taşımacılığını kullanıyoruz ve demiryolu taşımacılığında ise geriyiz. Demiryolu hatlarımızla yurdun dört bir yanını birbirine bağlayabilmiş olsaydık eminim küçüklü büyüklü tüm yatırımların İstanbul ve Marmara çevresine yığılmasını ve büyük göç hareketlerini engellemiş olabilirdik.

Osmanlı’dan miras 4136 km demiryolu hattı kalmış; Cumhuriyet ise bunu 2016 yılı itibariyle 12532 km’ye çıkarmış ve bunun 1213 km’si hızlı tren hattı.

Halbuki yüzölçümleri bizden daha küçük olan Almanya, Fransa, Avusturya gibi ülkelerin 30 bin km’den, İtalyan’ın 17 bin km’den, Japonya’nın ise 20 bin km’den fazla demiryolu hattı var. Gelişmiş tüm ülkelerde yük ve insan taşımacılığın asıl yükünü demiryolları çekiyor.

Bizde ise demiryolu taşımacılığı tek parti döneminden sonra milli bir mesele olamadı. Karayoluna verdiğimiz önemin onda birini bile demiryollarından esirgedik. Halbuki iktidarıyla, muhalefetiyle tüm siyasal partilerimizin temel mutabakat noktalarından birisi olması gereken bir konu.

Bugün tarladaki domates kuruşla satılırken pazarda nasıl olup da 5-6 TL’yi bulduğunu bu yüzden idrak edemiyoruz.

***

Domates demişken tarım, hayvancılık ve ormancılık gibi konularda da milli mutabakat gerekiyor. Tarımda çalışan nüfusumuz hala gelişmiş ülkeler ortalamasının çok çok üstünde ancak verimlilikte bir Portekiz, bir Hollanda etmiyoruz.

Avrupa’nın 150-200 yıl önce çözdüğü tarım toprakları ve ormanların korunması sorununu biz daha yeni yeni kavramış durumdayız. Ama hala tarım arazileri, ormanlık alanlarımız sanayi ve konut imarına açılmaya devam ediyor.

Bugün çeşitli sebeplerle binlerce hektar verimli tarım arazimiz atıl durumda. Kimi çok küçüldüğü, kimi ulaşım ağlarına uzak olduğu kimi de sahiplerinin isteksizliği yüzünden.

Bu atıl vaziyetteki topraklar yüzünden “kendi kendine yeten” ülke olma iddiasından “tahıl ve et ithal eden ülkeler” sınıfına girdik.

Ve dahası tüm dünyada gıda fiyatları düşerken bizde yükseliyor. Aynı kötü gidişat hayvancılık ve ormancılık için de geçerli.

Peki, bu konularda kısa vadede çözüm üretilebilir mi?

İnsanlarımızdan zorla köye döndüremeyeceğimize göre doğru ve anlamlı projeler geliştirilmeli. Ve işin özünde atıl arazi, mera ve ormanların verimli kullanımını sağlayacak yöntemlerin üretilmesi gerekiyor.

Çünkü küçük çiftçilik-hayvancılığın maliyeti çok yüksek. Halbuki aynı emek, araç ve maliyetle bir çiftçi çok daha büyük alanları daha karlı bir şekilde işletebilir.

Mülkiyet hakları ile ilgili bir takım sıkıntılar olsa da belki de devletin atıl durumdaki tarım arazilerinin üretime katılmasını sağlayacak bir düzenleme getirmesi gerekiyor. Atıl durumdaki araziler şartları önceden belirlenerek 5-10 yıllık sürelerle girişimcilere kiralanabilir. Ya üreteceksiniz ya da üretene toprağınızı üretim için kiralayacaksınız.

Haksızlıkları önleme adına bu atıl araziler öncelikle o bölgelerdeki çiftçilere verilebilir.

Yine hayvancılık için belli bölgeler belirlenip, Uruguay’da olduğu gibi bu mera ve yaylalar -güvenliği sağlanarak- üreticilerin hayvanlarının iklim koşullarının uygun olduğu dönemlerde serbest yayılıma ya da çobanlar vasıtası kullanıma açılabilir.

Kış geldiğinde de üreticiler hayvanlarını ister satar isterse kendi tesislerinde toplar. Böylece meraların ve yaylaların yağmalanmasının da önüne geçilebilir. Ormancılığa ise yer kalmadı…

Bu tür uygulamalarla hem tarım ve hayvancılıktaki gerileme önlenmiş olur hem de tarım ve hayvancılığa dayalı sanayinin büyümesi sağlanmış olur. Bu büyüme de doğal olarak beraberinde sürdürülebilir bir kalkınma hamlesini tetikleyecektir.

Millilik ve yerlilik tartışmalarının bolca yaparken biraz da bu ve benzeri önemsiz konulara da kafa yorulmalı. Çünkü bu ülkenin temeline koyacağımız her tuğla bizi büyütecektir.

Karar Gazetesi, 21.02.2018

Muhalefetin aczi!

Demokratik teamüllerin yerleştiği ülkelerde muhalefet partilerinin eli siyaseten iktidar partisine oranla daha rahattır. Çünkü, iktidar partileri iktidarda olmanın etkisi ile hem mental bir yorgunluk yaşar hem de icranın başı olarak yaşanan sorunlardan birinci derecede sorumlu oldukları için yıpranırlar.

Muhalefet ise hem muhalefette olmanın konforu hem de ‘sırtlarında da yumurta küfesi taşımadıkları’ için hükümetleri rahatlıkla eleştirebilir.

Ancak, muhalefetin bu konumun hakkını verebilmesi ve iktidarı rahatsız edebilmesinin olmazsa olmaz şartı DOĞRU-HAKLI-İLKELİ olmaktan geçer. Ortaya atılan iddialar kolaylıkla YALAN-YANLIŞ-İFTİRA olarak itham edilerek savuşturulamamalı ve toplum nezdinde de bu iddialar ÇİFTE SATANDART-KEYFİLİK hissi uyandırmamalıdır.

Elbette ki iktidarlar da muhalefetin iddialarını boşa çıkaracak her yolu deneyecektir.

Muhalefet partilerinin iddiaları ile seçmenlerin tamamının ikna edilebileceğini düşünmek de doğru değildir.

Bugün demokratik ülkelerin hepsinde partilerin kökleşmiş ve hemen her şart altında partisine sadık seçmenleri var. Bu nedenle muhalefetin hedefi bu kemikleşmiş kitleden ziyade yüzer oy dediğimiz partizanlaşmamış seçmenlerdir.

İşte burada doğruluk, haklılık, ilkelilik ön plana çıkar. Eğer siz olaylara bu çerçevede ve çifte standarda düşmeden yaklaştığınıza dair seçmeni ikna edebilirseniz başarılı olma ihtimaliniz de o derece artar.

Ülkemizdeki oy verme alışkanlıkları üç aşağı beş yukarı biliniyor. Muhafazakâr oy tabanı yüzde 50 civarında iken Sol-Kemalist çizgi yüzde 30 ve milliyetçi partilerde en fazla yüzde 20’lik (MHP ve HDP) bir potansiyele sahiptir. Bu dağılıma rağmen partilerin içinde farklı oranlarda olmakla birlikte genel kitle içinde –bu şahsi tespitim- yüzde 10-15’lik bir yüzer oy var. Ve yine kanaatimce iktidarın kim olacağına ve seçim sonuçlarının nihai şekline de bu kesim karar veriyor.

Ve bu kesimi etkilemenin yolu da bir partinin kendi tabanını etkilemesi gibi olmamakta.

Bu yüzer oylar çok farklı sebeplerle oy tercihlerini değiştirebiliyor. Sanırım bunlara girmeye gerek yok. Geçen yıllardaki seçimler hatırlandığında ne demek istediğim anlaşılabilir. Ak Parti’nin kazandığı hemen her seçimde bu kitle nasıl başat rol oynamışsa 15 Haziran seçimlerinde de rol oynamıştı.

Ve önümüzdeki yıllarda da seçim kazanmanın tek yolu bu kitleyi doğru etkilemekten geçiyor.

***

2019 seçimlerine start verildiği bugünlerde seçimin bir tarafı belli: Ak Parti-MHP-BBP koalisyonu.

Henüz karşısında nasıl bir ittifak ya da kimlerin çıkacağı ise belli değil.

Koalisyonları kaldıracağı iddia edilen bir sistem ironik bir şekilde daha ilk hamlede Türkiye’yi koalisyonlara mahkum etmiş durumda. (Bunun kaçınılmaz olduğunu yazmıştım.)

Görünen o ki AK Parti-MHP koalisyonunun oyu kağıt üstünde yüzde 50’yi geçse de sandıkta işi o kadar kolay değil. Çünkü iki partinin de seçmeni olmakla birlikte oy verme gerekçeleri farklı olan bir kitle var ve bu kitlenin varlığı sebebi ile ortak adayın yüzde 50’yi geçmesi garanti değil.

Bu koalisyonun büyük şansı karşısındaki muhalefetin yukarıda saydığımız muhalefetin asıl gücünü oluşturan özelliklerin çoğuna sahip olamamasında yatıyor. Muhalefet partilerinin (MHP artık iktidar partisi durumunda) ciddi anlamda İNANDIRICILIK sorunları ve ilkesellikten uzak bir tutumları var.

Muhalefetin, iktidarın ve Erdoğan’ın yıprandığı bir süreçte dahi bu yüzergezer oyları cezbedecek bir siyaset üretememesi oldukça yazık. Çünkü bu durum sadece muhalefete değil iktidara da zarar vermekte ve hatalarını görüp, düzeltmesini güçleştirmektedir.

***

Türkiye en basitinden eğitimde reform yapmaya çalışıyor ancak muhalefet bu konuda sadece iktidara vurmakla yetiniyor. Halbuki yalnızca eleştirmek değil ortak bir noktada buluşmak da amaç olmalı. Sadece laiklik vurgusu yapılarak eğitimin sorunları çözülemez. Gel gelelim CHP pek çok konuda hala 28 Şubat sendromunu aşabilmiş değil.

Anlaşılan o ki yeni sistemi en hızlı ve en çabuk kavrayan MHP ve Bahçeli oldu. CHP ve bir kısım AK Partili ise hâlâ seçim sisteminin değiştiğinden habersiz görünüyor.

Böyle muhalefet düşman başına…

Karar Gazetesi, 31.01.2018

Okullları kapatalım gitsin!

Çorlu’da bir meslek lisesinde yaşananlardan sonra herkes meşrebine göre bir tepki verdi. Bu tepkileri burada yazmaya gerek yok.

Şu çok açık ki eğitimde artık kral çıplak ve öyle ağzımızı doldura doldura reform meform deme dönemi de geçti. Acilen eyleme geçmek gerekiyor.

Yaşı kırkın üzerinde olanlar eğitimci bir aileden gelmiyorlarsa muhtemelen olan biten karşısında şaşkınlığa uğramıştır. Bu yaş grubunun okul ve öğretmen anılarının şimdiki çocukların anılarına benzemediği kesin.

Elbette dün de okulu, öğretmeni hiçe sayan, çıldırtan öğrenciler vardı ama o öğrencilerin bile mutlaka korktuğu, çekindiği öğretmenleri ya da bir yerler olurdu.

Israrla yazıp çiziyorum; işin teorik kısmı çöktü, pratiğe bakmak lazım. Kusura bakmasınlar ama bu iş üniversite hocaları ile de çözülecek bir mesele değil.

Akademisyenlerin durumu teori ile pratik arasına sıkışmış Marksistlere benziyor.

***

Eğitim fakültelerinde öğretmenlik adına öğretilenlerin çoğunun sınıfta bir karşılığı yok, öğretmen adayları çoğu şeyi el yordamı ile öğreniyor.

Şanslı olanlar nispeten eğitim kalitesinin(?) yüksek olduğu değil; tabii ki kökleşmiş iyi kötü bir seviye yakalamış okullara düşenler oluyor.

Geçen yıllarda MEB’in öğretmenlere getirmek istediği ancak sonradan vazgeçtiği rotasyon uygulaması bir an için çok sayıda öğretmenin yer değiştirmesine sebep olmuştu.

Bu sirkülasyonda bizzat şahit olduğum bir durum okullar arasındaki farkı anlatmak için sanırım güzel bir örnek olur: Bu yer değişiklikleri sırasında -adı bende kalsın- X Lisesinden bir bayan öğretmenin tayini bulunduğu ilçenin sıralamadaki en iyi ikinci okuluna çıkar. X okulunda iken çoğu kez mutsuz ve bir an önce emekliliğinin gelmesini bekleyen öğretmenimiz ile tayininin üzerinden aşağı yukarı altı ay sonra tekrar karşılaştığımda çok şaşırmıştım. Öğretmenimizin yüzüne renk gelmiş ve etrafına mutluluk saçıyordu. Selamlaştıktan sonra “Öğretmenim maşallah değişiklik yaramış?” dediğimde “Şenol Bey, yıllar sonra ilk kez öğretmen olduğumu anladım ve ders anlatmaktan zevk aldım. Şimdi okula isteyerek koşa koşa gidiyorum.” demişti.

TEOG tartışmaları sırasında eğitim bilimci Dr. Özgür Bolat verdiği bir röportajda “okullar bilişsel beceri üstüne kurulu. Biliyor musunuz aslında çocukların yüzde 50’si okula gitmemeli.” demişti. Eksik bile söylemiş diploma zorunluluğu olmasa pek çok genç farklı mecralarda kendi kaderlerini çizer ve hayatta da daha başarılı olabilirlerdi.

Bolat çok önemli tespitlerde bulunmasına rağmen her ne hikmetse okullarda öğretmenlerin otoritesinin eskisi gibi devam ettiğini sanıyor. Halbuki öğretmenlik ile bekçilik arasında nitelik bakımından çok az fark var bugün hatta bekçilik daha rahat! Devletimiz pek çok okula ve öğretmene sadece şu görevi vermiş durumda “Bu çocukları sabahtan akşama kadar okulda tut. Tut ki dışarda suça bulaşmasınlar!”

Batı’yı örnek alırken her şeyi yarım yaptığımız gibi eğitimde de yarımız. Batı çok farklı gerekçelerle gençlerin bir kısmının bazı alanlarda uzmanlaşmalarını ileri yaşlara bırakıyor. Biz ise gizli işsiz istihdam ediyoruz. Kağıt üstünde günü kurtarıyoruz ama ya yarınlar?

Akademik eğitimden çok mesleki eğitime yönelmesi gereken milyonlar lise ve üniversite sıralarında ömür tüketiyor. Biz bu eğitimi uzatma işini Batı gibi kaliteli yapamadığımız için de elinde diploması olan ama hiç bir vasfı olmayan milyonlarca gencin geleceklerini karartıyoruz.

***

Bunlar eskilerin deyimi ile daha iyi günlerimiz; çok uzak değil yakın bir gelecekte bu mutsuz ve umutsuz kitleler hepimizin başını çok ciddi şekilde ağrıtacak.

Önlem alınamaz mı? Alınır ama kısır siyasi çekişmelerden bir türlü çıkamıyoruz ki!

Sınıftaki öğrencilere kazandırdığımız(?) ahlaki değerlere ise daha sıra gelmedi. Gençlerin her türlüsünü yetiştirdik; Atatürkçü, Milliyetçi, Çağdaş, Dindar ama gelin görün ki temel ahlaki değerlere sahip bir nesil yetiştiremedik.

Kimseyi suçlamayalım, bu ürün hepimizin. Bu hali ile liselerin çoğunu kapatsak emin olun ülkeye de çocuklara da daha az zarar veririz…

Karar Gazetesi, 14.02.2018

Şu tatil bitsin artık!

Okulların ara tatile girmesi ile sinirleri yeterince gerilmiş olan öğrenciler ve öğretmenler biraz olsun rahatladı. Artık ebeveynlerin iki haftalık imtihanı başladı ve eminim daha 5 gün olmadan pek çok veli okulların açılmasını -çocuklar ve gençlerle baş etmek güç olduğu için- dört gözle bekliyor.

Halbuki öğretmenler yıl boyu onlarca birbirinden farklı çocuk-gençle baş başa.

***

Okulların her kademesinin kendine göre farklılıkları var. Veliler ilk ve ortaokulda okul ile daha çok içli dışlı iken genelde lisede aradan çekilirler ve iş daha çok çocuklara kalır. İlk ve ortaokulda veliler veli toplantılarına genelde katılırken iş liseye gelince çoğunlukla oralı olmazlar.

Gerçi bu teknoloji çağında çocuğun okulla ilgili hemen her bilgisi anında internet üzerinden iletildiği için veli toplantılarının eskisi gibi bir önemi kalmadı.

Geçmişte pek çok öğretmen notları öğrenciye okumak yerine ailelere bildirmeyi tercih ederdi. Bu nedenle ebeveynler -bir kısmı öğrencilerin zoruyla- bu toplantılara merakla katılırdı.

Ama değişmeyen şey nedense dün de bugün de başarısız ve okulda sürekli problem çıkaran öğrenci velilerinin okula kolay kolay uğramaması.

***

Velilerin okulla ilişkileri de sosyo-kültürel-ekonomik şartlara göre değişim gösterebiliyor. Bazı veliler çok fazla okulun içinde iken bazıları ise hemen hiç görünmez. Tabii ki bu durum zaman zaman trajikomik hikayelere de yol açar.

Bir okulumuzda BEP’li (yaş olarak değilse de zihni gelişimi arkadaşlarının gerisinde) bir öğrenci kaynaştırmalı olarak eğitim alıyor. Velisi ise neredeyse her hafta okula gelerek okul idaresi ve öğretmenleri sürekli taciz ediyor. Neden? Karı-koca bir şirkette üst düzey yönetici olan bu çift çocukları BEP’li olmasına rağmen çocuklarının en az diğerleri kadar başarılı olmasını istiyor.

Peki, bu mümkün mü? Kimin umurunda…

Okulla çok içli dışlı olan bir velinin öğrencisi öğretmeni delirtince öğretmen öğrenciyi biraz sert bir şekilde paylar. Öğretmen duruma çok üzülür ve gerilir çünkü velinin ertesi gün okula damlaması kesindir. Ve beklenildiği gibi veli okula koşarak gelir ama öğretmen bu kez hazırlıklıdır. Veli kapıyı çalıp içeri girer girmez öğretmen “Geldiğiniz çok iyi oldu lütfen beş dakika benim yerime sınıfa bakabilir misiniz?” der ve sınıfı veliye bırakır. Sinirleri gergin öğretmen dışarı çıkıp bir süre oyalandıktan sonra sınıfa döner. Veli için 15 dakikalık sınıf macerası yetmiştir, öfkeyle okulun yolunu tutan veli öğretmene sabır dileyerek okuldan ayrılır.

Okulda bir öğrenci rahatsızlanır, öğretmeni öğrenciyi en yakın hastaneye götürüp tedavi ettirir ve evine götürür. Doktorun yazdığı reçeteyi de veliye uzatır. Veli “Hocam, görüyorsunuz inşaatımız (3. katı çıkıyorlar) var, keşke ilaçları da alsaydınız!” diye serzenişte bulunur kirada oturan öğretmene.

Kız-erkek yatılı bölge okullarında öğrencilere mont-ayakkabı gibi ihtiyaçlar okula gelen yardımlardan karşılanır. Ne hikmetse okul tarafından verilen bu eşyaların çoğu her köye gidiş gelişte yok olur. Öğrencilere neden montunuz-ayakkabınız yok denildiğinde “Öğretmenim annem-babam dedi ki öğretmenlerin sana yenisini alır.”

Okulda sürekli arkadaşları ile kavga çıkaran bir öğrencinin velisi okula davet edilir. Veli yanında üç adamla külhanbeyi gibi müdür yardımcısının odasına girer ve kendisini tanıtmadan “Buyurun beni istetmişsiniz! Bir durum mu var?” der.

***

Okulların son haftaları öğrenciler için müthiş bir not trafiği ile geçer. Pek çok öğrenci öğretmen öğretmen “Hocam belge almam için ya da geçmem için X puan lazım.” diye dolaşırken bir bakmışsınız neredeyse bütün okul belge almış olur.

E-okul’da not çizelgelerindeki performans notlarını elinizle kapattığınızda öğrencilerin yarısından fazlasının en az birkaç dersten başarısız, sınav notlarını kapattığınızda ise tüm derslerden fazlasıyla başarılı olduklarını görürsünüz.

Keşke öğrenciler son haftalardaki not istemek için harcadıkları enerjiyi derslerinde başarılı olmak için harcasalar emin olun öğretmenlere hiç ihtiyaç duymadan istedikleri belgeleri zaten kendileri alacak.

Tüm öğrencilere iyi tatiller…

Karar Gazetesi, 24.01.2018

Taşerona ölüm!

AK Parti, iktidarının ilk yıllarında yıllardır yapılamayanı yapmış ve KİT’lerin büyük bir kısmını tasfiye etmişti. Devletin ekonomideki rolünü azaltmak için Kemal Derviş’in açtığı yol koalisyon partilerini baraj altına iterken, atılan adımlar kısa sürede ekonomik bir başarı hikayesine dönüşerek AK Parti hanesine yazıldı.

AK Parti, bunun da ötesine geçerek yıllardır Sosyal Demokratların hayalini kurduğu sosyal devlet anlayışını hayatımıza sokarken; sağlık sisteminden sosyal yardımlara pek çok konuda halkı rahatlattı. Dahası merkezin dışına itilmiş sünni-muhafazakâr çevreler hızla merkeze taşındı.

Ekonomik gelişme ve AB reformlarının itici gücü ile yabancı sermayenin Türkiye’ye akması vb. gelişmeler hep itici bir güç olarak AK Parti’nin yanı başında durdu.

Ancak üzülerek söylemek gerekir ki AK Parti kendisini zirveye taşıyan tüm bu faktörlere rağmen uzun süredir bazı konularda fazlasıyla popülizme teslim olmuş durumda ve maalesef bu politikalar yeterince tartışılmıyor.

***

Kılıçdaroğlu’nu SSK’yı batırmakla suçlarken SSK’yı batıran siyasi popülizm bugün unutulmuş durumda.

Seçim kazanmak adına Demirel’in emeklilik yaşını 1992’de 39’a kadar düşürmesi zaten sürekli açık veren sistemin batmasına ve memleketin genç emeklilerle dolup taşmasına yol açmıştı. Batan sistemi kurtarabilmek için emeklilik yaşı bugün 55’in de üstüne 65 yaşlarına kadar yükseltilmek zorunda kalındı.

***

Ve maalesef şu anda hükümet bazı alanlarda geçmişte izlediği başarılı politikaların tersine bir yol izlemekte. Bunlardan birisi de taşeronluk sistemi.

AK Parti döneminde verimli ve işler hale gelen bu sistem sanki kölelik sistemiymiş gibi ötekileştirilerek yine AK Parti eliyle yok edilmeye çalışılıyor.

Taşeronluk sistemine neden ihtiyaç duyulmuştu? Hatırlayan yok.

Devlet tekelindeki pek çok hizmet gereken verim ve kaliteden yoksundu. Daha kötüsü devlet kadrolu işçilerini hem çalıştırmaktan acizdi hem de bir kişinin yapacağı işin başına beş-on kişi koyarak halkın vergileri adeta arpalık gibi dağıtılıyordu…

Halbuki taşeron şirketler pek çok alanda işini bilen uzman kadrolar oluşturarak dün çok büyük paralar ve daha çok adamla yapılamayan işleri hem devlet hem de özel sektördeki alıcıları için çok daha hızlı, kaliteli ve verimli bir şekilde yapabilmektedir. Böylece gerek devletin ve de gerekse özel sektörün enerjisini gereksiz yere harcamamasını sağlamaktadır.

Örneğin bir inşaat firması onlarca kamyon almak ve şoför istihdam etmek zorunda kalmamakta; okullar da adam gibi temizlenebilmektedir.

Taşeronluk sistemindeki aksaklıklar çalışanlarının bir kısmını devlette istihdam ederek çözmek yerine bu firmalarda çalışanların çalışma şartları, ekonomik ve sosyal haklarının daha insancıl hale getirilmesi için adımlar atılması gerekmez miydi?

Bugün aynı taşeron firmaya çalışan ama hasbelkader devlet yerine özel sektör firmalarında çalışan binlerce insana yapılan büyük bir haksızlık değil mi?

Kadro bir haksa, o insanların suçu ne?

Ve tek kalemde yüzbinlerce insanın kamu muhasebesine dahil edilmesinin gerçek vergi mükelleflerine maliyeti acaba hiç düşünüldü mü?

Bugün için pek çok insan mutlu olacak ya sonrası?

Ve üzülerek görüyoruz ki sendikalar geçmişteki Erken Emeklilik Yasası’nda olduğu gibi yine büyük bir aymazlık içinde ve hadi daha fazlası diye bastırıyor. Geçmişte balıklama atladıkları sistem gelecek nesillere, sendikaların deyimiyle “mezarda emeklilik” olarak dönmüştü.

Şimdi de devletin ve de özel sektörün verimliliğini arttıran bir sistem yerini tekrardan verimsizliği denenmiş bir sisteme evriltilmekte.

Taşeron şirketlerin ellerindeki sermaye, mal, bilgi ve beceri birikimini ıslah etmek yerine batırmayı tercih etmek “Büyük Türkiye” hayalinin neresinde duruyor gerçekten merak ediyorum.

Hani gençlere devleti değil de özel sektörü ve girişimciliği salık veriyorduk. Bu isteği bu şekilde mi gençlere aşılayacağız?

Yazık ki seçim ekonomisine AK Parti ve MHP işbirliği ile çok erken girdik ve bunun maliyetinin sanılandan da fazla olacağını görmek için dahi olmaya gerek yok.

NOT: Kendime ait taşeron bir şirketim yok ve bu yazıdan dolayı başta kardeşim olmak üzere pek çok eş ve dostum da bana fazlasıyla kızacaktır. Bilginize.

Karar Gazetesi, 17.01.2018

Facebook’un hatırlattıkları

Sosyal medyanın kullanıcıları üzerindeki olumlu etkisi kadar olumsuz etkisinin –hatta daha fazla- olduğu kaçınılmaz bir gerçek. Sınırları doğru çizilmediğinde psikolojik olarak insanları yıkıma kadar götürebiliyor.

Pek çok insan kanlı, canlı dostları, arkadaşları ve aileleri ile sohbet etmek, iletişim kurmak yerine Facebook, Twitter, İnstagram vb. sosyal ağlar içinde kaybolup gidebiliyor.

Yazılan bir notun, çekilen bir resmin, paylaşılan bir özdeyişin, yapılan bir değerlendirmenin ne kadar beğenilip, paylaşıldığı ve yorumlandığı üzerinden sahte bir mutluluk devşirme alanı.

Ve daha kötüsü yakından tanıdığımız pek çok insanın bu alanlarda şizofrenik bir kimlik taşımaları.

Gündelik hayatlarında karınca incitmez tipler sosyal medyanın cazibesine kapılıp klavye silahşorlarına dönüşüp sağı solu dağıtabildikleri gibi hayatına sevginin doğru düzgün uğramadığı kibir kalesi tiplerin de börtü böcek sever olup, empati krallarına dönüşebildikleri bir mecra.

Hepimizin içinde açığa çıkmayı bekleyen bir “Dr. Jekyyl ve Ms. Hyde” hikayesi var.

Bizim gibi televizyon çağında doğanların hayallerinin bile çok ötesinde bir durum.

***

Sosyal medya derken, Facebook’un bir özelliği beni buralara kadar getirdi.

Facebook, kullanıcılarına zaman zaman geçmişte yaptıkları paylaşımları hatırlatıyor. Bu hatırlatmaların bir kısmı sizi gülümsetse de bazıları geçmişinizden ansızın çıkıp gelen ziyaretçiler gibi hiç de öyle olmayabiliyor.

Bu hatırlatmalar bazen insanı bir iç hesaplaşmaya ya da olan bitenleri yeniden değerlendirmeye itebiliyor.

Kim bilir belki de Facebook, amacı öyle olmasa da farkında olmadan bizi kendimizle ve geçmişimizle yüzleştiriyor. Dün nerede durduğumuz ve bugün hangi noktaya geldiğimiz…

Bu nedenle hepimiz arada bir geçmişimize dönüp bir çeşit iç muhasebe yapabilsek pek çok hatalarımızı tekrarlamamak, eksikliklerimiz düzeltmek için hepimize bir şans doğabilir.

***

Birkaç gün önce Facebook bana da geçmişteki bir paylaşımımı hatırlattı. Paylaşımım bana kaybettiğimiz bazı değerleri hatırlatıp, bunlar üzerinde düşünürken sonunun nereye gideceğini bilemediğim bu yazıya başlattı.

Yedi yıl önce aşağıdaki kıssayı paylaşmışım:

“İmam Cafer Buyruğunda şöyle yazar:
“Hz. İmam Zeynel Abidin’i melun Yezit zindana koyunca ağladı. Muhipleri dediler ki: “Ya İmam niçin ağlarsın”
Hazreti İmam: “Dünyada bu hali kesbettik. Dünyada böyle olunca acaba ahirette halimiz neye varır.” dedi.
Muhipleri dediler ki “Ya İmam, Muhammed Ali deden olunca sen niye korkarsın?”
İmam dedi ki: “Kabire varınca dedemi sual etmek hacet değil. Kimin oğlusun deseler Hz. İmam Hüseyin’in oğluyum desem ol bana yeterdi. Amma atamı, dedemi sual etmezler. Ancak amelden sual ederler. Ne bahtlı şol kula ki defterinde yanlış bulunmaya. Vay şol kula ki defterinde yanlış buluna.”

Bu kıssa nedense bana Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir konuşmasını hatırlattı:

“Aklıma rahmetli babama sorduğum bir soru geldi. Bir gün babama sordum; ’Biz Laz mıyız, Türk müyüz?’ dedim. Babam dedi ki, ’Oğlum büyük dedem Mollaymış, ona sordum ’Dede biz Laz mıyız, Türk müyüz?’ Büyük dedem de babama şu cevabı vermiş: ’Torunum, yarın öleceğuk, Allah bize Men Rabbüke, Ve men nebiyyüke, Ve ma dinüke sorularını soracak. Ve ma kavmüke diye bir soru sormayacak. Sana sordukları zaman, ’Elhamdülillah Müslümanım’ de geç’ demiş.”

Elhamdülillah çok şükür.

Ancak yapılacak o kadar çok işimiz var ki. İnancımızda şüphe yok ancak bugün fakirlik, kan ve gözyaşı hakimse coğrafyalarımıza dış mihrakları geçip kendimizi de teraziye koymamız gerekiyor.

Ne demişti Bilge Kral Aliya Izzetbegoviç: “Hakiki vatansever, vatanını diğerlerine üstün tutan değil, vatanının söz konusu övgüye mazhar olmasını sağlayacak şekilde hareket edendir. Bu kişi, övgü ve ihtişamdan ziyade vatanının değer ve saygınlığına riayet eder.

Sanırım bu işe şu sözünün gereğini yaparak başlamak lazım:

Ben olsam Müslüman Doğu’daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım.

Karar Gazetesi, 10.01.2018

Büyük Türkiye için…

Kafamızdaki devlet imajı farklı olsa da sağdan sola hepimizin büyük devlet olabilme beklentisi var, ancak iş icraata geldiğinde tıkanıyoruz. Ya büyük devlet olmanın gereklerini anlamıyoruz ya da anlasak da bunları yapacak cesaretimiz yok.

İkinci Dünya savaşı sonrası oluşan konjonktürde kendimizi başka güçlerin tekeline bıraktığımız için, ne zaman bize çizilen yoldan sapmaya kalksak ya darbelere maruz kalmışız ya da daha derin komplolarla içinden çıkamaz hale getirilmişiz.

Hepimiz, ‘Büyük Türkiye’ için öncelikle evimizin içini temizlememiz gerektiğini biliyoruz ancak İttihat Terakki’den beri temizlik denilince aklımıza sadece toplumu tek tipleştirmek geliyor.

Geçmişte bu fikirden vazgeçip gerçek bir çözüm peşine düşen iki siyasimiz oldu. Özal bu yolda şüpheli bir şekilde öldü, Erdoğan’ın başlattığı açılımlar ise nihayete erdirilemedi.

Dün şu oldu, bu oldu diyerek kara kaplı defterleri açmak gibi bir niyetim yok. Zaten kara kaplı defterleri açmaktan bir türlü önümüze bakamıyoruz.

Bizden önce nasıl babalarımız ve dedelerimiz bu kavgayı sürmüşse, bizler de bu kafayla gidecek olursak çocuklarımız da ömürlerini aynı şekilde heba edecekler.

Halbuki birçok umut verici gelişme de var dünden ders alabileceğimiz…

80’li yıllarda Kürtçe konuşulmasının, şarkı ve türkü söylenip dinlenilmesinin bile memleketi böleceğine inanmış ve yanı başımızdaki komşularımızın kendileri olmalarından bile korkmuştuk.

Ne Kürtçe konuşulup, şarkı-türkü söylendiği için memleket bölündü ne de TRT Şeş açıldı diye. Kürt açılımı başladığında da beklenen olmamıştı.

***

Hiç unutmam, 23-24 Nisan gecesi sabahında yakından tanıdığım ve 12 Eylül darbesinin acılarını yaşamış bir büyüğümle karşılaştığımda ağzından çıkan cümleler karşısında çok şaşırmıştım. Evi kolordu merkezinin hemen karşısındaydı ve o gece sabaha kadar uyumadığını “Tankların kışladan çıkıp darbe için yürümelerini” beklediğini söylemişti.

O gün tanklar yürümedi ama yıllar sonra yılan başını kimsenin beklemediği bir yerden 15 Temmuz’da çıkaracaktı.

Kürtlerin temel hak ve özgürlükler noktasında istedikleri kaç hak kaldı? En başında ana dilde eğitim geliyor.

Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki devlet okullarından birkaçını Kürtçe eğitim veren okullara dönüştürüp özel okulların da açılmasına izin verseydik ne olurdu?

Emin olun kimse Kürtçe şarkı söylemenin bir zamanlar yasak olduğunu, Kürtçe radyo-televizyon açılamadığını hatırlamıyorsa bugün de bu tür okulların varlığı tartışma konusu olmaktan çoktan çıkmış olacaktı.

Hani bugünlerde herkes Ahmet Kaya’ya yapılanın çiğliğini paylaşıp duruyor ya!

Eğer bu adımı atma cesaretini gösterebilseydik bugün Kürtlerin çok yoğun yaşadığı bölgelerde bile Kürtçe eğitim veren kurumların tercih oranı sanıldığı kadar yüksek olmayacak ve başlangıçtaki iştiyak zamanla kaybolacaktı.

Çünkü bir süre sonra insanlar çocuklarının gelecekleri için neyin iyi olup olmayacağına odaklanacak ve hayatın gerçekleri romantizmi yenecekti.

Şu an İmam Hatiplerin durumu buna en güzel örnek. Konuyu tamamen ideolojize edenler dışında kimse çocuğunu sırf dindar olduğu için İmam Hatip Okullarına göndermiyor, öncelikle birtakım beklentileri var.

***

Olaya biraz da tersten bakalım…

Müfredatı ve kazanımları ile bir Galatasaray Lisesi ya da Alman Lisesi ile yarışabilecek düzeyde eğitim verebilecek okullarda Kürtçe, Lazca, Çerkezce ya da başka bir dilde eğitim verilip verilmediği ile kaç kişi ilgilenir? Cevap açık aslında, gerisi lafügüzaf…

Bu adım atabilmiş olsaydı Suriyeli misafirlerimiz için Arapça eğitim veren okulları rahatlıkla açıp birçok çocuğun harcanmasına da engel olabilirdik.

Çok zor bir meseleymiş gibi yıllardır çözemediğimiz bir de zorunlu din dersi sorunumuz var.

Zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini de bir rayına oturtmak gerekmez mi? Öyleyse bu 12 Eylül darbecilerinin başımıza musallat ettiği “ZORUNLU”luğu niye “SEÇMELİ”ye çevirmiyoruz?

Yunanistan’a uyması için çağrıda bulunduğumuz AİHM kararlarından bizde de var.

Tek yapmamız gereken küçücük bir adım. Peki, bunları yapmak çok mu zor!

Karar Gazetesi, 03.01.2018

Öğretmene ve kadına şiddet serbest

Türk Eğitim-Sen’in yaptığı bir ankete göre; bu yıl öğretmenlerin yüzde 67.4’ü sözlü şiddete, yüzde 19.6’sı fiziksel şiddete, yüzde 12.9’u psikolojik şiddete ve yüzde 0.1’i de cinsel şiddete maruz kaldı. Buna karşılık öğretmenlerin yüzde 87’si çeşitli sebeplerle herhangi bir şikayette bulun(a)mamış. Yanılma payı düşülerek bile hesaplandığında 600 bin kişilik bir camia için bunlar çok büyük rakamlar.

Öğretmenlerin ağır saldırılar karşısında dahi tepkisiz kalmasının altında mevzuatların kendilerini hemen hiçbir şekilde korumaması yatıyor. Öğretmenler en haklı oldukları konularda bile çok rahatlıkla haksız duruma düşürülebiliyor.

Pek çok okulda bugün öğrenciler öğretmenlere karşı her türlü eylemi yapabileceklerini ve buna karşılık korunacaklarına inanıyor. Velisinden okul idaresine, oradan MEB’e kadar herkes çocukların arkasında.

Memleket, “Ey vatandaşlar öğretmenlerle ilgili bir şikayetiniz olduğunda ilk beni arayın” diyebilen kaymakamlar, öğretmenler gününde kendisi çadırın altında öğretmenler meydanda sağanak yağmurun altında öğretmenler gününü kutlayan, 28 Şubatçılardan geri kalmayıp öğretmenleri kılık kıyafetinden dolayı paylayan valilerle dolu.

Bugünlerde gündemi fazlaca meşgul eden sayın(!) dayakçı Zabıta Müdürü gibi bu ülkenin pek çok köşesinde il-ilçe milli eğitim müdürleri ve şube müdürleri var. Okula müdür olunca okulu babasının malı, öğretmenleri de uşağı sanan müdürlerle dolu memleket.

Hepimiz her gün öğretmenlere kızıyoruz da 24 Kasımlar hariç hatırlayıp, dertlerini çözelim diyen var mı?

Yok ki, geldiğimiz noktada öğretmenler rahatlıkla dövülüp, öldürülebiliyor.

Kadına şiddetin normal sayıldığı gibi öğretmene şiddet de normalimiz olmuş. Şiddete maruz kalan kadınlar nasıl erkekleri tahrik ediyorsa öğretmenler de öğrencilerini ve velileri, herkesi tahrik ediyorlar.

***

Ayhan Kökmen iki öğrencisi tarafından pompalı tüfekle öldürüldü. 2012’de de Rabia Sevilay sınıfında defalarca bıçaklanarak öldürülmüştü.

Ne geçmişte Sevilay’ın ne de dün Kökmen’in cenaze törenine devlet erkânı ve de siyasi parti liderleri katıldı. Halbuki aynı günlerde bir başka cenazede gelmiş geçmiş tüm siyasiler en ön safta yer almış ve büyük bir incelik göstermişlerdi.

Herhalde şöyle düşündüler; okul müdürünün hem siyaseten bir getirisi yok hem de kim bilir belki de kendisinin öldürülmesini gerektirecek kadar öğrencileri tahrik etmiş bile olabilir.

Meslektaşları dersek, o daha kötü! 2012’de en azından hemen tüm eğitim sendikaları bir saat de olsa Türkiye genelinde “Öğretmenlere şiddeti protesto için” ders boykotu yapmış, yürüyüşler düzenlemişlerdi.

Bu kez Özgür Eğitim-Sen hariç bu tür bir eylem kararı alan olmadı.

***

Bugün pek çok öğretmen Amerikan okul filmlerindeki gibi karanlık bir tabloya doğru yelken açan okullarına “Bugün başıma bir şey gelmeden eve dönerim, inşallah” diye dua ederek derse girip, bu ortam içinde kişiliksizleşirken bizler hâlâ her türlü başarısızlıktan onları sorumlu tutuyoruz.

Öğretmenler saldırı mağduru olduklarında hiç dönüp bakmayan basınımız tersi olduğunda hemen manşetleri süslüyor, o da yetmiyor yetkili yetkisiz herkes kendine görev payesi biçiyor.

Daha geçen baharda ilerlemiş derecede kas hastalığından muzdarip ve fiziki ihtiyaçlarını dahi tek başına yapmakta zorlanan bir öğretmen öğrencisi tarafından tacizle suçlanınca devletimizin saygın bir savcısı öğretmeni görme ihtiyacı dahi hissetmeden tutuklanmasına karar verip aylarca hapishanede kalmasına yol açmıştı. Bir zahmet koltuğundan kalkıp yanına kadar gitmiş olsaydı “atılı suçlamanın” ne kadar acımasız bir iftira olduğunu anlaması için dahi olmasına gerek olmayacaktı.

Ama tacizin hem de bir öğretmen tarafından yapıldığı suçlaması bile her şeyin önüne geçti.

Okullarımız ve öğrencilerimiz için çanlar çalıyor ve yine dert yanmaktan çözüm yollarına geçemiyoruz.

Oyun bitmek üzere ama ilgilenen yok!

Karar Gazetesi, 27.12.2017