Ana Sayfa Blog Sayfa 136

Eğitim fetişizminden kurtulmalı!

Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi eğitim hakkında da sağduyulu konuşmak neredeyse imkansız. Eğitimi daha doğrusu okulları gözümüzde öyle büyütüyoruz ki sanırsınız her kapıyı açan bir anahtar. Öncelikle eğitimden ne beklediğimizi ve gerçekte bize neler verebileceğini bilmemiz gerekiyor. Halbuki örgün ya da yaygın eğitimin temel amacı oldukça pragmatik; ya daha iyi bir yaşam için fırsat kapılarını açmak ya da kişisel gelişimi tamamlamak. Bizim temel sorunumuz ise mevcut sistemde -geleceğimiz olan- çocuklarımıza bir şeyler verip veremediğimiz.

***

Bugün sayısal veriler açıkça gösteriyor ki, eğitim seviyesinin yükselmesi yaşam standartlarının yükselmesi anlamına gelmiyor; tam tersi sistem içinde geçen süre arttıkça daha iyi bir yaşam elde etme şansı giderek azalıyor. Çünkü pek çoğumuzun aldığı eğitimin piyasada ya bir karşılığı yok ya da çok yetersiz. En verimli çağları boşa harcayınca da iyi bir hayat kazandıracak bir meslek edinme şansı da azalıyor. Medeni cesaretin kaybolması da cabası.

Özal döneminin “herkesi üniversiteye yollama” yanlışını sonraki hükümetler ve AK Parti abartınca da ortaya vahim bir tablo çıktı. 20-25 üniversite varken bugün sayıları yüzün üzerinde ve mezunlarının çoğu bütün umutlarını devlete bağlamış durumda.

Gelinen acı noktayı Sayın Başbakanımız itiraf etti: “Devlet olarak ne onlara(öğretmen adayları), ne diğer üniversite mezunlarının hepsine iş bulmamız mümkün değil. Dünyanın hiçbir yerinde de her üniversite mezununa devlet iş vermiyor.

Başbakan haklı, ancak haklı olması sorunu çözmüyor.

***

İyi niyetle (?) çıkardığımız 12 yıllık zorunlu eğitim dayatması ile çocukları, adına okul dediğimiz ve hiçbir mesleki beceri ve alt yapı kazandıramayan hapishanelere kapattık.

Pek çoklarımızın beğenmediği sınıf öğretmenleri Türkiye’nin en yoksul ve yoksun mahallerinde en ilgisiz velilerin çocuklarına dahi okuma-yazma ve temel matematik becerilerini kazandırabilirken; ne oluyorsa ondan sonra oluyor.

Ortaokul ve liselerimiz felaket ve vurun abalıya misali ilk suçu öğretmenlerde arıyoruz. Halbuki öğretmenler bu durumun müsebbibi değil daha çok mağduru.

Tüm çocuklara aynı seviyedelermiş muamelesi yaptığımız için de pek çoğu, farklı nedenlerle bu yükü kaldıramıyor. Yetenek ve becerilerine göre yönlendirme yapmadan sadece sınıf geçiriyoruz, geçirdiğimiz içinde seviye sürekli düşüyor.

Milliyet’teki bir habere göre zorunlu eğitim çağında olan ama açıktan okuyan 1.3 milyon civarında çocuk varmış. Ve yılların Eğitimci yazarı Abbas Güçlü de buna feveran ediyor. Sayın Güçlü de okullardaki sorunları en az bizim kadar biliyor ama eğitim fetişçiliğinden kendini kurtaramıyor.

Halbuki bugün orta ve liselerde o sıralarda oturmak yerine daha basit bir eğitim ya da mesleki eğitime yönlendirilmesi gereken milyonlarca çocuk var. Ve biz bu çocukları o sıralara mahkum ederek iyilik yapmıyoruz. Sadece o çocuklara kötülük yapsak, yine iyi! Onlarla beraber akademik eğitim alabilecek potansiyele sahip çocuklara da zarar veriyoruz.

Nitelikli okullar ve ekonomik düzeyi yüksek velilerin çocuklarının gittikleri okullarda sorunlar zaten az ve var olan problemler de diğer okulların yanında bir hiç.

Zaten anne ve babanın yeterince ilgilen(e)mediği, ekonomik durumun düşük olduğu çevrelerdeki okullarda imkan verildiği takdirde başarılı olabilecek binlerce çocuk eğitim fetişizmimiz yüzünden kaybolup gidiyor. Burada imkandan kastım maddi şartlar değil, öyle olsa idi TEOG sınavlarında dağda çobanlık yapan çocuklardan birinci çıkmazdı.

***

Bütün mesele bu tür çocukları aşağı çeken sistemi yıkmak ve diğerlerine de meslek kazandırabilecek bir sistem kurmak!

Sayın Güçlü ve Güçlü gibi düşünenler kusura bakmasın ama tüm çocuklar sıralarda oturacak diye bu tip çocukların hayatlarının harcanmasına kimsenin hakkı olmamalı. Hem diğer çocukların da başarılı olabilecekleri birçok alan varken bu alanlara yönlendirmek yerine üstesinden gelemeyecekleri işlerle uğraştırmak reva mı? Eğitime biraz da bu yönü ile baksak!

Eğitim fetişçiliği yapacağız derken şu çocuklara yazık etmesek!

Karar Gazetesi, 22.11.2017

Resmî ideolojinin gücü (3)

Rauf Orbay’ın siyasî hâtıralarından çıkardığımız derslere devam edelim. Önceki yazıda ilk dersten söz etmiştim. İkinci ders ise, iktidarın kısmî bir krizi kendisi için genel bir fırsata dönüştürme ve yerel bir hadiseyi bütün muhalefeti susturmak için kullanma maharetine dairdir. Orbay ve arkadaşlarının Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra başına gelenler de bunu teyit eder.

Halk Fırkası’ında Cumhuriyetin ilânı ile başlayan tartışma bir türlü sönmeye yüz tutmaz. İnönü ve ekibi, Orbay’ın “ancak milli hâkimiyete dayayan bir idareye cumhuriyet denebileceği” yönündeki görüşlerini “Cumhuriyet karşıtlığı” olarak lanse etmeyi sürdürür. Mecliste sert müzakereler yapılır. Meselâ, şimdilerde AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal’ın ismini sitayişle andığı Dahiliye Vekili Recep Peker, Mecliste Orbay’a kükrer:

“Ben Kütahya mebusu Recep, İstanbul mebusu Rauf Bey’den (onun Cumhuriyetçi olup olmadığından) şüphe ediyorum. Eğer böyle, Recep gibi aciz bir arkadaşını, kanaatinin yanlış olduğuna ikna etmeği kendileri için bir mesele sayarlarsa, çıksınlar kürsüden veya başka bir yerden söylesinler ki, böyle bir tereddüde mahal yoktur. Aksi takdirde Rauf Bey’in Cumhuriyete olan bağlılığından şüphem vardır ve şüphem devam edecektir.” (Cilt 2, s. 157)

Orbay kürsüye çıkar ve önce “Rauf, Cumhuriyetçi midir? Rauf, milli hâkimiyetin tecelli ettiği bir vatanın evladıdır ve Türkiyelidir” der. Ardından da İnönü, Peker ve diğerleri ile arasındaki farkı sarih bir biçimde ortaya koyar. Ona göre Meclisin vazifesi “kayıtsız şartsız milli hâkimiyet esasına dayanan bu idareyi, demokrasi denen hak idaresi esaslarını kurmaktır.” Millet, onlara bunun için vekâlet vermiştir.

“Fakat bu esaslar üzerinde ihtilaf hâsıl olan bir noktayı izhar edeceğim. Birtakım arkadaşlarımız, milletin bu hakkını Meclisten alıp, şu veya bu makama Meclisi fesh ve kanunları red hakkını vermesi düşünce ve temayülünü gösterdiler. İşte ben, buna muhalifim… İşte izhar ediyorum efendiler, gene şüphe mi edilecek tekrar ediyorum: Benim için, halkın hâkimiyetini kayıtsız şartsız kullanacağı bu Cumhuriyetten başka hükümet şekli yoktur.” (Cilt 2, s. 159)

Hükümet adına konuşan Peker yine de mutmain olmadıklarını belirtir. Tersine, Orbay’ın maksadını muğlak olarak ifade ettiğini söyler. Görünen odur ki, Orbay’ın HF’yi ikna edebilmesinin bir imkânı kalmamıştır. Yolları ayırmanın vakti gelmiştir. Orbay, on arkadaşı ile birlikte HFden istifa eder ve yeni bir fırka kurmak için kolları sıvar.

“Hürriyetperverlik (liberalizm) ve halkın hâkimiyeti (demokrasi) fırkanın esas mesleğidir”

HF, istifa eden mebusları “post kavgası peşinde koşmak” ve “samimiyetsiz olmak” ile suçlar. Yeni partinin isminde Cumhuriyet ibaresinin kullanılacağı belli olduğundan, HF bunu kaptırmamak için alelacele adının başına “Cumhuriyet”i ekler. Böylece HF, olur CHF.

17 Kasım 1924’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası resmen kurulur. Bir milletin karşılaşabileceği en büyük tehlikenin, milleti egemenlik hakkından mahrum edecek bir istibdat şeklinin tesisi olduğunu düşünen ve bunu önlemek için yola çıktığını belirten TCF’nın programında dikkat çekici ifadeler vardır:

Türkiye Devleti, halkın hâkimiyetine müstenit cumhuriyettir… Hürriyetperverlik (liberalizm) ve halkın hâkimiyeti (demokrasi) fırkanın esas mesleğidir… Umumi hürriyetlere fırka şiddetle taraftardır… Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, milletten sarih vekâlet alınmadıkça tadil edilmeyecektir… Fırka, efkâr ve itikadat-ı dinîyeye hürmetkârdır… Fırka, şahsi hürriyeti her sahada mukaddes sayacaktır. 

TCF’nin kurulmasıyla kıyametler kopar. CHF, elindeki her vasıta ile TCF’ye hücum eder. Mecliste muhalefetin ilk defa resmen temsil edilmesinin ertesi günü İsmet Paşa, uzun süren hastalığını gerekçe göstererek istifa eder. Onun yerine “HF’nin en mutedil ağırbaşlı bir rüknü olarak tanınan” Fethi Bey’in kabinesi gelir.

“Müfrit halkçılar”

TCF’nin siyaset sahnesine çıkmasından kısa bir süre sonra Şeyh Sait İsyanı patlak verir. Fethi Bey, isyanı bastırmak için isyanın vuku geldiği yerlerde tedbirler alınmasını yeterli görür, buna uygun davranır.  Ancak “CHF’nın müfrit kısmı,” Fethi Bey’in aleyhine bir vaziyet alır. Onlara göre İstanbul’da da sıkıyönetim ilan edilmeli, muhalefetin yanında duran bütün basın organlarına kilit vurulmalı, hattâ bu vesileyle TCF de ortadan kaldırılmalıdır.

Fethi Bey bu görüşe direnir; geniş çaplı bir sıkıyönetime gerek duyulmadığını ve salt siyasi hesaplarla böyle bir adım atmayacağını söyler. “İsyan hadisesi Doğu havalisinin bir kısmına münhasır iken, siyasi bir maksatla İstanbul’da Örfi İdare ilanı muvafık olmaz. Hükümet böyle bir sorumluluğu kabul edemeyeceği gibi, kendisinden sonra gelecek kabineye de, bazı arkadaşların arzu ettikleri veçhile İstanbul’da Örfi İdare ilânını tavsiye edemez.”  (Cilt 2, s. 181)

Fethi Bey’in tavrı “müfrit halkçıları” kızdırır; artık onun yüzüne karşı da kendisinin bu dâvâyı halledebilecek bir kişi olmadığı belirtilir. Üzerindeki tazyikin artması üzerine Fethi Bey TCF yönetimiyle görüşmek zorunda kalır. Kâzım Karabekir, Rauf Orbay ve Adnan Adıvar’ın katıldığı görüşmede Fethi Bey’in üzüntüsü her halinden bellidir:

“Taraftar olmadığı bir fikri ve arzuyu, mevkii icabı terviç maksadıyla tebliğe icbar edilmiş insanların vicdan huzursuzluğu içinde bulunduğu görülüyordu. Bu haliyle zaten her şeyi söylemiş olmakla beraber, bize TCF’nın programındaki ‘dîni itikatlara hürmetkârdır” maddesinin Şeyh Sait isyanını tahrik ettiği bahanesiyle fırkayı kendi elimizle dağıtmamız istendiğini tebliğe memur edilmiş olduğunu söyledi.” (Cilt 2, s. 181)

“Fırkayı kurmak elimizdeydi, kapatmak elimizde değil”

Şeyh Sait bahanesi TCF heyetini şaşırtır. Üç sebepten: Bir, Anayasada “Devletin dini, İslâm dinidir” hükmü vardır. İki, bir müddet evvel Mustafa Kemal Paşa bile Times muhabirine verdiği mülakatta, TCF’nın dine saygısını ifade etmesinin son derece doğal olduğunu belirtmiştir. Ve üç TCF’nın Doğu’da tek bir şubesi dahi bulunmamaktadır. Henüz teşkilatlanmadığı bir yerde fırka, bir isyanı nasıl tahrik etmiş olabilir?

Ezcümle, öne sürülen bahanenin elle tutulur bir tarafı yoktur. Fethi Bey’in teklifi, Karabekir tarafından reddedilir:

“Teklifinizi kabul etmemekte mazuruz. Çünkü fırkamızı kanuni şartlara tamamiyle riayet ederek kurduk. Bu bizim elimizde olan bir şeydi. Lâkin bunu feshetmek bizim elimizde olan bir şey değildir. Hükümet olarak bütün kuvvet ve kudret sizdedir.  Fırkamızı ortadan kaldırmak istiyorsanız, bunu yapmak elinizdedir.” (Cilt 2, s. 182)

Fethi Bey, TCF heyetinin hakkını teslim eder. Bir zamanlar memleketin bağımsızlığı ve huzuru için büyük bir feragatle birlikte mesai verdikleri arkadaşlarıyla böyle bir konuşma yapmak zorunda kaldığından dolayı büyük bir üzüntü içinde olduğunu söyler. Kendisinin şiddet taraftarı olmadığını, ancak üzerindeki yoğun baskıya direnemeyerek azınlıkta kaldığını itiraf eder.

Fethi Bey, kabinesinde gerçekten de azınlıktadır. Bilhassa Peker’in ona karşı muhalefeti şedittir. Kabine sallantıdadır. Görüş farklılıkarını bir çözüme kavuşturmak için yapılan bir toplantıya, parti başkanı sıfatıyla Mustafa Kemal de davet edilir. Mustafa Kemal’in Peker’e yakın durması üzerine Fethi Bey hakkındaki itimadın sarsıldığından bahisle istifa eder.

“Kalp zayıflığı”

Fethi Bey’in istifasından sonra işbaşına yine İsmet Paşa gelir. Paşa, görevi devralır almaz hükümeti sınırsız ve denetimsiz bir güce eriştirecek olan Takrir-i Sükûn Kanunu’nu Meclis’e sevk eder. Rauf Bey, hükümetin gayesinin isyanın üstesinden gelmekten ziyade mutlak bir baskı rejimi kurmak olduğu düşüncesiyle itirazını dillendirir:

“Cumhuriyet idaremizin bu isyan yüzünden yıkılacağını zannetmek bir kalp zayıflığından ibarettir. Efendiler, bu isyana mecnunlardan başka kimse iştirak edemez. Bu mesele etrafında ne kadar vakur ve dikkatli bulunursak o kadar fayda vardır. Sükûn ve huzuru temin edeceğiz diye, böyle şiddet kanunlarıyla büsbütün ihlâl etmeyelim.”  (Cilt 2, s. 193)

Fakat bu itirazlar kâr etmez; üç maddelik Takrir-i Sükûn Kanunu kabul edilir. Kanun yürürlüğe girdiği gibi derhal İstiklâl Mahkemeleri kurulur, bazı gazeteler ve dergiler — hattâ kanunun yayınlanmasından evvelki yazılarından dolayı — kapanmaya ve gazeteciler tutuklanmaya başlar. Nihayetinde sıra asıl gayeye gelir ve “irticai faaliyetlere destek olduğu” gerekçesiyle TCF, kanunun 1. maddesine dayanılarak kapatılır.

“Sükûnu takrir değil, sükûnu ihlâl kanunu”

Orbay’a göre, Takrir-i Sükûn Kanunu, gerçekte “sükûnu takrir eden” [huzuru, sükûneti yerleştiren] değil “sükûnu ihlâl eden” bir yapıya sahiptir. Kanun sayesinde hudutsuz bir iktidara malik olan icra heyeti, bu iktidarı bir taraftan kendilerine muhalif gördükleri her odağın üstüne çökmek, diğer taraftan da kişisel heves, ihtiras ve intikam duygularını tatmin etmek için kullanmışlardır. İstiklâl Mahkemeleri de bunun suç ortağıdır. (Cilt 2, s. 221)

Şeyh Sait İsyanı’nı muhalefeti tümüyle ezmek için bir fırsata dönüştüren hükümet, bütün hakların üzerinden silindir gibi geçmiş ve kanun adı altında kanunsuzluğu egemen kılmıştır. Orbay, ortaya çıkan manzarayı tarif ederken “masumların eşkıyanın kucağına atılması, hürriyetlerin çalınması ve vicdanların boğulması” gibi ifadelere başvurur.

Ne var ki kâbus henüz bitmiş değildir. Halkın teveccühüne mazhar olan partilerini yitirmek kâbusun bir perdesidir sadece. Daha kaderde, Orbay’ın “hayatta en nefret ettiğim şey” diye nitelediği bir suçla, yani suikastle suçlanması vardır.

Serbestiyet, 06.02.2018

Eğitimde kendimizi kandırmayalım!

Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı iken yapılan Rusya ziyareti sırasında Türkiye’nin ana gündemi üniversiteyi bitiremeyip atılanlar için ,kaçıncı defa- yeni bir affın gelip gelmeyeceği idi. Türk gazeteciler görüşmeler sırasında Moskova Ünv. rektörüne öğrencilere kaç sınav hakkı verildiğini sorduklarında “Bir tane!” karşılığını almış “Az değil mi?” diyerek itiraz ettiklerinde ise “Rusya’nın birinci sınıf beyinlere ihtiyacı var. İkincilere değil!” cevabı ile şaşırmışlardı.

***

Bizim de eğitim sistemimizi yeniden yapılandırırken bu gerçeği unutmamamız gerekiyor. MEB, yıllardır yapılan bir yanlıştan dönerek tüm liselerin sınavlı olması uygulamasından vazgeçti. Geçmişte denenmiş ve kısmen de başarılı olmuş eski sisteme geri dönüyor.

Şimdi bu dönüşümün dışında yapılması gereken çok daha önemli şeyler var. 28 Şubat’ın ideolojik bağnazlığı ile başlayan ve ardından yapılan hatalarla yok edilen mesleki eğitim ve akademik eğitimin yeniden düzenlenmesi gerekli.

Sınıf geçme stresini kaldıracağız derken öğrencilere neredeyse hiçbir temel beceriyi kazandıramayan bir sistem kurduk ve bu sistemin acısını ileride çok çekeceğiz. Sebeplerini daha önce yazdığım için üstünde durmayacağım.

Milli Eğitim Bakanımızın ‘nitelikli okullar’ sözüne nedense herkes bozuldu. Halbuki istesek de istemesek de sadece bizde değil dünyanın her yerinde seçkin ve nitelikli okullar var ve olacak. Bizim asıl sorunumuz çocuklarımızın kapasite ve yeteneklerini ortaya çıkaracak, var olan potansiyellerini harekete geçirecek bir eğitim sistemi kurup kuramayacağımız.

Bu nedenle MEB’in acilen milyonlarca gencin üniversite kapılarına yığılmasını engelleyecek ve mesleki beceri kazanma yaşlarını erkene alacak bir sistem inşa etmesi ve toplumu da bu yönde kanalize etmesi gerekiyor.

Proje okullarına ortaokuldan öğrenci alma isteği ne kadar doğru ise diğer öğrencileri seviyelerini belirleyerek bir yönlendirmeye tabi tutmak da o denli önemli.

8’inci ya da 9’uncu sınıfı bir baraj sınıfı haline getirerek seviye belirleme ve yönlendirme yapabilmeliyiz ki milli servetimiz olan bu gençler harcanmasın. Hatta nitelikli okullar için seçimler de bu öğrenciler arasından yapılmalı.

Akademik eğitime devam etmek isteyen öğrenciler için temel derslerden (Türkçe-Matematik-Tarih-Coğrafya-Fen Bilgisi) başarılı olma şartı getirilmeli, -bugünkü gibi performans notu ile not şişirmeleri bir kenara bırakarak- yıl içi notları üzerinden öğrencilerin gerçek seviyeleri belirlenmeli ve istenen seviyeye gelemeyenlere de üç alternatif sunulmalı.

Israrla akademik eğitim almak isteyen öğrencilere bir yıl daha sınıf tekrarı hakkı verilebilir.

Diğerleri için ise ya mesleki ve teknik eğitim -çıraklık eğitim merkezleri de buna entegre edilebilir- ya da bunu istemiyorlarsa aynı okul içinde müfredat yoğunluğunun daha az ve daha temel bilgilerin verildiği düşük yoğunluklu ikinci bir program uygulanabilir.

Böylece binlerce öğrenci kapasitelerinin üstünde zorlanmadığı gibi başarı potansiyeli yüksek öğrencilerin genel başarısızlık içinde kaybolup gitmeleri de önlenmiş olur. Geçmişte seviye sınıfları kanunen yasak olsa da tüm Türkiye’de yapılan bir uygulama idi ve yıllardır da bu iş zaten bizzat TEOG eliyle devlet tarafından yapılıyor. Bu nedenle ‘herkese eşit eğitim istiyoruz’ diyerek kendimizi kandırmayalım.

***

Bu sistemdeki temel sorun meslek liselerimizin yetersizliği. Mesleki ve teknik okulların yerel yönetimler, sanayi-ticaret odaları ve piyasanın diğer aktörlerinin etkili işbirliği içinde yönetilip, organize edilmesini ve piyasa ile doğru şekilde entegre edilmesini sağlayacak bir sistem kurabilirsek pek çok genç için üniversite bir hedef olmaktan çıkacaktır. Daha önemlisi üniversitelerimizin seviyesi yükselecektir. Bu yüzden meslek liseleri memleket meselesidir.

Gençlerimizin bilgi, birikim ve becerilerini doğru tespit edebilir ve onları lüzumsuz işlerle yormazsak zaten kendilerinde olan potansiyeli bir şekilde ortaya çıkaracaklardır ama unutmayalım ki kendilerini kandırmalarını sağlayarak bunu YA-PA-MA-YIZ.

Karar Gazetesi, 15.11.2017

Oyunu bozmak yetmez; oyun kurmak lâzım!

Fenerbahçe maçı için Trabzon’a gittim. Niyetim maçı seyredip dönmekti. Bordo-Mavili şehirde olduğumu gören Ali Fikri Işık, “Hamsi tadında bir maç yazısı bekliyorum” dedi. La Liga’da Real’in, Süper Lig’de de Trabzonspor’un nahoş gidişi nedeniyle uzun bir müddettir elim futbol yazmaya gitmiyordu. Arada Işık’ın yazdıklarıyla giderdim açlığımı.  Onun yazılarını daima merakla beklerim; hevesle okur ve hep yeni şeyler öğrenirim. O böyle bir istekte bulununca futbola dönüş benim için bir mecburiyet oldu.

Pazar günü, sâkin olanın daha baştan avantaj sağlayabileceği bir maç oynandı. Lâkin FB maçları Trabzon’da kentin nabzını ister istemez yükseltir. Bu kez de öyle oldu. TS gergindi, futbolcuların stresi daha seremonide yüzlerine vurmuştu ve ilk yarı boyunca da devam etti. Top kendilerine geldiğinde her futbolcunun eli ayağına dolaştı. Kırk beş dakika boyunca TS iki pas bile yapamadı.  32. dakikada Kucka net bir pozisyonu harcadı ama bu da bir oyun aklının eseri değil tesadüflerin neticesiydi.

Heyecana gem vurmak

FB ise daha rahattı. Futbolcuların heyecanlarına gem vurmuş halleri vardı. TS’ye oranla daha derli toplu bir görüntü sunuyorlardı. Gerçi bu, FB’nin TS üzerinde mutlak bir üstünlük kurmasını ya da TS kalesini abluka altına almasını sağlamadı. FB de tek pozisyonu devrenin sonunda İsmail Köybaşı ile yakaladı. Fakat yine de sahadaki iki takımdan ne yaptığını daha iyi bilen FB idi.

TS’nin etkisizliği elbette salt heyecanla açıklanamazdı. Asıl etken, oyuncu tercihi ve oyun kurgusu ya da kurgusuzluğuydu. Rıza Çalımbay, defans dörtlüsünün önüne Kucka-Okay ikilisini monte etmişti. Sezon başından beri görülen bir gerçek var; orta sahayı bu ikiliye emanet etmek TS’ye iki yönlü zarar veriyor: Bir taraftan TS’nin yaratıcılığını bitiriyor, zekâ eseri bir atak izleme şansını sıfırlıyor. Diğer taraftan ise Okay’ın etkisini asgariye indiriyor. Zira bu kurguda stoperlerin arasına gömülen Okay, orta alanda inisiyatifi ele alamıyor ve takımı da ileri taşıyamıyor.

“Atom karınca”

Çalımbay’ın göreve gelmesiyle birlikte TS’de mücadele gücünün ve motivasyonun arttığı şüphe götürmez. Hocanın “atom karınca” karakterini oyuncularına aşılamadaki başarısı göz kamaştırıyor. Sahada aylak aylak gezen, boş vermiş bir oyuncu Rıza Hoca’nın takımlarında barınamaz. Nitekim çıplak gözle izlerken, takımın hemen tamamının elinden gelenin en iyisini vermek için ter döktüğünü daha net fark ediyorsunuz.

Ne var ki, mücadele azmini ve isteğini büyüten Çalımbay’ın oyun kurmada aynı başarının yakınından bile geçtiği söylenemez. Hocanın yönetimindeki 11 lig maçında TS bir mağlubiyet, 4 beraberlik ve 6 galibiyet aldı. Ancak kazandığı maçlarda dahi (belki sadece GS maçı hariç) taraftarını ikna eden bir futbol sergileyemedi.

Bilhassa hücumda TS’nin çok kısır bir görüntüsü var. Topu alan her oyuncu kafasını kaldırıp Burak’ı rakip defansın arkasına kaçırmaya çalışıyor. Eğer Burak gününde ve şanslı ise ne âlâ; değilse geçmiş olsun! Nitekim FB maçının 66. dakikasında Volkan ile karşı karşıya kaldığı pozisyonda Burak ikinci golü atabilseydi TS maçı alıp götürürdü. Ancak sorun tam da bu, yani TS’nin bir bütün olarak Burak’ın ayağına bakması. Burak kilitlendiğinde, TS’nin gol bulması karambole ve tesadüfe kalıyor. Bunu değiştirmek lâzım; aksi takdirde TS bütün rakipler için kolay öngörülebilen ve çözülebilen bir takım olmaktan kurtulamaz.

Hücum üzerine düşünmek

Bu nedenle TS’nin her şeyden önce ofansif oyun üzerinde daha fazla düşünmeye ihtiyacı var. TS, ofansif yapılanmasını hem oyuncu hem de plan bazında çeşitlendirmek zorunda. Tam da bu noktada kazanılması gereken üç oyuncu var: Sosa, Rodallega ve Castillo.

TS’nin bir oyun kurması için akıl gerekiyor; bu futbol aklı da Sosa’da var. Top tutan, adam geçen, sorumluluk alan ve iş gören paslar atan bir Sosa, TS’yi çok zengin kılar. Nitekim FB maçının ikinci yarısında oyunun dengesini TS lehine değiştiren Sosa oldu. Onun sahaya koyduğu akıl sayesinde TS takım halinde hareket edebilen bir hüviyete büründü ve bu da neticesini verdi. İyi futbol, iyi oyuncularla oynanır.

TS’nin Burak’a olan mahkûmiyetine deva bulmak için Rodallega’ya, kanatlarını işler hale getirmek içinse Castillo’ya daha fazla süre ve rol vermesi gerekiyor. Bana göre Olcay’a gösterilen toleransın ve tanınan şansın çok az bir kısmı Castillo’ya nasip olsaydı, Castillo da TS de başka bir yerde olurdu.

“Bizum uşak”

Bazı futbolcuların performanslarına özellikle değinmek isterim. Önce olumsuz izlenimlerimden başlayayım: Durica — onca tecrübesine rağmen — güven vermiyor. Her an patlayacak bir bomba gibi duruyor ve top ona geldiğinde taraftarın eli yüreğine gidiyor. Kucka, beklentilerle kıyaslandığında, bir hayal kırıklığı. “Bizum uşak” Yusuf’ta belirgin bir düşüş söz konusu. Oyundayken taraftar homurdanmaya başlamıştı; yedek kulübesine çekildiğinde “Yusuf niye çıktı?” diye kimse surat asmadı. Olcay, rakibi karşılamada bir nebze idare eder ama topu kullanma, adam eksiltme ve rakip ceza sahasına top kesmede çok gerilemiş vaziyette. FB maçında Olcay’ın bir kez çalım atıp rakibini geçtiğine ve ceza sahasına top taşıdığına tanık olmadım. Uğur’un vites yükseltmezse Hubocan’dan forma alması hayal olur.

Olumlulara gelince, listenin başına Abdülkadir’i yazarım. Bir kanadı körelmiş TS’yi tek kanatla uçurmaya çalışıyor. Burak’ın golündeki Messivari pası gibi güzelliklerle gözümüzün pasını siliyor. Futbol ahlâkı temiz, sadece işine odaklanıyor, kendisine kasap gibi girenlere bile tek bir söz etmeden hemen topa davranıyor. Pereira, Trabzon’un huyuna suyuna uygun bir futbolcu; sahada her şeyini veriyor, ileri-geri mekik dokuyor. Bazen yaptığı kasti fauller olmasa, çok daha iyi olacak. Ahmet Kâmil, ters ayakla oymasına rağmen sol bekte sırıtmadı. Taraftar baskısı altında kalmadı, kendinde güvendi ve görevlerinin altından hakkıyla kalktı. Okay’ın oyunu gelişiyor; sorumluluk almaktan çekinmediğinde sahada daha da büyüyor.

Tek tek bakıldığında, aslında TS’nin kadrosu yabana atılır bir kadro değil. Rıza Hoca’nın imtihanı, bu kadroya uygun bir oyun inşa etmek olacak. Salt rakibin oyununu bozmak TS’ye yetmez; TS’nin kendine özgü bir oyunu olmalı ve bunu rakiplerine kabul ettirmeli. Eğer Hoca bunu becerebilirse hem TS’yi hem kendisini üst basamaklara taşır. Ama salt rakibin oyunun bozmakla yetinirse, bu ne kendisini ne de takımını arzulanan yere götürür.

Serbestiyet, 02.02.2018

Resmî ideolojinin gücü (2)

Geçen yılın sonlarında AK Parti’nin başlattığı Atatürkçülük açılımı bağlamında, resmi ideolojiye ve uygulamalarına dair birkaç yazı yazmayı planlamıştım. Araya hem yeni konular hem de benim yoğun şahsi gündemim girdi; sonuç, ilk yazının (Serbestiyet, 05.12.2017; http://www.serbestiyet.com/yazarlar/vahap-coskun/resmi-ideolojinin-gucu-1-835766) üzerinden neredeyse iki ay geçmesi oldu.

Arada Rauf Orbay’ın siyasi hatırlarını okudum (Rauf Orbay, Cehennem Değirmeni 1-2, Emre Yayınları, İstanbul, 1993); mevzuya oradan devam edeyim. Orbay, Osmanlının çöküş ve Cumhuriyetin kuruluş dönemlerinde son derece kritik görevler ifa etmiş bir siyasetçi ve devlet adamı. Balkan Savaşları sırasında “Hamidiye Kahramanı”; Birinci Dünya Savaşı sırasında Bahriye Nâzırı olmuş; Şark Vilayetleri Heyet-i Temsiliyesi’nde üye olarak bulunmuş. Son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında Sivas milletvekilliği yapmış ve İngilizler tarafından sürgüne gönderilmiş. Millî Mücadele’yi yürüten Büyük Millet Meclisi’nde önce Nafia (Bayındırlık) Vekâletine, sonra Meclis İkinci Reisliğine seçilmiş. Akabinde İcra Heyeti Başkanlığına seçilmiş, yani İstiklâl Harbi’ni veren kabinenin başbakanı olarak hizmet etmiş. Velhasıl pek az kimseye nasip olacak makamları işgal etmiş, eşine az rastlanır bir deneyime erişmiş.

Tepeden dibe

Orbay’ın hatıraları çok öğretici; birçok ders çıkarmak mümkün; ben üç tanesinin altını çizdim. Bugün ilk dersten bahsedeyim. O da şu: Memleketin en tepe noktalarında olabilirsiniz. Arkanızı çok güçlü bir kişisel geçmişe de yaslayabilirsiniz. Lakin bütün bunlar size ilânihaye koruma sağlamaz. Özellikle nazik anlarda resmî ya da hâkim ideolojiye karşı çıkar, eleştirel bir tavır alır veyahut sizden beklendiği kadar hevesli bir destek sunmazsanız, kolaylıkla ve bir anda en dibe yuvarlanabilirsiniz. Daha dün kol kola yürüdüğünüz şahısların arkanıza geçip size en şiddetli tekmeleri savurduklarına; şanınızı, şerefinizi ve hayatınızı bozuk para gibi harcamaktan kaçınmadıklarına tanık olabilirsiniz.

Orbay bunu bilhassa Cumhuriyet’in ilanından sonraki acı bir şekilde tecrübe eder. Lozan görüşmeleri esnasında Orbay ile İsmet İnönü arasında görüş ayrılıkları başgösterir. İnönü’nün Lozan’da aldığı vaziyetten ve Ankara’ya gönderdiği telgraflardaki üsluptan Orbay rahatsız olur. Antlaşma imza edildikten ve İnönü Lozan’dan Türkiye’ye doğru yola çıktıktan sonra Orbay, Mustafa Kemal Paşa’nın huzuruna çıkıp artık İsmet Paşa ile çalışamayacağını söyler ve görevi bırakır. Onun yerine Ali Fethi Okyar gelir ama onun kurduğu kabinenin de ömrü kısa olur. Fethi Bey’in istifasıyla bir hükümet buhranı başlar; bundan istifade eden Mustafa Kemal Cumhuriyeti ilân eder.

Orbay Cumhuriyet’in ilanından memnundur. Bazı gazetecilerin yazdıklarının aksine, “acele edildiği” kanaatinde değildir; zira üç yıldır zaten fiilen bir cumhuriyet rejimi vardır ve nihayetinde yapılan iş bunun adının konmasıdır. Orbay “cumhuriyet” kavramının münakaşa edilmesini doğru bulmaz. Ona göre ismi ne olursa olsun bir yönetimi güçlü kılacak olan hususiyet, yönetimin halkın büyük çoğunluğunun taleplerine cevap vermesi, refahını temin etmesi, vatanın bağımsızlığını ve şerefini hakkıyla korumasıdır.

“Aksi takdirde isim veya üst tabakada şekil değiştirmekle, gerçek ihtiyaçların temin edilmiş olacağını zannetmek, bilhassa en yakın mazide bunca acı tecrübeden sonra fahiş bir hata olur” (Cilt 2, s. 136).

“Zorba yumrukla iş görmek”

Cumhuriyet hakkında görüşlerini açıklayan Orbay’a gazeteciler “Kuvvetli hükümet nasıl olabilir?” diye bir soru yöneltir. Orbay bu soruya  “bir milletvekili sıfatıyla ve umumi efkârın duygularına tercüman olduğuna inanarak” aşağıdaki cevabı verir:

“Benim anladığım kuvvetli hükümet, vazife ve salahiyetlerine ve bunların icaplarına müdrik, Millî Hâkimiyet esasını benimsemiş, kanaatlerini ve maruz kalacakları zorlukları ancak ve ancak millet meclisinde samimi ve açık hasbihallerle hal ve fesletmek esaslarına sadık ve tecrübeli, olgun bir heyet demektir. Yoksa bazılarının sandıkları gibi, zorba yumrukla iş görmek isteyen bir heyete kuvvetli hükümet demek asla doğru olmaz” (Cilt 2, s. 136-137; kritik yerin altını ben çizdim).

Verdiği bu cevap Halk Fırkası’nda galeyana sebebiyet verir ve Orbay’ın başına iş açar. İsmet Paşa’ya yakın bazı vekiller, Orbay’ın itiraz yollu beyanatıyla Cumhuriyeti zaafa düşürmeyi ve yeni bir fırka teşkil ederek HF’yi ikiye bölmeyi amaçladığını belirtip, meselenin acilen fırka grubunda görüşülerek aydınlanmasını ister.

Grup toplanır, Orbay kürsüye çıkar ve savunma babında bir konuşma yapar. Kutsî duygularının Cumhuriyet idaresinden başka hiçbir idareye taraftar olmasına müsaade etmediğini söyler. Milletin de Cumhuriyet taraftarı olduğunu ve milli hâkimiyet kayıtsız şartsız hüküm sürdükçe Cumhuriyet’ten başka bir şey istemediğini ifade eder. Orbay’a göre, millet bütün varlığıyla Cumhuriyeti isterken bunu lâyıkiyle tatbik edemezsek diye endişe duyması normaldir, milletvekillerinin de bundan üzüntü değil sevinç duymaları gerekir.

“Aklı başında bir cumhuriyetçi”

Ancak bu cevap HF’lileri tatmin etmez; tepkileri dindirmek bir yana, büsbütün artırır. En şedit itiraz edenlerden biri Kars Mebusu Ahmet Ağaoğlu’dur: “Rauf Bey’in cümlesi şudur: (Cumhuriyet kelimesinin manası yoktur. Cumhuriyet demekle bir milletin refahı saadeti sağlanmaz. Herhangi bir usul bu saadet ve refahı temin ederse, en iyi idare şekli odur.) İşte bunları başka mânâda kullanmış olduğunu ifade ederse, bendeniz Rauf Beyefendinin samimiyetine ve mevkiine inananlardan birisi olduğum için bu samimiyetine de inanacağım ve kendisi ile arkadaşlığımız kıyamete kadar devam edecek. Yok, inat eder ve fikrinde ısrar ederse, derhal samimiyetimize nihayet vereceğim” (Cilt 2, s. 139).

Aslında HF’lilerin ne istediği açıktır; ondan mutlak surette biat etmesini ve milli egemenliği gerçek mânâda sağlamasa da mevcut durumu cumhuriyet olarak kabul etmesini beklerler. Oysa Orbay’a göre “gerçekten cumhuriyetçi olan aklı başında hiç kimse bunu kabul etmezdi.”  Onun için geri adım atmaz<; bir idarenin kendine cumhuriyet demekle kendiliğinden cumhuriyet sıfatını kazanamayacağı düşüncesinde ısrar eder. Güney Amerika’da birçok devletin, cumhuriyet adı altında milli hâkimiyeti hiçe sayarak hüküm sürdüğünü anlatır. Milletin sözünün idareye geçmediği bir düzenin cumhuriyet sayılamayacağını defaatle vurgular.

“Hatâ ettiniz Rauf Beyefendi”

Orbay’ın kararlı duruşu ona karşı muhalefeti yükseltir. Hamdullah Suphi, onun halifeyi ziyaretini diline dolar ve Orbay için hilâfetçi imasında bulunur. Orbay, Büyük Millet Meclisi tarafından seçilen halifenin daveti üzerine onu ziyaret etmeyi bir görev bildiğini söyler ve ziyaretinin arkasında durur. “Ben bir cumhuriyetçiyim” der ama bu da kâfi gelmez. HF’ye göre, mevcut yönetimin cumhuriyetçilik iddiasına mesafeli durması sineye çekilebilir bir hatâ değildir. Tartışmalar alevlenir ve en sonda İsmet Paşa kürsüye çıkar. Sinirli ve heyecanlıdır:

“Esaslı bir devlet şekli bahis konusu olduğu vakit, mütalaa ve hisler aramızda kalmaz. Bizi seyreden bütün bir dünya vardır” diyerek sözlerine başlar ve sonradan doğrudan doğruya Orbay’a hitap ederek konuşur: “Rauf Bey, Rauf Bey… Bahusus böyle inkılap zamanlarında hükümet adamları herhangi bir şüphe izhar etmezler, hatâdır… Hatâ ettiniz Rauf Beyefendi” der ve sesini daha da yükselterek son noktayı koyar:

“Rauf Bey, beyanatlarında bizimle zıddı tam olarak gördüğümüz noktaları geri alarak bu fırka içinde yürümek kararında mıdırlar, yoksa siyasi beyanatlarında bizimle zıddı tam olan noktaları muhafaza ederek fırkamızın dışında ve Meclis’te bizimle karşı karşıya çalışmak kararı mı vereceklerdir? Son söz ve karar şimdi kendilerine aittir” (Cilt 2, s. 141).

Rauf Bey ayrılmak için bir sebep bulunmadığından bahisle HF içinde kalmayı sürdüreceğini söyler ama artık işin dikiş tutmayacağı bellidir. HF’de yolun sonuna gelmiştir; “kahraman” olduğu dönemler geride kalmış, iman derecesinde bağlılık göstermediği için “hain” okları ona yönelmiştir.

Üstelik bu, onun henüz iyi zamanlarıdır; daha kötü günler hızla yaklaşmaktadır.

Şimdilik bu kadar yetineyim, diğer dersler bir sonraki yazıya kalsın.

Serbestiyet, 27.01.2018

Anayasa Mahkemesi’nin iptali

Anayasa Mahkemesi (AYM), Şahin Alpay ve Mehmet Altan’ın yaptığı bireysel başvuruları görüştü ve her iki yazarın tutukluluğunda hak ihlali yapıldığını tespit etti. Anayasanın 153. maddesinin son fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayınlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

Anayasanın bu hükmü ek bir izah gerektirmeyecek kadar sarihtir. AYM’nin kararları herkesi bağlar. Bireysel başvurular söz konusu olduğunda da bu kararlar herkes için, ama herhalde öncelikli olarak başvuruya konu olan dâvâya bakan mahkemeler için bağlayıcı olur.   Dolayısıyla AYM bir hak ihlali yapıldığına hükmettiğinde yapılması gereken bellidir: Karar ilgili mahkemelere tebliğ edilir; ilgili mahkemeler de bu ihlali sonlandırmak için gerekeni yapar.

Ağır Ceza Mahkemelerinin tavrı

Ancak Alpay ve Altan’ın dâvâlarının görülmekte olduğu ağır ceza mahkemeleri, Türkiye’de bir “ilk”e imza atarak, AYM kararının gereğini yerine getirmekten kaçındılar. Alpay’ın dâvâsına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, kararında üç noktaya dikkat çekiyor:

(1) AYM, delil değerlendirmesi ve yerindelik denetimi yapamaz. Oysa bu kararında delilleri değerlendirerek ve yerindelik denetimi yaparak, kendi kuruluş kanununa ve Anayasaya aykırı hareket etmiştir.

(2) AYM, kendisini davaya bakan birinci derece mahkemesi yerine koyarak bir hüküm tesis edemez. Oysa bu kararında AYM, dâvâyı incelemekte olan ağır ceza mahkemesi gibi hareket etmiş, delillerin tutukluluk için yeterli olmadığına karar vermiştir. AYM’nin bu tavrı görev gaspı niteliğindedir.

(3) AYM, tutukluluk tedbirine başvurulması halinde bu tedbire neden gerek görüldüğünün ayrıntılı ve somut bir şekilde açıklanması gerektiğini belirtmiştir. Oysa bu şekilde detaylı bir açıklama mahkeme için ihsas-ı rey anlamına gelir. AYM’nin, mahkemeden ihsas-ı rey yasağını çiğnemesine yol açacak talebine uyulamaz.

13. Ağır Ceza Mahkemesi, bu gerekçelerden ötürü AYM’nin kararına uymalarının hukuken mümkün olmadığını ifade etmiş ve “tutukluluk haline ilişkin herhangi bir karar verilmesine yer olmadığına” hükmetmiştir. Akabinde aynı gerekçelerden hareketle Altan’ın tahliye talebi de İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından reddedilmiştir.

Ağır ceza mahkemelerinin ileri sürdükleri bu argümanlara ve vardıkları sonuçlara katılmak hukuken mümkün değildir. Çünkü:

AYM’nin görev ve yetkisi

(1) Anayasanın 148/3. maddesine göre, herkes AİHS kapsamındaki hak ve özgürlüklerinden herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla AYM’ye bireysel başvuruda bulanabilir. “Kişi hürriyeti ve güvenliği” bu kapsamda yer alan haklardan biridir. Bu nedenle herkes, tutukluluğunun hukuki olmadığı iddiasıyla, kişi güvenliğinin ve hürriyetinin ihlal edildiği iddiasıyla AYM’ye gidebilir.

Böyle bir başvuru karşısında AYM, tutuklamanın gerekli olup olmadığını tespit etmek için mecburen delilleri inceler. Söz konusu hakkın ihlal edilip edilmediğini belirlemenin başka bir yolu yoktur. “Deliller, tutuklama için yeterli midir, değil midir?” Yanıtı verilmesi gereken soru budur, bu da delilleri değerlendirmeden yapılabilecek bir iş değildir. Dosyadaki bilgi ve delillerin kişilerin tutuklanmalarını haklı kılıp kılmadığını tartışmak, AYM’nin görevidir.

(2) Bireysel başvuruları alma, karara bağlama, hak ihlali olup olmadığını belirleme ve bir hak ihlali bulunduğu neticesine varıldığında dosyayı gereği için ilgili mahkemelere gönderme, AYM’nin görevi ve yetkisi dâhilindedir. Dolayısıyla AYM’nin yetki veya görev gaspı yaptığı iddiası, hiçbir surette kabul edilemez.

(3) Tutuklanma, kişiyi özgürlüğünden mahrum eden bir tedbirdir. Mahkemeler, böylesi ağır bir tedbire neden gerek duyduklarını kararlarında açıklamakla yükümlüdürler. Tutuklama kararlarının detaylı bir şekilde açıklanması, ağır ceza mahkemelerinin ileri sürdükleri gibi, bir ihsas-ı rey olarak nitelendirilemez. Nitekim AİHM’nin tutuklanma ile ilgili olarak Türkiye’ye karşı verdiği birçok kararda altı çizilen en önemli husus, tutuklama tedbirine neden başvurulduğunun yeterli bir şekilde gerekçelendirilmemesinin hukuka aykırılık teşkil ettiğidir.

AYM’nin de istediği budur. Bir tutuklama kararı veriliyorsa, bu kararların sağlam delillere dayandırılması ve gerekçeli bir şekilde izah edilmesidir. İhsas-ı rey yasağı, basmakalıp ifadelerle tutuklama kararı verilmesine gerekçe oluşturamaz.

Etkin yargı yolu

AYM’nin yorumuna, ağır ceza mahkemelerinin gerekçelerine ve bunlara karşı ileri sürülen itirazlara ilişkin hukuki tartışmalar yapılabilir. Meseleye farklı perspektiflerden bakılabilir. Ancak bir birinci derece mahkemesi, bir anayasa normunu AYM’den farklı yorumluyor diye AYM’nin verdiği bir karara “uymuyorum” diyemez. AYM’nin kararını tanımamak, anayasayı ihlal etmek demektir.

Ağır ceza mahkemelerinin bu tavrı iki sonuç üretir. Birincisi, başka mahkemelerin de AYM’nin kararlarına uymama yolunu açmasıdır. Artık her mahkeme herhangi bir anayasal hükme dair yorum farkına işaret ederek AYM’nin şu veya bu kararının gereğini yerine getirmekten imtina edebilir. Böylece AYM kararlarının her kişi ve kurumu bağlayacağını söyleyen Anayasa hükmünün bir değeri kalmaz. AYM, birinci derece mahkemeleri eliyle iptal edilmiş olur.

İkincisi, AYM’nin etkin bir yargı yolu olmaktan çıkmasıdır. İlgili mahkemeler nezdinde sözü geçmeyen ve verdiği kararların gereği yerine getirilmeyen bir AYM’nin, netice alınabilen bir yargı makamı olduğu söylenemez.

Eğer AYM etkin yargı yolu olma vasfını yitirirse, AİHM’den önceki son durak olmaktan çıkar ve haklarının ihlal edildiğini iddia edenler doğrudan AİHM’ne başvurma olanağına kavuşur. Bunun da Türkiye yargısı için övünülecek bir tablo olmadığı izahtan vareste olsa gerektir.

Serbestiyet, 17.01.2018

OHAL, nasıl bir hal (3) Zorunlu kıyafet

5275 Sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a, 696 Sayılı OHAL KHK’sı ile, tutuklu ve hükümlülere zorunlu kıyafet uygulaması getiren aşağıdaki madde eklenmiştir:

“MADDE 103- 5275 sayılı Kanuna aşağıdaki ek madde eklenmiştir.

EK MADDE 1- (1) 3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçlar nedeniyle tutuklu veya hükümlü bulunanlar, duruşmaya sevk nedeniyle ceza infaz kurumu dışına çıkarılmaları durumunda, ceza infaz kurumu idaresince verilen giysileri giymek zorundadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 309 ila 312 nci maddelerinde düzenlenen suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlar badem kurusu; bu maddede belirtilen diğer suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlar ise gri renginde göğüs ve pantolon bölümü bitişik (tulum) giysiler giyer. Ancak kadın tutuklu ve hükümlülerin giysileri bitişik şekilde (tulum) olmayabilir. Bu madde hükümleri çocuklar ile hamile kadınlar hakkında uygulanmaz. Kadın tutuklu ve hükümlülerin giysileri ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer hususlar yönetmelikle belirlenir.

(2) Bu maddede öngörülen yönetmelik bir ay içinde yürürlüğe konulur. Bu madde hükümleri söz konusu yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren uygulanır.”

Buna göre, anayasal düzene karşı işlenen (Anayasayı ihlal, Cumhurbaşkanına suikast, Meclise ve hükümete karşı) suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlar badem kurusu, Terörle Mücadele Kanunu’nun (TMK) kapsamına giren suçlardan tutuklu ve hükümlü olanlar ise gri renkli tulumlarla duruşmaya çıkarılacak. Eğer tutuklu ve hükümlüler bu tulumları giymeyi reddederse haklarında disiplin hükümleri işletilecek.

“HERO” etkisi

Tutuklu ve hükümlüler için zorunlu kıyafet uygulaması, Cumhurbaşkanına suikasta teşebbüsten yargılanan sanıklardan birinin Muğla’da görülmekte olan davaya üzerinde “HERO (Kahraman)” yazan bir tişört giyerek katılmasıyla başladı.

Kabul edilebilir bir görüntü değildi bu. Darbe girişimi sanıklarının yaptıklarına kahramanlık ve meşruiyet atfeden bu gibi davranışlarının mutlak engellenmesi gerekiyordu. Çözümü de belliydi: İlgili yönetmelikte gerekli değişiklik yapılır ve ceza infaz kurumlarına bir talimat gönderilirdi. Böylece tutuklu ve hükümlülerin duruşmalara üzerlerinde siyasi mesaj içeren giysilerle katılmamaları sağlanırdı.

Fakat hükümet basit ve hukuka uygun bu çözümün yerine KHK ile bir düzenleme yapma yoluna gitti. Getirilen hükmün başlıca dört bakımdan önemli hukuki sorunlara yol açacağını söylemek mümkündür.

Damgalama giysisi

(1) Bu düzenleme salt anayasal düzene karşı işlenen suçlardan yargılananları değil, TMK kapsamındaki bütün suçlardan yargılananları da içeriyor. TMK ise — bilindiği üzere — çok problemli bir kanun; alanı çok geniş, ifadeleri çok esnek. Öyle ki, sıradan bir düşünce açıklaması veya muhalif bir faaliyet de bu kanunun sınırları içinde düşünülebilir ve failleri TMK’dan kendilerini hâkim karşısında bulabilir.

Nitekim bugün çok sayıda milletvekilli, akademisyen, gazeteci ve sivil toplum temsilcisi TMK’yı ihlalden yargılanıyor. Açıktır ki bu kişiler, daha haklarındaki yargılama sürerken toplum nezdinde kendilerini damgalayacak olan tulumları giymeyi reddedecek. Bu da hukuki krizi daha da büyütecek ve siyasi tansiyonu daha da yükseltecek.

Çekirdek haklar

(2) Hukukta “çekirdek haklar” adı verilen dokunulmaz bir hak alanı vardır. İktidarlar, bu alanda yer alan hakları çiğneyemezler ve kullanımlarını durduramazlar. 1982 Anayasası,  çekirdek hakları 15. maddede düzenler. (Benzer bir düzenleme AİHS’nin 14. maddesinde de yer alır.) Buna göre savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde bile:

  • Kişinin yaşam hakkına dokunulamaz;
  • Kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz;
  • Kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz;
  • Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez;
  • Suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

Masumiyet karinesi, bir çekirdek haktır. Olağanüstü bir halin olması, bu hakka aykırı bir düzenleme yapılmasına cevaz vermez. Şartlar ne denli ağır ve vaziyet ne denli nazik olursa olsun, masumiyet karinesini zedeleyen bir norm konulamaz.

696 Sayılı KHK’nın tutuklu ve hükümlerin tulum giymesini zorunlu kılan 103. maddesi, masumiyet karinesinin açık bir ihlalidir. Zira tutuklu şahıslar hakkında bir mahkeme kararı tesis edilmemiştir. Yargılamaları devam etmektedir. Ve yargılamaların sonucunda beraat etmeleri de mümkün, belki muhtemeldir. Zaten masumiyet karinesinin gayesi de, kişilerin suçsuz bulunma ihtimallerinin göz önünde bulundurulması, onların peşinen suçlanmalarının önüne geçilmesi ve mağdur edilmelerinin engellenmesidir.

Yargılama uzun bir süreçtir. İlk derece mahkemesinin bir karara varması yargılamanın bittiği ve kararın kesinleştiği anlamına gelmez. Ondan sonra istinaf, temyiz ve bireysel başvuru safhaları vardır. Ancak bu safhalar geçildikten sonra karar kesinleşir ve ancak o zaman — eğer bir mahkûmiyet kararı varsam — kişinin suçlu olduğu söylenebilir. Bütün bu süreçler işlerken kişinin “masum” kabul edilmesi asıldır; yetkili şahıslar bağıra çağıra onun suçlu olduğu söyleyemezler ve ona suçlu gibi muamele edemezler.

Yargılamaları süren kişileri zorunlu kıyafete tabi tutmak, onları suçlu ilan etmek ve onlara suçlu gibi davranmaktır. Bu, masumiyet karinesini rafa kaldırmaktır. Oysa bu evrensel ilkeye herkesin ihtiyacı vardır. Sadece ByLock meselesinde ortaya çıkan tablo dahi, masumiyet karinesini paranteze alarak yargılaması bitmemiş kişileri suçlu olarak yaftalamanın ne kadar hukuksuz ve adaletsiz neticeler üretebileceğini göstermiş olmalıdır.

Adil yargılanma

(3) Zorunlu kıyafet, adil yargılama ilkesini tahrip eder. Maddi gerçeğin bulunabilmesi için yargılamanın mümkün olduğunca adil bir ortamda cereyan etmesi gerekir. Tulumları giymeyi reddedenler, duruşmalara çıkarılmayacak. Bu durumda yargılama SEGBİS ile yapılacak. Mücbir bir sebebin varlığında veya sorgudan sonra sanığın duruşmalara katılmasının gerekli olmaması ve sanığın da istememesi halinde, yargılama SEGBİS ile yapılabilir. Yani SEGBİS bir istisnadır, normal olan sanığın duruşmalara katılmasıdır.

Duruşmaya çıkmak, yargılamaya kişinin aktif katılımını sağlar. Kişi soru sorar, cevap verir, iddialara anında müdahale eder ve gerçeğin ortaya çıkmasına katkı sağlar. Savunmanın ve yargılamanın sıhhati duruşmaya katılımla mümkün olur. Eğer sırf tulum giymediği için kişinin duruşmaya katılması engellenirse, bu, savunma hakkının kısıtlanması ve adil yargılanma ilkesinin ihlali olur.

Eşitlik

(4) Zorunlu kıyafet tutuklu yargılananlar için söz konusu. Bu madde kapsamındaki bir davada aynı suçtan yargılanıp — mesela yaşlılık, hastalık, vb. gibi kişisel bir sebepten ötürü — tutuksuz olanların tulum giyme mecburiyeti olmayacak. Onlar duruşmaya kendi kıyafetleri ile gelecekler. Ama tutuklu yargılananlar tulum giymeye zorlanacak. Burada eşitlik ilkesi aykırılık teşkil eden bir yönünün olduğu söylenebilir.

Velhasıl bahse konu madde masumiyet karinesine, adil yargılanma ilkesine ve eşitlik ilkesine aykırıdır. Temennim, 696 sayılı KHK’nın en kısa zamanda parlamentoda onaylanması ve Anayasayı ile evrensel hukuk kaidelerini çiğneyen bu maddeye yargı yolunun açılmasıdır.

Serbestiyet, 11.01.2018

OHAL, nasıl bir hal? (2) Sivillere yargı muafiyeti

OHAL’in 696 sayılı KHK’sı, en çok sivillere yargı muafiyeti getiren 121. maddesi ile gündemi meşgul etti. Aslında bu madde, 668 sayılı KHK’da yer alan ve kamu görevlileri için koruma sağlayan maddenin bir devamı niteliğindeydi. 668 sayılı KHK Meclise getirilmiş ve 6755 sayılı Kanunla onaylanmıştır. Bu kanunun 37. maddesindeki düzenleme şu şekildedir:

15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai  sorumluluğu doğmaz.”

Yürürlükteki Türk Ceza Kanunu’nun hazırlayıcılarından olan Prof. Dr. İzzet Özgenç, bu hükmün Anayasaya aykırı olduğunu belirtir. Çünkü bu hükmün amacı, darbe girişiminin bastırılmasında görev yapan kamu görevlilerine bir “sorumsuzluk” sağlamak ve onların ceza almalarını engellemektir.

Ancak bu yapılırken “ceza hukuku bakımından sorumsuzluk, hukuka uygun olarak gerçekleştirilen ve dolayısıyla herhangi bir suç oluşturmayan fiillere inhisar ettirilmemiştir. Bu düzenleme kapsamına giren fiillerin, yapılan işlemlerin ve gerçekleştirilen uygulamaların hukuka uygun olup olmadığına ve hattâ suç teşkil edip etmediğine bakılmaksızın, faillerin cezalandırılmaması amaçlanmıştır.”

Bu itibarla kamu görevlileri — bu kanunla düzenlenen alanlarda — kasten hareket edip konusu suç teşkil eden bir fiili işleseler bile, herhangi bir ceza hukuku sorumluluğuna tabi tutulmayacaklardır. Özgenç’in ifade ettiği üzere “Kamu görevlilerinin konusunu suç oluşturan fiiller dolayısıyla kusurluluğunu ortadan kaldıran herhangi bir sebep mevcut değildir. Suç işleyen kişiye, işlediği iddia edilen suçtan dolayı hakkında soruşturma ve konuşturma yapılmasını engellemek ve ceza yaptırımı uygulanmasının önüne geçmek suretiyle imtiyaz tanıyan bu hükmün anayasal dayanağı bulunmamaktadır.”

Sivillere hukuki zırh

Kamu görevlileri için getirilen madde hukuken birçok arıza barındırırke,n bu kez benzer bir düzenleme de siviller için getirildi. 696 sayılı KHK’nın 121. maddesiyle, 6775 sayılı Kanunun 37. maddesine ikinci fıkra ve şu hüküm eklendi:

“Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15.7.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında birinci madde hükümleri uygulanır.”

Bu maddenin gayesi, 15 Temmuz’daki darbe teşebbüsünün bastırılmasına katılan sivil şahısları ceza sorumluluğundan muaf tutmaktı. Aslında mevzuata böyle bir hüküm eklenmesine hiç gerek yoktu. Çünkü TCK’daki meşru müdafaa hükümleri, darbe girişimine karşı çıkanlar için yeterliydi. Buna rağmen getirilen bu hüküm sorunlu; maddede haklı eleştirilere sebebiyet veren üç önemli problem var:

Hukuki arızalar

(1) Maddede “terör eylemleri” kavramı kullanılıyor. Fakat mevzuatımızda böyle bir kavram bulunmuyor. TCK’da “terör” ile ilgili iki suç kategorisi vardır: “Terör suçları” ve “terör amacı ile işlenen suçlar.” Eğer “terör eylemi” derken bu iki kategorideki suçların hepsi dahil edilirse, ucu bucağı belirsiz bir alan yaratılmış olur, bugün gazetecilerin ve akademisyenlerin yargılanmasına sebebiyet veren birçok fiil de bu çerçevede düşünülebilir. Bu da işi çığırından çıkarır.

(2) “[B]unların devamı niteliğindeki suçlar” ifadesinde bir netlik yoktur. “Devamı” derken anlaşılması gereken süre nedir? 15 Temmuz ve sonraki gün müdür? Yoksa misal, bugün de “devamı” içinde kabul edilecek midir? Eğer devam “her zaman”a teşmil edilirse, o halde “terör eylemlerini bastırıyorum” diye durumdan vazife çıkaranlar çok olur; o da kaosa davetiye çıkarır.

(3) “[B]astırılması” ifadesinin, sadece hukuka uygun eylemleri tarif eder şekilde kullanılması gerekiyordu. Oysa madde metninde hukuka uygunluğa atıf yapan bir ibare söz konusu değil. Özgenç’in kamu görevlileri için yapılan düzenlemeye ilişkin söylediği problem burada da varlığını sürdürüyor, çünkü madde hukuka uygun ve hukuka aykırı fiiller arasında bir ayrım gözetmiyor. Dolayısıyla madde, darbeyi bastırmak için yapılacak — hukuk dışı olanlar da içinde olmak üzere — her türlü eylemi kapsadığı intibaını bırakıyor. Bu tür yorumlara kapıyı açık tutuyor.

Muğlaklık

Kamuoyunda bu maddeye ilişkin ciddi bir eleştiri dalgası kabarınca, yürütmenin temsilcileri çeşitli açıklamalarla maddenin eleştirilen her bir yönünü netleştirmeye çalıştılar. Mesela:

(a) Adalet Bakanı Abdulhamit Gül, “terör eylemleri” kavramı üzerine kendisine sorulan bir soruyu yanıtlarken, “terör eylemi” ile sadece darbe teşebbüsünü kastettiklerini ve darbenin kendisi de bir terör faaliyeti olduğu için bu kavramı kullandıklarını söyledi. Bakana göre, “terör” başlığı altındaki diğer suçlar bu maddenin kapsamında düşünülemezdi.

(b) Maddenin hangi tarihi/tarihleri kapsadığı — içinde hukuk profesörleri de olan — bazı AK Parti milletvekillerinin de kafasını karıştırdı. Öyle ki, bu maddenin bugünü de geleceği de kapsadığına dair bildirimlerde bulundular. Bunun üzerine hem AK Parti ve hem de hükümet sözcüleri, “devamı” derken yalnızca 16 Temmuz’un kastedildiğini; maddenin sadece 15 ve 16 Temmuz tarihleri için geçerli olabileceğini belirtmek ihtiyacını duydular.

(c) Bakan Gül, “bastırılması” ifadesinin hukuka uygun eylemleri kapsadığını; hukuki sınırları aşan fiillerin faillerini bu maddenin getirdiği sorumsuzluğa dahil etmeyeceğini vurguladı.

Çıkmaz yol

Sonuçta, eski cumhurbaşkanı Abdullah Gül haklıdır; bahsi edilen madde gerek kapsam, gerek süre ve gerek ölçülülük/orantılılık noktalarında muğlaklıkla maluldür. Yürütme kanadından yapılan ve bu muğlaklığı zımnen kabul eden sözlü beyanlar önemlidir, ancak yeterli değildir. Çünkü sözlü beyanların bir bağlayıcılığı yoktur; doğrusu, şüpheleri giderecek bir düzenlemenin yazıya geçirilmesidir.

Ne var ki hükümet haklı ve yerinde bir uyarının gereğini yerine getirmiyor. Doğru olanı yapmak yerine, bile isteye yanlışta ısrar ediyor. Hattâ işi, eleştiri sahiplerini darbecilere kol kanat germekle suçlamaya kadar götürüyor.

Ancak böylesi temelsiz ithamlarla yapılan hatânın üstü örtülemez. Herkesi susturarak ve herkesten çok bağırarak mesele geçiştirilemez.

Yol çıkmaz; mızrak da çuvala sığmıyor. İktidarın görmesi gereken budur.

Not: Kırın bacaklarını!

İktidar temsilcileri, hukuk ile aralarındaki mesafeyi giderek daha fazla açmaya yeminli görünüyor. Son olarak İçişleri Bakanı, polislere “Uyuşturucu satıcılarının ayaklarını kırın, suçu bana atın, cezası neyse ben çekerim” demiş.

Neresinden tutmak gerekir, bilmem ki? Herkesin güvenliğinin emanet edildiği bir bakan, kendisine bağlı personele bu denli açık bir suç işleme çağrısı yapamaz. Eğer yaparsa, orada hukuk da güvenlik de rafa kalkmış demektir.

Sayın Bakan bilmelidir ki, polislerin görevi; kimsenin bacağını kırmak değildir. Polisler, bir suçu işleyenleri hukuk dairesi içerinde yakalamak ve kanunun kendisine verdiği sınırlar içinde gerekli yasal işlemleri yapmakla yükümlüdürler. Ötesi, yani polislerin kendilerinin (hem de fiziksel) ceza kesmeye başlaması, suç teşkil eder.

“Bacak kırın,” konusu suç teşkil eden bir emirdir. Anayasanın 137 maddesine göre “Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.” Keza Türk Ceza Kanunu’nun 24/3 maddesi de “ Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur” hükmünü içerir.

Dolayısıyla polisleri buradan uyarmak gerek: Sakın ola ki, Bakanın gazına gelip kimsenin bacağını kırmaya yeltenmeyin! O belki bir yolunu bulup yakayı sıyırabilir, ama olan size olur. Yarın kanun gelip boğazınıza yapıştığında, bugün “Suçu bana atın” diyen hiç kimsenin arkanızda durmayacağını aklınızdan çıkarmayın.

Velhasıl siz siz olun, meşru hudutlar içinde kalın.

Hem kendiniz hem de toplum için doğru olan budur; hukuka aykırı efelenmeler değil.

Serbestiyet, 06.01.2018

Irak Kürtleri ve 2018*

Ortadoğu zor bir yer; ne şiddet eksilir burada ne de sürpriz. İran’ın son günlerde başına gelenler de bunun bir göstergesi. Daha düne kadar Ortadoğu’da beş başkenti idare etmekle övünen bir ülkenin yöneticileri bugün kendi başkentlerinde asayişi temin etmeye harcıyorlar tüm çabalarını. Yani bu coğrafya için uzun boylu tahminlerde bulunmak güç, büyük laflar etmek yanlış; zira her öngörü ve iddia daha mürekkebi kurumadan sahibinin elinde patlayabilir.

Bununla birlikte geleceğe dair bazı kestirimlerde bulunmak da kaçınılmaz. Herkes önünü görmek ister, bunun için ileriye doğru akıl yürütmelerde bulunur. Kendisini nelerin beklediğini anlamaya çalışır ve bunlara karşı hazırlık yapar. Bu bağlamda 2018’e bakıldığında, bölgedeki tüm Kürtler için yeni yılın çok hareketli geçeceğini söylemek mümkün.

Müzakere yılı

Irak’tan başlayalım. Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), Eylül 2017’de bir bağımsızlık referandumu yaptı. Referanduma yüksek bir katılım sağlandı ve bağımsızlık doğrultusunda sağlam bir netice alındı. Ne var ki referandumu gerçekleştirmekte sergilenen beceri referandum kazanımlarını muhafaza etmekte gösterilemedi.

İki sebebi vardı bunun: Biri siyasi parçalanmışlık haliydi. Partilerin beraber hareket etmek yerine birbirleriyle didişmeleri Kürtlere pahalıya patladı. Diğeri ise dış ittifakların kozasının sağlam örülememesiydi. KBY’nin, müttefiklerinin Kürdistan için yapacakları/yapabilecekleri konusunda düştüğü yanılgı telafisi zor bir tablo ortaya çıkardı. Nihayetinde Irak merkezi ordusu ve Haşdi Şabi milislerinin saldırısı karşısında KBY tartışmalı bölgelerden çıkmak zorunda kaldı ve 2014 sınırlarına geri çekildi.

2018’de Erbil iki meydan okumayla başa çıkmak mecburiyetinde. Birincisi, Bağdat yönetimi ile ilişkilerin çerçevesinin tanzim edilmesidir. Mevcut hal sürdürülebilir olmaktan uzak; iki merkez arasında hem ekonomik hem de siyasi olarak devasa sorunlar bulunuyor. Bunları bir şekilde çözüm yoluna koyulması, Erbil ve Bağdat arasındaki fiili ve hukuki pozisyonların sarahate kavuşturulması gerekiyor. 2018, bu açıklığa kavuşmak amacıyla yapılacak müzakerelere sahne olacak.

Anahtar seçimler

Müzakerelerde Kürtleri zorlayacak bir husus var. Kerkük öncesinde Kürtlerin eli daha kuvvetliydi. Lakin şu anda merkezi hükümet çok daha avantajlı bir pozisyonda görünüyor. Nitekim Irak Başbakanı Abadi de, müzakerelere başlamak için sürekli yeni şartlar öne sürüyor. Kapıyı hiçbir zaman kapatmıyor, sürekli aralık tutuyor ama o kapıdan içeri girmek için Kürtlerin kendisinin belirlediği koşullara uymasını talep ediyor. Hareket sahasını sürekli daraltmaya ve kendisini en alt limite razı etmeye çalışan bu siyaset karşısında Kürdistan yönetimi ise mevzilerini korumaya çalışıyor.

2018’in ilk yarsında yapılacak olan genel seçimler bu manzarayı değiştirecek bir potansiyel taşıyor. Seçimler sonrasında oluşacak parlamentonun kompozisyonu, Kürt partilerin seçimlere birlikte mi yoksa ayrı ayrı mı girecekleri, hükümetin teşekkülündeki ittifak ilişkileri, vb. faktörler tarafların müzakeredeki konumlarını tahkim edebilir veya zayıflatabilir. Bu itibarla, seçimlerin bir anahtar işlevi göreceği ve müzakerelerin yönünü tayin edeceği söylenebilir.

İç barış sorunu

Kürdistan’ın üstesinden gelmesi gereken ikinci temel sorun ise, kendi iç barışını sağlamakla ilgilidir. Kerkük’ün akabinde baş gösteren siyasi krize şimdilerde bir toplumsal kriz de eşlik ediyor. Süleymaniye’de başlayan ve güçlükle kontrol altına alınan protesto gösterileri, bir uyarı fişeği olarak görülmeli.

Kürdistan’daki mevcut tablo pek iç açıcı değil. Ekonomi kötü gidiyor. Büyük anlam atfedilen yatırımlar duruyor. İçte ve dışta siyasi istikrarsızlık artıyor. Daha iyi bir hayata ilişkin umutlar azalıyor. Tüm bunlar insanlarda bıçağın kemiğe dayandığı bir halet-i ruhiye yaratıyor ve alttan alta bir sosyal rahatsızlık kaynıyor.

Yönetimin bu rahatsızlıkla ciddi olarak yüzleşmesi icap ediyor. Protestoları “dış güçlerin bir oyunu” olarak okumak kolaycılık olur ve herhangi bir çözüm üretmez. Şüphesiz, Kürdistan’ın kendi iç dertlerinden başını kaldırmaz duruma düşmesinden memnuniyet duyacak ve Bağdat yönetimi gibi bu olayları kendisi için fırsat olarak kullanacak çok sayıda güç vardır. Bu güçlerin bundan sonra da bu tür olayları kışkırtmaları beklenebilir.

Ancak asıl sorun, dışta değil içtedir; insanları mutlu edebilme ve ümitvar kılabilmedir. Dış müdahaleleri bertaraf etmenin ve tahribatlarının asgariye indirmenin çaresi, yönettiklerinin güçlü rızalarına yaslanmaktır.

Reform zorunluluğu

Bu meyanda KBY’nin iki alanda ciddi bir reform programını önüne koyması lazım: Birincisi, ekonomidir. Ekonomik sorunlar bir hal yoluna koyulmadığı ve bu tür şikâyetlerin önü alınmadığı takdirde toplumsal rahatsızlığın büyümesi ve protestoların tekrarlanması şaşırtıcı olmayacaktır. Kürdistan’daki iktisadi hayatın açık olmadığına, büyük çaplı yolsuzlukların yapıldığına ve kaynakların çarçur edildiğine dair çok yaygın kanaatler söz konusu. Bunlar yönetime olan güveni sarsıyor ve insanların gelecekten umut kesmelerine neden oluyor.

Bu sebeple ekonomik yapıya neşter vurulmalı. Kürdistan’ın bütün ekonomik faaliyetlere şeffaflık hâkim kılacak, kaynakları ülkenin kalkınmasına ve halkın refahını yükseltmeye adayacak, yolsuzluk iddialarının üzerine gidecek ve suiistimale olanak veren boşlukları tasfiye edecek bir ekonomik düzeni oluşturma mecburiyeti var.

Devletin inşası

İkincisi, devletin bir bütün olarak elden geçirilmesidir. Güvenlik, vergilendirme ve eğitim, modern bir devlete hayatiyet kazandıran can damarlarıdır. KBY ivedilikle bu üç hayati alandaki kurumlarını eğitim kurumlarının modern bir devlette olması gerektiği gibi düzenlemekle yükümlüdür. Yoksa ne içte ne de dışta kırılganlığını giderebilir.

Hülasa, gerek iktisadi şeffaflaşma gerek yönetimin modern kural ve yapılarla teçhizi, KBY’nin 2018’da aşması gereken iki önemli imtihan olarak beliriyor. Bu önemli imtihanlardan başarıyla geçmek, güçlü bir hükümet yapısına ihtiyaç duyuyor. Ancak hâlihazırda ortada böyle bir hükümet yok.  Siyasi zafiyet doğuran bu müphemiyetin giderilmesi için ise mümkün olan en kısa zamanda seçimlerin yapılması ve halkın taze onayını almış bir hükümetin yola koyulması gerekiyor.

Suriye ve Türkiye’deki olası gelişmeleri gelecek yazılarda tartışacağım.

*K24, 03.02.2017

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/8cfa1907-fa4c-4ec9-99be-6de0b0c30b56

Serbestiyet, 04.01.2018

OHAL, nasıl bir hal? (1) Hukuksuz yöntem

Yürütme, 15 Temmuz 2016’nın ertesinde Olağanüstü Hal (OHAL) ilân etti. Hükümet temsilcileri, mümkün olan en kısa sürede buna son verileceği ve olağan duruma dönüleceğini topluma taahhüt ettiler. Fakat OHAL sürekli uzatıldı. Dahası, hali hazırda OHAL’in kaldırılacağına dair herhangi bir emare de görülmüyor.

OHAL’in maksadı, darbe teşebbüsü sonrasında meydana gelen krize çare bulmaktı. Lâkin süreklilik kazanan boyutuyla OHAL’in kendisi kriz üretir oldu. İçinde bulunduğumuz bu durum, başlıca iki açıdan değerlendirilebilir. İlk açı, OHAL’in daimi bir idare yöntemi olarak kullanılmasını değerlendirmektir. İkinci açı ise, OHAL kapsamında ilan edilen kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) içeriğini incelemektir.

Elbette KHK’lardaki her bir düzenleme üzerinde ayrıntılı bir içerik tahlili yapılmalıdır. Ancak bana göre asıl önem taşıyan husus, yürütmenin ülkeyi KHK’larla yönetme noktasındaki ısrarıdır. Dolayısıyla ilk olarak bunun üzerinde durulmalı ve OHAL tartışmasına bunu merkeze alarak başlanmalıdır. Bunun için de öncelikle hukuki çerçeveye bakmakta fayda vardır.

“Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular”

1982 Anayasası, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanacak olan Bakanlar Kurulu’na, tabii afet ve ağır ekonomik bunalım (madde 119) ve/ya şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması (madde 120) gibi sebeplere dayanarak OHAL ilan etme yetkisini verir. Kendisini doğuran şartlara bağlı olarak OHAL, ülkenin bir bölgesinde, birden fazla bölgesinde veya tamamında ilan edilebilir.

OHAL’de, Cumhurbaşkanının başkanlık ettiği Bakanlar Kurulu KHK’lar çıkarabilir. OHAL KHK’ları, olağan dönemlerdeki KHK’lardan farklı bir nitelik taşır. Anayasa, olağan dönemde çıkarılan KHK’lar için bir konu sınırlandırması getirir; temel hakların, kişi hakları ve ödevlerinin, siyasal hak ve ödevlerin bu KHK’larla düzenlenemeyeceğini belirtir. Fakat OHAL KHK’larını bu sınırlamaların dışında tutar (madde 91). Dolayısıyla söz konusu hak ve ödevlerin de OHAL KHK’ları ile düzenlemesini (sınırlanmasını) mümkün kılar.

OHAL KHK’ları için, Anayasadan kaynaklanan tek bir hudut vardır. O da OHAL KHK’larının “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” çıkarılmasıdır (madde 121) Yani hangi nedenden ötürü OHAL ilan edilmiş ise ancak onunla ilgili konular KHK’larla tanzim edilebilir; onun haricindeki konular ise KHK’larla tanzim edilemez. Anayasa Mahkemesi (AYM), 1991 yılında verdiği bir kararda bunu çok net bir şekilde izah eder:

“Olağanüstü halin gerekli kılmadığı konuların OHAL KHK’larıyla düzenlenmesi olanaksızdır. Olağanüstü halin gerekli kıldığı konular, olağanüstü halin neden ve amaç öğeleriyle sınırlıdır.” (E: 1990/25, K: 1991/1, Karar Tarihi: 10.01.1991)

15 Temmuz ve OHAL

Türkiye, 15 Temmuz 2016’da bir darbe girişimine maruz kaldı. Ordu, yargı ve emniyet içine sızan FETÖ mensupları, meşru hükümeti devirmeye kalkıştı. Köprüleri tuttular. Zorbalıklarına karşı meşru bir direniş gösteren devlet görevlilerine ağır silahlarla saldırdılar. Meclisi bombaladılar. Yüzlerce insanı öldürdüler, binlercesini yaraladılar. Ancak tüm gaddarlıklarına rağmen başaramadılar. Halkın ve darbe karşıtı devlet güçlerinin birlikteliğiyle bu kalkışma bastırıldı.

Darbe teşebbüsünün boşa çıkarılmasından sonra, 20 Temmuz 2016’da Cumhurbaşkanlığı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu, olağanüstü hal ilan etme kararı aldı. TBMM, 21 Temmuz 2016’da bu kararı onayladı. OHAL’in ilan nedeni, Milli Güvenlik Kurulu’nun 20 Temmuz 2016’da yaptığı toplantıda aldığı tavsiye kararına göre; 15 Temmuz’daki darbe girişimi ile tehdit edilen “demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi” idi.

OHAL’in ilanından ve Meclis’te onaylanmasından sonra ilk (667 sayılı) KHK  23 Temmuz 2016’da yayınlandı. 24 Aralık 2017 tarih ve 696 sayılı KHK ile, son bir buçuk yılda toplam 30 KHK yayınlanmış oldu.

OHAL düzeni

Burada birbiriyle bağlantılı iki noktanın altını çizmeliyiz. Bir, OHAL’in varlık nedeni 15 Temmuz’dur. OHAL yoluna başvurulmasının sebebi, bir taraftan 15 Temmuz’u gerçekleştirenleri ortaya çıkarmak ve onlarla mücadele etmek, diğer taraftan da bu kalkışmanın yarattığı tahribatı ortadan kaldırmaktır. Eğer 15 Temmuz yaşanmamış olsaydı, OHAL de olmazdı.

Ve iki, 15 Temmuz’dan dolayı ilan edilen OHAL döneminde çıkarılacak KHK’lardaki bütün düzenlemeler, mutlaka ama mutlaka darbe teşebbüsü ile bağlantılı olmalıdır. 15 Temmuz’daki kalkışma ile ilgisi bulunmayan, darbecilerle mücadele ve/ya bundan kaynaklanan tahribatı giderme amacı taşımayan herhangi bir düzenleme, Anayasaya açık bir aykırılık teşkil eder.  Çünkü Anayasa, Cumhurbaşkanlığı başkanlığındaki Bakanlar Kurulu’na istediği ve/ya ihtiyaç duyduğu her konuda değil, yalnızca “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda” OHAL KHK’leri çıkarma yetkisi vermiştir.

Çıkarılan 30 OHAL KHK’si bu çerçevede değerlendirildiğinde, KHK’larla getirilen birçok düzenlemenin 15 Temmuz ile hiçbir ilgisinin bulunmadığı görülür. Yürütme, rektör seçimlerinden araştırma görevlilerinin statüsünün değiştirilmesine, üst yargı organlarının üye sayısından İhale Kanunu’na, Seçim Kanunu’ndan bazı devlet kurumlarının kapatılmasına, kış lastiği zorunluluğunun getirilmesinden taşeron yasasına kadar hemen her konuyu OHAL KHK’sıyla düzenlemiştir.

Anayasa “hiçbir kimsenin veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını” (madde 6) söyler. Yine Anayasa, OHAL KHK’larını ancak “olağanüstü halin gerekli kıldığı konular”la sınırlar. Bu hükümler karşısında, 15 Temmuz darbesi ile uzaktan yakından irtibatı bulunmayan konuların OHAL KHK’ları ile düzenlenmesi hukuka aykırıdır, anayasanın ihlalidir.

OHAL KHK’ları denetlenebilir mi?

Peki, OHAL KHK’larını denetlemek mümkün müdür? Anayasaya göre (madde 148), “olağanüstü hallerde… çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.”

OHAL KHK’ları hakkında denetim yasağı getiren bu hüküm, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Zira idarenin takdir yetkisi geniş tutulsa da, hak ve özgürlükler olağan dönemlere nisbetle daha fazla kısıtlansa da, OHAL yine de bir hukuk rejimidir. OHAL hukukun dışında düşünülemez; OHAL KHK’larına mutlak bir denetimsizlik tanınamaz. Nitekim AYM, buradan hareketle, bu maddenin meydana getirebileceği hukuksuzluğu frenlemek için 1991 yılında bir içtihat geliştirmiştir.

Bu içtihadında AYM (özetle ve mealen) der ki: Mahkeme olarak, denetlenmesi istenen bir metne verilen isimle kendimi bağlı saymam… OHAL KHK’sı adı altında bir düzenleme önüme geldiğinde, ilk önce onun gerçekten bir OHAL KHK’sı olup olmadığını incelerim ve “olağanüstü halin gerekli kıldığı konuları” içermiş mi, ona bakarım. Eğer bu niteliği haizse o zaman onu Anayasaya uygunluk denetiminin dışında tutarım. Ama eğer olağanüstü hal ile alâkası bulunmayan konuları düzenlemişse, o zaman da bunu OHAL KHK’sı olarak kabul etmem ve denetlerim.

Ancak AYM, kanımca hukuk devleti ilkesini koruma bağlamında isabetli olan bu içtihadını 15 Temmuz’dan sonra değiştirdi. Mahkeme, Anayasadaki hükmün lâfzını esas alarak, OHAL KHK’larının Anayasaya uygunluk denetiminin hiç yapılamayacağına karar verdi. Böylece yürütme sınırsız bir hareket serbestine sahip oldu ve istediği her konuyu OHAL KHK’sı ile düzenlemeye başladı.

Çöpe atılan milli irade

Bu suretle OHAL hukuksuz bir idare yöntemine dönüştü. Bunun üç alanda derin bir zarar ürettiğini söylemek lâzım.

Birincisi son derece açık; hukuk devletinin çanına ot tıkanıyor. Vatandaşların hak arama hürriyetleri sınırlandırılıyor. Hukuk güvenliği derseniz, hak getire! Kapalı kapılar arkasında bütün bir toplumsal yaşam tanzim ediliyor; hiç kimse herhangi bir mevzuda öngörüde bulunamıyor.

İkincisi, Meclisi anlamsız kılıyor. Herhalde,  Meclisin devre dışı bırakıldığı böyle bir demokrasi olmaz. Meclisin açık olması ile kapalı olması arasındaki fark belirsizleşti. Milli irade, ona en çok vurgu yapan parti veya partiler tarafından çöpe atılmış halde. Milyonlarca insanın hayatını ilgilendiren hayati meselelerde bile Meclisin esamesi okunmuyor. Düzenlemeler Mecliste konuşulmuyor; eksik ve hataları Meclis’te ele alınmıyor. Muhalefet yok, tartışma yok, farklı kesimlerin hassasiyetlerini aktaracak mekanizmalar yok. Hazırlayanların dışında (iktidar milletvekilleri de dâhil) hiç kimse hangi konunun nasıl hazırlandığını bilmiyor.

Üçüncüsü, hukuksuzluk sadece bugünü değil geleceği de tehdit ediyor. AK Parti, hukuksuzluğun kapısını açmakla çok kötü bir yola girdi. İleride başka bir iktidar da, bugünkü tatbikatı misal göstererek ülkeyi OHAL KHK’larıyla kendi arzusunca yönetebilir.

Memlekete yapılabilecek en büyük kötülük olağanüstüyü olağanlaştırmaktır, hem bugün hem de yarın için.

Serbestiyet, 02.01.2018