Nasıl bir yükseköğretim sistemi?

Zaman’ın geleneksel “Ortak Akıl” toplantılarının sonuncusu 8 Aralık’ta “YÖK Kanunu Değişirken Nasıl Bir Üniversite?” başlığı altında yapıldı.Üniversitelerden ve ilgili çevrelerden geniş ve zengin bir katılımla gerçekleştirilen toplantıda, zaman darlığına rağmen, YÖK tarafından hazırlanan ve tartışmaya açılan Yükseköğretim Kanunu Taslağı hakkında çeşitli görüşler dile getirildi. Bunlar arasında övgüler de, eleştiriler de vardı. YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya, her konuşmacıyı dikkatle dinledi ve notlar aldı. Kapanış konuşmasında toplantının şimdiye kadar katıldıkları arasında en çok istifade ettiklerinden biri olduğunu bilhassa belirtti. Görebildiğim kadarıyla sadece o değil, herkes toplantıdan memnun ayrıldı.12 Eylül irticai kalkışmasının ürünü 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun değişmesi gerektiğinde hemen hemen herkes hemfikir. Bütün mesele bunun ne zaman ve hangi istikamette vuku bulacağı. Bu çerçevede, YÖK’ün çabaları takdire şayan, zira hem öncülük yaptı hem de açık, şeffaf, katılımcı bir süreçle ilerlemeyi benimsedi. Bunun ülkemizde istisnai bir durum teşkil ettiği açık. Gerçekten, toplantıda rektörler, bağımsız öğretim üyeleri, STK temsilcileri, vakıf üniversitelerinin mütevelli heyet başkanları kendilerini serbestçe ifade ettiler ve ilgi çekici, ufuk açıcı görüşler ortaya koydular. Umarım YÖK’ün tarzı, başka yasama faaliyetlerinde de örnek alınır.Türkiye’de genel olarak eğitimin özel olarak yükseköğretimin ana problemi ideolojik endoktrinasyon ve aşırı merkezileşme.

Bu ikisi birbirini gerektiriyor ve besliyor. Yükseköğretim öncesi eğitimin ideolojik endoktrinasyon faaliyetine dönüşmesi ayrı ve sadece bize mahsus olmayan bir problem. Üstelik, ne yazık ki, anti–demokratik ülkeler yanında demokratik ülkelerde de bir ölçüde karşımıza çıkıyor. Buna karşılık, yükseköğretimde endoktrinasyon, anti–demokratik ülkelerin tipik özelliklerinden ve maalesef Türkiye bu açıdan demokratik olmayan ülkelerle daha çok benzeşiyor. Son yıllarda YÖK yönetiminin değişmesi, daha makul ve en azından ideolojik bakımdan partizan olmayan rektörlerin–ekiplerin göreve gelmesi, yükseköğretimde endoktrinasyonu biraz geriletti ama tamamen ortadan kaldıramadı. Nitekim, mevcut YÖK Kanunu’nun amaç maddesi tek başına bu iddiayı ispatlamaya yeter. Bu madde faşist–korporatist bir ideolojiyi (mahallî adıyla Kemalizm’i) yükseköğretim öğrencilerine aşılamayı üniversitelerin ana görevi sayıyor. Yıllardır reformdan söz ediliyor ama bu husus nadiren dile getiriliyordu. YÖK’ün taslağı ideolojik endoktrinasyonun hukukî altyapılarından birini (YÖK Kanunu madde 4) tasfiye ediyor ve yükseköğretimin amacını dünya demokrasi standartlarına doğru çekiyor. Yalnızca bu adım bile, kendi başına, takdiri hak ediyor.Ancak taslağın yükseköğretim sistemindeki merkeziyetçiliği yeterince gerilettiğini söylemek zor. O niyetle yazılmış olmasalar bile, taslağın çeşitli maddeleri, bir taraftan merkeziyetçiliği biraz gevşetir görünürken, diğer taraftan da sanki merkeziyetçiliği genişletiyor ve yeniden kurumsallaştırıyor. Sanırım bunun ana sebebi yükseköğretimin standardize edilmiş bir bütün olması gerektiğinin düşünülmesi ve bunun ancak devletin regülatör fonksiyonunu üstlenmesi sayesinde gerçekleştirilebileceğine inanılması. Yükseköğretimin regüle edilmesi elbette gerekli ama bunu yapacak tek gücün devlet olduğu ve devlet regülasyonunun alternatiflerinden her zaman daha üstün olacağı inanışı çok su götürür. Toplumsal hayatın her sektörü gibi, yükseköğretimde de gerekli regülasyonu toplumun kendisi gerçekleştirebilir. Bunun anlamı şudur: Çok genel bir–iki müdahale dışında kendi hâline bırakılan bir yükseköğretim alanı zaman içinde kendi standartlarını oluşturur ve kendi kendisini regüle eder. Ve ortaya muhtemelen kendi içinde çoğulculuğu barındıran bir sistem çıkar. Hiçbir bürokrat ve politikacı, sivil toplumda belirmesi mümkün ve muhtemel inisiyatiflerden daha akıllı ve daha icatçı olamaz. Aşırı regülasyona yönelmek insanlara, sivil topluma güvenmemek, kamu regülatörünü devletin efendisi gibi görmek sonucunu verir. Bu gerçek, başka kelimelerle, vakıf üniversitelerinin mütevelli heyet başkanları tarafından da ifade edildi. Hüsnü Özyeğin ve Fettah Tamince, bilhassa etkili sözler sarf etti. Özyeğin, 400 milyon lira harcadığı üniversitesinin geleceğini hiç kimsenin kendisinden daha fazla düşünemeyeceğini vurgulayarak, üniversiteyi kendilerinin (mütevelli heyetinin) yönetmesi gerektiğini hatırlattı. Tamince, müteşebbise duyulan güvensizlikten yakındı, bunun sebeplerini anlayamadığını belirtti. Müteşebbislerin üniversite kurmak için büyük fedakârlıklar yaptığını ama programların ve fakültelerin adını belirleme yetkilerinin bile olmadığını anlattı. Mealen, “Bu böyle giderse bir gün bizi bulamayabilirsiniz” dedi. Bence hem Özyeğin hem Tamince şikâyetlerinde haklı. Hayatı boyunca hiç işyeri kurup birkaç kişiye maaş ödememiş, hiç iflas etmemiş veya iflas tehlikesiyle karşılaşmamış akademisyenlerin “bu işi en iyi biz biliriz ve yalnızca biz biliriz” havasına girmemesi lazım.

Finansman konusunun yeterince önemsenmemesi de yanlış. YÖK’ün taslağı bu hâliyle özel (kâr amaçlı) üniversitelerin önünü açmaktan çok kapatıyor. Davulu müteşebbisin boynuna asıyor, tokmağı YÖK’ün eline veriyor. Özel üniversiteleri özel olmaktan çıkartıp korporatist yapılanmanın parçası olarak düzenliyor. Oysa özel üniversiteler, yükseköğretim sistemine yeni ufuklar açabilir. Hem finansman hem akademik işleyiş bakımından yeni modellerin gelişmesini sağlayabilir. Rekabetin müthiş gücünden yararlanmamızı temin edebilir.YÖK Başkanı Gökhan Çetinsaya’nın kapanış konuşmasında vurguladığı gibi, yükseköğretimin yeni kanununu yapacak olan Parlamento. Yani son sözü söyleyecek olan siyasî irade. YÖK’ün taslağı, tartışmaya zemin hazırlayan bir metin. Daha iyi bir kanunun çıkması için konuyla ilgili fikir ve talepleri olan herkesin ve her çevrenin sürece katılması lâzım. Bu bireysel olarak yapılabileceği gibi topluca da yapılabilir. Nitekim, öğretim üyesi derneklerinde uzun zaman harcamış olan Tahsin Yeşildere ve Tahir Hatipoğlu gibi akademisyenler de dikkate alınmasında yarar olacak öneriler yapacak bilgi ve tecrübeye sahipler. Elbirliğiyle adem–i merkeziyetçi, çoğulcu, özgürlükçü, rekabetçi, demokratik standartlara uygun bir yükseköğretim kanunu hazırlamanın tam sırası, ha gayret!

Zaman, 14.12.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et