“Moral siyaset”

Son zamanlarda “Moral siyaset” sözcüğü siyasette, özellikle de uluslararası ilişkilerde sık sık kullanılır oldu. Hatırladığım, en son Başbakan’ın “one minute” çıkışı sonrası yoğun bir biçimde kullanılmıştı. Siyasetçinin dar parti çıkarlarını ya da dar ülke çıkarlarını gözetmek yerine, hatta bu çıkarlara aykırı göründüğü zamanlarda bile ahlaken, vicdanen doğru olanı yapması şeklinde tanımlanabilir.

Şimdi de Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in Türkiye’ye gelişiyle ilgili tartışmalarda aynı kavrama atıf yapıldığını görüyoruz.

Beşir dolayısıyla yaşanan krizi biliyorsunuzdur. Darfur’da 300 bin kişinin öldürülmesinden ve 2 milyonu aşkın kişinin zorla yer değiştirilerek “etnik temizlik”e uğratılmasından sorumlu görülen bu general-devlet başkanı hakkında “insanlığa karşı suç işlemiş bir savaş suçlusu” olduğu gerekçesiyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin aldığı tutuklama kararı var. Dünyanın neresinde görülürse yakalanacak! O yüzden de ülkesi onun için büyük bir hapishane haline gelmiş. Kafasını dışarı çıkaramıyor. Sadece, “koğuş-ülke”sinden çıkıp volta atabildiği, bir nev’i hapishane avlusu görevi gören bazı ülkeler var: Eritre Mısır, Libya, Katar, S.Arabistan, Etiyopya ve Zimbabve gibi…

Ve ne ayıp ki, bir de Türkiye…

Beşir’in İslam Konferansı Örgütü toplantısı için İstanbul’a gelişi nedeniyle Türkiye Avrupa Birliği tarafından bir notayla uyarıldı. Bu ne iştir; bir yandan AB değerleriyle uyum içinde olma sözü veriyor; bir yandan da bu insanlık suçlusuna ev sahipliği yapıyorsunuz gibilerden… Ama hükümet aldırmadı. Cumhurbaşkanı Gül de oldukça sert bir tonda “AB’yi ilgilendirmez” dedi çıktı işin içinden.

Tabii aslında çıkamadı.

Şimdi bütün dünya, daha dün Gazze’deki katliam yüzünden İsrail’le ilişkileri tarumar etme bahasına yaptığı “one minute” çıkışıyla dünyayı sarsan bir ülkenin, bugün Darfur katliamı sanığına ev sahipliği yapmasıyla ortaya çıkan çelişkiyi nasıl açıklayacağını bekliyor.

Hükümetin ortaya koymaya çalıştığı bazı argümanlar yok değil. Örneğin, Dışişleri Bakanı Davutoğlu, söz konusu toplantının -Türkiye’de yapılıyor olsa bile- İslam Konferansı Örgütü’nün ilkelerine ve çalışma tarzına göre düzenlendiğini söylüyor. Yani, toplantı bizim evde yapılıyor olsa da, konukları biz belirlemiyoruz diyor. Ama Beşir’in daha önce de iki kere Türkiye’ye geldiği düşünülünce, Davutoğlu’nun topu İslam Konferansı Örgütü’ne atma çabası pek işe yaramıyor.

Bir başka argüman olarak da Türkiye’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi sözleşmesine taraf olmayışı gösteriliyor.

İşte yazının başında sözünü ettiğim siyasette “moral” meselesi de burada devreye giriyor.

Uluslararası sözleşmeler ya da hukuk metinleri sizi bağlamayabilir… Peki vicdanınız bağlamıyor mu?

Bosnalı Müslümanlar’a karşı soykırım yapan Miloşeviç’in uluslararası adalet önüne çıkartılmasını ateşli bir biçimde savunacaksınız ama bir başka soykırımcı devlet başkanını evinize misafir edeceksiniz. “O adam 300 bin kişinin katili, hakkında tutuklama kararı verilen bir suçlu” dendiğinde de “Ben o mahkemeyi tanımıyorum; o sözleşmeyi imzalamadım” diyerek yan çizeceksiniz.

Çünkü Ömer el-Beşir “İslamcı”; Miloseviç ise değil…

Batı kamuoyunun bu son olayı “Türkiye’nin sırtını Batı’ya, yüzünü İslam’a dönüşünün” bir başka delili olarak yorumlayacaklarını biliyoruz.

Ama beni ilgilendiren bu yorumlar değil.

Türkiye’nin, yeni yetmeler gibi, kafayı “dışarıdan nasıl göründüğü”ne; başkalarının onun için ne düşündüğüne takmasını oldum bittim antipatik buldum zaten.

Ben nasıl göründüğümüzle değil, ne olduğumuzla ilgiliyim.

Dış politikamıza “real politik” adı verilen ve çoğunlukla son derece dar yorumlanmış günübirlik çıkarlara denk düşen tutarsızlık ve ilkesizlik mi hakim olacak; yoksa haksıza karşı haklının, hukuksuzluğa karşı hukukun yanında; ahlaken ve vicdanen doğru bildiğimiz yolda mı ilerleyeceğiz?

İkinciyi yaptığımız zamanlarda hep kazandık. Tezkere bunun en iyi örneğiydi; “one minute” ise ikinci iyi örnek…

Aslına bakarsanız, moral siyaset diye farklı bir siyaset türü tanımlanmasını da anlamıyorum. Ahlak dışı çıkarlara dayanan bir siyaset tarzının iyi sonuçlar verdiğini de hiç görmedim.

En iyisi dünyanın “Doğrucu Davut”u olmak…

Bazen ağır sonuçlarına katlanmak zorunda kalabilirsiniz. Ama çoğu zaman ve uzun vadede her zaman, kârlı çıkacağınız kesindir.

Bugün, 08.11.2009

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,740TakipçilerTakip Et