Kurun Yükselişi, Aklın Düşüşü

Ülkenin durumuna dair akıl ve vicdanla yazan, yazılarının arşivlik değere sahip olduğunu düşündüğüm iki isim, önce N. B. Karaca ve sonra H. Berktay mevcut genel ve menfi durumu tasvir için Platon’un Mağara Alegorisine atıf yaptı; Karaca’nın yazısı daha çok tek taraflı/partizanca düşünceye bir serzeniş içeriyordu. Berktay’ın yazısı ise düşünce dünyamızdaki çürümüşlüğe bir vurguydu. Bu yazıları okumak, ‘Platon’un Mağarası ülkemiz parasının değeri bakımından neyi ima ifade ederdi’ diye düşünmeye yöneltti beni.

Fiyat istikrarını kelimenin gerçek anlamıyla ‘hiç’ yaşamamış bir ülkeyiz. Nesiller ve nesiller boyu yaşadığımız enflasyonun olmadığı bir Türkiye (mağaranın dışı) neye benzerdi? Bu soruya pek kafa yormuyoruz bile. Bize fiyat istikrarından samimi olarak bahsedenleri dibe köşeye atmış durumdayız. Daha da vahimi, bu ülkenin ekonomik refahına hep en büyük zararı veren enflasyonun siyasette, medyada, akademide bilinçli ve bilinçsiz güçlü destekçileri var. İçinde yaşadığımız bir mağarada demokrasi, insan hakları, özgürlük ideallerinin fiyat sistemindeki karşılığı olan sağlam parayı da sadece gölgesiyle tanıyoruz. Bununla kalmayıp, sağlam paranın mağara duvarındaki bulanık gölgesini ‘gerçek fiyat istikrarı’ zanneden bir para politikası yönetimi altındayız. (Fiyat istikrarını bu ve diğer pek çok yazımda ‘birinci en iyi’ istikrar durumu olarak gördüğüm, verimlilik artışlarına bağlı olarak doğan ılımlı deflasyon durumunu da kapsayacak şekilde kullanıyorum).

Eklemeliyim ki, Mağara Alegorisinin Bastiat ve Hazlitt gibi liberal ekonomistlerin tefekküründeki temel muhakeme ilkeleri ile uyumlu olduğunu düşünüyorum. Devlet politikalarının sadece görünen sonuçlarını değil, görünmeyen sonuçlarını da düşünmemiz gerekir. Bu politikaların sadece kısa dönemdeki ve bir kesim üzerindeki değil, uzun vadeli ve bütün kesimlere şamil sonuçlarını da hesaba katmalıyız. Bastiat ve Hazlitt bu uyarıları ile Platon’un Mağarasından kaçışa yol gösterir.

Parasal Dengesizlikten Parasal Kaosa

Paranın miktar teorisi özünde yıkılmaz bir gerçek barındırır. Diğer şartlar aynı kaldığında, paranın miktarı arttıkça değeri düşer. Bu teori Şikago Okulunun parlayan yıllarında altın çağını yaşadı. Ancak şimdilerde, 2008 sonrasının astronomik küresel parasal genişlemelerine bakıp, bu teoriyi gözden düşürenlere rastlamak mümkün. Neden yanıldıklarını açıklamak ayrı bir yazıyı gerektirir.

Miktar teorisi fazlasıyla mekaniktir. Para değerindeki değişimi paranın miktarına, yani onun objektif-maddi vasfına bağlar. Böyle olduğu için de para arzı artış seviyesinden farklılaşan enflasyon oranlarını tek başına açıklayamaz. Paranın nitelik teorisi ise para arz edenin piyasaya ne kadar para sürdüğüne bakmakla kalmaz. Avusturya Okulunun bu teorisi para talep edenlerin o paraya dair sübjektif kıymet takdirlerindeki değişimin son sözü (ve hatta ilk sözü de) söylediğini kabul eder.

Bize enflasyonu resmeden açıklamaların enflasyonun sebebini de açıkladığını zannederiz. Resmini çizmek her zaman nedenini açıklamak anlamına gelmeyebilir. ‘Kurlardaki yükseliş, mevcut ekonomik yapımızda, enerji maliyetlerimizin, diğer ithal hammadde ve yarı mamullerin fiyatlarını yükseltir ve bu da…’ ile başlayan açıklama ne kadar güzel resmedici olsa da tek başına kök nedeni açıklayamaz. Mağara duvarında gördüğümüz bulanık gölgelerden biridir bu. Kök neden ise piyasaya dışarıdan dayatılan para arzı artışıdır. “Sürekli enflasyon sadece, eğer merkez bankası nominal para basmayı sürdürürse mümkündür”. Sürekli para basan bir merkez bankası olmazsa, TL’ye karşı omuz omuza halay çeken ve sürekli yükselen onca yabancı para birimi de olmaz. Kurlardaki değişim –olması gerektiği gibi– yalnızca piyasa ihtiyaçlarının yansımalarını; parasal denge durumlarını gösterir; TCMB’nin ürettiği parasal fazlalıkların zorunlu kıldığı değişimleri göstermez. Bu sayede, fiyat sisteminin nominal ve reel değişkenleri arasında doğru ve dürüst bağlantılar kurulur.

Buradan beklentilerin sahneye çıkışına geliriz. Enflasyonu bir parasal dengesizlikten parasal kaosa dönüştürecek kadar kötü bir politika para arzı artışı ile enflasyon arasındaki kayışı zayıflatır ve koparır. Karar birimlerinin sübjektif kıymet takdirlerinin tek başına belirleyiciliği daha aşikâr hale gelir. Örneğin, finans çevrelerinde dolaşıma giren “Türk Lirası bugün dünden daha zayıf olabilir ama en azından yarından daha güçlü” vb. ifadeler bu kopuşa işaret eder. TCMB Ocak 2020 enflasyon raporunda %5,4 olan 2021 yılsonu resmi enflasyon tahminini Ekim 2020 raporunda %9,4’e, Nisan 2021 raporunda %12,2’ye, Ekim 2021 raporunda ise %18,4’e yükseltir. Çaresizliğin göstergesi olarak bu rakamlar bir bakıma ‘Enflasyonun nedeni benim’ itirafıdır. Bir söz verip, arkasında duramamanın ve duramayanın kendisi enflasyonun sebebi olur. “Artık piyasalar TCMB’nin enflasyonu düşürmek için bir şey yapmayacağını düşünüyor” olunca, serbest bir kur rejiminde hem de ikinci kez döviz krizi yaşanır. Kısaca ifade edecek olursak, durum fiyat sisteminde bir kargaşa halidir.

Bugünkü Çıkmaz Yol

Başka bir yazımda ‘Yüksek fiyatların çaresi, yüksek fiyatlardır’ çıkmazına değinmiştim. Bugün itibarıyla bu hata, “Kurdaki rekabet gücü yatırımda, üretimde, istihdamda artışa yol açar” şeklindeki ifade ile daha da aşikâr surette karşımıza çıkıyor. Öncelikle, bu ekonomik güzelliklerde artışa yol açmak o kadar da kolay değildir. Başka bir ifadeyle, “kurdaki rekabet gücü” diye bir şey yoktur. Çünkü kur seviyesinde merkez bankası manipülasyonunun doğurduğu değişimler çift tarafı keskin bıçak gibidir. İhracatçıya teşvik gibi görünen, tüketicinin satın alma gücünü erozyona uğratarak, ihracatçıya gelir aktarımıdır. Bu tesir bile ancak çok kısa vadeli bir doping etkisi gösterir. İhracatçının da önemli ölçüde ithal mal ve hizmetleri kullanıyor olması nedeniyle, bıçak eninde sonunda ihracatçıya da zarar verir.

Politika yapıcıların son zamanlarda piyasanın otomatik dengeleştirici mekanizmalarına işaretle müdahaleciliklerini perdelemeye çalışıyor olmaları liberal bir ekonomistin dikkatinden kaçmasa gerek. Devletin temel bir gösterge sistematiği olan kurların seviyesi ile oynayarak bütün bir ülke ekonomisinin yapması gereken asıl işi ortaya çıkarması elbette mümkün değil. Serbest piyasanın koordine edici kur ve fiyat değişimleri en iyi parasal denge çatısı altında işlevsel kalır. Kurların mevcut seviyesi fiyat sisteminin asıl işini yapmasının engellendiğini; fiyat istikrarına yönelik dengeleyici bir süreçten geçtiğimizi değil, kaotik bir enflasyona doğru yol aldığımızı gösteriyor. Mevcut kur seviyelerinin güzellikler getirici olduğu ileri sürülürken, aynı zamanda manipülatif saldırı sonucu olduğu da ifade edilebiliyor. Bu tür büyük çelişkiler ancak politika yapımının artık baştan sona keyfi, kişisel ve ad hoc niteliğe büründüğü zamanlarda ortaya çıkabilir.

Buralara Nereden Geldik?

Bugün itibarıyla, ‘Faiz sebep, enflasyon netice’ hükmü “Enflasyonun çaresi enflasyondur’ politikasının temelini teşkil ediyor. Şu halde, bu hüküm nereden geliyor sorusunu yükseltmeliyiz. Diğer pek çok konuda olduğu gibi, bu konuda da Y. Oğur hafızamızı tazeledi. Esasen, Necmettin Erbakan’ın ve onun Adil Düzen dediği sosyalist rüyanın günümüze bıraktığı kötü bir mirasın bedelini ödüyoruz. Erbakan ne anlama geldiğini dahi anlamadan, bilmeden bir “Faiz Yok” ilkesi geliştirmişti:

“Adil Düzen’de faiz olmaz. Çünkü faiz, haksızlıktır, zulümdür. Zira kapitalist düzende faiz nedir? Malı üretiyorsunuz toplumun faydasına arz ediyorsunuz. Buna karşılık üretiminize eşdeğer tüketme hakkınızı gösteren senedinizi yani paranızı alıyorsunuz. Kapitalist düzende bu parayı bir bankaya koyuyorsunuz. Bir yıl sonra faizinin ilavesi ile beraber bu parayı size iade ediyor. Siz bu bir yılda yeni bir üretim yapmadınız. Buna mukabil size üretim yapmadan ilave bir tüketim hakkı veriliyor. Kapitalist düzen bu tüketim hakkını nereden veriyor? Ya açıktan para basarak veriyor. Bu takdirde bu herkesin hakkını alıp size vermek demektir. Çünkü açıktan basılan para arz-talep kaidesine göre mevcut malların fiyatlarını yükseltir veyahut da başka bir üretenin hakkını alıp size vermektedir. Bu da o kimsenin yani üretenin yani emekçinin yani fakir fukaranın hakkını alıp getirip size vermek demektir. Her ikisi de haksızlıktır ve zulümdür.”

Carl Menger Sübjektif Değer Teorisini ekonomi bilimine kazandıralı tamı tamına 150 yıl oluyor. Ancak yine de, bir mübadele işleminde değiş–tokuş edilenlerin birbirine “eşdeğerde” olduğu fikri yaşayabiliyor. Ve bu yanlış fikirden hareketle, fiyat sisteminin finansal plandaki en temel koordinasyon mekanizması olan faiz oranları ‘yok olsun’ sonucuna varılabiliyor. Buradaki ölümcül hata, faiz kazancının herhangi bir üretime (veya sunulan faydaya) karşılık alınan ücret olmadığını zannetmektir. Halbuki, bir mübadele işlemini, değiş–tokuş ettikleriniz “eşdeğer” olduğu için değil, aldığınıza verdiğinizden daha fazla değer yüklediğiniz için gerçekleştirirsiniz. Elbette, bu gerçek finansal hizmet ve ürünlerde de geçerlidir.

Her biri 1 aylık gıda ihtiyacınızı karşılayacak 12 ayrı gıda sepetini düşünün. (Anlatım kolaylığı amacıyla sepetin içindeki gıdanın asla bozulmayacağını varsayalım). Mecburen bu sepetleri zaman boyutu üzerinde tahsis edersiniz; pazara çıktığınızda 12 aya (ya da 120 aya) yetecek kadar gıda almazsınız. Kaçınılmaz bir şekilde, 1. ayın sepeti sizin için daha değerli olur. Çünkü sonraki aylara ait sepetleri tüketebilmeniz için (2., 3., … ve 12. sepete sağ salim varabilmeniz için) önce ilk sepeti tüketmeniz gerekir. Sepetler nicelik ve nitelik itibarıyla aynı olsa bile, en yüksek değerli olanı 1. sepet, en düşük değerli olanı 12. sepettir. Bu sıralama, başka bir deyişle değer cetveliniz sizin için sepetlerin hepsinin eşit değerde olmamasını yansıtır. Gittikçe uzayan vade belirsizliği artırır, gelecekteki değeri düşürür; bir aylık gıda tüketiminin bugünkü değeri 12. aydaki (ya da 120. aydaki) gıda tüketiminden daha yüksek olur.

Şimdi, maaşınızın size 12 tane aylık gıda sepeti olarak ödendiğini düşünün. Yani bir aylık geliriniz 12 aylık gıda sepeti olsun. Bir başkası ise gelirini üç ayda bir kazanıyor olsun. Bir diğeri, altı ayda bir gelir elde etsin. Kimilerinin ne zaman ne kazanacağı daha az belirli, daha fazla düzensiz de olabilir. İsterseniz, ancak yıllar sonra iş bulup gelir kazanacak bir öğrencinin bugünkü gıda talebini (yani eğitim/öğretim kredisi talebini) düşünün. Ya da iki yıllık projenin tamamlanmasıyla gelir kazanmaya başlayacak bir girişimcinin gıda talebini. Veya gelirinin çoğunu yaz döneminde kazanan turizm sektörü çalışanını. Her biri kendi ihtiyaç ve tercihlerine bağlı olarak sizin elinizdeki fazla gıda sepetlerine talip olur. Bu kişiler için sizin elinizdeki fazla gıda sepetlerinin değeri sizin bu sepetlere atfettiğiniz değerden daha yüksektir. Bu nedenle, örneğin 12. sepetinizi vadeli olarak satın almak isteyen kişi 12 ay sonra bu sepetin aynısına ek olarak 2 kilo fazladan kuru üzüm ödemeyi vaat eder. Bu kuru üzüm paranın olmadığı bir ekonomideki faizdir. Paranın var olduğu bir ekonomide ise aynı kişinin sizden peşin satın alım yapabilmesi için, bankaya gidip kredi alması ve bu suretle de bankaya faiz ödemesi gerekir. Çünkü gerçek bir finansal hizmet almıştır.

Çağımızın parasal ekonomilerinde, bugün harcadıklarınızdan sonra elinizde para kalırsa, bu sizin için bir fon fazlası teşkil eder. Verili gelirinizi sübjektif değer yargılarınıza, yani tüketim tercihlerinize göre belirlediğiniz ihtiyaçlarınıza tahsis edersiniz. ‘Şimdi mi alayım, daha sonra mı’ kararlarınızı şekillendiren faktör kişisel zaman tercihinizdir. Öte yanda bir yerlerde, bugün konut edinmek isteyen kişinin ya da bugün fabrika kurmak isteyen bir girişimcinin ise fon açığı/ihtiyacı vardır. Kendi zaman tercihleri uyarınca, sizin fon fazlanıza sizden daha fazla değer verirler. İşte böylece, parasal faiz oranı doğar. Faizin enflasyona sebep olduğunu ileri sürmek, benzin fiyatlarının ya da işçi ücretlerinin veya başka herhangi bir üretim girdisinin enflasyona sebep olduğunu söylemek kadar doğru ve mantıklıdır.

Finansal piyasalar ve faiz oranları insan ihtiyaçlarının sonucu olarak açığa çıkar. Bu piyasalar merkezî bir akıl, plan, niyet sonucu varlık bulmadığı gibi, haramzade kapitalist bir sömürü niyetiyle de topluma dayatılmazlar. Finansal ürün ve hizmetler ekonominin diğer sektörlerindeki ürün ve hizmetlerden daha az meşru ya da daha az faydalı değildir. Finansçının yaptığı iş bir bütün olarak toplumun kaynaklarının en doğru yerlere tahsis edilmesidir. Kaynağı kullanan kişinin kredi değerliliğini, kaynağın kullanıldığı işin verimliğini, verilen kredinin geri ödenebilir olmasını, teminat, vade, hukuki ve operasyonel süreçleri, fon tahsisinin bütün diğer implikasyonlarını düşünecek taraf finansçıdır. ‘Girişimci’ dediğimizde, çoğu zaman kelimenin dar anlamını kastederiz; iş kuran ve işletme yöneten kişiler aklımıza gelir. Bir ekonomide, bu dar anlamıyla girişimciliğe en yakın fonksiyonu ifa eden aktörler finansçılardır.

Para da bir maldır ve değeri sübjektif değer yasasına tabidir. Paranın değerini son kertede sayısız ekonomik karar biriminin söz konusu paraya atfettiği önem derecesi belirler. Bu değerleme aynı zamanda karar birimlerinin parayı arz eden devletin para ve ekonomi politikasına verdiği not anlamına gelir.   

Erbakan zihninde hep ‘ağır sanayi’ ülküsü taşıyan bir politikacıydı. Belki de, aldığı mühendislik eğitiminin de etkisiyle ekonomik değerin üretilen şeyin ağırlığı ile ilgili olduğunu düşündü. Fikirlerini şekillendiren yıllar devlet girişimciliğinin dünyanın hemen her yerinde, özellikle maddi üretim sahasında aktif olduğu bir dönemdi. Muhtemeldir ki, Alman motor fabrikalarında yaşadığı heyecan da onun maddi üretime odaklanmasında rol oynamıştı. Ekonomik konularda sosyalist fikirlere yem olan İslamcılık akımının bir önderiydi. Bu nedenle, emek değer teorisinin en azından zımni tesiri altındaydı. Hemen her dinî inanç sisteminde ve coğrafyasında görülen kadim “finansçıdan nefret” hurafesini bağrına basmıştı. Küfür niyetine kullandığı “Rantiyeci” kelimesi bunun bir yansımasıydı. Maddi üretimin dışında ve ötesinde, hizmetler sektörünün küresel ekonomi boyutunda genişlediği 1990 sonrası dönem onun uzun ömrünün son on yıllarıydı. Tek başına finansal ürün ve hizmetlerdeki muazzam çeşitlenmeye anlam verebilmesi hiç mümkün olmadı. Refah seviyesi arttıkça, insanların daha soyut mal ve hizmetlere daha fazla talep gösterdiği, bu talebin de dijital bir ekonomi içerisinde, banka şubelerinden çıkıp hayatın her anına dâhil olan bankacılık işlemleri anlamına geldiğini görse, kendisini daha da mutsuz hissederdi. Kesin olan şey şu ki, Erbakan finansal ekonomi özelinde bir cehalet örneğiydi. Zaman tercihi, zaman değeri, bugünkü değer ve gelecekteki değer hesaplamalarını boşa çıkaran, kişisel bir hayal âleminde yaşıyordu.

Serbest Piyasanın Değeri

Müdahale edilmemiş, serbest piyasalarda makro-ekonomik krizler olmaz. Gerçekten serbest olan piyasalarda parasal enflasyon da olmaz. Üretim faktörleri toplam verimliliğindeki düşüşlere bağlı olarak hayat pahalılığı olabilir. Örneğin, bütün bir yıl boyunca çalışıp didinip yine de genel verimlilik seviyesinde ilerleme sağlayamayan bir toplum bunun getirdiği refah duraklamasını hak etmiştir; bu gerçekle yüzleşmesi gelecek nesiller adına çok daha iyidir.

Ülkemizin 2001–2003 dönemi ekonomik intibak süreci ağırlıklı olarak piyasa koordinasyonunda gerçekleşmişti. Böyle olduğu için, 2016’ya kadar devam eden ekonomik ilerleme gerçekleşebildi. Düzeltmeyi çok piyasacı ya da liberal bir ülke olduğumuz için piyasaya bırakmamıştık. Devlet müdahalesi ile kendimizi kandırmaya bile takatimiz kalmadığı için, büyük ölçüde süreci kendi haline bıraktık. Faiz oranları ile savaş vb. beyhude amaçlar için israf edecek cephanemiz kalmamıştı. Faizi bütün ekonomik kötülüklerin anası görenler haklı olsaydı, 2002–2007 arasının faiz oranlarının bize bir refah döneminin başlangıcını değil, dipsiz bir kıyameti yaşatması gerekirdi.

Bilakis, gidişatın dörtnala enflasyondan parasal dengeye doğru bir ilerleme olması nedeniyle, bünyevi büyüme oranımızda zenginleştik. Dolar–TL kuru 2003 ile 2013 arasındaki 10 yıl içinde 1,64’ten ancak 1,78 TL’ye yükseldi. 2002–2008 arasında kurun düştüğü ama ihracatın 36 milyar dolardan 132 milyar dolara çıktığı bir dönem bile yaşadık. (Bu başarıyı dönemin küresel likidite bolluğuna bağlayıp küçümseyenlere, 2009 sonrasının küresel likidite selini ve son birkaç yılın tufanını hatırlatmayacağım.) 2003–2013 dönemi boyunca ihracatın ithalatı karşılama oranı %72–%56 arasında salındı; yani, “düşük kur-ithalat korkaklarını” yanlışlayacak şekilde, ithalatımız dünyayı başımıza yıkmadı, ekonomik ilerlememizle dengeli kaldı. Ancak o zamanlar enflasyonu %10’un altına indirme ve orada tutma şeklinde güvenilir ve tutarlı bir politika vardı.

Belki de, işte bütün bu nedenlerle, Platon’un Parasal Mağarasından çıkış hakkında düşünenlerin önce o güzel soruyu ve acıklı tespiti hatırlamaları gerekiyor; “Yoksa dünyanın ne kadar az akılla yönetildiğini bilmiyor musun oğlum?

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,733TakipçilerTakip Et