Eric Hobsbawm’ın Ardından

 

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm 1 Ekim’de Londra’da 95 yaşında hayata veda etti.

Birçok eseri Türkçeye çevrilmesine rağmen, Hobsbawm’ın vefat haberi yalnızca bir-iki gazetede ve ancak küçük bir haber olarak yer bulabildi. Tabiî, buna pek şaşırmadım. Neticede, her şeyde ve her şeyiyle yüzeysel bir ülkede yaşıyoruz. Belki buna da şükür dememiz lazım, zira, Hobsbawm muhafazakâr veya liberal bir yazar olsaydı, muhtemelen bu kadar da ilgi çekmezdi. Akademik yayınlarda Hobsbawm hakkında bir şey yazılıp yazılmayacağını zamanla göreceğiz. Popüler medyada ise bu yıl içinde yalnızca değerli tarihçiler Halil Berktay (12 ve 14 Ocak 2012, Taraf) ve M. Şükrü Hanioğlu (7 Ekim 2012, Sabah) bu önemli tarihçinin kimliği, kişiliği, eserleri ve fikirleri hakkında okunmaya değer değerlendirmeler kaleme aldı.

    Hobsbawm Marksizm’e, sıkı sıkıya, kesin inançlılık derecesinde bağlıydı. İngiliz Komünist Partisi’nin üyesiydi ve ömrünün sonuna kadar da parti üyesi olarak kaldı. Marksizm’e bağlılık sadece ona mahsus bir özellik değildi. Tarihçiler Maurice Dobb, Christopher Hill ve E. P. Thomson da hem Marksist’ti hem de aynı partinin itaatkâr üyeleriydi. İngiliz Komünist Partisi, sayılan isimlerin içinde bulunduğu bir tarihçiler grubu marifetiyle, etkili bir İngiliz tarihi okuması inşa etmişti. Bu okumaya bağlı kalma ve onu doğrulama çabası kabiliyetli araştırmacıları bilimsel endişe ve disiplinin dışına atılıp ideolojik partizanlığın öne çıkartılmasına sebep olabiliyordu. Nitekim, bu gerçeği, müteveffa Hobsbawm, David Gordon’un dikkatimizi çektiği şu sözlerle açıklığa kavuşturdu: “Bu yüzden, tarihçiler olarak bizim işimiz Marksistler olarak bizim işimizde gömülüdür… Biz, her komünist gibi, bir grup aktif ve sadık komünistiz.” Gordon’un işaret ettiği üzere, bu, bir komünistte nadiren karşımıza çıkacak çapta bir gerçeği itiraf hâliydi.

TARİHİN MARKSİSTLEŞTİRİLMESİ

Hobsbawm’ın Marksizm’e gönül vermesinin erken gençlik döneminde yaşadığı ve gözlemlediği olaylarla, yani Nazizm’in (nasyonal sosyalizmin) yükselmesini görmesi ve bundan duyduğu korkuyla bir bağlantısı vardı. Bir Yahudi çocuk olarak, ortaokula giderken, Berlin’de komünist oldu. 1936’da Cambridge Üniversitesi’ne gidince İngiliz Komünist Partisi’ne kaydoldu. Doğu Avrupa’daki anti- komünist ayaklanmaların (1956 Macaristan gibi) zalimce bastırılmasına, Stalin’in vahşetinin ifşa edilmesine, sosyalist sistemin gizlenemez eşitsizlik ve adaletsizliklerine ait bilgilerin ortalığa saçılmasına rağmen Marksist ideallere bağlılığını korudu. The Economist’in belirttiğine göre, komünizmin çökmesinden sonra, “şimdi aşikâr olmalıdır ki, başarısızlık daha başından teşebbüsün tabiatına gömülüydü” diye yazdı. Bu denli geç ayıkmasının ve buna rağmen İKP’ne sadakatten vazgeçmemesinin sebebi, başka önemli akademisyenlerde de bazen karşımıza çıkan, bir tür romantizmdi. Yine The Economist’in altını çizdiği üzere, Hobsbawm, 1917 Ekim Devrimi’nin dünya için büyük bir umut olduğuna içten inanmıştı ve devrime ve devrim için mücadele edenlere ‘’ihanet” etmeye yüreği elvermezdi.

    Şüphe yok ki, Hobsbawm, ideolojisini ve partinin resmî tarih tezlerini doğrulama endişesini bir kenara bırakabildiği zaman, çok önemli çalışmalara imza atabilecek yetenek ve çalışkanlıktaydı. The Economist’in vurguladığı üzere, 1789’dan 1914’e uzun 19. yüzyıl adını verdiği dönemle uğraşan “Devrim Çağı” ile  “İmparatorluk Çağı”, “Sermaye Çağı” adlı eserleri, hakkıyla, sol çevrelerin ötesine geçen bir şöhret ve itibar kazandı. Ne yazık ki, bu eserlerdeki soğukkanlılığı ve bilimsel yaklaşımı, Sovyet Devrimi’ne ve onun etrafında örgülenen olaylara karşı gösteremedi. Zaten, Hanioğlu’nun da altını çizdiği gibi, Hobsbawm’ın dahil olduğu tarihçiler grubu için 1917 sonrasını ele almak çok zordu. Ancak komünizmin tamamen çökmesinden sonra bu konulara yönelebildi ve buna rağmen parti çizgisini korumaya özen gösterdi.

    Tarih nasıl incelenmelidir? David Gordon’un bir kitap değerlendirmesi yapma amacıyla kaleme aldığı bir yazıda belirttiği üzere, bazı tarihçiler, Gertrude Himmelfarb gibi, büyük adamların eylemlerinin ve büyük düşünürlerin fikirlerinin tarihsel çalışmanın merkezinde yattığına inanır. Başka bazı tarihçiler ise bireylerin icraat ve fikirlerini aşan sosyal yapılara odaklanır. Meselâ, büyük Fransız tarihçi Fernand Braudel’e göre, coğrafya, demografi, ekonomi gibi faktörler, tarihin derin realiteleridir. Bunlar, söz gelimi, II Philip’ın ihtiraslarına ve Rönesans’ın fikirlerine nispetle tarihin oluşumunda çok daha büyük bir etkiye sahiptir. Şüphesiz, Braudel “altyapının üstyapıyı belirlemesi” gibi deterministik bakışları reddetti. Toplumsal yapıya ve olaylara önem veren bir anlayışın Hobsbawm’ın da mensubu olduğu Marksist tarihçiler grubuna da egemen olması normaldir. Bu tarihçiler ekonomik güçlerin, sınıf ilişkilerinin tarihi belirlemiş olduğu ön kanaatiyle yola çıkmıştır. Bu tür bir önkabul bazı alanlarda çok fayda sağlayabilir ve başarılı çalışmaların ortaya çıkmasına yardımcı olabilir, ancak, tarihî olguların ideolojinin dogmatik izahlarını ve partinin resmî çizgisini doğrulamak için çarpıtılmaması veya görmezden gelinmemesi şartıyla. Ne yazık ki, Dobb, Hill, Thompson gibi Hobsbawm’ın da zaman zaman bu hataya düştüğü görülüyor.

 

Şükrü Hanioğlu, Hobsbawm’ın da aralarında bulunduğu Marksist tarihçilerin, kibar bir lisanla, “üç temel sınırlama” altında bulunduğunu söylüyor. İlki, tarihin, ne kadar Marksistleştirilirse o kadar “gerçek” ve “profesyonel” olacağı inancı. İkincisi, biraz önce vurguladığım gibi, Marksizm’in pratiğinin yol açtığı kabul edilemez felaketlerle meşgul olma mecburiyetinden kaçınmak için olsa gerek, 1917 sonrasının ele alınmaması. Üçüncüsü, parti çizgisine bağlılığın, Marksist tahlil araçlarını, Frankfurt okulu mensupları gibi serbestçe kullanma imkânlarını ortadan kaldırması. Şüphe yok ki, bunlara, Marksist olmayan tahlil araçlarından tamamen mahrum kalınmasını da eklemek gerekir. Bu “kısıtlamalar” yüzünden Hobsbawm, kapasitesinin elverdiğinin altında bir performans sergiledi ve başarılı çalışmalarının itibarını ideolojik bağnazlık ve partisel bağlılıkla tehlikeye attı.

    The Economist’ten öğreniyoruz ki, Hobsbawm, renkli bir kişiliğe de sahipti. Romantikti. Caz müziğini severdi. Takma isimle  “New Statesman” için caz müziği yorumları-eleştirileri yazardı. Bundan tarihçiliği kadar memnuniyet duyardı. Eylemlere sempatisi vardı. Cinsellikten sonra en çok fiziksel yoğunluk yaşatacak şeyin “büyük heyecan zamanlarında bir kitle gösterisine katılmak” olduğunu iddia ederdi. Yine The Economist’in ifadesiyle, “son ilginç Marksist”ti. Önemli bir tarihçi bu dünyadan göçtü. Toprağı bol olsun!

Zaman, 12 Ekim 2012

 

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,726TakipçilerTakip Et