Devrim Özkan – Ticaret, Dünyevilik ve İslam

 

Son bir aydır, Zaman Gazetesi’nde İslamcılığa dair verimli bir tartışma devam etmekte. Tartışmanın taraflarının bu süreçte oluşturacakları söylem, toplumsal hafızamızda önemli bir yer edinme kapasitesine sahip görünmekte. Gelgelelim, tartışmanın iki kutuplu olmaktan çıkarılarak üç boyutlu hâle getirilmesi, kapsam ve etkisinin artmasını sağlayabilir. Bu çerçevede, tartışmanın kimi taraflarının ara sıra eleştirel bir perspektiften değindikleri liberal yaklaşımın, problemin yeni bir boyuta taşınmasını sağlayabileceği kanaatindeyim.

Fikirlerin bir diğer fikrin karşıtı bir biçimde kurgulanması, çoğu zaman aşılması güç çelişkiler barındırmasına neden olabilmekte. Hele ki, bir siyasal akımın geleceği hakkında kesin yargılarda bulunurken konjonktürden hareketle geleceğe dair tespitlerde bulunmak akademik açıdan metodolojik bir hatadır. Bu nedenle geride bıraktığımız on yıllık periyottaki gelişmelerden hareketle, bundan sonraki tüm zaman ve mekânları kapsayacak tespitlerde bulunma cesaretine sahip olmamamız gerekir. Mümtaz’er Türköne’nin İslamcılığa dair sürdürülen tartışmadaki en önemli hatası konjonktürden hareketle evrensel tespitlerde bulunması. Türköne konjonktüre odaklanmış olduğundan, hem İslam’a ve İslamî Hareketlere dair tespitlerde bulunurken kullandığı verileri diğer pek çok veriyi görmezden gelme pahasına seçiyor, hem de İslam’ın insanın ne olduğuna ve kökensel özelliklerine dair kavrayışını göz ardı ediyor.

Son iki yüzyıllık dönemde İslam Dünyası pek çok sahada yenilgiye uğradığını derinden hissetti. Düşünce dünyasının temel parametrelerinin Batılılar tarafından belirlenmesi entelektüellerimizin kendilerini yenilgi ve zayıflık hissiyatına kaptırmalarına yol açtı. Ancak bu süreçte yaşanan en vahim olgu, Aydınlanma geleneğinin Hıristiyanlığa yönelttiği eleştirinin aynı tarzda devralınarak İslam’a uygulanmasıdır. Hıristiyanlık ile çilecilik arasında son derece iç içe geçmiş bağlantılar mevcuttur. Doğu Hıristiyanlığında daha etkili olan çilecilik güney Avrupa’dan pagan kökenleri daha kuvvetli kuzeye gidildikçe etkisini kaybeder. İnsana etkinlik sahasını daralttığında daha az günah işleyebileceğini vazeden çilecilik Aydınlanma ideolojisinin en önemli rakibidir. İslam ise çileciliğin etkisi altındaki Hıristiyanlıktan bambaşka bir insan ve cemaat tasavvuruna sahiptir. İslam peygamberi ticaretle iştigal etmiştir. Ticaret sünnettir. Hıristiyan manastırlarının aksine, caminin toplumsal hayattan izole edilmemişliği de İslam’ın sürüp gitmekte olan yaşamın her anında hissedilmesini sağlar. Bu anlamda, Hıristiyanlığın aksine İslam dünyeviliğin antitezi değildir.

Müslümanların varlıklı ve değer üreten Müslümanlara ihtiyacı vardır. Allah’ın ise Müslümanların ibadetine ihtiyacı yoktur. İbadet cemaatin birlikte etkinlikte bulunmasına vesiledir. Dünyevî uğraşı ümmetin yaşam damarlarını besleyen bir etkinliğe dönüşme potansiyeline her zaman sahiptir. İslam’da insan Hıristiyanlıkta olduğu gibi özünde günahkâr olarak tasavvur edilmez. Ancak insanın günah işleme eğilimi cemaatinden uzaklaştıkça artar. Bu nedenle cemaatin birlikteliğinde gerçekleştirilen etkinlik İslamî yaşama can verir.

Tüm bu nedenlerden dolayı Aydınlanma ideologlarının Hıristiyanlığı eleştirmek için kullandıkları argümanları oryantalist bir formda İslam’a uyarlamak uygun değildir. Zira, İslamî hareketlerin hepsi İslam’ın insan doğası tasavvurundan hareket eder. Temel kaygıları mutlak biçimde tasavvur edilmiş bir sistemi her zaman ve her yerde geçerli olacak biçimde uygulamak değildir. İçtihat ve icma kapısı her zaman açıktır. Hayatta olan ulemanın hükümleri, geçip gitmiş olanlardan daha geçerlidir. Ümmetin fikir birliğine vardığı meselelere dair kararlar, daha önceki ümmetlerin hükümlerinden daha geçerlidir. Ve hayatta olan İmam’a biat edilir. Bu özellikleriyle İslam zamanın ve mekânın dinamizmini yakalama potansiyeline çok daha fazla sahiptir.

Dolayısıyla, Türköne’nin İslamcılığa yönelik eleştirileri Hıristiyanlığın ve İslam’ın insan, cemaat ve yaşam kavrayışları arasında sınırları belirli bir ayrım yapmadan, Aydınlanma düşünürlerinin Hıristiyanlığa yönelik eleştirilerinin İslam’a uyarlanması olduğundan hatalıdır. Keza, İslam dünyeviliği dışlamaz. Bağdat’tan Endülüs’e kadar İslamî hayatın en mükemmel örneklerinin sergilendiği mekânlar insana verilen değerin ve en iyi yaşam şartlarının örneklerini sergiler. İbn-i Haldun eserini, Müslümanların nasıl en iyi bir biçimde yaşabilecekleri ve bunun nasıl bir siyasal sistemde mümkün olabileceğini sorgulayarak kaleme alır. Dünyevî kaygılarla dinin iki ayrı kutupta yer aldığını öne sürerek, birinden birini seçmenin diğerinden bir kopuşu vurguladığını iddia etmek Hıristiyanlık için doğru olsa da İslam için geçerli değildir.

İslam dünyasındaki entelektüellerin, Batı karşısındaki yenilgi hissiyatı, onları iki farklı yöne savurdu. Birinci yöne sapanlar yenilginin kabahatini gelenekte, kültürde ve İslam’da arayarak imitasyona yöneldiler. İkinci yolun yolcuları ise ‘bize nasıl bir komplo kuruldu da kaybettik?’ diye sorarak sağlıksız bir düşünüş tarzı geliştirdiler. Böylece içe kapalı ve her türlü haricî olguya şüpheci yaklaşan bir yönelime kapıldılar. Hâlbuki İslam toplumları özgüvenle hareket ettiği yüzyıllarda en ideal insanî yaşam şartlarını temin etmiştir. Entellektüel zirvesini yaşadığı Endülüs’te her türlü farklılığın hayat bulmasını sağlayan bir yaşayışı sağlayabilmiştir. Böylece ticaretin ve insanî etkinliklerin yarattığı dinamizm ile düşünsel zenginlik almaşıklı bir biçimde ilerleyebilmiştir. Dolaysıyla Ali Bulaç’ın liberal değerlere yönelik satır aralarındaki eleştirileri, İslam’ın özgüvenli duruşunun zıddıdır. Zira İslam, hem Ortadoğu’daki Grekoromen kültürün hem de İber Yarımadası’ndaki Yahudi ve Hıristiyan kültürlerin tüm zenginlikleriyle etkileşimde bulunabilmiştir.

Liberalizm insanlara etkinlikte bulunabilecekleri alanlar açar. Bunu, devletin her alanı kapsayarak bireyi belirli bir merkeze bağlı olarak eylemde bulunmaya zorlama eğilimine rağmen gerçekleştirir. Naif sosyal sözleşmeci demokratlar ise devletin bireyi merkezî iktidara entegre etme eğilimine katkıda bulunur. Buna karşı, liberalizm birey ve cemaatlere özgünlüklerini muhafaza edebilecekleri muhtariyetler sağlar. Bu çerçeveden bakıldığından İslam dünyasının Müslümanların etkinlik alanlarını genişletecek bir bakış açısına her zamankinden daha fazla ihtiyacı vardır. Bu İslam’ın insan kavrayışında ve toplum tasavvurunda mevcuttur. Ayrıca İslam haricî olan karşısında özgüvensiz davranmaya gerek görmeyecek kadar kadimdir. Ancak, Bulaç modernlik ile liberalizm arasında net bir ayrım yapmadan yaklaşımını geliştirdiğinden İslam düşüncesinin ve toplumlarının dış dünyaya kapanarak kötürümleşmesine yol açacak eğilimlere kucak açmakta. Liberal özgürlüklerin temin edildiği bir Müslüman toplumda şahıslar bir yandan kendi refah, mutluluk ve huzurları için çaba gösterirlerken diğer yandan ait oldukları cemaat ve toplumlarının zenginleşmesine ve istikrar kazanmasına katkıda bulunabilirler. Bunu sağladığımızda birey ve toplumun aşılmaz karşıtlıklar değil, yin ve yang olduklarını sergileyen bir toplum olabiliriz. 

Devrim Özkan, Yrd. Doç. Dr., Afyon Kocatepe Üniversitesi

ozkandev@hotmail.com

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et