Çok sesli basın hayalinin çöküşü

Ne kadar umutluyduk oysa…
Nihayet çok sesli bir basınımız olacak diyorduk. Sahipsiz köyde değneksiz gezen bir ana akım medya tablosu tarihe karışacak, çoğulcu, çok renkli, çok sesli bir basınımız olacaktı.

Olmadı…

2002 öncesi dönemde bütün diğer sesleri bastıran tek bir ses vardı basında. Birtakım nüanslar taşısa da özü itibariyle Birinci Cumhuriyet’in bütün kırmızı çizgilerinin yılmaz savunucusu, tabularının taşıyıcısı, mevcut statükonun koruyucusu görevini üstlenmiş bir basın… 75 milyonluk koca bir ülkenin fikir dünyasını hegemonyası altına almış, elindeki büyük güçle dilediği gibi manipüle edebilen korkutucu bir güç… Alternatif ses o kadar cılız ve etkisizdi, yasaklarla o kadar kuşatılmıştı ki, son derece dar bir kamuoyu dışında hiçbir yere ulaşamıyordu.

28 Şubat’ın gerilemeye başlamasıyla birlikte o cenahta bir hareketlenmeye, yeni oluşumlara, taze bir sesin yükselişine tanık olduk. Muhafazakâr siyaset ve muhafazakâr entelijansiya Eski Türkiye’nin klişeleşmiş, fikir üretemez hale gelmiş ve en önemlisi güven erozyonunda dibe vurmuş eski basınına taze bir soluk getirmeye adaydı. Yeni medyayla birlikte daha iyi ve daha doğru bir habercilik için rekabet artacak; farklı bakış açıları sunan yorumlarla zihin dünyamız zenginleşecek, ufkumuz genişleyecekti.

Geldiğimiz noktada ise, neredeyse eşit desibelde iki ses var. Muhalefetin sesi ve iktidarın sesi. Herkesin aynı notayı söylediği iki ayrı koro bu, kesinlikle çok seslilik değil. İki medya blokunun birbirine karşı amansız bir savaşa giriştiği, bunun dışında bütün ara seslerin, tonların, nüansların gittikçe cılızlaştığı, hatta kaybolduğu ya da engellendiği bu tablo, büyük bir hayal kırıklığı tablosu aynı zamanda.
 
Asıl baskı Yeni Medya’ya…
 
Türkiye’de basına yönelik baskı eleştirileri epey bir zamandır yapılıyor. Ama eleştirilerin ana yönü yanlış. Suçlamalar esas olarak “muhalif basının susturulması” üzerinde yoğunlaşıyor. İktidar da buna haklı olarak 30 küsur gazeteden ve bir düzine TV kanalından her Allah’ın günü hükümete küfre varan bir yaylım ateşinin yapıldığı bir ülkede “muhalif basının sesinin kesildiğini söylemenin” hiçbir inandırıcılığı olmadığı cevabını veriyor, ki haksız da değil.

Evet, eleştirinin ana yönü yanlıştı.

Zira Habertürk olayında da somutlaştığı gibi, baskının asıl yoğunlaştığı alan muhalif medya değil, Yeni Medya’ydı!

Yeni Medya, daha doğru dürüst büyüyüp gürbüzleşemeden, yetkinleşip rüştünü ispat edemeden maddi-manevi baskı içinde buldu kendini. İktidar, aşağı yukarı her iktidarın yaptığı hatayı tekrarladı. Taraftarlıkla yetinemedi, yüzde yüz sadakat istedi.

Kendi haline bırakılsa zaten kendi dünya görüşü, siyasi tercihleri ve değerleri itibariyle iktidarı destekleyecek ama bunu kendi özgün çizgisi ve üslubu içinde yapacak; yeri geldiğinde de yapıcı eleştirileriyle hataları önlemeye çalışacak olan Yeni Medya’nın bağımsız ve kişilikli bir çizgide gelişmesine izin vermedi. Oysa yeni filizlenen bu basın gücünün etkili olabilmesi de, inandırıcı olabilmesi de, olgunlaşıp derinleşebilmesi de buna bağlıydı. Onun yerine kendi medyasını yaratmayı seçti -ki bu, kendisine gerçekten destek olabilecek bir mecrayı kendi eliyle boğmaktan başka bir şey değildi.

Sonuç işte ortada… Çaresizlik içinde meslek onurlarını korumaya çalışan ama çoğu zaman başaramayan editoryal kadrolar, çaresizlik içinde kıvranan muhabirler, köşelerinde yutkunup duran köşe yazarları ve gittikçe itibarsızlaşan bir medya…

Böyle bir basın, sizden yana olsa ne olur, olmasa ne olur…

Düzeltme: “İnternet Yasası” başlıklı yazımda, tırnak içinde aktardığım uzun alıntıdan önce yer alması gereken “Sakıncalarını ise Atilla Yayla’nın Yeni Şafak’taki yazısından alıntılayayım”cümlesi bir yanlışlık sonucu yer almamış ve anlamsız bir metin çıkmış ortaya. Düzeltir, özür dilerim.

Bu yazı Bugün Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,724TakipçilerTakip Et