Ana Sayfa Blog Sayfa 645

Vicdanınız mı körelmiş sizin!

Nihayet sorumlu ve akılcı bir siyasetin başladığını gösteren “Kürt Açılımı”nın sonuna kadar kararlılıkla götürülmesi halinde, bunun Türkiye için tarihsel önemde olacağına kuşku yok.  Şimdi herkesin tam bir sorumluluk duygusuyla hareket ederek bu davaya bir yerden el vermesinin zamanıdır.

“Akılcı siyaset”  ille de duygulardan büsbütün arınmış, vicdanın sesine sağır bir siyaset değildir.  Tam aksine, Kürt sorununda bizi akılcı bir siyasete asıl yöneltecek olan şey, 25 yılın kanlı bilançosunun ve özellikle de bunca “masum ölüm”ün hepimizin yüreğine düşürmüş olması gereken acıdır.

Eğer bu sorun bugüne kadar çözülmeden kalabilmişse, bu büyük ölçüde, siyaset dünyamızda bu derin acıyı hissedebilecek hassasiyette  vicdanların eksik olması yüzündendir.

Onun içindir ki, Başbakanın 11 Ağustos’ta Partisinin grup toplantısında yaptığı tarihi konuşmayı fevkalâde önemsiyorum. Muhalif-muvafık herkesin de önemsemesi gerekir. Bu konuşma bize hem duygularını yitirmemiş ve vicdanı körelmemiş siyasetçilerimizin halâ var olduğunu, hem de vicdanın sesinin nasıl akılcı bir siyaseti harekete geçirebileceğini gösterdi.

Esasen ben de bir süredir böyle olmasını temenni ediyordum. Nitekim, geçen yıl Ekim ayında bütün siyasetçilere vicdanlarının sesine kulak verme çağrısı yapmıştım:

“Siyaset esnafı! Size sesleniyorum! İktidarı ve muhalefetiyle hepinize…Gencecik fidanların birbiri ardından devrildiği bu yürek yangınına daha ne kadar seyirci kalacaksınız?…

Bunca masumun ölümündeki sorumluluk payınızı görmemekte halá direnecek misiniz? Bu sahte siyaset sunağına daha ne kadar kurban verilmesi gerekiyor sizi intibaha getirmek için? Bitip-tükenmek bilmeyen bu ölüm sağanağı sizin -aklınızdan vazgeçtik- vicdanınızı bile uyarmaya yetmiyor mu?

Gösterişli üniformalarıyla arz-ı endam eden siz generaller! Siz ne zaman ölen canları sayı olarak görme soğukkanlığından kurtulacaksınız?… Siz ne zaman kendi asli görevinize odaklanacaksınız?

Siz ekranlarda boy gösteren ‘asalım/keselim’ buyurucusu, kerameti kendinden menkul ‘strateji uzmanları’! Siz, ne zaman ‘kraldan fazla kralcı’ olmaktan vazgeçecek ve vicdan diye bir şeyin olduğunu hatırlayacaksınız? Sizin utanma duygunuz var mıdır? (…)

Şu yalın gerçeğin artık kafamıza dank etmesi gerekiyor: Bu trajik ölümler devam ediyorsa, bu, siyasetin bu konudaki vurdumduymazlığındandır. Gencecik fidanlar ölüyor, çünkü siyasetçilerimiz ölümleri durduracak kararı almıyor veya alamıyorlar. Çünkü, siyasetçilerimiz bu acıyı yeterince hissetmiyorlar.

Eğer sahiden bunu hissetselerdi, bu acı onlara yol gösterir de, ne yapıp edip o ‘akılcı’ çözümlerin yolunu bulabilirlerdi. Eğer böyle hissedebilselerdi, ‘çözüm’ü daha fazla ölüm getirecek tedbirlerde aramazlardı. Eğer böyle hissedebilselerdi, ‘çözüm’ü terörle mücadeledeki ‘kararlılık’ı ve teknik donanımı artırma arayışında görmezlerdi.

Eğer böyle hissedebilselerdi, bu onları kendi akıllarını sansürlemekten vazgeçmeye yönlendirir; onlara, sahici bir çözüm için zihinlerini tutsak alan tabuları veya akıllarının önündeki ‘kırmızı çizgiler’i aşma cesareti verirdi. (…)

Kimse de bu meselede bize PKK’nın acımasızlığını ve kanseverliğini hatırlatmasın. Çünkü, bu meseleyi çözecek olan PKK değil, Türkiye Cumhuriyeti’dir. Parlamentosu, hükümeti, DTP dahil siyasi partileri ve sivil inisiyatifleriyle Türkiye…” (8 Ekim 2008)

Ne yazık ki, bu ülkede halâ vicdanların sesine kulak vermemekte ısrar eden siyasetçiler var. Daha kötüsü de, sırf AKP’ye husumetleri yüzünden bu sorumsuz muhalefet anlayışına arka çıkan “kara vicdanlı” medya mensuplarının varlığı!

Star, 15.08.2009

Ümmet bilinci

Polemik yazılarının köşelerde tefrikalar halinde sürmesinin okuyucuya pek de sevimli gelmediğinin farkındayım.
Ne var ki, Ahmet Taşgetiren’le aramızdaki tartışmanın çapı bir yazıyla toparlanamayacak kadar geniş olunca, her ikimiz de fikirlerimizi tefrikalar halinde yayınlamak zorunda kaldık.

Bugün -son bölüm olması dileğiyle- Taşgetiren’in son üç yazısında en önemli gördüğüm birkaç noktaya değineceğim.

Taşgetiren’in yazılarına sinen temel görüşlerden biri Türkiye’de etnik ayrılıkçılığın emperyalizm tarafından körüklendiği, İslam coğrafyasına yönelik emperyalist politikaların bir uzantısı olduğu görüşü…

Benim “Eğer İslam bu kadar güçlü bir birleştirici ise, neden Osmanlı’dan beri süregiden Kürt isyanlarını, Arap ülkeleri arasındaki düşmanlıkları, Irak-İran Savaşı’nı ya da Irak’ın Kuveyt’i işgalini engellemedi” sorumu da aynı görüşe başvurarak cevaplıyor: Çünkü bütün bu olaylarda emperyalizmin parmağı vardı.

Ben başımıza gelen bütün kötülüklerin kökünün dışarıda görülmesini oldum bittim doğru bulmam.

Ama diyelim ki öyle olsun. Müslüman Araplar’ın birbirinin gözünü oyması da Osmanlı’daki Kürt isyanları da emperyalistlerin “çözücü politikalarının” sonucunda ortaya çıkmış olsun.

İyi de zaten “birleştirici güç” derken, bu tip ayrıştırıcı güçlere karşı dirençli bir faktörden söz etmiyor muyuz? Ortak paydanın ne kadar güçlü olduğu ancak dışarıdan saldırı olduğu zaman anlaşılır. Kaya gibi sağlam bir ortak payda ama emperyalistlerin bütün entrikaları karşısında yerle bir oluyor! Doğrusu bu, “Güçlü bir ordumuz var ama düşmana karşı direnemiyor” demeye benzemiyor mu? Ya da “Aramızda güçlü bir sevgi var ama ekonomik zorluklar karşısında dayanıksız…”

Yanlış anlaşılmasın, ben İslam’ın Kürtler ve Türkler arasında önemli bir ortak payda oluşturduğunu inkâr etmiyorum. Ama bu ortak paydanın etnik bilincin çeşitli sebeplerle ön plana çıktığı bir ortamda bu çelişkiyi çözmeye yetmeyeceğini -ve nitekim yetmediğini- söylüyorum. Daha da genel olarak, bir alanda ortaya çıkan sorunun ancak o sorunu yaratan çelişkinin çözülmesiyle ortadan kalkabileceğini; o çelişkiyi çözmeden bırakıp bir başka birlik noktasını ön plana çıkararak yok edilemeyeceğini düşünüyorum. Yine evlilikten örnek verecek olursak; bir çift arasında, ortak çocuklarının olmasından daha önemli bir ortak payda olabilir mi? Ama ortak çocuklarının olması, ruhen hiç uyuşamayan bir çifti bir arada tutmaya yetmez. Ve hiçbir evlilik danışmanı da o çifte “Ruh uyuşmazlığınızı çocuklarınızın varlığını hissederek yenin” diyemez.

“Eğer etnik bakımdan ayrıysak, din de yeteri güçlü bir ortak payda değilse, o zaman bizi bir arada tutacak olan nedir?” diye soruyor Taşgetiren ve devam ediyor: “…Demokrasi ve özgürlükler etnik aidiyet duygusu bilenmiş bir topluluğu diğeri ile neden bir arada tutsun? Neden ayrı bir toprak parçası içinde kendi özgürlük ve demokrasi düzenini inşa etmeyi tercih etmesin?”

Çünkü insanın kimliği sadece etnik ve dini kimliklerinden ibaret değildir… Çünkü insanlar yaşadıkları ülkeye maddi manevi bin bir türlü bağla bağlanırlar. O ülkede doğdukları için, o ülkenin havasına, suyuna, yemeğine alıştıkları için, o ülkeye ait anılar biriktirdikleri için, o ülkede çalışıp hayatlarını kazandıkları için, atalarının mezarı o ülkede olduğu için, hayatları boyunca edindikleri bütün eş-dost- arkadaşları o ülkede yaşadığı için… Ve evet, aynı dini, aynı gelenekleri, görenekleri, kültürü paylaştıkları için kolay kolay çekip gitmezler… Ama bir şeyi doğru koyalım: Aynı çatı altında yaşamak insan mutluluğundan daha önde gelen bir amaç olamaz. Bütün bu güçlü bağlara rağmen eğer siz onları fazla sıkıştırırsanız, aşağılarsanız, demokrasi ve özgürlükten mahrum bırakırsanız elbette bütün bu bağları koparıp gitmeyi ve ayrı

bir toprak parçası içinde kendi özgürlük ve demokrasi düzenlerini inşa etmeyi de göze alabilirler; doğrusu haksız da olmazlar.

Tartışmanın bana göre en can alıcı olan noktasına gelecek olursak…

Taşgetiren soruyor:

“Gülay Göktürk, Türkler’le Kürtler’in ilişkilerinde İslam herhangi bir ortak duygu zemini oluşturmuyor mu demek istiyor? Ya da İslam var ama çok az mı demek istiyor? İslam hiç dikkate alınmasın mı demek istiyor? Böyle ortak payda bilmem ne, toplumlar için bunların anlamı yok mu demek istiyor?”

Aslında benim bu sorulara verdiğim cevap çok basit:

Ben, eğer İslam Türkler’le Kürtler’in ilişkilerinde herhangi bir ortak duygu zemini, bir ümmet bilinci oluşturuyorsa, zaten kendiliğinden bir şekilde oluşturmaktadır, diyorum. Daha doğrusu ne kadar oluşturuyorsa o kadar oluşturmaktadır. Kimsenin bu toplumsal realiteye itiraz edecek ya da yok sayacak hali olamaz. Benim başından beri önemle vurguladığım şey, devletin bu ortak paydayı “azaltmak” ya da “artırmak” üzere devreye girmesinin yanlışlığı… Taşgetiren, sürekli olarak Kemalist rejimin “İslam’ı azaltarak” hata yaptığını söylüyor ve birleştirici bir unsur olarak “İslam’ın arttırılmasını”, -anladığım kadarıyla- zedelenen ve giderek yok edilen ümmet bilincinin devlet eliyle güçlendirilmesini savunuyor. Ben ise, geçmişte yapıldığı gibi azaltılmasının da bugün Ahmet Bey’in savunduğu gibi artırılmasının da yanlış olduğunu söylüyorum, her ikisini de devletin dine müdahalesi olarak görüyor, devletin dini kendi haline bırakmasını savunuyorum.

Aslında belki de eğer Taşgetiren önerisini biraz olsun somutlaştırsaydı; devletin dinin birleştirici özelliğinden yararlanmak için ne yapması gerektiğini daha açık anlatsaydı; mesela “sistemin İslami aidiyeti besleyici bir politika benimsemesi” derken ne gibi somut politikalar düşündüğünü birkaç örnekle izah etseydi; askere ve CHP’ye “İslam’ın bu topraklar için stratejik önemini değerlendirin” derken onlardan ne yapmalarını beklediğini söyleseydi, bu tartışma çok daha verimli bir zeminde yürüyebilirdi. Böylece genel ifadelerin kaypaklığından kurtulup neyi tartıştığımızı daha net bilebilirdik.

Ya, aslında pek de farklı düşünmediğimiz çıkardı ortaya; ya da ezeli fikir ayrılığımızda zerrece yol alamadığımız…

Mesela, eğer kastettiği şey, Başbakan’ın geçen günkü konuşmasında yaptığı gibi, oğullarını kaybeden annelerin ister Kürt ister Türk olsunlar aynı duayı okuduklarından, cemaatin aynı kıbleye döndüğünden bahisle din kardeşliğine vurgu yapmaktan ibaretse zaten mesele kalmazdı. Yok, eğer “dinin artırılmasından” kastı devletin din birliğini esas alan bir toplum modeli inşa etmeye kalkışması ise; bir başka deyişle bin bir türlü çeşitliliği, farklılığı içinde barındıran modern toplumu ümmete dönüştürmekse arzusu, yollarımızın tamamen ayrı olduğunu anlamış olurduk.

Boşuna çene yormaz; ben demokrasinin birleştirici gücüne duyduğum güvenle kendi yolumdan giderdim, Taşgetiren de olmayacak duaya amin demeye devam ederdi.

Bugün, 14.08.2009

Ezberlerimizi bozma zamanı

0

Kürt meselesinde bir çözüme ulaşacaksak ilgili her kesimin ezberlerini bozması ve yıllardır inanmayı sürdürdüğü görüşleri sorgulaması lazım. Bu iki şeyi gerektirir. Önce kuvvetle benimsediğimiz kişisel görüşlerimizi yine bizzat kendimiz sorgulayabilmeliyiz.

Sonra bu görüşlerin başkaları tarafından sorgulanmasına ve onlarla taban tabana zıt görüşlerin dile getirilmesine rıza göstermeliyiz. Bununla da yetinmemeli, daha fazlasını yapmalıyız; zıt görüşleri dinlemede istekli ve ısrarcı olmalıyız. Hükümetin son atağının başlamasından beridir bazı kişi ve kesimlerin bu bakımdan performansı hiç umut verici görünmemektedir.
Bu kişi ve kesimler ısrarla Kürt problemini yok saymakta veya mahiyetini çarpıtmakta. Kullanışlı fakat sosyolojik realitelere aykırı bir yaklaşımla, PKK ile özdeşleştirerek, Kürt problemini, şiddetin toplum katlarında yarattığı negatif çağrışımlardan yararlandırmakta. Bunlara göre Kürt probleminin bitmesi demek PKK’nın bitmesi demektir. PKK biterse mevcut siyasî yapılanma ve sistemde hiçbir değişikliğe ihtiyaç yoktur. Statüko aynen devam etmelidir. Zaten bu problem “bir avuç hain”in ve “dış güçler”in eseridir.

Klişelerin İnandırıcılığı Kalmamıştır

Şiddet elbette Kürt probleminin bir parçasıdır, ama hiçbir şekilde tamamı değildir. Bu yüzden, Kürt probleminin çözülmesi PKK’nın bitirilmesine indirgenemez. PKK bazı şeylerin sebebidir fakat aynı zamanda bir sonuçtur. Varlık sebeplerini ortadan kaldıramazsak yok edilen sonuç başka isimler altında yine boy gösterebilir. Bundan dolayı PKK’yı dağdan indirmeye ve silah bırakmasını sağlamaya çalışmakla beraber elbette problemi PKK ile özdeşleştirme hatasına düşmemeliyiz. Daha doğrusu yıllardır sürdürülen bu hatadan vazgeçmeliyiz. Kürt sorunu, en rahatsız edici tarafı şiddet olan; geniş kapsamlı; sosyal, siyasî, kültürel boyutları bulunan ve ülkemizdeki siyasî yapılanmanın özellikleriyle yakından ilişkili bir sorundur.

Gerçekten geniş ufuklu olmalı ve ezberlerimizi bozmaktan, yıllanmış, yaşlanmış ve yorulmuş kanaatlerimizi sorgulamaktan kaçınmamalıyız. Bunu özellikle yapması gerekenler sorunu tek boyutluluğa indirgemekte ısrar eden kimi Türklerdir. Bu insanlar bıkkınlık veren klişeleri sorgulanamaz büyük fikirler muamelesine tabi tutmaya son vermelidir. Bu klişelerin inandırıcılıkları kalmamıştır. Bunlardan biri “bin yıldır süren Türk-Kürt kardeşliğinin bozulmak istendiği” iddiasıdır. Doğrusu Türkiye realiteleri dikkate alındığında kardeşlik retoriği çok komik kaçmaktadır. Bu ne biçim bir kardeşliktir ki küçük kardeşin talep ve ihtiyaçları ısrarla görmezden gelinmektedir. Küçük kardeşin büyük kardeşin her dediğine tabi olması ve onunla özdeşleşmesi istenmektedir. Bu kardeşlik retoriği olsa olsa bir “euphemism”e (kötü şeylerin iyi kelimelerle ifade edilmesi veya üstünün örtülmesi) denk düşer. Bununla asıl kastedilen Kürtlerin statülerine razı olması ve kendilerine layık görülenlere itiraz etmemesidir. Kürtler bunu yaptığı sürece kardeşliğimiz bozulmayacaktır. Ama zaten sosyolojik realite buna uymadığı için problem doğmaktadır. Eğer gerçek bir kardeşlikten söz ediyorsak kardeşlerimizi dinlemeli ve ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmalıyız. Yoksa kardeşlerimiz mutsuz olabilir ve onların mutsuzlukları bize de yansır.

Ayrıca, ihtiyacımız, hepimizi vatandaş olmanın kıvancına ulaştıracak ve beraber yaşama irademizi kuvvetlendirecek bir ortak yaşama çerçevesinin kurulmasıdır. Bu kardeşlik retoriğinin altında yatan zihniyet bunu temin edemez. Bir siyasî sistemin temel karakteristiklerini ikide bir kardeşlikten dem vurarak belirleyemez ve belirginleştiremeyiz. Vurgulanması gereken kardeş olduğumuz, beraber savaştığımız filan değil, eşit vatandaşlık, haklarda eşitlik, negatif ve pozitif ayrımcılığın olmaması, kişilerin kültürel özelliklerinin tezahürünün engellenmemesi, tercih hakkının titizlikle korunması, kamu otoritelerinin yetkilerinin bireysel hak ve özgürlüklerle sıkı sıkıya sınırlanması gibi hususlardır.

Bir diğer klişe Anayasa’daki “Türk” kelimesinin bir etnik kimliği adlandırmadığı, bir üst kimliği, vatandaşlığı ve sosyal ve kültürel ortaklığı vurguladığı iddiasıdır. Keşke öyle olsaydı ama ne yazık ki realite farklı ve bu realiteyi değiştirmek için vakit hayli geç görünüyor. Türk üst adlandırmasının bu anlama gelmesi için devlet politikalarının ülkedeki etnik topluluklar arasında negatif ve pozitif ayrımcılıklar yapmaması gerekirdi. Bu olmadı. Türk devlet zihniyeti esas itibarıyla şoven Türk milliyetçisi bir zihniyettir ve her milliyetçilik gibi ötekileştirmeye, bir üst kültür yaratmaya ve değişiklikleri bu üst kimlik içinde asimile etmeye dayanmaktadır. Bu klişedeki bir diğer tuhaflık, klişeye inananların herkesin inanmak zorunda olduğunu düşünmesidir. Diyelim ki bir kişi bunu böyle görüyor. İkinci kişi niye öyle görmek zorunda olsun? Kürt meselesini terör meselesi, kardeşliğin bozulması meselesi olarak görenlerin Türk adlandırmasıyla ilgili böyle bir anlayışa sahip olması normal. Ama bir de “öbür taraf” var. Acaba onlar ne düşünüyor? Ve onlar farklı düşünüyorsa ne olacak? Açık ki Kürtlerin çoğu olayı böyle algılamıyor. Onlar Anayasa’daki Türk kavramının bir etnik kimliğin farklı etnik kimliklere dayatılması anlamına geldiğini düşünüyor. O zaman Türkçü kesimin kendi anlayışına tek ve mutlak doğru anlayış muamelesi yapmayı terk edip diğerlerini anlamaya çalışması gerek.

Daha başkaları da var ama burada kısaca ele aldığım bu ikisi Türk kesiminde en yaygın ve en baskın klişeler.

Kürtlerin Anlamını Yitirmiş Talebi

Peki Kürt tarafının klişeleri yok mu? Elbette var. En büyük Kürt klişesi halkların self determinasyon hakkı klişesidir. Bu klişeye göre her halk devlet sahibi olma hakkına sahiptir ve Kürtler de ayrı bir halk teşkil ettiklerine göre ayrı bir devlet kurma hakları vardır. Bu çok kuvvetli görünen klişe aslında siyaset felsefesindeki tartışmalarla epeyce gerilemiştir. Bu tür meseleleri tartışırken tek bir ilkeye, mesela self determinasyon hakkına, başvuramayız. Dikkate almamız gereken başka ilkeler de vardır ve bu ilkeler en temel ilke gibi görünen ilkeyi bile geçersiz kılabilir. Ayrı bir yazı gerektirdiği için ayrıntısına giremeyeceğiz, ama şu kadarını söylememek konuyu eksik bırakmak olacaktır. Bir siyasî sistem kendi kendini yönetme ilkesini (mahalli idare) ve demokratik hak ve özgürlüklerin eşit kullanımını reddettiği ölçüde o sistem bünyesindeki grupların self determinasyon hakkı kuvvetlenir ve karşı argümanları geçersiz kılacak meşruiyet seviyelerine tırmanır. Bunun tersi de doğrudur. Bir ülke demokrasiyi derinleştirdiği ve yaygınlaştırdığı ve bireylerin ve birey gruplarının (bu yerine göre gönüllü birlikler, yerine göre kasabalar, şehirler olabilir) kendi işlerini sevk ve idare etmesine izin verdiği ölçüde o ülkede grupsal self determinasyon ilkesi kan kaybeder. Zira vatandaş kitlelerinin, azınlık bile olsalar, temel hak ve hürriyetleri kullanabilmeleri, kültürlerini koruyabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri için ayrı bir devlete ihtiyaçları kalmaz. Çok ağır bir problemi sabitleşmiş zihniyetlerle, donmuş kafalarla çözemeyiz. Ezberlerimizi bozmalı ve çözüme küçük de olsa katkıda bulunmak için harekete geçmeliyiz.

Zaman, 14.08.2009

  .

Ezberlerimizi bozma zamanı

0

Kürt meselesinde bir çözüme ulaşacaksak ilgili her kesimin ezberlerini bozması ve yıllardır inanmayı sürdürdüğü görüşleri sorgulaması lazım. Bu iki şeyi gerektirir. Önce kuvvetle benimsediğimiz kişisel görüşlerimizi yine bizzat kendimiz sorgulayabilmeliyiz.

Sonra bu görüşlerin başkaları tarafından sorgulanmasına ve onlarla taban tabana zıt görüşlerin dile getirilmesine rıza göstermeliyiz. Bununla da yetinmemeli, daha fazlasını yapmalıyız; zıt görüşleri dinlemede istekli ve ısrarcı olmalıyız. Hükümetin son atağının başlamasından beridir bazı kişi ve kesimlerin bu bakımdan performansı hiç umut verici görünmemektedir.
Bu kişi ve kesimler ısrarla Kürt problemini yok saymakta veya mahiyetini çarpıtmakta. Kullanışlı fakat sosyolojik realitelere aykırı bir yaklaşımla, PKK ile özdeşleştirerek, Kürt problemini, şiddetin toplum katlarında yarattığı negatif çağrışımlardan yararlandırmakta. Bunlara göre Kürt probleminin bitmesi demek PKK’nın bitmesi demektir. PKK biterse mevcut siyasî yapılanma ve sistemde hiçbir değişikliğe ihtiyaç yoktur. Statüko aynen devam etmelidir. Zaten bu problem “bir avuç hain”in ve “dış güçler”in eseridir.

Klişelerin İnandırıcılığı Kalmamıştır

Şiddet elbette Kürt probleminin bir parçasıdır, ama hiçbir şekilde tamamı değildir. Bu yüzden, Kürt probleminin çözülmesi PKK’nın bitirilmesine indirgenemez. PKK bazı şeylerin sebebidir fakat aynı zamanda bir sonuçtur. Varlık sebeplerini ortadan kaldıramazsak yok edilen sonuç başka isimler altında yine boy gösterebilir. Bundan dolayı PKK’yı dağdan indirmeye ve silah bırakmasını sağlamaya çalışmakla beraber elbette problemi PKK ile özdeşleştirme hatasına düşmemeliyiz. Daha doğrusu yıllardır sürdürülen bu hatadan vazgeçmeliyiz. Kürt sorunu, en rahatsız edici tarafı şiddet olan; geniş kapsamlı; sosyal, siyasî, kültürel boyutları bulunan ve ülkemizdeki siyasî yapılanmanın özellikleriyle yakından ilişkili bir sorundur.

Gerçekten geniş ufuklu olmalı ve ezberlerimizi bozmaktan, yıllanmış, yaşlanmış ve yorulmuş kanaatlerimizi sorgulamaktan kaçınmamalıyız. Bunu özellikle yapması gerekenler sorunu tek boyutluluğa indirgemekte ısrar eden kimi Türklerdir. Bu insanlar bıkkınlık veren klişeleri sorgulanamaz büyük fikirler muamelesine tabi tutmaya son vermelidir. Bu klişelerin inandırıcılıkları kalmamıştır. Bunlardan biri “bin yıldır süren Türk-Kürt kardeşliğinin bozulmak istendiği” iddiasıdır. Doğrusu Türkiye realiteleri dikkate alındığında kardeşlik retoriği çok komik kaçmaktadır. Bu ne biçim bir kardeşliktir ki küçük kardeşin talep ve ihtiyaçları ısrarla görmezden gelinmektedir. Küçük kardeşin büyük kardeşin her dediğine tabi olması ve onunla özdeşleşmesi istenmektedir. Bu kardeşlik retoriği olsa olsa bir “euphemism”e (kötü şeylerin iyi kelimelerle ifade edilmesi veya üstünün örtülmesi) denk düşer. Bununla asıl kastedilen Kürtlerin statülerine razı olması ve kendilerine layık görülenlere itiraz etmemesidir. Kürtler bunu yaptığı sürece kardeşliğimiz bozulmayacaktır. Ama zaten sosyolojik realite buna uymadığı için problem doğmaktadır. Eğer gerçek bir kardeşlikten söz ediyorsak kardeşlerimizi dinlemeli ve ihtiyaçlarına cevap vermeye çalışmalıyız. Yoksa kardeşlerimiz mutsuz olabilir ve onların mutsuzlukları bize de yansır.

Ayrıca, ihtiyacımız, hepimizi vatandaş olmanın kıvancına ulaştıracak ve beraber yaşama irademizi kuvvetlendirecek bir ortak yaşama çerçevesinin kurulmasıdır. Bu kardeşlik retoriğinin altında yatan zihniyet bunu temin edemez. Bir siyasî sistemin temel karakteristiklerini ikide bir kardeşlikten dem vurarak belirleyemez ve belirginleştiremeyiz. Vurgulanması gereken kardeş olduğumuz, beraber savaştığımız filan değil, eşit vatandaşlık, haklarda eşitlik, negatif ve pozitif ayrımcılığın olmaması, kişilerin kültürel özelliklerinin tezahürünün engellenmemesi, tercih hakkının titizlikle korunması, kamu otoritelerinin yetkilerinin bireysel hak ve özgürlüklerle sıkı sıkıya sınırlanması gibi hususlardır.

Bir diğer klişe Anayasa’daki “Türk” kelimesinin bir etnik kimliği adlandırmadığı, bir üst kimliği, vatandaşlığı ve sosyal ve kültürel ortaklığı vurguladığı iddiasıdır. Keşke öyle olsaydı ama ne yazık ki realite farklı ve bu realiteyi değiştirmek için vakit hayli geç görünüyor. Türk üst adlandırmasının bu anlama gelmesi için devlet politikalarının ülkedeki etnik topluluklar arasında negatif ve pozitif ayrımcılıklar yapmaması gerekirdi. Bu olmadı. Türk devlet zihniyeti esas itibarıyla şoven Türk milliyetçisi bir zihniyettir ve her milliyetçilik gibi ötekileştirmeye, bir üst kültür yaratmaya ve değişiklikleri bu üst kimlik içinde asimile etmeye dayanmaktadır. Bu klişedeki bir diğer tuhaflık, klişeye inananların herkesin inanmak zorunda olduğunu düşünmesidir. Diyelim ki bir kişi bunu böyle görüyor. İkinci kişi niye öyle görmek zorunda olsun? Kürt meselesini terör meselesi, kardeşliğin bozulması meselesi olarak görenlerin Türk adlandırmasıyla ilgili böyle bir anlayışa sahip olması normal. Ama bir de “öbür taraf” var. Acaba onlar ne düşünüyor? Ve onlar farklı düşünüyorsa ne olacak? Açık ki Kürtlerin çoğu olayı böyle algılamıyor. Onlar Anayasa’daki Türk kavramının bir etnik kimliğin farklı etnik kimliklere dayatılması anlamına geldiğini düşünüyor. O zaman Türkçü kesimin kendi anlayışına tek ve mutlak doğru anlayış muamelesi yapmayı terk edip diğerlerini anlamaya çalışması gerek.

Daha başkaları da var ama burada kısaca ele aldığım bu ikisi Türk kesiminde en yaygın ve en baskın klişeler.

Kürtlerin Anlamını Yitirmiş Talebi

Peki Kürt tarafının klişeleri yok mu? Elbette var. En büyük Kürt klişesi halkların self determinasyon hakkı klişesidir. Bu klişeye göre her halk devlet sahibi olma hakkına sahiptir ve Kürtler de ayrı bir halk teşkil ettiklerine göre ayrı bir devlet kurma hakları vardır. Bu çok kuvvetli görünen klişe aslında siyaset felsefesindeki tartışmalarla epeyce gerilemiştir. Bu tür meseleleri tartışırken tek bir ilkeye, mesela self determinasyon hakkına, başvuramayız. Dikkate almamız gereken başka ilkeler de vardır ve bu ilkeler en temel ilke gibi görünen ilkeyi bile geçersiz kılabilir. Ayrı bir yazı gerektirdiği için ayrıntısına giremeyeceğiz, ama şu kadarını söylememek konuyu eksik bırakmak olacaktır. Bir siyasî sistem kendi kendini yönetme ilkesini (mahalli idare) ve demokratik hak ve özgürlüklerin eşit kullanımını reddettiği ölçüde o sistem bünyesindeki grupların self determinasyon hakkı kuvvetlenir ve karşı argümanları geçersiz kılacak meşruiyet seviyelerine tırmanır. Bunun tersi de doğrudur. Bir ülke demokrasiyi derinleştirdiği ve yaygınlaştırdığı ve bireylerin ve birey gruplarının (bu yerine göre gönüllü birlikler, yerine göre kasabalar, şehirler olabilir) kendi işlerini sevk ve idare etmesine izin verdiği ölçüde o ülkede grupsal self determinasyon ilkesi kan kaybeder. Zira vatandaş kitlelerinin, azınlık bile olsalar, temel hak ve hürriyetleri kullanabilmeleri, kültürlerini koruyabilmeleri ve varlıklarını sürdürebilmeleri için ayrı bir devlete ihtiyaçları kalmaz. Çok ağır bir problemi sabitleşmiş zihniyetlerle, donmuş kafalarla çözemeyiz. Ezberlerimizi bozmalı ve çözüme küçük de olsa katkıda bulunmak için harekete geçmeliyiz.

Zaman, 14.08.2009

 

Ya şimdi çözüm veya bölünmeye hazır olun

0

Kürt sorununda hakikaten bir kavşaktayız. Çözüme çok yakın olduğumuz gibi derin bir ayrılığın da eşiğindeyiz.
Sorun bugün siyaset yoluyla çözülebilir. Ama üç-beş yıl sonra bu imkânı da kaçıracağız. Devletle Kürtler arasında olan gerginlik giderek Türklerle Kürtler arasında da oluşmaya başladı. Bunda kuşkusuz Türkiye’nin hızlı sosyo-ekonomik dönüşümünün de payı var. Sonuçta Kürt sorunu ‘toplumsallaşıyor’. Türk-Kürt kardeşliği söylemi inandırıcılığını yitiriyor, önyargılar ve hatta düşmanlıklar topluma nüfuz ediyor.

Bu ‘çatlama’ siyasal bir müdahale ile giderilmezse hem Kürtler hem de Türkler ‘birlikte yaşama’ iradelerini ve inançlarını kaybedecekler.

Kürt sorununu ‘siyaseten’ çözebilmek için eldeki fırsatı değerlendirmek gerek. Çözümün toplumsal zemini hâlâ var ayrışmalar ve çatlamalara rağmen. Ama daha da geç kalırsak ‘çözümünün toplumsal zemini’ni kaybedeceğiz.

Kürt sorununu çözmeyen bir Türkiye ne demokrasisini kemale erdirebilir, ne ekonomik kalkınmasını sağlayabilir, ne de ulusal güvenliğini garantiye alabilir. Ayrıca Kürt sorununu bugün çözmeyen bir Türkiye bütünlüğünü de muhafaza edemez.

Kısaca ‘ülkesel bütünlük’ çözümden geçiyor. Ya bugün çözeceğiz veya yavaş yavaş ayrılığa doğru yol alacağız. Seçim bizim; siyasi partileri, sivil toplumu, iş çevreleri ve kurumlarıyla bizim. Bugün çözüme taraf olmayanlar ‘bölünmüş bir toplum’ ve hatta ‘bölünmüş bir ülke’nin temellerini atıyorlar.

Toplumsal ve fiilî siyasal bölünmeden kaçınmak istiyorsak daha gecikmeden çözümü konuşmak, bulmak ve yürütmek zorundayız. Şartlar çok müsait. Kısaca hatırlatayım:

1. Devlet ile Kürtler arasında köprüler kuracak bir cumhurbaşkanı var; seçimi için Kürtlerin de büyük destek verdiği bir cumhurbaşkanı, Abdullah Gül. İlk gezisini Güneydoğu’ya yapan halktan büyük destek, ilgi ve sevgi gören bir cumhurbaşkanı. Rahmetli Özal’dan sonra bölgede böylesine sevilen, sayılan, inanılan cumhurbaşkanı gelmedi. ‘İyi şeyler olacak’, ‘kafamızı kuma gömmeyelim’ ve ‘Norşin’ sözleriyle de Kürtlerin gönlünde taht kurdu. Devletin tepesindeki bu adam Kürtler için de, devlet ve Türkler için de sürecin emniyet sigortası.

2. AK Parti gibi Türklerin de Kürtlerin de desteğini alabilen bir parti iktidarda. Türkiye’yi bu denli kuşatan, Kürtleri ve Türkleri birbirine bağlayan ve temsil kabiliyeti sorgulanamayacak bir ‘siyasi güç’, AK Parti. Bu özelliğiyle iktidar partisi adeta ülkesel bütünlüğü temsil ediyor. Üstelik Başbakan Tayyip Erdoğan Türkiye’nin ‘en milliyetçi lideri’ kamuoyu araştırmalarına göre. Ama aynı Erdoğan aynı zamanda Kürt sorununun adını koyup geçmiş hatalara devam edilmeyeceğini açıklayabiliyor, ayrım gözetmeksizin bütün ‘analar’ı kucaklıyor. ‘Kürt çözümü’nü Türkiye’ye sunacak, kabul ettirebilecek başka bir lider yok ufukta.

3. Sorunun taraflarından DTP bugün TBMM’de temsil ediliyor. Bölge merkezli siyaset yapmaktan Türkiye merkezli siyasete geçiş yapmaya çalışıyor. Şiddetle arasına mesafe koyması yolunda hem içeriden hem dışarıdan çok büyük baskılara maruz kaldılar. Ya çözüme destek olacaklar veya marjinalleşecekler. Şiddet değil siyaset tek çıkışları.

4. Yıllardır PKK ile mücadele yürüten TSK’da soruna sadece güvenlik perspektifiyle yaklaşılamayacağını söyleyenler çoğalıyor. PKK’nın dağdan indirilmesinden, sosyo-ekonomik tedbirlere kadar öneriler geliyor. Çözümsüzlük lobisi TSK’da şimdilik etkili görünmüyor.

5. Çözümün önündeki en önemli engellerden olan ‘derin devlet çetesi’ çökertiliyor. Ergenekon ve bu çerçevede JİTEM ve faili meçhul cinayetlerin soruşturulmaya başlanması muhtemel provokasyonları azaltıyor.

6. Kamuoyu mevcut durumun (insan kayıpları, ekonomik zararlar ve siyasal, toplumsal maliyetlerle) artık katlanılamaz olduğunu düşünüyor. ‘Kanın durması’ toplumdan gelen bir talep.

Kısaca bu fırsat kaçarsa yazık olur. Çözüme bugün ‘vatanseverlik ve milliyetçilik’ adına destek vermeyenler yarın Türkiye bölünürse ne yapacaklar?

Zaman, 14.08.2009

Tehlikeli bahis

Sayın Deniz Baykal partisinin Kürt sorununun çözümüne ilişkin “kırmızı çizgileri”ni açıkladı. Kendi konuşmalarına dayanarak, bu “kırmızı çizgiler”in arkasındaki anlayışı şöyle özetleyebiliriz: “Türk milleti olarak milli kimliğimizin arkasında bin yıllık tarih var. Milli kimlikle etnik kimlik ayrıdır, bunlar birbirine hasım değildir. Herkes milli kimliğin parçası olarak yerini almalı, devlete etnisite karıştırılmamalıdır.”

 

Hemen belirteyim ki, karşı karşıya bulunduğumuz sorunun kaynağı işte tam da bu “ulus-devlet”çi anlayıştır. Türkiye’nin bugüne kadarki resmi söyleminin tekrarından başka bir şey olmayan bu anlayışla değil Kürt sorununu çözmek, böyle bir sorunun varlığı bile teşhis edilemez. Bu anlayış açısından, “ayrılıkçı terör” dışında, esasen “Kürt sorunu” diye bir şey yoktur.

Diyorlar ki, Kürtlüğün etnik bir kimlik olmasına karşılık “Türklük” etnik değil “milli” kimliktir. Bu çerçevede, Kürtlerin etnik kimlikleriyle övünmelerinde bir sakınca yok, ama “milli kimliği” de reddetmesinler. İyi ama, Kürtler Kürtlükleriyle övüneceklerse, o zaman Türklerin de Türklükleriyle övünmeleri normal olsa gerektir. Peki o zaman bu iki ayrı övünmenin birbirine rakip olarak ortaya çıkmasını önleyecek olan nedir?…

Sadece Türklerin sözü: “Bizim kimliğimiz ‘milli’dir, sizinki ise etnik.” Peki Türkler bunu Kürtlere hangi hakla söylüyorlar? Ahlâki bir temeli var mı bunun? Yok. Çünkü, bu iddianın geçerli olması, Kürtlerin de bunu olduğu gibi kabul etmelerine bağlıdır ki, gerçek durumun böyle olmadığı artık anlaşılmış olmalıdır. O zaman bu iddia için geriye iki “gerekçe” kalıyor: Birisi Türkiye Cumhuriyeti’nin özgül tarihsel tecrübesidir, diğeri ise ulus-devlet paradigmasının “tartışılmazlığı”.

Türkiye’ye özgü tarihsel tecrübeye atıfta bulunmak aslında “tarihsel tesadüf”ün ahlâki olarak bağlayıcı olduğunu ileri sürmektir. Oysa, başlangıçta öyle olmayan Türkiye Cumhuriyeti’nin zamanla kendisini Türklükle tanımlaması ne ahlâki ne de siyasi olarak kaçınılmaz bir durumdu. Yani, öyle olmayabilir ve Türkiye kendisini etnik bir kimliğe atıf yapmaksızın tanımlama yolunu seçebilirdi. Dolayısıyla, vaktiyle bu yolu seçmemiş olmasını kendisinin bugünkü konumu lehine bir kanıt veya gerekçe olarak ileri süremez.

Öte yandan, ulus-devlet paradigması da bu iddia için sağlam bir dayanak değildir. Çünkü bu modelin de arkasında, devlet seçkinlerinin milliyetçi aydınlarla birlikte “ulus” olarak tanımlayıp kurguladıkları bir nüfusu devletle özdeşleştirme irade ve çabaları yatmaktadır. Yani, bu da ahlâki ve siyasi bir zorunluluğun ürünü değildir. Onun için, ulus-devlet temelli gerekçelendirmeler de hiçbir zaman nizayı bitirecek “son söz” olamazlar. Kaldı ki, bu paradigma, sözümona “alt” kimlikler karşısında Türk ulus-devletini desteklemek yerine, onların da kendi ulus-devletlerini kurmalarının bir gerekçesi olarak pekalâ kullanılabilir.

Şu halde, “milli kimlik-etnik kimlik” ayrımı tamamen keyfi olup, bunun hiçbir objektif temeli bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu kavramsal el çabukluğunun Türkler dışındakileri ikna etmesi mümkün değildir. Zaten bugüne kadar en azından Kürtleri ikna edememiştir. Öyleyse, eğer Kürt sorununun barışçı bir çözüme kavuşmasını gerçekten istiyorsanız, meşru bir dayanağı olmadığı gibi bu sorunun da asıl kaynağı olan bu kandırmacadan artık kendinizi kurtarmalısınız. Belki de en iyisi bu bahsi hiç açmamanız.

Çok önemsediğiniz o “birlik-beraberlik”i asıl tehlikeye atanın, kurguladığınız bu kimlik hiyerarşisinde saklı olan kendini-beğenmişlik olduğunu halâ anlayamadınız mı?..
Star, 13.08.2009

Devletin burnu

İşte, devletin burnunu üstüne vazife olmayan işlere sokmasına yeni bir örnek daha:
“Başbakanlık boşanmalara çare bulacak.”
Önceki gün bir gazetede yer alan haberin başlığı buydu.
Nasıl çare bulacak diye merak edip okuyorsunuz ve öğreniyorsunuz ki, eğitimle bulacakmış.
Malum, her şeyin başı eğitim ya; Başbakanlık Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü de  “artan boşanmalarla ailelerin parçalanmasını önlemek ve sağlıklı bir aile yapısı oluşturmak amacıyla önemli bir proje” başlatmış. Projenin adı “Aile 2009″muş. Bu projeyle evlilik öncesi ve evliliğin devamında verilecek eğitimle çiftlerin evlilik içi iletişim, evlilik ilişkileri ve sorun çözme biçimleri, ailelerarası ilişkiler, aile sağlığı, aile ekonomisi/tüketim kültürü, aile ve iletişim araçları, ailede madde kullanımı gibi konularda bilinçlendirilmesi amaçlanıyormuş.

Özellikle boşanmaların önemli nedenlerinden olan “müsrif eş” sorununu çözmek üzere doğru tüketim bilinci verilmesi projenin baş hedeflerinden biriymiş.

Haklarını yemeyelim; sorun tespitinde son derece çağdaş bir tutum benimsemiş genel müdürlük. Öyle gelin-kaynana anlaşmazlığı, kuma sorunu gibi geleneksel problemlerden çok, modern evliliklerde daha çok ortaya çıkan eşlerden birinin sigara veya alkol gibi zararlı madde kullanması ya da tüketim toplumunun esiri olmak gibi zamane sorunlarını gündeme almış. Üstelik aile eğitimleri yine geleneksel olarak yapıldığı gibi “çocuk odaklı” da değilmiş. Hedef kitle sadece ebeveyn olmaktan çıkarılarak başta evlilik hazırlığı yapanlar olmak üzere toplumun tüm kesimleri olarak tespit edilmiş ve müfredat da buna göre geliştirilecekmiş.

Aranızda birçoğunun, “şimdi ne var bütün bunlarda karşı çıkılacak,  sana da yaranılmıyor” dediğini duyar gibiyim.

Kusura bakmayın ama ben, bizi yönetenlerin bize öğretmenlik tasladığı, bizi “eğitmeye”, adam etmeye, bizim adımıza neyin doğru olduğuna karar verip bize öğretmeye kalktığı, yani o uzun burnunu bizim yaşam alanımıza soktuğu her olayda böyle “kadir bilmez bir şekilde” karşı çıkmaya devam edeceğim.

Düşünüyorum da, bu projede mesela “aile içinde kadının eşine saygılı davranmasının öğretileceği” gibi ayrımcı ve erkek egemen bir söylem kullanılsaydı, yer yerinden oynar, bütün kadın örgütleri ayağa kalkardı.

Oysa mesele, verilen eğitimin kalitesi ya da yönelimi değil… Mesele verilen eğitimin geleneksel ya da çağdaş olması da değil… Mesele, devletin bize evlilik içi ilişkilerimizi nasıl kuracağımızı, evliliklerimizi nasıl koruyup güçlendireceğimizi öğretmeye kalkması… Öğretmeye kalkması için doğrunun ne olduğunu bildiğini iddia etmesi gerekiyor. Üstelik de tek bir doğru olduğuna inanması gerekiyor.

O zaman ne oluyor?

Devlet, evliliklerin korunması konusunda kendi doğrusunu, yani resmi doğruyu bize dayatmış; eğitim yoluyla bizi endoktrine etmiş olmuyor mu?

Devletin “doğrusu” sizin doğrunuzla örtüştüğünde yapılan müdahaleden hoşnut olup sizin doğrunuza ters düştüğünde karşı çıkmak… İşte ideolojik devletin kökünün bir türlü kazınamamasının temel sebebi de bu…

Aslında, uzun yıllardır dillerimize pelesenk ettiğimiz “hizmetkâr devlet” “ideolojik olmayan devlet” hedefini biraz ciddiye alan herkesin bu tip projelere karşı çıkması gerekiyor ama projeler böyle “çağdaş” ambalajlarla sunulduğunda taşıdığı ideolojik muhteva, hedeflediği “endoktrinasyon çabası” kolayca göz ardı edilebiliyor.

Sonra bir gün bir bakıyorsunuz, bir hakim karısına kötü davranan bir adama, eşine çiçek alma cezası verebiliyor.

Bugün, 12.08.2009
 

Başbakan Soğan Doğrayan Kadına Güvenmeli

Bu açılım Doğu’da oy kazandırır, ama Batı’da kaybettirir” diyorlar. “Kürt sorununu çözerken bir de Türk sorunu çıkarmayın” diyorlar. Yanılıyorlar ve yanıltıyorlar.

Kendilerinin gördüğü gerçeklerin “sıradan vatandaş” tarafından görülemeyeceğini düşünüyorlar. Halkın milliyetçi sloganlara tav olacağını ve “bunlar ülkeyi bölecek galiba” diye oy vermekten vazgeçeceğini sanıyorlar. Oysa Kemalist bir önyargı bu.

Böyle söyleyenler, her şeyden önce, bu toplumu tanımadıklarını göstermiş oluyorlar. İnsanın kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilemeyeceğini sanıyorlar.

Oysa toplumun ezici çoğunluğu her şeyin farkında… Muhafazakar düşünürler gibi “sağduyu” veya “tecessüm etmiş kolektif bilgelik” mi dersiniz, yoksa basitçe “hayatta kalma ve çocuğunu koruma güdüsü” mü bilmem, ama sonuçta o anlıyor.

Mutfakta soğan doğrarken radyodaki tartışmayı dinleyen ev kadını, aslında kimin ne söylediğini pekala biliyor. Hem de “aydın” denen, resmi eğitimin tornasından geçmiş, adalet duygusu ve muhakeme yeteneği zedelenmiş okumuşlardan çok daha iyi biliyor.

Şiddet ortamı devam ettiği sürece kendi çocuğunun risk altında olduğunu… Yoksulların çocuklarının birbirini kırdığını… Kontör alacak parası olmadığı için eve telefon açamayan sınıfın çocuklarının ölüme çok daha yakın olduğunu biliyor. Asker cenazelerinin hangi semtlerden kalktığını, hangi semtlerden kalkmadığını biliyor. Bu yüzden vatan millet ve bayrak satarak geçinen partilerin propagandasına rağmen, oyunu barıştan ve çözümden yana görünen partiye veriyor. Kısacası açılımı yürüten hükümetin, halktan yana bir kaygı duymasına gerek yok.

İstatistikten anlayan, ama siyaset ve sosyoloji özürlü araştırma şirketleri, yarın yanlış formüle edilmiş yönlendirici anketlerle “halka sorduk, açılımdan rahatsız” diyebilir. Ak Parti içindeki bazı dar kafalı milliyetçiler, kendi korkularını o şirketler marifetiyle halkın korkusuymuş gibi yansıtıp Erdoğan’ı caydırmaya çalışabilirler. Son yerel seçimleri doğru okuyamayanlar da oy düşüşünü TRT Şeş’e bağlayarak, yanlış analizleriyle bir yandan çözüm iradesini törpülerken, diğer yandan partideki gerçek sorunların görülmesini geciktirebilirler.

Ama bütün bunların yanlışlığını görmek ve halkın öyle kolay dolduruşa gelmediğini göstermek için Hükümet şu gerçeği hatırlamalı: Şimdiye kadar kendisine ısrarla oy veren ve içinden geçtiğimiz bütün badi
relere rağmen onu tek başına iktidara taşıyan da aynı toplum değil miydi? O zaman görenlerin şimdi görmemeye başladıklarını düşünmek için bir neden var mı?

Ruşen Çakır’ın dediği gibi, “1980 sonrasında birçok siyasi parti iktidarda yer aldı, fakat bunların hemen hepsi Kürt Sorununu çözemedikleri için kaybetti, hatta bazıları ortadan kayboldu”.

Kürt Açılımı ile ilgili olarak korkmamız gereken pek çok şey var, ama neyse ki bunlar arasında halk yok…

Seçildiğine Sevinemedim

Köksal Toptan iyi bir tercih değildi. Mehmet Ali Şahin de değil.

Burhan Kuzu olabilirdi; ya da başka bir isim, ama O değil.

Görünen o ki Ak Parti, Meclis Başkanlığı görevinin önemini küçümsüyor. Bu ikidir, demokrasi adına elini taşın altına koyamayacak, adaleti her an denge politikasına kurban edebilecek kişileri tercih ediyor.

Ben M. Ali Şahin’i demokrasi tarihine altın harflerle kazınacak herhangi bir söz veya tutumuyla hatırlamıyorum. Ama onu başka söz ve tutumlarıyla hatırlıyorum.

PKK tarafından serbest bırakılan askerlerden söz ederken “kurtulduklarına sevinemedim” demesiyle…

Kanal D’nin linç kampanyasına telefonla katılıp İLKAV hakkında açtırdığı davayla…

Ve bir de, Ak Parti’ye oy vermeyecek seçmenlere yönelik “hizmet” uyarısıyla.

İşte bu yüzden seçildiğine sevinemedim…

Star, 11.08.2009
 

Ya Kürtler ayrılmak isterse?

0

Emekli büyükelçi Ümit Pamir, Kürt sorununun çözümü için önce bir referandum yapılmasını önermiş. Böylece Kürtlerin ‘ayrılık’ isteyip istemediğini öğrenebilecek, sonuca göre de bir yol haritası geliştirebilecekmişiz.
Türkiye bence bu aşamayı çoktan geçti. Türkiye Kürtlerinde ‘ayrılmak’ diye bir düşünce yok. Niye olsun ki? Eşit yurttaşlar olarak özgürce yaşadıkları, AB üyeliğini almış, etnik, dinsel ve düşünsel çeşitliliği zenginlik olarak benimsemiş, iç düşman paranoyasından kurtulmuş, komşularıyla dostça geçinen ve müreffeh bir Türkiye’den neden kopmak istesinler?

Ayrıca, Kürtlerin çoğu bilir ki ‘ayrı’ bir devlette Kürt milliyetçileri ‘tek parti, tek lider’ sultası altında şimdiki Türkiye’den kat be kat daha dayanılmaz bir rejim yaratacaklardır.

Bırakın bağımsızlık talebine varan bir yaklaşımı, Kürt milliyetçiliğini siyasi kimliğinin ve mücadelesinin merkezine yerleştiren DTP çizgisindeki partilere Kürtlerin ancak üçte biri oy veriyor yıllarca. Bir arada yaşamak isteyen Kürtlerin temel talepleri belli: ‘tanınma ve katılım’. Özgürlükçü demokrasi ve evrensel insan hakları standartları çerçevesinde çözülmesi işten bile olmayan talepler bunlar.

Mevzumuza dönersek; bırakın Kürtlerin çoğunluğunu, PKK bile bugün ayrılmaktan yana değil. Bunun siyaseten gerçekçi bir hedef olmadığını biliyorlar. Gerçekçi değil, çünkü sadece ‘Türk devleti’ direnmiyor bu fikre, Kürtlerin çok büyük çoğunluğu da sıcak bakmıyor.

Yani gündemde ‘ayrılık’ yok. Kürt sorununu çözen bir Türkiye ‘küçülmeyecek’; aksine bölge ve dünya düzleminde daha da güçlenecek. Ama yurttaşlarını ezmek için değil, zenginleştirmek, özgürleştirmek ve güvenlikli kılmak için kullanacağı bir güç olacak bu.

Ama bazılarının anladıkları bu değil ‘güçlü Türkiye’den. Onlara göre ‘güçlü devlet’ halkına giyeceği kıyafeti, konuşacağı dili, inanacağı dini dayatabilen bir devlet. Anlamadıkları, böyle bir devletin dünyada da Türkiye’de de miadının dolduğu, böyle bir devlete Türk’ün de Kürt’ün de razı olmadığı…

‘Kürtlerin ayrılması’ konusunda ‘Türk devleti’nin bir kanadı ve onun kimi sivil uzantılarının farklı planlarının olduğunu düşünüyorum. Kürt sorununu çözme adına daha da demokratikleşen, çoğullaşan, çevresiyle ve dünya ile barışan bir Türkiye’de ‘eski düzen’ devam edemeyecek, kitleler korkularla manipüle edilemeyecek, birileri kolaylıkla ‘iç düşman’ ilan edilemeyecek, otoriter devlet aygıtı kolayca meşrulaştırılamayacak.

Dolayısıyla ‘eski düzen’in bekçileri ‘uyanık’; iktidarlarını yıkacak demokratik bir çözüm yerine Kürtlerden ‘arındırılmış’ bir Türkiye’nin kendileri için daha ‘hayırlı’ olacağını düşünüyorlar. Kürtlerin varlığı ‘Türk ulus-devleti’ni sulandırıyor bunlara göre. Dolayısıyla yapılması gereken; ya Doğu’daki ve Batı’daki Kürtleri tümüyle Kuzey Irak’a sürmek veya, bu olmuyorsa, Doğu’daki bir bölgeyi bunlara verip kurtulmak. Geriye kalan yerlerde de ‘eski düzen’e devam etmek…

Bazılarının kafalarındaki ideal çözüm böyle bir şey. Bunu açık açık dillendirmekte zorlanıyorlar. Daha önce de yazdım; Türkiye’de bir ‘küçük Türkiye’ lobisi var. Bunlar demokratik, çoğulcu ve AB üyesi bir Türkiye yerine ‘küçülmüş bir Türkiye’ istiyorlar.

Nedensiz değil bu tercih. Kürt sorununu çözen bir Türkiye, dar, homojen, merkezi bir ‘ulus-devlet’ anlayışının ötesine geçecek. Yani, farklı dilden, kimlikten, düşünceden insanlar çoğulcu bir demokratik nizamda özgürce yaşayacaklar. Ama bu yıllardır kurulan ‘vesayet’ rejiminin de, vesayet bekçiliğinin de sonu anlamına geliyor.

Dolayısıyla ‘bekçiler’in kafasındaki şu: ‘Devletin dönüşümüne izin vermektense bölünmüş, küçülmüş ve fakat etnik ve ideolojik duruluğuna dokunulmamış bir Türkiye yaratmak’. Yani rejimi ve rejim üzerindeki vesayetlerini, ayrıcalıklarını korumak adına ‘geri çekilerek’ yani ‘küçülerek’, ayrıcalıklarını sürdürebilmek.

Kürtler ayrılmaktan yana değil, peki ya Türkler? ‘Küçülmüş Türkiye lobisi’ne dikkat! Kürt açılımına karşı çıkan kimi milliyetçi kesimlere de soruyorum: ‘Siz de mi küçülmüş Türkiye lobisindensiniz?’

Don Kişot’un İzinde

 

Adalet ve Kalkınma Partililerin tepkileri mantıki, yerinde ve olayın boyutlarıyla ilgili olmuyor. Tepki vermeleri gereken yerde susup, olayı kapatmaya çalışırken, tepkileri olmadık bir yerde patlak veriyor. 

Başbakan Erdoğan genellikle sivil toplum kuruluşlarına karşı, sert ve kırıcı bir üslup kullanmakta bir sakınca görmezken, “ … iş toplumun muktedir kesimleriyle karşılaşmaya gelince, o ölçüsüz Başbakan gidiyor, onun yerine usturuplu bir dilin tercümanlığına sığınan bir Başbakan geliyor. Bir başka ifadeyle Başbakan zayıflara karşı esip gürlerken, güçlülere mümkün olduğunca alt bir perdeden seslenmeyi yeğliyor.” (Vahap Coşkun, Taraf, 23.10.2008). 

Son olarak da Başbakan, “Partimize AKP diyenler edepsizdir” deyiverdi. 

Adalet ve Kalkınma Partililerin Türkiye’nin demokratikleşmesine önemli bir katkısı olacağını zannetmiyorum. Buna rağmen Adalet ve Kalkınma Partisi’ni savunan pek çok yazı yazdım. Aslında bu yazılarımda Adalet ve Kalkınma Partisini değil millet iradesini savunuyordum. Adalet ve Kalkınma Partisi milletin tercihi idi ve milletin tercihine de saygı gösterilmesi gerekiyordu. Bu yazılarımda çoğunluk kısaltma olarak “AKP” yi kullandım, öyle yazmak benim için daha pratik oluyordu.

 

Biz iktidara verdiğimiz destekle iktidardakilerin teveccühünü kazanacağımızı umarken, yaptığımız yanlışla, iktidardakilerin canını sıkıyormuşuz meğer. 

 

Bizim suçumuz, mazlumların yılmaz dostu Don Kişot’un başına gelenlerden ders almamak olsa gerek. Yaptıklarımız her ne kadar Mançalı Şövalyenin yaptıklarının yanında önemsiz kalsa da, biz de kendimizce haksızlıklara karşı kavga vermeye çalışıyoruz, ne de olsa…  

 

Bu vesileyle “Don Kişot” un yazılışının 403. yıldönümünde Büyük Usta Cervantes’i de Mançalı Şövalyenin bir serüven ile analım.

 

Don Kişot’un Kürek Mahkûmlarını Kurtarışı

“Don Kişot ve Sanço Panza yolda uslu uslu hayvanlarını sürüyorlardı. …

Birdenbire gözlerini kaldırınca bir insan kalabalığının kendilerine doğru gelmekte bulunduğunu gördüler. İkisi ata binmişti; bir çokları kılıçlar ve kargılarla silahlanmış olarak yaya yürüyorlardı. Aralarında bir teşbihin taneleri gibi, boyunlarından uzun bir zincirle birbirlerine bağlanmış on kadar insan gitmekte idi.

Onları ilk gören Sanço oldu ve kim olduklarını çabucak anladı:

— Bu bir kürek mahkûmları kervanıdır. Kalyonlarda krala hizmet etmeğe götürülüyorlar.

Don Kişot bağırdı:

— Ne dedin ne dedin? Kürek mahkûmları mı? Kral insanlara böyle muamele eder mi?

Sanço hararetle devam etti:

— Senyör Şövalye, heyecana kapılmayın. Bu adamlar kalyonlarda suçlarının cezasını çekmeğe mahkûm edilmiş canilerdir.

— Yani ne çıkar bundan? Bir suç işlediler diye bu adamları bedbaht saymayacak mıyız? Bunlar kendi arzulan ile mi kalyonlarda krala hizmet etmeğe gidiyorlar?

— Değil elbette Senyör, fakat…

 

— Bedbahtları savunmak, zulme uğrayanların imdadına koşmak gezici şövalyelerin vazifesi değil midir?

İki kahraman böylece konuşurlarken kalabalık onların yanına gelmişti. Don Kişot muhafızlara bu adamları niçin götürdüklerini sordu. Atlılardan biri:

— Senyör Şövalye, bu adamlar bir takım canilerdir. Her halde korkunç cinayetler işlemiş olacaklardır. Doğrusu ben de pek bilmiyorum neler yaptıklarım. Sanırım ki bu mesele hakkında benden fazla bir şey bilmek sizin de pek işinize yaramayacaktır.

[Don Kişot mahkumlarla tek tek konuşur.] Sonra, muhafızlara dönerek: 

— Değerleri ne olursa olsun bu gibi kimselerin suçlarının kefaretini ödemelerine ve yola gelmelerine yardım etmek hakkımızdır. Adaleti sopa ile sevdirecek değiliz onlara. Bunun için ben bunları kürek cezasına çarptıran yargıçlarla beraber değilim. Bana göre insanları arzu ve iradelerine karşı hareket etmeğe zorlamaktan daha çirkin bir şey olamaz. Öyle sanıyorum ki bu insanlar bir kaç yıl krala bu şekilde hizmet ettikten sonra ondan nefret edeceklerdir. Bunlar yolunu şaşırmış biçarelerdir. Bunun için benim onlarla meşgul olmam lazımdır. Şövalyelik mesleğimin kaidelerini ve bizim bedbahtlara yardım etmek, onların ıstıraplarını hafifletmek, onları esirlik boyunduruğundan kurtarmak vazifemizi hiç şüphesiz biliyorsunuz. Muhafız efendiler dünyanın en kutsal düsturları olan bu düsturlar adına bu mahkûmları serbest bırakmanızı ve evlerine dönmelerine izin vermenizi sizden istiyorum. Onlar kendi iradeleri ile suçlarının kefaretini verecekler ve faziletli adamlar olacaklardır.

Bu sözler üzerine muhafızlar gülmeğe başladılar ve başları olduğu anlaşılan biri:

— Senyör Şövalye, sanırım siz şakadan hoşlanıyorsunuz, dedi.

Don Kişot kaşlarını çatarak:

— Neden? diye sordu, dediğimi yapmak istemiyor musunuz yoksa?

— Arzunuzu yerine getirmeye hakkımız yok Senyör Şövalye. Bize kralın bir emrini gösterin; bu sefilleri serbest bırakalım.

Şövalye sordu:

— Beni onları zorla kurtarmağa mecbur edecek misiniz?

Muhafız:

— Lâtife fazla uzadı Mösyö, dedi, rica ederim yolunuza gidin, bizim işimize karışmayın. Hem de şu leğeni başınızdan çıkarsanız iyi olur.

— Siz edepsizin birisiniz. Bana ettiğiniz hakaretin cezasını derhal çekeceksiniz.

Don Kişot bunu söyler söylemez muhafıza saldırdı ve mızrağı ile muhafıza öyle bir vuruş vurdu ki adamcağızı yere düşürdü. Muhafızlar bunu görünce şövalyenin üzerine atılmak istediler. Kimisi kılıcını, kimisi kargılarım sallıyordu. Kürek mahkûmları o arada kargaşadan faydalanarak zincirlerini koparmış olmasaydılar kahramanımızın hali pek fena olacaktı. Muhafızlar nereye saldıracaklarını bilemiyorlardı. Kâh birbiri ardınca kendilerini zincirden kurtaran mahkûmlara koşuşuyorlar, kâh Don Kişot’a dönerek onu atından düşürmeğe çalışıyorlardı.

O esnada Sanço da, Gines de Passamont’un demir halkalarından ve kelepçelerinden kurtulmasına yardım etmekteydi. Serseri kurtulur kurtulmaz zincirini bir lobut gibi kullanmağa başladı ve ona havada korkunç çemberler çevirterek kalabalığın ortasına atıldı. Muhafızlar dayanmanın faydasız olduğunu gördüler ve kaçışmağa başladılar.

Duruma hâkim olan Don Kişot:

— Hali görüyor musun Sanço dostum, diye bağırdı, nasıl iş gördük ha! Bu macerayı ümitlerimize göre sona erdirmedik mi?

Sanço pek keyifli görünmüyordu. Yüzünü buruşturup:

— Belki, dedi, bu zaferden memnun musunuz Senyör Don Kişot? Bana kalırsa bizim tabanları yağlamamızın tam zamanıdır. Muhafızların yardımcı kuvvetler çağırmağa gitmiş olmalarından korkulur. Geri dönerlerse keyfimiz bozulacağa benzer.

Don Kişot:

— Hadi işine korkak, dedi, sen efendinden daha mı iyi bileceksin? Bir daha söylüyorum sana. Bana inan ve titremekten vazgeç.

— Şu var ki Senyör!..

Şövalye onu daha fazla dinlemedi. Mahkûmlara yaklaşarak tatlı bir sesle:

— Ey temiz yürekli adamlar? dedi, yüzlerinizde okuduğum minnet ve şükran beni pek memnun etti. Nankörlük kötü huyların en iğrencidir. Sizlerde böyle bir şey bulunmadığını görüyorum. Sizin için ne yaptığımı gördünüz. Bu sebeple ben de sizden bir şey istemekte tereddüt etmeyeceğim.

Gines de Passamont:

 

— Çok iyi konuştunuz Senyör şövalye, dedi, bize güvenmekte haklısınız. Ne istiyorsanız söyleyin. Emirlerinizi yerine getireceğiz.

Kahramanımız heyecanla:

— Sizin nankör olmadığınızı biliyordum, dedi, onun için ben de cömertlik göstereceğim, sizden çok küçük bir şey isteyeceğim. Yalnız zincirlerinizi yeniden takacaksınız ve sizi ilk gördüğüm halde Toboso şehrine gideceksiniz. Madam Dulcinee’nin huzuruna çıkacaksınız. Sizi Mahzun Yüzlü Şövalyenin gönderdiğini söyleyeceksiniz. Onun şerefine sizin için yaptığım şeyleri anlatacaksınız. Böylece bana olan borcunuzu ödemiş olacaksınız. Sizi dilediğinizi yapmakta serbest bırakacağım.

Gines ağır bir eda ile cevap verdi:

— Senyör şövalye; bu emrinizi yerine getiremeyeceğimize çok üzülürüz. Bu kıyafette söylediğiniz yere gitmemize imkân yoktur; çünkü bizi tanırlar; yakaladıkları gibi yeniden kalyonlarda soluğu alırız. Biz birbirimizden ayrılmalı ve kıyafetlerimizi değiştirmeliyiz ki bir daha adaletin pençesine düşmeyelim. Madam Dulcinee de Toboso’nuza saygılarımızı sunmağa gidemeyeceğimize çok üzülürüz. Bizi anlamalısınız. Fakat minnet altında kalmayı da istemediğimizden bize başka bir şey emrediniz, isterseniz Madam Dulcinee için emredeceğiniz bütün duaları okumağa hazırız.

Fakat dualar ne kadar çok olursa olsun Don Kişot’un işine gelmiyordu. Onun istediği şey Dulcinee de Toboso’ya haberciler göndermekti. Bu sebeple Gines’in cevabı onu öfkelendirdi. 

Atını ona doğru sürerek:

— Seni şeytan oğlu şeytan seni, dedi. Bak ben istediğimi nasıl yaptırıyorum size. Hep bir arada Madam Dulcinee’ye gidemezmişsiniz öyle mi? Öyleyse sen tek başına gideceksin ve arkadaşlarının zincirlerini sana takacağız.

Haydut gülmeğe başladı ve arkadaşlarına işaret ettikten sonra yerden taşlar alarak Don Kişot’a atmağa başladı. Ötekiler de onun yaptığını yaptılar ve şövalye birdenbire bir taş yağmuru içinde kaldı.

Don Kişot, atım onların üzerine sürmeğe uğraşarak:

— Reziller, haydutlar, bu size pahalıya mal olacak, diye haykırıyordu.

Fakat mahkûmlar alay ediyorlar, küfürler savuruyorlar ve onu taşlamağa devam ediyorlardı. Bir kaç okkalı kaya parçası Rossinante’ı yere yıktı, Don Kişot, yara bere içinde, toprakların üzerine serildi.

Sanço eşeğinin arkasına saklanmıştı, fakat haydutlar efendisinin işini bitirdikten sonra uşağa çullandılar, sırtındakileri soyarak onu hemen hemen çıplak bıraktılar.

Sonra birbirlerinden ayrılarak Don Kişot ile Sanço’yu kendi hallerine bıraktılar ve her biri kendi yollarına gittiler.”