Ana Sayfa Blog Sayfa 644

Demokratik çözümün ön şartları

Kürt sorununun çözümüne ilişkin demokratik açılım için genel hatlarıyla bir çerçeve önermek istiyorum. Ancak, önereceğim bu çerçevenin işe yaraması bazı ön şartların sağlanmasına bağlıdır.

Her şeyden önce, Kürt sorununa ilişkin resmi söylem ve tutumun esaslı bir şekilde değişmesi gerekiyor. Bunun ilk şartı “Türklük” odaklı dilin terk edilmesi ve “birlik-beraberlik” söyleminin yerine çoğulcu bir dilin geçirilmesi olacaktır. Ayrıca, daha önce de yazdığım gibi, resmi makamlar söz ve tavırlarında Kürt sorununun ortaya çıkmasında devletin kusuru yokmuş gibi düşündükleri izlenimi vermekten kesinlikle vazgeçmeli ve bu meselede şimdiye kadar izlenmiş olan resmi tutumun yanlış olduğunu açıkça dile getirmelidirler.

Mesele sanki Kürtlerin “mızıkçılık” yapmasından, bu arada bazılarının haylazlık yapıp dağa çıkmasından kaynaklanmış da şimdi “Devlet “ iyi niyet göstererek Kürtlere bir lütufta bulunuyormuş havası yaratıldığı sürece, atılan hiçbir olumlu adım fayda vermeyecektir. Kürtlerin psikolojisini görmezlikten gelmenin çözüm çabalarını baştan çıkmaza sokacağının artık anlaşılması gerekiyor.

İkinci olarak, eğer gerçekten demokratik bir çözüm isteniyorsa, bu sürece Kürt siyasi hareketinin aktif olarak katılması bir zorunluluktur. Bu PKK’nın resmen muhatap alınmasını gerektirmezse de, onu büsbütün yok sayan bir tutumdan kaçınmak da şarttır. Onun için, DTP’yi “terörist örgütle arasına mesafe koyma”ya zorlamanın hiçbir yararı yoktur. Bu arada, çözüm için MGK’nın ve diğer devlet kurumlarının desteğini yeterli görmek veya “kurumlararası uzlaşma”yı esas almak Kürtlerin bu girişimi Devletin tek taraflı bir girişimi olarak algılamalarına yol açar ki böyle bir durum “çözüm”ün önünde büyük bir engeldir.

Bu vesileyle, şu “uzlaşma” konusuna da kısaca yeniden değinmekte yarar var. Hükümetin bu meselede ayrıntılı bir “çözüm planı”yla ortaya çıkmak yerine, müzakereye ve ilgili herkesin katılımına dayanacak bir “süreci” başlatmayı tercih etmiş olması şüphesiz yerinde bir tutumdur. Sivil toplum örgütleri yanında siyasi partileri bu sürece dahil etmeye çalışmak da isabetlidir. Ancak, hükümet bunda çok da talepkâr olmamalıdır. Çünkü, bu konuda herkesle bir uzlaşmaya varmak mümkün olmadığı gibi, mümkün olsa bile bu yolla barışçı ve demokratik çözümü için elverişli bir uzlaşmanın sağlanabileceği çok şüphelidir. Nitekim, kimi “ilgili” politik aktörlerin sorunun çözümüne esastan karşı oldukları, kimilerinin de statükonun çok fazla değiştirilmeden sürdürülmesinden yana oldukları daha şimdiden belli olmuştur.

Ayrıca, Kürt Açılımının bir “devlet projesi” olarak görülmesinin Kürtlerin bu meseledeki kuşkuculuğunu artırabileceğini de hesaba katmak gerekir. Çünkü “Devlet” kavramı “Fırat’ın Doğusu”nda aşağı yukarı Ergenekonvari bir derin örgütlenmeyi çağrıştırmaktadır. “Devlet projesi” algısının başka bir sakıncası da, Kürtler arasında bu Açılımın asıl amacının PKK’yı tasfiye etmek olduğu kuşkusunu doğurmasıdır. Bu algının yerleşmesi de çözümü çıkmaza sokabilecek ciddi bir etkendir.

Sözünü ettiğim çerçevenin anayasal-hukuki yönüne gelince: Kanaatimce, çözüm için uygun bir çerçevenin şu beş ilkeye dayanması gerekmektedir: “Yurttaşlık” konusu dahil olmak üzere etnik imalardan arınmış ve kültürel çoğulculuğu tanıyan bir anayasa, kültürel haklar, idari adem-i merkeziyet ve demokratik temsilin güçlendirilmesi.

Belirtmek gerekir ki, bu konularda atılması gereken adımlar, Kürt sorunundan bağımsız olarak, Türkiye’nin genel olarak daha hür ve demokratik hale gelmesi için zaten gerekli olan adımlardır. Bu konunun ayrıntısını da bir sonraki yazıda ele alalım.

Star, 22.08.2009

Erzin’in İsmi Neden Değiştirilmişti?

Bu yerleşim yerlerinin, ya da yer isimlerinin değiştirilmesi yalnızca Güneydoğu’ya özgü bir şey zannedilmesin, bu isim değiştirmeler Türkiye’nin her tarafında olan sıradan olaylardan.  Devlet icabında, bizim hiçbir anlam veremediğimiz sebeplerden de yerleşim yerlerinin, dağların, ovaların,  isimlerini değiştiriyor. 
Bu isim değiştirmeler yalnızca yerli halkta bir önemsenmeme duygusu oluşturmakla kalmıyor, bölgede gezen yabancıların aradığı yeri bulmasında da önemli sorunlar yaratıyor. Mesela bir harita yardımıyla, bilmediğiniz yerleri kolayca bulabileceğinizi düşünmeyin. Anayoldan çıktığınızda, yol kavşaklarında hemen hiç isimlendirme olmadığından, yerli halka sorarak yolunuzu bulmaya çalışabilirsiniz. Birçok durumda yerli halk, kendilerine haritada verilen isimden haberi bile olmadığından, size yardımcı da olamazlar.

Erzin Yeşilkent Oluyor

Erzin, Hatay iline bağlı Osmaniye ile Dörtyol arasında bir ilçedir. Halkı çiftçilikle geçinen, Türkiye’nin önemli narenciye üreticisi yörelerinden biridir; çoğunluk bir iki katlı, bahçeli evleri ile tipik kasaba özelliklerini koruyabilmiş, 30.000 nüfuslu, oldukça büyük bir ilçedir. 

Erzin’in ismi 1960’larda Yeşilkent olarak değiştirildi. Muhtemelen Erzin’in isminin Yeşilkent olarak değiştirilmesi zor olmamıştır. Erzin halkının olaydan pek haberi olmamıştı. Zaten bu değişikliği yapanlar halkı da fazla önemsemiyorlardı. Onlar yalnız Erzin’in ismini değil, muhtemelen halkını da tümden değiştirmek istiyorlardı, istedikleri kafalarına göre bir halk yaratmaktı.

Belki de bir nahiye müdürü tarafından ismi değiştirilen Erzin, küçük bir yerleşim yeri de değildi. İsmi değiştirildiğinde nüfusu 10 binden fazla idi. O zaman nüfusu birkaç il merkezinden de büyüktü. 1960’larda da Erzin, hayat standardı Türkiye ortalamasının oldukça üzerinde, okuma yazma oranı çok yüksek, nüfus artışı Türkiye ortalamasının altında, yabancısı çok az, halkın çoğunluğu birbirleriyle akraba, herkesin birbirini ismiyle ve lakabıyla tanıdığı bir kasaba idi.

Biz Erzinliler bu değişikliğin ne zaman yapıldığını, kimler tarafından yapıldığını hiç bilmiyorduk, tabelalar değiştiğinde farkına vardık. Aslında Erzinliler o zaman olayın fazla da üzerinde durmadılar, devlet bunu yaptığına göre vardır bir hikmeti diye düşündüler; muhtemelen olay 27 Mayıs döneminde gerçekleştiği için, 27 Mayıs’ı destekleyenler buna destek bile vermişlerdir. Ama hiçbir Erzinli de, sorulduğunda ben Yeşilkentliyim dememiştir.

Erzin’in isminin değiştirilmesinin amacı ülkeyi Türkleştirme projesinin bir parçası olamaz. Erzinliler tümüyle Türk asıllı idiler. Biz Erzinliler, Erzin isminin en az 500 yıllık geçmişi olduğuna inanırız. Erzin eski Anadolu kavimlerinden kalma bir yerleşim yeri değil. Anadolu’ya Asya’dan gelen Türklerin kurduğu bir yerleşim yeridir. Bu sebeple Erzin ismi eski Anadolu kavimlerinden kalma bir isim de olamaz.

Yalnız Erzin’in değil etrafındaki halkı tümüyle Türk olan Payas’ın, Misis vs’nin de ismi değiştirilmişti. Nedense İskenderun’un ismini değiştirmemişlerdi. Bizim Gavur Dağı dediğimiz Amanos Dağlarının ismi de Nurdağları olmuştu.  Amanos, Toros, Payas, Ayas, Misis belli ki, Türkçe isimler değil. Bunlar Anadolu’da bizden önce yaşamış eski kavimlerden kalma binlerce yıllık isimlerdi…

Erzin Cumhuriyet döneminde yeni rejimle herhangi bir şekilde sorun yaşamış bir yer de değil. Bu sebeple Erzin’in isminin değiştirilmesi, rejim karşıtı bazı toplulukların cezalandırılmasının bir parçası da olamaz. Erzin halkı tümüyle rejime sadık insanlardan oluşmaktadır. Bütün milli bayramları coşku ile kutlarız, en fazla da “çete bayramı” dediğimiz 8 Ocak Erzin’in kurtuluş günüdür.

Erzin kelimesinin,“anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan, insanları utandıran, gurur incitici, alay konusu olabilecek” bir tarafı da yoktu. Mesela, Mağara halkı ilçelerinin isminden şikâyetçi olmuş olabilirler, bu sebeple ismi Tufanbeyli olarak halkın isteğiyle değiştirilmiş olabilir. Yine Domuzdamı’lılar, Karafakılı’lar, Hırsızpınarı’lılar, Kaltaklı’lar, Kötüköy’lüler, Andaval’lılar memleketlerinin isimlerini değiştirmek isteyebilirler, ama Erzin’liler memleketlerinin isminden hiç de şikâyetçi değildiler.

Öyleyse neden Erzin’in ismi değiştirildi. Bunu bilen yok. Varsa da bize söylemiyorlar.

Erzinliler çok daha sonra ismin tekrar Erzin yapılması için harekete geçtiler. İsmin tekrar Erzin’e çevrilmesi kolay olmadı. Her partiden insanlardan komisyonlar oluşturuldu, Ankara’ya sayısız ziyaretler yapıldı, sonunda bir atlasta Orta Asya’da bir yerleşim yeri olarak Erzin ismi bulundu. Gerçekte de Rusya Federasyonunda, Moğolistan sınırında bir yerleşim yerinin adı Erzin’di. Uzun uğraşlardan sonra Erzin’in ismi 1987’de tekrar Erzin oldu. Ama kargaşa bitmiş sayılmaz, bazı ansiklopedilerde ve atlaslarda hala isim Yeşilkent olarak geçiyor, tabii Yeşilkent ismi devlet arşivine de girdi…

Erzin’de 5000 Kürt

Erzin bir sanayi şehri olmamasına rağmen son 30 yılda Güneydoğu’dan göçen 5.000 kadar Kürt nüfus Erzin’e yerleşti. Güneydoğu’da boşaltılan köylerin insanların bir kısmı da  çaresiz Erzin’e gelip yerleşiyorlardı. Bunlar kendi aralarında bir mahalle oluşturdular. Daha çok tarım işlerinde çalışarak geçinmeye çalışıyorlar. Ayrıca her yıl, Güneydoğu’dan birkaç bin insanda portakal toplama mevsiminde Erzin’e çalışmaya geliyor. Böylece Erzin’in etnik yapısı hızla değişiyor.

Erzin’e yerleşen Kürtler Erzin’e entegre olmadılar, kendi mahallelerini kurdular, Erzinlilerden kopuk yaşıyorlar. Oylarını topluca DTP’ye veriyorlar. DTP’yi tercihlerinin silah zoruyla olduğunu kimse iddia edemez. Erzinliler oylarını ne kadar özgürce veriyorsa, bunlarda oylarını aynı şekilde veriyorlar. Erzin’de kimse evinin damına hoparlör koyup müzik çalmadığı halde, Kürt mahallesinde bazı evlerin damlarına konmuş hoparlörlerden sürekli Kürtçe müzik yayını yapılıyor.

Erzinliler bu kadar çok Kürdün kısa zamanda Erzin’e yerleşmesinden hiç de memnun değiller. Bilmiyorum, köyünü, evini, belki de işini kaybederek, memleketinden göç etmek zorunda kalarak Erzin’e gelen Kürtler durumdan memnun mu?

Kürt mahallesinin çocuklarıyla sohbet ederken nereli olduklarını sordum. Çoğu Erzin’de doğmuş çocuklar, bana Diyarbakır’ın, Urfa’nın bazı ilçelerini saydılar.  Ben, çocuklara babalarının Diyarbakırlı veya Urfalı olduğunu, kendilerinin artık Erzinli olduklarını, Erzin dışına çıktıklarında, birisi nereli olduklarını sorarsa, “Erzinliyiz” diye cevap vermelerini tembihledim…

Erzin’e yerleşen Kürtlerin kurduğu mahalle bir gecekondu mahallesine hiç benzemiyor. Sokakları çok dar olsa da, evleri düzgün ve bahçeli; elektriği, suyu var. Son seçimden önce bir kısım yolları da asfaltlanmış. Çocukların hepsi okula gidiyorlar. Şimdilik Erzinlilerin portakal bahçelerinde çalışarak geçinip gidiyorlar. Bir gün geri dönmeyi düşündüklerini zannetmiyorum. Her şeye rağmen, Erzinlilerle Kürtler arasında şimdiye kadar önemli bir sorun çıkmadı.

Konuşmalı, konuşmalı, konuşmalıyız

0

Geçen haftaki yazımda Kürt meselesini çözebilmek için önce her kişi ve kesimin ezberlerini bozması gerektiğini söylemiştim. Bunun kolay olmadığının farkındayım. Ancak, daha önce kendi ezberlerini bozmuş ve halen gerektiğinde böyle yapmaya kararlı bir akademisyen olarak, bunun yapılabileceği kanaatindeyim.

Yıllarca doğru olduğuna inanarak savunulan, olayları ve dünyayı kesinkes açıklamamızı sağlayan ve bize kafa konforu sağlayan ezberlerimizi sorgulamaya ve çürütüldüklerinde onlardan vazgeçmeye, ne kadar zor olursa olsun, çabalamalıyız. Sadece ülkemizin ve toplumumuzun esenliği için değil kişisel iyiliğimiz için de bunu yapmalıyız. Zira, kafamızda dogmalarla dolaşmak ve kritik anlarda onların düşünce ve davranışlarımıza yön çizmesine izin vermek hem fikir dünyamızı hem de kişiliğimizi sakatlayabilir.

Bir fikrin doğruluğunun ölçüsü o fikre samimiyetle veya kuvvetle inanmak olamaz. Her fikir, kanaat, görüş daimi bir testten geçme sürecindedir. Bu testi hem her yönü ve parçasıyla hayat yapar hem de alternatif fikir, kanaat ve görüşler. Bazı fikirler hayatın realiteleri karşısında iflas eder. Bazı görüş, kanaat ve düşünceler ise rakiplerinin eleştirileri karşısında dayanamaz ve çöker. Hayatın ve alternatiflerinin testinden geçen tezler her zaman daha açıklayıcı ve daha sağlam temellidir. Bu ikisini, yani hayatın somut olgularını ve sağlam temelli düşünce faaliyetlerini de birbirinden ayırmamalıyız. Aksi takdirde hayatı ve dünyayı anlama ve anlamlandırma ve canımızı yakan sorunları çözme çabalarımız sonuçsuz kalır. Soyut teoriler her zaman işlerliğe sahip olmayabilir. Buna karşılık, yılların pratikleri de sağlam bir muhakeme süzgecinin sorgulayıcılığı sonucunda terk edilmek mecburiyetinde kalabilir.

Birlik Tek Tiplik Değildir

Bu söylenenler açısından Kürt meselesine tekrar bakınca daha almamız gereken epey mesafe olduğunu görüyoruz ve anlıyoruz ki ezberleri bozmak gerçekten zor. Ezberler zaten yıllardır etrafta uçuşup durmaktaydı. Ancak, hükümetin son inisiyatifi bu ezberlerin kısa süre içinde yeniden dile getirilmesine sebep oldu. Bunlardan biri “milli birlik ve beraberlik” söylemi ve bu istikametteki bitmez tükenmez çağrılardır. Milli birlik ve beraberlik elbette kıymetlidir; ancak, herkesin kabul edeceği bir tanımının yapılması ve bazı gereklerin yerine getirilmesi şartıyla. Başka bir deyişle, milli birlik ve beraberlik her halükarda ve şartlar ne olursa olsun kıymetli ve mutlaka ulaşılması gereken bir hedef olmayabilir. Daha doğrusu, birlik ve beraberliğe çağrılan bazı kesimler onu böyle görmeyebilir. Mesela, din özgürlüğünü bastıran bir düzenin tesis edildiği bir yerde, din özgürlüğü taleplerine milli birlik ve beraberliğimizi koruyalım çağrısıyla cevap vermenin dindar kimseler için hiçbir anlamı olmayacaktır. Zira, büyük bir ihtimalle, dindarlar dinlerini yaşayabilmeyi ve yaşatabilmeyi milli birlik ve beraberlikten daha önemli görecektir. Onlar ancak din özgürlüğünü veri alan bir sistemin milli birlik ve beraberlik çağrısının anlamlı ve peşinden gitmeye değer bir hedef olduğunu düşünecektir. Benzer endişeleri etnik kimliği bastırılan kimseler de taşıyacaktır. Bir kesimin kimliğini, kültürünü reddettikten sonra ona bir de milli birlik çağrısında bulunmak o kesim ile alay etmekle eş anlamlıdır. Çünkü, kimliği inkar edilen ve bastırılanlar bilirler ki bu çağrının gerçek anlamı hak ve özgürlük talebinde bulunmamak ve var olana rıza göstermektir. Bu yüzden onlar nazarında milli birlik ve beraberlik en başta gelen değer olamaz.

Esasen milli birlik ve beraberlik demokrasilerde bir yan sonuç olarak görülmelidir. Onu ana hedef haline getirmek çoğu zaman baskı ve zora dayanan homojenleştirme politikalarını beraberinde getirecektir. Bundan dolayı, demokrasiden soyutlanmış milli birlik ve beraberlik çağrıları faşizan çağrılardır. “Bir ve beraber olalım”, “sıkılmış yumruk gibi olalım”, “ayrımız gayrımız olmasın” çağrıları bu çağrıları yapanların değer, inanç ve kimlikleri etrafında aynılaşma çağrılarıdır. Demokraside birlik ve beraberlik tek tipleşme anlamına gelemez. Bereket versin Başbakan’ın önceki haftaki duygu yüklü konuşması böyle anlaşılmaya fazla müsait değildi. Ama, yine de, birlik ve beraberlik söylemine fazla başvurmamakta, başvurulduğunda da onu demokrasiyle irtibatlandırmakta fayda var.

Makulde Buluşmayı Kolaylaştırmak İçin

Milli birlik ve beraberlikten anlaşılması gereken, ülke sınırlarının ve siyasî sistemin temel niteliklerinin korunması olabilir. Toprak bütünlüğü ancak ve ancak o topraklarda yaşayan bütün insanlar hak ve özgürlükte eşit olduklarına inandığı takdirde mümkün olabilir. Ayrıca, insanların beraber yaşama arzusunun da toprak bütünlüğü kadar önemli olduğunu unutmamak lazım. Toprak bütünlüğünü korusanız bile insan grupları birbirinden kaçar hale geldiyse ortada bozulan bir beraberlik var demektir. Siyasî sistemin genel ilkelerinin korunması hedefinin meşruiyeti de o sistemin demokratlık derecesine bağlıdır. Bir sistem antidemokratikse, vatandaşların hak ve özgürlüklerini sistematik olarak ihlal ediyorsa, o sistemi olduğu gibi muhafaza etmek niçin ve nasıl meşru olabilir?

Kürt meselesinde anlaşılması gereken temel nokta, mevcut statükonun ve ona dayanan pratiklerin problemin ana kaynağı olduğudur. Bunu görmezden gelmenin ve eski tezleri allayıp pullayarak tekrarlamanın anlamı da yararı da yoktur. Statüko ve sistemin ilgili temel nitelikleri ne ise o olmasaydı herhalde bu problem doğmazdı veya bu boyutlara ulaşmazdı. O zaman, problem çözülecekse statüko kaçınılmaz olarak değişecektir. Soru statükonun değişip değişmeyeceği değildir, ne kadar ve nasıl değişeceğidir. Ne kadar değişeceği konusunda da bugünden kesin bir cevap veremeyiz, zira bu bir süreç meselesidir ve azalan marjinal maliyet kanunu gibi her değişiklik sonraki değişiklik ihtiyacını azaltacaktır. Muhteva hakkında tartışmalara boğulmaktansa önce yöntemlerde anlaşmak daha yerinde olur. İşte birkaç temel yöntem ilkesi: Bu süreçte inisiyatif ve yetki silahlarda ve silahlılarda değil siyasette ve TBMM’de olmalıdır. DTP mutlaka devreye alınmalıdır. Adım adım gidilmelidir. En radikal önerilerden değil en basit önerilerden işe başlanmalıdır. Mesela bir federalizmi tartışmak yerine önce mahalli idarelerin kelimenin gerçek anlamında genişletilmesi, geliştirilmesi ve halkın temel ihtiyaçlarına mahalli seviyede cevap verilmesi merkeze alınmalıdır…

Kürt probleminin çözümünde bazı insanların korkularının olmasını anlıyorum. Ama korkular çoğu zaman bu tür problemlerin çözümünde yardımcı olmuyor. Çözüm sürecinde her adımın ileride daha “radikal” bir talebin gündeme getirilmesine sebep olacağı tezi mecburen doğru değildir. Tam tersi daha muhtemeldir. Her doğru adım sonraki talepleri azaltacak ve yumuşatacaktır. Ayrıca, atılması gereken adımlar daha önce atıldığı için problem doğmamıştır, problem zaten ortada olduğu için bu adımların atılması gerekmektedir. Bu çerçevede “Türkler dağa çıkar” türü radikal söylemlerden de mutlaka kaçınılmalıdır. Aslında, tuhaf bir şekilde, bu söz Kürt isyanını haklılaştırmaktadır. Onu duyanlar, Kürtlerin akıbetine maruz bırakılmayan Türkler dağa çıkmayı hak görüyorsa Kürtler haydi haydi böyle görebilir diye düşünebilir. Yani, hesapsız ve radikal sözler sahiplerinin tezlerine faydadan çok zarar verebilir.

Bir kere daha tekrarlamakta mahzur olmadığını sanıyorum: Sakin olalım ve konuşalım. Kırmızı veya mavi çizgilerle engellenmemiş bir serbest tartışma ortamı korkuları giderecek, aşırılıkları törpüleyecek ve makulde buluşmayı ve anlaşmayı kolaylaştıracaktır.

Zaman, 21.08.2009

 

Kürtçeyi de başörtüsünü de yasaklayan aynı devlet

0

1980 darbesinden sonra Kürtçenin sokakta bile konuşulması yasaklandı.

Aynı yıllarda başörtülü öğrencilerin üniversitelere girmesi de engellenmeye başlandı. Yani Kürt’ün anadilini sokağa bile çıkarmayan devletle başörtülü öğrencileri üniversiteye sokmayan aynı devlettir.

Dinî cemaatleri, tarikatları yok sayan, olmadı yok etmeye çalışan bir devlet ile etnik bir grubu, örneğin Kürtleri yok sayan, var olduklarını gördükçe de yok etmeye çalışan devlet arasında bir fark yoktur.

Sorun işte bu otoriter, ceberut devlet; halkın kılık kıyafetine de diline de karışmaya yeltenen, kendinde bu hakkı ve gücü gören devlet. Bu çağda kimse böyle bir devleti ahlaken de, vicdanen de, siyaseten de savunamaz. Kürt açılımını konuşurken nasıl bir devlet anlayışının ve pratiğinin bu sorunu yarattığını, büyüttüğünü ve topluma yaydığını unutmamak gerek.

Çözüm, otoriter-bürokratik devletten demokratik devlete geçişte. Tabii toplumsal düzeyde ‘çoğulculuk’un kabulü ve içselleştirilmesiyle birlikte… Bu da zaten otoriter devlet kültüründen toplumun bağımsızlaşmasıyla mümkün.

Kürt’ün anadiline saygı gösteren devlet halkın başörtüsüne de karış(a)maz. Çünkü toplumsal ve bireysel kimliklere, kimliksel tercihlere saygı göstermesi gerektiğini anlamış bir devlettir artık bu. Yurttaşlara belli kimlikleri dayatmak yerine, onların kimlikleri karşısında tarafsız olabilen bir devlete dönüşümden söz ediyoruz. Demokratik bir devlet yurttaşların etnik veya dinî kimlikleriyle uğraşmaz, uğraşamaz. Bu işi de değildir, haddi de…

Meselenin özü devletin haddini bilmesidir. Vatandaşa din, inanç, ideoloji, yaşam biçimi veya kimlik dayatan bir devlet ülkenin bir numaralı sorunu olur. Türkiye’nin sorunu da budur.

Kürt meselesinin çözümü, son yüzyılda üzerimize giydirilen ‘ulus devlet’ gömleğinden kurtulmayı gerektiriyor. Zaten sorunun temelinde ‘çoğul’ ve ’emperyal’ bir geçmişten ‘türdeş’ bir ‘ulus devlet’ yaratma çabaları yatıyor. Türkiye’yi tek tip insanlardan ibaret görenler, öyle tahayyül edenler ve öyle yapmaya çalışanlar sadece Kürt sorunu yaratmakla kalmadılar, ‘farklı’ olan herkesi düşman ilan ettiler. ‘İç düşman’ bir gün ‘komünistler’di, bir başka gün ‘İslamcılar’, öteki gün ‘Kürtler’…

Şimdi bu Kemalist geleneğin, dinî kimlikler söz konusu olduğunda tektipleştirici ideolojik politikalarına karşı çıkarken Kürtleri yoksayarak ‘türdeş ulus’ yaratma dayatmasına destek vermek olmaz.

Ama daha önce de yazdım; homojen bir ulus tasavvurunda, sadece projenin mimarı olan Kemalistler değil dindarlar da epeyce ‘Türkçü’ bir noktaya vardılar. Dindarların ‘Türkleştirmeci ulus devlet’ projesinin ne kadar ‘içinde’ olduklarını sorgulamaları gerek. Şaşırtıcı değil aslında bu; homojen bir toplum öngören, dayatan ve hatta neredeyse yaratan bir ‘ulus devlet’ sürecinden geçti bu toplum. Farklı olanlarla barış içinde, farklılıklarını kabul ederek yaşama tecrübesini törpüleyen bir süreç oldu bu üstelik.

Dolayısıyla ’emperyal geçmişimiz’deki farklı etnik ve dinî gruplarla barış içinde bir arada yaşama tecrübesiyle övünmenin bir anlamı kalmadı. Bugün, ‘ulus devlet’ şematiğinde bırakınız farklı dinî grupları, Kürtlerle bile birlikte yaşamakta zorlanır olduk. Çok dilli, çok uluslu, çok dinli emperyal bir geçmişten gelip, bu geçmişle övünerek bugün Kürtleri yok saymak büyük bir çelişki.

Kürtlerin farklılıklarını kabul eden herkes ‘kendi farklılıkları’ için de devletten saygı görme talebini dillendirme tutarlılığına ulaşmış olacak.

Kısaca; vatandaşın başörtüsüne yasak getiren anlayış ile anadilini yasaklayan, halkın kullandığı köy, kasaba, şehir isimlerini değiştiren, insanların çocuklarına hangi ismi vereceklerini buyuran, nerede hangi dili konuşacaklarını belirlemeye yeltenen devlet ve anlayış arasında bir fark yok. ‘Aynı devlet’in uygulamalarının birine karşı çıkmak, diğerini ise desteklemek tutarsızlık. Mübarek Ramazan ayına girerken dindarların bunu biraz düşünmesinde fayda var.

Zaman, 21.08.2009

Frederic Bastiat – Görünen ve Görünmeyen

0

İktisatta bir hareket, alışkanlık, kurum ya da yasa yalnız tek bir sonuç değil, bir sonuçlar dizisi yaratır. Bunlardan görünen ilk sonuç, sebebiyle aynı anda ortaya çıkarken; görünmeyen ilk sonuçlar ise ilk sonucu bir zaman farkıyla takip eder. İşte görünmeyen bu sonuçları önceden görebilirsek kendimizi şanslı sayabiliriz.

İyi bir iktisatçı ile kötü bir iktisatçı arasındaki fark, kötü iktisatçının kendisini, yukarıda sözü edilen, görünen sonuçlara hapsetmesidir. Oysa iyi bir iktisatçı görünen sonuçlar kadar doğrudan gözlemlenemeyen, ama önceden tahmin edilmesi gereken sonuçları da hesaba katar.

Örneğin, görünen ilk sonucun olumlu, görünmeyen ve daha sonra tezahür edecek olanların ise olumsuz bir iktisadî olayda kötü bir iktisatçı, hemen görünen ilk sonucun ve onun beraberinde getirdiği asgarî faydanın peşine düşer. Bu durum sağlık, ahlâk gibi tatlı, sonrakiler ise acıdır. Sefahat, tembellik, müsriflikte olduğu gibi. Görünen sonuçlardan etkilenmiş ve görünmeyen sonuçları sezmeyi henüz öğrenememiş birinin, yukarıda bazılarını saydığımız, kötü alışkanlıkların pençesine düşmesi oldukça kolaydır. Resmetmeye çalıştığımız bu durum insanoğlunun acı dolu evrimini açıklar.

Cehalet insanı henüz beşiğindeyken yakalar ve insanoğlu uzunca bir süre, ta ki çok önemli iki öğretmen, tecrübe ve “ileri görüşlülük”, ona doğru yolu öğretinceye kadar, davranışlarını görünen ilk sonuçlara göre düzenler. Tecrübe etkili, fakat zalim bir öğretmendir. O, olayın bütün sonuçlarını algılatarak öğretir. Tecrübenin sonunda öğrenmemek imkânsızdır; insanın ateşin yaktığını yanarak öğrenmesi gibi. Ben mümkün olduğunca nazik bir öğretmen olan ileri görüşlülüğü bu sert öğretmene yeğlerim.

Şimdi görünenle görünmeyeni karşı karşıya getiren çeşitli iktisadî olayların sonuçlarına bir göz atalım.

Kırık Pencere

Uslanmaz oğlu cam kırmış iyi bir vatandaşın, James Goodfellow, hiddetine hiç tanık oldunuz mu? Bu manzaraya şahit olduysanız çevredekileri de gözlemlemiş olmalısınız. Çevredekilerin hemen hepsi aynı talihsiz teselliyi dile getirir: “Böyle kazalar hiç kimsenin yararına esmeyen kötü bir rüzgâr değildir; bunlar, endüstriyi devamlı kılar. Herkes bir ekmek kapısı bulmak zorunda. Hiç kimse cam kırmasaydı, kırılan camları yenileyecek biri olmazdı.” Bu teselli formülü, büyük suçu meydana çıkaracak iyi bir araçtır. İşte bu basit hadise tüm iktisadî kurumlarımızın temelinde yatan sorunu bize tüm açıklığıyla anlatmaktadır.

Söz konusu cam kırılması olayındaki tahribatı gidermenin maliyetinin altı frank olduğunu varsayalım. Kaza, sözü geçen endüstriye altı franklık teşvik verdi derseniz, bu fikre tamamen katılır, muhakemenizin doğruluğuna hiçbir şekilde itiraz etmem. Camcı gelecek, işini yapacak, altı frankını alacak ve camı kıran dikkatsiz çocuğa tüm kalbiyle minnet duyacaktır. Bu, görünenin bilgisidir. Ancak buradan cam kırmanın paranın dolaşımı için iyi bir şey olduğu ve endüstriyi genel olarak teşvik ettiği sonucuna ulaşırsanız, böyle bir şeyin hata olduğunu ve teorinizin görünmeyeni hesaba katmadığını haykırmakla yükümlü olurum.

Sözünü ettiğimiz olayın görünmeyen yüzü; vatandaşımızın kırılan cam için harcadığı altı frankı başka herhangi bir şey için harcayamayacak olmasıdır. Değiştirilecek bir pencere camı olmasaydı bu vatandaş eskimiş ayakkabılarını yenileyebilir ya da kütüphanesine yeni bir kitap katabilirdi. Endüstriyi genel olarak düşündüğümüzde, cam kırılmamış olsaydı, ayakkabı endüstrisinin ya da herhangi başka birinin, altı franklık teşvik almış olacağını görebiliriz. Yani görünen pozitif faktör kadar görünmeyen negatif faktörü de göz önünde bulundurursak, cam kırılsa da kırılmasa da endüstrinin genelinin ya da ulusal iş gücünün hiçbir kârının olmadığını anlayabiliriz.

Şimdi James Goodfellow’u düşünelim: İlk kırık pencere hipotezinde altı frank harcar ve yeni pencerenin, önceki pencereden az veya çok olmayan hazını duyar. Kazanın gerçekleşmediği ikinci hipotezde ise James, altı frankla bir çift ayakkabı alır ve sağlam bir pencereye sahip olmanın hazzı kadar ayakkabının hazzını da duyar. James Goodfellow toplumun bir parçasıysa buradan, toplumdaki işi, işgücünü ve hazları düşünerek; toplumun, kırık bir pencerenin değerini kaybettiği sonucuna varabiliriz. Yani; toplum, gereksizce tahrip edilmiş nesnelerin değerini(işgücü ve haz anlamında) kaybeder. Ve buradan da yapılacak bir genelleme ile korumacıların saçlarını havaya kaldıran şu aforizmaya ulaşırız: Kırmak, zarar vermek, israf etmek ulusal işgücünü teşvik etmez. Ya da daha açık bir şekilde ifade edersek: “Tahrip yarar sağlamaz”.

Peki Moniteur industriel yada Paris’in yanmasının ardından yeniden yapılmak zorunda olan binalar sayesinde endüstrinin ne kadar kazancı olacağını titizlikle hesaplayan değerli şahsiyet M.de Saint Chamans’ın çırakları buna ne diyecek? Yasama faaliyetlerinin ruhuna da nüfuz etmiş dahiyane hesaplarınızı alt üst ettiğim için üzgünüm. Size görünenin arkasındakine, yani görünmeyene girerek tekrar başlamanız için yalvarıyorum.

Okuyucuya sunduğum bu küçük oyunda, görünenin aksine, iki değil üç kişi vardır. Bu üçüncü kişinin varlığını görmek için dikkat ve gayret sarf etmek gerekir. Bu şahıslardan ilki, James Goodfellow, iki ihtiyacını karşılayabilecekken, tahrip sebebiyle, bunlardan yalnızca birini karşılayabilen müşteridir. Diğeri, camcı karakteri, bir kaza sonucu endüstrisi teşvik edilen üreticidir. Üçüncüsü ise, aynı sebeple kazancı engellenen ayakkabı üreticisi ya da herhangi bir imalatçıdır. Her zaman gölgede kalan ve “görünmeyen” olarak tabir edilen bu üçüncü kişi problemin en önemli parçasıdır; çünkü tahribattan bir yarar ortaya çıkmayacağını anlamamızı sağlar. Ayrıca, ticaret kısıtlamalarının faydalı olabileceği tezinin, kısmî tahribatlardan fayda sağlanabileceği tezi kadar saçma olduğu, yine onun sayesinde anlaşılabilir. Sınırlamacı ölçülerin lehine gelişmiş bu argümanların temelinde yatana ulaşırsanız, bulacağınız, klişeleşmiş şu cümle olacaktır: “Hiç kimse cam kırmasaydı, kırılan camları yenileyecek biri olmazdı.”

Çeviren: Emrah Akkurt

Bu makalenin orjinali “What Is Seen and What Is Not Seen”, Ideas on Liberty, June 2001 nüshasında; çevirisi, Piyasa Dergisi!nin Sayı 6-7, Bahar/Yaz 2003 nüshasında yayınlanmıştır.

Kürt sorunu ve Anayasal yurttaşlık

Hükümetin Kürt sorununun çözümü için başlattığı girişim “anayasal yurttaşlık” kavramını yeniden gündemimize soktu. Birçok kişi kavramın atıfta bulunduğu siyasi anlayışın Kürt sorununun çözümü için de uygun bir çerçeve olabileceğini varsayıyor.

“Anayasal yurttaşlık” kavramı genellikle çok-kültürlü toplumlarda siyasi kimliği tanımlamanın ve dolayısıyla siyasi sadakat sorununu çözmenin bir yolu olarak takdim edilmektedir. Buna göre, soy ve dil birliğine dayanan bir “ulus” anlayışı günümüz çoğulcu toplumlarındaki siyasi kimlik sorunlarını çözemez. Etnik, kültürel ve dini farklılıkların karakterize ettiği bir toplumda siyasi sadakat kültürel birliğe (“ulusal kültür”e) değil fakat ancak liberal-demokratik bir anayasanın norm ve değerlerine dayanabilir.

Böyle soyut referansları olan bir siyasi kimliğin çoğulcu toplumları bir arada tutabilecek bir sivil bağ olarak işlev göreceğinden ve toplumsal bütünleşmeye hizmet edebileceğinden kuşku duyanlara karşı Habermas bunun pekalâ mümkün olduğunu belirtmiştir. Çünkü, ona göre, toplumdaki farklı hayat tarzları karşısında tarafsız olan bu norm ve değerler bütün yurttaşların müzakereci bir kamusal tartışmaya aktif katılımı yoluyla şekillenecektir.

Türkiye’nin esas olarak etnik ve kültürel kimliğe dayalı geleneksel resmi yurttaşlık anlayışının “anayasal yurttaşlık” kavramıyla uyumlu olmadığı açıktır. Türkiye’nin “anayasal” olarak bir yurttaşlık tanımının var olması da buradaki anlamda “anayasal yurttaşlık”la aynı şey değildir. Çünkü, bu tanımın kendisi etnik olduğu gibi, genel olarak da Anayasanın ilkeleri evrenselci ve tarafsız değil, yerelci ve “Türklük” yanlısıdır. Kaldı ki, bu anayasal ilkeler demokratik müzakerenin eseri de değildir.

“Anayasal yurttaşlık”a ilişkin tezin Türkiye’nin çoğulcu yapısına uygun olduğu söylenebilir. Türkiye’nin siyasi kimliğini etnik ve kültürel türdeşlik anlayışından arındırılmış bir şekilde ve daha soyut demokratik ilkeler ve normlarla yeniden tanımlaması gerekmektedir. Yurttaşlığı “Türklük”le tanımlamaktan ve toplumu bir “etnik Türkler cemaati” olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Türkiye’yi, demokratik bir anayasal sistemin norm ve ilkeleri etrafında bir araya gelmiş siyasi bir birlik olarak kavramamızın zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir.

Türkiye’nin genelde daha liberal ve daha demokratik olmasını gerektiren “anayasal yurttaşlık”ın özel olarak Kürt sorununun çözümü için de uygun bir hareket noktası olup olmayacağı sorulabilir. Bu sorunun cevabını düşünürken gözden kaçırılmaması gereken önemli noktalar var. Bir kere, “anayasal yurttaşlık” tezi belli bir etnik kimlik sorununa cevap olmaktan çok, genel bir modeldir ve bu modelin, farklı etnik kimliklerin resmen tanındığı bir tür “kimlikler anayasası” öngörmediği söylenebilir. Bu model farklı kimliklerin ayrı kompartmanlar şeklinde yan yana durmasını değil, fakat onların bir tür sivil bağ olarak işlev görecek soyut-anayasal ilke ve değerler temelinde beraber-yaşamalarını öngörmektedir.

İkinci olarak, “anayasal yurttaşlık” anlayışı açısından mesele etnik-kültürel bakımdan tarafsız bir anayasa ve bununla tutarlı bir yurttaşlık tanımından ibaret değildir. Bunun nasıl yapıldığı da aynı derecede önemlidir; bu yeni tanımların demokratik bir müzakerenin ürünü olması şarttır. Bu ise, şüphesiz Kürtlerin de bu demokratik müzakere sürecine aktif katılımını gerektirmektedir, ama onların bunu herkes için geçerli olabilecek genel ve soyut ilkelere referansla yapmaları beklenir. Yani, “Kürtler” olmaktan ziyade, “anayasal bir demokrasi”nin yurttaşları olarak…

Star, 20.08.2009

‘Dış Mihraklar’a karşı yüksek yargıyı koruyalım!

Şimdi hedef Anayasa Mahkemesi” başlığıyla veriyor, Hürriyet’ten Mehmet Y. Yılmaz.

ABD’li uzman Prof. Henri Barkey, “Kürt açılımı” ile ilgili olarak atılacak adımlara karşı en büyük tehlikenin Anayasa Mahkemesi olduğunu söylemiş.

Barkey, hükümetin Kürt açılımı çerçevesinde düşündüğü reformların “Anayasa’da revizyon, kültürel adımlar ve yerel yönetimlere daha fazla yetki gibi ayaklarının bulunduğunu” ve Anayasa Mahkemesi’nin bu reformlar için ayak bağı olabileceğini belirtmiş.

Barkey yerden göğe haklı.

Ama galiba bunu söylemememiz gerek.

Çünkü:
“Barkey’in bu açıklamasının bir tür ‘işaret fişeği’ olduğunu düşünüyorum” diyor Hürriyet yazarı, “Şimdi hep birlikte göreceğiz ki yandaş medyada Anayasa Mahkemesi’ne karşı bir süredir

askıya alınmış gibi görünen savaş

yeniden açılacak”.

Şimdi ne yapsak?

Artık ne desek, işaret fişeğiyle harekete geçmiş yandaş medya olacağız…

Acaba bu pozisyona düşmemek için sorunu sineye mi çeksek?

Şimdi ben desem ki:

“Ekmek çarpsın ‘Amerikancı’ değilim, yıllardır insan hakları alanında çalışan bir akademisyen ve bir aktivist olarak, öteden beri Anayasa Mahkemesi’nden ve bütün bir yüksek yargıdan şikayetçiyim, hem de ‘Akepe’nin daha ortada olmadığı zamanlardan beri;

Yüksek yargı organlarının hukuka aykırı kararlarından bıktım. Bu kararlar benim adalet duygularımı incitiyor, eziyor;
Kendisini hukukun değil rejimin bekçisi olarak gören, gerçek anlamda kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanmayan, demokratik süreçlerden bağımsız oluşturulan,

halk tarafından seçilmeyen ama halk adına karar veren ideolojik bir yargı istemiyorum;

İstediğim afaki bir düzenleme falan da değil. Çağdaş demokrasilerde yüksek yargı nasılsa bizde de aynen öyle olsun istiyorum. Yani yüksek yargı kendi kendisini seçen bürokratik bir erk olmasın, seçilmiş üyelerden oluşan demokratik bir erk olsun istiyorum;

Sizin halk korkunuz yüzünden (kibarcası “Türkiye’ye özgü koşullar” nedeniyle) evrensel hukukun nimetlerinden daha fazla mahrum kalmak ve bu devletçi yargı sistemine teslim olmak istemiyorum…

…yandaş mı olacağım?

Benim “yandaş, Amerikancı” türünden ucuz psikolojik baskı manevrasından ürküp sesimi kesmeye hiç niyetim yok!

Çünkü biliyorum ki, “Kürt Açılımı” veya herhangi bir ciddi demokratik açılım, bu yüksek yargı sistemiyle mümkün değil.

Bu ülkede Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSYK’nın evrensel hukuk ve demokrasi temelinde yeniden yapılandırılmasını içeren yeni bir anayasa olmadan kayda değer hiçbir demokratik dönüşüm olmaz.

İspanya da aynı sorunu yaşamıştı.

Demokrasiye geçerken Suárez Hükümeti, Komünist Parti’nin (PCE) legalleştirilmesi dahil pek çok konuda eski düzeni koruma misyonunu sürdürmeye çalışan yargının engellemeleriyle karşılaşmıştı; bu yapı korunduğu sürece biz de karşılaşıyoruz ve karşılaşacağız.

Anayasa Mahkemesi’nin açılım sürecinde nasıl bir sorun olacağını anlayamadığını yazıyor M. Yılmaz.

Ve şaka gibi ama aynen şöyle söylüyor: “Açılım çerçevesinde çıkarılacak kanunlar, Anayasa’ya uygun olduğu sürece nasıl bir tehlike olabilir ki?”
Bunca zaman sonra, yüksek yargının kendi itibarını ayaklar altına alma pahasına verdiği onca bariz hukuksuz karardan sonra hala böyle söyleyen biri varsa,

ona 367 tane gerekçe gösterseniz bile boşuna demektir.

Barkey veya bir başkası; Amerikalı veya Türkiyeli söylesin…

Bu ülkenin bir yüksek yargı sorunu var ve bu tespit, onu yapanların kimliğinden bağımsız olarak tamamen doğru.

Önemli olan da bu.

Star, 18.08.2009
 

‘Bedel’i iktidar mı, muhalefet mi öder?

0

Kürt sorununda çözüme yürüyen bir AK Parti ‘bedel ödemeyecek’. Aksine büyüyecek; bir şekilde kanın durmasını, barışın gelmesini, demokrasinin güçlenmesini, istikrarın yerleşmesini, ekonominin gelişmesini isteyen çok geniş bir kesim AK Parti’nin etki alanına girecek.

Oysa yaygın kanı, hükümetin Kürt açılımının ciddi siyasi riskler taşıdığı yönünde. Başbakan Tayyip Erdoğan da ‘bedeli ne olursa olsun demokratik açılımlara devam edeceğiz’ derken bunu kastediyor.
Ben de bu kanıdaydım. Nedeni basitti: Bu asırlık sorunun altından tek başına AK Parti’nin kalkmasını beklemek gerçekçi değildi. Sorunu AK Parti yaratmamıştı, çözümde de tüm siyasal grupların desteği, katkısı ve sorumluluğu olmalıydı. Ayrıca sürecin sonunda hem kazançları ve riskleri hem de sorumlulukları dağıtmak sonuca başarıyla varmanın bir şartı görülüyordu. Ama geçen birkaç haftada artık AK Parti hükümetinin CHP ve MHP desteği olmaksızın bile bu barış projesini sonuna kadar götürebileceğini düşünüyorum.

Öncelikle, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın herhangi bir model dayatmadan yürüttüğü temaslar çözümün arkasında muhalif partiler olmasa da geniş toplumsal kesimlerin varlığına işaret etti. İkincisi; muhalefetin bütün sertliğine rağmen ‘çözüm kanadı’ sağlam durdu. Barış ve kardeşlik fikri etrafında geliştirilmeye çalışılan politikaların tahminlerden öte destek bulduğu anlaşıldı. ‘Çözüm şimdi’ tarafı ahlaken, vicdanen ve siyaseten ‘savaşa devam’dan başka bir şey demeyen muhalefete üstünlük kurdu.

Dolayısıyla bu noktadan sonra ‘siyasi riskler’in abartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çözüme giden süreçte AK Parti ‘tarihin ve Türkiye’nin gidişini değiştiren parti’ olarak ‘reformist’ kimliğine yeniden kavuşuyor. CHP’li Gürsel Tekin bile herkesin aklından geçeni söyledi: Kürt sorununu çözen tarihe geçer.

Muhalefet ‘kurnaz’ bir siyaset izlemeye kalkıştı. Türkçü hassasiyetleri kaşıyarak siyaset yapmak en basit siyaset tarzıydı. Bunu yaparak sorumluluktan kaçtılar. Ama iki haftada yalnızlaştılar. Milletin her ferdinin derinden hissettiği bir soruna yokmuş gibi yaklaşmak anlamsızdı çünkü.

Hükümet ve çözüm tarafından ‘çözülmeler’ beklerken ‘çözümsüzlük’ siyaseti izleyenler arasından itirazlar yükselmeye başladı, özellikle de CHP’de. CHP’nin devletçi ve milliyetçi yaklaşımıyla MHP ile yarışması hem tabanında hem de tavanda rahatsızlık yarattı. Zülfü Livaneli bile bayrak açtı.

MHP’de çözümü destekleyenlerin sesleri ise duyulmuyor. Bunda şaşıracak bir şey de yok. Ancak genel başkan Devlet Bahçeli ‘Kürt çözümü’ne muhalefetin çıtasını o kadar yükseltti ki altında kalan ilk kişi kendisi olabilir. Mevcut doz milliyetçilikle Kasım Kongresi’ni atlatabilir; ancak milliyetçiliği ‘Kürt açılımına karşı muhalefetin şiddeti’ belirlemeye başlayınca artık Bahçeli’nin MHP’de kontrolü elinde tutması mümkün değil. Bahçeli’nin tek şansı Ergenekon soruşturması. Yoksa işi çok daha zor olacaktı. Şunu not ediniz; bundan böyle Bahçeli’ye parti içinden ve dışından gelecek muhalefetin ana gerekçesi ‘Kürt açılımına yeteri kadar sert muhalefet yapmadığı’ noktasında olacak. Bahçeli ne kadar sertleşse de muhaliflerini tatmin edemeyecek. Sonunda dağa çıkar mı bilmiyorum, ama partiden çıkarılma riski mevcut.

Sonuçta muhalefet partileri çözümün ucundan tutarak ‘Türkiye partisi’ olma fırsatını tepiyorlar. AK Parti ise %40-50’lik bir büyük kitleye hitap etmeye devam ediyor. Dahası AK Parti yeni açılımlarla şimdiye dek ulaşamadığı kesimlere de yaklaşırken CHP ve MHP en fazla %30’luk bir oy tabanı için birbirleriyle mücadele ediyorlar. AK Parti de bir kez daha değişimden, demokrasiden, özgürlüklerden, barıştan, kalkınmadan, dünya ile barışıklıktan yana bir parti olarak rakipsiz kalıyor gelecek seçimlere doğru…

Hülasa, çözüm sürecinde AK Parti için ne risk ne de ödenecek bedel var. Muhalefet düşünsün savaştan yana olmanın bedelini…

Zaman, 18.08.2009
 

MHP, ‘üç hilal’e sadık olmalı

0

Şu günlerde Türkiye’nin önünde bir “MHP meselesi” var. (Bir “CHP meselesi” de var kuşkusuz; ama o zaten hep vardır, o cephede yeni bir şey yok.) MHP, hükümetin, 30 yılda 30 küsur bin cana mal olmuş, nice ocakları söndürmüş “düşük yoğunluklu iç savaş”ı bitirmek için gösterdiği gayreti “vatana ihanet” gibi gösteriyor. Farklı düşünen herkeste kötü niyet arayan uzlaşmaz bir üslupla “Kürt açılımı”nı başlamadan kapamaya çalışıyor. Dahası, bu keskin dille, kendi tabanını da geriyor. Ve, Allah göstermesin, muhtemel bir Türk-Kürt çatışmasının yolunu döşüyor.

MHP liderliğinin kullandığı üslubun aksine, ben bunları “vatana ihanet” olarak görmüyor, aksine başta Devlet Bahçeli olmak üzere parti yöneticilerinin samimi olduklarını düşünüyorum. Samimiler, çünkü fikriyatlarının belkemiğini oluşturan “Türkçülük” ideolojisine ve duygusuna uygun hareket ediyorlar. Bu ideoloji, Türkiye’nin her karışına “Türk” damgası vurmayı, çok satan bir gazetenin tepesinde yazdığı gibi “Türkiye Türklerindir” diye haykırmayı gerektiriyor. Bunun yanında bir de “Kürt” diye ikinci bir kimliğin ortada gezmesi, “Türkçülük” açısından pek kabul edilebilir bir şey değil. MHP, bu sebeple kendiyle tutarlı davranıyor.

Ancak ortada büyük bir sorun var: Türkçülük, Türkiye’nin tümünü kucaklamıyor. Milyonlarca vatandaş kendini “Kürt” olarak tanımlıyor ve biz ne yaparsak yapalım bu durum değişmiyor. Bu vatandaşlara “siz aslında Türksünüz, kabul edin” diye dayattıkça, tepki gösteriyor, kimliklerine daha çok sahip çıkıyorlar. “Sizin asıl sorununuz fakirlik, alın size biraz aş ve iş” demek de kurtarmıyor. “Hayır, ille de kimlik” diyorlar; Doğu Türkistanlıların Çinlilere, Batı Trakyalıların Yunanlılara dediği gibi…

Bunun anlamı şu: Türkçülük, Türkiye için “bölücü” bir fikir.

Peki Türkiye’nin tümünü kucaklayacak bir fikir var mı? 

Var. “Liberallerin” ve bilumum demokratın savunduğu, Cumhurbaşkanı’nın ve hükümetin çözüm arayışlarının temelini oluşturan “anayasal vatandaşlık” fikri var mesela. (Bazı Kürtler bundan da fazlasını istiyor, federasyonu, konfederasyonu ve hatta bölünmeyi talep ediyor olabilir. Ama bu, Türkiye’yi doğru olanı yapmaktan alıkoymamalı.)

MHP ise, anladığım kadarıyla, bu “demokratik” çözümü “boğaza karşı viski içen”lerin ve “dış mihraklar”ın bir kumpası olarak görüyor. “İthal bir fikir” olarak algılıyor.

Oysa gerçekte “demokratik çözüm” denen şey, bu toprakların bin yıllık öz malıdır. “İthal” olan bir şey varsa, o da yüzyıl önce Avrupa’dan (onun da en beter yeri olan Fransa’dan) alınmış olan “milliyetçilik”tir.

MHP’lilerin bunu görmesi için parti amblemlerindeki “üç hilal”e bakıp biraz tefekkür etmeleri yeterli. O üç hilalin sahibi olan Devlet-i Aliye-i Osmaniye, bir “Türk devleti” değil, Türkleri, Kürtleri, Arapları ve tüm diğer Müslüman halkları tek bir “millet” sayan ve diğer “milletlerle” barış içinde yaşatan çoğulcu bir imparatorluktu. Kürtler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendilerine 80 küsur yıldır tanımadığı hakların hepsine Osmanlı Devleti’nde fazlasıyla sahipti. Ve bunun da kadrini bildiler; bir avuç “ Jön Kürt” haricinde Osmanlı’ya sonuna kadar sadık kaldılar.

Hakkını yemeyelim, Türkçülük de Osmanlı’nın çözülmeye başlaması üzerine doğdu. “Arnavutlar bizi bıraktı, Araplar da gidiyor, geriye biz Türkler kaldık, başımızın çaresine bakalım” düşüncesiyle gelişti. Ama Türkçülerin çoğunun (Ziya Gökalp hariç) pek dikkat etmediği bir ayrıntı vardı: Kürtler, Osmanlı’yı terk etmemişlerdi. Ve yeni kurulan devletin harcına onlar da katılacaklardı.

Bugün o devletin tarihindeki önemli bir dönüm noktasındayız. Eğer Türkçülükte ısrar edersek Kürtleri ebediyen kaybedecek, Osmanlı’yı son bir kez daha parçalamış olacağız. Ama ilhamını Osmanlı’dan, kriterlerini de çağdaş demokrasiden alan çoğulcu bir “ çözüm”le ülkeyi kurtarmamız da mümkün.

Bu durumda MHP’lilerin ne mi yapması gerekiyor?

O “üç hilal”in gerçek ruhuna sadık kalsınlar, yeter…

Star, 17.08.2009

Anayasa madde 66

Yol haritalarının ana hatları yavaş yavaş belirginleştikçe; kocaman karmakarışık bir yün yumağına benzeyen Kürt sorununda yumağın ucunun nerede olduğu da çıkıyor ortaya. Elbette, bir değil, birkaç uç var bu yumakta ama öyle onlarca da değil.

Bu uçlardan bir tanesi de şu malum Anayasa maddesi…

Anayasa madde 66 diyor ki: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür…”
Eğer Anayasa, devletimizin temel taşlarını döşeyen bir metin ise, apaçık olan şu ki, bu taş oraya yanlış konmuş. Bu taş bir inşaat hatasıdır ve hemen düzeltilmelidir. Böyle bir değişiklik sorunu çözmez ama en azından Kürt sorununun varlığının teşhis edilebildiğini gösterir.

Evet, sorunun kökü budur; Kürtler’i Türk yapmaya çalışmak…

Türkiye Cumhuriyeti on yıllardır bu maddeyi işletmek için çok kan döktü. Ama olmadı; Kürtler’i bir türlü Türk yapamadı! Bin kere de “Sen Türk’sün” dese, bunu anayasalara, dağlara taşlara da yazsa Kürtler Türk olamadı!

“Kürtlük etnik kimliktir ama Türklük etnik değil, milli kimliktir” lafları çocukça bir kandırmaca çabası olmaktan öte gidemedi ki aslında böyle bir durumda çocuklar bile sorar: Neden benimki öyle oluyor da seninki olmuyor?

66. madde savunucularının buna verdikleri tek cevap var: Çünkü ben öyle tarif ettim.

Böyle bir hatayı biyoloji kitaplarında yapsanız, mesela hayvanları kategorize ederken aynı familyada yer alan iki memeliden birinin adını familya adı yapsanız, hayvanlar buna itiraz edemez.

Ama anayasalar hayvanlar için değil insanlar için yapılır ve insanlar da bir şey kırk kere söylendi diye doğru kabul etmezler. Nitekim etmediler. Takrir-i Sükun’dan bu yana itirazlarını sürdürdüler; Türk etnik kimliğinin adının “üst kimlik” adı altında boyunlarına asılmasına razı olmadılar. Devlet o kimlik kartını boyunda taşıma mecburiyeti getirmeseydi, belki Kürt olduklarını da şimdiki kadar kuvvetle hatırlamayacaklardı. Etnisiteleri kimliklerinin bu kadar önemli bir parçası olmayacaktı.

Neyse olan oldu ve biz bugünlere geldik.

Bugün artık bu abuk sabuk inattan vazgeçip 66. maddenin bir an önce değiştirilmesi için kolları sıvamak lazım.

Ortalıkta birçok formülasyon var. Amaç sorun çözmek olduğunda bunların herhangi biri üzerinde anlaşmak ve meseleyi hukuki düzeyde halletmek işten bile değil.

Yeter ki herkes artık bu “tarihi” demagojinin sökmediğini; toplumların demagoji ile idare edilemeyeceğini anlasın.

***

Ahmet Taşgetiren’le aramızdaki tartışmayı noktalamanın zamanı geldi.

Taşgetiren’in son yazısındaki şu satırları önemsiyorum:

Türkiye uygulaması, devletin, dini alanı denetlediği, gücü yettiği oranda azaltmak için uğraştığı, tüm devlet politikalarını, dini hayatı azaltılmış bir toplum inşasına göre dizayn ettiği gerçeğidir. (…) Devlet özgürlük alanı açsın ve toplum kendi değer dünyası ile özgürce buluşsun. Bu toplum yönelişi İslam’a doğru olacak ve bu yöneliş, devletin şablonlarını aşacak diye peşin kısıtlamalar getirilmesin. (…) Ben, iktidardaki herhangi bir muhafazakâr partinin de asla yukarıdan aşağı bir İslamlaşma uygulamasına gitmesini doğru bulmuyorum. Toplum, “muhafazakâr” bir toplum olmak istiyorsa, öyle olabilsin, “dindar” olmak istiyorsa öyle olabilsin. (…) Elbet toplumda bir kesimin dindarlığı diğerlerine baskıya dönüşmesin. Ama muhtemelen baskıya dönüşür yaklaşımı ile inanç özgürlüğüne peşin sınırlamalar gelmesin. Baskı yapanın yakasına hukuk yapışsın.”

Bu satırlar Ahmet Bey’le aramızdaki ortak paydadır. Ben bu ortak paydayı koruduğumuz sürece farklılıklarımızın ancak zenginlik olacağını ve tartışmanın sürmesiyle bu zenginliğin daha da artacağını düşünürüm.