Ana Sayfa Blog Sayfa 646

Suudi şampanyası ve dayatılan dinin sahteliği

0

Suudi Prensi Bandar Bin Al Suud’un Bodrum’da kiraladığı teknede eşiyle birlikte şampanya içmesi, bizim medyada epey ilgi gördü. Pek çok yorumcu kendi toplumuna alabildiğine katı bir din anlayışını dayatan Suudi elitinin sefahat düşkünlüğünü, bunun ortaya çıkardığı ikiyüzlülüğü eleştirdi ki, bunda haklıydılar. Gerçekten de “ Suudi modeli”, “dayatılan din”in vahim sonuçlarını ortaya koyması bakımından iyi bir örnek.

Gelin, bu örneğe biraz yakından bakalım. Suudi Arabistan krallığı, komşumuz İran gibi, meşruiyetini İslam’a dayandırıyor.

(Gerçi Arabistan bir krallık, İran ise bir cumhuriyet; buradan da görüldüğü gibi ortada belirli bir “ İslami sistem” yok.) Bu meşruiyeti sağlama bağlamak için de, her iki rejim, sınırları içinde “İslami kuralların uygulanmasına” özen gösteriyor. Özellikle Suudiler bu işte çok şevkli. “Mutavva” dedikleri din polisleri ellerinde sopalarla sokaklarda gezip “İslami olmayan davranışları” engelliyor, İslam’ın gereklerini de herkese zorla yaptırıyor. Örneğin ezan okunduğunda camiye gitmeniz şart; yoksa Mutavva dikiliyor tepenize, “ne geziyorsun ortada, haydi namaza” diye sopasını sallıyor.

Burada bir durup düşünelim: Acaba Mutavva’nın zoruyla camiye giden Suudiler, namazı hangi “niyet”le kılmış oluyorlar? “Allah rızası” için mi? Yoksa polisin sopasından kaçabilmek için mi? Alınlarını secdeye koyduran güç, Allah’a olan imanları mı, yoksa devletten duydukları korku mu?

Elbette insanların kalbini açıp niyetlerini okumak mümkün değil. Ancak ülke sınırlarını terk eder etmez barlara ve gece klüplerine koşup “dağıtan” Suudi vatandaşların bolluğu, bize bir fikir veriyor. Eğer söylentiler doğruysa bu despot sistemin cinsel eğilim yönünden de tuhaf sonuçları var: Kadınlar ve erkekler arasındaki en masum diyalogların bile yasaklandığı, tüm toplumun zorla “ haremlik-selamlık” diye ayrıldığı ülkede eşcinsellik, özellikle erkekler arasında, almış başını gitmiş durumda.

Kısacası dinin devlet eliyle dayatılması, toplumu dindarlaştırmıyor, aksine ikiyüzlüleştiriyor. Devletin sopası, “mümin” değil “münafık” yetiştiriyor.

Buna karşın devletin dini dayatmadığı ülkelerde, örneğin Türkiye’de, daha samimi ve güçlü bir dindarlığın geliştiğini söylemek mümkün. İran ve Türkiye toplumlarını gözlemleyenler, Türkiye’de daha fazla insanın oruç tuttuğunu ve günlük ibadetlerini yerine getirdiğini çoğunlukla şaşırarak anlatıyor. Aslında şaşıracak bir şey yok: Devlet neyi dayatırsa toplumda ona karşı tepki gelişiyor. Ve “ sivil din”, “resmi din”den çok daha fazla kalp kazanıyor.

İşte bu yüzden dindarlığın yeşermesi için en uygun ortam, bir “din devleti”nin baskısı değil, vatandaşlarına isterlerse dindar isterlerse de günahkar olma hakkını veren liberal demokrasinin özgürlüğü.

Türkiye, bu demokrasiye az-buçuk sahip olduğu için, Müslüman ülkeler arasında bir Müslüman için en “yaşanabilir” olanı. Bir tek “laiklik” adı altında dindar kesime uygulanan baskı sorunu var ki, onun da devri yavaş yavaş geçiyor. Kürt sorununda bu kadar “açılım”ın eşiğine gelen bir ülkede, laiklik de artık 1930’ların kafasıyla sürdürülemez. Zaman, özgürlük zamanı…

Star, 10.08.2009

Tehlikeli sular (II)

Geçen yazımda Ahmet Taşgetiren’in “Kürt sorununun giderek etnik zemine kaydığı” ve ayrışma eğilimlerinin ortaya çıktığı tespitlerini irdelemeye çalıştım.
Bugünse “Kürt sorununda çözümün tek adresinin İslam olduğu” görüşü üzerinde duracağım.

Taşgetiren, Türk-Kürt kardeşliğinin laik mantığın arayış yöntemleri içinde çözülemeyeceğini; laik sistem “din”den hareket etmediği için onun yerine bir başka ortak payda üretmeye yöneldiğini, onun adının da “Türklük” olduğunu ama Türklük telkininin gittikçe daha çok karşı aidiyetlerin güçlenmesine hizmet ettiğini söyledikten sonra, çözümün tek adresinin İslam ortak paydasının ön plana çıkarılması olduğunu öne sürüyor.

Bir kere, “laik sistem” dinin yerine bir başka ortak payda üretmeye yöneldiğinde Türk milliyetçiliğine yönelmekten başka seçeneği yok muydu ya da bugün hâlâ yok mudur? Amerika Birleşik Devletleri’ni birleşik devlet yapan ortak payda ne dindir; ne de bir milli kimlik… Kurucu Babalar’ın kafa kafaya verip oluşturdukları özgürlük, demokrasi gibi ilkelerdir. Neden Türkler ve Kürtler de, ya Müslümanlık ya da Türklük gibi bir kimlik altında birleşmek dışında bir seçeneğe sahip olmasın? Neden bu ortak payda demokrasi ve özgürlük olmasın? Aslında demokrasi ilkesine bağlılık bir dine bağlılıktan çok daha kapsayıcıdır. Sadece etnik farklılıkların değil, bütün farklılıkların birbirini ezmeden bir arada var olabileceği; herkesin üzerinde anlaşabileceği tek ortak paydadır ve zaten bu yüzden tek çözümdür.

Farkındaysanız, “İslam’ın birleştirici gücünü kullanmak” şeklinde ifade edilen bu görüş, özünde yine farklılıkların silinmesi politikasının bir başka versiyonu olarak karşımıza çıkıyor. Türk milliyetçileri bunca yıl Kürtler’i bir Türk üst kimliği altında asimile etmeyi çalışırken Taşgetiren de, Müslüman kimliği altında asimile etmeyi savunmuş oluyor.

“İslam, bu iki kavmi, yıllar içinde adeta tek millet haline getirmişti” diyor Taşgetiren. Peki o zaman Osmanlı’dan beri bitmek bilmeyen Kürt isyanları neyin nesiydi? Neden İslam ortak paydası Bedirhan İsyanı’ndan bu yana patlak veren bütün o ayaklanmaları önleyemedi?

Ve devam ediyor: “Bu aidiyet, asırlar içinde çok büyük bir coğrafyada kalbi bağlılıklar oluşturmuştur.”

Bu ne biçim “kalbi bağlılık”tır ki, Ortadoğu’da Arap ülkelerinin aralarındaki bitmez tükenmez husumet, birbirlerine attıkları kazıklar, birbirlerinin kuyularını kazmaları dillere destan olmuştur?

Ve bu “kalbi” bağlılık aynı dine mensup Iraklılar’la İranlılar’ın on yıl birbirlerini kırmalarını ya da Irak’ın Kuveyt’i işgalini engellememiştir? Aynı dinin mensupları arasında on yıllarca sürüp giden kanlı mezhep kavgalarını düşünürseniz, mesele din birliğiyle de bitmiyor demektir; mezhebin de bir olması gerekiyor!!!

Aslında Taşgetiren’in önerdiği yol hiç denenmedi değil; denendi. Örneğin, yıllar yılı kimi İslami çevreler tarafından, PKK’yı Kürt tabanından tecrit etmek için kullanılmaya çalışıldı din; PKK ateist-marksisttir, siz nasıl onun peşinden gidersiniz dendi.

Ne var ki bu propaganda bir işe de yaramadı. Eğer işe yarasaydı, malum tekerlemeyle “yüzde 99’u Müslüman olan” Diyarbakır, Hakkari ya da Şırnak halkının yüzde 50’den fazlası “PKK’nın uzantısı” olduğu söylenen DTP’ye oy vermezdi.

Konuyu toparlayacak olursak;

Eğer İslam Kürtler ve Türkler arasında birleştirici bir unsursa, zaten işlevini görmekte, yani önemli bir ortak payda olarak birleştirici rolünü kendiliğinden oynamaktadır. Bu da elbette iyi bir şeydir. Ama din birliğini devlet politikası olarak öne çıkarmak, din birliği temelli politikalar geliştirmek, birilerini birleştirmeye çalışırken başka birilerini de dışlamakla sonuçlanır ki zaten devletin laik olması ihtiyacı da bu yüzden ortaya çıkar.

Ayrıca, eğer din birliği böylesine güçlü bir birleştirici unsursa, etnik çelişkiyi yok edebiliyorsa, o zaman diğer bütün çelişkilerde de aynı yöntemi denememek için bir sebep var mı? Örneğin, sınıf çelişkilerini de aynı yöntemle mi ortadan kaldırmalı devlet? “Patronum beni sömürüyor” diye greve kalkan işçiye “Büyütme, o da Müslüman, sen de; anlaşın aranızda” mı demeli?

Bu mantığı biraz ileri götürdüğünüzde, devletin din birliğini esas alan bir toplum modeli inşa etme stratejisi izlemesi ortaya çıkar ki, zaten Taşgetiren de “Asker ve CHP, İslam’ın Türkiye için stratejik anlamını bir kere daha müzakere kapısı açmalı” derken sanırım bunu kastediyor.

Görüldüğü gibi samimiyet ve iyi niyet bazen son derece tehlikeli önerilerle tehlikeli sularda kulaç atmayı engelleyemiyor.

Bugün, 09.08.2009

Ergenekon ve medya: Biraz dikkat

Türkiye’de medyanın son yıllarda gitgide çoğulculaşmasının yararlarının en iyi gözlenebileceği alanlardan biri, epey bir süredir devam etmekte olan “Ergenekon soruşturması”dır. Ergenekon soruşturması ve onu izleyen davalar serisi karşısında medyanın kabaca ikiye bölündüğü malum. Bir grup medya Ergenekon meselesinde baştan beri kuşkucu bir tutum izliyor. Bu süreçte, başta “adil yargılama” olmak üzere, hukuk devleti ilkelerine riayetin sağlanmasına yönelik olduğu ölçüde bu kuşkuculuğa ihtiyacımız var.

Ne var ki, kuşkucular bazen işi alaycılık ve küçümseme boyutuna vardırıyorlar ki bu dürüst bir tutum olmadığı gibi, Türkiye’nin hayrına da değildir. Hatta bu kesimden bazıları daha da ileri giderek, bu soruşturma ve davaları doğrudan doğruya karalama yolunu seçiyor ve ortada demokrasi için tehdit teşkil eden illegal bir örgütlenme yokmuş gibi davranıyorlar.

Buna karşılık, medyanın bir kanadı da Ergenekon komitacılarının kovuşturulmasını ciddiye alıyor ve kararlılıkla takip ediyor. Medya içinde demokratik hassasiyet gösteren bu gibi grupların varlığı şüphesiz sevindiricidir. Medyadaki çoğulculaşmaya borçlu olduğumuz bu durumun önemini anlamak için, zamanın tek yanlı medyasının mahut “28 Şubat Süreci”nin yol açtığı kötülüklere nasıl katkı yaptığını veya alet olduğunu hatırlamak yeter.

Bununla beraber, medyanın bu kesimi de öyle “sütten çıkmış ak kaşık” değil. Bir kere, genel bir eğilim olarak bu kesim, sivil-demokratik rejim konusunda gösterdiği hassasiyetin aynısını “hukuk devleti” konusunda göstermiyor. Gerçi bu cenah “hukuk devleti ilkeleri”ne tamamen boş verilmesini savunmuyor, ama bu ilkeleri en azından önemsemediği izlenimi veren bir yayın politikası izlediği de açık. Nitekim, bu soruşturmalar boyunca yapılan hukuka uygunluğu kuşkulu kimi işlemlerin, güdülen davanın büyüklüğünün (“demokrasinin kurtarılması”nın) katlanılması gereken bir bedeliymiş gibi algılandığı durumlar var.

İkinci olarak, bu cenahın kimi yayınları, Ergenekon takipçisi medyanın asıl derdinin demokrasinin “kurtarılması” değil de AKP iktidarının konsolidasyonu olduğu izlenim yaratıyor. “Demokrasi”nin AKP iktidarıyla özdeşleştirildiği izlenimi veren kimi haber ve yorumlarda hükümete muhalefet kendi başına suçmuş gibi bir hava yaratılıyor.

Meselâ 3. Ergenekon iddianamesinin mahkemece kabulü üzerine kimi yayın organlarının, bazı sanıkların “hükümete karşı” veya “irticaya karşı” nasıl bir araya geldiklerini, birbirleriyle bu mealde konuşmalar yaptıklarını büyük bir suçu teşhir ediyormuş havasında haberleştirdiklerini gördük. İddianamenin sistematik bütünlüğünden soyutlanmış bu gibi haberlerin, bunları izleyen AKP taraftarlarını hoşnut ettiğine şüphe yok, ama partinin muhaliflerinde “demek ki, Ergenekon soruşturması aslında AKP’ye muhalefeti cezalandırmak amaçlıymış” izlenimi yaratıyor. Bunun asıl Ergenekon kovuşturmasına zarar verdiğinin düşünülememesi anlaşılır gibi değil.

Oysa, demokratik bir rejimin “olmazsa olmaz”larından olan “hükümete muhalefet” etmek ile, hükümeti gayrı meşru yollardan devirmeye çalışmak ve bu çerçevede bir darbeye zemin hazırlamak üzere provokasyonlar yapmak birbirinden büsbütün farklı etkinliklerdir. Ergenekon kovuşturmasını haklı olarak ciddiye alan medya kesimi Türkiye’de demokratik rejimin yerleşmesine gerçekten katkı yapmak istiyorsa, bu noktaya özen göstermesi gerekir.

Bu gereklilik söz konusu soruşturmaları yürüten savcılar ve davalara bakan mahkemeler için ise daha da kesindir. Bu özenin gösterilmemesi halinde, sonuçta uğrayacağımız hayalkırıklığının demokrasiye en az Ergenekon komitacılığı kadar zarar vereceğini artık anlamamız gerekiyor.

Star, 08.08.2009

Liberal ve Liberalimsi

Dokuz-on yıl önce, haftalık Pazar Postası’nda yayımlanan bir yazımda, Türkiye’de o zaman da popüler olan statüko karşıtı kimi düşüncelerin, ilk bakışta liberalizmi andırmakla beraber, aslında liberal siyasal felsefeyle doğrudan doğruya bir ilişkisi olmadığına dikkat çekerek, bu tür fikirleri “liberalimsi” olarak adlandırmıştım.

Bu konuda bugün de değişen pek bir şey yok. Medyaya baktığımızda, çeşitli ideolojik eğilimlerden köşe yazarları, aslında zihinsel bir kurgudan ibaret olan bir “liberal yazarlar” kategorisinden zaman zaman şikâyet sadedinde söz etme alışkanlığına sahipler. Bunlar arasında Atatürkçü olanı da, sosyalist olanı da İslamcı olanı da var. Eleştiriciler genellikle isim vermedikleri için, kendilerine eleştiri yönelttikleri bu “liberal yazarlar”ın kim olduklarını açık olarak bilmiyoruz; ama eleştirilerin niteliğinden, “liberaller”den kastedilenin, kabaca, Türkiye’deki statükoya karşı olan Avrupa (AB) veya Amerika sempatizanı yazarlar olduğu anlaşılıyor.

Burada ilginç olan, özellikle İslamcıların “liberal” sıfatından duydukları hoşnutsuzluğu, “liberaller” kategorisini Avrupacı veya Amerikacı olarak tanımlamak yoluyla ortaya koymalarıdır. Böylece herhalde, “liberal” denince okuyucularının akıllarına ilk gelenin bir fikir hareketi değil de basit bir Batıcılık veya AB hayranlığı olması garanti edilmek isteniyor. Sanki söz konusu olan, arkasında üçyüz küsur yıllık felsefi ve fikri birikim olan bir siyasi doktrin değilmiş gibi… Böyle bir kurgunun kurgu sahiplerine “liberaller”i eleştirmede ziyadesiyle kolaylık sağlayacağı açık olmakla beraber; “liberalimsi” olan o yazarlar bile böyle bir tanıma indirgenmeyi doğrusu hak etmiyorlar. Onları toptan “Batıcı”, “AB hayranı” veya “Amerikancı” olarak yaftalamak “topu taca atmak” veya açıkça “hile yapmak”tır.

Başka bir garabet de, liberal duruşu baştan beri felsefi bir arka plana dayanan açık bir liberal çizgi ortada dururken, “liberalizm”i, çoğu kendisini hiçbir zaman “liberal” olarak tanımlamış olmayan kimi gazetecilerin liberalimsi söylemlerinden hareketle taşlamayı seçmektir. Böyle yapanlar bunun kendilerine sağladığı sahte rahatlıktan hoşnut olabilirler, ama bunu AKP’yi liberalizmden sakınmak adına yapanların “hayra” hizmet etmiş olacakları çok şüphelidir.

Gerçi “liberalizm-muhafazakârlık kardeşliği”nden dem vurmak bana da antipatik geliyor; ama bu tarz bir söylemin iticiliği, muhafazakârların liberal temalara büsbütün kayıtsız kalmalarını ne teorik olarak ne de Türkiye gerçekleri açısından haklı gösterir. Teorik olarak haklı göstermez, çünkü liberalizmin politik önerileri “baskıya karşı özgürlük” formülüyle özetlenebilir ki bunun baskıyı yapanlar dışında herkesin üzerinde mutabık kalabileceği asgari bir talep olduğu açıktır. Türkiye’de bu daha da fazla böyledir. Nitekim, Türkiye’de liberaller, son on yılın tecrübesinin açık bir şekilde gösterdiği gibi, otoriter siyasete karşı baskıya uğrayan her kesimin haklarını savundular. Ve her halde İslamcıların bundan yararlanmadıkları söylenemez.

“Baskıdan korunma siyaseti”nin Türkiye’de bugün de değerini koruduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Avrupa Birliği bu amaca kısmen hizmet edebileceği için liberallerin şartlı desteğini almaktadır. Evet, “liberalimsiler” arasında, hayat tarzlarının güvencesini orada gördükleri için hararetli AB taraftarlığı yapanlar bulunabilir. Esasen, bunların bir kısmının AB taraftarlığının özgürlükçü ilkeyle pek ilgisi olmadığı bellidir. Ama liberallerin AB taraftarlığının kayıtsız-şartsız bir tarafgirlik veya basit bir hayranlık olduğunu hiç kimse söyleyemez. Türkiye’deki liberaller, hiç bir zaman, dünyanın neredeyse AB ile başladığını ve onunla biteceğini düşünenlerden olmadılar. Liberallerin yayınlarına ciddi olarak bakanlar, AB üyeliği meselesinin onların birincil ilgisi olmadığını ve esasen bu konuda kimi rezervleri bulunduğunu rahatlıkla görebilirler. Liberaller, savaşa ve diğer yayılmacı Amerikan politikalarına karşı tutumlarında görüldüğü gibi, Amerikancı da değiller. Türkiye’de hiçbir ciddi liberal son haksız savaşında Amerika’yı desteklemedi. Hatta, İslamcı yazarların liberallerden sakındırmak istedikleri hükümetin Amerika yönelimli politikalarını en şiddetle eleştirenler arasında Gülay Göktürk, Mustafa Erdoğan, Atilla Yayla, İhsan Dağı gibi liberaller de vardı.

İslamcılara hatırlatılması gereken bir şey daha var: AKP’nin sosyolojik olarak muhafazakâr tabana dayandığı gerçeği, onun sadece muhafazakârların değil bütün Türkiye toplumunun hükümeti olması gereğini değiştirmez. İslamcılar şundan da emin olabilirler: Liberaller hükümetin rant dağıtımından nemalanabilmek için muhafazakârlarla ortaklık arayışı içine girmiş değiller.

(Dünden Bugüne Tercüman, 30 Eylül 2004)

Sahici sorunları sahici insanlar çözer

Doksan yıl boyunca ülkemizin gerçek sorunlarını konuşma, tartışma ve onlarla ilgili yeni perspektifler geliştirme imkân ve yeteneğimizin gelişimi çok sınırlı olmuştur. Sahici sosyal sorunlarımızın varlığına rağmen, devlet, toplumun sorunlarıyla sanal ve yapay bir şekilde ilgilenmesi daha doğrusu ilgisiz kalması için eğitim dâhil her yolu denemiştir. Günümüzde ise devasa sosyal sorunlarımıza yüzeysel yaklaşma lüksüne artık sahip bulunmamaktayız, çünkü sorunlarımız sahici bir şekilde kendileriyle ilgilenilmesini istemektedirler.

Bu bağlamda Kürt sorunu, Alevi problemi ve Ergenekon şeklindeki bir nevi korsan devlet konumundaki yapılanma, bütün ağırlıklarıyla karşımıza çıkmaya başlamışlardır. Bu ağır sorunların kendilerini bütünüyle hissettirdikleri günümüzde Kürt sorununu, Ergenekonizmi ve Alevilik problemini Türkiye’nin en önemli sahici sosyal sorunları olarak tanımlamak iyi bir başlangıç olacaktır. Bu problemler, sahici sorunlar olmalarına rağmen, uzun süre onların varlığı inkâr edilmiş, önemsiz gösterilmiş ya da ihmal edilmeye çalışılmıştır. Günümüzde onları önemsiz göstermenin ya da görmezlikten gelmenin artık hiçbir anlamı kalmamıştır, çünkü bu sorunlar, varlıklarını dayatma düzeyinde ortaya koymaya başlamışlardır.

Kürt sorunu, Alevi problemi ve Ergenekonizm sorunları kendilerini yalın olarak bütün toplumda hissettirmelerine rağmen, toplum olarak bu sorunların varlığını nasıl kabul edeceğimiz, onlarla ilgili neler yapmamız gerektiği, onlar hakkında nasıl söz söylememiz, kısacası o sorunlarla nasıl başa çıkabileceğimiz konusunda sağlıklı, sahici insani tutum ve tavırlar geliştirebileceğimizi bilmiyoruz. Hepimiz ne yapacağını bilmemenin şaşkınlığı içindeyiz ve içimizde var olan sorunların kendilerini net olarak çıkarmasının şokunu yaşıyoruz. Şimdiye kadar Kürt sorunumuz ya da Alevi problemimiz şeklinde bir meselemizin olmamasıyla övünüyorduk, ancak şimdi ise bütün bu klişe ve ezberlerin artık anlamsızlaşmasın ve bizi çaresiz bırakmasına üzülüyoruz.

Sorun Sahici Toplum Olamamadır

Herkes bugünlerde Türkiye’nin birinci sorununun Kürt sorunu olduğunu söylemektedir. Gerçekten ülkemizin birinci sorunu Kürt sorunudur, ama en temel sorunu değildir. Türkiye’nin temel sorunu sahici bir toplum olmamasıdır. Resmi milliyetçilik ve devletçilik, Türkiye toplumunu homojen olarak kurgulamış, insanları birbirinden habersiz yaşayan yabancılara dönüştürmüştür. Yıllardır komşumuz olan kişinin Alevi ya da Kürt olduğunu öğrenmek, bizi hayrete düşürmektedir. Çünkü zihinsel yapımız, farklılıklara kapatılmış, sadece hepimize aynı olmanın erdem olduğu öğretilmiştir. Türkiye’nin sahici beşeri, sosyal ve kültürel çoğulculuğunun inkârı ve imhası, hepimizi tuhaflaştırmıştır. Farklı sosyal kesimlerin varlığının inkâr edilmesi, sürekli olarak toplumun üzerinde baskı duymasına ve toplumsal ilişkiler ağının potansiyel olarak gerilimli ve çatışmacı olmasına neden olmuştur.

Sahici bir şekilde hepimizin aynı olmadığı gerçeği kendisini ortaya göstermesinden sonra, bu da nerden çıktı, eskiden bu yoktu şeklinde bir tepki verenlerimizin sayısı az değildir. Toplumsal bilinçaltımız ve psikolojimiz, yıllardır kendisine dikte ettirilen sahte yalancı dünyadan kurtulmuş değildir. Kürt sorunu, Alevilik problemi ve Ergenekon korsan devleti gibi sahici sorunlar karşısında, duygu ve düşünce dünyalarımızda yeni bir sahtelik daha inşa edilmektedir. Bu yeni sahtelik, sahiciliği yeniden reddetmektedir. Bu yeni sahteciliği şöyle ifade edebiliriz: Kürt sorunu, Alevi problemi ve Ergenekon korsan devleti vardır, ancak bu sorunlar bizden değil, bizim dışımızdan kaynaklanmaktadır, yani dışarıdan sahte bir şekilde icat edilmişlerdir. Toplumsal sorunlarımızın bizzat kendimizden kaynaklanmadığını söylemek, hala sahici duygulara, düşüncelere ve davranışlara sahip olmadığımızı, sahte dünyamızda direttiğimizi göstermektedir.

Alevilik problemi ve Kürt sorunu konusunda bugünlerde çalıştaylar yapılmakta, değişik açılım girişimlerinin hazırlıklarından söz edilmektedir. Ancak Alevilik ve Kürt problemleri konusunda, şimdiye kadar çok şey söylenmesine rağmen, en önemli şeyin söylenmediği görülmektedir. Kürt ve Alevi sorunlarının bizden kaynaklandığı, şimdiye kadar açık bir şekilde ifade edilmemiştir. Sahici bir şekilde Kürt ve Alevi sorununun konuşulması için, bunun sahici bir şekilde ifade edilmesi gerekmektedir.

Kürt ve Alevi sorunlarının bizden kaynaklanan sahici sorunlar olduğunun farkına varılmaması ve bunun ifade edilmemesi, bu sorunlarla yüzeysel bir şekilde ilgilenilmesine neden olmaktadır.Hayat pahalılığının ve işsizliğin olduğu bir ülkede Alevilik ve Kürt sorunu gibi işlerle mi uğraşılır şeklinde konuşan sokakta birçok insan vardır. Başka bir ifade ile sokaktaki insan Kürt sorununu ya da Alevilik problemini sahici sorunlar olarak görmemektedir. Bu sorunların sahici olarak görülmemesi, toplumda ırkçılığın ve şovenizmin kolayca etkili olmasına neden olmaktadır. Resmi ideoloji, duygu ve düşünce dünyamızı milliyetçilik ve fanatizme çok uygun bir alan haline getirdiğini unutmamamız lazımdır. Sahici sorunlar karşısında derinlikli düşünme ve kalıcı perspektifler geliştirmek için çaba harcamanın zorluğuna girişmek yerine, milliyetçiliğe ve şovenizme gönüllü ve kolay bir şekilde sapışımızın arkasında resmi ideolojinin derin etkisi vardır.

Kürt sorunu ve Alevi probleminin tartışıldığı bu önemli günlerde bazen empati kelimesinden söz edilmektedir. Yani kendimizi Kürtlerin ve Alevilerin yerine koyarak onların sorunlarını ve acılarını anlamak için empati kavramı kullanılmaktadır. Kürt sorunu ve Alevi problemi gibi sahici sorunlar karşısında, empati önemlidir, ama yeterli değildir. Empatinin bir adım ötesi sempatidir. Bizim bugünlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey sempati yeteneğimizi geliştirmektedir. Sempati yeteneğiyle ifade etmek istediğim şey, Kürtler ve Aleviler gibi sahici problemleri olan insanları önemseme ve değer verme, onların bizim için önemli olduğunu hissetme, onların özgür ve hak sahibi insanlar olarak huzurlu yaşayabilmesi için sorunlarına ilgisiz kalmak yerine sorumluluk duyma ve kendisini bir şeyler yapma arzusu içinde olmayı ifade etmektedir. Sempati, duygularımızın ve düşüncelerimizin sahicileşmesini gerektirmektedir.

Yıllardır yapılan devlet müdahaleleri, Alevilik ve Kürt sorunu şeklinde sahici problemler yaratmakla kalmamış, aynı zamanda sempati yeteneği gelişmiş sahici bir toplumsal hayatı da yok etmiştir. Devlet, bugün Kürt sorunu ve Alevilik konularında bir muhatap bulmadığını söylemektedir. Başka bir ifade ile devlet, toplumun kendisine muhatap olma yeteneğine sahip olmadığını söyleyerek faturayı topluma çıkarmaktadır. Ancak toplumun muhatap olmaktan çıkarılması ve güçsüzleştirilmesi, yıllardır uygulanan resmi politikanın amacıydı. Toplumun güçsüzleştirilmesi ve muhatap olmayacak şekilde aciz hale getirilmesi gerçekleşmesine rağmen, devlet tek başına Kürt sorunu ve Alevi problemlerini çözememekte, toplumun yardımına yani kendisine muhatap olmasına ihtiyaç duymaktadır. Devletin karşısına sahici sorunlarının sahici çözümlerini isteyen güçlü muhataplar olarak çıkabilmek için bütün toplumda güçlü bir sempati yeteneğinin geliştirilmesi lazımdır, çünkü sempati bizi sahici insan yapmaktadır. Sahici sorunların, ancak sahici insanlar eliyle çözülebileceği unutulmamalıdır.

Yeni Şafak, 07.08.2009
 

Kürt probleminin çözümü üzerine bazı notlar

0

Diyelim ki Türk’sünüz ve hayali bir ülkede, adı mesela Kürdiye olan bir siyasî ünitede yaşıyorsunuz. Bu ülkede nüfusun çoğunluğu Kürt ve hatırı sayılır bir Türk nüfusu var. Resmî dil Kürtçe.

Eğitim dili anaokulundan mezara Kürtçe. Çocuğunuza anadili olan Türkçede eğitim aldırarak dilinizi yaşatma ve nesilden nesile yazılı kültür olarak aktarma imkânınız yok. Devlet bunu ne kendisi yapıyor ne de siz Türk asıllı vatandaşlarının yapmasına izin veriyor. Çocuğunuza Türk büyüklerinin ve atalarınızın ismini veremiyorsunuz. Devlet sık sık açık ve örtülü, doğrudan veya dolaylı, “vatandaş Kürtçe konuş” kampanyaları yürütüyor. Her Türk, Kürtçe öğrenmek zorunda fakat Kürtlerin üç beş kelimelik dahi Türkçe bilgisi yok. Türklerin yüzyıllardır yaşadığı yerlerin adı değiştirilmiş. Köyler, kasabalar ve şehirlerin, dağların ve ovaların, derelerin ve vadilerin adları. Türk tarihinden neredeyse bir iz bırakılmamış.

Resmî zevat ve Kürt milliyetçileri devamlı kardeşlik nutukları atıyorlar, kardeş olduğumuzdan ve vatan için beraber savaştığımızdan, bölücülük yapmamamız gerektiğinden bahsediyorlar. Okullarda çocuklarınıza Kürtlüğü yücelten ve varlıklarını Kürtlüğe armağan etmelerini isteyen antlar içiliyor. Neler hissederdiniz? Mutlu mu yoksa mutsuz mu olurdunuz? Birinci sınıf vatandaş mı yoksa ikinci sınıf vatandaş mı olduğunuzu düşünürdünüz?

Toplumsal problemlere bakışta ufkumu açan ve sık sık kullandığım bir yol, büyük ahlak filozofu Adam Smith’in “sempati ilkesi”ne başvurmaktır. Smith der ki, birine reva görülen muamelenin doğru mu yanlış mı, iyi mi kötü mü olduğunu anlamanız için o muameleyi bizzat tecrübe etmeniz gerekmez. Kendinizi o muameleye tabi tutulan kimsenin yerine koyarak söz konusu muameleyi onaylayıp onaylamadığınızı vicdanınıza sormanız kâfidir. Muamele sizi mutlu edecekse iyidir, etmeyecekse kötüdür. O zaman size hoş gelmeyen muamelenin başkalarına yapılması da hoş olmayacaktır. Bu muamelenin ahlaken kınanması ve toplum hayatından dışlanması gerekecektir.

Etnik kökeni Türk bir T.C. vatandaşı olarak yukarıda tasvir ettiğim hayali ülkede yaşama fikri tüylerimi diken diken ediyor. Böyle bir ülkede asla mutlu olamazdım. Sistemin beni rahatsız eden ve bariz haksızlık teşkil ettiğine inandığım özelliklerini değiştirmek için elimden geleni yapardım. En azından devamlı itiraz eder ve mutsuzluğumu ilan ederdim. Hiç şüphesiz, her Türk kökenli benim gibi hisseder ve düşünürdü. İşte bu bakış Kürt problemine bakışımız olursa, meseleyi daha iyi anlar ve sonradan uydurulmuş siyasî kavramların, efsanelerin, tabuların esiri olmak yerine temel insanî değerler açısından bu vahim meseleyi ele alabiliriz.

Smith’çi bakış, Kürt probleminin çözümünde izlenecek ana çizginin ne olması icap ettiğini bize göstermektedir. Bir benzetmeyle, çözüm arayışlarında arabayı atların önüne değil atları arabanın önüne koşmayı telkin etmektedir. Burada atlar insanlık değerleridir �insan haklarına saygı, tarafların eşit ahlakî değeri, eşit söz hakkı, önyargısız müzakere vs.- araba ise siyasî sistemin niteliği ve esaslarıdır. Arabayı esas aldığımız sürece bir çözüme ulaşmak imkânsızdır, çünkü ne kadar iddialı formüller geliştirirsek geliştirelim, atlarla arabanın yerini değiştirmeyiz. Bu, hayatın gerçekliklerine terstir.

Problemin çözümünün çok önemli ve acil olduğunun altını tekrar tekrar çizmek gerekir. Kürt sorunu bu ülkenin an ağır sorunudur. Ondan daha acil bir sorunumuz yoktur. Bu sorunun insanlarımıza maliyeti saymakla bitirilemeyecek kadar çoktur. En vahimi elbette can kaybıdır. Bu mesele yüzünden on binler ölmüştür. Artık bir tek kişi dahi hayatını kaybetmemelidir. Yüz milyarlarca dolar çöpe gitmiştir. Problemin ahlakî, psikolojik, kültürel maliyetleri de çok yüksektir ve ne yazık ki büyük ihtimalle bu maliyet kalemlerinin tam bir dökümü asla çıkarılamayacaktır. Türkiye demokrasisi de Kürt probleminin mağdurları arasındadır. Birçok demokratın şikâyetçi olduğu bürokratik askerî vesayetin en büyük payandası Kürt sorunudur. Uzun lafın kısası, Kürt problemi hakikaten toplumumuza maliyeti anormal derecede yüksek ve problem olarak sürdürülmesi mümkün olmayan, başka bir deyişle sürdürülemez bir sorundur. Acilen çözülmelidir.

Bu çerçevede son gelişmeleri memnuniyetle karşılamak ve atlarla arabaları doğru yere koyma çabalarına bir başlangıç yapma teşebbüsü olarak görmek istiyorum. Tabii henüz yolun başındayız ama problemin çözüm zemini olacak iyi niyet ve siyasî-toplumsal irade her zamankinden daha kuvvetli görünüyor. Nitekim, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın açıklamaları tarz ve üslup olarak gayet memnuniyet vericiydi. İçerikle ilgili fazla bir şey yoktu ama yöntemin ana hatlarını vurgulamak bakımından anlamlıydı. Açık olmak, konuşmak, herkesten katkı beklemek ve herkesin sorumluluk almasını istemek doğru yaklaşımın parçalarıdır. Buna rağmen hükümet kanadından daha atik ve cevval olmasını beklemek, bu sorundan bıkmış usanmış vatandaşlar olarak hakkımızdır. Hükümet klasik engellere takılıp kalmamalıdır. Bu ilan edilmemiş savaşta bir galip bir mağlup olması gerekmemektedir. Kürt tarafı da Türk tarafı da “şerefli” bir çözüme sahip olmalıdır. Muhatap meselesi de abartılmamalıdır. Bir kere DTP’nin muhatap alınmaması diye bir şey söz konusu olamaz. Bana göre ana muhatap DTP’dir. Bu partiyi, “PKK’yı kına, terörist olduğunu ilan et” diye tazyik altına almanın da yararı yoktur. Bunu yapsa ne değişecektir? Nasıl ki Türk tarafında TSK’nın geri çekilmesi ve siyasîlerin inisiyatifi ele alması gerekiyorsa Kürt tarafında da siyasî muhatapların teşvik edilmesi gerekir. Bunu yapmak da Türk siyasetçilere düşer. PKK, DTP’ye kınama baskısı yapma yoluyla değil, DTP’yi muhatap alıp siyaseti önemseme yoluyla geri plana itilebilir. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti’nin birçok adımı atmak için muhataba ihtiyacı yoktur, tabii eğer Kürt vatandaşlarımız bu devletin statüsü ilan edilmemiş rehineleri değilse. İnsan haklarıyla ilgili adımlarda muhatap, adlarını tek tek bilmemiz gerekmeyen Kürt vatandaşlarımızdır. Anadilde eğitim, istediği ismi çocuğuna verebilme, yer isimlerinin iadesi gibi konularda kimseyle müzakereye, pazarlığa, muhatap aramaya ihtiyaç yoktur. Sadece, yapılması gerekenler yapılmalıdır.

Ancak, bu problem sadece AKP’nin değil bütün ülkenin problemidir. Sorumluluk sadece AKP hükümetinin üstüne yıkılamaz. Muhalefet de elini taşın altına koymak zorundadır. Bu çerçevede özellikle MHP’ye büyük görev düşmektedir. Birçok konuda geleneksel aşırılıklarından partisini uzak tutan MHP lideri Bahçeli, burada da soğukkanlı ve yapıcı olmalıdır. En azından üslubuna dikkat etmeli ve incitici olmamaya çalışmalıdır. Polis Akademisi’nin düzenlediği toplantıya katılan aydınlarla ilgili sözleri MHP’ye de Bahçeli’ye de hiç yakışmamıştır. Bahçeli isterse bu problemin çözümünün öncüsü bile olabilir. Ve ona da bu yakışır.

CHP de daha yapıcı olmalıdır. On sene önce kendisinin yapılmasını istediği veya yapmayı vaat ettiği şeyleri bugün sırf AKP gerçekleştirecek diye reddetmemelidir. CHP de bu ülkenin önemli yapı taşlarındandır. Onun katılacağı bir çözüm çok daha hızlı ve sağlıklı olacaktır. Deniz Baykal’da bir insan ve aydın olarak çözümün önemli bir parçası olma kapasitesi vardır. Kürt problemini kazan-kazan yöntemiyle çözebiliriz. Herkesin kazandığı hiç kimsenin kaybetmediği bir çözüme sanıldığından çok daha kolay ulaşabiliriz. Yeter ki toplumun her kesiminde bu doğrultuda bir irade oluşsun. Şimdi buna her zamankinden daha yakın görünüyoruz. Ha gayret…

Zaman, 07.08.2009

 

MHP dağa kimle çıkacak?

0

Son yıllarda Ergenekon tarzı yapılanmaların tüm manipülasyon girişimlerine rağmen ülkücüleri sokağa salmayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, birçok kesimin takdirini kazanmıştı.
Ama bazılarının da düşmanlığını… Mesela, Ergenekoncuların, siyaseti sokağa taşırmak yerine ‘yasallık’ zemininde tutmaya gayret eden Bahçeli’nin makamına, halkı isyana kışkırtan açıklamalarla gündeme gelen bir başka kişiyi yakıştırdığı biliniyor.

Başaramadılar. Bahçeli de MHP’yi ‘makul milliyetçiler’in partisi yapma çalışmalarına devam etti.

Son yerel seçimlerde gücünü koruduğunu ve hatta artırdığını gösterdi. CHP’nin muhalefette kalmaya mahkûm politikaları karşısında ‘makul milliyetçilerin AK Parti için alternatifi’ rolünü oynuyordu. Bu, yerinde bir stratejiydi kuşkusuz.

Ama son günlerde MHP ve Genel Başkanı’na bir şeyler oluyor. Tabanını Ergenekonculardan koruyan, sokağa vermeyen Devlet Bahçeli, hükümetin Kürt açılımına karşılık olarak ‘dağa çıkmaktan’, ‘gerekirse dağda elli yıl kalmaktan’ söz ediyor. Bu, sadece kasım ayında yapılacak olan MHP kongresi öncesi ‘taktik’ bir sertleşme olabilir mi? Belki.

Belki de daha orta vadeli bir strateji söz konusu: Çözüm sürecinde toplumun bazı kesimlerinde ortaya çıkabilecek tepkileri parti hanesine yazmaya çalışıyor olabilir MHP Genel Başkanı. Bu, siyaseten meşrudur, ama bir o kadar da yanlış. Kürt sorununun çözüm sürecinde sokağa yönelmekle kalmayıp dağa çıkmaktan söz eden bir MHP artık ‘milliyetçi merkezin’ partisi olma iddiasını ve imkânını kaybeder. Aksine hızla, ‘marjinal milliyetçiler’in partisine dönüşür, ‘makul milliyetçiler’in desteğini kaybeder. Böylesi bir hareket ulusalcılar kadar marjinalliğe sürükleneceği gibi, derin yapıların manipülasyonlarına da açık hale gelir. ‘İç savaş’a hazırlandığı intibaı veren bir partinin artık ne kadar ‘siyaset’ yapacağı zaten tartışılır.

Böyle bir noktadan sonra MHP tek başına da hareket edemez. Bir kısmı Ergenekon sanığı ‘Kuvvacı/millici’ güç odaklarıyla işbirliği kaçınılmaz olur. Devlet içindeki çözüm karşıtı ‘derin lobi’ MHP’nin bu saatten sonra ‘doğal müttefiki’dir. Genel Başkan’ın konuşmasına bakan MHP tabanının artık ‘derin’ yapılardan kendini kurtarması çok zor.

Kısaca, Bahçeli’nin bu ifadesi Ergenekon tarzı yapıların MHP içinde cirit atmasıyla sonuçlanacak, dışarıda kalan elemanlar partiyi ‘derin yapıların’ kitlesel zemine kavuşması için kullanma fırsatı bulacaklar.

Bahçeli şimdiye dek tabanından ve teşkilatından uzak tuttuğu ‘derin yapılar’ı son konuşmalarıyla partiye adeta davet etmiştir. Bu saatten sonra da bu yapıların taban üzerinde çalışmalarını ve etkilerini sınırlandırmak son derece zor olacaktır. Bu durum, Bahçeli’nin orta vadede genel başkanlığı muhafazası için ya daha da sertleşmesini getirecek veya daha geç olmadan söylemini ve tavrını gözden geçirmesi gerekecektir.

Kürt meselesi, ne AK Parti’nin ne de DTP’nin meselesidir; Türkiye meselesidir. Türkiye partisi olma iddiası taşıyan bir partinin bu konunun çözümünde bir katkısının olması beklenir.

Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığı ortada. Ülke kaynaklarını, insanlarını, gücünü kaybediyor. MHP buna duyarsız kalabilir mi? Kürt sorununu çözen bir Türkiye’nin bölgede ve uluslararası sistemde çok daha güçlü ve etkin olacağı kuşkusuz. MHP bunu istemez mi? Kanın durmasını, terörün bitmesini, çocuğunu askere gönderen annelerin kaygılarının sona ermesini istemez mi MHP?

MHP karar vermek zorunda; ya çözümün bir parçası olacak, ya da sorunun. Türkiye’nin sorunlarından beslenerek siyaset yapmak, dolayısıyla ‘çözümsüzlük lobisi’yle müttefik olmak yerine daha pozitif bir siyaset tarzı mümkün MHP için.

1970’lerin ‘hırçın’ MHP’sine dönmek doğru değil. MHP bir siyasî parti, siyasetin zemini ise ne sokak ne dağ. Bunu en çok MHP liderinin bilmesi beklenir. Sokaktaki veya dağdaki bir MHP’nin hem kendisi kaybeder, hem Türkiye. MHP tabanını Ergenekoncuların kucağına itmek tarihî bir vebaldir.

Zaman, 07.08.2009

Ayn Rand Röportajı: Zorunlu Askerlik Köleliktir

Bu ‘söyleşi’nin hikayesi

Ayn Rand’ın Capitalism: The Unknown Ideal (Türkçesi: Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal, Plato Yayınları, İstanbul, 2004) adlı kitabını okurken, zorunlu askerlikle ilgili fikirleri ilgimi çekmişti. Son derece sağlam ve tutarlı bir mantığa dayalı bu güçlü fikirleri okuyucuyla bir şekilde buluşturmam gerekiyordu.

Önce ‘Ayn Rand’ın Perspektifinden Zorunlu Askerlik’ konulu bir makale düşündüm; ama böyle bir çalışma, bazı ifadelerin özetlenmesi, dolayısıyla akıcılığının ve çarpıcılığının kaybolması anlamına gelecekti. Üstelik sıkıcı bir çağrışımı olan makale formunun okumayı özendirmeyeceği de açıktı.

Bu riskini göze almak yerine, yazarın ifadelerine hiç müdahale etmeden, araya sorular ekleyerek, bazen de yazarın kendi kendi kendisine sorduğu soruları kullanarak, daha kolay okunabilir bir metin ortaya çıkarmayı tercih ettim.

Bu ‘söyleşi’deki sorular ve köşeli parantez içindeki okumayı kolaylaştırma amaçlı ifadeler dışındaki bütün metin, Ayn Rand’ın yukarıdaki eserinin ‘Konsensüsün Enkazı’ başlıklı bölümünden alınmıştır.

Ayn Rand’la zorunlu askerlik üstüne:

Bedelli çıkacak mı, askerlik süresi kısalacak mı, vicdani retçilerin hakları ne zaman tanınacak gibi sorular gündemdeki yerini koruyor. Aslında bütün bu tartışmalar, Türkiye’de askerliğin hala zorunlu olması sorununun ürünü olarak ortaya çıkıyor. Oysa insan haklarına dayalı demokratik rejimlerin çoğu, zorunlu askerliğe son vererek bu sorunu yıllar öncesinden çözmeyi başarmış. Ama biz hala zorunlu askerlik uygulamasının sakıncalarını gereği gibi tartışamıyoruz ve zorunlu askerlik karşıtı argümanlardan da yeterince haberdar değiliz.

İşte bu yüzden, zamanda bir yolculuk yaparak, geçen yüzyıla gittik ve Ayn Rand ile sizler için bu konuda bir söyleşi yaptık. Ünlü düşünür, Boston’da Ford Hall Forum’da bir konferans için bulunuyordu. Tarih 18 Nisan 1965’ti.

AYN RAND KİMDİR?

Geniş anlamda liberal gelenek içinde yer alan, kendisine özgü ‘objektivist’ felsefesiyle tanınan Amerikalı bireyci düşünür ve yazar. 1905’te doğdu. Ekim Devrimi sonrası ABD’ye göç etti ve orada kolektivist sistemleri bireyci perspektiften şiddetle eleştiren eserler kaleme aldı.

Kendi içinde tutarlı bir mantık temeli üzerine oturttuğu fikirleri, keskin dili ve romanlarıyla tanındı. Rasyonalizme aşırı vurgusu, Amerikan sağının itici bazı siyasi unsurları ve fikirleriyle yakınlığı ve geçimsiz kişiliğiyle liberal-liberteryen aile içinden de çok eleştiri aldı. Ama seveni de sevmeyeni de onu okudu ve fikirleriyle ilgilendi.

Ayn Rand, 1982’de bu dünyadan ayrıldığında, geride ciddiye alınması gereken entelektüel bir miras ve çok sayıda takipçi bıraktı.

* * *

Zorunlu askerlik köleleştirmedir, diyorsunuz. Askerliğin mecburi olmasına neden karşısınız?

Çünkü bireysel hakların devletçi ihlalleri içinde, zorunlu askerlik en kötüsüdür. O, hakların ortadan kaldırılmasıdır.

•‘Hakların ortadan kaldırılmasıdır’ derken neyi kastediyorsunuz?

Zorunlu askerlik, insanın hayatının devlete ait olduğu ve devletin, bireyden hayatını savaş alanında feda etmesini talep edebileceği şeklindeki devletçi ilkeye dayanmaktadır. Bir kere bu ilke kabul edildiğinde, gerisi sadece bir zaman meselesidir.

Biraz daha açık söyleyecek olursanız?…

[Söyleyeyim.] Eğer devlet, kişiyi anlamadığı veya onaylamadığı bir savaşta ‘şehit’ olmaya gönderebiliyorsa ve bunun için onun rızasına ihtiyaç duymuyorsa, bu durumda prensipte bu devlette tüm haklar ortadan kaldırılmıştır.

Hak devletin lütfu değil

İyi de hak varsa ödev de yok mu? Zorunlu askerliği haklı göstermek isteyenler, sık sık ‘hakların yükümlülükleri mecbur kıldığı’nı söylüyorlar.

Kime karşı yükümlülükler? Bu, hakların devletin bir lütfu olduğu anlamına gelir. Mantıken, bu fikir bir çelişkidir: tek gerçek fonksiyonu bireyin haklarını korumak olan devlet, bu koruma karşılığında bireyin hayatı üzerinde hak iddia edemez.

Anladım. ‘hakları devlet vermez ki, geri de alsın’ diyorsunuz. O halde geriye profesyonel veya gönüllü ordu seçeneği kalıyor. Öyle mi?

[Evet.] Gönüllü bir ordu, özgür bir ülkeyi savunmanın tek doğru, tek ahlaki ve tek pratik yoludur.

Eğer ülkesine saldırılırsa, bir kişi gönüllü olmalı mıdır?

Eğer kendi haklarına ve özgürlüğüne değer veriyorsa evet. Özgür, hatta yarı özgür bir ülke, yabancı bir saldırı karşısında asla gönüllü eksikliği duymamıştır. Pek çok askeri otorite, gönüllü bir ordunun, yani ne amaçla ve ne uğruna savaştığını bilen bir ordunun, en iyi, en başarılı ordu olduğunu ve zorla askere alınan bir ordunun ise en az başarılı ordu olduğunu ifade etmişlerdir.

Ya gönüllü asker yoksa

İyi de ya gönüllü bulunmazsa? Ya o ülkenin halkı, vatanlarını savunmak için kılını kıpırdatmazsa?

Böyle olsa bile, bu durum ülkenin geri kalanına ülkenin gençlerinin hayatı üzerinde bir hak sağlamaz. Öte yandan, gönüllü bulunmayışı da iki sebepten ortaya çıkar: Birincisi, o ülkede yolsuzluğa bulaşmış, otoriter bir yönetim varsa, bu ülkenin vatandaşları onu savunmak için gönüllü olmayacaktır. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı’nda Çarlık Rusya [ordusun]daki müthiş bozguna bakın.

Siz böyle söyleyince aklıma geldi. Ömrünüz vefa etmediği için göremediniz ama, sizden sonra devletiniz Irak’a saldırdığında da diktatörlükten bunalan halkın şiddetli bir direniş ortaya koymadığı söylendi. Her neyse, peki ya ikincisi?

İkincisi, eğer o ülkenin yönetimi, savunma amacı dışında, vatandaşlarının ne kabul ettiği ve ne de anladığı bir amaçla savaşa girişirse, çok fazla gönüllü bulamayacaktır.

Kamu hizmeti de olmaz

Zorunlu askerliği tamamen kaldırmadan, askerlik yapmak istemeyen bireylerin askerlik süresi kadar başka bir kamu hizmeti görmesinin bir çözüm olabileceğini düşünenler var. Ama bildiğim kadarıyla siz buna da sıcak bakmıyorsunuz?

[Elbette bakmıyorum. Zorunlu askerliğin biraz önce ifade ettiğim ahlaki ve hukuki sakıncalarını bir yana bırakalım. Pratik olarak bunun insan kaynaklarının israfı anlamına geldiğini görmüyor musunuz? Düşünün,] pirinç yetiştirmek veya çukur açmak ABD’ye hizmet oluyor, ama kişinin kendisini üretken bir kariyer için hazırlaması olmuyor. Güneydeki orman köylülerimizi veya şehir gecekondularımızdaki okur-yazar olmayanları eğitmemiz ABD’ye hizmet oluyor, ama üniversiteye gitmek olmuyor. Zeka özürlü çocuklara sepet dokumayı öğretmek Birleşik Devletlere hizmet oluyor, ama doktora yapmak olmuyor. [Saçma değil mi?]

Türkiye’nin durumu ‘özel’

Siz Türkiye’yi bilmezsiniz. Bizim ‘kendimize özgü’ koşullarımız var. Devlet büyüklerimiz bizim çok kritik bir bölgede olduğumuzu ve büyük bir orduya ihtiyacımız olduğunu söylüyorlar. Siz onlardan iyi mi bileceksiniz?

Büyük, hantal ordular dönemi geçmişte kaldı. Günümüz savaşı bir teknoloji savaşıdır, pasif, düşünmeyen, şaşkın insanlar sürüsü değil, yüksek derecede eğitimli, bilimsel personel gerektirir. Kas gücü değil beyin, körü körüne itaat değil zeka gerektirir. İnsanlara ölmeleri emredilebilir, fakat düşünmeleri emredilemez. Silahlı kuvvetlerimizin Donanma ve Hava Kuvvetleri gibi daha teknolojik branşlarının zorla askere alınmış personel taşımadığına ve gönüllülerden oluştuğuna dikkat edin. Yani [zorunlu askerliğin mevcut olduğu ülkelerde bile], silahlı kuvvetlerin en az etkili ve bugünün şartlarında en az gerekli kısmı olan piyade için geçerlidir. Durum böyleyse, zorunlu askerliği savunan ve destekleyenlerin düşündüğü asıl şey ulusal savunma mıdır?

Yani zorunlu askerliği savunanların asıl dertleri ülke savunması değil mi?

Burada söz konusu olan soru ülke savunması değildir; zorunlu askerliğin destekleyicilerinin asıl ilgilendiği şey de bu değildir. Zorunlu askerliği savunanlardan bazıları rutin, geleneksel fikirler ve korkularla yönlendiriliyor olabilirler; fakat ulusal düzeyde daha derin bir dürtü söz konusudur.

Amaç ‘savunma’ değil

Açık konuşun Sayın Rand. Nasılsa Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değilsiniz ve nasılsa hali hazırda hayatta değilsiniz. Dolayısıyla çekinmenize gerek yok. ‘Daha derin’ derken neyi kastediyorsunuz? Zorunlu askerliğin ülke savunmasından başka ve daha derin hangi anlamı olabilir?

[Şöyle izah edeyim:] Yaklaşık on beş yaşından yirmi beş yaşa kadar olan yıllar bir insanın hayatındaki kritik şekillendirici yıllardır. Bu zaman, insanın dünya, diğer insanlar ve içinde yaşadığı toplum ile ilgili izlenimlerini teyit ettiği, kişinin bilinçli kanaatler edindiği, ahlaki değerlerini tanımladığı, tercihlerini seçtiği ve şevk kazanarak veya kaybederek geleceğini planladığı zamandır. Bu yıllar insanı yaşama hazırlayan yıllardır. [Zorunlu askerliğin olduğu ülkelerde] insanın, hiçbir şeyi planlayamayacağını, hiçbir şeye güvenemeyeceğini, seçeceği herhangi bir yolun her an anlaşılmayan bir güç tarafından engellenebileceğini, bilme dehşeti içinde geçirmeye zorladığı yıllar da bu yıllardır. Bu tip bir baskı, konuyu anlıyorsa, genç bir insanın psikolojisi için mahvedicidir, konuyu anlamazsa bu daha da kötüdür.

Peki neden bazı devletler bu ‘mahvedici’ süreci yaşatıyorlar kendi vatandaşlarına? Asıl amaç ülke savunması değilse, askeri amaçlar değilse, profesyonel ordu daha etkili ve başarılı ise, zorunlu askerliğin temel nedeni ne?

Zorunlu askerlik, askeri amaçlardan dolayı gerekli değildir, bu ülkenin korunması için gerekli değildir, fakat devletçiler zorunlu askerliğin kendilerine sağladığı gücü bırakmamanın, hepsinden de öte kişinin hayatının devlete ait olduğu prensibinden vazgeçmemenin mücadelesi veriyorlar. Asıl mesele ve tek mesele budur.

Yani zorunlu askerlik, tam kişiliğinin şekilleneceği ve hayatını kuracağı dönemde bireyi belirsizliğe mahkum etmek, sonra onun kişiliğini ezmek ve devletçi tahakkümü sürekli kılmak için kullanılıyor demek istiyorsunuz. Peki bizim gibi askerliğin zorunlu olduğu ülkelerde, bu uygulamaya hangi temelde karşı çıkmamızı öneririniz?

Zorunlu askerliğin kaldırılmasının başarılmasının, insanın kendi yaşamı üzerinde hakkı olduğu prensibini savunmak dışında hiçbir yolu yoktur. Tam ve tutarlı bir ahlaki-siyasi ideoloji olmaksızın bu hakkı savunmanın yolu yoktur.

•Peki ‘laiklik’ ne olacak? ‘Cumhuriyetin kazanımları’ tehlikeye mi girsin istiyorsunuz?

[Ne alakası var? Sorunuzu anlamadım?]

•Boşverin. Bizim ülkede ne zaman kayda değer bir reform önerisi gündeme gelse bunları söyleyeceklerini bildiğim için kendi kendime söyleniyordum. Teşekkürler…

RÖPORTAJ: Doç. Dr. Berat Özipek,
STAR – Açık Görüş

Krize Piyasa Ekonomisi İçinden Bakışlar

0

Kapitalizm Çöküyor mu?

Özellikle ABD ve İngiltere‘yi etkileyen ve yavaş yavaş bu ülkelerden dünyaya sirayet etme istidadı gösteren finansal piyasalar ve finansal kuruluşlar krizi kapitalizm adını verdikleri bir canavardan nefret eden çevrelere seslerini yeniden yükseltme fırsatı verdi.

Sağcı ve solcu piyasa ekonomisi karşıtları şimdi piyasa ekonomisi ile özdeşleştirdikleri kapitalizmin nihayet çökmekte olduğunu sevinçle ilan ediyorlar. Peşinden, krizi çözmek için devlet(ler)in müdahale etmesine yönelik kuvvetli talepler geliyor. Acaba bu krizlerin sebebi gerçekten serbest piyasalar ve serbest ekonomi modeli mi? Kapitalizm hakikaten ölüyor mu? Devletler bu krizleri çözebilir mi? Bu krizler kapitalizmin yerine yeni ve daha başarılı bir modeli ikame etmenin yolunu açabilir mi?

Önce bir kavramsal netleştirme yapalım. Kapitalizm hem piyasa ekonomisi taraftarlarınca hem de piyasa ekonomisi karşıtlarınca kullanılan bir kavram olmakla beraber bu iki kesim kavrama farklı anlamlar yüklüyor. Piyasacılar özel mülkiyete dayalı rekabetçi serbest piyasa ekonomisine kapitalizm derken, diğerleri sermaye grupları ile iç içe geçmiş siyasi otoritenin kontrol ve güdümündeki ekonomik yapılanmaya kapitalizm adını veriyor. Aynı kavramın birbirinden hayli farklı iki anlama gelmesi elbette anlam karışıklığı ve tartışmalarda kavramsal zorluklar yaratıyor. Bu yüzden, sağlıklı tahlil yapabilmek için, kapitalizmin ana hatları itibarıyla iki türünün olduğunu söylemek gerekir. İlki serbest piyasacı kapitalizm, ikincisi ise crony kapitalizm de dediğimiz devlet kapitalizmidir.

Anglo-saxson dünyasında yaşanan kriz piyasa ekonomisiyle aynı anlamda kapitalizmin krizi olmaktan ziyade devletçi kapitalizmin bir krizidir. Krizin bir anlamda Keynesçi kapitalizmin krizi olduğunu da söyleyebiliriz. Bu kapitalizmde devlet çeşitli araçları -özellikle para ve finans araçlarını- kullanarak ekonominin patronu ve yönlendiricisi rollerine soyunur. İşin tuhafı krizlerin devletin bu rolü yüzünden çıkmasına rağmen her krizde batık şirketlerin (rasyonel ve asalak şekilde) ve sağlam ekonomi bilgisinden mahrum bireylerin (adeta ayaklarına kurşun sıkarak, yani daha fazla vergi ödemeyi zımnen kabullenerek) problemin kaynağını, yani devleti çözüm olmaya çağırmasıdır. Bu talep ve bekleyiş, devletin buna gerçekten muktedir olmasının değil, muktedir olduğuna inanılmasının ve bu inancı besleyen yaygın ve baskın bir ekonomi ve siyaset kültürünün eseridir.

Krizin Mahiyeti ve Sebepleri

ABD‘de birçok mali kuruluş taahhüt ettiği mali yükümlülüklerin altından kalkamamakta veya daha güçlü finansal kuruluşlara satın alma veya birleşme yoluyla eklemlenme veya devlet tarafından kurtarılma peşinde koşmaktadır. İlk olarak mortgage piyasaları denen ipotekli ev kredisi sektöründe işaret veren kriz yavaş fakat emin adımlarla diğer mali kuruluşlara ve bu arada bankalara doğru genişlemektedir.

ABD‘deki bu finansal krizin ana sorumlusu “başıboş„ piyasalar, şirketlerin doymak bilmez kâr arzusu veya kapitalizmin kaçınılmaz devrevi kriz yaşama özelliğine sahip olması değildir. Kısaca ve basitçe Amerikan devletinin ekonomi politikalarıdır. ABD yıllardan beridir problem olmaz düşüncesiyle bütçe açığı vermekteydi. Dış politikasındaki saldırganlık, dünyanın jandarması rolüne soyunmanın getirdiği yüksek askerî harcamalar devletin aşırı harcama yapmasına ve dolayısıyla devamlı bütçe açığı vermesine sebep olmakta ve devlet vergileme ve açık finansman yoluyla bu açığı çevirmeyi becerebileceğini düşünmekteydi. Ayrıca, bu ülkede, Keynesyen bir bakışla ekonominin dönmesi hep tüketicilerin devamlı ve gittikçe daha fazla harcama yapmasına bağlanmaktaydı. Bu yüzden faizler düşük tutulmakta ve krediler bollaştırılıp ucuzlatılmaktaydı. Bu müşevvikleri hisseden vatandaşlar ucuz para-bol kredi imkânlarından yararlanarak normalde karşılayabileceklerinden daha fazla harcamayı öğrendiler, zamanla bu davranış kurtulması zor bir alışkanlık niteliğini kazandı ve neredeyse herkes bunu sürdürebilmek için kredi kuruluşlarına borçlandı. Böylece her Amerikalı sırtında bir borç yüküyle gezer hâle geldi.

ABD hükümetleri ekonomik hayatın kanunlarına tabi olmak yerine kredi kuruluşlarına garantiler verdiler. Böyle olunca bu kuruluşlar hem suni şekilde büyüdüler hem de gerek müşterileri gerekse kendileri rasyonel ve hesaplı iktisadi davranıştan uzaklaştı. Ev sektöründe ve tüketimde balon şişmeler oldu. ABD devletinin bu ekonomik politikaları ülkede sermaye tahsis sürecinin müşevviklerini çarpıttı ve sonunda reel ekonomide problemler yarattı. Reel ekonomideki problemler asıl sorun ama onların tam olarak görülmesi zaman alacak. Her zaman olduğu gibi ikincil sorun daha çabuk fark edildi ve daha çok dikkat çekti. Bu, finansal piyasalardaki krizdi. Kredi kuruluşları bir süre sonra müşterilerinin yüksek risk sınırına ulaştığını görünce frene basmak zorunda kaldı, ama artık çok geçti.

Yaşananlar ABD‘nin şimdiye kadarki ekonomi politikasını ciddi biçimde gözden geçirmesi, hatalarından ders alması ve daha sağlam politikalar uygulaması gerektiğini göstermektedir. Krizi hiçbir acı yaşamadan ve hiç dönüşmeden geçiştirmenin imkânı yoktur. Devletler Tanrı değildir, bu tür krizlerin acısız çözülmesini sağlamaya güçleri yetmez. Süper devletler de buna dâhildir. Devletlerin bu tür krizlerde deva olma adına yapacakları müdahaleler hiçbir şekilde problemi çözmez. En iyi ihtimalle biraz erteler ve fakat bu sefer ileride daha şiddetli bir şekilde yeniden ortaya çıkmasına sebep olur. ABD‘de yaşanan da budur. Trilyon dolarlık müdahaleler finansal krizi ve reel ekonomideki zamanla fark edilecek asıl krizi çözmeye yetmeyecektir. ABD‘de batan mali kuruluşlara yenileri eklenecek ve diğer bazı şirketler de krizden payına düşeni alacaktır. Çözüm daha uzun zamanda ve ekonominin kendi dinamiklerinden gelecektir.

Devlet Para Tekeli Olmamalı

Aslında bu krizi, daha temel bir sorunu gündeme getirmek için bir fırsat olarak kullanmak da mümkün. Bu sorun, devletin genel olarak ekonomideki ve özel olarak para piyasalarındaki yeri ve rolüne ilişkindir. İlkini başka yazılara bırakıp ikincisine dönelim. Bilindiği üzere bugün para basma yetkisi devletlerdedir. Altın standardı da ortadan kaldırıldığı için devletler keyiflerince para basabilmektedir. Keza, merkez bankaları aracılığıyla devletler faiz hadlerini belirlemekte ve kredi piyasalarını yönetmektedir. Yaşanan problemin asıl kaynağı budur. Devletlerin para basma yetkisi ellerinden alınmalı ve piyasa aktörlerine bırakılmalıdır. Devletlerin kredi piyasalarını kontrol etmesine de izin verilmemelidir. Devletlerin para meselelerinde insanları en çok kandıran ve kazıklayan kuruluşlar olduğu unutulmamalıdır. Devletlerdeki, vatandaşları aldatmak için kullanılacak numaralar bitmez tükenmez. Mesela enflasyonist devletler evimizde baş tacı ettiğimiz hırsız daimi misafirler gibidir.

Ne var ki, maalesef, gidiş bu istikamette değildir. Tam tersine, devletlerin bu işe kurtarıcı olarak müdahale etmesi ve piyasalara para akıtması istenmektedir. Yazının başında da vurguladığım gibi bu tuhaf bir taleptir. Zehir zaten devletlerin devletçi ekonomi politikalarıdır. Bu zehrin panzehirinin ise daha fazla devlet müdahalesi olduğu sanılmaktadır. Oysa asıl sorun para piyasaları değildir. Sorun reel ekonomidedir.

Zaman, 03.10.2008

Ekonomik Devletçiliğin Yeni Krizi

ABD’de çıkan ve çok geçmeden dünyanın diğer parçalarına da sirayet etmeye başlayan finansal piyasalar krizi entelektüel hayatı hareketlendirdi. Hem ülkemizde hem diğer ülkelerde şimdi bu krizin sebepleri, anlamı ve muhtemel sonuçları üzerinde hararetli tartışmalar yapılıyor. Liberaller için çok şaşırtıcı olmayan bir şekilde, sesi daha çok ve gür çıkanlar sağcı ve solcu devletçiler. Kimi muhafazakârlardan Amerikan liberallerine (yani sosyal demokratlar ve sosyalistlere), neo-faşistlerden neo-sosyalistlere geniş bir koro hep birlikte “yaşasın kapitalizm çöktü!”, “piyasa ekonomisi battı!” naralarıyla sevinç çığlıkları atıyor. Ancak, kapitalizmin çöktüğünde hem fikir olanlar, onun yerini neyin alması gerektiği konusunda aynı uyumu gösteremiyor. “Çöken” sistemi muhafaza edip başta finans piyasalarında olmak üzere daha çok devlet kontrolü isteyenler de var, kapitalizmin yerinin acilen sosyalizm tarafından alınmasını talep edenler de.

Kriz vesilesiyle yapılan tartışmalar entelektüel hayatın devletçiliğin ağır hegemonyası altında olduğunu bir kere daha gösterdi. Bu hegemonya o kadar ağır, öylesine derin ve öylesine yaygın ki, kendilerinin bu devletçi kültürel hegemonyadan masun olduğunu zannedenler bile farkında olmadan onun kavramsal ve teorik çerçevesine teslim oluyor. Tabii, söylemeye bile gerek yok, bu hegemonya daha ziyade sosyalist renkli.

Hem eleştirenleri hem de utangaç savunucuları kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunda hemfikir. Tabiatıyla, bu, Marksist bir bakış. Üretim ilişlerinin dünyayı belirlediğine inanan bir düşünürün yanlışlığı hem teorik olarak ispatlanmış hem de hayat tarafından tescil edilmiş ama buna rağmen popülerleşerek harcı alem olmuş bir görüşü. Oysa, kapitalizmi kendisine sosyalistler tarafından verilen bu sevimsiz adına rağmen savunan yazarlar kapitalizmin bir üretim biçimi olduğunu düşünmezler. Başka izah tarzları geliştirirler. Öyle ya, kapitalizm gerçekten bir üretim biçimi olsaydı bazı kapitalist ülkelerdeki Taylorizm, Fordizm gibi adlarla anılan üretim biçimlerinin en sıkı taklitçisi olan sosyalist ülkelere ne ad vermek gerekirdi?

Kapitalizm bir iktisadi örgütlenme tarzıdır. Özünde özel mülkiyet ve serbest mübadele yatar. Kapitalizm, bireylerin ve gönüllü birey birliklerinin (firmaların) sahip oldukları ekonomik faktörleri kendi ilgi, bilgi ve amaç çerçeveleri içinde serbestçe üretim, ticaret gibi iktisadi faaliyet alanlarına sokabildikleri sistemin adıdır. Bu sistemde devletin oynayacağı rol liberal gelenekte çok tartışmalıdır. Devleti iç güvenlik, savunma ve adaletle sınırlayıp bazı bayındırlık ve kayıt işlemleri dışında ekonomik hayata asgari ölçüde müdahale etmesi şartını koşan liberaller ve klasik liberaller olduğu gibi minimal (veya gece bekçisi) devlet isteyen liberteryenler ve devlet fikrini tamamen reddeden anarko kapitalistler de önemli ve etkili eserlere imza atmaktadır.

Kapitalizmi kapitalizm adıyla savunan çok az yazar vardır. Zira, bu isim hem yanıltıcıdır hem de sosyalistlerce uydurulmuştur. Daha çok serbest piyasa ekonomisi kavramı tercih edilir. Birçok piyasacı yazar dünya tarihinin pek sınırlı bir kısmında ve çok az yerde siyasi otoritenin müdahalelerinden tamamen masun bir piyasa ekonomisi yaşandığına kanidir. Bu yazarlar dünyada cari ekonomik sistemlerin aslında melez, yani piyasa ekonomisi ve kumanda ekonomisi karışımı bir şey olduğuna inanır. Bunun ana sebebi piyasanın da devletin de tamamen yok edilemeyecek olmasıdır. Özel mülkiyeti yok etme idealine dayanan sosyalist sistemler özel mülkiyeti ve piyasayı tam olarak ortadan kaldıramadığı ve kaldıramayacağı gibi en piyasacı modeller de devletin iktisadi hayata müdahalesini sıfırlayamamıştır. Dolayısıyla, pür piyasa ekonomisi ve pür komuta ekonomisi modelleri birer ütopyadır. Ama birincisi iyi ikincisi kötü ütopyadır. Birincisine yaklaştıkça zenginlik artar, refah geniş halk kitlelerine yayılır ve özgürlük daha iyi korunur; ikincisine yaklaştıkça fakirlik artar, yaygınlaşır, toplum kastlara ayrılır ve tahakküm koyulaşır.

Piyasa hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırılamaz. O adeta dağlar, nehirler gibi, her insanın bir ailede doğması ve sosyalleşmesi gibi doğal bir olgudur. Devlet de yaygın devletçi kültür yüzünden ortadan kaldırılamayacak gibi görünmektedir. Birçok liberal yazara göre, akıl ve mantık dışı, vahşi sosyalist modeller çökmüş olmakla beraber, sosyalizm bütünüyle ölmüş değildir. O özellikle ekonomik alanda devletçiliğin değişik şekillerinde kendini göstermektedir. Kapitalizmin kalesi olduğu söylenen ülkelerde bile bir sosyalist yan vardır. Bu yan devlette somutlaşır. Devletin piyasaya her müdahalesi bir çeşit sosyalizm yolunda atılan bir adım olarak tezahür eder. Zira, bu müdahalelerle devlet piyasadaki binlerce aktörün serbest davranışları sonucu oraya çıkan şeyleri şu veya bu sebeple değiştirmeye çalışır. Kısaca, her devlet müdahalesi aynı zamanda sosyalist bir müdahaledir. Faşistlerle sosyalistler arasında bu bakımdan önemli bir fark yoktur. Zaten faşist ülkelerin çoğu milli sosyalist ekonomik programlar izlemişlerdir.

Kriz Nasıl Doğdu?

Amerikan finans piyasalarındaki kriz de aslında Amerikan ekonomisinin devletçi yani sosyalist kanadının yarattığı bir krizdir. Başka ülkelerde olduğu gibi bu ülkede de finans piyasaları, iddia edildiğinin aksine, serbest piyasa diyebileceğimiz bir model teşkil etmemekte, devlet tarafından kontrol ve manipüle edilmektedir. Parasal ve mali araçları devlet elinde tuttuğu sürece bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Bütün finansal kuruluşlar en fazlasından Amerikan devletinin taşeronu durumundadır. Birçok devlet gibi Amerikan devleti de ideolojik sebeplerle veya demokrasinin aynı zamanda oy satın alma mekanizması hüviyetinde işleyişinin bir sonucu olarak finans piyasalarına müdahale etmektedir. Doğal olarak, sözüm ona iyi niyetle yapılan bu müdahaleler, finans sektöründe piyasayı çarpıtmakta ve kaçınılmaz bir krizin temellerini yavaş yavaş hazırlamaktadır.

Amerikan devletinin finansal piyasaya daimi müdahale araçlarından bahsetmeden önce yaşanan krizin altında yatan olayları hatırlayalım. Bu krizin temelleri ipotekli ev kredisi alanında ödeme gücü normal şartlar altında aldıkları krediyi ödemeye yetmeyecek kişilere kredi verilmesiyle atılmıştır. Amerikan siyasetçileri, yıllarca, finans kuruluşlarını bu kimselere kredi vermeye zorlamıştır. Bu riskli krediler Fannie May ve Freddy Mac adlı devlet tarafından sponsor edilen iki kuruluş tarafından garantiye alınmıştır. Fannie May 1929 buhranının ertesinde Roosevelt tarafından kurulmuştur. Freddy Mac ise Kongre tarafından 1970’te yaratılmıştır. Özel yatırımcılar devlet garantisi altında olan bu DSK’ların (Devlet sponsorluğundaki kuruluşlar) tahvillerini Federal Devletin garantisi altında düşüncesiyle koşarak almıştır. 1977’de, J. Carter tarafından, Community Reinvestment Act denilen bir kanun çıkarılarak ipotekli ev kredisi veren kuruluşlar kredi müracaatında bulunanlar arasında “ayrımcılık” yapmamaya zorlanmıştır. Bunun pratikteki anlamı ödeme gücü yetersiz de olsa neredeyse her müracaat edenin kredi alabilmesi olmuştur. Tabiatıyla, riskli kredilere daha yüksek faiz bindirilmiştir. Ödeme kabiliyeti zayıf insanlara dağıtılan bu krediler bir süre sonra geri dönmemeye başlayınca kriz ortaya çıkmıştır. Bütün finans kuruluşları bir zincirin halkası oldukları için de birinde başlayan sıkıntı adım adım diğerlerine sirayet etmektedir.

Aslında Amerikan devleti finans piyasalarına kimi yollarla daimi olarak müdahale etmektedir. Her ülkede olduğu gibi ABD’de de devlet para çıkarma tekeline sahiptir. Altın standardı ortadan kaldırıldığı için para çıkarmada devleti sınırlayan bir güç yoktur. Amerikan Federal Merkez Bankası yıllardır piyasaya para pompalamaktadır. Bunun sonucu yüksek enflasyon düşük faiz olmaktadır. Bu politikalar Amerikalılarda gelirinden fazla harcama adı verilen bir hastalık yaratmıştır. Anlık nakdi olmayanlar kredilere ve kredi kartlarına yüklenerek harcamaya devam etmektedir. Keynezyen mantıkla devletin görevinin tasarrufu değil harcamayı teşvik etmek olduğuna inanan sakat yaklaşım devamlı olarak Amerikan vatandaşını sahip olmadığı parayı harcaması için cesaretlendirmektedir. Bu yüzden, tasarruf oranı eksiye dönen bir toplum ortaya çıkmıştır.

Görüldüğü gibi Amerikan krizinin ardında finans piyasalarının “başıboş”luğu veya hükümetin müdahale etmemesi değil hükümetin aşırı müdahalesi ve yanlış regülasyonlama yapması yatmaktadır. Sağlam ekonomi bilgisi yaygın olmadığı ve acı reçeteler, hem sade insanların hem de politikacıların işine gelmediği için şimdi yangının üstüne körükle girmek anlamına gelen kallavi devlet müdahalesi çağrıları peş peşe gelmektedir. Boyutları ne olursa olsun devlet müdahalesi krizi çözmeyecek, krizden etkilenenleri değiştirecek ve krizi, en fazla, üstelik ağırlaştırarak, erteleyecektir. Devlet müdahalesi irrasyonel krediler alan kişilere, onlardan tatlı faizler elde eden şirketlere, bu şirketlerin ensesi kalın sahiplerine yarayacaktır. Sözüm ona kurtarma planıyla her vergi mükellefi ekstra bir yükün altına girecek ve bu yükü başkalarına yansıtma imkânı olmayanların refah seviyesi düşecektir.

Kuralları Kim Koyar?

Hayatın her alanına olduğu gibi ekonomiye ve haliyle finansa da devlet müdahalesinin olabildiğince az olması gereklidir. Az devlet müdahalesi kuralsızlık anlamına gelmez. Piyasalarda uyulan kuralları yaratanlar da devletler değildir. Aksine, kuralları işlemez hale getirenler ve çarpıtanlar çoğu zaman devletlerdir. Finans piyasaları da elbette kurallara ve denetim mekanizmalarına dayanacaktır. Başka türlü var olamazlar. Bu kuralları sektörün kendisi hayatın akışı içinde bizzat yaratır. Kurallar zamanla pekişir ve kurallara uymayanlar piyasadan kendiliğinden tasfiye edilir. Devlet, olsa olsa, bu kuralları, farkına vardığı zaman, pozitif hukuk mevzuatının parçası haline getirebilir. Devletçi kültürün tahakkümü altında ezilen bir ülkede söylediklerimin anlaşılmasının ve kabul edilmesinin çok zor olduğunun farkındayım. Ama, vakti ve enerjisi olanlar mesela ticaret kurallarının, sigorta sektöründeki kuralların nasıl doğduğunu, yerleştiğini ve korunduğunu incelerlerse, söylediklerimin tarihi gerçekler olduğunu göreceklerdir.

Piyasa Hakkında Hurafeler

Sol ve sağ devletçiler piyasa ekonomisi eleştirilerinde “piyasa köktenciliği”nden, “evanjelik piyasacılık”tan, “piyasa putu”ndan, “piyasaya tapınmak”tan filan sözediyorlar. Bu lafların boylarından büyük olduğunu kendilerine hatırlatmak isterim. Bu tür anlamsız ve yakışıksız sözleri kullanalar ya piyasanın ne demek olduğundan habersizdirler ya da piyasaya karşı önyargılıdırlar. Bu kültür ortamında birçok entelektüelin bu çizgide olması ve mesela eskiden beri piyasa ekonomisine karşı olan sosyalistlerin bu sözleri çok sevip ikide bir kullanması anlaşılabilir bir şeydir. Ama hem liberalim veya piyasa ekonomisine inanıyorum deyip, hem de sosyalistlerle aynı telden çalanların durumu biraz tuhaf kaçmaktadır. Piyasa diye bir özne yoktur. Piyasa her bireydir. Her üretici, her satıcı, her alıcıdır. Zevk ve tercihleri olan her kişidir. Piyasada iş yapan her şirkettir. Piyasa ne öznedir ne de sabit, donmuş bir durumdur. O bir akıştır, bir oluştur, girift, amorf bir ilişkiler ağıdır. Somut bir özne olmadığı için de ona tanrı gibi tapmak da söz konusu olamaz. Tapmak için öznenin somut olması ve piyasadaki sonuçların sorumlularının yanılmaz biçimde teşhis edilebilmesi gerekir. Devlet tam da bu durumdadır. Bu yüzden, iddia edilenin aksine, devlet tapıcılığı çok yaygındır. Devlet denilen şey insan gücüyle (yani politikacı ve bürokratlarla), binalarıyla, mevzuatıyla ve kim için ne sonuç verdiği gözlenebilen icraatlarıyla belli ve ortada olan bir şeydir. Piyasa tapıcılığından söz edenler bilerek veya bilmeyerek devlet “tapıcılığı” yapıyor olmasın?

Devletçilere Ev Ödevleri

Moda tabirle, velev ki piyasa yanlış yaptı veya çöktü. O zaman piyasanın hata yaptığına inanan gevşek devletçilere ve çöktüğüne inanan sıkı devletçi neo sosyalistlere sorulması gereken sorular var. Sağcı ve solcu ılımlı devletçilere sorular şunlar: Piyasanın yanlış yaptığını nereden biliyorsunuz? Mesela, bir şirketin batması piyasanın yanlış yapması mıdır? O zaman şirketler hiç batmamalı, müteşebbisler hiç başarısız olmamalı mıdır? Piyasanın yanlış yapması demek piyasadaki aktörlerin yanlış yapması demektir. Diyelim ki, bu aktörler yanlışlar yapıyor. Devletin yanlış yapmayacağını nereden biliyorsunuz? Bunun bir garantisi var mıdır? Neden piyasada iş yapan insanların bilgilerine, onları belli şekillerde davranmaya iten müşevviklere ve piyasa aktörlerinin sağduyularına güvenmeyip memurların ve politikacılarınkine güveneceğiz? Memurlar bu kadar iş bilir iseler neden kendileri piyasada çalışıp rekor üstüne rekor kırmıyor, büyük başarılara imza atmıyor, muazzam servetler yapmıyorlar? Piyasada hata yapan şirketler ve kişiler batıyor, her şeyini kaybediyor, yani ağır bir bedel ödüyor. Devlet görevlileri, politikacılar, bürokratlar hata yaptıklarında ve insanların hayatlarını mahvettiklerinde onlara hangi müeyyideleri nasıl uygulayacağız?

Neo sosyalistlerin işi daha zor. Onlara da şunları sormak isterim. Anladım, size göre piyasa ekonomisi “tu kaka”. Peki, sizin alternatifiniz ne? Bana göre çoğu saçma olsa da insanların hoşuna giden, etkileyici, bazen göz yaşartıcı kapitalizm eleştirileriniz için size müteşekkiriz, ama neden aynı hassasiyeti sosyalist ülkelerde yaşanmış ve yaşanmakta olan ekonomik felaketler ve dramlar konusunda göstermiyorsunuz? “İyi” kapitalizm eleştirisi yapmanız sizin bir modeliniz olduğunu veya varsa modelinizin daha iyi olduğunu mu gösterir? Niye, nasıl? Sizin modelinizde özel mülkiyet ve özel girişim hakkı olacak mıdır? Özel işletmecilik kaldırılırsa ortaya çıkacak müşevvik eksikliği sorunu nasıl çözülecektir? Ekonomideki temel karaları kim ve nasıl alacaktır? Fiyat mekanizması yok edilince iktisadi hesaplama nasıl yapılacaktır? Her şey ona bağlı ve onun elinde olunca korkunç bir güç haline gelecek olan devlete karşı bireyler nasıl korunacaktır? Bireysel özgürlükler nasıl muhafaza edilecektir? Sosyalist ülkelerde korkunç bir ekonomik sefaletin, maddi eşitsizliğin doğmasının yanında bireysel özgürlüklerin de bütünüyle kaybedilmesi bir tesadüf müdür?

Kimsenin göz bağlamasına aldanmayalım. Yaşanan kriz saf piyasa ekonomisinin değil, devlet güdümlü kapitalizmin, bir başka deyişle devletçi ekonomik modelin, yani Amerikan ekonomisinin sosyalist kanadının krizidir. Yapılması gereken, krizi, devleti azdırmanın ve obezleştirmenin gerekçesi ve aracı haline getirmek yerine, devletin ekonomik hayattaki yerini daraltmak için kullanmaktır. Günün sonunda bunu yapanlar kârda diğerleri zararda olacaktır.

Taraf, 07.10.2008

Piyasa Ekonomisinden Başka Çaremiz Var mı?

Zaman‘da bir süre önce yayınlanan Amerikan kriziyle ilgili yazıma Mümtaz‘er Türköne‘den bir eleştiri geldi. Değerli arkadaşım, kıymetli fikir adamı Türköne‘nin önemli gördüğüm bazı eleştirilerini kısaca ele almak istiyorum..

Bir kere bu tartışma esas olarak iktisadi mantık ve ekonomik sistemlerle ilgili. Bu yüzden Anglikan Kilisesi‘nin veya benzer şeyler söyleyen Papa‘nın şahitliğine güvenmek bana anlamsız görünüyor. Destek almak için ille de gönderme yapmamız gereken birileri varsa bunlar herhalde düşünce tarihinde iz bırakmış iktisatçı yazar ve filozoflardır. Bu yüzden tartışmaya teşkilatlı dinlerin önderlerinin değil Marx‘ın dahil edilmesi daha doğru ve yararlı.

Marx‘ın haklı olup olmadığı ekonomik sistem ve temel insani değerler konusunda nerede durduğunuza bağlıdır. Özellikle vurgulamak gerekir ki, düşünce tarihinin önemli filozoflarından birinin eseri olmakla beraber Marksist ekonomi öğretisi iktisat dünyasında hiçbir zaman ağırlıklı bir konum kazanamamıştır. Türköne‘nin haklı olarak vurguladığı gibi Marksist ekonomi anlayışı özü itibarıyla bir kapitalizm eleştirisidir. Bu eleştiriyi okumak heyecan verici olmakla beraber emek değer teorisi üzerinde yükselen Marksist iktisat teorisi karmaşık ekonomik olguları anlama ve açıklamada yetersizdir. Bundan da kötüsü, doludizgin kapitalizm eleştirisi yapan Marx‘ın kendi sisteminin temellerini ve nasıl işleyeceğini hemen hemen hiç açıklamamış olmasıdır. Ama, Marx namına kurulan ve komuta ekonomisi veya planlı merkeziyetçi ekonomi adıyla bilinen sistemler insanlığa sefalet ve zulümden başka bir şey getirmemiştir.

Devletsiz Para Mitoloji Değil

Doğrusu üniversite yıllarımda Marx benim için de heyecan vericiydi. O zaman kapitalizme şiddetle karşıydım. Keskin kapitalizm eleştirisi ve bütün problemlerin çözüldüğü bir cennet hayali her genç insan gibi beni de çekiyordu. Ne var ki liberal filozoflarla tanışıp piyasa ekonomisi bilgisine gitgide daha çok vakıf olmaya başlayınca Marx‘ın büyüsü dağıldı. Liberal entelektüel kaynaklardan beslenen biri için Marx ne caziptir ne de hayatı daha iyi anlamaya yardımcı olabilecek bir kaynaktır. Esasen liberal yazarlar Marksizm‘i hayli erken bir tarihte entelektüel olarak çökertmiştir. İlk olarak Böhm-Bawerk, arkasından aynı gelenekten gelen Mises ve Hayek Marksizm‘i bitirmiştir. Böhm-Bawerk‘in temel kitaplarından birinin “Marx ve Marksist Sistemin Bitişi„ olması, Mises‘in daha 1922‘de “Sosyalizm„ adlı bir başyapıta imza atması boşuna değildir. Marksist düşünce hâlâ bu eserlerle hesaplaşamamıştır. Buna rağmen Marksizm 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında entelektüel âlemi kasıp kavurmuştur. Bununla da kalmamış, ona gönül verenler tarafından “grand„ ekonomik ve siyasi projeler haline getirilerek hayata aktarılmak stenmiştir. On yıllar önce entelektüel olarak iflas eden Marksizm‘in pratik iflası bu sistemlerle gerçekleşmiştir. Buna rağmen, Marx‘ın ve Marksizm‘in entelektüel cazibesi pek azalmamıştır. Ülkemizde de durum böyledir. Bu yüzden, Türköne‘nin kimsenin piyasanın kaldırılmasını, yerinin başka bir şey tarafından alınmasını istemediği iddiası ancak medyayı iyi takip etmediğinin işareti olabilir.

İnsanların ütopyalarının olması her zaman kötü değildir. Asıl mesele ütopyanın niteliği ve ona ulaşmada hangi yol ve yöntemlerin benimsendiğidir. Marksizm şiddet, baskı ve kana dayanan ve insanlığın yok olmasına yol açacak bir ütopyadır. Asgari devletli veya minimal devletli toplum ütopyası ise barışı tesis edecek ve insanların özgürlük ve refahını artıracak bir ütopyadır. Marksizm uzaktan cazip ama yaklaştıkça kavurucudur. Minimal devlet uzaktan cazibesiz ama yaklaştıkça ferahlatıcıdır. Benim ütopyam devletin beşeri hayata asgari müdahalede bulunduğu, bütün insanların aynı hak ve özgürlüklerle donandığı, müreffeh bir toplumdur. Bunun neresi niye yanlış anlamak zor.

Türköne‘nin mitolojiye başvurduğum ve gerçeklikten koptuğum iddiaları temelsiz. Para tarihi çalışmaları paranın devletler tarafından yaratılmadığını, değişik maddelerin insanlar tarafından bir siyasi otoritenin buyruğu olmaksızın para olarak kullanılmasından sonra maden para veya maden ihtiva eden para sisteminin doğduğunu, piyasalarda doğan ve gelişen parayı siyasi yönetimlerin sonradan egemenlik göstergesi yapmak ve ülke sakinlerini soyma, yayılmacı emellerini destekleme aracı yapmak amacıyla tekeline aldığını göstermektedir. Yani devletsiz para bir mitoloji değildir. Dolayısıyla, gerçekleşmesi imkânsız bir ideal, bir hayal olması da söz konusu olamaz. Olsa bile zaten bunun bir zararı yoktur. Aslında devlet tarafından çıkartılmayan, bir başka deyişle özel para olgusu bugün bile kısmen yaşanmaktadır.

Paranın Değeri Ekonomik Güçle İlgili

Gerçek ile gerçekliği aşağıdaki gibi tanımlayıp aralarında bir ayrım yaparsak ikisinin her zaman birbirine tekabül etmesi söz konusu olmayabilir. Gerçek dönemsel-fiili bir olguya gerçeklik temel bir beşeri duruma işaret ederse, gerçeğe karşı çıkmak ille de gerçeklikten kopmak anlamına gelmez. Bir tarzın veya bir fiili durumun uzunca bir süredir var olması, yaşaması onun gerçekliğe denk düştüğünü göstermez. O gerçeği-olguyu eleştirmek veya reddetmek de gerçeklikten kopmamıza sebep olmaz. Bu çerçevede gerçeklikten nasıl kopulacağının iki örneğini vereyim. Din eğitimi bütün toplumlarda bir ihtiyaçtır. Yani bir gerçekliktir. Hangi topluma giderseniz gidin din eğitimi talebi karşınıza çıkacaktır. Ama bir toplumda din eğitiminin mesela bir kamu hizmeti olarak devlet tarafından mı verildiği yoksa dindar insanların kendilerine mi bırakıldığı bir olgudur. Türkiye‘de Cumhuriyet Dönemi‘nde din eğitiminin devlet tekeline alınması bir gerçekliğe tekabül etmez, sadece bir olguya tekabül eder. Ve onun karşısına bir alternatif çıkarmak, mesela din eğitiminin inananlara bırakılmasını talep etmek de, gerçeklikten kopuk bir öneride bulunmak manasına gelmez. Aynı muhakeme para için de yürütülebilir. İnsan toplumlarının dolaylı mübadeleyi sürdürebilmek için paraya, yani bir mübadele aracına ihtiyaç duydukları bir gerçekliktir. Bu gerçeklik her yerde ve her zaman geçerlidir. Bu yüzden, parayı reddetmek veya parayı kaldırmayı öngören bir sistem vaat etmek gerçeklikten kopmaktır. Aynen Marksizm‘in ideal toplumu ve meşhur adil düzen tasarımı gibi. Ama paranın kim tarafından çıkarıldığı bir olgu, bir gerçek meselesidir. Tarihî tecrübe gösteriyor ki para, piyasa tarafından da temin edilebilir devlet tarafından da çıkarılabilir. Karşılıksız da basılabilir, altın standardına da bağlanabilir. Bunlardan hangisinin tercih edileceği, yani gerçeğin nasıl olacağı, birçok faktöre bağlıdır. Dolayısıyla, asıl mitoloji paranın piyasa tarafından sağlanmasını talep veya teklif etmek değil, paranın ilk olarak devlet tarafından yaratıldığını veya bütün tarih boyunca devlet tarafından çıkartıldığını zannetmektir.

ABD‘nin finans piyasaları üzerindeki ağırlığını emperyal amaçlar için kullandığını zaten yazıp çiziyoruz. Ama bu, manzaranın tamamı değildir. Konu elbette bu açıdan da analiz edilebilir fakat sadece buna indirgenemez. Ayrıca, böyle bir analiz yaparken birçok yanlış anlayıştan da kaçınmak gerekir. ABD Doları‘nın dünya üzerindeki hakimiyeti ABD‘nin emperyal bir devlet olmasının sonucu değildir. Öyle olsaydı para ile oynayarak ve parayı silah gücüyle dayatarak dünyada finans hakimiyeti kurulabilirdi. Bir hatırlayalım. İki kutuplu dünyada Sovyet Rusya da büyük bir emperyal güçtü, ama parası ruble hiçbir zaman bir dünya parası olamadı. Sovyet vatandaşları bile rubleden kaçıyordu; çünkü, bütün propaganda yalanlarına rağmen, SB‘nin dikkate almaya değecek bir ekonomik gücünün olmadığını herkes biliyordu. ABD‘nin parasının uzun süre dünyanın en önemli parası olmasının ana sebebi bu ülkenin dünyanın en büyük ekonomik gücü olmasıdır. ABD dünya üretiminin yaklaşık üçte birini yapmaktadır. Doların dünya piyasalarındaki ağırlığının azalması ve başka paralarla dengelenmesi ancak ve ancak yüksek üretim gücüne sahip başka ülkelerin çıkmasıyla olacaktır. Dünya değişiyor. Belki de gelecekte Çin‘in yuanı dünya ticaretinin ana birimlerinden biri haline gelecektir. Gelecekse bunu Çin‘in ne kalabalık nüfusu ne de hızla artan silahları sağlayacaktır. Sadece ve sadece üretim gücü ve dünya ticaretinde daha fazla yer işgal etmesi sağlayacaktır.

Kapitalizmi Kim Kontrol Edecek?

Türköne de diğer bazıları gibi “kontrolsüz kapitalizm„den yakınıyor. Bu yakınma üç kabule dayanıyor. İlki ABD‘de kapitalizmin kontrolsüz olduğu. İkincisi kapitalizmin siyasi otorite tarafından kontrol edilmesinin mümkün ve gerekli olduğu. Üçüncüsü bu tür bir kontrolün iyi sonuçlar vereceği. Bunların üçü de verili doğrular muamelesi görüyor; kendiliğinden doğru kabul ediliyor. ABD‘de kapitalizm “kontrolsüz„ değildir. ABD‘de piyasa ekonomisi birçok gereksiz ve yanlış regülasyonun pençesinde kıvranmaktadır. Bu konuda çok geniş bir literatür mevcut. Bunlarda insanları kahkahayla güldürecek regülasyon örnekleri de hikâye edilir. Bu literatüre gidilemiyorsa bile, en azından Cato Institute tarafından yayınlanan “Regulation„ adlı dergiye göz atmak vaziyeti kavramaya yeterlidir. Piyasa ekonomisi haklara dayanması, ademi merkeziliği ve rekabetçiliği ile en büyük kontrolü kendi bünyesinde gerçekleştirmektedir. Buna bir de hukukun hakimiyeti eklenince tablo tamamlanacaktır. Devlet müdahalesi bu tabloya yabancı ve bozucu bir unsurdur. Siyasi otoritenin piyasayı tahrip etmeden istediği kontrolü tam olarak sağlaması imkânsızdır. Kontrolün gereği üzerinde mutabık kalınsa bile muhtevası konusu açıkta kalacaktır. Kontrolsüz kapitalizmden şikâyet edenlerin problemin çözüldüğünü zannettiği bu nokta tam da asıl problemlerin başladığı noktadır. Hayek‘in planlama için dediği gibi, kontrolün gerekliliğinde anlaşmamız onun muhtevasında da anlaştığımız anlamına gelmez. Kontrolü tanımlama ve tesis etme sürecinde mutlaka farklı talepler oraya çıkacak ve kontroller (yani regülasyonlar) kaçınılmaz olarak vatandaşlar arasında ayrımcılık yapacaktır. Dolayısıyla, güçlü olan kazanacak, zayıf olan ezilecektir. Ayrıca, kontrolün, yapılabilse bile, iyi sonuç vereceğinin garantisi yoktur. Kontrol kim tarafından yapılacaktır? Papa‘nın ricasıyla veya İngiliz papazın duasıyla gökten melekler inmeyeceğine göre kontrol işinin bir görev olarak birilerine verilmesi gerekecektir. Bu görevi üstlenen insanlar, yani bürokratlar, piyasa aktörlerinden hem daha bilgili hem daha erdemli mi olacaktır? Onlar da piyasada iş yapan insanların malul olduğu zaaflarla malul olmayacak mıdır? İnsanlık tecrübesi insanlara en çok zarar verenlerin kamu gücüne sahip olanlar olduğunu gösterdiğine göre bu insanların bilmeden hata yapması, hatta bilerek kötülük yapması nasıl engellenecektir?

Bazı aydınların sanki engelsiz piyasa ekonomisi ve minimal devlet modeli yaşanmış da büyük zararları görülmüş gibi piyasayı sınırlamayı ve devleti büyütmeyi kendine dert edinmesi bana tuhaf geliyor. Devletin dine, kültürel hayata, ahlaka, sanata müdahale etmemesini isteyenler bile iş ekonomiye, ticarete gelince müdahale taraftarı oluyor. Bu ne yaman çelişki böyle!

Zaman, 10.10.2008

Piyasa Barışı, Müdahalecilik Şiddeti Besler

Artık sadece ABD’yi etkilemekten çıkıp dünyaya yayılan finansal piyasalar krizi tartışma konusu olmaya devam ediyor. Kriz devam ettikçe elbette tartışmalar da sürecek. Sürmesinde çok fayda var. Tartışmalarda, haliyle, esas olarak, iyi bir ekonomik modelin ne olduğu ve piyasa-devlet ilişkisine nasıl bakmak gerektiği ele alınıyor. Bu konularda benimsenen pozisyonlar, ideal piyasa ekonomisiyle piyasayı tamamen kaldırmayı hedefleyen mutlak komuta ekonomisi arasında salınıyor. Şüphesiz, tam bir komuta ekonomisini, insanlığın 20. yüzyıldaki piyasa karşıtı faşist, sosyalist ve nasyonal sosyalist sistem tecrübelerini yok saymadan ve de ahlâka ve akla elveda demeden savunmak çok zor. Zor, ama imkânsız değil. Nitekim, biraz dolaylı da olsa, komuta ekonomisi çağrısı yapanlar var. Bu kimseler, piyasayı savunanları «liberal müminler» diye adlandırma nezaketsizliğini gösterseler de, sağduyularını tamamen yitirmedilerse, eminim, bir gün, anakronik ve gayri medeni bir pozisyonu savunduklarını anlayacaklardır.

Neo sosyalist aydınların devlete yeryüzü tanrısı muamelesi yapmaktan bir an evvel vazgeçmeleri entelektüel sağlıkları için de gereklidir. Bu yolda atmaları gereken ilk adım, yüksek sesle ve öfkeli tonlarda piyasa ekonomisi eleştirileri yapmakla yetinmeyip kendi müstakbel modelleri üzerinde de kafa yormaya başlamaktır. Daha önceki yazılarımda dile geirdiğim temel soruları cevaplayarak işe başlayabilirler. Bir kere daha sorayım. Piyasada iktisadî faaliyet yürüten aktörlerin bilgisine, iyi niyetine ve meziyetine güvenmiyorsak, güvenemiyorsak devlet memurlarının ve politikacılarınkine nasıl ve niçin güveneceğiz? Üretim araçlarında özel mülkiyeti kaldıracak veya disfonksiyonel hale getireceksek ekonomide hayatî önem taşıyan müşevvik ve dağıtım meselesini nasıl çözeceğiz? Bu sorulara anlamlı, mantıklı, tatminkâr cevaplar vermedikçe neo sosyalistlerin piyasa ekonomisi eleştirileri fazla değer taşımayacaktır.

Piyasa Ekonomisini Savunup Müdahaleci Olmak

Komuta ekonomisi hayranları bu sorular üzerinde düşünürken biz sahnenin öbür tarafına ışık tutalım. Orada da ilginç tipler var. Bunlardan bazıları hem piyasa ekonomisini savunduklarını söylüyor hem de piyasaya müdahale edilmesini istiyor. Piyasa iktisadiyatı bilgilerinin kısıtlılığı her tezlerinden fışkıran bu kimseler, özellikle finans piyasalarının başıboş bırakılmaması gerektiğini söylüyorlar. Bundan, tuhaf şekilde, iki şey anlaşılıyor. Bir: Bu kimseler, devlet tarafından regüle edilmezse finans piyasalarında kural olmayacağını düşünüyorlar. İki: ABD’de finans piyasalarının kontrolsüz, yani devlet kontrolünden azade olduğunu sanıyorlar. Dolayısıyla da krizi devletin değil, piyasaların yarattığını iddia ediyorlar. Dilin kemiği yok elbette, ama bizim de her iddiaya inanma mecburiyetimiz yok. Her iki tez de yanlış. Bir Marksist veya bir Keynezyen bu izah tarzını kabul edebilir, ama piyasa ekonomisi geleneğinden gelenler bu izahları yeterince ikna edici bulmazlar. Öyle olduğunu sananlara da kanıt sorarlar. Bu kanatta yer alan daha ilginç bazı tipler de var. Bunlar, anlaşılan, benim gibi engelsiz bir piyasa ekonomisi isteyen ve piyasa ekonomisini aynı zamanda insan hakları, adalet ve özgürlüğün de ön şartı olarak görenlerin ısrarlı piyasa ekonomisi savunusunun kendilerinin garip, ne deveye ne de kuşa benzeyen konumlarını açığa çıkarmasından rahatsızlık duyuyorlar. O yüzden, benim gibilerin pozisyonunu akıllarınca “ideolojik/totalojik„ olarak etiketleyip kendilerinin eklektik, oportünist, ilkesiz ve güce-modaya teslimiyetçi tavrını aklamaya ve liberal diye pazarlamaya çalışıyorlar. Bu arkadaşlara da bir hatırlatmada bulunmalıyım. Elimizdeki bütün maddî bilgiler gösteriyor ki, finansal piyasalar krizi ABD devletinin önce Amerikalılara, sonra insanlığa armağanıdır. Devlet müdahaleleri ve devletin parayı ve kredi piyasalarını manipüle etme çabaları yüzünden çıkmıştır. Finansal piyasalardaki ana kredi kuruluşları da, türevler üzerinden işlem yapan kuruluşlar da, bunlarla iş yapan müşteriler de ABD devleti tarafından yanıltılmıştır. Sizin sandığınız üzere finansal piyasaların devlet tarafından bütün muhtemel hataları ve başarısızlıkları daha başından önleyecek şekilde regüle edilmesi zaten imkânsızdır. Devlet her halükarda birkaç adım geriden gelmeye mahkûmdur. Devlet çarpıtması olmazsa bu tür krizler ya hiç doğmaz ya da çok büyümeden piyasa aktörleri tarafından fark edilir ve söndürülür.

Bir kere daha altı çizilmelidir ki engelsiz piyasa ekonomisi bir idealdir. Bugün dünyanın hiçbir yerinde böyle bir model yoktur. Büyük entelektüel otorite sahibi liberal iktisatçılar bunu kriz çıktıktan sonra söylemeye başlamamıştır. On yıllardır söylemektedir. Aynen krizin gelmekte olduğunu yıllardır söyleye geldikleri gibi. Bugünün dünyasında (Küba, Kuzey Kore gibi) birkaç ülkede komuta ekonomisi diğer ülkelerin hepsinde karma ekonomiler vardır. Her yerde devletler ekonomik hayata haksız ve yersiz müdahalelerde bulunmaktadır. Engelsiz piyasa ekonomisini savunanlar hiçbir zaman piyasa ekonomisinin tam ve mutlak zaferini ilan etmemiş, aksine, bu tarz iddiaların gerçeğe değil, bir halüsinasyona dayandığını ısrarla vurgulamıştır.

Aslında ekonomik sistemler üzerinde yürüttüğümüz tartışmalar sadece ekonomik hayatla ilgili değildir. Ekonomik sistem tercihinin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî hayatta da yansımaları vardır. Bununla neyi kastettiğimi daha iyi anlatmak için, önemli bir iktisatçının, Richard M.Ebeling’in görüşlerine başvurmak istiyorum. Ebeling’e göre engelsiz bir piyasa ekonomisi şu şekiz şartın sağlanmasına bağlıdır: 1) Bütün üretim araçları özel mülkiyete tabidir. 2) Üretim araçlarının kullanımı onların özel sahiplerinin kontrolü altındadır. Bu özel sahipler bireyler veya birey birlikleri (şirketler) olabilir. 3) Üretim araçlarının nasıl kullanılacağını tüketici talepleri belirler. 4) Rekabetçi arz ve talep güçleri tüketim mallarının fiyatlarını ve emek dahil üretim faktörlerinin fiyatını belirler. 5) Bireylerin ve birey birliklerinin başarısı, işletmelerinin yaptığı kâr veya zarar tarafından belirlenir. 6) Kâr ve zarar onların rekabetçi piyasalarda tüketicilerin ihtiyaçlarını tatmin etme derecelerine bağlıdır. Piyasa yerli işlemlerle sınırlı değildir, dünya ölçeğinde serbest ticareti ve insanların dünyada serbestçe dolaşmasını da kapsar. 7) Para sistemi piyasaca belirlenmiş bir mala (mesela altın veya gümüşe) dayanır ve bankacılık sistemi özel ve rekabetçidir, devlet tarafından ne kontrol edilir ne de regüle edilir. 8) Devlet faaliyetleri hayat, hürriyet ve mülkiyetin korunmasıyla sınırlıdır.

Dünyadaki hiçbir ekonomi bu şartları karşılamamaktadır. Dolayısıyla engelsiz bir piyasa ekonomisi yoktur. Bir müdahaleci ekonomi ise şu şartlara dayanır: 1) Üretim araçlarının özel mülkiyeti siyasî otorite tarafından sınırlanmıştır veya daraltılmıştır. 2)Üretim araçlarının özel sahipleri tarafından kullanımı devlet yasaklamasına konudur veya regülasyonuna tabidir. Üretim araçlarını kullananlara yalnızca tüketici talepleri tarafından rehberlik edilmesi engellenir. 3) Devlet, tüketim mallarının ve emek dahil üretim faktörlerinin fiyatlarının oluşumunu etkiler veya kontrol eder. 4) Devlet, başarı ve başarısızlıkta arz ve talebin etkisini azaltırken kendisinin piyasa gelirleri üzerindeki etkisini fiyatlama ve üretim regülasyonları, piyasalara giriş özgürlüğünü sınırlama, doğrudan ve dolaylı sübvansiyonlar ve gelirin yeniden dağıtımı gibi yollarla artırır.
5) Potansiyel yabancı rakiplerin iç piyasaya girişi yasaklar, gümrük vergileri veya kotalar yoluyla engellenir veya zorlaştırılır. İşgücünün seyahat özgürlüğü engellenir veya kısıtlanır. 6) Para sistemi devlet tarafından neyin para olarak kullanılacağını, paranın değerini ve paranın ne kadar artacağını veya ne kadar azalacağını belirleme amacıyla regüle edilir. 7) Bu yolların hepsi istihdam, hasıla ve büyümeyi etkilemek için araç olarak kullanılır. Devletin rolü hayat, hürriyet ve mülkiyeti korumakla sınırlı değildir.

Ya Piyasa Ekonomisi ya Barbarlık!

Dünyanın birçok ülkesinde bu şartların birçoğu aynı anda hayat bulmaktadır. Dolayısıyla dünyaya egemen olan model engelsiz piyasa ekonomisi değil devlet güdümlü karma ekonomidir. Bir başka deyişle, müdahaleci ekonomidir. Şimdi ekonomik modellerin siyasî, hukukî implikasyonlarından bahsedebiliriz. Burada müdahaleci ekonominin şartları olarak sayılan yedi madde devlet tarafından ancak ve ancak cebir aygıtları istihdam edilerek gerçekleştirilebilir. Devlet ya çıplak şiddet uygulayarak ya da şiddet tehdidi kullanarak bu maddeleri hayata aktarabilir. Bunların gerçekleştirilmesiyle ilgili faaliyetlere “kamu politikası” denilmesi bu yüzdendir. Buna karşılık burada tanımlandığı biçimiyle piyasa ekonomisinin 8 şartı ancak ve yalnızca şiddetin sınırlanmasıyla ve insanlar arasında gönüllü, barışçıl işbirliğiyle gerçekleştirilebilir. Piyasa zora, zorbalığa dayanmaz.

Dünyada ağır basan ekonomik sistem karma ekonomi olduğuna göre ne yapacağız? Bir piyasacı liberal için bu sorunun cevabı gayet basittir: Karma ekonomilerin zenginlik ve özgürlük üreten, adaleti yaygınlaştıran, hukukun hakimiyetini kuvvetlendiren, erdemliliği teşvik eden parçası olan piyasa ekonomisi tarafını genişletecek ve takviye edecek; piyasanın yaptığının tersini yapan, yani fakirlik, adaletsizlik ve tahakküm üreten müdahaleci ekonomi tarafını olabildiğince, yapabildiğimiz kadar daraltacak ve tasfiye edeceğiz. Neo sosyalistlerden bir sloganı ödünç alarak yazıyı noktalayayım: Ya piyasa ekonomisi ya barbarlık…

Zaman, 17.11.2008

Krizin Sebebi ve Çözüm Yolları

Finansal piyasalarda patlayan ve artık reel ekonomilerde de varlığını hissettirmeye başlayan kriz hakkında ilk günlerde aceleci, ezberci ve kısmen sevinçli bazı yorumlar yapılmaktaydı

Bu yorumlarda genellikle kriz «kontrolsüz» piyasa ekonomisinin sonucu olarak sunulmakta, kapitalizmin çöktüğünün delili olarak gösterilmekte, Keynes ve Marx’ın haklı çıktığı söylenmekte ve ancak ciddi devlet müdahaleleriyle bu krizin çözülebileceği ileri sürülmekteydi. Ben biri Taraf’ta, ikisi bu sayfalarda yayınlanan üç küçük yazıda krizi ve bu görüşleri ele aldım. Bu yazılarda hem benim hem de muhtemelen başka liberallerin ileride akademik çalışmalarda ele alacağı bazı noktaları vurgulayarak, krizi çıkartanın saf piyasa ekonomisi veya karma ekonominin piyasa tarafı olmadığını anlatmaya çalıştım. Zaman ilerledikçe yeni bilgilere ulaşıyoruz ve bilgimiz arttıkça liberallerin bu krizin engelsiz piyasanın değil devletin gereksiz ve yanlış müdahalelerinin ürünü olduğu tezi daha çok doğrulanıyor.

Bu tür krizlerle ilk defa karşılaşmıyoruz. Liberal iktisatçılar da bu konu üzerinde ilk defa düşünmüyor. Başka bir deyişle krizi anlamamızı ve anlamlandırmamızı sağlamaya yeterli tecrübe birikimine ve teorik bilgiye sahibiz. Liberal iktisat okulları literatürde genellikle konjonktür dalgalanmaları (business cycle) adı verilen bu krizleri çok ayrıntılı incelemiş ve önemli sonuçlara ulaşmıştır. Konjonktür dalgalanmaları terimi kısaca ekonomide art arda yaşanan patlama(boom) ve çöküşlere (bust) işaret eden bir kavramlaştırmadır. Reel temeli olmadan ekonomide yaşanan şişmeler, sanal büyümeler bir süre sonra kaçınılmaz olarak patlar ve kriz çıkar.

Liberal İktisat Okulları Ne Diyor?

Bu çerçevede özellikle işaret edilmesi gereken iki mühim liberal iktisat ekolü Avusturya İktisat Okulu (AİO) ve Monetarist Okul’dur. Avusturya İktisat Okulu, Ludwig von Mises, F. A. von Hayek ve nihayet Murray Rothbard gibi önemli isimlerin ve onların takipçilerinin iktisat literatürüne kazandırdığı ölümsüz eserlerle, konjonktür dalgalanmalarının genellikle devletin parayla ve para-kredi piyasalarıyla oynaması yüzünden çıktığını göstermiştir. Bu krizlerin benzer bir izahı Monetarist Okul tarafından geliştirilmiştir. Bu okulun en önemli isimlerinden biri olan M. Friedman, Amerikan para tarihi üzerindeki muazzam bir empirik çalışmayla piyasaların yarattığı sanılan 1929 buhranının ana sorumlusunun da aslında devlet olduğunu kanıtlamıştır.

Liberal geleneğe bağlı bir akademisyen olarak benim son krize bakışta kullandığım çerçeve özü itibarıyla bu okulların yaklaşımlarına dayanmaktadır. Liberal bir akademisyen iseniz ve kendiniz yeni bir ekol başlatma iddia ve çabasında değilseniz, bu ekollerden birine veya bir başka liberal iktisat ekolüne dayanarak krizi açıklamaya çalışmak en makul, en tutarlı yoldur. Bunu yaparsanız çok karmaşık görünen maddi bilgi yığınını tasnif ve tahlil etmeniz kolaylaşır. Bu sayede, ayrıntılar ve heyecana yahut peşin hükme dayalı moda izahlar arasında kaybolmayıp sağlıklı tahliller geliştirebilirsiniz. Yoksa, ne olduğu belli olmayan tezlerle çorbaya dönen kafanızda birbiriyle ilgisiz ve çelişik fikir kırıntıları uçuşur durur. Mevcut krizi «kontrolsüz» piyasaların değil devletin yarattığını, bir liberal geleneğin içinden bakıyorsanız, kolayca görebilirsiniz. Bu kriz, tekrar etmek gerekirse, ne Keynes’i ne de Marx’ı haklı çıkarmıştır. Haklı çıkardığı birileri varsa onlar Mises, Hayek, Friedman gibi büyük liberal iktisatçılardır. Elbette, hiç kimse bu yazarların teorilerini kabul etmek zorunda değildir. Ancak, bu yazarlara itibar etmiyorsak, alternatif bir izah tarzı geliştirmemiz ve bu yazarların tezlerine dayanan izahları çürütmemiz gerekir. Aksi takdirde kimsenin bizi ciddiye almasını bekleyemeyiz.

Kriz Ne Diyor?

ABD‘de olan şudur: Amerikan devleti hayırhah niyetlerle ama hem kendi vatandaşları hem de başka ülkelerin insanları için çoğu zaman pek hayırhah sonuçlar vermeyecek şekilde para ve kredi piyasalarıyla oynamıştır. Ana sorun, Amerikan devletinin her vatandaşın -özellikle dar gelirli siyahların, Latinlerin ve diğerlerinin- ev sahibi olmasını sağlamak amacıyla 1938‘de kurulan Fannie Mae ve 1970‘de kurulan Freddie Mac aracılığıyla konut kredileri piyasasına müdahale etmesidir. Bu kuruluşlar yerel ve merkezî idare vergilerinden muaf tutulmuş ve varlıkları devlet garantisi altına alınmıştır. OFHEO‘nun (The Office of Federal Housing Enterprise Oversight) denetimi altında işleyen bu kuruluşların fonksiyonu, ipotekli konut kredisi veren finans kuruluşlarının alacaklarını satın alıp bir başka menkul değere dönüştürmek ve finans pazarlarında satmaktır. İmtiyazlı ve devlet garantili bu iki dev kuruluş Amerikan devletinin finans piyasalarına müdahalesinin manivelası olarak çalışmıştır. Ancak, Ünsal Çetin‘in yakında Liberal Düşünce‘de yayınlanacak bir yazısında belirttiği gibi, ABD devleti müdahalelerini sadece Fannie Mae ve Freddie Mac aracılığıyla yaptıklarıyla sınırlı tutmamıştır. Kredi kuruluşlarına ev kredilerini düşük gelir gruplarına doğru yaygınlaştırmaları için fiilî baskılar da yapmıştır. Mesela, yeni şube açma iznini belli oranda riskli kredi vermiş olma şartına bağlamıştır.

Devlet müdahaleleri sonucunda, ödeme gücü olanları ihtiva eden mortgage piyasaları yanında, subprime mortgage ve Alt-A denilen iki gayrimenkul kredi piyasası daha oluşmuştur. Bu piyasalarda riskli müşterilere kredi açılmıştır. Bu piyasalar hızla genişlemiştir. 2001 ile 2007 arasında Fannie Mae ve Freddie Mac‘ın teminat verdiği ve kendi portföyünde tuttuğu subprime ve Alt-A ipoteklerin değeri 700 milyar dolardır. ABD yatırım bankaları ise 2000-2006 arasında riskli konut ve tüketici kredilerine 7 trilyon dolar yatırım yapmıştır. Bu riskli krediler adeta bir saadet zincirinin temelini teşkil etmiştir. Riskli krediler ve onlara dayanan türevler hızla büyümüştür. Zamanımızda dünya bir global pazara dönüştüğünden ve iletişim imkânları çok geliştiğinden, The Economist‘in işaret ettiği gibi, riskli mortgage kredilerine dayanan ve hacimleri inanılmaz boyutlara ulaşan türev menkul ürünler sadece ABD‘de kalmamış tüm dünyaya yayılmıştır. Bu zincirin başlangıç noktasındaki krediler dönmemeye başlayınca kriz adım adım gelmiştir.

Kriz, ABD‘nin düşük faiz, bol ve ucuz para politikaları tarafından da desteklenmiştir. 2001-2004 arasında Amerikan Merkez Bankası (FED) piyasaya devamlı para pompalamıştır. Ucuz para sağlamak için faizler düşük tutulmuştur. Kredi veren de kredi alan da ucuz ve bol para balonuna inanmış ve ona göre hareket etmiştir. Ve elbette, ABD‘nin dünya jandarmalığına soyunması, saldırganlığı ve bunu sürdürmek için açık bütçe politikası izlemesi de krizin destekçisi olmuştur. Bu konularla ilgili güncel yayınlarda pek çok malzeme vardır. Ülkemizde de, özellikle hem mortgage sisteminin ve hem de türev ürünlerin ve bu ürünlere dayanan fonların nasıl işlediği ve nerede tıkandığı Mehmet Turgan Zülfikar‘ın Taraf‘ta yayınlanan yazılarında gayet güzel izah edilmiştir.

Gerçek bu olmasına rağmen, şimdi Amerikan devleti kurtarıcı olarak görülmekte ve müdahaleye davet edilmektedir. Oysa problemin asıl kaynağı devlet müdahaleleridir. Daha önce de yazdım, olmayan paralara dayalı yeni dev devlet müdahaleleri, bu krizi çözmeye yetmeyecektir. Nitekim, spekülatif paketler art arda gelmekte, her paket yeni bir paketi zorlamaktadır. Kriz kaçınılmaz olarak can yakacaktır. Bazı firmalar batacak, sahipleri ve çalışanları yanında bu firmalarla iş yapanlar zarar görecektir. Amerikan ekonomisi bir süre büyüyemeyecek ve ciddi (belki %15‘e varacak) oranda küçülecektir. Amerikan ekonomisi dünya ekonomisinin hâlâ merkezi olduğu için dünya ekonomisi bir bütün olarak daralacaktır. Bu daralmadan her ülke nasibini alacaktır. Devlet müdahalelerinin bu gerçeği değiştirmesinin imkânı yoktur. Bu müdahaleler krizi çözemeyecek ama daha çok güçlülerin işine yarayacak ve krizin muazzam maliyetlerini sade insanların sırtına bindirecektir.

Kriz Piyasada Çözülecek

Finans piyasaları her piyasa gibi güvene ve hesaplı risk almaya dayanır. Amerikan devletinin manipülasyonları normal şartlar altında alınmayacak risklerin alınmasına, biriktirilmesine ve bütün dünyaya yayılmasına yol açmıştır. Bir noktadaki çöküş kaçınılmaz olarak bütün sistemi sallamış ve güven unsurunun yavaş yavaş erimesine neden olmuştur. Finansal piyasaların çöküşünün sebepleri bunlardır. Krizi piyasaların yarattığını sanan neo-sosyalistlerle neo-faşistlerin yanılgısı, piyasalardaki her krizi piyasanın yarattığını sanmaktır. Piyasada krizler her zaman olmaktadır. Bir firmanın batması, bir işçinin işsiz kalması bir krizdir. Ama serbest piyasa kriz radarlarının ve erken uyarı sistemlerinin devamlı işlediği ve insanların sürekli kendini şartlara uyarladığı bir sistemdir. Normal şartlarda krizler birikip altından kalkılamaz hale gelmeden fark edilir ve piyasa aktörlerince söndürülür. Buna karşılık müdahaleci sistemler krizleri gizler, perdeler, öteler ve dolayısıyla büyütür. Ne sebeple çıkmış olursa olsun, krizler elbette, kaçınılmaz olarak, piyasalarda tezahür eder, başka türlü olamaz, ama bu her krizin mutlaka piyasanın ürünü olduğunu göstermez. Ayrıca devletler ne yaparsa yapsın, son kertede, krizi, piyasalar, yani milyarlarca insanın, trilyonlarca işlemi çözer.

Başka bir deyişle mevcut kriz aşağıdan yukarıya, piyasa aktörlerinin kendini yeni şartlara uyarlamasıyla çözülecektir. Bu elbette bir anda olmayacak, zaman alacaktır. Ayrıca sancılı ve acı verici olacaktır. Krizler, derinde yatan asıl hastalıkların yansımasıdır, semptomudur. Finansal krizi piyasalardaki ana hastalığın, yani reel ekonomide kredi dağılımındaki çarpıklıkların yarattığı hataların sendromu gibi görmek daha doğrudur. Bu kriz bazılarının talep ettiği gibi gerek finans sektöründe gerekse diğer sektörlerde piyasaları budamanın vesilesi yapılmadığı takdirde, krize piyasanın üreteceği çözümler ileride hem finansal piyasaların hem de reel ekonomilerin daha sağlam ve daha sağlıklı olmasına yardımcı olabilir. Tabiî devletler (özellikle Amerikan devleti), yani politikacı ve bürokratlar devletçi entelektüellerin ve yüklerini devlet aracılığıyla garibanların sırtına yıkmak isteyen işadamlarının da teşvikiyle kendilerini yeryüzü tanrısı sanıp haksız, adaletsiz, gereksiz ve yanlış müdahalelerde bulunmazlar ve devletçi ekonomiyi kâbus gibi üzerimize çökertmezlerse…

Zaman, 27.11.2008
Bu makale Liberal Düşünce Dergisi’nin Kış-Bahar 2009, 51-52. sayısında yayınlanmıştır.

Ünsal Çetin – Finansal Krize Yakından Bakış

0

Yaşadığımız son krizin ardından, mali krizler tarihiyle aşina olanların tahmin edebileceği tartışmalar vuku bulmaktadır. Yüzeysel bir bakış, son krizin serbest piyasa ekonomisinin başarısızlığı iddiasını seslendirenlerin lehine bir gelişme olduğunu düşündürebilir. Krizin ağırlık merkezinin dünyanın en kapitalist ülkesi olduğu, artık çoğunluk itibariyle düşünülmeden, kabul edilen Birleşik Devletler’de oluşu, gerçekten de, ideolojik peşin hükümlerine kolayca varmak isteyenlerin işine yaramış durumda. Zira, şu son dönemde yapılan yorumlara baktığımızda liberalizmin, neoliberalizmin, serbest piyasa ekonomisinin, kapitalimin, Reaganizmin, Teacherizmin, monetarizmin, Chicago İktisat Okulu’nun sonuna geldiğimiz, ve ayrıca Marx’ın haklı olduğu, Marx’ın galiba haklı olduğu, Marx’ın biraz haklı olduğu şeklindeki iddiaların farklı yazarlarca öne sürülmekte olduğunu görüyoruz.
Öyle görünüyor ki, bu hengâmede, iktisadî sorunlarımızda en büyük katkıyı yapan Keynesyen iktisat paçasını kurtarıp, müdahale paketlerinin içinden tekrar çıkmada başarı gösteriyor.

Piyasa ekonomisinin başarısızlığını öne sürenlere hatırlatmamız gerekir ki, “Karşılaştırmalı İktisadî Sistemler” diye bir bilim dalı vardır. Elbette, piyasalar başarısızlığa uğrayabilir. Bir piyasa ekonomisinde, zamanımızın tanrısı olan devletin kendi oyuncuları, düzenleyici ve denetleyici kurumları, yasal mevzuatının tesirlerini değerlendirmeden yapılacak yorumların bizi ağır hatalara sürükleyeceği kesindir. Bu hatalara düşmek istemiyorsak, hangi piyasaların hangi sonuçları meydana getirdiğini dikkate almamız, yani piyasalarda gerçekte neler olup bittiğini özenle inceleme zahmetine katlanmamız bir zorunluluktur.

Devlet Destekli Girişimler; Fannie Mae ve Freddie Mac

Fanie Mae (Federal National Mortgage Association) 1938’de New Deal uygulamalarının bir parçası olarak kurulmuştu. Kardeş kuruluşu Freddie Mac’in (Federal Home Loan Mortgage Corporation) kuruluş yılı ise 1970’tir. Fannie Mae’nin, Freddie Mac için de geçerli olan, kuruluş amacı, “bütün Amerikalılar için konut mülkiyetini ve katlanılabilir konut kirası imkânlarını arttırmak, maliyetleri düşürmek ve engelleri yıkmak”[1] olarak tanımlanmıştır. Her iki kurumun ipotekli konut finansmanı piyasasındaki aslî işlevi ipotekli alacakları bankalardan, yatırımcılara ipoteğe dayalı menkul kıymetler (Mortgage Backed Securities; MBOs) olarak tekrar satmak amacıyla, satın almaktır. İpotekli alacaklara önce müşterilerine konut kredisini kullandırılan bankalarca varlık kazandırılır. Daha sonra Fannie veya Freddie standart (conforming) varlıkları/ipotekleri bu bankalardan satın alır ve menkul kıymetleştirerek kredi piyasasında tekrar satar. Bu kuruluşlar OFHEO’nun (The Office of Federal Housing Enterprise Oversight) denetimi altında çalışırlar. Fannie Mae 1968’de, Freddie Mac ise kuruluşundan itibaren Devlet Destekli Girişimler (Government Sponsored Enterprises; GSEs) olarak imtiyaz kazandırılmıştır. Yerel ve merkezi idare vergilerinden muaftırlar. Hazine nezdinde garanti edilmiş kredi limitlerine haizdirler. Zamanla, yukarıda belirtilen aslî işleve ilâveten, ipotek portföyüne sahip olma, ipotek sigortası, Subprime ile Alt-A gibi diğer ticarî faaliyetlere de giriştiler. İkisi birlikte standart ipotek piyasasının %70’inden daha fazlasını satın almakta, portföyünde tutmakta ya da garanti altına almaktadır.

Hükümet imtiyazları sayesinde, düşük borçlanma maliyetlerine ve bu suretle bankalara rakiplerinden daha yüksek fiyat ödeme imkânlarına haizdirler. 2006’nın başlangıcından bu yana elliden fazla ipotek firmasının iflas etmiş ya da alıcı arıyor olmasına karşın, bu iki firma, haksız rekabet koşullarının sonucunda, rakiplerinin erişemeyeceği ölçüde büyümüştür. Piyasada edindikleri konumdan ve devletle sıkı bağlantılarından dolayı, bir kriz durumunda, kamu otoritesinin kendilerini korumak durumunda kalacağı sinyalinin yatırımcıları yanıltması nedeniyle, temerrüt riskini vergi mükelleflerine aktarma de facto imkânına sahip olarak, menkul kıymetleri rakiplerine nazaran daha çekici hale getirebilmişlerdir. Kendi sermayesini riske eden bir özel firmaya nazaran, borçlanıcıların temerrüt risklerinin değerlendirilmesinde daha dikkatsizdirler. Sonuç olarak, bir “serbest teşebbüs” olmaktan ziyadesiyle uzaktırlar.

Muhasebe Skandalları

Her iki firmada da vuku bulan ciddî muhasebe skandalları nasıl yönetildiklerine dair bir anlayışa sahip olmamızı sağlayacaktır.

Freddie Mac’in ipotek portföyü 1990’larda hızla artmaya başlamıştı. Aslî işlevini yerine getirdiğinde, yani yalnızca ipotek sözleşmelerini menkul kıymetleştirip faiz riskini senet hamillerine aktardığı durumda, bir ipotek portföyüne doğrudan haiz olmanın, ipoteklerin çoğunluğu sabit faizli olduğu için, meydana getirdiği faiz riskine maruz değildi. İpotek portföyünün artışının getirdiği bu faiz riskine karşı firma yönetimi faiz swabı işlemlerini kullanma kararı aldı. Faiz oranlarındaki dalgalanmaların neticesinde gelirler giderlerden daha fazlaydı. Ama firma bu sonucu reeskont hesaplarına ve bu suretle de finansal tablolarına aktarmamıştı. Böylece gerçek gelir ve gider durumu yatırımcılardan gizlendi.[2] Tersliğe bakınız ki, muhasebe skandalı denince aklımıza hemen hemen her zaman giderlerin gizlenmesi ya da kârın olduğundan çok gösterilmesi geldiği halde, Freddie Mac’in kârlarını düşük gösterme amacı merak uyandırıcı gerçekten de.

Bunun nedeni, çok büyük bir ihtimalle, denetleyici kuruluş OFHEO ve Wall Street’in dikkatini çekmemekti, çünkü, bu dikkat saklanan kârların, faiz oranlarında ters yöndeki muhtemel bir değişim ile birlikte, ciddî kayıplara dönüşme olasılığını da akla getirir. Saklanan bu olasılık daha sonra gerçeğe dönüşmüştü; Fed (Federal Reserve) tarafından düşük tutulan faiz oranlarının uzun vadede sabit kalması mümkün olmadığından, konut piyasasındaki balon söndükçe ve faiz oranları yükseldikçe Freddie Mac’in kazançları %52 azaldı.[3]

2004 yılında, Fannie Mae’nin kendi denetleyici kuruluşu OFHEO tarafından kapsamlı muhasebe hataları yaptığı tespit edildi. OFHEO’nun Mayıs 2006 raporuna göre, bu hatalar 1990’lardan bu yana vuku buluyordu. Firma üst yöneticilerine büyük primler ödedikçe, net gelirlerini yüksek göstermek amacıyla, harcamalarını erteleme yoluna gitti.[4] Fannie Mae, yılsonu finansal raporlarını süresi içinde yayınlamakta başarısız ve üç yıllık bir süre içerisinde genel kurulunu yapmamış olmasına rağmen, hisse senetleri New York Borsası’nda işlem görmeye devam ediyor ve hatta Standard&Poor’s 500 Composite Stock Price Index’inde kalmaya devam ediyordu.[5]

Aşamalar Halinde Konut Balonu

2000 yılında NASDAQ balonunun sönüşü ve sonrasında 11 Eylül saldırılarının ardından, Fed ekonomiyi yeniden canlandırmak amacıyla, Federal Fonlar Hedef Oranı’nı (Federal Funds Target Rate; DFEDTAR) %1 seviyesine kadar düşürdü. Bu oran medyada Fed’in faiz oranlarını değiştirdiği ifade edildiğinde kastedilen orandır. Fed’in para arzını düzenlemede, açık piyasa işlemeleri yoluyla uyguladığı, temel bir araçtır. Bu oranla birlikte enflasyon oranını da hesaba kattığımızda, 2001’den bu güne kadar çoğunlukla negatif faiz oranları yürürlükteydi. Faiz oranlarındaki düşüşe, 1980’lerden bu yana artış halindeki parasal genişleme eşlik etti.[6] Bu konut balonunun oluşumunda ilk aşamayı oluşturur. Sonraki aşama, faiz oranlarındaki düşüşün sonucu ipotek oranlarının şimdiye kadarki en düşük seviyelere ulaşmasıdır.

Bunun ardından, doğal olarak, gayrimenkul kredilerinde patlama oluştu. Fed’in tetiklediği bu sürecin sonucunda oluşan yapay kredi genişlemesi, Fannie Mae ve Freddie Mac’in katkılarıyla birlikte, piyasayı tahrif etme tesirlerini göstermeye başladı. Kredi genişlemesinin ardından gelen talep artışı konut fiyatlarını arttırmaya başladı. Case-Chiller gayrimenkul endeksi Birleşik devletler tarihindeki en büyük fiyat artışlarını kaydetmiştir.[7] Olumsuz etkiler, “ahlâkî tehlikeler”in göz ardı edilmesi sonucu, gerçek birer risk olarak, ardı ardına su yüzüne çıkmaya başladı.

Kredilerin yetersiz kredibiliteye sahip müşterilere de verilmesine yönelik genel eğilim, Subprime (ikincil/riskli) ve Alt-A (Alternative A paper) kredilerde artışı meydana getirdi. Subprime krediler, kötü bir kredi geçmişi olan veya sınırlı kredi limitlerine haiz müşterilere, Prime (A paper) kredilere göre yüksek geri dönüş riskini tazmin etmek amacıyla, daha yüksek faiz oranlarıyla kullandırılan en riskli ipotek grubudur. Alt-A ipotekler ise A’dan daha riskli ama Subprime’dan daha az risklidirler ve bu suretle faiz oranları bu ikisinin oranları arasında seyretmeye eğilimlidir. Bu kredileri kullanan bireyler ilk birkaç yıl için piyasa faiz oranının altındaki oranlarla geri ödeme yapmaya başlarlar, fakat daha sonra faiz oranları bu iki ipotek türü için piyasada geçerli yüksek oranlara ulaşır.

Diğer bir önemli husus, bu kredilerin çoğunlukla Afro-Amerikan, Latin ve diğer etnik kökenlilere verilmesidir. Bu duruma büyük katkı sağlayan unsurlardan birisi, 1978’de, Carter yönetimince çıkarılan Community Reinvestment Act (CRA) olmuştur. Bu kanunun son derece hatalı olan kabul gerekçesi, bankaların aynı bölgede yaşayan düşük gelirli müşterilerine yetersiz kredibilitelerinden dolayı değil ama etnik ayrımcılık yaptıkları için çok daha az kredi tahsis ettikleri iddiasıydı. Bu gerekçeyi dile getirenlerin çoğunlukla bankaları, aynı zamanda, aşırı aç gözlü olmakla itham etmelerindeki çelişki dikkat çekicidir. Zira, kâr etmek isteyen bir bankanın yeterli kredi derecesine haiz, örneğin siyahî, bir müşterisini sırf derisinin renginden ötürü geri çevirmesi ne kadar mümkündür? Bu kanun, kısmen de olsa devlet tarafından mali bakımdan da desteklenen ACORN, NACA ve CCC[8] gibi cemiyet gruplarının doğmasını ve bu grupların Fed, Comptroller of the Currency ve FDIC (Amerikan bankacılık denetleme ve mevduat sigortası kurumları) ile birlikte yasanın uygulanmasına yardım etme adına bankalardan kredi koparma fiili ayrıcalığına kavuşmasını sağladı. Yasaya göre şayet bir banka faaliyetlerinde başka bir bankayla birleşmek, yeni bir şube açmak ya da başka bir sektörde iştirak kurmak benzeri yenilikler yapmak isterse, belirtilen devlet kuruluşlarına, müşterilerine CRA kapsamında yeterince kredi verdiğini kanıtlamak zorundadır ve eğer birisi ya da bir cemiyet grubu bu kuruluşlara bankayı çok az CRA kredisi vermekle suçlayan bir şikâyette bulunursa birleşme ya da yeni şube açılışı engellenir. Bu sözde cemiyet grupları bankalar kendilerine istedikleri kredileri verinceye kadar şikâyet dilekçelerini geri çekmeyerek tam bir özel çıkar gurubu halinde hareket etmişlerdir. Bankalar, söz konusu yasanın sonucunda, bu grupları doğuştan şüpheli kredilerle satın almak zorunda bırakılmışlardır. Bu durum, aynı zamanda, devlet müdahalesinin karşılıklı yozlaştırıcı tesir gösterebileceği durumlara iyi bir örnek teşkil eder. Kredilerin hiçbir şekilde geri ödeme imkânı olmayan kişilere verilmesindeki tersliği ifade etmek üzere, Amerikan bankacıları arasında “no income, no job, no asset” (geliri yok, işi yok, varlığı yok) ifadesi yerleşmiştir.

Son aşama olan balonun sönüşünü başlatan şey, Değişken Oranlı İpotekler (Adjustable Rate Mortgeges; ARM) ile Subprime ve Alt-A ipoteklerdeki yüksek temerrüt oranları oldu. Düşen kredi verme koşulları, geri ödemelerde düşük oranlı başlangıç dönemleri ve konut fiyatlarında uzun dönemli artış beklentisiyle, normal koşullarda bu kredileri üstlenemeyecek kişiler, zamanla Subprime ve Alt-A’da başlangıç dönemlerinin bitişi, ARM’lerde faiz oranlarının artışı ve konut fiyatlarının 2006-2007 yıllarında nispî düşüşü nedenleriyle, geri ödeme güçlükleriyle karşılaştılar. Temerrüt ve sahibinin ipotekli malı kaybetmesi yaygınlaştı.[9] 2001 ile 2007 arasında, Fannie Mae ve Freddie Mac’in teminat verdiği ve kendi portföyünde tuttuğu Alt-A ve Subprime ipoteklerin değeri 700 milyar dolardır. Birleşik Devletlerin dev yatırım bankaları ise 2000-2006 yılları arasında toplamda 7 trilyon dolarlık riskli konut ve tüketici kredilerine yatırım yapmıştı.[10]

Sonuç, şimdiye kadar, Bear Stearns’ün JP Morgan’a, Merrill Lynch’in Bank of Amerika’ya satılışı, Lehman Borthers’ın iflâsı ve Goldman Sachs’in sallantıda kalışıdır. Bu sonuç, gerçekte olduğundan daha az riskli gibi gösterilen bütün kötü krediler ve yatırımlar (malinvestments), devletin piyasada gerek kendi oyuncularıyla gerekse sahip olduğu muazzam araçlar ve regülasyon gücüyle yarattığı tahribatın göstergesidir.

Son Dalganın Getirdikleri ve Götürdükleri

7 Eylül’de Amerikan hükümeti Fannie Mae ve Freddie Mac’i tamamen kontrolü altına aldı. Yatırım bankalarının durumuna yukarıda değindik. Dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden birisi AIG’nin (American International Group) kurtarılmasını da not etmeliyiz.

Fannie Mae ve Freddie Mac’in çöküşünün üstünde durmamızda fayda var. Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, devletin zımnî garantisine haiz olduklarından, daha ucuza borçlanarak fon oluşturma imkânlarına sahiptiler. Borç senetleri hazine kâğıtları kadar güvenilir addedildiği için Rusya, Çin, Japonya gibi ülkelerin merkez bankalarınca da satın alınıyordu. Artan temerüt oranlarıyla birlikte, kendi bilançolarındaki MBS’lerin bir kısmının değerini sıfıra indirmek ve garanti verdiği ipoteklerden temerrüde uğrayanlar için ödeme yapmak zorunda kaldılar. Bu durum zincirleme şekilde, firmaların net değer artışlarının negatif rakamlara dönüşmesine, hisse sentleri fiyatlarının azalması ve bu suretle sermaye arttırma imkânlarının daralmasına, doğal sonuç olarak borç ödeme gücündeki zayıflamanın yabancı merkez bankalarına ve diğer alıcılara tahvil satışını zorlaştırmasına ve nihayetinde kendi aslî işlevlerini yapamayacak duruma geldiklerinde de hükümet tarafından kurtarılmalarına neden oldu.[11]

Yatırım bankalarının bu kadar ağır yaralanmalarının nedeni ise, Fed’in özellikle 2001-2004 döneminde uyguladığı gevşek para politikasının yarattığı artan para havuzundan mümkün olduğunca büyük payı kapma yarışıydı. Paranın bol ve faiz oranlarının aşırı düşük oluşu CDO[12] ve MBS gibi, nispî olarak daha çok kazandırma sahte cazibesine sahip araçlara aşırı yatırıma neden oldu. Yukarıda sıraladığımız nedenlerle birlikte, 2004-2007 arası nispî sıkı para politikasının katkısıyla da balonun sönüşü, yatırım bankalarının zararlarını açığa çıkardı.

Krizin Eylül ayındaki son dalgası çözüm olarak piyasaların daha fazla regülasyonu, iflâs etmek için fazla büyük oldukları kabul edilen firmaların kurtarılması veya kamulaştırılması ve Fed’in ve Amerikan Hazinesi’nin daha aktif müdahale etmesine yönelik talepleri getirdi. Kriz sonrası bir durgunluk ve buhranı engellemenin tek yolunun piyasaya para pompalamak olduğunu düşünen Fed ve Hazine ilk elde bazı açmazlara sahip. Şayet Fed para pompalayacak olursa, bu Federal Fonlar Hedef Oranı’nın, hedeflenenin altına düşmesi demektir. Şu halde, oranı hedefte tutmak amacıyla Fed federal fon piyasasından para çekmek için Hazine kâğıtlarını satmaya mecbur kalır. Yani faiz oranını arttıran bir baskı olmadığı sürece, Fed, oranı hedefin altına çekmeksizin kolayca para pompalayamaz. Fed, diğer bir yöntem olarak, Hazine’den borç senedi çıkarmasını isteyebilir. Hazine’nin borçlanması federal fon piyasasından para emmesi demektir. Bu ise faiz oranını hedefin üstüne çıkarır. Fed, bu durumda, Hazine’nin borç senetlerini satın alarak federal fon piyasasına para aktarabilir. Böylece yeni para federal fon oranını tekrar hedefe çeker. Sonuçta para arzı artmış ve Fed daha çok Hazine kâğıdına sahip olur. Fakat bu yöntemin de bazı ek maliyetleri vardır. Hazinenin borcu artar, borç senetlerinin uzun vadeli getirisi yükselir ve ipotek oranları bu yöntemin kullanılmadığı durumda olacağı seviyeden daha fazlasına ulaşır. Bu duruma kısmî bir çare Fed nezdinde tutulan mevduat rezervlerine faiz ödenmesidir. Fed bankalara, hedef oran üzerinden faiz öder ise, bankaların rezerv fazlalarını diğer bankalara ödünç verme gerekçesini zayıflatır. Böylece, federal finansman oranı hedef oranın altına düşmeyecektir. Fakat, bankaların bu sayede tüketicilere daha çok kredi verebileceği düşünülebilir ise de, son dalganın ardından Amerikan bankaları daha ziyade borç ödeme güçlerini arttırmaya odaklandıkları için, kredilerini arttırmaya fazlaca gayret etmeyeceklerdir. Buradan, Fed’in mantığına göre, astronomik rakamlara ulaşan kurtarma paketine duyulan ihtiyaca ulaşıyoruz.

Fed, kullandığı Keynesyen mantıkla, mevcut krizin temellerini attığı gibi çözüm adına da tamamen politik tarzda hareket ederek iktisadî rasyonalitenin dışına çıkmakta bir sakınca görmüyor. Öncelikle, kurtarma müdahalesi olmaksızın Birleşik Devletler bankacılık sisteminin büyük kısmıyla borçlarını ödeyemez hale geleceğini öne sürenlere, hükümet parasıyla kurtarılmaya ihtiyaç duyan bir sistemin zaten iflâs etmiş olduğunu hatırlatmamız gerekiyor. Öyleyse, neden kaçınılmaz olan, yüzleşmemiz gereken bir sonucun üstünü örtmeye çalışalım?

Fed ve Hazine bürokratları olağanüstü durumlarda kullanmak için reel kaynaklara sahipmiş gibi hareket etmektedirler. Reel tasarrufların oluşumuna yol verdiği sermaye ile paranın kendisini birbirine karıştırarak, ancak reel tasarrufların artışı ile sağlıklı olacak kredi genişlemesini tekrar yapay surette meydana getirme çabasındalar. Bir serbest piyasa ekonomisinde, bir firmanın zarar etmesi, kâr etmesi durumunun tam tersi surette, toplumun reel servetine katkıda bulunmayan, bilakis onu israf eden ticari faaliyetlerde bulunması anlamına gelir. Bunun bize sonuç olarak verdiği şey, reel tasarrufları bu zarar eden faaliyetten servet üreten diğer faaliyetlere yöneltme zorunluluğudur. Zarar eden bir firma yaşamına devam ettirildiği sürece, gerçekten zenginlik üretenlere bir o kadar zarar verilmiş olmaz mı? Büyük bir firmanın iflâs etmesi gerçekten insanların hayatında ağır acılara neden olabilir. Bu hissedilen acının kaynağı, işlerini ya da paralarını kaybetmeleri gibi görünür/yakın nedenlerden ziyade, kayıpların temelinde yatan reel tasarrufların heba edilişidir. Büyük firmaların hayatta kalmalarını sağlamanın insanların reel tasarruflarını gittikçe daha fazla buharlaştırmak gibi bir zararı vardır. İlâveten, bu firmaların küçük firmalardan daha çok kaynağı yuttuklarını dikkate alırsak, kaynakları hatalı tahsis eden bir girişimin, genel kanaatin aksine, yaşamak için gereğinden fazla büyük olduğu sonucuna ulaşırız. İnsanları ya da kurumları hatalarının bedelini ödemekten muaf tutmak aynı zamanda yerleşik çıkarlar tesis etmek değil midir? İşte tam da bu nedenlerle, müdahale paketlerinin kaynak rakamları ne kadar büyük olursa, bunun daha büyük bir dalgayı bir süreliğine erteler gibi görünmesine rağmen, krizi depresyona doğru bir o kadar daha ağırlaştıracağı ve uzatacağı ortadadır. The Economist dergisi kurtarma programlarının sosyalizm değil ama pragmatizm olduğunu savunmaktadır.[13] Fakat yukarıda anlattığımız ve kısaca devletin müdahalelerinin yol açtığı iktisadî rasyonaliteden kopuşun getirdiği sorunların yine bu rasyonalite dışında kalarak çözülme gayreti diye ifade edebileceğimiz durumun acaba nesi pragmatizmdir? Bu hayli ciddî bir sorudur. Yapılacak şey, kısaca ifade edersek, serbest piyasa ekonomisinin iktisadî rasyonaliteyi uygulamaya geçirmesine izin vermektir. Asıl pragmatizm budur.

 

 

——————————————————————————–

[1] Bkz. http://www.fanniemae.com/initiatives/index.jhtml?p=Initiatives.

[2] Patrick Barta, “Behind Freddie Mac’s Troubles: A Strategy to Take on More Risk,” The Wall Street Journal, 22.09.2003, sayfalar A1&A12.

[3] James R. Hegerty, “Freddie Mac’s Earnings Plunge 52%,” The Wall Street Journal, 01.06.2004, s. A3.

[4] Bkz. http://www.ofheo.gov/media/pdf/FNMSPECIALEXAM.PDF.

[5] Karen de Coster ve Eric Englund, “Another New Deal Monstrosity,” http://www.mises.org/story/2627 02.07.2007.

[6] Bu kısımda bahsedilen oranlardaki değişimler için ayrıca şu iki makale incelenebilir; Mark Thornton, “Housing Bubble in Four Easy Steps,” http://www.mises.org/story/3130 27.09.2008 ve Frank Shostak, “Housing Bubble: Myth or Reality?,” http://www.mises.org/story/1177 03.04.2003.

[7] Bkz. http://www.en.wikipedia.org/wiki/Case-Chiller_index.

[8]Sırasıyla; Association of Community Groups for Reform Now, Neighborhood Assistance Corporation of America, Center for Community Change.

[9] Riskli krediler ve sonuçtaki yüksek temerrüt oranlarına dair daha ayrıntılı bilgi için bkz. http://www.en.wikipedia.org/wiki/Subprime_Crisis.

[10] Bkz., “Üç Dev Banka Neden Battı?,” 18.09.2008 tarihli haber http://www.ntvmsnbc.com/print.asp?pid=459620.

[11]Bu sürecin rakamlarla da desteklenerek bir anlatımı için bkz. Frank Shostak, “Are Fannie and Freddie Too Big to Fail?,” http://www.mises.org/story/3110 17.09.2008.

[12]Collateralized Debt Obligations- CDOs; Sabit getirili varlıkların bir portföyünden yapılandırılan, regüle edilmemiş bir varlığa dayalı menkul kıymet türü.

[13] The Economist, 4-10 Ekim 2008 sayısı, “World on the Edge,” s. 11.