Ana Sayfa Blog Sayfa 481

Asker millet olmak övünülecek bir şey mi?

Bedelli askerlik çıkarılmasına gelen itirazların bazıları haklı noktalara işaret ediyor.

Özellikle de eşit vatandaşlık ilkesine aykırı olduğu yolundaki eleştiriye katılmamak imkânsız. (Ben de zaten bu yüzden, yazdığım yazılarda hep bedelli askerliğin bir geçiş dönemi modeli olarak kullanılabileceğini, kalıcı ve ilkesel olarak doğru çözümün profesyonel ordu olduğunu belirttim.)

Ne var ki, bedelliye yapılan bir başka itiraz daha var ki, buna katılmak hiç mümkün değil. Katılmak bir yana, sırf bu nedenle bile bedelli askerlik desteklenebilir.

Daha çok ulusalcı cepheden gelen bu itiraza göre, bedelli askerliğin en büyük zararı Türk milletinin “genetik kodlarına işlemiş olan” asker-millet özelliğini erozyona uğratmasıdır. Onlara göre, toplumumuzda asker-sivil ilişkilerinin kendine özgü bir karakteri vardır. Türk milleti asker-millet niteliği taşır. Her Türk erkeğinin zorunlu askerlik yapması, bu milleti millet yapan en önemli özelliktir. Ordu milleti yoğuran bir ocaktır. Bu kutsal ocak, “eğitimsiz milletin fikir ve duygularının gelişmesini, ruhunu ve maneviyatını yükseltmek yönünde güçlenmesini sağlar…”

Goltz Paşa’dan bu yana

Osmanlı’dan devralınan ama cumhuriyet tarihi boyunca resmi ideolojinin temellerinden birini oluşturan bu ordu-millet kavramı, orijinal olarak Alman Colmar von der Goltz’un 1883’te yayınladığı ve Millet-i Müsellâha (Silahlı Millet) kitabında geliştirilmiş kavramdır.

Şükrü Hanioğlu, Goltz’un ortaya attığı bu kavramı şöyle anlatıyor: “…Goltz bu kitabında sanayileşme sonrası dünyasında “savaşın kaçınılmazlığı”nı vurguladıktan sonra, bu nedenle, geleceğin savaşlarının cephede orduların vuruşması değil silahlanmış milletlerin topyekûn mücadelesi şeklinde geçeceğini savunur. Goltz’a göre bu nedenle ordu komuta kademesi toplumun örgütlenmesi ve idaresinde daha önemli bir rol oynamalıydı. Bizzat Goltz’un ıslah ettiği bir kurumda onun zikredilen kitabını okuyarak eğitilen Osmanlı erkân ve ümerası düşüncelerini kuramsallaştıran “Silahlı Millet” fikrini içselleştirmekten öte idealize etmiştir. Son üç kuşak Osmanlı subay kadrosu kendilerini böylesi bir “millet”in yaratıcısı, bilinç aşılayıcısı ve doğal idarecileri olarak görmüştür.

Bu kadronun kendine biçtiği doğal toplum liderliği rolünün nasıl icra edileceği alanında iki temel yaklaşım ve siyaset geliştirilerek uygulanmıştır. Bunlardan birincisi ordunun bir kurum olarak “silahlı millet”in yol göstericisi olması, ikincisi ise subayların geniş çaplı katılımıyla paramiliter karakterli, daha sonraki Arap Baasçılığına benzer bir örgütlenmenin yaratılmasıydı.”

Batı terk etti, biz terk edemedik

Osmanlı askeri bürokrasisinin Prusya ordusundan esinlenerek geliştirdiği “silahlı millet” (ve elbette buna bağlı olarak zorunlu askerlik) fikri bugün bu topraklarda hâlâ ateşli savunucular buluyor ama orijinal olarak uygulandığı yerde artık izi bile kalmadı. Çünkü hem savaşların niteliği değişti hem de toplumların…

Avrupa Birliği’nin iki önemli ülkesi olan Fransa ve İngiltere’de zorunlu askerlik çoktan kalktı. Sadece oralarda da değil; Hollanda, İtalya, Polonya, İzlanda, Sırbistan, İrlanda, Belçika, Lüksemburg, Slovenya, Slovakya, İspanya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Malta da zorunlu askerliği kaldırarak profesyonel orduya geçti. Zorunlu askerliği hâlâ kaldırmayan az sayıdaki ülkede ise askerlik yapmak istemeyenlere sosyal hizmet alanlarında görev yapma alternatifi sunuluyor.

Bizim ulusalcılarımız ise hâlâ 100 yıl önceki Prusya tipi “ordu-millet” anlayışını yaşatmaya çalışıyorlar. Ve hâlâ asker millet olmakla övünüyorlar.

Oysa çağımız milletlerin “savaşkan millet” olmakla değil, “üretken millet”, “yaratıcı millet”, “eğitimli millet” olmakla övüneceği çağ… Ayrıca bu çağda milletlerin eğitimi okullarda yapılıyor, orduda değil…

 

Bugün, 12.11.2011

Akıl ve sosyal düzen

0

İnsan aklının öneminin abartıldığı ve düşünen kafaların çoğunun bugün sahip olduğumuz sosyal düzenin adı-adresi belli kişilerin bireysel akıl ve iradeye dayalı karar ve davranışlarıyla tesis edildiğine inandığı bir çağda yaşıyoruz.

Buna paralel olarak, neredeyse herkesin irili ufaklı her sosyal problemin kamu otoritesine (yani tekelci zor kullanma yetkisine) sahip bir bireyin veya bir grup bireyin yine akla ve iyi niyete dayalı müdahaleleriyle çözülebileceği fikrini sorgusuz sualsiz kabul ettiği ülkelerin vatandaşları olarak yıllarımızı harcıyoruz. Sosyal düzen meselesine kurucu rasyonalist yaklaşım diyebileceğimiz bu bakışın sistematik biçimde belirmesi Aydınlanma’nın, Kıta Avrupası kolunun doğması ve gelişmesiyle bağlantılı. Akıldışı olarak nitelenen her yol ve yöntemin ve akıl tarafından haklılaştırılamayan her sosyal kurumun peşinen reddedilmesini benimseyen bu yaklaşım, beşerî problemlerin rasyonalist makro düzenlemelerle ortadan kaldırılabileceğini, hatta, aynı yolla, yeryüzü cennetine tekabül eden sosyal düzenlerin kurulabileceğini iddia etti.

Kurucu rasyonalizmin 20. yüzyıldaki tipik ürünleri sosyalist ve faşist sistemlerdir. Marksist formatında sosyalizm, zaten bir bilim olan sosyalizmi benimsemiş ve kavramış büyük liderlerin öncülüğünde, her bakımdan mükemmel bir sosyal düzen kurulabileceğini vazetti. Pek çok aydın buna inandı. Birçok ülkede sosyalist sistemler kuruldu. Ancak ortaya çıkan ürün, istisnasız her örneğinde, vazgeçilen üründen daha kötü oldu. Faşizm de benzer bir mantıkla yola çıktı ve benzer sonuçlara yol açtı. Sol kültürün egemenliğinde düşünenler faşizmin irrasyonel bir reaksiyon hareketi olduğunu iddia eder; ama bu doğru değil. Bir kültürün (İtalya) veya bir ırkın (Almanya) üstünlüğü fikri, açık bir olgusal gerçek olmaktan çok çıplak aklın bir fiksiyonudur [kurgusudur]. Bu yüzden, faşist sistemler de sosyalist sistemler gibi kurucu rasyonalist bir epistemik [bilgiye dair] düzlemde hareket etti. Sonuç yine felaketti.

Çağımızın yaygın modeli olan refah devleti de kurucu rasyonalist yanılgılardan azade görünmüyor. Sosyalizm ve faşizm çapında olmasa da, kurucu rasyonalist sosyal düzenlemeler yapmayı seviyor. Çökmekte olan genel sosyal güvenlik sistemi, devlet kontrollü zorunlu ve merkezî eğitim, devlet idaresinde sağlık sektörü bunun örnekleri. Ne yazık ki, çoğu zaman insanlar bu merkeziyetçi, tek tipçi, dayatmacı uygulamaların zararlarını görmekte başarısız. Bu yüzden onları sorgulamıyor, alternatiflerini araştırmıyor.

Rasyonel bilginin eleştirisi

Peki, sosyal düzene bakmanın kurucu rasyonalist olmayan, daha çeşitlilikçi, daha insanî, daha keşifçi bir yolu yok mu? Evet, var. Bu yol yine Aydınlanma’yla, fakat Aydınlanma’nın İskoç koluyla bağlantılı. İskoç Aydınlanması teorisine kurucu rasyonalist teoriyi apaçık bir olgu temelinde reddetmekle başlıyor. Buna insan bilgisinin parçalılığı, dağınıklığı ve tek elde toplanamazlığı olgusu diyebiliriz. Sosyal düzen bir bilgiler bütünü dünyası. Sosyal düzenin toplam bilgisi onun üyesi olan bireylerin tek tek bilgilerinin toplamına tekabül eder. Her birey, toplam bilginin ancak küçük bir kısmına sahip olabilir: Bu onun kendi bilgisidir. Birey, başkalarının bilgilerine asla tam olarak sahip olamaz. Bunun anlamı şudur: Birey sınırlı bilgiye sahip bir birey olarak yaşamak zorundadır. Ancak varlığını sürdürebilmesi ve refah seviyesini yükseltebilmesi için başka bireylerin bilgisini bilmeye veya bilmemesinin doğurabileceği mahzurları ortadan kaldırmaya mecburdur. Başka bir deyişle başka bireylerin kendisiyle işbirliği yapmasına mahkûmdur. Birbirini bilen bireyler arasında işbirliği kolay, ama sadece bildiğimiz bireylerle işbirliği yapsaydık, muhtemelen barbarlık seviyesinde bir hayat yaşardık. Sosyal kurumlar, işte bu genişletilmiş işbirliğini sağlar. Bizi bilmediğimiz, belki hiç bilemeyeceğimiz, bizimkinden farklı ve bizim muhtaç olduğumuz bilgilere sahip bireylerle gönüllü işbirliğine sokar. Hangi sosyal kurumlar bunu yapar? Birçok örnek var. Meselâ mülkiyet, para, fiyatlar, dil, gelenek. Bu kurumlar insan davranışının ürünüdür ama insanlar tarafından bilinçli olarak dizayn edilmemiştir. Bu kurumlardan müteşekkil sosyal düzen de aynı vasıftadır. Yani, sınırlı bilgi, ilgi ve çıkar sahibi insanların davranışlarının niyet edilmemiş ürünüdür.

İskoç Aydınlanması düşünce geleneğinin bu yaklaşımı, merkezî planlamacı sosyalist ve faşist sistemlerin niçin tam olarak kurulamayacağını, eksik teşebbüsler olarak kalacağını da izah eder. Mükemmel bir sistem için toplumdaki bütün bilginin kurucu otoritenin (bir kişi veya grup) elinde toplanması gerekir. Bu imkânsızdır; zira bilgi hem parçalı ve dağınıktır; hem de mahale ve duruma özgüldür. Bu nitelikteki bilgileri merkezde toplama yoluna gittiğiniz anda iki şey olur: Bilgi, bilgi olmaktan çıkar ve hale değil maziye ait bir şeye dönüşür. Bu yüzden merkezî kurucu otorite hem sınırlı hem yanlış-eksik bilgiye dayanan hesaplar ve planlar yapar. Bunun iyi bir anlatımı Ludwig von Mises’in 1920’de bir makaleyle başlattığı merkezi planlamalı sosyalist ekonomide ekonomik hesaplama yapılıp yapılamayacağı tartışmasında karşımıza çıkar. Mises, üretim araçlarında özel mülkiyet olmaksızın, ister küçük bir otokrat grup isterse demokratik şekilde organize olmuş bir heyet olsunlar, sosyalist plancıların kaynakları ne derecede etkin kullandıklarını belirlemenin bir yolunu bulamayacaklarını ileri sürdü. Tarih, Mises’i haklı çıkardı.

Aklın da bir yeri ve fonksiyonu olmakla beraber, sosyal düzen, en azından İskoç Aydınlanma geleneğine bağlı liberallerin anladığı manada, bir aklın bilinçli ve amaçlı eseri değildir. Liberal düzen büyük ölçüde kendiliğinden doğan düzendir. Bireyler belirli davranış kurallarını, bazen niye öyle yaptıklarını dahi bilmeksizin (dil örneğinde olduğu gibi) takip ederek, başka bir deyişle, kendiliğinden doğmuş kurumları kullanarak, bu düzenin ortaya çıkmasını sağlar. Bunu yaparken müşevvikleri, bekâlarını sürdürmek için başka insanlarla geniş çaplı işbirliği yapmaktır. Hiçbir rasyonalist teori, beşerî düzenin en önemli parçalarının ve unsurlarının kendiliğinden doğduğu ve her zaman öyle kalacağı gerçeğini değiştiremez.

Sosyal düzenin kendiliğindenliği bize ne gibi mesajlar verir? Öncelikle faşizm ve sosyalizm gibi tecrübe edilmiş veya ileride tecrübe edilmek istenebilecek kurucu rasyonalist sosyal düzen kurma teorilerini reddetmeyi tavsiye eder. Sonra da, refah devleti sistemi içindeki toptancı tek biçimci ve tepeden inmeci kurucu rasyonalist mikro sistemleri (devlet güdümlü sosyal güvenlik, devlet güdümlü eğitim gibi) sorgulamanın hem özgürlük hem etkinlik açısından önemine ve yararına dikkatimizi çeker.

 

Zaman, 11.11.2011

Sırada BDP’nin kapatılması mı var?

Artık bıçak sırtı bir yerdeyiz. Çözüme de kopuşa da çok yakınız. Ya ateşkesle yeni bir süreç başlayacak ya da topyekûn bir savaş. Bu ikinci ihtimalin dehşetini düşünmek ve bundan kaçınmak için ne gerekiyorsa yapmak boynumuzun borcu. Ancak ‘bilek bükme’ inadı sorunu bir çıkmaza sürüklüyor. Oysa yıllardır biliyoruz ki kimse kimsenin ‘bileğini bükemiyor’; sadece ‘burkulan yürekler’ var…

Sivil vatandaş perspektifinden baktığımızda sorun, sanıldığının aksine, ‘yönetilebilir’ de değil ‘katlanılabilir’ de. İnsanlarımızı kaybetmiyoruz sadece; demokrasimiz, hukuk anlayışımız ve hatta vicdanlarımız da zedeleniyor. Hem şiddet zedeliyor hem de şiddeti durdurmak adına yaptıklarımız.

Görülen o ki ‘topyekûn savaş’ stratejileri tarafların masalarında. Tasfiye korkusu yaşayan PKK son zamanlarda asker-sivil ayırt etmeden saldırıyor. Şehirlerde doğrudan sivillere yönelik eylemlerle Türkiye genelini istikrarsızlaştırma kapasitesinin olduğunu ispat etmeye çalışıyor. Gönderdiği ‘intihar eylemcileri’yle de hâlâ kendine bağlı ‘fedai’lerin bulunduğunu gösteriyor. Öte yandan da son Hakkari saldırısında olduğu gibi aynı anda büyük gruplarla birden fazla noktaya saldırı düzenleme gücünü teşhir ediyor.

Ancak siyasi hedeflerin terör eylemleriyle gerçekleşmeyeceği de gün gibi ortada. Bu anlamda ‘devleti yenmek’ mümkün olmadı şimdiye kadar, bundan sonra da olmayacak. Üstelik ‘siyasi hedefler’in kendisi de Kürt halkının genel bir desteğini kazanmış değil. PKK çizgisinde siyaset yapan siyasi partilerin son yirmi yıldır aldıkları oy neredeyse hiç değişmiyor; yüzde 5 ile 6 aralığında duruyor. Kürt siyasi partilerinin bu sıkışmışlığı karşısında ‘temsil’ alanını genişletmek için ‘silahlı örgüt’ün devrede olduğu da bilinen bir gerçek.

Bu cendereden çıkışın yolu, silahlı güçlere karşı siyasetin, yani toplumun özerkliğini ve özgürlüğünü savunmak. Bu iş, BDP’ye ve BDP’yi destekleyen ama artık şiddete yeter diyen insanlara düşüyor. Yeni bir ateşkes için PKK’ya baskı kurmak, iyi bir başlangıç olabilir.

Böyle bir karar devlet katında ‘topyekûn savaş’ hazırlıkları yapanları da durdurabilir. Biliyoruz ki ‘topyekûn savaş’ın muhatabı sadece PKK değil. KCK operasyonları ve KCK hakkında oluşturulan kamuoyu daha kapsamlı bir stratejinin parçası. Hedef, PKK ile bağlantılı kişilerin ve kurumların siyaset yapmasının önünü kapatmak. KCK bu stratejinin ilk etabı. Bir sonraki aşama ise BDP’nin siyaset dışına itilmesi. İşin tuhafı, BDP’yi dağa çağıran PKK ile onu siyaset yapamaz hale getirmeye çalışan devletin yaptıkları aynı kapıya çıkacak.

Önceki dönemlerde PKK’nın silah bırakarak ‘siyasallaşması’ bazı kesimler tarafından kabule şayan bulunurken şimdilerde BDP’nin bile siyaset yapması fazla görülüyor. Eğer yeni bir süreç başlamazsa BDP hakkında kapatma davası açılması muhtemel. Elbette bu, sorunları çözmeyecek, hatta daha da derinleştirecek ama, ‘yeni inisiyatifler’ geliştirilmezse gidişatın bu yönde olduğunu düşünüyorum. Ufukta görülen ‘topyekûn savaş’ stratejisinin mantıksal sonu bu çünkü.

KCK operasyonları da bu istikameti gösteriyor. Baştan itibaren KCK’nın bize PKK ile bağlantılı olduğu, paralel bir devlet örgütlenmesine gittiği ve başında da Murat Karayılan’ın bulunduğu anlatıldı. Peki, BDP ile PKK’nın ilişkisi KCK ile PKK’nın ilişkisinden farklı mı? BDP’nin projelerinin, yönetiminin ve hatta milletvekillerinin önemli ölçüde PKK tarafından belirlendiği sır değil. Dün Zaman’da bir haber vardı; ‘BDP’nin adaylarını Kandil belirlemiş’. Bunu bilmeyen var mı?

Demek istediğim şu; eğer KCK operasyonlarının ana gerekçesi bu örgütün PKK’nın kontrolünde olduğu gerçeği ise aynı ilişki PKK ve BDP arasında da var. KCK tutuklularının nerdeyse hepsi BDP’lilerden oluşuyor. Yargının ve hükümetin cevap vermesi gereken soru şu; siyaset ve topluma karşı yasakçı bir yargı mücadelesinin başarı şansı var mı? BDP kapatıldı, yöneticileri KCK’lılar gibi tutuklandı diyelim, peki 2 milyon seçmeni ne yapacaksınız? Bir soru da KCK operasyonlarını savunanlara; BDP’nin kapatılmasını da savunabilecek misiniz?

Herkes için yeni bir başlangıca ihtiyacımız var. Çatışmaları soğutacak, taraflara nefes aldıracak, düşünmek ve danışmak için zaman sağlayacak bir ateşkes ilk adım olabilir.

 

Zaman, 11.11.2011

Nagehan Alçı’ya açık mektup

Sevgili Nagehan;

Seninle henüz tanışamadık. Ama ben seni ilgiyle ve sevgiyle izliyorum. Keskin zekanla, fikri cesaretinle, polemik gücünle seni basının “geleceği olan” figürlerinden biri olarak görüyorum.

Aslında bugün başına gelenler, böyle düşünenin sadece ben olmadığımın da en iyi göstergesi.

Şu adi saldırganın böyle biri haline gelmesine neden olan cinsel travmalarını, cinsel kimlik ve cinsel işlev bozukluklarını incelemek benim işim değil; tedavisi imkansız bir iktidarsızlık sorunu mu, çaresiz bir abazanlık türü mü bilemem, en iyisi bunu uzmanlara bırakmak…

Ama bu “tür”ün sapık-ataklarının temel dürtüsünü söyleyebilirim.

En azından basında…

Bunların, biz kadınların vasat erkeklerin açtığı vasat fikir ortamlarında, onların izinden giderek var olmamıza, onları sürekli teyit ederek bir adım arkadan ilerlememize bir itirazları yoktur. Hatta bundan hoşnut bile olurlar; zira böylece kendilerini bir kez daha doğrulamış, kronik öz güvensizliklerini bir nebze dindirmiş olurlar. Kendilerini fevkalade “çağdaş ve eşitlikçi” hissetmeleri de cabası…

Ama o kadınlar, o vasat fikir ortamından çıkmaya; o fikir ortamına kafa tutmaya başladılar mı; onların hurdacı dükkanına benzeyen beyinlerini şöyle bir sarstılar mı, duydukları kin ve öfke inanılmazdır.

Bu ne cürettir böyle!

Bu ne haddini bilmezliktir!

İşte o zaman, beyin kıvrımlarında pusuya yatmış bekleyen testosteron birden bütün beyinlerini ele geçiriverir.

Böyle zamanlarda neler yapabileceklerine şaşar kalırsın.

En fazla sıkıştıkları noktada, sana “en zayıf” olduğunu sandıkları noktadan saldırırlar. En eciş bücüş olanlar bile sana “çirkin, yaşlı, şişko, sakil” diyerek canını acıtmaya çalışır. Eğer çirkin diyemeyecekleri kadar güzelsen o zaman da “orospu” demeye getirirler. Yani çıkış yoktur; çirkinliğin en büyük suçundur. Ama güzelliğin de öyle.

Saldırılar kimi zaman bıyık altı gülümsemelerle, kimi zaman seviyesiz imalarla, kimi zaman da şimdi sana yapıldığı gibi açık düşmanlık biçiminde gelir. Birçok kadın kendi deneyiyle bilir ki, fikir mücadelesinde karşı cephede yer alan bu tür erkeklerin hışmına uğramak için, genç ya da orta yaşlı; güzel ya da çirkin olman bir şey değiştirmez. Bu “tür”ün elinde her duruma yönelik silah mevcuttur.

En güçlü silahları “hafifmeşreplik” imalarıdır. Sürekli açığını kollar, en küçük bir fırsat yakaladılar mı saldırırlar. Bu imalardan korunmak için, bir erkekten on kat “mazbut” olman, hiçbir açık vermemen gerekir. Ama bu da kâr etmez. O kadar mazbut olursan, bu defa da “namus kumkuması” diye dalga geçerler…

Cinsiyetini sakınmadan ortaya koyarsan, kışkırtıcı olmakla eleştirilirsin, kadınlığını fazla gizlersen, bu defa da erkeksiliğinle alay edilir.

Genç ve bekârsan, koca bulmaya uğraştığını ima ederler. Genç değilsen, bu defa da evde kaldığın için hırçınlaştığını söylerler.

 Bir zamanlar onlardan biri bana “mama” demişti, solcu genç kızları “liberalizmin kötü yoluna düşürdüğüm” için! Benzetmeye bakar mısın? Senin, “Kemalizm dini” için misyonerlik yapanlara pezevenk demek hiç aklına gelir mi? Ama onların aklına sadece bu gelir. Tepeleri attı mı, tek bir tema vardır cephaneliklerinde: fahişe, sürtük, orospu…

 X x x

İşte bunlar böyledir güzelim.

Gazeteci olmak, aydın olmak, fikir üretmek zordur bu ülkede. Ama gördüğün gibi hem kadın olup hem de gazeteci, yazar ya da aydın olmak daha da zordur. Muarızların, fikirlerinle baş edemedikleri her noktada bedenine saldırır. Cinsiyetini her türlü provokasyona açık bir alan olarak yanında taşırsın hep. Elin yüreğinde, kimin ne zaman bu alana saldıracağını beklersin.

Başta yıpranacak, kırılacaksın. Ama yıllar geçtikçe sen de bu “tür”e alışacak, basın denen bu cangılda onlarla birlikte ama onlara dokunmadan yaşamayı öğreneceksin.

Bu arada yapmaman gereken tek şey, “çirkefi üzerine sıçratmamak” için dilini ve kalemini tutmak; kendini sansür etmektir.

Çünkü onların tek istedikleri de budur.

 

Bugün, 11.11.2011

Ceren Kenar – Suriye meselesinde tehlikeli bir siyaset: Çoğunluğa karşı, azınlık diktasıyla flört

Beyrut’un Ermeni muhiti Burj Hamud geçen hafta Ermeni “yerlilerin” Suriyeli Kürt “göçmenleri” kovma girişimleri ile hareketlendi. Beyrut’ta düzenlenen anti-Esad bir protestonun ertesinde, manidar bir zamanlamayla, Taşnak partisi bu bölgede ikamet eden Suriyeli göçmenlerin evlerini terk etmelerini ve ev bölgedeki sahiplerinin de göçmenlere ev vermemelerini “rica” etti. Bu linç hareketinin altında yatan ekonomik ve sosyal birçok faktör olmasına rağmen, ateşi fitilleyen son günlerde Ortadoğu’nun en büyük ayrışmalarına sebebiyet veren meselesi, Suriye oldu…

Sakinlerinin çoğunluğunu Ermeni katliamından kaçarak Beyrut’a yerleşmiş Ermenilerin oluşturduğu Burj Hamud, bu sefer başka bir katliamın -bu katliamlar arası kıyaslama ve benzerlik kurmak mümkün olmasa da- mağdurlarına merhamet göstermedi. Suriye rejimine direnen Kürtler ile Esad’ı Ortadoğu’da kendilerine hami olarak telakki eden Taşnaklar arasındaki bu gerilim, Ortadoğu siyasetinde bazı Hristiyan grupların şu an oynadığı tehlikeli ve gayrı-ilkesel siyaset üzerine birkaç not düşmeyi gerektiriyor.

Arap dünyasında son yılda yaşanan devrim halkasına dair en heyecan verici unsurlardan biri bu devrimlerin “kimlik” çağında kimlik ötesi bir özellik arz etmeleriydi. Ne Tunus, ne de Mısır -ve hatta Libyameydanlarına damgasını vuran sloganlar belirli bir kimlik siyasetinin etrafında örülü değildi. Meydanlarda yükselen talepler, bir kimlik grubunun çıkarlarına, siyasi gündemlerine indirgenmemişti. Aksine protestocuların talebi temel insan haklarına ve onuruna saygı duyan bir siyasi otoritenin kurulması, temel yurttaşlık haklarının herkes için tesis edilmesiydi. Bu aslında göstericilerin, farklı kimlik ve ideolojilerinden bağımsız, bir “ortak kötü” algılarının olduğunu gösteren ve zımni olarak belli bir “ortak iyi” mefhumunu paylaştıklarını ima eden bir çoğulculuktu. Bunun sonucu -ve elbette sebebi olarak- sosyalistler, liberaller, İslamcılar birlikte hareket ettiler, meydanlar etnik, ideolojik ve dini farklılığı ve çoğulculuğu yansıttı.

Bu bakımdan belki de bu protestolar biraz “modası geçmiş” ya da modası geçtiği düşünmemiz beklenen bir siyaseti yansıtıyordu. Tekil bir kimlik çıkarından azade, temel hak ve özgürlük vurgusu ile bir eylemcilik ve siyaset yapma anlayışı son 30 yılda dünya siyasetinde çok da alışık olmadığımız bir mefhum, ne yazık ki. Elbette, devrim sonrası ayrışmalar, farklılaşmalar olacaktır, farklı ideolojik duruşlar yeni kurulacak rejimlerin bekası konusunda çatışacaktır. Lakin yine de bu devrimler tarihe en azından yapılış sürecindeki çoğulculukla geçecektir.

Suriye protestolarında ise benzer şekilde göstericiler bir kimlik grubu oluşturmuyor. Özellikle Kürtlerin de liderleri Meşal Temmo’nun suikasta kurban gitmesi ile kitlesel intifadaya geçmeleri akabinde, muhalefetin renkliliği daha da arttı. Fakat, Suriye’yi diğer süreçlerden ayıran özellik, protesto aleyhtarlarının bir kimlik üzerinden ve bu kimliğin belirlediği siyaset ile mevcut rejimi yani katliamları desteklemeleri. Esad ailesi ve yönetimi ile özdeşleşen, devletin zor aygıtlarında oldukça etkili olan Nusayrilerin rejime sıkı sıkı sarılmaları siyaseten anlaşılabilecek bir durum. Elbette yapmasalar daha iyi, bu rejimin ilelebet yürüyemeyeceğini ve bu desteğin rejim sonrası dönemde başlarını çok ağrıtacaklarını görmeleri tüm protestocuların temennisi. Bu pragmatik siyaset anlayışından da mühimi, ilkesel düzeyde, mevcut yönetimin ve şiddetinin aslında kendi mezheplerini zehirlediğini, kirlettiğini görmeleri elzem.

Suriye’de resmi daha karmaşık hale getiren grup ise Hıristiyanlar. Rejimle organik bir bağları olmamasına rağmen, Hıristiyan nüfusun çok büyük bir kısmı rejimle birlikte hareket ediyor. Protestolara katılmamak bir yana, rejimi baki kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Lübnan Hıristiyanlarının bir kısmı da bu desteğe arka çıkıyor. O kadar ki Lübnan Marunî kilisesi – Lübnan Hristiyan nüfusunun çoğunluğunu oluşturan sekt- Patriği Beşar Butros el-Rey Suriye rejiminin yıkılmasının Orta Doğudaki tüm Hıristiyanlar için bir tehlike oluşturacağına dair görüş bildirdi. Hristiyanların Esad desteğinin en önemli gerekçesi ise basit: İslami köktencilik korkusu…

Yakın zamanda Mısır’da yaşanan, Mısır’ın kadim Hristiyan grubu, Kıptilere yönelik saldırılar var olan köklü endişelerin ve bu paranoyalar üzerinden siyaset yapanların elini güçlendirdi. Fakat gözden kaçırılan nokta Kıpti nüfusun daha önce ne Mübarek, ne de halefi Sedat yönetimleri ile işbirliği yapmadığı ve bu askeri cunta rejimlerine her zaman muhalefet ettikleri gerçeği. Tahrir meydanında en çok ses veren unsurlardan biri Kıpti gruplardı.

Korku siyaseti irrasyonaliteye iten bir duygudur. Korku ile şekillenen siyaset çoğu kez korkuyu bizzat gerçek kılmaktan öte bir şeye yaramaz. Bölge Hıristiyanlarının halihazırdaki “yılana sarılma” siyasetleri da bu anlamda bir istisna değil. Siyasette ilkeyi, değerleri, prensipleri es geçtiğiniz zaman bile mazur görebileceğimiz bir pozisyon değil. Suriye’de olası bir demokrasinin kurulması için her gruba düşen sorumluluklar var. Hıristiyan gruplar için bu sorumlulukların başında gelen Esad’ın katliam ve işkencelerine öncelikle ahlaki bir yerden karşı durma basiretini göstermek. Zira siyaseten karlı olarak görülen Esad’ı destekleme stratejisinin her an tehlikeli bir Rus ruletine dönme ihtimali de ne yazık ki baki.

Bölge azınlıklarının öğrenmesi gereken temel bir siyasi kural var: çoğunlukla yaşamayı hazmetme. Bölgedeki otokrat rejimler bir şekilde çökmeye mahkûmlar, Suriye’de bugün olmasa da yarın bir şekilde meşruiyetini çoğunluktan alan bir yönetim kurulacak. Bu kaçınılmazlık karşısında, Hristiyanların kendilerini azınlık diktası ile özdeşleştirmeleri siyasi bir intihar. Siyasetin doğasına aykırı bir şekilde, kendini çoğunluk karşısında konumlandırmak ve mevcut azınlık dikta rejimindeki ısrarın bu gruplara gelecek veya güvence sağlaması oldukça düşük bir ihtimal.

Suriye’de sürdürülebilir bir demokrasiyi sağlayacak önemli unsurlardan biri Hristiyanların bu süreçte kurulacak yeni Suriye’ye katkıda bulunması, bu süreçte etkin aktör olması ve kurulacak olası bir demokratik sistemi talep ve iradeleri ile güçlendirmeleri. Azınlık hakları çoğunluğu ezen bir azınlık diktasına sahip çıkmakla korunamaz, ancak ve ancak o çoğunluk ile ortak bir gelecek tahayyülü içinde siyaset yaparak tahsis edilebilir…

Bilmem bunların aynısının Bahreyn’de Şiilerden korkan ve göstericileri paralı askerler ile vahşi şekilde bastırmaya çalışan Sünni azınlık için de geçerli olduğunu söylemeye ihtiyaç var mı?

 

Taraf, 10.11.2011

Muhafazakârların Başörtüsü ile İmtihanları

Son dönemlerde muhafazakar kesimlerin başörtüsü konusundaki tavırlarının sorgulanmasına neden olan iki gelişme oldu Türkiye’de. İlki, “Başörtülü milletvekili yoksa, oy da yok” kampanyasıydı. Demokrat tutumlarıyla tanınan bir grup başörtülü kadın yazar, partilerin aday belirleme sürecine girdiği bir dönemde başörtülü milletvekili talebini dile getiren bir kampanya başlatmışlardı. Kampanya ilgi çekmişti; zira kampanyada dillendirilen talebin toplumda geniş bir karşılığı vardı. Nitekim yapılan tüm araştırmalar, halkın “başörtülü milletvekili”ne sıcak baktığı gösteriyordu. 

Ancak toplumsal tabanda bu denli karşılık bulmasına rağmen özellikle TBMM’de grubu bulunan partiler bu talebi tercihlerine yansıtmadılar ve aday listelerinde başörtülü kadınlara yer vermediler. Tabi bu sonuç kampanyanın başarılı olmadığını göstermiyordu. Aksine kampanya çok başarılıydı. Zira bir taraftan, başörtülü kadınların isteklerini kamusal ve siyasal tartışmanın merkezine taşımış; partilerin, grupların ve bireylerin bu konuda pozisyon almalarını sağlamıştı. Diğer taraftan ise, başörtülü milletvekiline sadece laikçi çevrelerin değil aynı zamanda bir kısım muhafazakârların da karşı olduğunu açığa çıkarmıştı. Öyle ki muhafazakâr kanadın bazı ağır abileri, meşru kılınması olanaksız birtakım gerekçelerin ardına sığınarak başörtüsü üzerinden yürütülen ayrımcılığın devamını savunur bir konuma düşmüşlerdi. 

BDP’nin Önerisi

İkinci olay ise Meclis’te yaşandı. Kadın milletvekillerinin pantolon ile oturumlara katılabilmesini sağlamak için bir süreç başlatılmışken BDP bir atak yaptı ve buna ek olarak  erkek milletvekillerinin kravat takma zorunluluğunun kaldırılmasını ve dileyen kadın milletvekilinin de başörtüsüyle oturumlara katılabilmesini önerdi. Bunun üzerine AKP önergesini geriye çekti, Başbakan BDP’yi “başörtülüleri istismar etmek” ile suçladı. 

Anlaşılan devir değişiyor; dün muktedirler tarafından dini ve başörtüsünü siyasete alet ettiği gerekçesiyle azarlananlar, bugün iktidara katlarında aynı sözlerle başkalarına saldırıyorlar. Peki neden böyle oluyor? Muhafazakar kanatta başörtülü kadınlara yönelik bu tavır değişikliğin sebebi ne?  

Öne çıkan iki neden olduğunu düşünüyorum. İlki, başörtülü kadın hareketinin yaşadığı dönüşümden ve geldiği noktadan muhafazakar erkeklerin rahatsız olmasıdır. Başörtülü kadınlar, erkeklerin belirlediği alanın dışına çıkıyor ve onların zamanlama olarak yanlış buldukları isteklerini kamusal gündeme taşıyorlar. Talepte bulunan bu başörtülü kadın profili, muhafazakar camiada kaşların çatılmasına sebebiyet veriyor. 

Etyen Mahçupyan, başörtülü kadın hareketinin, insani değerler ile demokrat zihniyeti bütünleştirme noktasında en başarılı toplumsal olgulardan biri olduğunu, bu bağlamdaki ısrarını ve samimiyetini her vesileyle kanıtladığını belirtiyor. Mahçupyan’a göre, başörtülü kadın hareketinin bu niteliği öncelikle laik kesimin başörtülülere ilişkin kalıp yargılarını yerle yeksan ediyor. Zira laik kesimin anlamaktan öte suçlamaya ve mahkûm etmeye yönelik “öteki” algılamasına göre, başörtülüler “İslami kesimin en tutucu kanadını oluşturmakla almıyor, modern kamusal alanı istila eden yabancı yaratıklar olarak bir tür ‘böcek’ metaforu içinde tanımlanıyor.” Ne var ki, başörtülü kadınların kamusal alanda yürüttüğü mücadele ve bu mücadele esnasında kullandıkları dil, hem bu önyargının tuzla buz olmasını sağlıyor, hem de “çağdaş kadın” mitinin ne kadar yüzeysel olduğunu gösteriyor. 

Ancak başörtülü kadınlar, sadece laik kesimin değil, aynı zamanda İslami kesimin de farklılaşmasına ve dönüşmesine zemin hazırlıyor. Son yirmi yılda yaşanan değişimlerin sayesinde artık kadınları kalıplaşmış ideolojilerin üzerinden kurgulamanın bir imkânının kalmadığını belirten Mahçupyan, bu yönde bir ısrarın aksi bir sonuç verip kadın hareketinin daha radikalleşmesine, daha derinleşmesine, içerik kazanmasına ve özgürleşmesine yol açtığını söylüyor. (Zaman, 31.03.2011) 

Aslında başörtülü eksenli taleplere muhafazakâr kesimin gösterdiği reaksiyon, başörtülü kadınların İslami kesimde de bir değişim, farklılaşma ve tartışma yarattığını teyit ediyor. Muhafazakâr çevreler, bugüne kadar başörtülü kadınların üniversitelerde ve kamu alanlarında maruz kaldıkları uygulamayı sert bir dille eleştiriyorlardı. Onlar, yasaklayıcı uygulamaları zulümle eşdeğer tutuyor ve başörtülü kadınlara yönelik her türlü hak mahrumiyetinin kaldırılmasını savunuyorlardı. Bu çevrelerin, başörtülü kadınların siyasal alandan dışlanmışlıklarına dikkat çeken ve onların siyasi haklarının tanınmasını amaçlayan her türlü hukuki, siyasi ve toplumsal çabaya destek vermesi, başörtülülere yönelik ayrımcı pratiklere karşı yeri göğü inletmesi beklenirdi. Ancak böyle olmuyor; muhafazakâr ve İslami kesimdeki yazarların önemli bir kısmı -başörtülü kadınların artık çizmeyi aştığını düşündüklerinden olsa gerek- somut bir hak talepleri ve ihlalleri karşısında ya suskun kalıyorlar veya bu talebin karşısında konumlanmayı tercih ediyorlar. 

“İktidardan nemalan başörtülüler”

Hiç kuşkusuz bu pozisyon bazı muhafazakar kalemleri zor bir durumda bırakıyor ve onlar bu zor durumdan talepte bulunan başörtülülere saldırarak çıkmaya çalışıyorlar. Başörtüsü mağduru olarak ortaya çıkan bazı kadınların bunu bir ticaret ve statü aracı haline getirdiklerini ve başörtüsü mağduriyetini bir yerlere gelebilmenin aracı olarak kullandıklarını belirtiyorlar. Başörtülü kadın ve kızların büyük çoğunluğu yoksulluk, işsizlik ve kötü çalışma şartları altında ezilirken başörtüsünü bir çıkar aracı haline getirenlerin ise bundan para, şöhret ve statü kazandıklarını ve zamanla içinden geldikleri kesimleri küçük görmeye, onlara tepeden bakmaya başladıklarını söylüyorlar. 

Muhafazakâr kesimde belli bir yaygınlığı olduğu görülen bu dil, ciddi sorunlar içeriyor. Her şeyden önce başörtüsüne dair bir talepte bulunanlara “beyaz casus gibi beşinci kol faaliyeti yürütenler, iktidardan nemalananlar, devşirmeler, dini hayatın ve tesettürün anlamını yitirenler” gibi ağır ifadelere saldırmanın veya “samimi değiller” deyip niyet sorgulamasına tabi tutmanın kabul edilebilir bir yönü bunmuyor. Dini ve ahlaki kaygılarla hareket etiklerini beyan edenlerin, başkalarını bu kadar kolay bir şekilde itham etmesi ve kamuoyu nezdinde zan altında bırakması, en hafif deyimiyle, “ayıp” oluyor. Dayanağı bulunmayan bazı suçlamalarla bir mücadelede yer alanları itibarsızlaştırmaya ve bunun üzerinden de onların mücadelelerini içeriğini haksız kılmaya çabalamak gayri-ahlakidir. 

Kraldan çok kralcı olmak

Muhafazakârların başörtülülere karşı tavır değişikliğinin ikinci nedeni ise, iktidara tutunmak ve iktidarı her türlü eleştiriden masun kılmaktır. “Başörtülü aday” talebinin ve milletvekillerinin başörtüsü takabilmesi önerisinin “AKP için bir tuzak” olarak nitelendirilmesindeki sebep budur. İktidarı koruma çabasını hak savunusunun önüne geçirenlere göre, başörtüsü baskısı AKP’yi zor durumda bırakıyor ve hatta AKP’ye karşı yeni bir kapatma davasının açılmasının zeminini hazırlıyor. 

Bu yaklaşım, hukuken de ahlaken de problemlidir. Hukuken, AKP bir kapatma tehdidi altında değildir. 12 Eylül referandumuyla Anayasa Mahkemesi yeni bir yapıya kavuştu ve Mahkemenin üye kompozisyonu önemli ölçüde değişti. Bugün Mahkeme’nin üye koltuklarında mümeyyiz vasıfları AKP ideolojisine yakınlıkları olan üyeler oturuyor. Dolayısıyla AKP aleyhinde kapatma istemiyle bir dava açılsa dahi bu davadan bir sonuç çıkmaz. 

Ahlaki bakımdan rahatsız edici olan ise, aşırı bir iktidar diline meyledilmesi ve iktidarın diliyle konuşulmasıdır. Hatta iktidar mensuplarından daha fazla iktidarın savunulması, bir AKP’li yöneticiden daha fazla AKP’liliğin yapılmasıdır. İktidarın devamı ve maslahat adına bir hakkın belli bir süre kullanılmamasını salık verilmesi, bundan herhangi bir rahatsızlık duyulmaması ve “Bu dönemde başörtülü milletvekili olmasın” kayıtsızlığında hareket edilmesidir. 

Entelektüel ahlak

Ne yazık ki bu hareket tarzı, muhafazakârlar içerisinde yayılıyor. İktidarın eleştirilmesine sebebiyet vermeme düşüncesiyle talepler bastırılmaya, ihlaller örtbas edilmeye çalışılıyor. Böyle düşünenlere kulak verirsek,  meşru taleplerin hiçbirini bu dönemde gündeme getirmemeli ve iktidarı zora sokacak her türlü davranıştan imtina etmeliyiz. 

Oysa bu ahlaken doğru bir konum değildir. Çünkü bir entelektüelin, iktidarı zora düşürmeme ve iktidarı koruma gibi bir yükümlülüğü yoktur. Entelektüelin sorumluluğu “hak”a karşıdır, o olaylara “hak temelli” yaklaşır, “hak” talebini iktidara yöneltir ve “hak talep edenleri” de iktidara karşı korur. Entelektüel, bir iktidarın ileride karşılaşması muhtemel tehlikelere atıf yaparak insanların meşru taleplerinin üzerine bir şal örtülmesinin savunusunu yapmaz, yapamaz, yapmamalıdır. 

İktidara açık bir çek verip onun hareket alanını genişletmek entelektüel ahlak açıdan sorunludur. Takınılması geren tavır bunun tam tersidir. Başörtünün kamusal kullanımını desteklemek ve başörtüsüne yönelik ihlallere karşı durmaktır. Yani iktidarı koruma değil, hak talebinin savusunu yapmaktır. Özgürlüğü ve demokratik değerleri iktidardan üstün tutanlar daima başörtülü kadınların yanında durdular, bundan sonra da onlarla birlikte onların taleplerini seslendirmeye devam edecekler. İktidar tutkunları ise kenarda durabilir.   


Taraf, 10.11.2011

Yavuz Atar – ABD usulü başkanlık bize olmaz

0

“Başkanlığa geçiş, 2012’ye yetişmeyebilir. Önce anayasayı değiştirecek, başkanlık sistemini getirecek ve bunu referanduma sunacaksınız. Bunlar, Cumhurbaşkanlığı seçimine zor yetişir.”

“Erdoğan, cumhurbaşkanı olup, ve kendine sadık birini başbakanlığa getirip, bir de “meclisi kayıtsız feshetme yetkisi” gibi birkaç maddelik anayasa değişikliği yapıp, Fransız tipi yarı başkanlığı getirebilir.”

“Biz hem de hükümet istikrarını garanti eden hem güçlü muhalefeti sağlayan bir sistem kurmalıyız. Bu da rasyonel başkanlık sistemidir. Bunun için, yerel yönetimleri ileri derecede güçlendirmek şart.”

****

NEDEN YAVUZ ATAR

Bu seçimden “tek başına iktidar” çıkacağına kesin olarak bakılan, sadece alacağı oy oranı ve Meclis’teki sandalye sayısı hakkında türlü tahminler yürütülen AK Parti’nin aslında seçimden sonra yapacağı ilk iş bile belli. Eğer anayasayı değiştirecek sandalye sayısını elde ederse, hemen sivil anayasa çalışmalarını başlatacak! Zira başlatmazsa, önceki gün açıkladığı seçim beyannamesindeki kocaman vaatlerin hiç birini yerine getiremez. Türkiye, AK Parti’nin dediği gibi gelişmiş, saygın, güçlü, zengin, çağdaş ve ileri demokrasili bir toplum ve ülke olacaksa, önüne bir beyaz sayfa koyup yepyeni bir anayasa yazmak, bu toprakların insanlarını tek tek özgürleştirmek zorunda. Bunun için de, yeni meclis, Türkiyelilerin bu ülkeyi en iyi nasıl yöneteceğine karar vermek zorunda. Çünkü yeni sivil anayasa sadece hak ve özgürlüklerden oluşmayacak. Devlet denilen ürkütücü makinenin nasıl çalışacağına da karar verecek. Yasama, yürütme ve yargının ilişkilerini, yetkilerini belirleyecek. Beğenin beğenmeyin, Başbakan Erdoğan, devletin işleyişiyle ilgili hayatımıza bir başkanlık tartışması soktu. Birileri de çıkar, Türkiye’de darbecilerin kurduğu ne olduğu belirsiz parlamenter sisteme karşı gerçek bir parlamenter sistem önerebilir. Bunların hepsini tartışacağız. Tartışırken de bunların aslında ne olduklarını ve dünyadaki örneklerini öğreneceğiz. Erdoğan neden başkanlık sistemini istiyor? Bugünkü siyasi yapıyı değiştirmeden başkanlığa geçebilir miyiz? Türkiye’de başkanlık sistemi diktatörlüğe dönüşür mü? Türkiye, Amerika’daki gibi mi yoksa Rusya’daki gibi bir başkanlık sistemini tercih eder? Halk başkanlık sistemini destekler mi? Kürtler başkanlık sistemini kabul eder mi? Türkiye’nin yapısına en uygun sistem ne? Bu soruları anayasa hukukunun parlak isimlerinden Prof. Dr. Yavuz Atar’a sorduk. Sekiz aydır YÖK Yürütme Kurulu üyesi de olan Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi hocası Yavuz Atar, 2007’de Prof. Ergun Özbudun başkanlığında AKP’ye anayasa taslağı hazırlayan ekibin içindeydi.

***

Başbakan, seçim beyannamesini açıkladı. 2023 Türkiye’sinin vizyonunu ayrıntılarıyla anlattı ama seçimden hemen sonra başlayacağını umut ettiğimiz yeni anayasayla ilgili çok az şey söyledi. Yeni anayasanın yapılacağından ümitli misiniz?

Çok ümitliyim. Beyannameyi inceledim. İlk defa yeni anayasayla ilgili bu kadar güçlü bir vurgu var. Seçim beyannamesinde yeni anayasa ayrı bir başlık altında, iki, üç sayfada ele alınıyor. Sadece nasıl bir anayasa olacağı değil, bu yeni anayasanın nasıl yapılacağına kadar anlatılıyor. Yeni anayasa, AK Parti’nin ciddi amaçlarından biri olmasaydı, seçim beyannamesinde bu kadar detaya girilmezdi. Yeni anayasa, AK Parti’nin 2023 Türkiye’si vizyonunun en önemli unsurlarından biri.

2023’e 12 yıl var. Yeni anayasa için 12 yıl mı beklenecek?

Hayır. 2023 Türkiye’sinin demokrasi seviyesi ve kurumsal yapısı bu yeni anayasanın üzerinde şekillenecek. Bu yüzden yeni anayasa, 2023’e dek çoktan yapılmış olacak. Yeni anayasayla ilgili temel tercihler özellikle detaylandırılmamış olabilir. Bence AK Parti şu anda alacağı oyu ve sandalye sayısını bekliyor. Seçimde tatminkâr bir sonuç alırsa, yeni anayasayı yapacak.

Başbakan Erdoğan, hayatımıza bir de başkanlık tartışması soktu. Sizce Erdoğan başbakan olmak istiyor mu?

Benim gözlemlerime göre olmak istiyor. Ama başkanlık sistemine geçiş nasıl olacak? Bence kafasındaki problem bu. Çünkü başkanlık sistemine birden bire geçmek zor.

Başkanlık sistemine geçmek niye zor?

Başkanlık sistemine geçebilmek için, Anayasa’nın devlet aygıtıyla ilgili bölümünün bütünüyle yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu anayasa değişikliğinin zamanlaması nasıl olacak peki? Cumhurbaşkanlığı seçimine bir sene kaldı. 2012’nin temmuz ya da ağustos ayında halk cumhurbaşkanını seçecek. Eğer Erdoğan, bugünkü sistemde cumhurbaşkanı olursa, başbakan olarak sahip olduğu yetki ve sorumluluklar elinden gidecek ve sistemde egemen olamayacak.

Peki Türkiye’de uygulanan parlamenter sistemde başbakan tam anlamıyla egemen olabiliyor mu?

Olamıyor işte. Çünkü bizde uygulanan sistem, klasik parlamenter sistem değil. Darbe anayasası o zamanki cumhurbaşkanı için dizayn edildiğinden, bizim parlamenter sistemde cumhurbaşkanı lehine bir sapma var. Bu yüzden, tek parti hükümeti kurulsa bile bizde başbakan gerçek anlamda egemen olamıyor. Çünkü başbakanla paralel olmayan bir cumhurbaşkanı isterse, çok ciddi yetkiler kullanabiliyor. Bunu önceki cumhurbaşkanı döneminde sıkça gördük.

Cumhurbaşkanının önümüzdeki yıl halk tarafından seçilmesi, cumhurbaşkanını daha da güçlendirmeyecek mi?

Yetkilerini kullanmak isteyen bir cumhurbaşkanı gelirse, sistem kesinlikle tıkanır. Böyle bir cumhurbaşkanı başbakanla çok ciddi bir gerginlik içine girer. Biliyorsunuz, bizde cumhurbaşkanının yasama, yürütme ve yargı alanındaki yetkileri var. YÖK’e, Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a, HSYK’ya tek başına yaptığı atamalar var. Halk tarafından seçilirse, icra alanındaki bu yetkilerini hükümetle istişare etmeden kendi inisiyatifiyle kullanabilir. Hükümetle birlikte yaptığı üst düzey atamaların kararnamelerini geri çevirebilir. İşte o zaman iki başbakanlı bir durumla karşılaşırız. Başbakan Erdoğan, bunu da hesap ediyor olabilir.

Bu sorun, başkanlık sistemiyle değil de, güçlendirilmiş bir parlamenter sistemle aşılamaz mı? Başbakan niye bizde de Batı’daki gibi gerçek bir parlamenter sistem kurmak istemiyor da başkanlık sistemini istiyor?

Eğer parlamenter sistemi sürdüreceksek, cumhurbaşkanının yetkilerinin kesinlikle Almanya ve İtalya örneklerindeki gibi sembolik düzeye indirilmesi gerekiyor. Aksi takdirde halk tarafından seçilecek bir cumhurbaşkanıyla klasik parlamentarizmin yürütülmesi mümkün değil.

Erdoğan’ı destekleyen muhafazakâr taban, başkanlığı da destekler mi?

Evet, destekler. Halkımız Osmanlı’dan gelen bir geleneğin ve kültürün sonucunda, tek adam yönetimini, karizmatik lideri sever. Bir de bizim halkımız, Amerika’nın güçlü devlet olmasının nedenlerinden birinin “başkanlık” olduğunu zannediyor. Türkiye’nin de güçlü bir ülke olacağı algısıyla başkanlık sistemini destekliyor. Amerikan başkanının bizim başbakandan daha büyük yetkilere sahip olduğunu sanıyor.

Amerikan başkanı büyük yetkilere sahip değil mi?

Amerikan başkanı, yürütmede tek yetkili ama parlamentoyu kontrol edemediği dönemlerde, Amerika’daki yürütme bizim parlamenter sisteme göre çok zayıf bir yürütme haline geliyor. Mesela bu dönemde öyle. Başkan Obama, bütçesini bile çıkaramıyor. Cumhurbaşkanının yetkilerinin sembolik olduğu bir klasik parlamenter sistemde, tek parti hükümeti olduğu takdirde, başbakan Amerikan başkanından çok daha güçlüdür.

Bugünkü siyasi yapıyı değiştirmeden başkanlığa geçebilir miyiz?

Anayasanın kesinlikle devlet yetkilerini, yasama ve yürütmeyi düzenleyen bölümlerinin değiştirilmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanlığının kaldırılıp yerine başkan getirileceği ve sistemde artık başbakan olmayacağı için yasama ve yürütmenin karşılıklı ilişkilerinin ve yetkilerinin bütünüyle yeniden düzenlenmesi zorunlu. Seçimden sonra başbakan oturup düşünecek. Eğer AK Parti, Anayasayı değiştirecek bir çoğunluğu alırsa, Başbakan önce şuna karar verecek. Hükümet sistemi ne olacak? Başbakan’ın kafasındaki temel soru bu. Önce bunu kafasında halledecek.

Sizce Erdoğan bu konuda kararını vermedi mi?

Şu anda başkanlık sistemini sadece tartıştırıyor. Fikir cimnastiği yaptırıyor. Seçimlerde güçlü bir çoğunluk alırsa yeni anayasayı gündeme getirecek ve başkanlık sistemini kendi partisinde ve kamuoyunda tartıştıktan sonra kararını verecek. Ancak o zaman başkanlık sistemini yeni anayasanın bir parçası haline getirecek.

Amerika’daki başkanın çok zayıf olduğunu söylediniz. Başkanlık sistemini isteyen Erdoğan’ın Amerika’daki başkanın güçsüzlüğünü bilmemesi mümkün mü?

Biliyordur da.. Şöyle düşünüyor olabilirler. AK Parti parlamentoda çoğunluk sağlarsa ve başkan da AK Parti’den çıkarsa, o zaman başkanın mutlak egemenliği diyebileceğimiz bir model ortaya çıkar.

Böyle bir model Türkiye’de diktatörlüğe dönüşmez mi?

Bu durum sürdürülemez ki. Bir lider, milletvekili adaylarını belirleme yetkisini elinde tutmadığı takdirde parlamentoyu kontrol edemez. Biliyorsunuz, başkanlık sisteminde başkan, partinin genel başkanı olmuyor. Ama bizde, başkan aynı zamanda partinin de genel başkanı olsun diye bir anayasal formülasyon olursa o zaman çok güçlü bir yönetim ortaya çıkar. Ama parlamenter sistemde de otoriterliğe yaklaşan bir yönetim tehlikesi yaşatabilir. Çünkü çoğunlukçu demokrasi tehlikesi her sistemde mümkündür. Bunun olmaması için üç şeye ihtiyaç var. Bir, tarafsız ve bağımsız bir yargı. İki, güçlü bir muhalefet. Üç, güçlü bir sivli toplum.

Üçü de Türkiye’de yok. Başkanlık sistemi Türkiye’de uygulanırsa sonuç ne olur?

Amerikan modeli aynen alınırsa, endişelerimizin tam tersine yönetilemez bir ülke ortaya çıkar. Amerikan modelinde yasama ve yürütme arasında gerçek kuvvetler ayrılığı var. Kongre, başkan ve yargı tamamen bağımsız. Kongre ve başkan, sorun ortaya çıktığında oturup uzlaşmak zorundalar. Amerika’daki model aslında uzlaşma kültürünü gerektiren çoğulcu demokrasi için en elverişli model. Ama Türkiye için bu model hiç uygun değil. Bir tarafta parlamento, diğer tarafta başkan, herhangi bir tartışma, gerginlik anında bizde sistem tıkanır. Bu yüzde Türkiye’de başkanlık sistemine geçilecekse Amerika’daki gibi olmamalı.

Türkiye, Amerika’daki gibi bir başkanlık sistemine geçmezse Fransa gibi mi yoksa Rusya’daki gibi mi bir başkanlık sistemini tercih eder sizce?

İkisi de Türkiye için uygun değil. İkisinde de yarı başkanlık sistemi var. Yarı başkan dediğimiz de aslında “aşırı başkan”dır. Yani otoriter eğilimlerin ortaya çıkması çok daha kolaydır. Amerikan başkanı çok güçlü sanılıyor ama Fransa’daki yarı başkanlık sisteminde başkan çok daha güçlüdür. Çünkü Fransa’da başkan meclisi feshedebiliyor. Eğer parlamento başkanın kontrolündeyse, sistemin tek egemeni başkan oluyor. İşte o zaman da yarı başkanlık aldatıcı oluyor. Aşırı başkanlık sistemi yaşanıyor ve Fransa’da cumhurbaşkanı sistemin tek egemeni oluyor. Rusya ise cumhurbaşkanını Fransa’ya göre daha da yetkilendiriyor. Rusya bize hiç bir zaman örnek olamaz. Çünkü Rusya tam demokratik bir ülke değil.

Peki Erdoğan nasıl bir başkanlık ister?

Başkanlık dediğine göre Amerikan sistemini düşünüyordur ama bu sistemi muhtemelen tam incelememiştir. Daha yakından tanıyınca aynen almayı tercih edeceklerini sanmıyorum. Amerikan modeli aynen alınırsa, parlamentonun kontrolünden vazgeçeceği için bugünkünden daha güçsüz ve yetkisiz bir lider olur. Bu şartlarda bir başkanlık sistemini bir başbakan istemez. Ayrıca, ikna, pazarlık, müzakere, uzlaşmaya dayanan Amerikan sistemi Türkiye’de kesinlikle tıkanır, işlemez. Başkanlık sisteminin bizde işlemesi için, parlamenter sistemin bazı unsurlarını alıp başkanlık sistemine monte etmeliyiz biz. Ben bu sistemi kitabımda yazdım. Bunun adı “rasyonel başkanlık sistemi”dir. Türkiye böyle bir rasyonel başkanlık sistemine geçmeli.

Türkiye niye başkanlık sistemine geçmeli? Parlamenter sistem bize daha uygun değil mi?

Parlamenter sistem bizde nadiren başarılı oluyor. Çünkü bizde toplumsal yapı çok bölünmüş durumda. Düşünün… Seçim barajı demokratik değil, temsilde adalet sağlamıyor ama… Baraj olmadığında da, koalisyonlar ortaya çıkıyor ve Türkiye yönetilemiyor. Parlamenter sistem tek parti hükümeti çıkaramadığı zaman çok sorunlu oluyor. Biz hem hükümet istikrarını garanti eden hem de güçlü muhalefeti sağlayan bir sistem kurmalıyız. Bu da rasyonel başkanlık sistemidir. Ama bizim yerel yönetimleri de ileri derecede güçlendirmemiz şart.

Erdoğan gibi çok güçlü liderler, çok güçlü yerel yönetimlerle iktidar kaybına uğradıklarını düşünmezler mi?

Düşünürlerse yanılırlar. Ulusal vizyon ve politika geliştirmek ve uygulamak, sorunları çözmek için yerel yönetimlerin güçlendirilmesi lazım. Yerel yönetimleri güçlendirmek, demokrasinin bir gereğidir. Batı demokrasilerinde yerel yönetimler güçleniyor. Çünkü yaşayan demokrasi bu yönde gelişiyor. İster parlamenter sistem olsun ister başkanlık olsun bizim de adım atmamız gerekiyor.

Bu seçimler, başkanlık seçimlerinin ön provası gibi mi olacak?

Sanmıyorum. Aslında başbakanın başkanlık istemi konusunda çok kararlı olduğunu zannetmiyorum. Tartıştırıyor. Ayrıca başkanlığa geçiş 2012 ye yetişmeyebilir. Biliyorsunuz 2012 ağustosunda cumhurbaşkanlığı seçimi var. Anayasayı değiştireceksiniz. Başkanlık sistemini getireceksiniz. Bunu referanduma sunacaksınız. Bütün bunlar yetişmeyebilir.

Bu şartlarda Erdoğan cumhurbaşkanı olmak ister mi peki?

Eğer Erdoğan 2012’de cumhurbaşkanı olmak isterse şunun için isteyebilir. Önce cumhurbaşkanı olup, partinin kontrolünü kaybetmeden anayasayı değiştirip başkanlık sistemini geçebilir. Ya da cumhurbaşkanı olup, kendine sadık olacağını düşündüğü daha düşük profilli birini başbakanlığa getirip, bu arada “Meclis’i kayıtsız feshetme yetkisi” gibi birkaç maddelik bir anayasa değişikliği yapıp, bir süre için Fransız tipi bir yarı başkanlığı getirebilir. .

Yeni bir anayasa yapmaya hazırlanıyoruz. Bu anayasa tartışmaları başkanlık tartışmalarının gölgesinde kalır mı?

Kesinlikle başkanlık sistemine geçeceğiz denildiği takdirde, yeni anayasa kesinlikle başkanlık sisteminin gölgesinde kalır. Yeni anayasanın başkanlık tartışmalarının gölgesinde kalması iyi olmaz. Bu ülkede önce demokratik bir anayasayı başarmak lazım. Önceliğimiz demokrat, özgürlükçü, hukukun üstünlüğünü yerleştiren ve vesayete son veren bir anayasa olmalı. İnsan haklarına, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne göre dizayn edilmiş bir anayasayı gerçekleştirmeliyiz önce biz. Bunun için de gerekirse, başkanlık sistemini gündemimizden çıkarmalıyız. Ve anayasanın birinci maddesi…

Evet anayasanın birinci maddesi ne olmalı?

Yapılan anayasa taslaklarında ve önerilerinde hep şu var. Türkiye devleti cumhuriyettir ile başlıyor ve anayasada devlet aygıtı hep önce düzenleniyor. Oysa anayasanın birinci maddesi insan onurunun korunmasıyla başlamalı. Çünkü anayasa dediğimiz şey sonuçta insan haklarını ve devlet aygıtını düzenler. Devletin yetki haritasını gösterir. Anayasa önce insanla başlamalı, ilk 50, 60 maddede hak ve özgürlükler sıralanmalı, sonra 40, 50 maddede devlet aygıtı ve organları ele alınmalı, yasama, yürütme ve yargı düzenlenmeli. Böylece bizim de artık orta uzunlukta 100 maddelik bir sivil anayasamız olmalı.

 

Röportaj: Neşe Düzel
Taraf, 18.04.2011 

‘Tabanı değil, AK Parti korkuyor’

“AKP’nin tabanının gerisinde. Tabanını tanımıyor. Kendi milliyetçi, devletçi, refleksiyle konuşuyor. Kürt meselesinde kendi bölünme korkularını çıkarıyor.”

“AK Parti, içki, heykel gibi konuları, seçim öncesinde toplumun muhafazakârlığıyla oynamak için getiriyorsa, yanılıyor. Bu kitle içkinin alenileşmesini istemez ama içer de.”

“Muhafazakârlar da endişeli. Anadolu sermayesi 28 Şubat’ta öyle saldırı ve haraçlarla! Karşılaştı ki… Mallarına, devletin el koymasından hâlâ korkuyor ve bir ayağını dünyada tutuyor.”

***

NEDEN BERAT ÖZİPEK

AKP, büyük sorunların çözümüyle karşılaştığında aniden durdu ve gerilemeye başladı. Sayıştay ve ombudsmanlık yasasıyla askerî vesayete selam çakarken, asıl sorunları bir kenara bırakıp gündeme de heykel, dizi, içki gibi anlamsız tartışmalar soktu. Üstelik bütün bunları seçimlere sayılı aylar kala yaptı. Bu tartışmaları da “muhafazakârların” istediği gibi bir hava yarattı. Peki, kim bu muhafazakârlar? Gerçekten böyle tartışmalar ve gerginlikler mi istiyorlar? AKP’yi bu nedenlerle mi seçiyorlar? Muhafazakâr kesimlerin asıl talepleri ne? AKP’den ne bekliyorlar? Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar? Kürt sorununa, askeri vesayete nasıl bakıyorlar? Milliyetçiliğe mi yoksa demokrasiye ve özgürlüklere mi oy veriyorlar? Anadolu’nun muhafazakârları ne yönde değişiyorlar? Çok geniş bir kesimi temsil eden muhafazakârların İslamcılardan farkı ne? AKP, kendi tabanını oluşturan muhafazakârları gerçekten tanıyor mu? Yoksa AKP, kendi “hastalıklarını” muhafazakârlara mı yansıtıyor? Bütün bunları muhafazakârlık üzerine çalışan ve yakında Timaş’tan “Muhafazakârlık” kitabı yenilenerek çıkacak olan Doç. Dr. Berat Özipek’e sorduk. Sekiz yıl Tokat Gazi Osmanpaşa Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptıktan sonra İstanbul Ticaret Üniversitesi’ne geçen siyaset bilimci Doç. Berat Özipek, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucuları arasında yer alıyor ve Anadolu’yu yakından takip ediyor. Özipek, ağırlıklı olarak muhafazakârlık, insan hakları, hukuk devleti, ifade özgürlülüğü, din ve vicdan özgürlüğü konuları üzerinde çalışıyor.

***

NEŞE DÜZEL: AKP’nin heykel, dizi, içki gibi konularda muhafazakâr tabanın hoşuna gidecek gerginlikler yarattığı görülüyor. Öncelikle “muhafazakâr taban” kavramından başlayalım. Kim, muhafazakâr taban?

BERAT ÖZİPEK: Türkiye’de sosyal piramidin tepesinde, devletçi-seçkin kesim vardır. Muhafazakâr taban ise sosyal piramidin alt ve orta sınıflarına oturan kesimdir. Bunlar, aile, gelenek, din, tarih gibi değerleri ve kurumları önemser. Bu tabanı, geçmişte Terakkiperver-Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Özal’ın ANAP’ı temsil etti, şimdi de AK Parti temsil ediyor. Muhafazakâr taban, çiftçi, küçük toprak sahibi, işçi, işsiz, esnaf ve orta sınıf girişimcilerden oluşur.

AKP’nin tabanı tamamen muhafazakârlardan mı oluşuyor?

Hayır. AK Parti’nin tabanında muhafazakâr, İslami, liberal ve sol olmak üzere dört damar var. Mesela Türkiye’de insanlar kendilerine liberal demezler ama bu ülkede her seçimde en liberal mesajları verenler seçimleri kazanır. Ceberut devlet geleneğine karşı çıkanlar, serbest piyasayı, ifade, din, vicdan ve kimlik hürriyetini savunanlar daha çok oy alırlar. Bu ülkede liberalizm, sanıldığı gibi sadece küçük bir entelektüel grubun ideolojisi değildir. Bu ülkede çok geniş kesimler liberal hassasiyetlere sahip. AK Parti’de de liberal duyarlılıklara sahip büyük bir kitle var.

Eğer AKP’nin tabanında liberal hassasiyetler dediğiniz gibi kadar güçlüyse, niye parti yönetimi, heykel, dizi, içki tartışmalarıyla gerginlikler yaratıyor?

Kitleyi doğru okuyamıyorlar. Kendi devletçi, milliyetçi ve muhafazakâr refleksleriyle konuşuyorlar zaman zaman. Mesela Diyanet’i kaldıralım dediğinizde, kitleden önce AK Partililerin kendi korkuları ön plana çıkıyor. Kürt meselesinde de aynı şey oluyor ve kendi bölünme korkuları öne çıkıyor.

AKP’nin yöneticileri İslamcılıktan geldiler. Muhafazakâr ile İslamcı taban arasındaki fark nedir?

İslamcılar, adına “İslami sistem” dedikleri alternatif bir devlet projesine sahipler. Gerçi bunlar da kendi aralarında çok çeşitliler… Mesela bir kısmı şeriat sistemini çok özgürlükçü, bir kısmı da çok otoriter, totaliter içeriklendiriyor. Ama sonuçta İslamcıların hepsi de alternatif bir İslami ekonomiyi, siyaseti ve devleti savunuyor. Bunların toplumdaki oranı yüzde 8’dir. Muhafazakârlar ise İslami bir devlet kurmayı düşünmüyor. Kuran’a ve şeriata saygılılar ama devletin, bütün bir topluma bir din giydirmesini istemiyorlar. Muhafazakârlar, insanların kılık kıyafetini zorla değiştiren, inançlarını suç haline getiren, kurban ibadetinden tutun da zikir ve tarikat ritüellerini yasaklayan, insanların yaşam biçimini devlet eliyle yukarıdan aşağıya değiştiren seçkinci siyasi gelenekten rahatsızlar.

İslamcılar, içkiyi yasaklar. Muhafazakârlar yasaklar mı?

Hayır, yasaklamazlar, kısıtlarlar. Muhafazakârlar, alternatif yaşam biçimlerini yok etmezler. Bizdeki muhafazakârlar, Batı’daki muhafazakârlara çok benziyor. Batı’daki Hıristiyan Demokratlar ve muhafazakâr partiler de içki, kürtaj, eşcinsellik, alternatif yaşam biçimleriyle ilgili kısıtlayıcı hükümler getiriyorlar. Gerçi ben, İslamcıların bile içkiyi yasaklayacaklarından çok emin değilim. Zira Türkiye’de en hızlı değişen grup İslamcılar. AK Parti’nin siyaset akademilerine demokrasi dersi vermeye gittiğimizde açıkça görüyoruz. İslamcı tabanda içki, heykel, dizi gibi kısıtlamalar konuşulmuyor. Tabanda, bütün kesimleri ilgilendiren özgürlükler konuşuluyor. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, tarihle yüzleşilmesi tartışılıyor. İçki, heykel gibi konuların kullanılması, tabanın talebi değil.

AK Parti yönetimi, tabanını tanımıyor mu?

Tanımıyor. AK Parti, muhafazakâr kitlenin belli bazı beklentileri ve kaygıları olduğunu düşünüyor. AK Parti geçen seçimlerde de milliyetçiliğe oynamıştı. Oysa milliyetçiliğe oynamak kazandırmıyor. Eğer içki, heykel, dizi gibi konuları, seçim öncesinde toplumun muhafazakâr ve milliyetçi hassasiyetleriyle oynamak için gündeme getiriyorsa, yanılıyor. Bu kitle içki sevmez ya da açıkta satılmasını istemez, ya da içkinin çok alenileşmesinden hoşlanmaz ama… Bu kitle içer de…

Muhafazakâr taban mı içer?

Evet. Muhafazakâr kitle içkinin yasaklanmasını istemez. AK Parti’nin tabanı, partisinden ileride. Aslında bu ülkede bütün siyasi partilerin tabanları partilerinden daha ileride. AK Parti mecburen daha demokrat olmak zorunda kalıyor. Çünkü daha demokrat bir adım attığında kitlenin kendisine daha olumlu bir cevap veriyor. Seçimlerden önce hükümete yakın birini, Kürt sorununda ve anadilde eğitimde yeterli adım atmadıkları için eleştirmiştim. Bana, “Berat, Türkiye, Liberal Düşünce Topluluğu’ndan ibaret değil. Bu halk bunu kabul etmez” dedi. Referandum yapıldı ve gördük. Galiba halk onların korktuğu gibi değil. AK Parti yönetimi kendi korkularını halka giydiriyor zaman zaman. “Halk bunu kabul etmez” dediklerinde aslında “ben bunu kabul edemiyorum” diyorlar. AK Parti yöneticilerinde devletçi ve milliyetçi refleksler görülüyor.

Her büyük parti, somut bir iktisadi yapı üstünde hayat bulur. AKP de, Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarının yarattığı büyük ekonomik hareketin partisi görünümünde. Bu muhafazakârlar heykel, dizi, içki türünden gerginlikler istiyor mu?

İstemiyor. Bunlar, daha demokrat ve daha değişimden yana olduklarını pratikte gösteriyorlar zaten. Referandum sürecinde Anadolu’yu dolaştım. AKP’nin en büyük avantajı kendi örgütleri değildi. Hatta referandumda en az çalışan onlardı. Referandumda “Evet” in asıl taşıyıcısı sivil toplumdu. Mesela Urfa’da bütün kent Evet Afişleriyle doluydu. Bu afişlerin sahibi de ya Fırıncılar ya Baklavacılar ya da Hırdavatçılar Birliği’ydi. Kentte sadece iki Hayır Afişi vardı, onlar da CHP ve MHP’nin parti binalarında asılıydı. Anadolu dediğimiz şey, değişen, gelişen bir güç aslında. Türkiye’deki demokratikleşmenin asıl taşıyıcısı Anadolu. Bekledikleri mesajlar da içki, dizi, heykelle ilgili değil. AK Parti, milliyetçiliğe, tarihe vb. vurgu yaptığı için seçim kazanmadı Anadolu’daki değişim ve dönüşüm rüzgârının önünde yürüdüğü için kazandı. Anadolu, özgürlükçü tutumlara oy veriyor.

Peki, politikanın hamasi tartışmalarla gerginleşmesi, Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarının hayatını kolaylaştıran mı yoksa onları endişelendiren bir durum mu?

Bu gerginlik herkesin işini zorlaştırıyor. Politikanın gerginleşmesinden muhafazakârlar da endişeleniyorlar. Onların beklentisi, siyasetin bu konularda gerginleşmesi değil. Mesela cumhurbaşkanlığı seçimi ya da yargının demokratikleşmesi konusunda ortaya çıkan gerginliklere karşı değiller. Hatta zenginleşen muhafazakâr kesim, oligarşiden demokrasiye geçişle ilgili ortaya çıkan gerilimlerde taraf oluyorlar ve hükümetin, “gerginlik çıkacak” diye geri adım atmasını istemiyorlar. Askerin siyasete müdahalesine karşı çıkan siyasetçiyi de seçimde destekliyorlar. Ama “ucube” tartışmasını desteklemiyorlar. Çünkü heykel konusu, Anadolu’daki muhafazakârların asli duyarlığı değil. AK Parti öyle zannediyorsa, toplumu yanlış algılıyor. Türkiye’de demokratikleşmeyi ve iktisadi gelişmeyi taşıyan Anadolu’nun konusu, talebi bu tartışmalar değil. Bunlar, asli tartışmaların yerine ikame edilmiş yapay tartışmalar.

Türkiye’deki, Anadolu’daki asıl tartışma nedir?

Asıl tartışma, ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğinden, toplumun çoğunluğunun egemen olduğu bir sisteme geçmektir. Yani asıl tartışma, oligarşiden demokrasiye geçmektir. Biz bugün oligarşiden demokrasiye geçiş sürecindeyiz. Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârları bu geçişi savunuyorlar. Zaten muhafazakârlarla liberallerin, demokratik sosyalistlerin, sosyal demokratların ve İslami duyarlılıkları olanların bugün aynı noktada buluşmalarının nedeni de budur. Demokratikleşme konusunda birleşmeleridir.

Muhafazakârların siyasetten ve AKP’den bekledikleri nedir?

Özellikle yasakların kalkmasını istiyorlar. Mesela başörtülü öğrencilerin ve çalışanların üzerindeki yasakların kalkmasını, devletin vatandaşlara eşit mesafede durmasını istiyorlar. Ama AK Parti referandum ve seçimde kazandığı rüzgârı değerlendireceğine anlamsız tartışmalarla meşgul oluyor. Mehter takımı gibi iki ileri bir geri adım atması, kendisinin de hâlâ bir değişim sürecinin içinde olduğunu gösteriyor. Toplumun gelişiminden daha yavaş bir AK Parti var karşımızda. Bu yüzden de referandumda çıkan 58’i doğru okumuyor. Okusaydı, Kürt meselesinde, anadilde eğitim konusunda çok daha rahat olabilirdi. Tek bayrak, tek dil gibi tekleyen söylemlere gerek olmadığı anlardı. Eğer bu tekleyen söylemler, kitlenin taleplerini ve kaygılarını gidermek içinse, kitlenin böyle bir kaygısı yok.

Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarında bölünme korkusu yok mu?

Bölünme korkusu Türkiye’de herkeste var ama hakların tanınmasıyla bir bölünmenin olacağına inanmıyorlar. AK Parti’deki bazı devletçi ve milliyetçi refleksi taşıyanlar kendi korkularını topluma yansıtıyorlar.

Devletçi, milliyetçi damar AKP’de hâlâ çok mu güçlü?

Daha önce 301’de, şimdi de Sayıştay Kanunu’nda olduğu gibi, özgürlükleri, reformları geciktirecek ya da sulandıracak kadar güçlü. Çin atasözü vardır. “Beyaz pirincin içindeki siyah taştan korkmayın, beyaz taştan korkun” diye… AKP’nin de kendi içindeki ittihatçı, devletçi, milliyetçi muhafazakârlarına dikkat etmesi lazım.

Anadolu’daki muhafazakâr işadamları neredeyse bütün dünyayla ticaret yapıyor. Dünyayla ilişkiler, ticaret, birbirinin kültürünü tanıma, muhafazakâr kesimin dünyayı algılamasında nasıl bir fark yaratıyor?

Muhafazakâr kesim, Türkiye’de kendisini en hızlı yenileyen, en fazla değişen, en hareketli kesim. Türkiye’deki değişimin, globalleşmenin, üretici güçlerin gelişmesinin arka planında o var. Devlet ayrıcalıklarıyla ve belli bir işadamı grubuyla işleyen sistemi aşağıdan basınçla kırdı. Özellikle 28 Şubat sürecinde dünyaya açıldı. Çünkü öyle saldırılarla ve hatta haraçlarla karşılaştı ki…

Hangi haraçlar?

Bürokratik kesimlerin el koyduğu ya da Anadolu sermayesini tehdit ederek, onları bağış yapmaya zorladığı şeyi söylüyorum.

Onlardan bağış adı altında haraç mı alındı?

Onlar, yapmak istemedikleri bağışlar yaptılar aslında… Bu bağışları, daha devletçi olan ya da kendi duyarlılıklarına hiç yakın olmayan bazı düşünce kuruluşlarına, “think tank”lere yapmak zorunda kaldılar. Ama bu baskıların bir faydası oldu. Bu baskılar onları uluslararası yaptı. Çünkü şunu gördüler. “Eğer biz Türkiye’de kalacak olursak, bizi rahatlıkla ezebilirler. Mallarımıza el koyabilirler” dediler. Müsadere, el koyma bu topraklarda yeni bir şey değildir. Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin mallarına geçmişte el konuldu. Bu ülkede mallarına el konulacak gayrımüslim kalmadığı için, muhafazakârlar, bu anlamda Türkiye’de mallarına el konulacak yeni potansiyel gayrımüslim adaylarıdır. Bu yüzden muhafazakâr Anadolu sermayesine yönelik tepkinin sadece siyasi olduğunu düşünmemek gerekir. Türkiye’deki siyasi kavga, sadece siyasetten ibaret değildir. Bu kavganın maddi bir tabanı ve boyutu da var.

Gayrımüslimlerin el konulan malları, varlıkları kimlere verildi?

Devletçi sermayeyi oluşturan kesimlere, büyük sermayeye ve bürokratlara verildi. Dolayısıyla onlar, sahip oldukları zenginliği, sermayeyi, serbest piyasa koşularında üretmeye, rekabet etmeye değil de, devletin müsaderesine borçlu olduklarından dolayı, her zaman devletçi oldular. Devletin desteğine ve kayırmasına muhtaç kaldılar. Düşünün… Tek parti döneminde bazı malları ithal etme izni bir aileye verilmişti. Anadolu sermayesi ise devletin katkısıyla değil, devlete rağmen devletle itişerek gelişti. Devlete rağmen geliştiği için de devlete borçlu değil ve devletçi değil. Anadolu sermayesi daha özgürlükçü. Ama o da kendisini güvende hissetmiyor. Türkiye’de hep belli bir kesimin korkularından, endişelerinden söz ediliyor.

Türkiye’de endişeli modernlerin dışında başka hangi kesimler endişeli? 

Muhafazakârlar da korkuyorlar. Dindarlar da korkuyorlar. Anadolu sermayesi, mallarına, varlıklarına el konulabileceğinden, devlet tarafından müsadere edilebileceğinden hâlâ korkuyor. Korktukları için de bir ayakları dışarıda, dünyada zaten. Bu sermayenin dünyayla bütünleşmesi, iktisadi olarak ufku açık diye olmadı. Ülke içinde boğulunca, pazar ve yatırım için dünyaya çıkmak zorunda kaldılar. Dışa açılma tabii sonradan algılarını değiştirdi. Farklılıklarla beraber yaşama, işbirliği yapma, ortak projeler oluşturma konusunda ufukları açıldı. Böylece Anadolu, Türkiye’deki reformlara kaynaklık edebilecek bir bakış açısı kazandı. AKP’nin demokratik adımlar konusunda tabandan korkması bu yüzden çok anlamsız.

Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârları kendi özgürlüklerini savundukları gibi başkalarının özgürlüklerini de yeterince savunuyorlar mı?

Daha demokrat ve özgürlükçü oldular. Ama insan haklarına bakış konusunda pirüpak oldular da demiyorum.

Anadolu sermayesi tam olarak kimdir?

Anadolu sermayesi devlet eliyle oluşan sermayenin dışında kalan sermayedir. Bu sermayenin hepsi dindar değil ama öyle algılanıyorlar. 28 Şubat sürecinde, bazıları, dindar, muhafazakâr olmadıklarını ispatlamak için şirketlerinde mini etekli kadınlar çalıştırdılar. Ama fayda etmedi. Çünkü temel mesele, onların gerici olmaları kaygısı değildi. Temel mesele, Anadolu sermayesinin bizatihi varlığıydı. Devletçi sermaye onunla yarışmak istemiyordu. Onun için de bunlara irticacı, yeşil sermaye falan dendi. Oysa bazıları CHP’li ailelerin çocuklarıydı.

Devletçi sermaye dediğiniz İstanbul büyük sermayesi mi?

Evet. Ama TÜSİAD da kendi içinde farklılaşmaya başladı.

TÜSİAD, evrensel burjuvazinin işlevini göremedi. Anadolu sermayesi görebiliyor mu?

Görebiliyor ve görebildikleri için de Türkiye’de değişim oluyor. Batı’da burjuvazi devlete rağmen gelişti. Özgürlüğü sadece kendisine talep edemeyeceği için herkes için özgürlük istemek zorunda kaldı. Türkiye’deki muhafazakârlar da şimdi mecburen herkes için özgürlük talep ediyorlar. Muhafazakârlar, milliyetçilik açısından da önemli değişiklik gösterdiler. Kürt meselesinin çözümünü, barışla sonuçlandırılmasını istiyorlar.

Kürt meselesinde geri adım atmak, AB yolunda yavaşlamak, gerginlik yaratacak politikalar izlemek AKP’nin muhafazakâr oylarını arttırır mı?

Arttırmaz. AKP, toplumun, demokrat mesajlara ve taleplere, kendisinin sandığından daha açık olduğunu görmüyor.

Muhafazakârların askerî vesayete karşı olmasına rağmen, AKP neden Sayıştay Yasası’nda ya da ombudsmanlık yasasında askerî vesayete yer açacak uygulamalar yapıyor?

Kendilerince pek çok değişkeni dikkate aldıklarını düşünüyorlar. Bu yüzden de ileride kendilerine fatura edilebilecek düzenlemeleri yapabiliyorlar. Mesela Şemdinli olayında yaptıkları hata, daha sonra kendilerine askerî muhtıra olarak döndüğü halde bu tür durumlardan yeterli dersi her zaman çıkarmıyorlar. AK Parti’nin alternatiflerinin korkunçluğu da, bizim, onların demokratik performanslarındaki başarısızlığını ve yetersizliğini görmemizi bazen engelliyor.

AKP gerginliği ve milliyetçi söylemi sürdürürse, muhafazakârların desteği hep sürer mi?

Alternatifi CHP ve MHP olduğu sürece sürer ama daha az tutkuyla sürer. Oy verecekleri bir parti durumuna düşer. Sandığa gidecek olurlarsa ona oy verirler. AK Parti’nin Adalet Partilileşme gibi bir tehlikesi var. Adalet Partisi değişim ve demokrasi talebi olan bir kitleyi felç etti. Demirel’in en büyük avantajı alternatifinin CHP olmasıydı. Öyle bir duruma düşerlerse Türkiye’nin dönüşümü, demokratikleşmesi, büyümesi, zenginleşmesi durur. Böyle bir risk var ama bu büyük değil.

Niye risk büyük değil?

Çünkü zenginleşmeyle demokrasi arasındaki bağı kurmuş olan daha değişimci ve daha demokrat bir taban geliyor aşağıdan. Türkiye’de insanlar artık ekonomik olanla siyasi olanın ayrılmadığının, bir darbe ya da muhtıranın kendilerini yoksullaştıracağının çok farkındalar. Çünkü 28 Şubat’ta Fadime’yle Ali Kalkancı görüntüsünün arka planında, servetin nasıl el değiştirdiğini gördüler. Vatanı ve laikliği kurtaranların, şirketlerin içini boşalttığına, devletçi sermayenin daha da zenginleştiğine ve batan kredilerin kendilerine ödetildiğine tanık oldular.

Bu seçimlerden sonra AKP’nin ne tür bir politika izleyeceğini düşünüyorsunuz?

Ben iyimserim. AK Parti’den ziyade, onu iktidara taşıyan kesimlerin değişim taleplerine güveniyorum. Seçimlerden sonra sivil bir anayasa yapmak için gerçekten uğraşacak.

Peki, sivil anayasayı yapabilecek mi?

Gerekli adımları atabileceği konusunda çok emin değilim. Bizlerin onu aşağıdan sıkıştırması lazım. AK Parti, bundan sonra artık muhalefetle değil, en çok kendisiyle karşı karşıya gelecek ve kendi devletçi, milliyetçi refleksleriyle, kendi korkularıyla kavga edecek. Önümüzdeki dönem, AK Parti’ye en büyük engel kendi içinden gelecek. Eğer AK Parti tabanındaki değişimi çok gerisinde kalırsa ya bölünür, ya da devletçi milliyetçi olmayan daha özgürlükçü yeni bir parti çıkar ortaya.

 

Röportaj: Neşe Düzel
Taraf, 14.02.2011

Enver Alper Güvel – AK Parti otoriterleşebilir mi?

0

 

İddia edildiği gibi “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma AK Parti gibi sivil bir siyasal yapının dokusuna uygun değildir. Buna rağmen, AK Parti hakkında “sivil dikta” ve “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma iddiasında bulunmak iyi niyetli değildir.

12 Haziran 2011 seçimleri yaklaştıkça, AK Parti’nin tekrar yüksek bir oy oranıyla seçilmesi durumunda Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “otoriterleşebileceği” yönünde yorum yapan yurtdışı ve yurtiçi medya kuruluşlarının sayısı bir anda artıverdi. Seçim öncesinde The Economist, seçim sonrasında ise Le Monde, Sayın Erdoğan’ın “otoriterleşme eğilimi”nden söz eden makaleler yayınladı. Muhalefet partileri, özellikle de CHP ve BDP, her fırsatta bu iddiaları gündeme getirmeye çabalıyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği arttıkça da her fırsatta Sayın Başbakan’ın “otoriterleşme” eğilimini ve “sivil dikta” rizikosunu gündeme getiren bazı yurtiçi odakların ve yurtdışındaki destekçilerinin yeniden harekete geçtiğini gözlemliyorum. Nitekim son olarak da bazı BDP milletvekilleri özellikle KCK operasyonları bağlamında Sayın Başbakan’ı “devletçi ve milliyetçi” olmakla itham edebildi-ler; hatta kantarın topuzunu kaçırarak AK Parti’yi Ergenekonlaşmakla suçlayabildiler.

Hayatın bütün alanlarında ve özellikle de “politik sektör”de kalitenin öncelikle “kavram”ların doğru ve yerinde kullanılmasıyla iyileşeceğine inanan bir politik ekonomi uzmanı olarak, bu kafa karıştırıcı ve tahrif edici “sivil dikta”ya gitme ve Ergenekonlaşma suçlamaları üzerine birkaç kelam etmeden geçemem. Bu vesile ile de, öncelikle AK Parti’nin politik platformu olduğuna inandığım “sivil” kavramının etimolojik ve tarihsel temellerini kısaca açıklamak isterim.

SİVİL DİKTA MÜMKÜN MÜ?

“Sivil” kavramının etimolojik kökenlerine inildiğinde “sivil” ile “dikta” arasında hiçbir “olumlu” felsefi, bilimsel, tarihsel, edebî ya da estetik ilinti olmadığı açıkça görülecektir. Şöyle ki; “sivil” ya da Latince kökeniyle, “civilis”, en basit anlamda medeni demektir. “Sivilleşme (civilization)” de medeniyet anlamına gelir. Öyleyse, sivilleşmeden medeni olunamaz. “Medeni” ile “medine” arasındaki etimolojik bağdan da anlaşılacağı gibi, “sivil” kente, “sivillik” de kentsoylulara ait bir olgudur. Sivil, “kimsenin askerî olmayan”dır. Karargâhların kozmik odalarında tasarlanmış yapay kalıplara sığmaz. Tektipliliği dayatan her tür üniformaya karşı olan, bir emir kumanda zincirinin nesnesi olamayacak türden kendi başına buyruk enformel kişidir. Onu medeni yapan özellik, “özgür iradesiyle seçim yapabilmesi, eyleminin öznesi olabilmesi”dir.

“Sivil Toplum”a gelince; tarihsel olarak ilk kez Batı’da ortaya çıkan modern bir olgudur. “Monarşilerin ve kilisenin” baskısına rağmen denetim dışına çıkmayı başaran burjuvazinin (kentsoyluların) inisiyatifiyle gelişmiş “özerk bir sürecin öngörülmemiş ürünü”dür. Temel işlevi, “otorite”nin sınırlandırılması olagelmiştir. Neymiş? Sivil Toplum’un işlevi, “otorite”yi sınırlamakmış! Otorite ile sivil arasındaki bu çatışma, Sivil Toplum’un oluşum ve gelişim sürecinin uzantısı olan ulus devletler bünyesinde Politik Toplum ile Sivil Toplum arasında sürmüştür: Burada, Politik Toplum, devlet tarafından düzenlenen “kamusal alan”ı, Sivil Toplum ise bireysel tercihleri ve çıkarları içeren “özerk alan”ı temsil etmektedir. Bu süreçte Sivil Toplumun özellikleri, “Politik Toplum’a karışmama, devletten her alanda kopma, kendi kendini üretme, şiddete karşı olma ve amaç açısından karmaşıklık içeren örgütlülük” şeklinde kristalleşmiştir.

Politik Toplum (kamusal alan) ile Sivil Toplum’un (özerk alan) nerede başlayıp bittiği Totalitarizm ve Liberalizm arasındaki ihtilafın da temelidir: Bu, siyasal iktidarın demokratik ya da otokratik olmasından çok, “sınırlandırılma imkânı”yla ilgili bir ihtilaftır: “Politik Toplum”u önceleyen Totalitarizm, “kamusal alan”ı hayatın bütün boyutlarını kuşatacak genişlikte tanımlamakta, politik iktidarın sınırlandırılmasına karşı çıkmakta, “özerk alan”ı olabildiğince daraltmaktadır. Bu anlayışta politik iktidar, kendi “ideolojisine”, “kutsalına” ya da “keyfine” göre “kamusal alan”ı istediği gibi genişleterek toplumu zorla tektipleştirme meşruiyetine sahiptir. Dolayısıyla, Totalitarizm, “şiddete”, “militer”e ve “otokrasi”ye ve otoriterliğe, “askeri vesayete ve dikta”ya yakındır. “Sivil Toplum”u önceleyen Liberalizm ise “kamusal alan”ı daraltırken “özerk alan”ı olabildiğince genişletmekte; amacı ne olursa olsun “şiddet”e karşı çıkmakta, politik iktidarın keyfi olarak ve zorla bireysel tercihlere, hayat tarzlarına ve kutsallara karışmasını reddetmekte, her tür iktidar formunu “hukukun üstünlüğü” ile sınırlandırmaktadır.

DAYANAKSIZ İDDİA

Bu çerçevede, tanımı gereği “kimsenin askerî olmayan” sivil, “otokrasinin, otoritenin, diktanın” kaynağı değil, bilakis sınırlandırıcısıdır. “Sivil”in varlığı “dikta”yı sınırladığına, hatta götürdüğüne göre, “sivil dikta” bir “contradicto in adjecto”dur. Yani, niteleyen sıfat (sivil) ile nitelenen isim (dikta) tenakuz halindedir. Muhtemelen bu nedenle siyaset bilimi ve hukuk literatüründe böyle bir ifadeye rastlanamamaktadır. Çin’den Libya’ya, Tunus’tan Mısır’a otokratik ve otoriter yönetimlerin “sivil” oluşumlar kanalıyla tedip ve terbiye edildiği bir dünyada hiç kimse “sivil dikta” gibi bir hurafeyi aklından geçirmemektedir.

Bu durumun testi için Google’da yapılan kısa bir aramada “military dictatorship” 1.530.000 kez, “civilian dictatorship” ise sadece 22.000 kez çıkmıştır. “Civilian dictatorship” Wikipedia gibi sözlüklerde başlık olarak dahi yokken, “military dictatorship”in yüzlerce sitede açıklandığı görülmektedir. “A theory of military dictatorships” başlığı girildiğinde “6730” adet, “A theory of civilian dictatorships” yazıldığında ise “sıfır” sonuç çıkması, “civilian dictatorship”in akademik literatürde yeri olmadığının açık delilidir. Buna karşılık, Türkçe aramalarda, tam tersi sözkonusudur: “Sivil dikta” ifadesi 61.900, “askeri dikta” kavramı 13.900 kez çıkmaktadır. Ekşisözlük, İtüsözlük, Uludağsözlük gibi sitelerde “sivil dikta” başlığı yer alırken, “askeri dikta” başlığı hiç yer almamaktadır. Keza, “civilian revolution” sadece 4270 kez, “civil revolution” 27.100 kez, “sivil darbe” ise 257.000 kez çıkmaktadır. İngilizce metinlerde “civil revolution” baskıcılığa karşı olma anlamında olumlu çağrışımlar içerirken, sadece Türkçe metinlerde “sivil darbe”ye baskıcı anlamlar yüklenmektedir. Bu durum, olsa olsa, 1940’lardan itibaren hayata, ekonomiye ve politikaya dair anlamlı bir bilgi ya da program üretme zahmetine katlanmadan “korku pompalayarak, dezenformasyon yayarak” politik rant kollayan kesimlerce çıkarılan “andıç”ların, sanal ortamı dezenforme etmesiyle açıklanabilecektir.

UYUMSUZ KAVRAMLAR

Özetle, baskıcılığa ve tektipleştirmeye vurgu yapan bir “sivil dikta” tamlaması, bir “contradicto in adjecto”dur; yani niteleyen sıfat (sivil) ile nitelenen isim (dikta) tenakuz halindedir. Aralarında hiçbir “olumlu” felsefi, bilimsel, etimolojik, tarihsel, edebî ya da estetik ilinti yoktur. Birinin varlığı diğerini götüren, hiçbir etimolojik, tarihsel ve bilimsel bir temeli olmayan bir “politik hurafe”den ibarettir. Bu çerçevede, Ergenekonlaşma, devletçi ve milliyetçi olma AK Parti gibi sivil bir siyasal yapının dokusuna uygun değildir. Buna rağmen, AK Parti hakkında “sivil dikta” ve “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma iddiasında bulunabilen askeri vesayet ve dikta taraftarları, eğreti sermayedarlar tabakası, muhalif politikacılar, yandaş medyatörler, yabancı medya ajanları, ne hikmetse sadece Türkiye’de bulunan “sivil dikta” teorisyenleri ve bugünlerde de BDP’liler, dünyada karşılığı olmayan ve akademik dünyada geçerliliği olmayan uyduruk bir dil kullanmaktadır. Bu uyduruk dil, kaygılarının anlaşılmasını imkânsızlaştırmanın ötesinde, hadi “iyiniyetlerinin” demeyelim ama, en azından Türkiye’de ve Dünya’da yaşanan süreci anlama kabiliyetlerinin olmadığını düşündürmektedir.

 

 

Yeni Şafak, 09.11.2011

Enver Alper Güvel – AK Parti otoriterleşebilir mi?

0

İddia edildiği gibi “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma AK Parti gibi sivil bir siyasal yapının dokusuna uygun değildir. Buna rağmen, AK Parti hakkında “sivil dikta” ve “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma iddiasında bulunmak iyi niyetli değildir.

12 Haziran 2011 seçimleri yaklaştıkça, AK Parti’nin tekrar yüksek bir oy oranıyla seçilmesi durumunda Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın “otoriterleşebileceği” yönünde yorum yapan yurtdışı ve yurtiçi medya kuruluşlarının sayısı bir anda artıverdi. Seçim öncesinde The Economist, seçim sonrasında ise Le Monde, Sayın Erdoğan’ın “otoriterleşme eğilimi”nden söz eden makaleler yayınladı. Muhalefet partileri, özellikle de CHP ve BDP, her fırsatta bu iddiaları gündeme getirmeye çabalıyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkinliği arttıkça da her fırsatta Sayın Başbakan’ın “otoriterleşme” eğilimini ve “sivil dikta” rizikosunu gündeme getiren bazı yurtiçi odakların ve yurtdışındaki destekçilerinin yeniden harekete geçtiğini gözlemliyorum. Nitekim son olarak da bazı BDP milletvekilleri özellikle KCK operasyonları bağlamında Sayın Başbakan’ı “devletçi ve milliyetçi” olmakla itham edebildi-ler; hatta kantarın topuzunu kaçırarak AK Parti’yi Ergenekonlaşmakla suçlayabildiler.

Hayatın bütün alanlarında ve özellikle de “politik sektör”de kalitenin öncelikle “kavram”ların doğru ve yerinde kullanılmasıyla iyileşeceğine inanan bir politik ekonomi uzmanı olarak, bu kafa karıştırıcı ve tahrif edici “sivil dikta”ya gitme ve Ergenekonlaşma suçlamaları üzerine birkaç kelam etmeden geçemem. Bu vesile ile de, öncelikle AK Parti’nin politik platformu olduğuna inandığım “sivil” kavramının etimolojik ve tarihsel temellerini kısaca açıklamak isterim.

SİVİL DİKTA MÜMKÜN MÜ?

“Sivil” kavramının etimolojik kökenlerine inildiğinde “sivil” ile “dikta” arasında hiçbir “olumlu” felsefi, bilimsel, tarihsel, edebî ya da estetik ilinti olmadığı açıkça görülecektir. Şöyle ki; “sivil” ya da Latince kökeniyle, “civilis”, en basit anlamda medeni demektir. “Sivilleşme (civilization)” de medeniyet anlamına gelir. Öyleyse, sivilleşmeden medeni olunamaz. “Medeni” ile “medine” arasındaki etimolojik bağdan da anlaşılacağı gibi, “sivil” kente, “sivillik” de kentsoylulara ait bir olgudur. Sivil, “kimsenin askerî olmayan”dır. Karargâhların kozmik odalarında tasarlanmış yapay kalıplara sığmaz. Tektipliliği dayatan her tür üniformaya karşı olan, bir emir kumanda zincirinin nesnesi olamayacak türden kendi başına buyruk enformel kişidir. Onu medeni yapan özellik, “özgür iradesiyle seçim yapabilmesi, eyleminin öznesi olabilmesi”dir.

“Sivil Toplum”a gelince; tarihsel olarak ilk kez Batı’da ortaya çıkan modern bir olgudur. “Monarşilerin ve kilisenin” baskısına rağmen denetim dışına çıkmayı başaran burjuvazinin (kentsoyluların) inisiyatifiyle gelişmiş “özerk bir sürecin öngörülmemiş ürünü”dür. Temel işlevi, “otorite”nin sınırlandırılması olagelmiştir. Neymiş? Sivil Toplum’un işlevi, “otorite”yi sınırlamakmış! Otorite ile sivil arasındaki bu çatışma, Sivil Toplum’un oluşum ve gelişim sürecinin uzantısı olan ulus devletler bünyesinde Politik Toplum ile Sivil Toplum arasında sürmüştür: Burada, Politik Toplum, devlet tarafından düzenlenen “kamusal alan”ı, Sivil Toplum ise bireysel tercihleri ve çıkarları içeren “özerk alan”ı temsil etmektedir. Bu süreçte Sivil Toplumun özellikleri, “Politik Toplum’a karışmama, devletten her alanda kopma, kendi kendini üretme, şiddete karşı olma ve amaç açısından karmaşıklık içeren örgütlülük” şeklinde kristalleşmiştir.

Politik Toplum (kamusal alan) ile Sivil Toplum’un (özerk alan) nerede başlayıp bittiği Totalitarizm ve Liberalizm arasındaki ihtilafın da temelidir: Bu, siyasal iktidarın demokratik ya da otokratik olmasından çok, “sınırlandırılma imkânı”yla ilgili bir ihtilaftır: “Politik Toplum”u önceleyen Totalitarizm, “kamusal alan”ı hayatın bütün boyutlarını kuşatacak genişlikte tanımlamakta, politik iktidarın sınırlandırılmasına karşı çıkmakta, “özerk alan”ı olabildiğince daraltmaktadır. Bu anlayışta politik iktidar, kendi “ideolojisine”, “kutsalına” ya da “keyfine” göre “kamusal alan”ı istediği gibi genişleterek toplumu zorla tektipleştirme meşruiyetine sahiptir. Dolayısıyla, Totalitarizm, “şiddete”, “militer”e ve “otokrasi”ye ve otoriterliğe, “askeri vesayete ve dikta”ya yakındır. “Sivil Toplum”u önceleyen Liberalizm ise “kamusal alan”ı daraltırken “özerk alan”ı olabildiğince genişletmekte; amacı ne olursa olsun “şiddet”e karşı çıkmakta, politik iktidarın keyfi olarak ve zorla bireysel tercihlere, hayat tarzlarına ve kutsallara karışmasını reddetmekte, her tür iktidar formunu “hukukun üstünlüğü” ile sınırlandırmaktadır.

DAYANAKSIZ İDDİA

Bu çerçevede, tanımı gereği “kimsenin askerî olmayan” sivil, “otokrasinin, otoritenin, diktanın” kaynağı değil, bilakis sınırlandırıcısıdır. “Sivil”in varlığı “dikta”yı sınırladığına, hatta götürdüğüne göre, “sivil dikta” bir “contradicto in adjecto”dur. Yani, niteleyen sıfat (sivil) ile nitelenen isim (dikta) tenakuz halindedir. Muhtemelen bu nedenle siyaset bilimi ve hukuk literatüründe böyle bir ifadeye rastlanamamaktadır. Çin’den Libya’ya, Tunus’tan Mısır’a otokratik ve otoriter yönetimlerin “sivil” oluşumlar kanalıyla tedip ve terbiye edildiği bir dünyada hiç kimse “sivil dikta” gibi bir hurafeyi aklından geçirmemektedir.

Bu durumun testi için Google’da yapılan kısa bir aramada “military dictatorship” 1.530.000 kez, “civilian dictatorship” ise sadece 22.000 kez çıkmıştır. “Civilian dictatorship” Wikipedia gibi sözlüklerde başlık olarak dahi yokken, “military dictatorship”in yüzlerce sitede açıklandığı görülmektedir. “A theory of military dictatorships” başlığı girildiğinde “6730” adet, “A theory of civilian dictatorships” yazıldığında ise “sıfır” sonuç çıkması, “civilian dictatorship”in akademik literatürde yeri olmadığının açık delilidir. Buna karşılık, Türkçe aramalarda, tam tersi sözkonusudur: “Sivil dikta” ifadesi 61.900, “askeri dikta” kavramı 13.900 kez çıkmaktadır. Ekşisözlük, İtüsözlük, Uludağsözlük gibi sitelerde “sivil dikta” başlığı yer alırken, “askeri dikta” başlığı hiç yer almamaktadır. Keza, “civilian revolution” sadece 4270 kez, “civil revolution” 27.100 kez, “sivil darbe” ise 257.000 kez çıkmaktadır. İngilizce metinlerde “civil revolution” baskıcılığa karşı olma anlamında olumlu çağrışımlar içerirken, sadece Türkçe metinlerde “sivil darbe”ye baskıcı anlamlar yüklenmektedir. Bu durum, olsa olsa, 1940’lardan itibaren hayata, ekonomiye ve politikaya dair anlamlı bir bilgi ya da program üretme zahmetine katlanmadan “korku pompalayarak, dezenformasyon yayarak” politik rant kollayan kesimlerce çıkarılan “andıç”ların, sanal ortamı dezenforme etmesiyle açıklanabilecektir.

UYUMSUZ KAVRAMLAR

Özetle, baskıcılığa ve tektipleştirmeye vurgu yapan bir “sivil dikta” tamlaması, bir “contradicto in adjecto”dur; yani niteleyen sıfat (sivil) ile nitelenen isim (dikta) tenakuz halindedir. Aralarında hiçbir “olumlu” felsefi, bilimsel, etimolojik, tarihsel, edebî ya da estetik ilinti yoktur. Birinin varlığı diğerini götüren, hiçbir etimolojik, tarihsel ve bilimsel bir temeli olmayan bir “politik hurafe”den ibarettir. Bu çerçevede, Ergenekonlaşma, devletçi ve milliyetçi olma AK Parti gibi sivil bir siyasal yapının dokusuna uygun değildir. Buna rağmen, AK Parti hakkında “sivil dikta” ve “Ergenekonlaşma”, devletçi ve milliyetçi olma iddiasında bulunabilen askeri vesayet ve dikta taraftarları, eğreti sermayedarlar tabakası, muhalif politikacılar, yandaş medyatörler, yabancı medya ajanları, ne hikmetse sadece Türkiye’de bulunan “sivil dikta” teorisyenleri ve bugünlerde de BDP’liler, dünyada karşılığı olmayan ve akademik dünyada geçerliliği olmayan uyduruk bir dil kullanmaktadır. Bu uyduruk dil, kaygılarının anlaşılmasını imkânsızlaştırmanın ötesinde, hadi “iyiniyetlerinin” demeyelim ama, en azından Türkiye’de ve Dünya’da yaşanan süreci anlama kabiliyetlerinin olmadığını düşündürmektedir.

 

Yeni Şafak, 09.11.2011