Ana Sayfa Blog Sayfa 480

Vicdanometre

 

Biz bedelli askerlik mi, profesyonel ordu mu diye tartışa duralım, vicdani ret konusu birdenbire palyatif ya da köklü diğer projeleri sollayıp ön plana geçiverdi.

Hem Adalet Bakanı Sadullah Ergin hem de Milli Savunma Bakanı Yılmaz, vicdani ret konusunda hazırlıklar yapıldığını, yurtdışındaki örneklerin incelendiğini söylediler. Bu arada CHP Genel Başkan Yardımcısı Tanrıkulu kendilerinin de vicdani ret konusunda bir kanun teklifini TBMM Başkanlığı’na sunacaklarını açıkladı.

Anlayacağınız biz bedelli askerliğin bir an önce çıkarılıp profesyonel orduya geçişle ilgili çalışmaların hızlandırılmasını beklerken, gündeme vicdani ret geldi.

Politik doğrucuların dünya çapındaki zaferi

Bildiğiniz gibi, bir kişinin askerlik hizmetini, vicdani, dini ve felsefi nedenlerle reddetmesine vicdani ret deniyor.

Ben bu vicdani ret denen şeye 2006’dan bu yana defalarca karşı çıktım. Yazılar yazdım, televizyonlarda anlattım. Argümanlarımı net bir şekilde ortaya koydum.

Ama ne gariptir ki, vicdani reddin ateşli savunucularından hiçbiri şimdiye kadar bir tek satırla cevap veremediler bu argümanlara; duymazdan geldiler; papağan gibi vicdani ret hakkının bütün Avrupa ülkelerinde anayasal bir hak olduğunu, bizde de öyle olması gerektiğini tekrarladılar.

Doğrusu, bu kavramın, üzerinde hemen hemen hiç düşünülmeden aydınlarımız, demokratlarımız, çağdaşlarımız, solcularımız arasında geniş kabul görmesi hem Batı’da hem bizde vicdani reddi savunmanın “politik doğruculuğun” olmazsa olmazlarından biri haline gelivermesi (ve şimdi de hükümetin bu kervana katılması) benim çok garibime gidiyor.

Ölüm korkusu neden mazeret olmuyor da…

2006’da da yazdığım gibi:

“Son derece temelsiz, keyfi, eşitlik ilkesine aykırı bir hak isteği bu. Avrupa’da 30 yıldır 20’ye yakın ülkede uygulanıyor olması da bu durumu değiştirmiyor.

Evet, temelsiz ve keyfi… Çünkü şu soruya vereceği bir cevap yok: Neden askerlik yapmayı vicdani, dini ve felsefi nedenlerle reddedenlere ret hakkı tanınıyor da; diyelim, ailevi, ekonomik ya da psikolojik nedenlerle askere gitmek istemeyenlere tanınmıyor?

Neden bazılarının vicdani sebeplerle gitmek istemiyorum deme hakkı oluyor da, bazılarının “ailevi sebeplerle gitmek istemiyorum” demeye hakkı olmuyor? Bir erkeğin askere gittiğinde çocuklarına bakacak kimsesi kalmaması ve bütün ailenin yoksulluğa mahkûm edilmesi, felsefi olarak anti militer olmaktan daha mı önemsiz?

Ya da ölüm korkusu yüzünden savaşmak istememek, öldürmeye karşı olmaktan daha mı banal?

Neden vicdani, dini ya da felsefi mazeretler, diğer mazeretlere göre “haklılık” hiyerarşisinde daha yüksek bir yere konuyor; daha kutsal ve çiğnenemez addediliyor?

Hangi gerekçenin ne kadar önemli, ne kadar hayati olduğu ancak kişinin kendi bileceği bir şeydir. Böyle sübjektif bir temelde hak tanımı, hak düzenlemesi yapılamaz; dolayısıyla vicdani retçiler için özel bir düzenleme yapılmasını istemek, eşitliğe aykırıdır.

Hele bir de bunu, “bizim kültürümüzde nasılsa büyük çoğunluk askerliği reddetmeyi göze alamaz. Göze alan küçük bir azınlığı muaf tutup meseleyi halledebiliriz” diye düşünerek savunmak iyice ilkesizlik gibi geliyor bana. Saf Anadolu çocukları, “Ben felsefi olarak şiddete karşıyım” demeyi beceremediği için, kös kös giderken, bazı aydınlarımızın böyle fiyakalı bir gerekçeyle muaf tutulması sizi vicdanen rahatsız etmez mi?”

Ya da bir başka senaryoyu düşünelim:

Vicdani ret hakkı tanındığında, askerliği gelen bütün gençler ağız birliği etmişçesine, savaşa karşı olduklarını ve vicdani ret hakkından yararlanmak istediklerini söylerlerse ne olacak? Askerlik şubelerinde vicdanometre denen bir alet mi var ki, bütün adaylara üfletilip hangisinin hakiki retçi, hangisinin sahte retçi olduğu tespit edilsin?

Alavere dalavere Kürt Memet nöbete

Lafı uzattım. Kısaca söyleyeceğim şu ki, biz bu zorunlu askerlik sorununa bütünsel bir çözüm bulmak durumundayız. Yurtdışında çalışanları özel bir bedelli uygulamasıyla, birtakım okumuşları vicdani retle, yeteri kadar uzun süre kaçabilmişleri ise arada bir bedelli yasası çıkartarak kurtarıp, bu işi “alavere dalavere, Kürt Memet nöbete” şekline döndürmek ne demokrasiye ne de vicdana sığar.

Bütünsel çözüm, zorunlu askerliği bir an önce kaldırmak, en kısa zamanda profesyonel orduya geçmektir. Ve eğer getirilecekse, askerlik yerine başka bir kamu görevi yapmayı herkes için bir seçenek haline getirmektir.

 

Bugün, 16.11.2011

 

Din ve vicdan özgürlüğü ve cemaatler

 

Anayasa’nın 174. maddesi, Sünni tarikatlar açısından büyük sıkıntılara sebep olsa da bugün fiiliyatta yok hükmündedir. Buna karşılık bu kanundan dolayı hala mağdur bulunan Alevi, Bektaşi ve Nusayriler İslam’dan rahatsızlık duyan ve kendisini laik olarak niteleyen bazı çevrelerle birlikte bu kanunu anlaşılamaz bir şekilde savunmaktadır.

1924 yılından beri ülkemizde tarikatlar kanunen yasak ancak her hangi bir kısıtlama olmamasına rağmen fiiliyatta bu yasak Hanefilik dışındaki Sünni ve Şii mezhepler için de geçerli. Anayasanın 24. maddesi “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” ve 14. maddeye aykırı olmamak üzere demokratik ve laik düzene karşı bir fiil içinde bulunmadıkça “ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir” demesine rağmen Anayasanın 174. maddesi bu hakkı gaspetmektedir.

174. madde “Anayasanın hiçbir hükmü, … aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” diyerek inkılâp kanunlarını Anayasanın üstüne çıkarmakta ve böylece “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”a dayanarak anayasanın vazettiği temel bir hak kadük hale getirilmektedir.

Kanun açıkça “Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayini tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır.” diyerek Alevi, Sünni tasavvufi ekollerin ayinlerini yasaklayarak din ve vicdan hürriyetini Müslümanlar açısından açıkça ortadan kaldırmakta ve devlet kontrolündeki bir kurumun eline teslim etmektedir.

Dini devletten ne zaman ayıracağız?

Bu kanun geçmişte Sünni tarikatlar açısından büyük sıkıntılara sebep olsa da bugün fiiliyatta yok hükmündedir. Buna karşılık bu kanundan dolayı hala mağdur durumda bulunan Aleviler, Bektaşiler ve Nusayriler İslam’dan rahatsızlık duyan ve kendisini laik olarak niteleyen bazı çevrelerle birlikte bu kanunu anlaşılamaz bir şekilde savunmaktadır. Bu savunmanın arkasında cemaat ve tarikatlara özgürlük verilmesi halinde Türkiye’nin Afganistan’a döneceği ve Sünni tarikatların daha da kuvvetleneceği korkusu vardır.

İlginç bir şekilde tarikatların kâğıt üzerinde de olsa yasak sayılmaları psikolojik olarak bir güvenlik hissi yaratmakta ve bu kanunun bizzat asıl mağdurları tarafından savunulmasına yol açmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı yüz bine yakın cami içinde azımsanamayacak sayıda caminin tarikatlar ve cemaatler tarafından kullanıldığı bilinirken; bu durumun yasal zemine taşınarak cemaat ve tarikatlara serbestiyet tanınmasının tehlikeyi arttırmak bir yana azaltacağı gerçeği gözden kaçmaktadır. Yasal zemin içinde hareket eden organizasyonların takibinin yasa dışı yapılanmalara göre çok daha kolay olduğu bir gerçektir. Alevilerin büyük kısmı ve laikliği kendisine şiar edinen laikçi çevreler bu gerçeği maalesef ideolojik bağnazlık nedeniyle görememektedir.

Buna karşılık muhafazakâr çevrelerin önemli bir kısmı ise AKP iktidarı ile birlikte hukuki yasaklama ve dayatmalara karşı olan tepkilerini kaybederken 28 Şubat sürecinde bu kanunlara dayanılarak yaşatılan rezaletleri unuttukları görülüyor. Başbakanımız bile dini terbiye etmek ve devlet güdümüne sokmak için icat edilmiş DİB’nı benimseme ve devletin maaşlı imamlarından kanaat önderi olmalarını isteyecek derecede durumu içselleştirmiş görünmektedir.

Burada insanın aklına ister istemez Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası akla geliyor: Parayı veren düdüğü çalar. Yarın, AKP iktidardan düştüğünde bu kanaat önderlerinin tavrının dün olduğu gibi değişmeyeceği ve inananlar üzerinde bu kanunların demoklesin kılıcı gibi sallanmayacağının garantisini kim verebilir ki? Bu nedenle yeni Anayasa değişikliğinde bu konunun es geçilmemesi ve Başbakan’ın Araplara tavsiye ettiği laikliğin bir gereği olarak dini devletten bağımsızlaştıracak ve sivil alana terk edilmesini sağlayacak adımların atılması gerekiyor. Yeni Anayasa’da 174. madde benzeri bir maddeye kesinlikle izin verilmemelidir.

Din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili bölüm hiçbirin ya da mezhebe atıf bulunmaksızın istisnasız şekilde tüm inanç gruplarının önünü açacak ve meşruiyet kazanmasını sağlayacak şekilde olmalıdır.

Uluslararası belgeler ve AB anayasaları ve çeşitli STK’ların önerileri dikkate alındığında din ve vicdan hürriyeti ile ilgili bölümün aşağıdaki içeriğe yakın olması gerektiğini düşünmekteyim:

“Herkes din ve vicdan hürriyetine sahiptir. Hiç kimse dini inanç, düşünce, ritüel ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Bireylerin kanunlardan doğan hakları saklı kalmak kaydıyla, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile birlikte dini inançlarına göre istedikleri şekilde ibadet etme; örgütlenme, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama, öğretme ve yayma hakkı engellenemez.

Bu hakların kullanılmasında kanun, dini gruplara ait bina ve kapalı alanlar dışında, sağlığı korumak, trafik veya kargaşalara müdahale etmek veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için düzenlemeler yapabilir. Herkes, kendi dini ve felsefi inancı doğrultusunda eğitim alma ve verme, eğitim kurumları oluşturma ve müfredatını belirleme hakkına sahiptir. Bir dine ve inanca dayalı eğitim ve öğretim ile din kültürü ve ahlak öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.

Tarafsızlık ilkesi gereğince hiç kimse dini inanç, felsefi görüş ve kanaatinden dolayı kamu istihdamından ve hizmetlerinden mahrum bırakılamaz ve ayrıcalığa sahip olamaz. Bu güvence kamu hizmetlerinden yararlananlar için de geçerlidir. Vicdani ret bütün vatandaşlar için bir haktır. Hiç kimse, dini ve felsefi inanç ve tercihlerine aykırı kamu hizmetlerine zorlanamaz. Vicdani red hakkı kamu yükümlülüklerinde eşitlik ilkesine uygun olarak kullanılabilir.”

Önce vatandaşa güveneceksin

Yukarıdaki metinden anlaşılacağı üzere din ve inançla ilgili her türlü işin sivil alana terki DİB’nın durumunda değişmesini gerektirecektir. Türkiye’nin mevcut koşulları düşünüldüğünde yeni Anayasa’nın vesayetçi düzenin kurumlarından birisi olan DİB’nın durumunu ele alması, anayasal bir kurum olmaktan çıkararak bu kurumun inanan inanmayan herkes için kabul edilebilecek bir çizgiye çekilmesini sağlamalıdır. Böylece din üzerindeki devlet müdahalesi kaldırılırken din görevlileri de devlet ile akçeli işler içine girme ve emir kulu olma ayıbından kurtarılmalıdır.

Böyle bir düzenleme Türkiye’nin gerçek anlamda laikleşmesine ve dinin bir öcü olarak görülmemesine hizmet edecektir. Laikliğin bir gereği olarak herhangi bir dini inanca sahip olmayan ya da bir cemaate mensup olmak istemeyen bireylerden toplanan vergilerin rızaları dışında kullanılması engellenmelidir. Bugün olduğu gibi inananlar inanmayanlardan kendileri için alınarak haksız bir şekilde harcanan “haram” paraların kullanılması zilletinden kurtarılmalıdır.

Böyle bir düzenlemenin en ateşli savunucularının bizatihi samimi Müslümanlar olması gerektiği çok açık. Kendilerine sorulmadan alınan ve DİB eli ile Sünni İslam için harcanan paraları helal etmeyen milyonlarca insan varken, bu paraların kullanılmaya devam edilmesinin ne kadar ahlaki olduğu tartışmalıdır.

Bu topraklarda Selçuklulardan beri inananlar kendi dini işlerini devlete bırakmadan halledebilme becerisini göstermiştir ve bugün de bu beceriyi gösterebilecek olgunluğa sahiptir. Yeter ki devlet ve ülkeyi yönetenler vatandaşlarına güvenebilsin. Başta AKP ve CHP olmak üzere tüm siyasi partilerin bu yönde bir irade göstermeleri vatandaşlarına karşı bir borçtur. Tabii ki din her an el altında tutulması gereken bir güç olarak görülmüyorsa…

 

 

Star, 14.11.2011

BDP neden önemlidir?

Lider kültü ve kavram fetişizmi, partinin toplumsal değişimi okumasını ve alternatif politikalar üretmesini engelliyor. Bunu aşmanın yolu ise, politik esnekliğe sahip olmaktan ve liberal siyasal değerlerle daha fazla hemhal olmaktan geçiyor.

Bu yazının yayınlandığı gün Barış ve Demokrasi Partisi (BDP), 2. Olağan Kongresi’ni yapıyor olacak. Bu kongrede BDP’nin ismini ve amblemini değiştirmesi ve yönetimini yeniden şekillendirmesi bekleniyor.   

BDP, değerli bir parti. Çünkü bugün BDP’de temsil edilen siyasi gelenek, Kürtlerin demokratik ve meşru hak taleplerinin siyasal alana aktarılmasında çok önemli bir işlev gördü. Diğer siyasi partiler, günümüzde artık tabii olarak karşılanan ama bir zamanlar ağza almanın bile lanetlenmek için yeterli sayıldığı hak ve özgürlüklere sırtını çevirirken, BDP ve öncülleri bu hak ve özgürlükleri ısrarla savundular. Bu uğurda ağır bedeller ödediler; partileri kapatıldı, üyeleri yargısız infazlara uğratıldı, milletvekilleri yıllarca hapiste kaldı, parti binaları bombalandı, vs. Ama onlar fiili ve hukuki tüm baskılara karşın taleplerinden geri adım atmadılar. Buldukları her platformda Kürt meselesini gündeme getirdiler ve bu sorunun ulusal ve küresel düzeyde tanınmasını sağladılar. Dolayısıyla bugün, Kürtlerin talepleri noktasında birtakım hukuki/demokratik adımlar atılmış ve Kürt meselesi dünyanın ilgi alanına girmiş ise, bu kazanımlarda BDP geleneğin hakkını teslim etmek gerekir.

BDP, önemli bir parti. Çünkü BDP’nin varlığı, Kürt meselesinin politik araçlarla çözülmesi için bir imkânı ifade ediyor. Son otuz yılda uygulanagelen politikalar, Kürt meselesini askeri yöntemlerle çözmenin mümkün olmadığını öğretmiş olsa gerektir. Bu sorun, ancak demokratik bir siyaset ile çözülebilir. Demokratik siyaset ise, sorunun yasal ve meşru temsilcisi olma sıfatını taşıyan bir partiyi gerektirir. Bu anlamda BDP, müzakere edilecek, konuşulacak, tartışılacak bir aktör konumundadır. Sorunu çözmeye odaklı ciddi bir müzakere sürecine BDP’nin dâhil edilmesi, silahların devre dışı kalmasının ve parlamentonun çözümün merkezi haline getirilmesinin temel şartlarından biridir.

BDP’nin değerini teslim edelim; BDP’nin varlığının demokratik bir çözüm içi kapı araladığını da ekleyelim. Bunlar BDP’ye itibar kazandırdığı gibi, sırtındaki yükleri de artırır, BDP’den beklentileri yükseltir. Peki, BDP, bu ağırlığı kaldırabilir mi, kendisinden beklenenleri yerine getirebilir mi? Bu sorulara yanıt vermek için BDP’yi eleştirel bir değerlendirmeye tabi tutmak lazım gelir.

BDP, iki türlü eleştirilebilir: İlk tür eleştiri, yıkıcı eleştiridir. Bu eleştiriyi yapmak kolaydır; mesela BDP milletvekillerinin fotoğrafını basıp üzerine “Katil sizsiniz” manşeti çekersiniz. Ayrıca köşe yazarlarınız bunun üzerine biraz Kürt, biraz “gâvur” düşmanlığı ekler, böylece milliyetçi duyguları harekete geçirir ve bütün BDP milletvekillerini hedef haline getirirsiniz olur biter. Ama altında imzası bulunanlar için bir utanç belgesi niteliği taşıyan bu tarz eleştiriler (!) iki açıdan sakattır: Birincisi, gazetecilik ahlakını paranteze alıp -yakın olduğu iktidar uğruna- gazeteyi kirli savaşın bir propaganda aracına dönüştürenlerin güvenirliklerini bitirir, bundan sonra yazdıklarına kimse itibar etmez. İkincisi, bu tür haber-eleştiriler, BDP ile BDP’ye oy verenleri özdeşleştirir, BDP seçmenlerinin tamamını “katil” kategorisinin içine sokar, özellikle Batı’da yaşayan tüm Kürtleri saldırıya açık hale getirir. Bunun toplumsal barışı zedeleyeceği, birlikte yaşama iradesini zayıflatacağı ve sorunu daha da derinleştireceği açıktır. Bunun müsebbibi olmak ise, kimseye haysiyet kazandırmaz.  

Diğer eleştiri türü ise yapıcı eleştiridir. Burada amaç, Kürt meselesinin çözümünde anahtar bir role sahip BDP’nin kendisinden beklenenleri yapmasını sağlamak, Fuat Keyman’ın ifadesiyle “BDP’yi kazanmaktır.” Bu meyanda benim BDP’ye yönelik 4 temel eleştirim bulunuyor:  

1. Bunların başında BDP’nin, PKK ile olan ilişkisi geliyor. Bunu söylerken “BDP, PKK’yi kınasın; BDP, PKK’ye terörist desin” klişesini ve kolaycılığını kastetmiyorum. Bu, ne mümkün ne gerekli ne de yararlı. Beni rahatsız eden, PKK-BDP arasındaki ilişkide, PKK’nin hep etkileyen ve belirleyen, BDP’nin ise daima etkilenen ve belirlenen olması. Denilebilir ki, “PKK’nin elinde silah var, dolayısıyla elinde silah tutanın diğerlerine sözünü geçirmesinde şaşacak bir şey yok!” Olabilir, ama ben, bu hareketin ulaşmış olduğu siyasi gücü doğru ve etkin bir şekilde kullanarak PKK üzerinde etkide bulunabileceğini düşünüyorum. Mesela PKK, Silvan ve Çukurca’da olduğu gibi, zamanlaması açısından şaşırtıcı ve Kürt kamuoyunun onaylamadığı şiddet eylemlerine giriştiğinde BDP buna karşı tavır alabilir. Nitekim Demirtaş PKK’nin eylemlerin yanlış olduğunu açıkça söyledi ve yer yerinden oynamadı. Ölüm ve şiddet karşısındaki ilkesel bir duruş, hem PKK’nın kullandığı yöntemleri gözden geçirmesini sağlar, hem de BDP’nin devlet şiddetine yönelttiği eleştirileri daha anlamlı kılar. Aksi halde, ne PKK ne de devlet BDP’ye önem atfeder; BDP sürekli denklem dışında tutulur, siyasi gücünü giderek kaybeder.

2. BDP’nin AKP algısı, sorunlu bir algıdır. Aslında bu sorun çift taraflıdır. Çünkü 2007 seçimlerinden sonra oluşan “iki partili siyasi yapı” nedeniyle bölgede AKP ile BDP arasında kıran kırana bir mücadele sürüyor. Ne var ki bu mücadelede taraflar birbirlerini ‘siyasi rakip’ olarak değil de ‘siyasi düşman’ olarak görüyorlar. Bu algı partilerin birbirlerine karşı mücadele yöntemlerini de belirliyor. Birisini ‘rakip’ olarak gördüğünüzde onunla yarışır, onu geride bırakmayı hedeflersiniz, ama eğer onu ‘düşman’ olarak belliyorsanız amacınız onu ortadan kaldırmak olur. Bugün her iki parti de aslında birbirini siyaseten yok etmeye çalışıyor. AKP, bir yandan KCK operasyonu ile BDP’yi siyasi olarak hareket edemez duruma düşürmeye çabalıyor. BDP ise, ‘baş düşman’ olarak ilan ettiği AKP’yi her türlü aracı kullanarak bölgeden silmeyi hedefliyor. Bunu yaparken de, Mithat Sancar’ın dediği gibi, “demokratik siyasetin araçlarından çok, silahlı gücüne güvendi. Kamuoyunda infial yaratan eylemlerle, AKP’yi köşeye sıkıştırmayı hesapladı.” Mesela, PKK, Diyarbakır-Hazro’nun AKP’li Belediye Başkanı’nın oğlunu kaçırıyor, tehdit karşısında Başkan AKP’den istifa edip BDP’ye geçince oğlu serbest bırakılıyor. Yani silah zoruyla BDP’li oluyor. Bu düşman siyaseti, her iki tarafa da zarar veriyor. Bir yandan AKP’nin demokratik açılım, sorunu ovada çözme” gibi iddialarını zayıflatıyor, diğer yandan ise BDP’nin siyasi hareket alanını daraltıyor. Dahası, bugün Kürtleri temsil eden iki siyasal partinin birbirleriyle diyaloga girmelerini, işbirliği yapmalarını engelliyor. Kimseye faydası olmayan bir siyaset bu. Hem AKP’nin hem de BDP’nin bu siyaseti terk etmesi gerekiyor.   

3. BDP’nin, toplumsal kesimlerle olan ilişkisini yeni bir değerlendirmeye tabi tutması gerekiyor. BDP, her seçim döneminde “Türkiye partisi olma” hevesiyle özellikle Türkiye solu ile ittifak arıyor. Bu seçimde de öyle oldu ve bazı solcu adaylar BDP listelerinden aday gösterildi. Öteden beri bu ittifak siyasetinin BDP’ye bir faydası olmadığı kanaatini taşıyorum. Zira bu ittifaklar ilkesel düzeyde gerçekleşmiyor, bir süreklilik taşımıyor, kurumsal bir işbirliğine dönüşmüyor. Marjinal solcu gruplarla yapılan ittifaklar oy tabanının genişlemesini sağlamıyor, bu grupların sahip oldukları radikal sol söylemin Kürt toplumunda bir karşılığı bulunmuyor. Ama halkta yansıması bulunmayan bu söylem BDP’nin yönetim katlarında etkisini gösteriyor ve onların siyaset üretirken toplumsal gerçeklikten kopmasına neden oluyor.

Dini hesaba katmayan politikalar

Zannım odur ki, BDP kendisini olumsuz yönde etkileyen bu ittifakları gerçekleştirmek için harcadığı çabanın çok azını muhafazakâr Kürt kesimlerle ittifak kurmak için harcasaydı, siyaseten daha yararlı bir iş yapmış olurdu. Bir örnek vereyim: BDP, 12 Haziran’da üç tane solcuya listesinde yer verdi, ama tek bir başörtülü aday BDP’nin listesine giremedi. Oysa yapılan tüm araştırmalar, en fazla başörtülü seçmenin BDP’de olduğunu gösteriyordu. Eğer BDP bir başörtülü aday göstermiş olsaydı, hem kendi doğal tabanına uygun bir seçim yapmış olacak, hem farklı kesimlerden geniş destek alacak ve hem de siyasetin ezberini bozacaktı. Özetle söylersek, marjinal solcu gruplarla işbirliği yaparak Türkiye partisi olunmaz; ama kendi seçmen sosyolojisine uygun adaylar göstererek daha güçlü bir parti olunabilir. Din, Kürt toplumunda ağırlıklı bir yere sahiptir ve hiçbir merkez parti bu etmeni hesaba katmadan siyaset yapamaz. Farklı kesimlerin oyuna talip olan BDP’nin de, dini değerlere saygılı bir politik dil üretmesi ve siyasi temsilcilerin seçiminde dini hassasiyetlere dikkat etmesi gerek.

4. BDP’nin önemli sorunlarından biri de, politika üretme ve bu politikaları topluma aktarma konusundaki yetersizliğidir. BDP’deki politik kısırlığın oluşmasında, Türkiye’deki siyasal düzenin dışlayıcılığının ve yasakçılığının payını yadsımıyorum elbette. Ama bana göre daha önemli etken, parti kaynaklı zafiyetlerdir. Partide bir lider (Öcalan) kültü ve kavram fetişizmi (demokratik özerklik) var. Liderin kullandığı bir kavram kutsallaştırılıyor, tartışma dışı tutuluyor. Mesela, önünde sonunda bir siyasi ve idari yönetim modeli olan özerklik, neredeyse her sorunun çaresi olarak sunuluyor. Ama bunca değer atfedilmesine rağmen, özerkliğe bir içerik kazandırılamıyor, özerkliğin nasıl işleyeceği topluma bir türlü anlatılamıyor ve bütün konuşmalarında özerkliğe güzelleme yapanların da bu konuda yeterli bilgiye sahip olmadıkları ortaya çıkıyor. Daha vahimi, başında “demokratik” sıfatı taşımasına rağmen, bütün demokratik kurallar ve teamüller alt üst edilerek tek taraflı özerklik ilan ediliyor ve özerklik adeta topluma dayatılıyor. Kullanılan kavram ile yapılan eylem birbirini nakzediyor.

Lider kültü ve kavram fetişizmi, partinin toplumsal değişimi okumasını ve alternatif politikalar üretmesini engelliyor. Bunu aşmanın yolu ise, politik esnekliğe sahip olmaktan ve liberal siyasal değerlerle daha fazla hemhal olmaktan geçiyor.

 

Star, 05.09.2011

Kemalizm öldü, hepimiz Atatürkçüyüz!

Bu 10 Kasım başkaydı. ‘Diktatör müydü?’ tartışmasının etkisiyle Atatürk bir başka sevildi ve anıldı bu 10 Kasım’da. ‘Atatürk başka, Atatürkçülük başka’ deyip övgüyü Atatürk’e hasredenler olduğu gibi, Atatürkçülük ve Atatürkçü düşünceye ilişkin samimi görüşlerini serdedenleri de gördük.

Ve anladık ki, Kemalizm ölmüş de olsa Atatürk ve Atatürkçülük ‘meşruiyet veya otorite’ arayışında hâlâ vazgeçilmez bir işlevsellik taşıyor.

Doğrusu AK Parti, bu 10 Kasım etkinliklerinde son derece başarılı bir sınav verdi. Anma etkinliklerini Türkiye ve KKTC’den çıkarıp Letonya’ya kadar taşıdı. AB Bakanı Egemen Bağış, yüzlerce Letonyalı öğrenciyi saat 09.05’te saygı duruşuna kaldırdı.

Bu ‘eylem’ kadar ‘açıklamaları’ da ilginçti Sayın Bakan’ın. Avrupalılara kendi tarihlerine ilişkin bilmedikleri gerçekleri öğretti; Avrupa Birliği’nin fikir babası aslında Atatürk’tü.

“Atatürk, kuruluşundan 20-30 yıl önce Avrupa Birliği fikrini gündeme getiren büyük bir liderdir. Kuruluşunda en büyük pay sahibi olduğu Balkan Paktı’nın genişleyerek Avrupa Birliği haline gelmesi gerektiğini söylüyordu. Ömrü savaş meydanlarında geçtiği için barışın önemini çok iyi bilen Atatürk, Avrupa’da barış ve istikrarın bu şekilde sağlanabileceğini öngörmüştü.”

Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi gibi eşsiz iddialarla tüm medeniyetlerin, dillerin ve ırkların ‘menşei’nin Türkler olduğunu taa 1930’larda iddia eden bir geleneğin mirasçıları elbette AB’yi de Atatürk’e bağlamakta zorluk çekmedi. Artık Avrupalılar karşısına çıkıp “Atatürk olmasaydı AB de olmazdı, sizin adlarınız da Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olurdu” diye ayar verebiliriz. Hatta, “AB bizimdir, yol verin, gireceğiz” türünden sloganlar atabiliriz önünde.

Atatürk’süz hiçbir şeyi açıklayamayan ‘resmî tarih’ anlayışını Allah’ın izniyle Avrupa’ya kadar genişletmiş bulunuyoruz.

Letonya’da başka ilginç fikirler de çıkmış. “Türkiye’de Ergenekon davası olarak bilinen yargılama süreci aynı zamanda Atatürkçü düşüncenin de gerçek sahibine yani millete teslim sürecidir”.

Demek ki geriye Atatürkçü Düşünce Derneği’nin el değiştirmesi kalıyor. Bazı eski yöneticileri Ergenekon’dan yargılandığı bu dernek de “Atatürkçü düşüncenin gerçek sahibi” olan milletin eline geçtiğinde artık bir dönem kapanacak, yeni bir dönem başlayacak. Atatürkçülüğün bütün milletin ‘ideolojisi’ haline geldiği yeni bir dönem. ‘1930’larda, 1940’larda bu iş olmadı, şimdi olur mu?’ diye sormayın, olacak. Dedim ya, AK Parti bu 10 Kasım’da iyi sınav verdi. Sınavı geçenlerden bir başka kişi de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç. Diyor ki: “Ayrıştırıcı ve bağnaz bir ideolojik bakış açısı yerine objektif bir şekilde incelenip analiz edildiğinde, Atatürk’ün felsefe ve ideallerinin, bugün de önümüzdeki sorunların çözümünde bizlere ciddi anlamda çıkış yolu göstereceğine inanıyorum.” Görüyorsunuz Kemalist-Atatürkçü arkadaşlar, yıllardır boşuna korkmuşsunuz. Hadi, Kemalist demeyelim ama hepimiz Atatürkçüyüz artık! Atatürk’ü ‘tarihselliği’nden çıkarıp ‘felsefesi’nin bugünün sorunlarını çözmek için yol gösterici olduğunu söylüyor Sayın Arınç. Çok haklıdır. Ancak sorun şudur ki bu ‘felsefe’ millete unutturulmuştur. Hem de 1950 ‘karşı devrim’inden itibaren cahil çoğunluğun oylarıyla iktidara gelen ‘merkez sağ’ iktidarlar tarafından. Bu yüzden bir türlü ‘çıkış yolu’ bulamadık ‘önümüzdeki’ sorunlara. Ama artık bu gerçeği görüyoruz. Sorunlarımız ‘Atatürk felsefesi’nin ışığında çözümsüz değil, biliyoruz. ‘Ne mutlu…’

İşte bir 10 Kasım’ı böyle, alnımızın akıyla geçirdik. Bu arada kendini tutamayıp sadece Atatürk’ü değil ‘Atatürkçülüğü’ de koruma altına almayı öneren refiklerimiz de oldu. En beğendiğim öneri de şu: “Atatürkçülük eleştirisi iki ucu keskin bir kılıcı elde tutmayı gerektiriyor. Onun için bu işi önüne gelenin yapmasına müsaade etmemek gerekiyor.”

Bana müsaade!

Büyük devlet adamımız, Atatürkçü Nevzat Tandoğan ne demişti; ‘memlekete Atatürkçülük lazımsa onu da biz getiririz’. Lazım tabii Atatürkçülük; devlete, iktidara her zaman Atatürkçülük lazım olmuştur.

 

Zaman, 15.11.2011

Din ve vicdan özgürlüğü ve cemaatler

 

Anayasa’nın 174. maddesi, Sünni tarikatlar açısından büyük sıkıntılara sebep olsa da bugün fiiliyatta yok hükmündedir. Buna karşılık bu kanundan dolayı hala mağdur bulunan Alevi, Bektaşi ve Nusayriler İslam’dan rahatsızlık duyan ve kendisini laik olarak niteleyen bazı çevrelerle birlikte bu kanunu anlaşılamaz bir şekilde savunmaktadır.

1924 yılından beri ülkemizde tarikatlar kanunen yasak ancak her hangi bir kısıtlama olmamasına rağmen fiiliyatta bu yasak Hanefilik dışındaki Sünni ve Şii mezhepler için de geçerli. Anayasanın 24. maddesi “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” ve 14. maddeye aykırı olmamak üzere demokratik ve laik düzene karşı bir fiil içinde bulunmadıkça “ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir” demesine rağmen Anayasanın 174. maddesi bu hakkı gaspetmektedir.

174. madde “Anayasanın hiçbir hükmü, … aşağıda gösterilen inkılâp kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz” diyerek inkılâp kanunlarını Anayasanın üstüne çıkarmakta ve böylece “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”a dayanarak anayasanın vazettiği temel bir hak kadük hale getirilmektedir.

Kanun açıkça “Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayini tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır.” diyerek Alevi, Sünni tasavvufi ekollerin ayinlerini yasaklayarak din ve vicdan hürriyetini Müslümanlar açısından açıkça ortadan kaldırmakta ve devlet kontrolündeki bir kurumun eline teslim etmektedir.

Dini devletten ne zaman ayıracağız?

Bu kanun geçmişte Sünni tarikatlar açısından büyük sıkıntılara sebep olsa da bugün fiiliyatta yok hükmündedir. Buna karşılık bu kanundan dolayı hala mağdur durumda bulunan Aleviler, Bektaşiler ve Nusayriler İslam’dan rahatsızlık duyan ve kendisini laik olarak niteleyen bazı çevrelerle birlikte bu kanunu anlaşılamaz bir şekilde savunmaktadır. Bu savunmanın arkasında cemaat ve tarikatlara özgürlük verilmesi halinde Türkiye’nin Afganistan’a döneceği ve Sünni tarikatların daha da kuvvetleneceği korkusu vardır.

İlginç bir şekilde tarikatların kâğıt üzerinde de olsa yasak sayılmaları psikolojik olarak bir güvenlik hissi yaratmakta ve bu kanunun bizzat asıl mağdurları tarafından savunulmasına yol açmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı yüz bine yakın cami içinde azımsanamayacak sayıda caminin tarikatlar ve cemaatler tarafından kullanıldığı bilinirken; bu durumun yasal zemine taşınarak cemaat ve tarikatlara serbestiyet tanınmasının tehlikeyi arttırmak bir yana azaltacağı gerçeği gözden kaçmaktadır. Yasal zemin içinde hareket eden organizasyonların takibinin yasa dışı yapılanmalara göre çok daha kolay olduğu bir gerçektir. Alevilerin büyük kısmı ve laikliği kendisine şiar edinen laikçi çevreler bu gerçeği maalesef ideolojik bağnazlık nedeniyle görememektedir.

Buna karşılık muhafazakâr çevrelerin önemli bir kısmı ise AKP iktidarı ile birlikte hukuki yasaklama ve dayatmalara karşı olan tepkilerini kaybederken 28 Şubat sürecinde bu kanunlara dayanılarak yaşatılan rezaletleri unuttukları görülüyor. Başbakanımız bile dini terbiye etmek ve devlet güdümüne sokmak için icat edilmiş DİB’nı benimseme ve devletin maaşlı imamlarından kanaat önderi olmalarını isteyecek derecede durumu içselleştirmiş görünmektedir.

Burada insanın aklına ister istemez Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası akla geliyor: Parayı veren düdüğü çalar. Yarın, AKP iktidardan düştüğünde bu kanaat önderlerinin tavrının dün olduğu gibi değişmeyeceği ve inananlar üzerinde bu kanunların demoklesin kılıcı gibi sallanmayacağının garantisini kim verebilir ki? Bu nedenle yeni Anayasa değişikliğinde bu konunun es geçilmemesi ve Başbakan’ın Araplara tavsiye ettiği laikliğin bir gereği olarak dini devletten bağımsızlaştıracak ve sivil alana terk edilmesini sağlayacak adımların atılması gerekiyor. Yeni Anayasa’da 174. madde benzeri bir maddeye kesinlikle izin verilmemelidir.

Din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili bölüm hiçbirin ya da mezhebe atıf bulunmaksızın istisnasız şekilde tüm inanç gruplarının önünü açacak ve meşruiyet kazanmasını sağlayacak şekilde olmalıdır.

Uluslararası belgeler ve AB anayasaları ve çeşitli STK’ların önerileri dikkate alındığında din ve vicdan hürriyeti ile ilgili bölümün aşağıdaki içeriğe yakın olması gerektiğini düşünmekteyim:

“Herkes din ve vicdan hürriyetine sahiptir. Hiç kimse dini inanç, düşünce, ritüel ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz. Bireylerin kanunlardan doğan hakları saklı kalmak kaydıyla, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile birlikte dini inançlarına göre istedikleri şekilde ibadet etme; örgütlenme, bireysel olarak veya toplu halde, dinini ve hayat görüşünü uygulama, öğretme ve yayma hakkı engellenemez.

Bu hakların kullanılmasında kanun, dini gruplara ait bina ve kapalı alanlar dışında, sağlığı korumak, trafik veya kargaşalara müdahale etmek veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için düzenlemeler yapabilir. Herkes, kendi dini ve felsefi inancı doğrultusunda eğitim alma ve verme, eğitim kurumları oluşturma ve müfredatını belirleme hakkına sahiptir. Bir dine ve inanca dayalı eğitim ve öğretim ile din kültürü ve ahlak öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcilerinin talebine bağlıdır.

Tarafsızlık ilkesi gereğince hiç kimse dini inanç, felsefi görüş ve kanaatinden dolayı kamu istihdamından ve hizmetlerinden mahrum bırakılamaz ve ayrıcalığa sahip olamaz. Bu güvence kamu hizmetlerinden yararlananlar için de geçerlidir. Vicdani ret bütün vatandaşlar için bir haktır. Hiç kimse, dini ve felsefi inanç ve tercihlerine aykırı kamu hizmetlerine zorlanamaz. Vicdani red hakkı kamu yükümlülüklerinde eşitlik ilkesine uygun olarak kullanılabilir.”

Önce vatandaşa güveneceksin

Yukarıdaki metinden anlaşılacağı üzere din ve inançla ilgili her türlü işin sivil alana terki DİB’nın durumunda değişmesini gerektirecektir. Türkiye’nin mevcut koşulları düşünüldüğünde yeni Anayasa’nın vesayetçi düzenin kurumlarından birisi olan DİB’nın durumunu ele alması, anayasal bir kurum olmaktan çıkararak bu kurumun inanan inanmayan herkes için kabul edilebilecek bir çizgiye çekilmesini sağlamalıdır. Böylece din üzerindeki devlet müdahalesi kaldırılırken din görevlileri de devlet ile akçeli işler içine girme ve emir kulu olma ayıbından kurtarılmalıdır.

Böyle bir düzenleme Türkiye’nin gerçek anlamda laikleşmesine ve dinin bir öcü olarak görülmemesine hizmet edecektir. Laikliğin bir gereği olarak herhangi bir dini inanca sahip olmayan ya da bir cemaate mensup olmak istemeyen bireylerden toplanan vergilerin rızaları dışında kullanılması engellenmelidir. Bugün olduğu gibi inananlar inanmayanlardan kendileri için alınarak haksız bir şekilde harcanan “haram” paraların kullanılması zilletinden kurtarılmalıdır.

Böyle bir düzenlemenin en ateşli savunucularının bizatihi samimi Müslümanlar olması gerektiği çok açık. Kendilerine sorulmadan alınan ve DİB eli ile Sünni İslam için harcanan paraları helal etmeyen milyonlarca insan varken, bu paraların kullanılmaya devam edilmesinin ne kadar ahlaki olduğu tartışmalıdır.

Bu topraklarda Selçuklulardan beri inananlar kendi dini işlerini devlete bırakmadan halledebilme becerisini göstermiştir ve bugün de bu beceriyi gösterebilecek olgunluğa sahiptir. Yeter ki devlet ve ülkeyi yönetenler vatandaşlarına güvenebilsin. Başta AKP ve CHP olmak üzere tüm siyasi partilerin bu yönde bir irade göstermeleri vatandaşlarına karşı bir borçtur. Tabii ki din her an el altında tutulması gereken bir güç olarak görülmüyorsa…

 

 

Star, 14.11.2011

Bengül Güngörmez – Voegelin: Modernite bir ‘akıl hastanesi’dir

0

Türkçe’de kitabı ilk kez yayınlanan Alman filozof Eric Voegelin’in düşüncelerini ve bilhassa moderniteye getirdiği eleştirileri Bengül Güngörmez’le konuştuk 

İnsanlık Draması adlı çalışma,20. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olmasına rağmen çağdaşlarının çoğuna nispetle ülkemizde henüz pek az, neredeyse hiç tanınmayan bir alman filozofun, Eric Voegelin’in (1901-1985) politika teorisini, moderniteye yaptığı eleştiri çerçevesinde ele alıyor. Geçtiğimiz yüzyılın en tartışmalı filozoflarından biri olan Voegelin, ‘aşkın tecrübe’yi politik teorinin dışında bırakan yahut hiçe sayan modern politika teorilerini radikal bir tarzda eleştirir. Onun politika teorisi, politik eylemde bulunan insanın, varlığının asli ‘temeli’yle tekrar buluşmasını, moralite ile politikayı bir arada düşünebilmemizi ve ideoloji ile politikayı birbirinden ayırabilmeyi sağlayacak temel felsefi kriterleri keşfetmemizi mümkün kılar. Hepsinden önemlisi, Voegelin, politika teorisinde, modern dönemde kaybedilmiş olan ‘ortaklığın’, ‘politik, moral ve spiritüel ertaklığın’ felsefi ve sosyolojik varolma koşullarını gözler önüne serer. Bu ortaklık insanın ‘temel’ tecrübesiyle, ‘anlam’ arayışıyla ilişkilidir; ‘temel’ tecrübesinin kaybı, ‘ortaklığın’ kaybı demektir.

Henüz Türkçe’de yayınlanmış hiçbir eseri olmayan Voegelin üzerine Türkçedeki ilk çalışma olması dolayısıyla bu çalışma öncelikle ‘Voegelin kimdir ve politika teorisini oluşturan temel düşünceler nelerdir? ‘ sorularından hareketle yazılmıştır. Diğer taraftan, ‘tarih teorisi / felsefesi’ niteliği de taşıyan politika teorisi eksenindeki gemiş çaplı felsefi, teolojik ve tarihsel soruşturmasının ‘genel’ bir panoramasını da sunmaktadır. Bengül Güngörmez’le kitabını ve pek tanınmayan bu filozofu konuştuk.

Henüz hiçbir eseri Türkçeleştirilmeyen Eric Hermann Wilhelm Voegelin’den ve hayatından başlayalım konuşmaya. Kimdir yanlış taraftaki bu Alman filozof?

Voegelin’in ilginç bir o kadar da çetrefil bir hayat hikâyesi var. Alman fakat Nazi düşmanı, Protestan fakat Luther eleştirmeni, muhafazakâr fakat anarşist, filozofça yaşayan fakat cebinde parası yok diye sokakta soyguncular tarafından dövülecek kadar da hayatın içinde, her türlü ideolojinin eleştirmeni bu yüzden de her yerden kovulmuş kategori dışı bir filozof. İnsanlık cemaatinden bahseden ancak cemaati olmayan düşünür. Hikayesi Almanya’da başlıyor sonra ailecek göç ettikleri Viyana’da devam ediyor. Viyana’da geniş bir entelektüel muhite dahil oluyor. Gençliğinde Viyana’da sanatçılardan bilim adamlarına doğru değişen her alandan insanlarla görüşüp fikir teatisinde bulunan, aynı zamanda eğitiminin yanı sıra hayatını idame ettirmek için sürekli çalışmak zorunda olan, hem alaylı hem mektepli yoksul bir entelektüeldir Voegelin. Elde ettiği burslarla Almanya’nın yanı sıra Amerika’ya ve Avrupa’ya gidiyor ve burada da hem dil hem de her girdiği entelektüel muhitin entelektüel felsefi ve politik problemlerini öğreniyor. Almanca’nın yanı sıra İngilizce, Fransızca, Rusça, Yunanca, Latince, İbranice, Çince bildiği diller arasında Voegelin’in. Dönüşünde kendi hocası Hans Kelsen’i bile eleştiren nev-i şahsına münhasır entelektüel bir kişiliktir artık Voegelin. Nazizmi eleştirdiği için ABD’ye kaçmak zorunda kalır. Orada da bir hayat mücadelesi var Voegelin’in. Günde on sekiz saat çalışan bu filozof kırk cilde yakın eser vermiştir.

Peki onun düşünceleri üzerinde güçlü tesirler bırakan kişiler kimlerdir?

Kimler yok ki! Voegelin’in eserlerinde çok sayıda filozof, teolog, edebiyatçı, tarihçi, sanatçı ve sanat tarihçisi, din alimleri, antropologlar ve eski eser uzmanları, şairler.. cirit atar. Voegelin’in entelektüel babaları, en başta Platon olmak üzere Augustinus’tan Thomas’ya, Weber’den Karl Kraus’a, Mises’ten Max Dvorak’a, Jaspers’ten Dewey ve Whitehead’a, Witgenstein’dan, Stefan George ve Santayana’ya kadar, ve daha sayamadığım pek çok alim yahut filozofu içine alan geniş bir yelpazede çeşitlilik gösterir. Voegelin, sanat ve sanat tarihçilerinden sanat, hukukçulardan hukuk, iktisatçılardan ekonomi, filozoflardan felsefe, sosyologlardan sosyolojiyi, tarihçilerden ve dinler tarihçilerinden tarihi, eski metin uzmanlarından eski metinleri, şairlerden şiiri öğrenmiş ve eserlerinde yeri geldikçe öğrendiklerini kullanmış çok yönlü bir filozoftur. Schmitt’ten Strauss’a, Schütz’ten Gadamer’e polemikleri ve mektuplaşmalarıyla Voegelin eserlerinde bize çağının neredeyse bütün entelektüel problemlerinin bir dökümünü yapar.

Modernitenin Ufkunu Aşmak

Voegelin hakkında yapmış olduğunuz çalışmanın sadece ecnebi bir filozofun kişisel düşüncelerini değil aynı zamanda insanlığa konuşan bir filozofun satır aralarından kendi deneyimimizi de okuyabileceğimizi ifade ediyorsunuz. Çalışmanızdan anladığım kadarıyla modernizmin kibrini ve onun gerçeklik algısını epey hırpalayan Voegelin eserleriyle nasıl bir ufuk sunar insanlığa?

Evet, böyle bir şey söylemiştim. Voegelin aslında modern kavramlarla ve modern bakış açısıyla konuşmuyor bize. Modernitenin ufkunu da aşan ve ona uzaktan bakabilen bir perspektife sahip. Modernitenin ciddi bir kritiğini sunuyor. O aslında bütün insanlığa ortak olan, evrensel bir tecrübeden “içkinlik” ile “aşkınlık” tecrübesinden, bunların birbiriyle ilişkisinden söz ediyor. Kutsal olanla profanın, ilahi olanla dünyevi olanın ilişkisinden, başka bir ifadeyle dinsel olanla politik olanın ilişkisinden söz ediyor. “İçkinlik” ve “aşkınlık” meselesi her ne kadar kimilerine teolojinin bir meselesi gibi görünse de aslında modern politik düşüncenin tam da kalbinde ikamet eder. Politik olanda dinsel olanın, dinsel olanda politik olanın tespiti oldukça güçtür. Voegelin bunun tespitinin yollarını öğretiyor. Voegelin’in yaptığı basitçe ifade edersek şu; seküler alanın, politik alanın rahiplerine ve kurtarıcılarına karşı bizi uyarmak. Voegelin kurtarıcıların bizzat kendilerinin de kurtarılmaya muhtaç olduğunun hikayesini anlatıyor. Mesela bizi gelenekten kurtarmayı ve bu gayeyle toplumun total bir şekilde dönüştürülmesini arzulayanlardan bugün bizi kim kurtaracak? Asıl toplumu kurtarma misyonunu kendilerine yükleyenleri bugün kim kurtaracak? Modernleşmenin krizini yaşayan bütün ülkelere söyleyecek sözü var Voegelin’in. Bu yüzden kendi tecrübemize ilişkin çok şey öğrenebiliriz Voegelin’den. Ayrıca Voegelin’in Türkiye’deki muhafazakârlar için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de liberalizmin, sosyalizmin, demokrasinin felsefesi teorisi vardır, tartışılıyor ancak muhafazakârlığın felsefesi ve teorisi bence kafi derecede yapılmıyor, tartışılmıyor. Türkiye’de muhafazakârlar daha çok kendi muhafazakâr cedlerini tanıyorlar. Yahut Hiedegger gibi “popüler” filozofları. Bunda ülkemizdeki Aydınlanmacı entelektüellerin, Batılı muhafazakâr düşünürleri görmezden gelmesinin ve az tercümenin tesiri büyük. Bu yüzden ülkemizdeki muhafazakârların yabancı dil bilmiyorlarsa Batı’daki muhafazakâr düşünürlerle bizdekileri mukayese yapma şansları pek yok. Ayrıca dindarlar yahut muhafazakarlar yönetime talip oldular fakat dindarların seküler bir alan olarak kabul edilen kamusal ve politik alana dini kimlikleri ve argümanlarıyla da olsa iştirak edebilmeleri için “teorik” temele ihtiyaç var. Yeni politik düzende, yeni politik vizyonda kamusal alanın sınırlarının genişletilmesine ve dindar kişilerle dindar olmayanlar arasında karşılıklı bir müzakere ve diyaloga ihtiyaç var. bir arada özgürce nasıl yaşayacağız? Voegelin, bize bunun yollarını ve teorik temelini gösteriyor. Şimdiye kadar pragmatizmle bu işler belki halloldu, peki insanlar özgürlük talepleriyle gerçekten gelmeye başladıklarında ne olacak? Devlet çekildiğinde hiçbir ideolojik grubun kamusal alanı tahakküm altına almaması nasıl sağlanacak? Bu sorular cevaplanmayı bekliyor.

Peki, başlıca ilgili alanları ve kitapları nelerdir?

Dediğim gibi, başta felsefe olmak üzere teolojiden, edebiyata, tarihten sosyolojiye, sanattan dile ve arkeolojiye pek çok alana alaka duymuştur. En mühim kitapları diye bir şey söyleyemeyeceğim çünkü bana göre hepsi mühim. Ancak Magnum Opus’u yahut şahaseri sayılan Düzen ve Tarih ciltlerinin yanı sıra Naziler tarafından kovuşturulmasına sebep olan Politik Dinler adlı eseri en öne çıkan eserlerinden. Yine Aydınlanmadan Devrime adlı eseri Aydınlanma projesinin anlaşılması bakımından çok mühim. Politik Fikirler Tarihi ciltleri antikiteden çağımıza kadar bize geniş bir tarihsel dönemin panoramasını veriyor. “Politikanın Yeni Bilimi”, “Hitler ve Almanlar”, “Anamnesis”, “Irk ve Devlet”, “Tarih Nedir”, “Bilim, Politika ve Gnostisizm”, sayabileceğim diğer önemli kitapları arasında.

Mistik olmakla filozof olmak arasında kurmuş olduğu bağ nasıl bir bağ?

Voegelin’in mistik filozoflar olarak adlandırdığı filozoflar Platon, Aristoteles, Bodin, Weber, Bergson gibi filozofları içine alıyor. Muhtemelen kendisini de onların arasında görüyor Voegelin. Mistiklikten kasıt dogmatizmin önüne geçmek. Hem düzeni savunup hem nasıl dogmatik olmayacağız? Hem muhafaza edip hem nasıl değişeceğiz? Hem iman etmiş hem de sorgulayan kişi nasıl olacağız? Bu sualler ciddi ve önemli sualler. Bu suallerin cevabı iyi verilmediğinde karşımıza tarihsel arenada boy gösteren ve yıkıcı tesirlere de sahip olan devrimler çıkıyor. Sekteryan olmamak, birbiriyle çarpışan ideolojilerin dışına çıkabilmek ve onlara üstten bir bakış geliştirerek yolunu bulabilmek, tek hakikatin kanlı bir savunucusu olmamak hep bu mistisizme bağlı. Voegelin’e göre bunun tarihteki en iyi örneklerinden birini Jean Bodin verir. Ayrıca Voegelin Platon’dan ödünç aldığı “metaxy” yani arafta olma daha doğru bir deyişle “arada olma” kavramını mistisizminin temeline yerleştirir. Yine Alman filozoflar için çok mühim bir kavram olan Almanca kavram “die Kehre/Umkehrung” yani “dönme” yahut “dönüş” ile araştırma metodu olarak benimsediği “meditasyon praksisi” Voegelin’in mistik olma yolunda kullandığı önemli metodlar. Kitabımda bunları teferruatlı olarak bulabilirsiniz.

Politikanın Alanı

İnsanın bilimi olarak anladığı politika bilimi alanında dile getirdiği yaklaşımlarının belli başlı özellikleri nelerdir?

Bir kere klasik politika bilimi anlayışlarından farklı bir anlayışı var Voegelin’in. Politika bilimi deyince onun aklına pozitivist yahut bilimci yaklaşımlar gelmiyor. Zaten o bunların karşısında. Onun bilim dediği şey Platoncu Aristotelesci bilim. Bilim yani felsefe; doxa dünyasından hakikat dünyasına dönüş. Mesela modern politika kavrayışı veya modernite Voegelin için Doxa. Voegelin politika biliminin pozitivist kurallarını aramıyor. Bazı temel ilkeleri tespit ediyor. Mesela Politika bilimi bir tarih teorisi olmak zorunda Voegelin’e göre. Halbuki pozitivizm tarihi dışlar. Yine politika bilimi aynı zamanda felsefi antropoloji olmalıdır. Yani insana ilişkin bir görüş geliştirmelidir. Voegelin’in politika teorisi bu iki ana ayağa yaslanır: tarih teorisi ve insan görüşü Buradaki tarih görüşü ilkçağdan günümüze uzanan geniş bir tarihsel dönemi ihtiva eder. Yine Voegelin’e göre politikanın alanı aynı zamanda dinselliğin alanıdır. Politik toplumdaki insan maddi olandan ruhani olana hayatı bütün gerilimleriyle yaşar diyor. Halbuki modern politika teorileri politikanın seküler bir alanda iş gördüğü iddiasında. Ayrıca Voegelin’e göre aşkınlığı, aşkın tecrübeyi reddeden bir sistemde politikadan söz edemeyiz. Dini reddeden siyasi bir sitemde politikadan söz edemeyiz. Politikanın olması için aşkın tecrübenin olması gerekir, onun olmadığı yerde politika değil, ideoloji yahut insani her şeyi dışarıda bırakan ve toplumu total bir biçimde şekillendiren “sistem” vardır. Yine onun gnostisizm (kısaca bilgi vasıtasıyla insanlığın kurtulacağına inanç) tezi, modern politik anlayışı hatta modern felsefeyi “gnostik” olarak görüşü günümüz politika perspektifini aşan bir perspektiftir. Voegelin’e göre modern politika bilimsellik ve dünyevilik iddiasına rağmen yeni bir din, yeni bir kutsallıktır.

Modern zamanlarda varlık hiyerarşisinin yıkılışı/kırılışı devlet anlayışında ne tür bir değişime sebebiyet verdi? Kerameti kendinden menkul modern devletin yönetim tarzıyla hikmeti hükümet temelli geleneksel devlet teorisi arasında bir süreklilikten söz edilebilir mi?

Voegelin’e göre, modern politik dünya görüşünün dini bir sistem ürettiği kanaatinde. “Tanrı’nın ölümü”nün entelektüel ilanıyla başlayan bir süreçte varlık hiyerarşisinde modern dönemde Tanrı’nın yerini “devlet” almıştır. Modern ideolojiler –komünizm, faşizm, nasyonal sosyalizim gibi..- ve bu ideolojilere yaslanan devletler aslında dinlerin modern öncesi dönemde cevap verdiği sorulara modern dönemde cevap vermeye çalışan politik dinlerdi. Tanrı tecrübesini bir ilizyon sayarak entelektüeller “Nihai Sorular”a bu ideolojilerle cevap verdiklerini düşündüler. Tarih kendi ideolojik sistemlerine göre bir noktada duracak ve mükemmel toplum inşa edilecekti. Bu bağlamda devlet mühim bir rol üstleniyor toplumu dönüştürmek ve değiştirmek için. Kerameti kendinden menkul devlet, varlık hiyerarşisinde devletin zirveyi teşkil etmesi anlamına geliyor. Önceden zirvede Tanrı bulunuyor ve yönetici, en azından halkının gözünde Tanrı’ya karşı sorumluluk taşıyordu. Modern dönemde bu ortadan kalkmıştır. Halkın liderini ölçüye vuracağı nihai bir otorite kalmamıştır. Bu yüzden Hitler gibi liderler kitleye dönüştürülen halklarının gözünde Tanrı rolünü oynayabildiler. “Heil Hitler” dediklerinde insanlar yalnızca yaşasın Hitler demiyorlar onu adeta bir Tanrı yahut Mesih gibi görüyorlardı. “Heil” almancada aynı zamanda kutsallığa göndermede bulunur ve “kurtuluş” anlamına gelir. Yine Heilgeschishte kutsal tarih anlamına gelir. Dilsel çözümlemelerle dahi insanların yirminci yüzyılda nasıl bir “kurtarıcı” arayışında olduklarını, anlam ihtiyacını ve spirütüel, manevi deformasyonu görebilir, bu sosyolojik olguları tespit edebiliriz.

Schmitt’in politik gerçekliğe yaklaşımında devlet temelli kolektivistlik Voegelin’in ise politik gerçekliğe yaklaşımında kişisel tecrübeye vurguyu esas alan anlamlı birliktelik öne çıkar. Buradan hareket ettiğimizde Voegelin’in bahsettiği Geist üzerinden Türkiye toplumunu okuduğumuzda nasıl bir manzara çıkar karşımıza?

Türkiye’de sözü edilen ideolojiler, Voegelin’in deyişiyle “politik dinler” Batı’daki kadar etkin olamasalar da yönetim ve kurumsal anlayışa tesir ettiler. Geleneğin gücünü kırmaya, toplumu gelenekten özgürleştirmeye yönelik entelektüel-politik tavır ve tutumlardan, toplumu belirgin bir ideolojiye göre total bir şekilde dönüştürmeye yönelik her türlü ideolojik tavır alışa kadar toplumsa arenada sözünü ettiğimiz politik dinler boy gösterdi. Türk milliyetçiliğinden, Kürt milliyetçiliğine, Türk sosyalizminden, ulusalcılığa, Kemalizm’e, İslamcılığa kadar pek çok ideolojik angajmanı politik dinler bağlamında değerlendirebiliriz. Kim ki toplumu total olarak dönüştürmeyi arzuluyor Voegelin’e göre o, gnostiktir ve politik bir dine sahiptir. Türkiye’de demokrasi anlayışı bu politik durumun tezahürüdür. Sivil bir demokrasi değil, devletin etkin olduğu kolektivist bir demokrasi anlayışına sahibiz. Kuruluşundan beri, hatta öncesinde devlet idealleri ölçüsünde sürekli olarak topluma biçim vermeyi şiar edinmiş ve karşısında da topluma yine kendi ideolojilerine göre biçim vermeyi gaye edinen muhalifleri bulmuştur. Devletin politik dinine karşı devletin muhaliflerinin politik dinleri.

Peki herhangi bir hükümetin temsil kurumlarını işleterek siyasal toplumu temsil edemeyeceğini aynı zamanda varoluşsal bir anlamda da temsilin gerekliliğini savunan Voegelin’in bazı noktalarda Schmitt’en etkilendiği söylenebilir mi?

Elbette Batı’da filozoflar birbirlerinden etkilenir ve fikir teatilerinde bulunurlar. Ancak Voegelin onu çağının en mühim politika bilimcilerinden biri olarak kabul etmekle birlikte Schmitt’ten çok farklı bir yerde duruyor. Schmitt’ten kollektivist bir demokrasi anlayışı çıkarken Voegelin sivil demokrasiyi savunuyor.

Modernite Kritiği

İnançta akıl boyutu, akılda inanç boyutu olduğunu savunan Voegelin’in Schmitt’in İbn Rüşd hakkında söylediklerini değerlendirişi nasıldır?

Voegelin, İbn Rüşd hakkındaki görüşü basitçe şudur: Modern ideolojilerin temelindeki kollektivist yaklaşımın kökü İbn Rüşd’çü kolektivizmde bulunuyor olabilir. Ona göre Schmitt aslında bunu fark etmişti.

Voegelin düşünce dünyasındaki asıl çözülmeyi, 1920’li yılların sonlarında Rockefeller burslusu olarak gittiği ABD’de yaşadığı biliniyor. Onun siyasala ilişkin yaklaşımlarında Amerikan pragmatizminin etkisinden söz edilebilir mi? Bu bağlamda ilerlemecilik, pozitivizm, Marksizm, psikoanaliz, komünizm, faşizm ve Nazizm’i eleştiren Voegelin’in kapitalizme ilişkin eleştirilerinin olmayışını nasıl anlamalıyız?

Aslında doğrudan doğruya kapitalizmden söz etmese de Voegelin’in eleştirileri modern kitle toplumuna ve onun “içkinci”, “dünyaperest” yaklaşımı hakkındadır. Kapitalizm moderndir. Voegelin zaten moderniteyi radikal bir şekilde kritik ediyor.

Ütopik tasavvurlara dolayısıyla yaşadığı dönemde ağırlıklı olarak sol siyasi hareketlerin günlük siyasi tartışmalarda toplumu bölmesine, başkalarını bu ütopik dünyalara sokmaya çalışan kişilerin özgürlük ve barış kahramanları olarak ilan edilmesine karşı çıkan Voegelin’i bu yönüyle tipik bir “soğuk savaş düşünürü” olarak görebilir miyiz?

Bana göre Voegelin’i yalnızca çağının filozofu olarak görmek yanlış. Modernite kritiği, modernliği aşma arzusu onu çağının ötesine geçen bir filozof haline getiriyor. Onun fikirleri zaman içinde daha önemli olacak diye düşünüyorum. Voegelin’in “dünyaya içkin kolektif varoluş”, insanın “kişi” olarak niteliğini yitirmesi, Almanların deyişiyle insanın Geistig kapasitesizleştirilmesi, Geist’ın dünyevileşmesi yahut içkinleşmesi, insan ruhunun yozlaşması, çölleşmesi ve bayağılaşması, insanın kendi benliğine büzülerek öznelerarasılığın kaybolması ve modernitenin kendisinin bir din olduğuna dair vizyonunun gelecekte daha fazla gündeme geleceğini düşünüyorum.

Şunu da merak ediyorum doğrusu: Nazi rejimine karşı olmasına ve Gestapo’dan hayatını son anda kurtarmasına ve beş ciltlik History and Order (Tarih ve Düzen) ile sayısız makale olmak üzere devasa bir literatür bırakmasına karşın Voegelin’in bir politik filozof olarak kenarda kalışının sebebi nedir?

Bunun en önemli sebebi, modern entelektüelin dili ve jargonuyla konuşmamasıdır. “İçkinlik-aşkınlık”, “politik dinler”, “ilk gerçeklik” –ikincil gerçeklik” vs tarzındaki terminolojisi ve mit ile felsefe, vahiy ile felsefe hakkındaki görüşleri, hiçbir cemaate yaranamaması onun görmezden gelinmesine sebep olmuş. Ayrıca muhafazakâr kimliği de etken. Türkçe literatürde de benzer bir durum söz konusu. Popülerse, mevcut entelektüel jargonu kullanıyorsa tanınır. Habermas,- Heidegger vs. alman filozofları arasında popüler ve tanınıyor. Voegelin popüler değil, tanınmıyor. Bilhassa Voegelin’in teolojik yaklaşımları sosyolojik ve felsefi değerlendirmelerinde kullanıyor olması hem ülkemizdeki hem de Batı’daki mevcut entelektüel ortodoksi için bir tehdit gibi gözüküyor. Bir kere Voegelin için “sorgulamak inancın özüdür”. Dindar kişi felsefe yapamaz ya da felsefeyle uğraşan dindar olamaz türünde bir argümanı reddediyor Voegelin. Voegelin’e göre “inançta akıl, akılda inanç” vardır. Ülkemizdeki mevcut entelektüel ortodoksi bu türden argümanları kabul etmez. Böyle söyleyen bir filozof mevcut ortodoks görüşlere saldırdığı için ancak görmezden gelinebilir. Ancak yine de çok fazla pesimist olmaya gerek yok özellikle ABD’de iyi tanınan bir filozof. Almanya’da dışlanmasının sebebi ABD’ye kaçmış olması ve bir Alman olmasına rağmen Nazi muhalifliği diyebiliriz.

Peki, bu kenarda kalma durumu sadece Türkçe literatüre dair bir durum mu? Batı’da çok bilinen ve tezleri üzerinde çokça durulduğu söylenebilir mi?

Dediğim gibi ABD’de çok tanınıyor. Büyük bir entelektüel grup var hakkında yazıp çizen. Ayrıca dünyada artık her yerde Voegelin enstitüleri ve araştırma merkezleri kuruluyor. Arşivleri var. Bu merkezlerde Voegelin’in eserleri tercüme ediliyor, hakkında yazılıp çiziliyor ve kongreler tertip ediliyor. Türkiye’de maalesef henüz tercüme edilmiş tek bir makalesi yok. Burada da bir arşivin kurulmasını çok arzu ederdim. Batı’da entelektüel tartışma bu arşivler ve araştırma merkezleri etrafında dönüyor. Bu arşivler ve araştırma merkezlerinin etrafında entelektüel bir hale oluşuyor. Yalnızca Voegelin’in değil, Husserl gibi başka filozofların da arşivleri var. Bilhassa teorik tartışmaların gelişmesi için bu türden oluşumlar şart.

Geleneğin Sferinde Düşünmek

Gelenek ile yüzleşmeye teorik açıdan ne tür katkıları olabilir Voegelin düşüncesinin?

Gelenekten “kurtuluş” modernleşme sürecimizde ülkemiz entelektüellerinin en büyük hayaliydi. Geleneğin yerini bilimsel bilgi alacak, eğitimle bu bilimsel bilgi yeni kuşaklara nakledilecekti. Gelenek köhnemiş hurafeler ve dogmalardan teşekküldü ve bunlardan kurtulmamız gerekliydi. Türkiye’de entelektüel, “bilgi” vasıtasıyla toplumun kurtulacağına inandı. Bugün bu iyimser proje modernliğin sıkıntılarıyla boğuşup duran insan için bir ilüzyon haline gelmektedir. Pek çok disiplindeki gelişme entelektüelleri şu soruyla yüzleşmek zorunda bırakıyor: geleneğin entelektüel reddi gelenekten kurtulabilmeyi sağlamış mıdır? Geleneğe açılmış savaşın da bir geleneği vardır. Üstelik antik yunana kadar giden bir geleneği. Heidegger’in şu sözünü hatırlatmak isterim: “Neyi düşünmeyi denersek deneyelim ve nasıl düşünmeye çalışırsak çalışalım geleneğin sferinde düşünürüz.” Aydınlanma düşüncesi Voegelin’e göre gnostik geleneğe, yani bilgiyle kurtuluş düşüncesinin egemen olduğu tarihsel, dinsel, entelektüel geleneğe dayanır. Bizde modern düşünür, bir geleneği reddederken başka bir geleneği kabul ediyor. Ancak mensubu olduğu düşünce geleneğinin amentülerini hakikat kabul edip mevcut geleneğe yahut geleneklere savaş açıyor. Akıl varsa inanç olmaz, sorgulayan iman edemez, din başka şey politika başka şey tarzındaki amentüleri yahut din/bilim, bilgi/inanç, felsefe/vahiy dikotomilerini savunan entelektüel kendi dinsel pozisyonunu görmezden geliyor. Bu bağlamda Türkiye’de entelektüel -elbette istisnaları saymazsak – seküler alanın rahibidir. Voegelin’e göre bu, aynı zamanda en genelde modern entelektüelin ruh hastalığıdır.

Gnostisizm ve Modernlik

Veogelin’inin gnostik gelenekle modernite arasında kurmuş olduğu bağlantı sosyolojik teori bakımından bir yenilik içeriyor mu?

Voegelin’de yeni olan şey moderniteyi gnostisizm kavramıyla bir arada düşünmesi. Modern olanın da dini reddine rağmen dinsel olabileceği. Voegelin’e göre modernite sekülerleşmiş gnostisizmdir. Yani seküler bir dindir. Sosyolojik literatüre gnostisizm kavramını sokması açısından yenilik içerdiğini söyleyebiliriz. Ayrıca “içkinleşme” (immanentism), ideolojik toplum tarzındaki terminoloji de sosyolojik tasavvurun ufkunu genişletiyor. Ayrıca Voegelin aşkın ve içkin tecrübenin sosyolojisini yapıyor.

Modernitenin krizini nasıl anlamlandırır Voegelin?

Voegelin’e göre modernite bir “akıl hastanesi”. Modernlik ise bir ruh hastalığı. Elbette Voegelin burada metaforlarla konuşuyor ve bunun neden böyle olduğunu bize tarihsel süreciyle anlatıyor. Voegelin için esas olarak modern kriz, maddi yahut ekonomi ile alakalı bir kriz değil, manevi krizdir. O, spirütüel bir krizdir; anlam arayışı ve anlam krizidir. Hegel’in şu ünlü sözünü bu bağlamda zikredebiliriz: “Tanrısı ölmüş bir toplumun canı sıkılır.” Kitabımda bu can sıkıntısı teferruatıyla anlatılıyor.

Hıristiyanlığın tarihselleştirilmesini sekülerleşme olarak okuyan Voegelinci perspektiften hareketle başka dini geleneklerin sözgelimi İslam’ın tarihsel olarak okunmasını da anlamlandırmak mümkün olur mu?

Bu soruyu hem Voegelin’i hem de İslam’ı iyi bilen alimlerimiz cevaplayabilir ancak. Ben kendi alanım olmayan bir konuda cevap veremem. Ancak genelde tek Tanrılı dinlerin modernleşme sürecinden oldukça etkilendiği bir gerçek. İslami gelenekte de sekülerleşme sürecini gözlemleyebiliriz. Ülkemiz açısından düşünürsek muhafazakârların iktidar olması bu sekülerleşme, maddileşme, içkinleşme ve dünyevileşme sürecini hızlandırmış görünüyor. Genelde entelektüel arenada sosyologlar ve başka uzmanlar tarafından hep şu tartışılıyor ve dile getiriliyor: AKP ile Türkiye daha da dindarlaşıyor. Ben aksini düşünüyorum. Bilakis dindarlar sekülerleşiyor, uhrevi değil, dünyevi gayeler daha çok ön plana çıkmaya başlıyor. Dini yaşayış biçimlerinde en fazla gözlemlediğim bir şey bu. Daha modern, daha maddi, dünyaya daha fazla “içkin” bir dindarlık yaşanmaya başladı. Çevrenin merkeze taşınmasıyla, kentleşmeyle, kapitalizmle birlikte maddi imkanların zaman içindeki artışıyla, kültürel ve ekonomik gelişmeler neticesinde “otantik” olanın yitirilmeye başlanmasıyla oldu bu. Türkiye aslında uzaklaşmak yerine bu haliyle Batı’ya daha da yaklaştı. Voegelin’in terminolojisiyle konuşursak Türkiye’de toplum dindarlaşmıyor; bilakis dindarıyla birlikte modernleşiyor, yani “içkinleşiyor”, “dünyaperestleşiyor”.

Toplumsal çözümlemelerinde özellikle global toplum olarak andığı Batı endüstri toplumunu değerlendirmesi önemli unsurlar içermekte. Bu noktada Batı toplumsal örgütlenmesini kendisine örnek alan Çin hakkındaki düşünceleri de dikkat çekici.

Evet Çin’i zengin nüfusuyla geleceğin önemli ülkelerinden biri olarak görüyor Voegelin. Hatta Batı ve Doğu toplumlarının gelecekte Çin’e karşı birleşmek zorunda kalabileceklerini bile iddia ediyor bir yazısında.

Muhafazakârlığın Biçimleri ve Tarihin Sonu

Çalışmanızda muhafazakâr terimini de farklı bir anlamda kullanıyorsunuz. Modern muhafazakârlıkla premodern muhafazakârlık arasında ne tür bir farklılık var?

Evet, ben politik ideolojiler düzleminde değil, felsefi düzlemde bir şeyden bahsediyorum. Muhafazakârlık, modern bir “ideoloji”dir. Aydınlanma devrimine tepkiden doğmuştur ve muarızı kadar moderndir. Ancak bu “ideoloji” lâfzını tırnak içinde kullanmak gerekir çünkü muhafazakârlık sosyalizm, komünizm, liberalizm gibi bir sisteme sahip değildir. Eklektik bir düşünce tarzına sahiptir ve sözünü ettiğim ideolojilerin kendine uygun özelliklerini içine alır. Muhafazakârlık kendini zaman içinde muhafaza edememiştir der Muhafazakârologlar. Voegelin, modern muhafazakârlığı aşan bir vizyona sahip. Muhafazakâr ancak modern değil. Onun fikirlerinde teolojik geleneğin çok güçlü olması da bunda etken. Bazen de Batı’da zamanını pratik olarak yaşamayan kişiler için böyle nitelendirmeler kullanıyorlar. Mesela Stefan George. Bu Platoncu alman şair modern değil “antik dünyadan gelme bir tip” olarak görülüyor çağdaşları tarafından ve pek çok entelektüel müridi var. Voegelin de muhafazakâr ancak modern değil. Zamanını yazıyor ama zamanını yaşamıyor. Onun asistanı ve meslektaşı Prof Opitz’le bu meseleyi ben Arşiv’deyken çok tartışmıştık. Kendisine Voegelin modern dönemde yazıyor, modernite hakkında yazıyor neden modern olmuyor diye itiraz etmişliğim vardır. Bu bakış açısını anlamak benim için kolay olmadı.

Voegelin’in muhafazakârlığını değerlendirirken onun anarşist bir muhafazakâr olduğunu belirtiyorsunuz. Bu çerçevede anarko-muhafazakâr kavramı neler içermektedir?

Voegelin muhafazakâr ancak anarşist. Bu şu anlama geliyor. Hıristiyan gelenekten geliyor ancak Hıristiyanlık’ın dogmaya dönüştürülmesine muhalif, Hıristiyanlık’ın hatta en genelde On Emir de dahil vahyin kurallar olarak değil, sembolik okunması gerektiğinde, vahyin arkasındaki tecrübenin anlaşılmasında ısrarlı; yani, vahyi insanla alakalı, dille alakalı, insani tecrübeyle alakalı olarak değerlendiriyor. Bu tecrübe anlaşılmadığında sembollerin katılaşıp donuklaşacağını, vahyin doktirinerleşip yozlaşacağında hem fikir. İnançlı bir Hıristiyan ancak Voegelin’e göre vahiy “antropolojik metin”. Bu onu Katolik Kilisesi’nin rayından çıkarıyor. Voegelin Katolik Kilisesi vizyonundan bir kâfirdir ancak modern bakış açısından hareketle muhafazakâr hatta radikaldir. Tarihselliği, düzeni, dinsel olanı vurgulaması ölçüsünde tam bir muhafazakârdır. Aydınlanmacı bakış açısından düşünme ve sorgulamak inançla bir arada olamaz. Bilginin alanı ayrı inancın alanı ayrıdır. Dindar kişi sorgulayan kişi olamaz. Voegelin’e göre ise tıpkı Heidegger gibi düşünmek için iman etmek gerekir. Bir insan hem mümin hem sorgulayan olabilir. Bu yüzden Voegelin hem muhafazakâr hem de anarşist. Ayrıca anarko-muhafazakârların genellikle halkın, toplumun geleneğiyle bir derdi yoktur, daha çok dini kurumlar da dahil olmak üzere bilhassa devlet kurumu başta olmak üzere toplumsal kurumlarla dertleri vardır ve bunların doktirinerleşip, yozlaşmalarını yahut halklarına zulümlerini hedef alırlar. Bunu yaparken de “ortodoksi”ye ilişkin yeni bir bakış açısı geliştirirler. Ortodoksi her zaman kötü değildir, lazımdır ancak varlığı ne zaman bizim için problem haline gelir? Bu soruya bir cevap vermeye çalışıyor Voegelin.

Voegelinci perspektif kutsal ile profan arasında net bir ayrım yapar, bunu da içkin tecrübe ve aşkın tecrübe sınıflamasında görmek mümkün. Ama aynı zamanda politik toplumda yaşayan kişinin dinselliği bütün gerilimiyle yaşadığını ifade ediyor. Bu gerilimli yaşama karşın onun içkin ve aşkın tecrübe noktasında yapmış olduğu ayrım anlamsızlaşmıyor mu?

Hayır. Anlamsızlaşmıyor. Burada onun yaptığı ayrım dikotomik bir ayrım değil. Birbirini dışlayan taraflar yok burada. Voegelin’e göre insan iki tecrübeyi birlikte yaşar. Kimi zaman aşkın kutuba çekilir kimi zamansa içkin kutuba savrulur. İnsanın varoluşundaki sıçrayışı gerçekleştirebilmesi için içkin kutuptan aşkın kutuba doğru bir çekilmenin gerçekleşmesi gerekir. İnsan ruhunun bu çekilişinden – ki bu antik Yunan’da özellikle Platon’un düşüncesinde de vardır – ruh, din, hakikat vs. problemleri doğuyor. Ancak insan aynı anda maddi olana da çekilir buradan da dünyevi ve maddi problemlerimize ulaşırız. İnsan araftadır. Bu iki kutup arasında gidip gelir ve onun bütün varoluşunu bu çekilişler belirler.

Peki soğuk savaşın bitişinden önce vefat eden ve insanlığın bütün tecrübelerini içine alan bir evrensel tarih kavramını gündemleştiren Voegelin soğuk savaş sonrasını görmüş olsaydı Tarihin Sonu gibi ütopik yaklaşımlara ilişkin de eleştirel bir yaklaşım ortaya koyar mıydı?

Voegelin zaten hayatını bu tür yaklaşımların yanlışlığını göstermeye adamış. Voegelin’e göre tarihin sonunun insan bilemez. Bunu bilme iddiasının kendisi rasyonel değil dinsel bir iddiadır. Bize insanın nihai akibetini yalnızca dinler söyleyebiliyor; onu da inanırsanız kabul edersiniz. Voegelin’e göre tarihin nereye gideceğini bir başka deyişle varoluşun muammasını yalnızca Tanrı bilebilir. Tarihin sonunu bildiğini ilan eden bir teori “din” yahut “dinsel” olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu yüzden insanlık tarihini bilme girişimleri insanlık komedisi haline dönüşüyor. Bu yüzden insanın tarihi değil draması var. Tarih kontrolümüz dışında gelişiyor. Tarih hakkında yalnızca Voegelin değil, Cioran da böyle düşünür: “Tarih insanın denetimi altında tuttuğunu hayal ettiği mukadder akıştır.”

 

Röportaj: Asım Öz
Dünya Bülteni, 14.11.2011 

KCK, liberaller ve muhafazakârlar

KCK soruşturması çerçevesindeki tartışmalar, Türkiye’de kabaca “liberaller” ve “muhafazakârlar” denen kesimler arasında bir süredir açılan makası biraz daha genişletti. Hatta, Zaman’ın kıdemli yazarı Hüseyin Gülerce’nin tabiriyle, bir “yol ayrımı”na bile gelindi.  

Peki durum gerçekten böyle mi? Ve öyleyse, bu “yol ayrımı”nın hangi tarafı daha haklı?

İlk sorudan başlayalım. Bence durum tam olarak öyle değil, çünkü, evvela, Türkiye’de kendilerine sehven “liberal” denen seslerin epey bir kısmı aslında liberal değil; “reforme edilmiş solcu”.

Bu solculuk, onları Kemalist devletin otoriterliğine karşı dirençli kılmış, muhafazakarlar ile aralarındaki yakınlaşma da buradan ortaya çıkmıştı. Ancak aynı solcuların çoğu, devlet zulmüne karşı gösterdikleri direnci, devlet-karşıtı grupların zulmüne karşı göstermiyor. Daha Türkçesi, PKK’ya ve onun siyasi uzantılarına karşı fazlaca anlayışlı ve hoşgörülüler.

Hangi liberaller?

Bu problem, son dönemde, kendisi de eski bir solcu olan, ama solun tüm sorunlarını dürüstçe ve bilgece masaya yatıran Prof. Halil Berktay tarafından ısrarla irdeleniyor. Berktay Hoca, Taraf’taki yazılarında, solun “Üçüncü Dünya ‘devrimci’ örgütlerinin şiddete dayalı tahakküm ve hegemonya biçimlerini görmek istemeyişi”ni analiz edip yeriyor. PKK’ya ve onun “dış cephe”si niteliğindeki KCK ve hatta BDP’ye niçin mesafeli olduğunu da izah ediyor. (Bakınız, mesela, “Soran olmadı ama, hayır, ben BDP’de ders vermek istemiyorum” başlıklı yazısı.)

Yine sol kökenli olup bugün gerçek bir liberal olan Orhan Kemal Cengiz’in Radikal’deki “Sol, PKK, şiddet” başlıklı yazısı da kayda değer. “Bir adam karısına bir tokat atsa ortalığı ayağa kaldıracak kalem erbapları”nın “bir tek satır olsun PKK eleştirisi” yapmayışının tuhaflığını vurguluyor Cengiz. “PKK’yı, kendilerini AKP’den kurtaracak tek güç olarak görenlerin” de ipliğini pazara çıkarıyor.

Bunlar, sahiden de “liberal” sesler. Çünkü liberalizm, Marksist solun aksine, siyasi şiddetin her türlüsünü reddeder ve siyasi güçlerin tümünü hukukla sınırlamak ister.

Hangi muhafazakârlar?

Gelgelelim, bu gerçek liberal tutumun, KCK soruşturmasının tümüne değilse de aşırılıklarına karşı çıkması, hele de “muhafazakâr” basının bir kısmındaki 28 Şubatvari “linç” havasına tepki göstermesi kaçınılmaz.

Buradaki ölçüyü, bir başka gerçek liberal olan Gülay Göktürk iyi izah etti. “KCK davasının iddianamesi sağlam bir terör davası olduğunu; ortada son derece tehlikeli illegal bir örgüt bulunduğunu… ama davanın yürütülüş sürecinde (Terörle Mücadele Kanunu’nun da zaafından kaynaklanan) hatalar yapıldığını; terör tanımının çok geniş tutulduğunu… yani sapla samanın birbirine karıştırıldığını” belirtti.

Ben de öyle düşünüyorum. Dahası, Göktürk’ün milliyetçi-muhafazakâr kamuoyuna yönelttiği “siyaseten yanlış bulduğunu hukuken de suç sanmak” eleştirisine de katılıyorum.

Örneğin, Prof. Büşra Ersanlı’nın BDP’nin Siyaset Akademisi’nde ders vermesi siyaseten eleştirilebilir. (Lenin’in “faydalı aptallar” kategorisine bile bağlanabilir.) Ama eğer Ersanlı, “gidin, terör eylemi yapın” demediyse, hukuken suçlanamaz. İddia edildiği gibi “Türkiye’de halk nasıl ayaklandırılır” dersleri verdiyse dahi, eğer bunu “sivil itaatsizlik” düzeyinde tarif ettiyse, ortada evrensel anlamda suç yok demektir.

İşin kötü tarafı, bu nüansları görmeyen, kabul etmeyen, aksine Kemalizmin eskiden kendilerine karşı kullandığı otoriter devlet araçlarını bugün başkalarına karşı kullanmak isteyen kimi “muhafazakâr” kalemlerin olması.

Bu kalemlerin, tüm bu hengamede ısrarla hukukun üstünlüğünü savunarak muhafazakarlığın vicdanını seslendiren Bülent Arınç’a bile kızıp sataşmaları, hiç hayra alamet değil.

Çarşamba devam edelim.

 

Star, 14.11.2011

Bu komisyon kendini ne sanıyor!

Van depremiydi, Atatürk tartışmalarıydı, deniz otobüsü eylemiydi derken yeni anayasa çalışmaları cephesindeki vahim bir gelişmenin yeteri kadar üstünde duramadık.
Oysa, gelişme o kadar vahim ki, yıllardır kurduğumuz “yeni anayasa” hayalimizin üstüne bir bardak soğuk su içmemizle sonuçlanabilir.
Mesele, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’nun çalışma tarzından kaynaklanıyor.
Uzlaşma Komisyonu üyeleri oturmuşlar, nasıl bir yöntemle çalışacaklarına dair 15 maddelik bir metin çıkarmışlar. Bir anlamda kendi çalışma yönetmeliklerini yapmışlar. Cemil Çiçek de bunu övüne övüne açıkladı.
Buna göre, bütün kararlar uzlaşma komisyonunu oluşturan bütün siyasi parti temsilcilerinin oybirliğiyle alınacakmış. Bu kadarı da yetmemiş; komisyondan çıkacak metin (eğer çıkabilirse), Genel Kurul’da yani Meclis’te de değiştirilemeyecekmiş!
Şimdi de komisyon vesayeti mi?
Ben bu kadar komik bir durum ne duydum, ne gördüm!
Bu Komisyon kendini ne sanıyor? Ne cür’etle kendisini Meclis’in üzerinde bir yere koyuyor? Biz seçimlerde bu komisyona mı oy verdik? Meclis üzerindeki ordu vesayetini, yargı vesayetini kaldırmak için yıllardır mücadele ettikten sonra şimdi bir de Uzlaştırma Komisyonu vesayetiyle mi uğraşacağız?
Anayasa’nın nasıl değiştirilebileceği mevcut anayasada yazıyor. Ve orada oybirliğinden bahsedilmiyor. Peki nasıl oluyor da bu komisyon, anayasanın bir hükmü değiştirerek, kendi kendine hüküm ihdas edebiliyor?
Anayasa dediğimiz şey, esas olarak hukuki değil, siyasi bir metindir. Bir rejimin en üst siyasi metnidir. Ülke rejiminin temel karakteri, vatandaş-devlet ilişkisinin tanımı, devletin ve bütün devlet kurumlarının yapısı ve birbirleriyle ilişkisi, kuvvetler ayrılığı prensibinin somutlanışı, özgürlüklerin tanımı ve güvenceye alınması, hepsi ama hepsi anayasayla belirlenir. Şimdi siz kalkıyor anayasayı değiştirmek için, bütün siyasi partilerin bu temel siyasi metin üzerinde oybirliği sağlamasını şart koşuyorsunuz. Her biri farklı dünya görüşlerine, ideolojik ve siyasi çizgilere sahip partiler nasıl olur da bir metin üzerinde oybirliği sağlayabilir?
Böyle bir şey olsa olsa tek parti diktatörlüklerinde ya da darbe meclislerinde mümkün olabilir.
Bizde olacak olan ise, uzayan müzakereler, bitip tükenmeyen kavgalardan sonra komisyonun hiçbir iş yapamadan dağılmasıdır.
Siyasi bedeli AK Parti öder
CHP’nin ve BDP’nin bu acayip çalışma yöntemini güle oynaya kabul etmesinde şaşılacak bir şey yok. Çünkü zaten her ikisi de açıkça karşı çıkamadıkları anayasa değişikliğini kendilerini fazla teşhir etmeden baltalamaktan başka bir şey düşünmüyorlar.
Ama AK Parti’ye ne demeli? Cemil Çiçek nasıl kabul etti böyle saçma bir “çalışma yöntemi”ni? Yoksa onlar da ipe un sermeye mi çalışıyor? “İşte bakın, biz elimizden geleni yaptık, ama uzlaşma sağlanamadı, herkes de ille de uzlaşmayla olsun diyordu, dolayısıyla yapacak bir şey kalmadı” demeye mi hazırlanıyor? Çiçek’in pazar günü TRT Haber’deki konuşmasını bu endişeyle dinledim.
Ve ne yazık ki, korkumun boşa olmadığını gördüm.  “Komisyonda oybirliği sağlanamazsa ne olur” sorusuna cevaben şöyle dedi Çiçek: “Elbette bu durumda çıkarttırmayanların ödeyecekleri siyasi bir bedel vardır. Bunun da bir müeyyidesi olur” Kastettiği şey, CHP, MHP ya da BDP’nin ödeyeceği siyasi bedeldi. Eğer işler bu şekilde çıkmaza girerse, yeni bir anayasa yapılamamasından kamuoyunun muhalefeti sorumlu tutacağını ve onların da bunun siyasi bedelini sandıkta ödeyeceğini söylüyordu.
Ama bence fena yanılıyordu.
Zira bu halkın yarısı AK Parti’ye oy verirken, ona bu yüzde ellilik gücü Anayasa’yı çıkarmak için kullansın, diye verdi. İstenilen değişiklikleri Meclis’ten çıkaramazsa da referanduma götürsün diye verdi. CHP’nin, BDP’nin ya da MHP’nin keyfini beklesin diye değil. Uzlaşma Komisyonu’nu Meclis’in üstüne çıkarsın, Meclis’in elini kolunu bağlasın diye hiç değil…
Bu yüzden de hem hükümet hem de AK Parti bilmeli ki, yeni anayasa işi yattığında, siyasi bedel ödeyecek biri varsa o da AK Parti’dir.
Bugün, 14.11.2011

Kürtler PKK’ye “Hayır” Diyebilir mi?

Nuriye Akman, son dönemlerde çok revaçta olan bu soruyu farklı siyasi görüşlere sahip Kürtlere yöneltmiş geçen haftaki yazısında. Sayın Akman’ın lütfedip görüşüne başvurduklarından biri de bendim. Kendisine kısa bir cevap yazdım. (Zaman, 06.11.2011) Ancak konu önemli, dolayısıyla buna dair fikirlerimi daha ayrıntılı bir şekilde açıklama gereği duyuyorum.

Öncelikle ve özellikle belirtmem lazım gelen bir husus var: Kürtler yekpare bir yapı arz etmiyorlar; Kürt toplumu da her toplum gibi kendi içinde çoğulculuk taşıyor, her toplumda olduğu gibi Kürtler arasında da birbirinden çok farklı siyasi görüşler bulunuyor. Dolayısıyla geçmişte de PKK’ye “Hayır” diyen partiler, gruplar ve örgütler oldu; günümüzde PKK’yi onaylamayan siyasi yapılar bulunuyor. Bu meyanda iki siyasi çizgiye dikkat çekmek isterim:

İlki, Kürt meselesini demokratik siyasetin imkânları ile çözmeye ilke edinen HAKPAR ve KADEP çizgisidir. Bu siyasal çizginin öteden beri PKK’ye yönelik bazı temel eleştirileri var. Her şeyden önce PKK’nin kullandığı yöntemi tasvip etmiyor, PKK’nin şiddete başvurmasını Kürtlerin haklı davasını kriminalize ettiği gerekçesiyle eleştiriyor. Kürtlerin devlete karşı mücadelesinin PKK ile başlamadığını ve 12 Eylül öncesinde tamamen demokratik yolları kullanarak önemli siyasi başarılar kazandığına işaret ediyor ve PKK şiddetinin demokrasi içerisinde mesafe alınmasını imkânsız kıldığını belirtiyor. 

Bu çizgi, otuz yıla yaklaşan savaş ortamında çok büyük ağırlığı Kürt olmak üzere 40 binden fazla insanın hayatını kaybettiğini, Kürt coğrafyasının tahrip edildiğini, köyleri yakıp yıkılarak zorla göç ettirilen Kürtlerin kötü yaşam koşullarına mahkûm edildiğini, yani en büyük zararı Kürtlerin gördüğünü ifade ediyor. PKK’nin bugün “demokratik özerklik” projesini savunduğunu hatırlatıp talep edilen ile yaşanan felaket arasında bir uçurum bulunduğuna dikkat çekiyor. Demokratik özerkliğe karşılık ödenen bedelin çok ağır olduğunun altını çiziyor ve “Bir demokratik özerklik için tüm bunlara değer miydi?” diye soruyor. Ayrıca bu çizgi, genel olarak federasyonu savunuyor ve demokratik özerkliğin kendisine de -“Kürdi” ve “Kürdistani” değerleri aşındırdığı için- karşı çıkıyor. 

Seçimlerdeki destek

Bu siyasal çizgi, PKK’nin ideolojisini ve yapılanması da eleştiriye tabi tutuyor. PKK’nin Stalinist bir örgüt olmasının ve siyasi alanı yoğun şiddete başvurarak düzenleme yoluna gitmesini PKK’li olmayan Kürtleri endişeye sevk ettiğini dillendiriyor. İlk ortaya çıktığı dönemde kendisi dışındaki Kürt parti ve örgütlerini silah yoluyla tasfiye eden PKK’nin iktidar olması halinde kendisine muhalif unsurlara yaşama şansı tanımayacağına ve mutlak bir egemenlik tesis edeceğine dair tehlikeleri gündeme taşıyor. İşin doğrusu PKK de bu kaygıları beslemek için elinden geleni yapıyor. Mesela son derece totaliter bir dille yazılan ve bazı maddelerinde açıkça faşizan hükümler içeren KCK Sözleşmesi, ancak PKK ideolojisine ve Öcalan’ın önderliğine/rehberliğine biat edenlerin yaşayabileceği bir toplumsal tasavvur ortaya koyuyor. Öncü parti düşüncesi ve lider kültü üzerine örülen bu metin, PKK’li olmayan Kürtlerin uykularını kaçırıyor. 

Bu siyasal çizgi PKK’ye önemli ve güçlü eleştiriler getirse de toplumsal düzeyde bir karşılık bulmuyor. Bu siyasal çizginin temsilcisi olan partiler girdikleri seçimlerde Kürt seçmenlerin desteğini arkalarında görmüyorlar. Buna karşılık, üzerinde durulacak ikinci siyasal çizgi olan AKP, Kürt nüfusunun önemli bir kısmının oyunu alıyor. 2011 seçimlerinde PKK ile aynı tabanı paylaşan BDP, Kürt siyasetin birincil derecede etkili olduğu sekiz ilde  (Batman, Diyarbakır, Hakkâri, Mardin, Muş, Siirt, Şırnak, Van) % 51.7,  ikincil derecede etkili olduğu 6 ilde ise(Ağrı, Bingöl, Bitlis, Iğdır, Kars Şanlıurfa) % 23.5 oy aldı; geriye kalan oyların büyük kısmı AKP’de toplandı. (Erol Tuncer, Seçim 2011, TESAV Yayınları, 2011) Bu rakamlar, AKP’nin BDP karşısında bölgedeki bir diğer politik ağırlık merkezini oluşturduğunu ve Kürtlerin önemli bir oranının PKK’ye kaşı AKP’yi desteklediğini gösteriyor. 

PKK’nin meşruiyeti

Kısaca söylemek istediğim, Kürtlerin mono blok olmadığı ve Kürtler içinde PKK’ye hayır diyenlerin bulunduğudur. Ancak kanımca burada asıl tartışılması gereken soru PKK’ye destek veren Kürtlerin PKK’ye yönelik eleştirel bir perspektif geliştirip geliştirmeyeceği ve PKK’nin şiddetini bir sorgulamaya tabi tutup tutmayacağıdır. Bu kitlenin PKK değerlendirmesi şu şekilde özetlenebilir: “Eğer PKK olmasaydı ve devlete karşı mücadele etmeseydi, Türk devleti Kürtlerin hiçbir hakkını-hukukunu tanımayacaktı. Bugün Kürtler birtakım kazanımlar elde etmiş ise bu PKK sayesindedir.” 

Bu değerlendirme, sadece PKK taraftarları arasında geçerli değildir. PKK’ye muhalif olmakla birlikte bazı Kürtler, devletin geçmişte yaptıklarına duydukları öfke ve devlete güvenmemeleri nedeniyle bu düşünceye yakın duruyorlar. Bu ise PKK’ye güçlü bir meşruiyet kazandırıyor. Denilebilir ki PKK’nin en büyük gücü dağdaki silahlı elemanlar değil toplumla kurduğu bu ilişki ve toplumdaki meşruiyetidir. Söz konusu olan kitlede PKK’ye karşı bir itirazın yükselmesi bu meşruiyetin oranının düşmesine bağlıdır. Burada ise devreye iki faktör girer: 

Biri PKK’nin yapıp ettikleridir. Eğer PKK sivil hedeflere daha çok yönelir, daha fazla sayıda masum insanın canına kast eder ve müzakere sürecini bozan taraf olarak davranırsa, yoğun bir eleştiriye tabi tutulur. Nitekim 14 Temmuz’dan sonra başlayan süreçte bilhassa sivillere yapılan saldırılar nedeniyle PKK daha önce olmadığı ölçüde Kürt kamuoyunda sorgulandı ve bu durum PKK’de epey bir rahatsızlık yarattı. Öyle ki Karayılan, çatışmaları kendilerinin başlatmadığını ve müzakere sürecinin kendileri tarafından sabote edilmediğini belirten uzunca bir mektup yazmak zorunda kaldı ve kamuoyunda aleyhlerine oluşan havayı dağıtmaya çalışmıştı. 

Sorunu derinleştiren adımlar

İkincisi, devletin/hükümetin tutunacağı tavırdır. Bir kere şunu açıklıkla ortaya koymak gerekir: Eğer devlet/hükümet, PKK’yi tamamıyla ortadan kaldırmayı amaçlayan bir politika izlerse buna -sadece PKK tabanı değil- diğer Kürtler de karşı gelir ve PKK’nin toplumsal desteği daha da genişler. Daha fazla PKK’li öldürmek üzerine kurulan her politika PKK’ye güç katar. 

Dolayısıyla burada belirleyici faktör, devletin/hükümetin izleyeceği yoldur. Eğer devlet/hükümet, paralel yürüyecek bir demokratikleşme ve silahsızlandırma programını uygulamaya geçirirse PKK’nin sosyolojik meşruiyetini zayıflatabilir. Silahsızlandırmadan kasıt, PKK’nin sürece dâhil edilmesi ve örgütün -silah bırakması karşılığında- siyasi haklar dâhil tüm haklarla teçhiz edilmesidir. Demokratikleşme; Kürtlerin zaten çok önceden tanıması gereken haklarını tanınmasını, siyasi alanın mümkün olduğunca genişletilmesini ve her türlü hak mücadelesi için silaha gerek olmadığı düşüncesinin toplumda yerleşmesini sağlamayı gerektirir. Böyle bir politika Kürtlerin geniş desteğini alır ve eğer PKK bütün bunlara rağmen silahları bırakmamada ısrar ederse sosyolojik meşruiyetini zedeler ve Kürtlerin muhalefeti ile karşılaşır.

Ne var ki, devletin/hükümetin ülkede barışın kurulmasına hizmet edecek bir demokratikleşme ve silahsızlandırmayı politikası izleyeceğine dair bir emare yok ufukta. Tam aksine sorunu derinleştiren adımlar atılıyor ha bire. PKK ihtiyaç duyduğu toplumsal meşruiyeti üretirken en büyük desteği, bir cenazeye katıldığı ve bir toplantıda bir-iki kelime konuştuğu için Osman Baydemir’i 28 yıl hapsetmeyi düşünen bir devlet/hükümet aklından alıyor. 

 

Radikal 2, 13.11.2011

Ceren Kenar – CHP’nin Suriye Hakkında Bilmek İstemedikleri

Tüm dünya kamuoyu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Suriye’yi destekleyen Rusya ve Çin bile, Suriye rejimini göstericilere karşı şiddet kullanmaması konusunda uyarırken, bizim ülkemizin ana muhalefeti Esad’ın şiddetini meşru görüyor, göstericileri terörist ilan etmekten çekinmiyor. Peki, CHP olarak sizin anti-emperyalizm hamasetinizden ve mealen “1982 Hama gibi yapmalı”dan daha başka ve öte diyeceğiniz hiçbir şey yok mu?

Gösteriler başladığından beri 4000 kişi öldü, on binlercesi işkence ve tutuklamalara maruz kaldı 

Cumhuriyet mitinglerindeki “Türkiye’nin güvencesi Kemalist orduyu bağrımıza basıyoruz! Kemalist ordu konuşacak!” ifadeleriyle zihnimize kazınan Birgül Ayman Güler, Suriye gezisi sonrası görünen o ki, Esad’ın ordusunu da bağrına basmaya karar vermiş.

Kaddafi-Kim Jong İl-Chavez-Saddam Hüseyin gibi şanlı anti-emperyalist diktatörlerin birbirlerini ağırlayıp övdükleri turların bir benzeri Suriye gezilerinin akabinde bir basın açıklaması yapan CHP’liler, Suriye meselesinde tüm dünya kamuoyunun yanıldığına kani olmuşlar. Suriye’de yaşananların uluslararası bir komplo olduğunu saptayıp, göstericileri “terörist” ilan etmişler.

Senelerdir “Türkiye İran olmayacak” sloganı ile ortalığı inleten Kemalist çevreler, görünen o ki şu an Türkiye’nin İran gibi Suriye meselesinde Esad’a destek vermesini temenni ediyor. CHP bir adım ileriye gidip “ulusalcı enternasyonel” vari dünya üzerinde pan-anti-emperyalizm söylemi altında, kendi halkına eziyet eden ülkeler ile bir dayanışma ağı kurmadan önce, Suriye’de yaşanan son derece sevimsiz bazı hadiselerden haberdar olsa isabet olacak. Zira ben tüm iyi niyetim ve naifliğimle, Kemal Kılıçdaroğlu’nun Suriye’de gerçekten ne olup bittiğini bildiği takdirde, partisi adına bu açıklamaların yapılmasına sessiz kalmayacağına inanmak istiyorum.

Bizler Kurban bayramını sevdiklerimizle kutlarken, güya geçen hafta Arap Ligi’nin hazırladığı barış planını kabul etmiş olan Esad, bayram sürecinde en az 60 kişi öldürdü. Homs şehri kana bulandı…

Gösteriler başladığından beri 4000 kişinin öldüğü, on binlercesinin işkence ve tutuklamalara maruz kaldığı belirtiliyor.

Ama tüm bunlar istatistik. Siz de Stalin gibi kitlesel ölümler istatistiktir mi diyorsunuz? Yeterince içimize işlemiyor değil mi? O zaman gelin bu 4000 kişiden bazılarının isimlerini, hikâyelerini öğrenelim. Bu yazının bundan sonrası ağır ölçüde şiddet ve terör içerecektir. Kalbi kaldıramayacak olanlar lütfen okumasın.

10 Nisan 2011

Suriye ordusunda albay olan Rami Kataş, emrindeki 14 askerle beraber, Suriye istihbaratı, Muhabarat tarafından öldürülür. Kataş silahsız göstericilere rastgele ateş açma emrine karşı gelmişti.

29 Nisan 2011

Hamza Ali Elkatib Suriyenin el-Cizeh kentinde babasıyla bir rejim karşıtı gösteriye katılır. Tutuklanır, ağır işkenceden geçirilir. Öldüğünde tüm vücudunda işkence izleri, sağ kolunda ve karnında kurşunlar vardır. İşkence sırasında erkeklik organı parçalanmıştır. Hamza öldüğünde 13 yaşındaydı. Babası ölümünden sonra Hamza’nın cesedinin resimlerini ve video kaydını kamuoyuyla paylaştı ve bunun sonucunda tutuklandı. Hamza’nın babasından haber alınamıyor. Suriye Hamza’nın ölümü ile ilgili soruşturma başlatılacağını söyledi. Soruşturmanın sonucu Suriye devlet kanalı vasıtasıyla açıklandı: Hamza’nın silahlı, cihad isteyen bir terörist olduğuna kanaat getirilmişti.

16 Mayıs 2011

Dara’da gerçekleşen askeri bir operasyondan 15 gün sonra, halkın sokağa çıkmasına izin verilir. Dara sakinlerinin bir kısmı sokakta yürürken keskin bir koku geldiğini fark eder. Bir delikte Abdülrezzak Abdeleza Ebu Zeyd’in karısı ve 3 yaşındaki bebeğinin cesedi bulunur. Cesetlerin elleri arkalarından bağlanmıştır.

8 Haziran 2011

Suriye’nin Dara şehrinde, Tamer Muhammed Elşeri’in cansız bedeni ailesine teslim edilir. Yüzü işkenceden tanınmayacak kadar parçalanmış, vücudunda delikler açılmıştır. Tamer öldüğünde 15 yaşındaydı. Mideniz kaldırabilirse, youtube’da bu güzel çocuğun maruz kaldığı vahşetin izlerini, cansız bedeni üzerinde görebilirsiniz. Suriye devlet televizyonu Tamer’in silahlı bir terörist olduğunu açıkladı.

29 Haziran 2011

Üst teğmen Emjed Muhammed Elhamid ordudan firar eder. Gerekçesi doğduğu ilçe olan Ar Rastan’da gördükleridir. İlçe Suriye ordusu tarafından defalarca bombalanmış, onlarca eve ateş açılmış, elektrik ve su ulaşımı kesilmiştir. Teğmenin kuzeni Abd Elhamid ordu tarafından öldürülmüştür. Aile fertlerine tecavüz edilmiştir.

11 Temmuz 2011

Ibrahim Kaşuş, Suriye Devriminin kanaryası lakabı ile biliniyor. Hama’da Esad’ın istifa etmesi gerektiğine dair sözleri içeren bir şarkı besteledi. Yakalandı ve boğazı kesilerek öldürüldü. Görüntüleri internetten bulabilirsiniz.

10 Eylül 2011

26 yaşındaki barış aktivisti Ghiath Matar’ın vücudunun bazı parçaları ailesine teslim edildi. Karısı hamileydi. İşkence sonucu ölümü batı kamuoyunda infial yarattı. Avrupa Birliği kınadı. Suriye’de görev yapan Amerikan büyükelçisi cenazesine katıldı. Sonrasında babası, kardeşleri ve kuzeni tutuklandı. Suriye devlet televizyonu cenazeye Amerikan büyükelçisinin katılımını Matar’ın Amerikan ajanı olduğunun bir kanıtı olarak sundu. Ailesinin tutuklanmasını bu gerekçeyle açıkladı.

Bir tane de “teröristlerin” nasıl “terörist” haline geldiği hikâyesi:

M.A. 25 yaşında. Halep Üniversitesinde yüksek lisans öğrencisi. 31 Nisan’da yurt odasında tutuklanır. İşkenceye maruz kalır. Başar Esad resmi karşında secde durup, Başar Allah’tır demesi “rica edilir”. Cinsel organından elektrik verilir. İstenilen arkadaşlarını gammazlamasıdır. Vermez isimleri. Ailesi karakola getirilir. Annesine tecavüz edileceği ve ailesinin geri kalanının öldürüleceği söylenir. Şu itirafnameyi imzalar: “Lübnan ve Suudi Arabistan’da faaliyet gösteren Selefi bir organizasyonda yer aldığımı kabul ediyorum. Gösterilere katılmak için para aldım.”

Nisan ayından beri Suriye’de ölen 4000 kişinin hikâyeleri bunlar. Eline silah almadan, sadece insan gibi yaşamak için sokağa dökülen, arkasında gözü yaşlı aileler bırakan insanlar… Artan devlet terörüne, şiddetine rağmen azalmayan insanlar bunlar…

Tüm dünya kamuoyu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde Suriye’yi destekleyen Rusya ve Çin bile, Suriye rejimini göstericilere karşı şiddet kullanmaması konusunda uyarırken, bizim ülkemizin ana muhalefeti Esad’ın şiddetini meşru görüyor, göstericileri terörist ilan etmekten çekinmiyor. Peki, CHP olarak sizin anti-emperyalizm hamasetinizden ve mealen “1982 Hama gibi yapmalı”dan daha başka ve öte diyeceğiniz hiçbir şey yok mu?

Tayyip Erdoğan’ın Suriye siyasetini beğenmeyebilir, eleştirebilirsiniz. Lakin Suriye’de yaşanan katliamı meşru görmek, göstericileri terörist ilan etmek ayıptır, günahtır, vicdansızlıktır. Esad’ın elinin kanını partinize bulaştırmak tüm Türkiye için, züldür, utançtır. Sahiden, 13 yaşındaki Hamza’nın katiline suç ortaklığı yapmayı içinize sindirebiliyor musunuz? Kendinize bunu yakıştırabiliyor musunuz?

 

Taraf, 13.11.2011