‘Tabanı değil, AK Parti korkuyor’

“AKP’nin tabanının gerisinde. Tabanını tanımıyor. Kendi milliyetçi, devletçi, refleksiyle konuşuyor. Kürt meselesinde kendi bölünme korkularını çıkarıyor.”

“AK Parti, içki, heykel gibi konuları, seçim öncesinde toplumun muhafazakârlığıyla oynamak için getiriyorsa, yanılıyor. Bu kitle içkinin alenileşmesini istemez ama içer de.”

“Muhafazakârlar da endişeli. Anadolu sermayesi 28 Şubat’ta öyle saldırı ve haraçlarla! Karşılaştı ki… Mallarına, devletin el koymasından hâlâ korkuyor ve bir ayağını dünyada tutuyor.”

***

NEDEN BERAT ÖZİPEK

AKP, büyük sorunların çözümüyle karşılaştığında aniden durdu ve gerilemeye başladı. Sayıştay ve ombudsmanlık yasasıyla askerî vesayete selam çakarken, asıl sorunları bir kenara bırakıp gündeme de heykel, dizi, içki gibi anlamsız tartışmalar soktu. Üstelik bütün bunları seçimlere sayılı aylar kala yaptı. Bu tartışmaları da “muhafazakârların” istediği gibi bir hava yarattı. Peki, kim bu muhafazakârlar? Gerçekten böyle tartışmalar ve gerginlikler mi istiyorlar? AKP’yi bu nedenlerle mi seçiyorlar? Muhafazakâr kesimlerin asıl talepleri ne? AKP’den ne bekliyorlar? Nasıl bir Türkiye’de yaşamak istiyorlar? Kürt sorununa, askeri vesayete nasıl bakıyorlar? Milliyetçiliğe mi yoksa demokrasiye ve özgürlüklere mi oy veriyorlar? Anadolu’nun muhafazakârları ne yönde değişiyorlar? Çok geniş bir kesimi temsil eden muhafazakârların İslamcılardan farkı ne? AKP, kendi tabanını oluşturan muhafazakârları gerçekten tanıyor mu? Yoksa AKP, kendi “hastalıklarını” muhafazakârlara mı yansıtıyor? Bütün bunları muhafazakârlık üzerine çalışan ve yakında Timaş’tan “Muhafazakârlık” kitabı yenilenerek çıkacak olan Doç. Dr. Berat Özipek’e sorduk. Sekiz yıl Tokat Gazi Osmanpaşa Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptıktan sonra İstanbul Ticaret Üniversitesi’ne geçen siyaset bilimci Doç. Berat Özipek, Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucuları arasında yer alıyor ve Anadolu’yu yakından takip ediyor. Özipek, ağırlıklı olarak muhafazakârlık, insan hakları, hukuk devleti, ifade özgürlülüğü, din ve vicdan özgürlüğü konuları üzerinde çalışıyor.

***

NEŞE DÜZEL: AKP’nin heykel, dizi, içki gibi konularda muhafazakâr tabanın hoşuna gidecek gerginlikler yarattığı görülüyor. Öncelikle “muhafazakâr taban” kavramından başlayalım. Kim, muhafazakâr taban?

BERAT ÖZİPEK: Türkiye’de sosyal piramidin tepesinde, devletçi-seçkin kesim vardır. Muhafazakâr taban ise sosyal piramidin alt ve orta sınıflarına oturan kesimdir. Bunlar, aile, gelenek, din, tarih gibi değerleri ve kurumları önemser. Bu tabanı, geçmişte Terakkiperver-Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Özal’ın ANAP’ı temsil etti, şimdi de AK Parti temsil ediyor. Muhafazakâr taban, çiftçi, küçük toprak sahibi, işçi, işsiz, esnaf ve orta sınıf girişimcilerden oluşur.

AKP’nin tabanı tamamen muhafazakârlardan mı oluşuyor?

Hayır. AK Parti’nin tabanında muhafazakâr, İslami, liberal ve sol olmak üzere dört damar var. Mesela Türkiye’de insanlar kendilerine liberal demezler ama bu ülkede her seçimde en liberal mesajları verenler seçimleri kazanır. Ceberut devlet geleneğine karşı çıkanlar, serbest piyasayı, ifade, din, vicdan ve kimlik hürriyetini savunanlar daha çok oy alırlar. Bu ülkede liberalizm, sanıldığı gibi sadece küçük bir entelektüel grubun ideolojisi değildir. Bu ülkede çok geniş kesimler liberal hassasiyetlere sahip. AK Parti’de de liberal duyarlılıklara sahip büyük bir kitle var.

Eğer AKP’nin tabanında liberal hassasiyetler dediğiniz gibi kadar güçlüyse, niye parti yönetimi, heykel, dizi, içki tartışmalarıyla gerginlikler yaratıyor?

Kitleyi doğru okuyamıyorlar. Kendi devletçi, milliyetçi ve muhafazakâr refleksleriyle konuşuyorlar zaman zaman. Mesela Diyanet’i kaldıralım dediğinizde, kitleden önce AK Partililerin kendi korkuları ön plana çıkıyor. Kürt meselesinde de aynı şey oluyor ve kendi bölünme korkuları öne çıkıyor.

AKP’nin yöneticileri İslamcılıktan geldiler. Muhafazakâr ile İslamcı taban arasındaki fark nedir?

İslamcılar, adına “İslami sistem” dedikleri alternatif bir devlet projesine sahipler. Gerçi bunlar da kendi aralarında çok çeşitliler… Mesela bir kısmı şeriat sistemini çok özgürlükçü, bir kısmı da çok otoriter, totaliter içeriklendiriyor. Ama sonuçta İslamcıların hepsi de alternatif bir İslami ekonomiyi, siyaseti ve devleti savunuyor. Bunların toplumdaki oranı yüzde 8’dir. Muhafazakârlar ise İslami bir devlet kurmayı düşünmüyor. Kuran’a ve şeriata saygılılar ama devletin, bütün bir topluma bir din giydirmesini istemiyorlar. Muhafazakârlar, insanların kılık kıyafetini zorla değiştiren, inançlarını suç haline getiren, kurban ibadetinden tutun da zikir ve tarikat ritüellerini yasaklayan, insanların yaşam biçimini devlet eliyle yukarıdan aşağıya değiştiren seçkinci siyasi gelenekten rahatsızlar.

İslamcılar, içkiyi yasaklar. Muhafazakârlar yasaklar mı?

Hayır, yasaklamazlar, kısıtlarlar. Muhafazakârlar, alternatif yaşam biçimlerini yok etmezler. Bizdeki muhafazakârlar, Batı’daki muhafazakârlara çok benziyor. Batı’daki Hıristiyan Demokratlar ve muhafazakâr partiler de içki, kürtaj, eşcinsellik, alternatif yaşam biçimleriyle ilgili kısıtlayıcı hükümler getiriyorlar. Gerçi ben, İslamcıların bile içkiyi yasaklayacaklarından çok emin değilim. Zira Türkiye’de en hızlı değişen grup İslamcılar. AK Parti’nin siyaset akademilerine demokrasi dersi vermeye gittiğimizde açıkça görüyoruz. İslamcı tabanda içki, heykel, dizi gibi kısıtlamalar konuşulmuyor. Tabanda, bütün kesimleri ilgilendiren özgürlükler konuşuluyor. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması, tarihle yüzleşilmesi tartışılıyor. İçki, heykel gibi konuların kullanılması, tabanın talebi değil.

AK Parti yönetimi, tabanını tanımıyor mu?

Tanımıyor. AK Parti, muhafazakâr kitlenin belli bazı beklentileri ve kaygıları olduğunu düşünüyor. AK Parti geçen seçimlerde de milliyetçiliğe oynamıştı. Oysa milliyetçiliğe oynamak kazandırmıyor. Eğer içki, heykel, dizi gibi konuları, seçim öncesinde toplumun muhafazakâr ve milliyetçi hassasiyetleriyle oynamak için gündeme getiriyorsa, yanılıyor. Bu kitle içki sevmez ya da açıkta satılmasını istemez, ya da içkinin çok alenileşmesinden hoşlanmaz ama… Bu kitle içer de…

Muhafazakâr taban mı içer?

Evet. Muhafazakâr kitle içkinin yasaklanmasını istemez. AK Parti’nin tabanı, partisinden ileride. Aslında bu ülkede bütün siyasi partilerin tabanları partilerinden daha ileride. AK Parti mecburen daha demokrat olmak zorunda kalıyor. Çünkü daha demokrat bir adım attığında kitlenin kendisine daha olumlu bir cevap veriyor. Seçimlerden önce hükümete yakın birini, Kürt sorununda ve anadilde eğitimde yeterli adım atmadıkları için eleştirmiştim. Bana, “Berat, Türkiye, Liberal Düşünce Topluluğu’ndan ibaret değil. Bu halk bunu kabul etmez” dedi. Referandum yapıldı ve gördük. Galiba halk onların korktuğu gibi değil. AK Parti yönetimi kendi korkularını halka giydiriyor zaman zaman. “Halk bunu kabul etmez” dediklerinde aslında “ben bunu kabul edemiyorum” diyorlar. AK Parti yöneticilerinde devletçi ve milliyetçi refleksler görülüyor.

Her büyük parti, somut bir iktisadi yapı üstünde hayat bulur. AKP de, Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarının yarattığı büyük ekonomik hareketin partisi görünümünde. Bu muhafazakârlar heykel, dizi, içki türünden gerginlikler istiyor mu?

İstemiyor. Bunlar, daha demokrat ve daha değişimden yana olduklarını pratikte gösteriyorlar zaten. Referandum sürecinde Anadolu’yu dolaştım. AKP’nin en büyük avantajı kendi örgütleri değildi. Hatta referandumda en az çalışan onlardı. Referandumda “Evet” in asıl taşıyıcısı sivil toplumdu. Mesela Urfa’da bütün kent Evet Afişleriyle doluydu. Bu afişlerin sahibi de ya Fırıncılar ya Baklavacılar ya da Hırdavatçılar Birliği’ydi. Kentte sadece iki Hayır Afişi vardı, onlar da CHP ve MHP’nin parti binalarında asılıydı. Anadolu dediğimiz şey, değişen, gelişen bir güç aslında. Türkiye’deki demokratikleşmenin asıl taşıyıcısı Anadolu. Bekledikleri mesajlar da içki, dizi, heykelle ilgili değil. AK Parti, milliyetçiliğe, tarihe vb. vurgu yaptığı için seçim kazanmadı Anadolu’daki değişim ve dönüşüm rüzgârının önünde yürüdüğü için kazandı. Anadolu, özgürlükçü tutumlara oy veriyor.

Peki, politikanın hamasi tartışmalarla gerginleşmesi, Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarının hayatını kolaylaştıran mı yoksa onları endişelendiren bir durum mu?

Bu gerginlik herkesin işini zorlaştırıyor. Politikanın gerginleşmesinden muhafazakârlar da endişeleniyorlar. Onların beklentisi, siyasetin bu konularda gerginleşmesi değil. Mesela cumhurbaşkanlığı seçimi ya da yargının demokratikleşmesi konusunda ortaya çıkan gerginliklere karşı değiller. Hatta zenginleşen muhafazakâr kesim, oligarşiden demokrasiye geçişle ilgili ortaya çıkan gerilimlerde taraf oluyorlar ve hükümetin, “gerginlik çıkacak” diye geri adım atmasını istemiyorlar. Askerin siyasete müdahalesine karşı çıkan siyasetçiyi de seçimde destekliyorlar. Ama “ucube” tartışmasını desteklemiyorlar. Çünkü heykel konusu, Anadolu’daki muhafazakârların asli duyarlığı değil. AK Parti öyle zannediyorsa, toplumu yanlış algılıyor. Türkiye’de demokratikleşmeyi ve iktisadi gelişmeyi taşıyan Anadolu’nun konusu, talebi bu tartışmalar değil. Bunlar, asli tartışmaların yerine ikame edilmiş yapay tartışmalar.

Türkiye’deki, Anadolu’daki asıl tartışma nedir?

Asıl tartışma, ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliğinden, toplumun çoğunluğunun egemen olduğu bir sisteme geçmektir. Yani asıl tartışma, oligarşiden demokrasiye geçmektir. Biz bugün oligarşiden demokrasiye geçiş sürecindeyiz. Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârları bu geçişi savunuyorlar. Zaten muhafazakârlarla liberallerin, demokratik sosyalistlerin, sosyal demokratların ve İslami duyarlılıkları olanların bugün aynı noktada buluşmalarının nedeni de budur. Demokratikleşme konusunda birleşmeleridir.

Muhafazakârların siyasetten ve AKP’den bekledikleri nedir?

Özellikle yasakların kalkmasını istiyorlar. Mesela başörtülü öğrencilerin ve çalışanların üzerindeki yasakların kalkmasını, devletin vatandaşlara eşit mesafede durmasını istiyorlar. Ama AK Parti referandum ve seçimde kazandığı rüzgârı değerlendireceğine anlamsız tartışmalarla meşgul oluyor. Mehter takımı gibi iki ileri bir geri adım atması, kendisinin de hâlâ bir değişim sürecinin içinde olduğunu gösteriyor. Toplumun gelişiminden daha yavaş bir AK Parti var karşımızda. Bu yüzden de referandumda çıkan 58’i doğru okumuyor. Okusaydı, Kürt meselesinde, anadilde eğitim konusunda çok daha rahat olabilirdi. Tek bayrak, tek dil gibi tekleyen söylemlere gerek olmadığı anlardı. Eğer bu tekleyen söylemler, kitlenin taleplerini ve kaygılarını gidermek içinse, kitlenin böyle bir kaygısı yok.

Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârlarında bölünme korkusu yok mu?

Bölünme korkusu Türkiye’de herkeste var ama hakların tanınmasıyla bir bölünmenin olacağına inanmıyorlar. AK Parti’deki bazı devletçi ve milliyetçi refleksi taşıyanlar kendi korkularını topluma yansıtıyorlar.

Devletçi, milliyetçi damar AKP’de hâlâ çok mu güçlü?

Daha önce 301’de, şimdi de Sayıştay Kanunu’nda olduğu gibi, özgürlükleri, reformları geciktirecek ya da sulandıracak kadar güçlü. Çin atasözü vardır. “Beyaz pirincin içindeki siyah taştan korkmayın, beyaz taştan korkun” diye… AKP’nin de kendi içindeki ittihatçı, devletçi, milliyetçi muhafazakârlarına dikkat etmesi lazım.

Anadolu’daki muhafazakâr işadamları neredeyse bütün dünyayla ticaret yapıyor. Dünyayla ilişkiler, ticaret, birbirinin kültürünü tanıma, muhafazakâr kesimin dünyayı algılamasında nasıl bir fark yaratıyor?

Muhafazakâr kesim, Türkiye’de kendisini en hızlı yenileyen, en fazla değişen, en hareketli kesim. Türkiye’deki değişimin, globalleşmenin, üretici güçlerin gelişmesinin arka planında o var. Devlet ayrıcalıklarıyla ve belli bir işadamı grubuyla işleyen sistemi aşağıdan basınçla kırdı. Özellikle 28 Şubat sürecinde dünyaya açıldı. Çünkü öyle saldırılarla ve hatta haraçlarla karşılaştı ki…

Hangi haraçlar?

Bürokratik kesimlerin el koyduğu ya da Anadolu sermayesini tehdit ederek, onları bağış yapmaya zorladığı şeyi söylüyorum.

Onlardan bağış adı altında haraç mı alındı?

Onlar, yapmak istemedikleri bağışlar yaptılar aslında… Bu bağışları, daha devletçi olan ya da kendi duyarlılıklarına hiç yakın olmayan bazı düşünce kuruluşlarına, “think tank”lere yapmak zorunda kaldılar. Ama bu baskıların bir faydası oldu. Bu baskılar onları uluslararası yaptı. Çünkü şunu gördüler. “Eğer biz Türkiye’de kalacak olursak, bizi rahatlıkla ezebilirler. Mallarımıza el koyabilirler” dediler. Müsadere, el koyma bu topraklarda yeni bir şey değildir. Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin mallarına geçmişte el konuldu. Bu ülkede mallarına el konulacak gayrımüslim kalmadığı için, muhafazakârlar, bu anlamda Türkiye’de mallarına el konulacak yeni potansiyel gayrımüslim adaylarıdır. Bu yüzden muhafazakâr Anadolu sermayesine yönelik tepkinin sadece siyasi olduğunu düşünmemek gerekir. Türkiye’deki siyasi kavga, sadece siyasetten ibaret değildir. Bu kavganın maddi bir tabanı ve boyutu da var.

Gayrımüslimlerin el konulan malları, varlıkları kimlere verildi?

Devletçi sermayeyi oluşturan kesimlere, büyük sermayeye ve bürokratlara verildi. Dolayısıyla onlar, sahip oldukları zenginliği, sermayeyi, serbest piyasa koşularında üretmeye, rekabet etmeye değil de, devletin müsaderesine borçlu olduklarından dolayı, her zaman devletçi oldular. Devletin desteğine ve kayırmasına muhtaç kaldılar. Düşünün… Tek parti döneminde bazı malları ithal etme izni bir aileye verilmişti. Anadolu sermayesi ise devletin katkısıyla değil, devlete rağmen devletle itişerek gelişti. Devlete rağmen geliştiği için de devlete borçlu değil ve devletçi değil. Anadolu sermayesi daha özgürlükçü. Ama o da kendisini güvende hissetmiyor. Türkiye’de hep belli bir kesimin korkularından, endişelerinden söz ediliyor.

Türkiye’de endişeli modernlerin dışında başka hangi kesimler endişeli? 

Muhafazakârlar da korkuyorlar. Dindarlar da korkuyorlar. Anadolu sermayesi, mallarına, varlıklarına el konulabileceğinden, devlet tarafından müsadere edilebileceğinden hâlâ korkuyor. Korktukları için de bir ayakları dışarıda, dünyada zaten. Bu sermayenin dünyayla bütünleşmesi, iktisadi olarak ufku açık diye olmadı. Ülke içinde boğulunca, pazar ve yatırım için dünyaya çıkmak zorunda kaldılar. Dışa açılma tabii sonradan algılarını değiştirdi. Farklılıklarla beraber yaşama, işbirliği yapma, ortak projeler oluşturma konusunda ufukları açıldı. Böylece Anadolu, Türkiye’deki reformlara kaynaklık edebilecek bir bakış açısı kazandı. AKP’nin demokratik adımlar konusunda tabandan korkması bu yüzden çok anlamsız.

Anadolu’nun zenginleşen muhafazakârları kendi özgürlüklerini savundukları gibi başkalarının özgürlüklerini de yeterince savunuyorlar mı?

Daha demokrat ve özgürlükçü oldular. Ama insan haklarına bakış konusunda pirüpak oldular da demiyorum.

Anadolu sermayesi tam olarak kimdir?

Anadolu sermayesi devlet eliyle oluşan sermayenin dışında kalan sermayedir. Bu sermayenin hepsi dindar değil ama öyle algılanıyorlar. 28 Şubat sürecinde, bazıları, dindar, muhafazakâr olmadıklarını ispatlamak için şirketlerinde mini etekli kadınlar çalıştırdılar. Ama fayda etmedi. Çünkü temel mesele, onların gerici olmaları kaygısı değildi. Temel mesele, Anadolu sermayesinin bizatihi varlığıydı. Devletçi sermaye onunla yarışmak istemiyordu. Onun için de bunlara irticacı, yeşil sermaye falan dendi. Oysa bazıları CHP’li ailelerin çocuklarıydı.

Devletçi sermaye dediğiniz İstanbul büyük sermayesi mi?

Evet. Ama TÜSİAD da kendi içinde farklılaşmaya başladı.

TÜSİAD, evrensel burjuvazinin işlevini göremedi. Anadolu sermayesi görebiliyor mu?

Görebiliyor ve görebildikleri için de Türkiye’de değişim oluyor. Batı’da burjuvazi devlete rağmen gelişti. Özgürlüğü sadece kendisine talep edemeyeceği için herkes için özgürlük istemek zorunda kaldı. Türkiye’deki muhafazakârlar da şimdi mecburen herkes için özgürlük talep ediyorlar. Muhafazakârlar, milliyetçilik açısından da önemli değişiklik gösterdiler. Kürt meselesinin çözümünü, barışla sonuçlandırılmasını istiyorlar.

Kürt meselesinde geri adım atmak, AB yolunda yavaşlamak, gerginlik yaratacak politikalar izlemek AKP’nin muhafazakâr oylarını arttırır mı?

Arttırmaz. AKP, toplumun, demokrat mesajlara ve taleplere, kendisinin sandığından daha açık olduğunu görmüyor.

Muhafazakârların askerî vesayete karşı olmasına rağmen, AKP neden Sayıştay Yasası’nda ya da ombudsmanlık yasasında askerî vesayete yer açacak uygulamalar yapıyor?

Kendilerince pek çok değişkeni dikkate aldıklarını düşünüyorlar. Bu yüzden de ileride kendilerine fatura edilebilecek düzenlemeleri yapabiliyorlar. Mesela Şemdinli olayında yaptıkları hata, daha sonra kendilerine askerî muhtıra olarak döndüğü halde bu tür durumlardan yeterli dersi her zaman çıkarmıyorlar. AK Parti’nin alternatiflerinin korkunçluğu da, bizim, onların demokratik performanslarındaki başarısızlığını ve yetersizliğini görmemizi bazen engelliyor.

AKP gerginliği ve milliyetçi söylemi sürdürürse, muhafazakârların desteği hep sürer mi?

Alternatifi CHP ve MHP olduğu sürece sürer ama daha az tutkuyla sürer. Oy verecekleri bir parti durumuna düşer. Sandığa gidecek olurlarsa ona oy verirler. AK Parti’nin Adalet Partilileşme gibi bir tehlikesi var. Adalet Partisi değişim ve demokrasi talebi olan bir kitleyi felç etti. Demirel’in en büyük avantajı alternatifinin CHP olmasıydı. Öyle bir duruma düşerlerse Türkiye’nin dönüşümü, demokratikleşmesi, büyümesi, zenginleşmesi durur. Böyle bir risk var ama bu büyük değil.

Niye risk büyük değil?

Çünkü zenginleşmeyle demokrasi arasındaki bağı kurmuş olan daha değişimci ve daha demokrat bir taban geliyor aşağıdan. Türkiye’de insanlar artık ekonomik olanla siyasi olanın ayrılmadığının, bir darbe ya da muhtıranın kendilerini yoksullaştıracağının çok farkındalar. Çünkü 28 Şubat’ta Fadime’yle Ali Kalkancı görüntüsünün arka planında, servetin nasıl el değiştirdiğini gördüler. Vatanı ve laikliği kurtaranların, şirketlerin içini boşalttığına, devletçi sermayenin daha da zenginleştiğine ve batan kredilerin kendilerine ödetildiğine tanık oldular.

Bu seçimlerden sonra AKP’nin ne tür bir politika izleyeceğini düşünüyorsunuz?

Ben iyimserim. AK Parti’den ziyade, onu iktidara taşıyan kesimlerin değişim taleplerine güveniyorum. Seçimlerden sonra sivil bir anayasa yapmak için gerçekten uğraşacak.

Peki, sivil anayasayı yapabilecek mi?

Gerekli adımları atabileceği konusunda çok emin değilim. Bizlerin onu aşağıdan sıkıştırması lazım. AK Parti, bundan sonra artık muhalefetle değil, en çok kendisiyle karşı karşıya gelecek ve kendi devletçi, milliyetçi refleksleriyle, kendi korkularıyla kavga edecek. Önümüzdeki dönem, AK Parti’ye en büyük engel kendi içinden gelecek. Eğer AK Parti tabanındaki değişimi çok gerisinde kalırsa ya bölünür, ya da devletçi milliyetçi olmayan daha özgürlükçü yeni bir parti çıkar ortaya.

 

Röportaj: Neşe Düzel
Taraf, 14.02.2011

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et