Ana Sayfa Blog Sayfa 477

Savcı İsrail’in adamı mı?

 

MİT’le ilişkili gelişmeler konusunda kafası karışık olmayan var mı? Galiba yok.

Açıkçası ben de anlayamıyor, izah edemiyorum birçok şeyi. Çeşitli iddialar ve analizler var.

Bunlardan birisi MİT ile Emniyet arasında Kürt meselesinin çözümüne ilişkin bir fikir ayrılığına işaret ediyor. Buna göre MİT, siyasal bir çözümden yana. Hükümet de onun arkasında… Emniyet ve buna destek çıkan savcılar ise güvenlikçi bir yaklaşım sergiliyor.

Bana tatmin edici gelmiyor bu türden izahlar. Hükümet de, emniyet de, MİT de son dönemde oldukça güvenlikçi bir çizgiye savrulmuş görülüyor. Haydi, MİT’in siyasal bir çözümden yana olduğunu varsayalım. Bu durumda hükümet, MİT’e değil Emniyet’in sözü edilen güvenlikçi politikasına daha yakın duruyor. Operasyonlar konusundaki tutumu, KCK yapılanmasının çökertilmesi için yaptıkları ve söyledikleri ve de BDP ile ilişkileri dikkate alındığında hükümetin son zamanlarda ‘güvenlikçi’ bir çizgiye döndüğü açık. Öte yandan MİT’in hükümetten bağımsız müzakereci bir pozisyonda direndiği de doğru değil. Öyle olsaydı, nüfuz ettikleri KCK yapılanmasında daha ılımlı bir siyasetin izlenmesine katkıları olurdu. Aksine, KCK son yıllarda süreci provoke eden projelerin yapıldığı yer.

Bu arada ‘kriz’, adeta MİT’i aklama operasyonuna dönüştü. Sanki memlekette hiç karanlık işler olmamış, olsa da bunları hep MİT aydınlatmış gibi… Son günlerde yazılanlara bakarsanız herkes MİT’e kefil; MİT, sütten çıkmış ak kaşık mübarek… Hükümeti destekleyen zevat kadar başından beri hükümete kök söktürenler de MİT’i masum ilan etmekte buluştular. Bir dakka ya! Hükümet bir müsteşar gönderdi diye bu kadar güvenmeyin devletin en karanlıkta kalan kurumuna. Sorun bakalım MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın kendisi kurumun içinde olduğu işlere ve elemanlarına toptan kefil mi? Size ne oluyor?

Soru çok… Savcılık soruşturmasının ‘MİT-KCK’ ilişkisi üzerine bulunan bilgi ve belgelerden hareketle başlatıldığı ifade edildi Başsavcılık tarafından. Oysa krizin ilk anlarında soruşturulan konunun MİT-PKK görüşmesi olduğu söyleniyordu. Dolayısıyla da Başbakan Erdoğan’ın ‘asıl hedef’ olduğu söyleniyor, böylece de Başbakan dolduruşa getirilmeye çalışılıyordu. İlginç değil mi?

Peki, madem asıl konu KCK içindeki MİT yapılanması ve bunların rutin görevlerini aşarak suç işlemesiydi; o halde MİT müsteşarı neden ifadeye çağrıldı? Bu sorunun da cevabını bilmiyoruz henüz. Savcılık, KCK içindeki MİT’çiler yerine MİT’in yöneticilerini sorgulamak istiyor. Tuhaf değil mi?

Bir de meselenin İsrail boyutu var. Bazı analizlere göre Hakan Fidan’ın MİT müsteşarı olmasından rahatsız olan İsrail düğmeye bastı ve müsteşarı yıpratmaya çalışıyor. Bunu söyleyenler açıkça, ‘bu soruşturmada rol olan emniyetçiler ve savcılar İsrail’e çalışıyor’ demeye getiriyorlar. Bu çok ciddi bir itham ve iddia. Nereden biliyorsunuz? Başsavcı vekili de belgeleri ciddi bulduğunu açıkladı dün. O da mı İsrail’in adamı? Öyleyse bu savcılar ve emniyetçiler KCK operasyonlarını, Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarını yürütürken de İsrail’den emir alıyorlardı, öyle mi? Saçmalamayalım lütfen…

Bir de bu işin gerisinde ‘cemaat’ ve AK Parti kavgası olduğunu söyleyenler var. İyi de ‘cemaat’ niye iktidarla kavga etsin ki? On yıldır iktidarı düşürmek için olmadık işlere soyunanların bile iktidarın elini öpmek için sıraya girdiği bir sırada ‘cemaat’in iktidarla kavgaya tutuşması hiç de akıl kârı değil. AK Parti 2002’den bu yana devlette ve siyasette hiç bu kadar güçlü olmamıştı. Yani kimse böyle bir iktidarla kavga istemez. Üstelik muhaliflerin iddialarına göre de ‘cemaat devleti ele geçirmiş’ durumda. Eee, öyleyse AK Parti’yle kavga çıkarmak mı mantıklı, yoksa iyi geçinmek mi?

Benim nihai olarak diyeceğim şudur; on yıldır verilen mücadeleyi ‘iktidar kavgası’na indirgeyenlere yuh olsun. Demokrasi, hukuk ve özgürlük mücadelesinden dönenlerin de kaşığı kırılsın…

 

Zaman, 14.02.2012

 

“Kötü adam” hangisi?

Bundan kırk yıl önce biri bana günün birinde MİT’le Birinci Şube arasında taraf tutmak zorunda kalacağımı söylese, kahkahalarla gülerdim.

(Düşünsenize, 12 Mart’ta Sansaryan’da kalırken işkenceleri 9-5 arası Birinci Şube, akşam 5’ten sonra da yarasalar gibi Sansaryan’a gelen MİT’çiler yapardı.) 

Hale bakın; son dört gündür ise hangisinin “bizimkiler”, hangisinin “kötü adamlar” olduğunu anlamak için sabahtan akşama kafa patlatıyorum! Doğrusu pek bir sonuca vardığım da söylenemez! 

Şaka bir yana, polis-yargı işbirliği ile gerçekleşen son MİT operasyonunun arka planı konusunda kafası tamamen net olan insan sayısının çok sınırlı olduğu görülüyor. 

Bu konuda birbirinden tamamen farklı iki analizle karşı karşıyayız. 

“Hedef diyaloğu çökermek” diyenler 

Bir görüşe göre (ki hükümetin de bu görüşte olduğu görülüyor) Hakan Fidan, Emre Taner ve Afet Güneş’i hedef alan bu operasyonun sebebi Oslo sürecini bir daha dirilemeyecek şekilde gömme. Bu analize göre, yargı-polis bloku MİT’in Emre Taner döneminde başlayan ve Fidan tarafından da sürdürülen “görüşmelerle çözüm” politikalarından büyük rahatsızlık duyuyor. 

Bu operasyonla hem MİT’teki “diyalogcu” kanadı hem de doğrudan Erdoğan’ı hedef alıyor. Bu arada, bu tezi savunan kalemlerden biri olan Yeni Şafak Ankara Temsilcisi Abdülkadir Selvi’den ilginç bir ayrıntı öğreniyoruz. Selvi’ye göre hükümet mayıs ayında bir ara değerlendirme yapıp psikolojik ve alan hâkimiyetinin devlette olduğu kanaati oluşursa, diyalog sürecini yeniden başlatmayı planlıyordu. Öcalan’ın da bu konuda Hakan Fidan’ı adres gösterdiği, onunla görüşmek istediğini söylediği biliniyor. “İşte bu operasyonla bu süreç engellenmeye çalışıldı” diyor Selvi. 

Eğer durum buysa; yani Kürt politikası üzerinde, daha yeni kurtulduğumuz askeri vesayetten sonra şimdi de emniyet-yargı vesayeti kurulmaya çalışılıyorsa; “süper” yargı, elindeki “süper” yetkilerle üstüne vazife olmayan bir işe burnunu sokuyor, yani siyaseti yargı eliyle dizayn etmeye kalkışıyorsa, bunun bedelini ödemesinden daha doğal bir şey olamaz. 

Hedef “Derin MİT” diyenler 

İkinci görüş ise, “son MİT operasyonunun tek amacının MİT’in derin kanadı ile KCK arasındaki köprü personeli bulmak” olduğunu düşünüyor. Bu görüşü savunanlara göre polisin KCK operasyonlarını sürdürürken ulaştığı deliller ve karşılaştığı manzara o kadar vahimdi ki, görev bilinci olan hiçbir savcı bu manzara karşısında harekete geçmemezlik edemezdi. 

Savcılar da görevlerini yaptı. Bu görüşü savunanlardan Gültekin Avcı’ya göre, “Ergenekon soruşturmalarında Ergenekon mahfillerinin ‘TSK hedef alınıyor’ propagandası ne kadar provokatif ve gerçek dışıysa, MİT soruşturmasında ‘hükümetin terörle mücadele veya müzakere politikası soruşturuluyor’ demek de o kadar akıl dışı…” ‘Hedef derin MİT’ diyenlere göre, savcılar ne Hakan Fidan’ı ne de hükümeti hedef alıyor. MİT’in kurumsal istihbarat faaliyeti değil, MİT içinde bazı unsurların KCK’yla istihbarat faaliyetini aşan çalışmaları soruşturuluyor. Bir başka deyişle savcıların tek derdi, MİT içindeki İsrail, Ergenekon ve KCK uzantılarını bulup çıkarmak… Bir yandan derin yapılar tümüyle ortaya çıkmalı deyip bir yandan da MİT’i dokunulmaz kılmaya çalışanlar hem kabul edilemez bir çifte standart hem de vahim bir gaflet içindeler… 

Gördüğünüz gibi, birbiriyle taban tabana zıt iki tezle karşı karşıyayız ve hangisinin doğru olduğuna karar vermemizi sağlayacak bilgilerden de yoksunuz. Ne savcıların elindeki belge ve bilgileri biliyoruz ne de hükümetin elindeki istihbarat raporlarını… 

Bu koşullarda yapılabilecek tek şey, temel ilkelere dönmek ve onlara sıkı sıkıya sarılmak olabilir ancak: Şeffaflık, açık yargılama, yargının bağımsızlığı, DGM’lerin tekrar hortlatılması demek olan özel yetkili mahkemelere karşı yargı birliğini savunmak, kişiye özel yasa çıkartılmasına karşı çıkmak…

Unutmayalım ki, ilkeler sadece her şeyin güllük gülistanlık olduğu zamanlar için değil; en çok da böyle zor zamanlar ve çetrefil durumlar için vardır. 

Bugün, 13.02.2012

Girelim mi, duralım mı?

Suriye meselesi tam bir çıkmaz. Türkiye açmazda. Suriye’de yaşananlar kabul edilebilir, katlanılabilir değil.

Ama bunun nasıl değiştirilebileceği konusunda kimsenin net, uygulanabilir bir fikri de yok. BM Güvenlik Konseyi’nden Esed rejimine karşı yeni yaptırım kararları gelmeyecek. Uluslararası bir askerî müdahaleye yeşil ışık yakan karar çıkması da imkânsız. Rusya ve Çin’in hem BM’de hem de ikili ilişkilerinde Suriye’ye destekleri devam ediyor.

Geriye NATO çerçevesinde bir operasyon ihtimali kalıyor. Türkiye’nin doğrudan bir NATO operasyonuna sıcak bakacağını sanmıyorum. Libya’da bu modele karşı çıkmıştı ilk önce, sonra operasyona katılmış da olsa. Türkiye, bölgeye NATO güçlerini getiren ülke olmak istemeyecektir.

Ancak oldu-bittiler de ihtimal dışı değil. Türkiye’ye yönelik Suriye’den gelen bir saldırı hem NATO’nun hem de Türkiye’nin bu konudaki tereddütlerini kırabilir. Ancak Suriye hükümetinin böyle bir yanlışa düşmesi beklenmez. Ahmakça olur bu… Tabii Suriye’den böylesi bir açık saldırı gelmeden de ‘Suriye saldırdı’ havası oluşabilir. Sınırda bazı karışıklıklar ve hatta bazı PKK eylemlerinin Suriye’den geçişlerle gerçekleştiği gibi iddialar da Suriye’ye karşı bir askerî hareketlenmeyi başlatmaya yetebilir. Dahası, Esed yönetiminin son günlerde iyice artırdığı şiddet dalgasının Türkiye’ye yönelik kitlesel göçlerle sonuçlanması da müdahale fikrini haklılaştırabilir.

Peki bütün bu operasyonel senaryoları kim yürütecek? Türkiye’nin NATO’yu arkasına alıp bu işe kalkışacağını sanmıyorum; ama NATO’suz da hem sonuç almak imkânsız hem de Rusya baskısını durdurmak. Kanımca ara formül; Arap Birliği’nin müdahale kararı aldığı, Türkiye’nin bu kararı yürütecek koalisyon güçlerine katıldığı, peşinden de NATO’nun operasyonel destek verdiği bir model gelişebilir.

Bu tür senaryoların konuşulduğuna, değerlendirildiğine kuşku yok. Gerçekleştirildiğini varsayalım. Sonuç ne olacak?

İlkesel düzeyde ‘insanî müdahale’yi desteklerim. İnsanların tek başına kendi devletlerinin zulmüne karşı koyamayacakları noktada uluslararası toplumun destek çıkması gerekir. Temelde, ahlakî sorumluluklarımızın ulusal sınırlarla sınırlandırılmasını ‘ahlakî’ bulmam. Mazlumları tiranlarıyla baş başa bırakmak, zulme seyirci kalmak, zalimden yana taraf olmaktır. Mazlumun yardımına dışarıdan, uluslararası desteğin gelme, yani insanî müdahale ihtimali caydırıcı bir faktör olabilir.

Suriye’de durumun insanî müdahaleyi meşrulaştıran bir noktaya geldiği kanısındayım. Bir yıldan az bir zamanda on bine yakın insanın öldüğü, Esed’in ordusunun tanklarla şehirlere saldırdığı biliniyor. Kendi halkına karşı böylesine kitlesel imha politikası yürüten bir yönetimin meşruiyeti kalmaz. O halk kendini savunamıyorsa dışarıdan destek moral bir yükümlülük haline gelir. Ancak sorun, ‘insanî müdahale’nin daha fazla insanî trajediye sebep olup olmayacağıdır. Herhangi bir dış müdahalenin ardından Suriye’nin içinde yaşanabilecekleri öngörmek zor değil; bir yandan Esed ordusunun girişeceği toplu katliamlar öte yandan da mezhep ve din savaşları…

Ayrıca Türkiye’nin de katlanması gereken ağır bir maliyet olacak. Ekonomik yük sorun değil, bunu konuşmak etik de değil. Benim kaygım, Suriye ile girişilecek bir savaş ve Suriye’nin yaşayacağı iç savaşın Türkiye’nin dengesini, kimyasını bozabilecek olması.

Etrafına düzen veren bir Türkiye, içerideki yeniden kuruluş sürecini aksatacaktır. Yeni anayasayı da Kürt meselesine çözüm ihtimalini de unutmak zorunda kalabiliriz. Müdahaleye taraf olmuşsanız bunun operasyonel başarısı ve başarının pekiştirilmesi temel öncelik olur. Başaramazsanız çünkü, artık bölgede kimse sizi ciddiye almaz. Güç kullandığınızda bu riski göze almışşsınız demektir. Oysa Türkiye bölgede yıllarca çok etkin biçimde ‘yumuşak gücü’nü kullandı. Bu gücü kullandığınızda kaybetmezsiniz. Sizi dışlamayacakları gibi, korkmazlar, size karşı bloklar oluşturmaya kalkmazlar. Çünkü yumuşak güç modelinde herkes kazançlı çıkar, ama en fazla bir çekim merkezi olmayı başaran yumuşak güç sahibi. Suriye macerası demokrasiyi zedeleyerek, ekonomiyi zayıflatarak, orduyu merkezî bir güç olarak yeniden tahkim ederek yumuşak güç özelliklerimizi hırpalayabilir. Ama Suriye halkını Esed’in insafına terk etmek de insanlığımızı azaltabilir… Açmaz sadece Türkiye’nin değil, teker teker hepimizin açmazı.

Zaman, 10.02.2012

Değer eğitimi ve liberal pozisyon

 

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’yla girdiği bir polemikte “dindar nesiller yetişmesini istiyoruz” demesi geniş yankılara yol açtı.

Hemen her kesimden bu söze yönelik eleştiriler geldi. Bu arada, bazıları da liberal düşünce adına yazdı, konuştu. Bu yüzden, liberal düşüncenin genel ilkelerini seçici olarak, işine geldiğinde il-liberal [liberal olmayan] fikir ve uygulamalara yarayacak şekilde ve tek taraflı değil, genel olarak savunan biri olarak, bu sözün içine oturduğu değer eğitimi hakkında liberal açıdan bir iki şey söylemek benim için şart oldu.

Önce şu gerçeğin altını bir kez daha çizelim: İnsanlar, hayvanlardan farklı olarak, değer taşıyan varlıklar. Böyle olmaları “eşyanın tabiatı” icabı. O kadar ki, değerlerden arındırılmış insanın insan olma sıfatını en azından bir anlamda kaybetmesi mümkün. Değerlerin nasıl meydana geldiği ayrı ve uzun bir tartışma, ancak, tartışılamayacak olan, ‘yeni insanların’ (yeni nesillerin) büyükleri tarafından bilinçli veya bilinçsiz, sistematik veya dağınık bir değer aktarım sürecine maruz bırakılması. Birtakım mahzurları olduğu iddia edilebilecek olmakla beraber bu hem insana birçok fayda sağlar hem de kaçınılmaz. Aileden başlayarak insan gruplarının yeni mensuplarına değerleri öğretmesi ve benimsetmesi olağan. Dinler de, bir inanç yumağı ve bir toplumsal varoluş formu olarak bir taraftan değerlere kaynaklık yapmada, diğer taraftan onları yeni nesillere aktarma ve benimsetmede en önemli sosyal kurumlardan biri.

Geniş hacimli toplumlar kelimenin tam anlamıyla bir değer çoğulculuğu vasatıdır. Kendi haline bırakılan toplumda, yani sivil toplumda, irili ufaklı birçok değer sistemi aynı anda bir arada yaşar. Ortak yaşayış zamana, zemine ve başka bazı faktörlere bağlı olarak, yakınlık ve flört kadar rekabet ve çatışmayı da ihtiva eder. Ortak barışcıl yaşayış, ortak hayatın usulî kurallarına uyulduğu sürece, kusursuz olmasa da, varoluşsal imkânsızlığa yol açacak çapta problemler doğmadan sürer gider. Ancak, kimi değer sistemlerinde, özellikle keskin ve radikal olanlarında, diğer değer sistemlerini tasfiye etme ve kendini bütün topluma egemen kılma arzusu potansiyel olarak mevcuttur. İşte bu noktada, en geniş kamusal organizasyon olarak devleti bunun aracı yapma arayışı devreye girer. Özellikle vurgulamak gerekir ki, devleti, dinî kaynaklı değer sistemleri kadar, seküler değer sistemleri de kullanmak ister. Böylece, açık toplumda doğal, sivil ve barışçıl bir süreç olan değer eğitimi, devletin el atmasıyla bir bombaya, bir tek tipleştirme, baskılama ve tahakküm aracına dönüşür.

Muhafazakâr bir politikacının, dünya görüşünün sonucu olarak, dindar nesiller yetişmesini istemesi doğal. Bunu ifade eden söz, eğer sivil toplumda çocuklarını dindar olarak yetiştirmek isteyenlerin önüne devlet engellerinin çıkartılmamasını, varsa onların kaldırılmasını kastediyorsa, bir liberalin bunu memnuniyetle karşılaması beklenir. Tabii, buradaki dindarlığın, sadece Sünni Müslümanlığı değil, küçük büyük tüm cemaatlerin ve grupların kendi dinlerine bağlılığını kapsayacak biçimde anlaşılması şartıyla. Elbette, değer eğitimi serbestliği klasik anlamda bir dine dayanmayan (ateistlerinki, deistlerinki gibi) değer sistemlerini de kapsayacaktır. Bunun olabilmesi için devletin hiç değilse değer eğitimine burnunu sokmaması veya çok sokmaması ön şarttır. Yani bu alanda devletin ilk görevi pozitif (teşvik edici) değil negatif bir pozisyon alması, pozitif pozisyon alacaksa ayrımcılık yapmamasıdır. Eleştiri konusu yapılan sözle kastedilen devletin bir tek değer sistemini (Sünni İslamı) esas alan bir değer eğitimiyle dindar nesiller yetiştirmesiyse, bu, şüphesiz, liberal açıdan, kabul edilebilecek bir politika olamaz. Böyle bir eğitim politikası toplumda barışı değil, çatışmayı teşvik eder. Değer çoğulculuğunu öldürür. Özgürlüğü boğar, tahakkümü, bağnazlığı ve zulmü besler. Bu yüzden, liberalim diyen herkesin buna kesin olarak karşı çıkması umulur.

BAŞBAKAN’A ABARTILI REAKSİYON

Bununla beraber, bu söz etrafında yapılan tartışmalara bakıldığında şunları tespit etmek mümkün. İlk olarak, abartılı bir reaksiyon söz konusu. Başbakan yukarıda eleştirdiğim bağlam içinde konuşmuş olsa dahi, bu, netice itibarıyla bir fikir açıklamasından öteye geçmez. Bu fikri beğenmeyen kimseler olarak uygun cevabı verir ve onu çürütürüz. Söz, ülkede devlet tekelindeki değer eğitiminde Sünni İslam anlayışının egemen kılınmakta olduğunun işareti olarak kullanılamaz. Bu istikamette bir gidiş olduğuna dair veri yok. İkincisi, eleştirilerin bazen din düşmanlığına dönüşmesi. Liberal pozisyon din ve vicdan özgürlüğünü tanır ve değer eğitimini bunun bir parçası olarak görür. Dahası da var; akıllı ve mantıklı bir liberal, kendisi şahsen dinî inanç sahibi veya dindar olmasa da, dinin, deyim yerindeyse, en önemli ‘sosyal sermaye’ler arasında yer aldığını bilir ve dine ve dindarlara düşmanlık yapmaz. Zira, ‘sosyal sermaye’ olarak dinler sadece dindarların değil, tüm toplumun ortak varlığıdır. Liberalin karşı çıkacağı din veya dindarlık değil, dinî kaynaklı fanatizmi de kapsayacak şekilde her türlü fanatizmdir. Ayrıca, bir toplumda dindarların var olması birçok toplumsal yarar sağlar. Din, ahlakın ve dürüstlüğün, tek değilse de, en önemli kaynağıdır.

Son olarak, eleştiri getiren herkesin, fakat özellikle liberal sıfatını kendine yakıştıran bir kısım zevatın bir samimiyet ve tutarlılık testinden geçmesi gerekir; aksi takdirde bu konuda söyledikleri ciddiye alınamaz. Bir kişi, gerçekten liberalse, değer eğitiminde devlet tekelciliğinin her türüne karşı çıkmalı ve bunu kamuya deklare etmelidir. Devletin klasik anlamda dini esas alan bir değer sistemini yeni nesillere dayatması ne kadar yanlış ve haksızsa, sözde seküler başka değer sistemleri için bunu yapması da aynı derecede haksız ve yanlıştır. Bu sözüm ona liberaller şimdiye kadar Türk eğitim sistemindeki ideolojik dayatmacılığa hiç tepki vermedi. Çocukların anaokulundan üniversite mezuniyetine kadar Kemalist endoktrinasyona maruz bırakılmasına itiraz etmedi. Totaliter, militarizm aşılayan, insanı kullaştıran, aklın gelişmesini engelleyen, his ve heycanları bile kontrol etmeyi hedefleyen ant, ders ve ritüellere eleştiri getirmedi. Dinî değerleri de kapsayacak şekilde çoğulculuğu savunmadı. Bu kimseler bu son olayda da tabloyu tam olarak göremedi ve daha önce birçok kez olduğu gibi, liberallik testinden sınıfta kaldı.

Zaman, 10.02.2012

 

Gençlik, Devlet ve Özgürlük

 

Dindar nesil-ateist nesil bağlamında kamuoyunda yoğun bir tartışma yapılmaktadır. Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kılıçdaroğlu arasında cereyan eden tartışma, iki siyasetçi arasında gerçekleşen bir polemik olma niteliğini aşmış bulunmaktadır. Siyasi açıdan bakıldığında bu tartışma ile Ak Parti’nin dindar parti imajını güçlendirdiğini, CHP’nin ise dine antipatik resmi ideoloji partisi görüntüsünü teyit ettiği şeklindeki bir manzaranın ortaya çıktığını söylemek mümkündür. Aslında nesil tartışması bizim kadım tartışmamızdır. Akif-Fikret kavgası, Asım ve Haluk üzerinden neslin nasıl olacağına dair bir kavgaydı. Necip Fazıl, zamanın ve mekanın sahibi bir nesil tahayyül etmiştir. Nesil, olgusu toplumsal bilinçaltında çok yoğun anlamları ve karşılığı olan bir olgudur. Yapılan tartışmada Erdoğan’ın, dindar nesil söylemiyle kolektif bilinçaltına başarılı bir şekilde hitap ettiği görülmektedir. Nesil üzerinden yürütülen bu tartışmaya özgürlük ve çoğulculuk açısından nasıl bakılması gerektiğine dair ilkeli ve tutarlı bir perspektifin ortaya konmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Biz bu bağlamda konu ile ilgili özgürlükçü ve çoğulcu bir yaklaşım ortaya koymaya çalışacağız.

Her toplum, değişik dinlere, kültürlere, dillere ve etnik kökenlere mensup insanlardan meydana gelmektedir. Farklılık ve çoğulculuk, insan ve toplum olmanın doğal bir sonucudur. İnsani çeşitliliğin kaynağı, bireyin çocukluk, gençlik, orta yaş ve yaşlılık dönemlerinde  sahip olduğu kendisine özgü karakteristikleri ve gelişim özellikleridir.Toplum, insan hayatının farklı gelişim dönemlerine ait özelliklerin kendisini göstermesiyle farklılaşır ve çeşitlenir.Bu bağlamda insan yaşamındaki hiçbir dönem, bir diğerinden daha üstün ve değerli değildir.Her dönemin kendisine özgü bir biricikliği ve değeri bulunmaktadır. Bir yetişkin çocuktan, genç yaşlıdan değerli olmadığı gibi, üstün de değildir. Toplum, çocuk, genç ve yaşlının kendilerine ait özgünlükleri ve özellikleri özgürce tezahür ettikleri bir yapıdır.

Herhangi bir gelişim dönemine ait insanlar temelinde toplumu dizayn etmeye kalkışmak, toplumsal çoğulculuğu ve doğallığı inkar anlamına gelmektedir. Kolektivist ve totaliter ideolojiler, bir toplum mühendisliği projesi ve bir toplum ütopyasına sahip olmalarından dolayı, kendi ütopyalarına uygun toplum projesini gençlik üzerinden gerçekleştirmenin mümkün olduğuna inanırlar. Kolektivist ve totaliter ideolojiler, gençliği kof bir şekilde yüceltirler, gençliğe kendi ideallerinin emanet edileceği mukaddes insanlar olarak bakarlar.Gençliği fetişleştirmek, kolektivismin ve totaliteryanizmin önemli özelliklerinden birisidir.

Kolektivist ve totaliter ideolojiler, çok yaldızlı sözlerle gençliği kof bir şekilde yüceltmelerine rağmen aslında yaptıkları genç bireyleri nesneleştirmekten başka bir şey değildir. Gençler, totaliteryanizm için gerçekleştirilmek istenen toplum mühendisliğinin araçlarından başka bir şey değildirler. Totaliter ideolojiler, gençleri nesneler olarak eğitirler ve onlara nesne olarak hitap ederler. Gençlerin, özgün ve özgür bireyler olarak kendilerini gerçekleştirmeleri erdem olarak görülmediği gibi, böyle bir şey arzu da edilmemektedir. Gençler, totaliter ideolojilere kendilerini adadıkları ve onlara işlevsel olarak hizmet ettikleri sürece değerli nesneler olarak yüceltilirler ve övülürler.

En büyük güç ve iktidar merkezi olan devletler, toplumu kontrol etmenin gençliği zapturapt altına almaktan geçtiğinin çok iyi farkındadırlar. Bundan dolayı devlet, çoğunlukla eğitim yoluyla kendisine uygun bir gençlik yetiştirmek için büyük bir çabanın içinde olur. Devlet, gençliğin sahibi olarak gençliğin başıboş bırakılmaması gerektiğinden hareketle kendisine uygun standartlar içinde bir gençlik yetiştirmeyi kendisinin doğal bir görevi addeder. Gençliğin yetiştirilmesinin devletin doğal görevi oldudğu düşüncesinin toplumun çoğunluğu tarafından içselleştirilmesi hali, özgürlük ve çoğulculuk açısından kaygı vericidir.

Devletin, niteliği ne olursa olsun bir gençlik yetiştirme şeklinde bir görevi yoktur. Devletin bir toplum projesi olamayacağı gibi bir gençlik projesi de olamaz. Toplumda yaşayan farklı toplumsal kesimler, kendi ideallerine uygun bir gençlik ve nesil yetiştirmek için faaliyet içinde bulunabilirler.Örneğin dini bir grup dindar bir nesil yetiştirmek için çalışabileceği gibi, Atatürkçü Düşünce Derneği de Kemalist bir gençliğin yetişmesi için çaba gösterebilir. Gençliği yetiştirmek devletin değil, toplumun görevidir.

Bireysel özgürlükleri ve toplumsal çoğulculuğu korumak için gençliğin yetişmesinde toplum tek aktör olmalıdır. Ancak ülkemizde devlet, sahip olduğu resmi ideolojinin doğası gereği kendisine göre bir gençlik yetiştirmeyi kendisinin anayasal görevi saymaktadır. 1982 Anayasası’nın 58. Maddesi resmi ideoloji çerçevesinde bir gençlik yetiştirmenin devletin anayasal görevi olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: “Devlet, istiklal ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müspet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.” Şimdiye kadar hazırlanan taslakların hiçbirinde bu maddenin tamamen kaldırılması önerilmemiştir. Birçok STK, hazırladıkları taslaklarda bu maddenin yerine kendi ideolojik tercihine uygun gençlik yetiştirmenin devletin anayasal görevi olduğunu ifade etme yoluna gitmiştir. Bu madde anayasadan tamamen çıkarılmalıdır ve yeni anayasada devlete hiçbir şekilde gençliği yetiştirme görevi verilmemelidir.

Nesil tartışması, sadece Ak Parti-CHP arasında geçen kısır bir polemik değildir. Gençlik ve nesil konusu, demokrasi, özgürlük ve çoğulculukla yakından ilintilidir. Tartışmada kilit soru şudur: Gençliği devlet mi yoksa toplum mu yetiştirecektir? Devletin gençliği yetiştirmeyi kendisine görev haline getirmesi, özgürlük, demokrasi ve çoğulculukla bağdaşmamaktadır. Değişik toplumsal kesimlerin farklı gençlik projelerine sahip olması sivil, özgürlükçü ve çoğulcu bir toplumda yaşamamız için olmazsa olmazdır. Nesil konusunda şimdiye kadar ideolojik olarak her şey söylenmesine rağmen, henüz şu söylenmemiştir: Bırakın! Gençler ne olacaklarına kendileri karar versin, devlet ve başkaları değil! 

 

Yusuf Tanrıverdi – Eğitim ideolojiden arındırılmalı

Röportaj: Murat Aksoy

Türkiye’nin demokratikleşme, sivilleşme ve normalleşme yönünde ilerleyip ilerlemediğini daha çok asker-sivil ilişkilerine, yargının konumuna bakarak söylüyoruz. Ki son yıllarda bu konularda büyük değişimler var. Ancak öyle bir alan var ki, o alanda olan değişimler demokratikleşme, sivilleşme yolunda çok daha anlamlı ve kalıcı izler bırakmaya aday. Bu alan eğitim. Bu alanda son yıllarda önemli değişiklikler yaşanıyor. Sembolik gibi görünen bazı kararlar aslında niteliksel olarak gelecek kuşakların daha özgür yetişmesine imkan sağlayacak. Mesala Milli Güvenlik dersinin kaldırılması. Sadece sembolik açıdan değil, eğitim zihniyetinin sivilleşmesi açısından da çok tarihi bir adım. Eğitimde neler oluyor, neler olmalı? Eğitiminde manzara nedir, neler yapılmalı? Bu soruları kendisini her dinlediğimde içinde olduğu muhafazakâr geleneğe bakıp her seferinde düşüncelerini çok “anarşist” bulduğum Özgür Eğitim Sen Genel Başkanı Yusuf Tanrıverdi’ye sordum.

Son yıllarda eğitim alanında ciddi arayışlar var. Şuradan başlayalım. Eğitimde neler oluyor?

En başta şu tespiti yapmamız gerekir. Bilindiğinin aksine eğitimi pedagoji değil, politika yönlendirir. Türk eğitim sisteminin üzerinde kurulduğu politikayı 1938 ile 1946 yılları arasında tek parti döneminin en uzun Eğitim Bakanlığı yapan ve bu süreçte Türk Milli Eğitim ideolojisini ete kemiğe büründüren Hasan Ali Yücel sayısız söylev ve demeçleriyle eğitimin temel politikalarını ifade etmiştir. Yücel bakanlık görevine başlarken verdiği demeçte “İrfanımıza, kuvvetli hamlelerle yeni bir hayat veren Atatürk’ün ve Büyük Türk Milleti’nin şuur ve iradesini temsil eden Milli Şef’in direktiflerine uyarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin kültür meselelerinde tespit ettiği prensiplere, hükümet programımızda yazılı esaslara dayanarak” görev yapacağını duyurmuştur.

Ne demek bu?

Yani Türk Milli Eğitim ideolojisi Kemalist siyasal bir öğreti temelinde yapılandırılmıştır. Milli Eğitim Temel Kanunu bu amacını 2. maddede “Türk Milli Eğitimi’nin genel amacı, Türk Milleti’nin bütün fertlerini, Atatürk inkılâp ve ilkelerine ve Anayasa’da ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı…” yurttaşlar yetiştirmek olarak açık bir şekilde tanımlar. Yine 2547 sayılı YÖK Kanunu’nda yüksek öğretimin plan ve programlamasını “ana ilkeler” doğrultusunda düzenlerken bi-rinci ilke olarak “Öğrencilere, Atatürk inkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilincinin kazandırılması sağlanır” şeklinde düzenlenmiştir. Siyasal öğretileme özellikle 12 Eylül darbesi sonrası oldukça belirgin hale getirildi. Kemalizm öğretisi yalnızca İnkılâp Tarihi ve Milli Güvenlik dersleriyle sınırlı kalmayıp tüm derslerin içine yayıldı.

TEMEL SORUN İDEOLOJİK EĞİTİM

Yani eğitim sisteminin temel sorunu bu ideolojik bakış mı?

Bu sistem beşikten mezara kadar Kemalizm’e iman edip, bağlanmaları, resmi ideolojinin dışındaki tüm ideoloji, inanç ve düşünceleri zararlı ve yıkıcı akımlar olarak görmeleri tüm yurttaşların bu inanç içinde olmaları eğitim yoluyla sağlanmaya çalışılmaktadır. İnsan hakları, özgürlükler temelinde kültürel değerlerinin bütünleştiği, kaynaştığı bir eğitim müfredatı ye-rine, devlete, ideolojisine mutlak bağlılığı esas alan müfredat Cumhuriyet’in kuruluşundan beri sürdürülmektedir. Mevcut müfredat hakkında eski Milli Eğitim Bakanlarından Erkan Mumcu’nun dediği gibi “bu eğitim sistemi ancak ideolojik mutandlar yetiştirir” tespiti oldukça yerindedir. Her gün okulların önünde askeri bir nizamla ve komutlarla dizilen öğrencilere okutulan “andın” içeriğine bakıldığında eğitim sisteminin temel amacı net olarak gözükür.

EĞİTİM SİVİLLEŞİYOR

Son dönemde yapılan değişikler eğitimi ideolojiden arındırma girişimleri midir?

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer MEB Teşkilat Kanunu’nda değişikliğe giderek bakanlığın görevleri arasından ideoloji aşılamayı çıkarttı. Bakanlığın bundan böyle ideoloji aşılamak gibi bir görevi olmayacaksa bunun gereği olarak da Milli Eğitim’le ilgili tüm kanun, yönetmelik, ders kitapları ve içeriklerinde gerekli düzenleme ve değişikliklerin yapılması beklenen bir durumdur. Türkiye’nin girmiş olduğu sivilleşme, demokratikleşme, askeri vesayetten arınma, bir hukuk devleti olma süreci siyasal öğretileme üzerine kurgulanan eğitim sistemini de gündeme almaya zorunlu kılmaktadır.

Yani eğitim, demokratikleşme sivilleşmenin parçasıdır…

Bugün sivil anayasayı tartışıyoruz. Sivil ve özgürlükçü bir anayasayı besleyecek olan sivil ve özgürlükçü bir eğitim sisteminin yetiştirdiği nesiller olacaktır. Metin üzerinde en ideal hukuku yazın ancak anlam bulabilmesi onu uygulayacak insanla mümkün olacaktır. İnsan faktörü önemlidir. Sivilleşme ve demokratikleşmenin neliği konusunda bilgi, kültür geliştirememiş, insan haklarının, özgürlüklerin değerini bilmeyen ve algılamayan kimselerin elinde en özgürlükçü metinler bile en baskıcı ve totaliter uygulamalara evirilebilir. Bu açıdan eğitim sisteminin sivilleşmesi değerleridir.

 

Mesleki eğitime vizyon katmak gerek

Eğitimde son yıllarda mesleki eğitime ağırlık verildi. Bu olumlu bir gelişme midir?

Meslek liselerimizde yeni vizyonumuz dünya vatandaşı yetiştirmek olmalıdır. Başbakan Sayın Erdoğan geçenlerde yaptığı bir konuşmada meslek liselerinin liseler içindeki oranının yüzde yetmişe çıkartılacağını ifade etti. Bu olumlu bir yaklaşımdır. Ancak sayıyla birlikte meslek liselerine yeni bir vizyon lazım. Kanaatimizce yeni vizyonun üçayağı olmalıdır.

Nedir onlar?

Birincisi; meslek liselerinde bölümler yeniden ele alınmalıdır. Piyasada karşılığı kalmamış ya da iş alanı daralmış bölümler revize edilmelidir. Yeni iş alanlarına yönelik ve iş imkânı geniş bölümlere daha çok öğrenci kontenjanı açılmalıdır. Meslek liselerinin idari yapısında değişiklik yapılmalıdır. Bir işletme gibi düşünülmeli ve yönetilmelidir.

İkincisi…

Meslek liselerimizde iyi verilmiş alan bilgisinin yanında iletişim teknolojisini iyi kullanma eğitimi verilmelidir. İletişim teknolojisini kullanma bilgisi öğrencilerimize alanlarıyla ilgili yenilikleri takip edebilme bilgi ve görgüsünü sürekli geliştirme imkânı verecektir. Sadece ülke içinde değil kendi sektörüyle ilgili dünyada ki gelişmeleri takip edebilme imkânı kazanacaktır. Üçüncüsü; meslek liselerimizde mutlaka iyi düzeyde İngilizce eğitimi verilmelidir. İngilizce eğitimi alan meslek liseli çocuklarımız “dünya vatandaşı” sıfatını kazanacaktır. Yalnızca ülkesinde değil ülke dışında da iş bulabileceklerdir. Bu da gençlerimizin istihdam sorununa büyük katkı sağlayacaktır. Vasıflı, nitelikli, iletişim sorunu olmayan iyi yetişmiş bir meslek sahibine dünyanın her yerinde ihtiyaç duyulduğu unutulmamalıdır.

 

Ders kitapları yeniden yazılmalıdır

Bundan sonra olması gereken değişikler neler?

Eğitimin sivilleşmesi adına yapılması gereken daha çok şey var. İdeolojik dayatmalar tüm ders kitaplarından arındırılmalıdır. Ülkemizin çok kültürlü, etnik kimlikli yapısına yer verilmelidir. Türk Mehmet’in, Kürt Mehmet’in, Laz Mehmet’in, Çerkez Mehmet’in, Arap Mehmet’in ve Agop’un Çanakkale’de yan yana yattığı gerçeği siyasetçilerimizin dillerinde olduğu gibi ders kitaplarında da yer almalıdır.

Anadillerde eğitim sosyal barış ve eşit yurttaşlık hakları açısından tanınmalıdır.

Andımız kaldırılmalıdır. Kılık kıyafet yönetmeliğinde yapılacak küçük bir değişiklikle başörtüsü sorunu hem öğretmenler hem de öğrenciler için çözülmelidir. Zorunlu din dersi uygulaması seçmeli hale getirilmelidir. Bununla birlikte cemaatlerin dini eğitim veren özel okullar açmasına imkân verecek anayasal düzenleme yapılmalıdır. İbadet özgürlüğünü engelleyici uygulamalara son verilip okullarda öğretmenlerin ve öğrencilerin bu haklarını kullanabilmeleri için mescitler açılmalıdır.

Öğrencilere tek tip kıyafet uygulamasından vazgeçilip serbest kıyafete geçilmelidir.

Sınıf geçme yerine ders geçme uygulamasının daha yararlı olacağı düşüncesindeyiz.

Okul yönetimine öğretmenler, veliler ve öğrencilerin katılacağı okul meclisleri hayata geçirilmelidir. Müfredatını kendisi yapan, ders kitaplarını kendisi hazırlayan özel okulların açılmasına imkan sağlanmalıdır. Eğitim devlet tekelinde zorunlu olmaktan çıkartılmalıdır. Evde eğitim gibi alternatifler de düşünülmelidir.

 

Katsayı engelinin kaldırılması 28 Şubat’la hesaplaşmanın ilk adımıdır

Başka neler yapılmalı eğitimin sivilleşmesi için?

Eğitimin siyasal öğretilemeden arındırılabilmesi için daha yapılması elzem reformlar var. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp tarihi dersleri liselerden üniversitelere kadar okutulmaktadır. Bu ders yalnızca bir tarih anlatımı olmayıp Kemalist düşüncenin, devlet, yurttaş bunlar arasındaki ilişkinin niteliği, Türk kadını (Cumhuriyet Kadını), Türk erkeği ve bunların batıcı yaşam modeli üzerine kurgulanmış bir toplum mühendisliği içeriğindedir. Osmanlı toplum yapısındaki tüm toplumsal değerleri geri ve ilkel olarak tanımlayan, “aydınlanmanın” ilerleme düşüncesini prensip olarak benimseyen bu ders kitabındaki tarih anlatımı da oldukça yanlıdır. Bir gecede alınan kararla ilan edilen Cumhuriyet sanki irticaya/İslami kesime ve Kürtlere karşı verilen ulusal bir savaş sonucu zorluklarla kurulduğu gerçek dışı imalarıyla doludur. Şapka Kanunu gibi bir dayatma, harf değişimi gibi saçmalık ilericilik olarak okutuluyor. Devleti, ideolojiyi, etnik kimliği öne olan, farklılıklara kapalı, ülkenin çok kültürlü yapısını yok sayan, inkârcı bir eğitim anlayışla; barış, adalet, eşitlik ve dayanışma içinde bir toplum olmamızın önündeki en büyük engellerden biridir. Görevi artık ideoloji aşılamak olmayan bakanlığın bu dersi okutuyor olması görev tanımıyla çelişmekte olduğunu düşünüyoruz.

Ortaöğretimdeki katsayı mağduriyeti sona erdi. Bunun anlamı nedir?

Katsayının engelinin kaldırılmasının anlamı 28 Şubat despotizmiyle hesaplaşılmasının bir göstergesi olarak okumak gerekir. Katsayı, İHL’lere yönelik bir operasyondu. Bütün meslek liselerimizi olumsuz yönde etkiledi..

 

Milli Güvenlik dersi askeri vesayetin eğitimdeki eliydi

Milli Güvenlik dersinin kaldırılması bu yönde bir girişim mi?

Muvazzaf subayların, resmi elbiseyle okullarda ders vermek suretiyle çocuklara militarist fikirler aşıladıklarını ve 28 Şubat sürecinde öğretmenleri fişledikleri ifademiz hakkında TCK 301. Madde’den hem “Cumhuriyeti” hem de “Devletin askeri teşkilatını” alenen aşağılamaktan iki kez cezalandırma talebiyle hakkımızda dava açılmıştı.

Derse gelen hocalar neden fişliyor öğrencileri?

İddialarımız Balyoz darbe planlarında ve Ergenokon soruşturmalarında fazlasıyla ortaya çıkmıştı. Ergenekon soruşturma kapsamında tutuklanan emekli Binbaşı Fikret Emek’in evinde ele geçen belgeler arasında öğretmenlerin, okul müdürlerinin, müfettişlerin ve milli eğitim müdürlerinin fişlendiği bir dosya ortaya çıkmıştı. Ülkenin siyasetine, ekonomisine, hukukuna, basınına el atıp vesayet altına alan TSK’nın eğitim gibi önemli bir kuruma el atmaması ve vesayet altına almaması elbette düşünülemezdi. MGD askeri vesayetin eğitim üzerindeki somutlaşan yüzüdür. Dersin içeriğinde verilen iç-dış tehdit konularıyla bir paranoya yaratılmak isteniyordu. Düşman tehdidi ve korkusuyla yetişen gençlerin askerin ülkenin tüm meselelerine müdahil olmak istemesini anlaması ve içselleştirmesi ve kabullenmesi sonucu bekleniyordu. Tüm komşu ülkelerin düşman, İsrail’in ise dost ve müttefik olarak betimlenmesi üzerinden gençlere verilmek istenen mesaj, 28 Şubat’ı örgütleyen generallerin bölge siyasetine ilişkin pozisyon alışları ve bunu gençlere empoze etmeleri kabul edilebilecek bir tutum değildi. MGD’nin kaldırılmış olması eğitimin sivilleşmesi açısından önemli bir adımdır.

Siz bu dersin kaldırılması dışında andımızın kaldırılmasını da istemiştiniz…

Milli Güvenlik dersiyle ilgili görüşlerimizi ilk defa 2006 yılında İlkav’ın düzenlediği “Resmi İdeoloji Kıskacında Eğitim Sistemi ve Din Eğitimi” konulu panelde dile getirmiştik. Gerek Milli Güvenlik dersinin içeriğine ilişkin gerekse dersi subayların vermesine ilişkin eleştirilerimizi yapmış ve bu dersin kaldırılmasını dile getirmiştik. Bu talebimizi ve andımızın kaldırılması talebimizi Mehmet Ali Birand sunduğu haber programında üç gün “şok haber” olarak işlemiz ve kimi TV’lerde “susturun bu adamı” yaklaşımıyla programlarında yer vermişlerdi. Zor zamanda konuşmuştuk.

ANDIMIZ KARA GÖMLEKLİLER MARŞIYLA ÖRTÜŞÜYOR

And neden kalkmalı?

Süreç içinde bazı değişikliklere uğrayan bu marş 1933’de eski Milli Eğitim Bakanı Reşid Galip tarafından yazılıp okullarda okutulmaya başlamıştır. Büyük ihtimalle “andımız” Nazi Almanya’sına ya da Mussolini İtalya’sına öykünerek ortaya çıkmıştır. Mussolini İtalya’sında okullarda okutulan “kara gömlekliler marşı” içerik olarak “andımızla” örtüşür. Lideri yücelten, devlete bağlılığı kutsayan, ırkını tüm ırklardan üstün görüp onu gurur kaynağı yapan bir içeriğe sahiptir her iki marş da. İnsanın tesadüfî özelliklerinden biri olan “ırkı” kutsayan bir gençlik hedeflenir. Bahsedilen ülkeler yaşadıkları demokratik gelişme sonucunda evrensel değerlerle örtüşmeyen toplumu her açıdan tek tipleştirmeye ve insana seçme hakkı tanımayan sanal ve uydurulmuş kutsal serenomilerden vazgeçtiler. Ancak ülkemiz siyaseti ve sosyal hayatı halen ağır bir Kemalist ideoloji baskısı altındadır. Bireyin kendi başına bir değer olarak algılanmadığı, tanınmadığı ve saygı duyulmadığı ülkemizde, totaliter ideoloji baskı ve dayatmalarını kendi sanal kutsalları üzerinden sürdürmeye devam ediyor. Eğitim sistemimiz; bireyi, farklı etnik kimlikleri, farklı inançları ve yaşam formlarını inkâr etmek ve yok saymak üzerine kurgulanmıştır. Devlet erkânı her ne kadar “asimilasyon” yapıldığını reddetse de, eğitim sistemi tüm özüyle asimilasyoncudur. Asimilasyon sadece etnik kimlikler üzerinden değil, inanç ve seçme hürriyeti üzerinden de yapılmaktadır. Bir asimilasyon metni olan Andımız kaldırılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Şafak, 30.01.2012

 

Devletin dine en büyük iyiliği

Ben dindar bir nesil yetişmesini isterim. Ama devlet eliyle değil.

Çünkü devlet, dindar bir nesil yetiştirmek için en kötü araçtır. Bu hem ahlaki bakımdan böyledir, hem de insanı dinden-imandan edeceği için.

Bu konuda devlete görev vermek, her şeyden önce, ahlaki bakımdan kötüdür. “Ahlakın altın kuralı”ndan hareketle söyleyelim: Benim çocuğuma yapılmasını istemediğimi başkasının çocuğuna yapmamalıyım.

Kamusal eğitimin şu veya bu din veya ideoloji yönünde nesil yetiştirmeye koşturulması, her şeyden önce adalete aykırıdır.

Dinde zorlama anlamına geleceği için, din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır.

İnsan haklarına dayalı demokratik devlet ilkesine aykırıdır.

Devlet bütün çeşitliliğiyle toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamak için kurulmuş araçsal bir değer ise, toplumun efendisi veya amiri değilse, hizmetinde olduğu insanların çocuğunu, onların arzusu hilafına eğitemez.

Adaleti, ahlakı geçelim, bu işi devlete yüklemek, devlet beceriksiz olduğu için, bütün devletler öyle olduğu için, devletin bastığı yerde ot bitmediği için de yanlıştır. “Büyük mutfakta iyi yemek pişmez” der kamusal eğitimi eleştirirken Nietzsche, daha ne desin!

***

Dindar nesil yetiştirmek istemek de aksini istemek kadar meşrudur. AK Parti de dindar nesil isteyebilir. Önemli olan, bunun nasıl yapılmak istendiğidir.

Başbakan Erdoğan “öğrenci formatlamak bizim işimiz değil” diyorsa, bu önemli. On yıllık AK Parti iktidarında, eğitim yavaş ve kısmi de olsa, özgürleşme yolunda mesafe kat etti, bu çok daha önemli.

AK Parti Hükümeti, eğitimi özgürleştirerek, çeşitlilik ve çoğulculuk temelinde onun önündeki engelleri kaldırarak dindar nesil yetiştirmeyi düşünüyorsa, bence hiçbir sorun yok.

Ama gerçek anlamda özgür bir eğitimin diğer bütün gereklerini de yapmalı.

Tevhidi Tedrisat dayatmasını kaldırmalı. Zorunlu din dersini kaldırmalı. Milli Eğitim ve YÖK kanunlarını değiştirerek, eğitimde Atatürkçülüğün öğrenciye zorla şırınga edilmesi anlamına gelen maddeleri kaldırmalı.

Yükseköğrenimde bile “Atatürk İnkılapları ve ilkeleri

doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı” öğrenci yetiştirmeyi amir hüküm olarak koyan “Yükseköğretim Kanunu”nun olduğu ülkede, bırakın özgür eğitimi, üniversite mümkün olabilir mi?

Sivil toplumun dini eğitim ve din eğitimi (ikisi farklı ve din ve vicdan özgürlüğü için ikisi de gerekli) verme, bunun için okul kurma ve müfredatını belirleme hakkını, bütün inanç grupları için aynı anda tanımalı.

Ve devlet dinin yakasından düşmeli.

Devletin dine bundan büyük iyiliği olmaz.

Özgürlüğe de.

***

Başta CHP olmak üzere, kreşten post-doktoraya Atatürkçü eğitimin seksen yıldır devlet politikası olduğu bir ülkede yaşadıklarını unutup, Kemalist nesil yetiştirmeye dayanan mevcut eğitim sistemini bir kez bile eleştirmeden, dindar nesil yetiştirme meselesi üzerinden iktidara yüklenenlere gelince…

Onları kendi haline bırakalım.

Adaletin, mantığın ve demok-rasinin doğal seleksiyonuna güvenelim.

Star, 09.02.2010

Santoro, Zirve ve Dink cinayetinde JİTEM izi

0

Röportaj: Murat Tokay

Avukat Orhan Kemal Cengiz, Hrant Dink cinayetinden önceki sürece dikkat çekiyor: “İçeride ‘Misyonerlik arttı’ diyenler, dışarıya ‘İslamcılar Hıristiyanları kesiyor’ mesajı veriyordu. Santoro, Dink ve Zirve cinayetleri ile de bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi.”

Orhan Kemal Cengiz, Radikal ve Todays Zaman yazarı, hukukçu, insan hakları savunucusu… Malatya Zirve davasında katledilenlerin avukatlığını yapıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde köy yakmalar, faili meçhul cinayetler gibi davalarda avukatlık yapmış bir isim. Hrant Dink davasını da yakından takip ediyor. Cengiz, Dink cinayetinin, Sontoro ve Zirve Yayınevi katliamıyla birlikte ele alınması gerektiğini belirtiyor. “Santoro, Dink ve Malatya cinayetleri Ergenekon işi.” diyen Cengiz, AK Parti’nin Dink cinayetini bir namus borcu bilip olayın aydınlatılması için çaba sarf etmesi gerektiğini söylüyor. Cengiz’le, Dink’in öldürülmesinden Ergenekon davasına, Uludere’den tutukluluk süresine birçok konuyu konuştuk.

-Hrant Dink davasında ‘örgüt yok’ kararı herkesi şaşırttı. Avukat olarak siz nasıl değerlendirdiniz kararı?

Mahkeme topu taca attı. ‘Bu beni aşıyor’ dedi.  Topu Yargıtay’a atmayıp eldeki verilerle bile örgüt kararı verilebilirdi çok rahat. Dosya daha geniş olabilirdi. Jandarma, polis soruşturulabilirdi. Bunların hiçbiri derinlemesine yapılmadı.  Mahkeme ‘örgüt’ demeye cesaret edemedi.

-‘Cesaret edemedi’ derken?

Bu benim iyimser yorumum. ‘Acaba bir gizli el müdahale mi ediyor?’ diye sormadan da edemiyor insan. Cesaret edememişlerdir ve perde arkasından bir müdahale olmuyordur inşallah.  Hrant Dink davasında ‘örgüt var’ denip ceza verilseydi de yine bir şey yapılmamış olacaktı. Ama kötünün kötüsü bir karar çıktı.

-O gizli el Ergenekon örgütü olabilir mi?

Malatya davasında beklediğimiz ikinci iddianame var. Hrant Dink kararını gördükten sonra ‘Acaba Malatya davasındaki ikinci iddianame gün yüzüne çıkmadan tozlu raflara mı gidecek, bir el arkadan bunlara müdahale mi ediyor?’ diye kaygıya kapıldım. Biliyorsunuz Malatya’da da aynı yüzeysellikle başlamıştı dava. Daha sonra Deniz kod adlı görgü tanığı çıktı. Bu işi Malatya jandarmasının örgütlediğini Ergenekon savcılarına anlattı. Sonra operasyon yapıldı. Ergenekon’un çekirdek kadrosunun misyoner cinayetlerinde işin içinde olduğunu görüyoruz. Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya katliamlarıyla bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. 3 cinayet işlendi; ama polis daha sonra Samsun, Mersin, Diyarbakır, İzmir ve başka illerde benzer cinayetleri engelledi.

-‘Bir taşla birkaç kuş’ derken hedef neydi?

Ergenekon’un planı Santoro’dan başlayarak her ay bir Hıristiyan öldürerek dünyaya bir mesaj vermekti. ‘Dincilerin iktidara gelmesiyle Türkiye’nin Hıristiyanların kıtır kıtır kesildiği bir ülkeye dönüştüğü’ mesajıydı bu. Böylece Türkiye’de yapılacak bir askerî darbede dışarıdan gelen muhalefeti kesmek, azaltmak amaçlanıyordu.

-Hrant kararı, Ergenekon’un başarısı gibi okunabilir mi?

Malatya’da ikinci iddianame çıkmaz yahut zayıf ilişkilerle çıkarsa o zaman hepimizin oturup en baştan ‘Ne oluyor?’ diye sorması lazım.

-Temyize gidildi kararla ilgili. Sonraki safhalar neler?

Temyiz kalkar, karar onaylanabilir, dosya kapanır, bu kez dava Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gider. Zaten soruşturulmayan kamu görevlileriyle alakalı AİHM’nin ciddi eleştirileri olmuştu. ‘Jandarmanın, polisin ihmali var,  bütün bunları katarak yargılamayı yapacaksın’ dedi, Türkiye buna uymadı. Bence burada hükümetin alacağı tavır önemli. Hükümet bu işi genişletebilir.

–Hükümet kanadından da karara eleştiriler geldi.

Ben tatmin olmadım. Adalet Bakanlığı’nın Santoro kararını bozdurup yeniden açtırmasını beklerdim. Misyoner cinayetlerinin ilk halkası Santoro. Kafes Eylem Planı, dosyanın yeniden açılması için bir fırsattı, o dava açılsaydı bağlantıları daha net görebilirdik. Hükümet çıktı ‘biz de tatmin olmadık’ dedi; ama ihmali olanlar onların emri altındaki insanlar. İktidar yargıya müdahale etmesin; ama jandarmayı, polisi soruştursun. Hrant Dink cinayeti hükümetin namus borcuydu ve bu ödenmedi.  Hrant Dink önemli bir isim ve sadece manipülasyon amacıyla öldürüldüğünü düşünmüyorum. Hükümet’e karşı işlenmiş bir cinayet var ortada; fakat Hrant çok önemli bir figürdü. İçeride Ermeni meselesini herkesin anlayacağı dille ifade ederken diğer taraftan Ermeni diasporasına Türklerden neden nefret etmemesi gerektiğini anlatıyordu. İki toplum arasında köprü vazifesi görmeye çalışan bir isim.

-‘AK Partiye karşı işlenmiş bir cinayet’ yorumunu hangi verilerden hareketle söylüyorsunuz?

Hatırlayın, 2007 ve 2008’de yabancı medyada konuşulan tek şey sadece Hıristiyan cinayetleriydi. Bu cinayetlerin hükümeti hedef aldığı çok açık. Bütün bu cinayetlerdeki planın darbeye giden yolu kolaylaştırmak olduğunu düşünüyorum. Bu cinayetlerin çözülmesinde hükümetin çok önemli bir sorumluğu var; çünkü kendi döneminde işlenmiş cinayetler. Uğur Mumcu cinayetinden bahsetmiyoruz. Hükümet Ergenekon soruşturmasıyla beraber asker üzerinde kontrol sağladı. Bu işin üzerine gitmemek için bir bahanesi kalmadı. Jandarma görevlilerini yargı önüne çıkarmak için bir gayrete girebilirdi, girmediğini görüyoruz. Tekrar ediyorum, Hrant Dink cinayetinin çözülmesi hükümetin namus borcudur.

-Hrant Dink cinayetinde  hep polisin ihmali konuşuluyor. Jandarmanın ağır ihmali olmasına rağmen bir gözbağcılık mı yapılıyor. Jandarma bu işin neresinde?

Jandarma demeyelim de JİTEM’in bilmenin ötesinde bu işin zeminini hazırladığını hatta planladığını düşünüyorum. Bunu Malatya’da daha net görüyoruz. Trabzon’da da Yasin Hayal direkt jandarmayla bağlantılı, Erhan Tuncel hem emniyet hem jandarmayla bağlantılı. Trabzon jandarmasının ya da JİTEM’cilerin sorumluluğunun sadece bilip kulağının üzerine yatmakla sınırlı olmadığını düşünüyorum. Üç cinayetin de -Santoro, Dink ve Malatya- darbeye giden yolda JİTEM tarafından planlanıp uygulandığını düşünüyorum.

-Dink kararından sonra 20 binden fazla insan Agos’a yürüdü. Yürüyüşü hükümet karşıtı bir zemine çekme gayreti de vardı. ‘Ergenekon yok’ diyenler niçin ‘örgüt var’ demeye başladı? Çelişki görüyor musunuz?

Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, PKK’ya sempati duymayacak birileri bakıyorsunuz tuhaf bir PKK sevgisiyle karşınıza çıkıyor. Bunun gibi… Hükümetin çok yanlışları var, tamam da bu başka bir düzey. Besbelli ki Hrant Dink’i öldüren örgüt hükümet değil, başka bir yapı.

-Siz Dink’in öldürülmesinden sonraki safhadan çok öncesiyle ilgilisiniz sanırım…

İkisiyle de ilgiliyim. Ama cinayeti anlamak için öncesine dikkatle bakmak gerekiyor. Ortodoks Patrikhanesi’nde toplanan çekirdek Ergenekon grubu hep bu işin içinde. Hrant Dink’e karşı dava açtırıp onu hedef tahtasına oturtanlar, Agos önünde gösteri organize edenler, Dink yargılanırken mahkeme önünde hakaret yağdıranlar ve o mahkemeyi ‘ziyaret edenler’ hep onlar. Bunlar tesadüf olabilir mi? Biliyorsunuz, Hrant’ın duruşmasına bir ziyaret olmuştu. Türkiye dinamiklerini çok iyi bilen Hrant bundan duyduğu kaygıyı dile getiriyordu. Adam ölmeden önce kendisinin işaret ettiği şeyler araştırılmış değil. Veli Küçük Ergenekon denen soğuk  bir şeyden tutuklu. Somut bağlantılar hiçbir şekilde araştırılmadı. Eğer bu ilişkiler mercek altına alınsaydı Ergenekon’dan Hrant Dink’e gidilecekti. Yapılmadı.

-Ne yapılmalıydı?

Ergenekon soruşturmasının göbeğinde misyoner cinayetleri var. Darbe iddialarına odaklanıldığı için işin bu tarafı ihmal edildi. Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin mali kaynakları nelerdir, kimlerle ilişkisi var, bunlar yüzeysel ele alındı. Ergenekon davası bu yönde derinleştirilebilseydi, ‘Lobi belgesi’ çerçevesinde kurulan ‘Kuvvacı dernekler’, onların anti-Hıristiyan faaliyetleri, ‘lümpen gençlerin örgütlenmesi’ konsepti, ‘Kafes Eylem Planı’ ve diğer bütün suikast planları arasındaki ilişkileri görebilecektik. Hrank Dink cinayeti, sadece Dink dosyasından hareketle çözülecek bir cinayet değil.

–Hıristiyan cinayetleri neden Ergenekon soruşturmasının göbeğinde? Niçin bu kadar önemli?

Millî Güvenlik Kurulu’nda 2001 yılında misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle başlayan bir süreç var. 2002’den itibaren sık sık MGK’da gündem oluyor misyonerlik. Bence misyonerliğin ‘ulusal düşman’ ilan edilmesiyle Ergenekoncular kendilerine ‘taban’ yaratmak için altyapı çalışmalarına başlıyor. Hrant üzerinden ciddi bir operasyon söz konusu. O dönemde  jandarmadan para ve istihbarat desteği alan Ergun Poyraz, ‘Misyonerler Arasında Altı Ay’ diye bir kitap yazıyor. Büyük nefret dalgasının ilk salvosu bu kitap. Aynı zamanlarda jandarma istihbaratı, bir jandarma çavuşu olan İlker Çınar’ı ‘misyonerlerin’ arasına sokuyor. Bu kişi ‘papaz’ oluyor. Daha sonra ikinci bir emirle tekrar ‘Müslümanlığa dönüyor’ ve Zekeriya Beyaz’la beraber kanal kanal gezerek ekranlardan nefret yayıyorlar misyonerlere. O günleri hatırlayın, müthiş bir misyoner avı başlamıştı. 2004-2005 yıllarında birdenbire ‘Kuvvacı dernekler’ pıtrak gibi bitiyor. Perinçek’in Aydınlık’ı her sayısında misyonerliği işliyor. Başında Sinan Aygün’ün olduğu Ankara Ticaret Odası arka arkaya misyonerlikle ilgili raporlar yayımlıyor. Kemal Kerinçsiz mesaisinin önemli kısmını, misyonerleri izleyip onlara dava açtırmaya harcıyor. Bütün bu Ergenekoncu taifenin toplantılarını yaptıkları Türk Ortodoks Patrikhanesi’nin basın sözcüsü Sevgi Erenol MGK’ya ‘misyonerlik’ brifingleri veriyor. Bu işin ciddi ve uzun bir hazırlık safhası var. Emre Günaydın, Zirve katliamından sonra Malatya’da 40 kilise olduğunu söylüyordu. Tüm bunlara baktığımızda ciddi bir dizayn olduğunu görüyoruz.  Ergenekon savcıları bunları doğru düzgün araştırmadı. Enerjilerini başka yere harcadılar. Ama şu verilere baktığımızda dünyanın neresinde yapılırsa yapılsın bu savcının dikkatini çeker.

-Veli Küçük’e Dink cinayeti sorulmadı mı?

Çok yüzeysel soruldu. Türk Orkdoks Patrikha-nesi’nde toplanan isimler iyi araştırılırsa bu ilişkiler ortaya çıkar. Bu yapılmadı. Misyonerlik üzerinden bir taşla birkaç kuş vurulmak istendi. Ergun Poyraz, bir yandan misyonerlikle ilgili kitaplar yazıyor diğer yandan Abdullah Gül’le ilgili kitap hazırlayıp Gül’ün Yahudi lobisi adına çalıştığını iddia ediyordu. Bir yandan içeride misyonerlik üzerinden sağcı, solcu ve muhafazakârları ortak bir düşman etrafında birleştirmek amaçlanıyor öbür taraftan da ‘hükümet bunlarla yeterince mücadele etmiyor’ diye suçlanıyordu… Gülen cemaatini ‘dinlerarası diyalog kuruyor’ diye suçluyorlar, yurtdışına çıkınca da ‘dinciler geldi, Hıristiyanları kesiyor’ diye propaganda yapıyorlardı. Çok amaçlı büyük bir kampanya oluşturuldu.

-Dink’in katledilmesinden sonra sizin işaret ettiğiniz bu fotoğrafa dikkat çeken çok az insan var. Bu kişilerin aynı zamanda Ergenekon’u sulandırmak için kalem oynattıklarını görüyoruz…

Ergenekon iki şekilde sulandırıldı.  Birinci olarak özellikle medyadaki belli kalemşorlar ve CHP ciddi bir şekilde sulandırdı. Sürekli olarak haksız soru işaretleri ürettiler, en somut delilleri bile uydurulmuş gibi sundular. Darbe planlarını, çıkan silahları görmezden gelerek yaptılar bunu. İkinci sulandırmayı da maalesef savcılar yaptı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden burs alan 5 bin kişiyi araştırmak gibi garip işlere giriştiler. Savcılar Hıristiyanlara saldırılarda JİTEM’in failleri ortadayken onları araştırmayarak sulandırdılar davayı. Çok ciddi insan hakları ihlalleri işlediğini bildiğimiz kişileri soğuk bir Ergenekon üyeliğinden yargıladılar.

-Savcıları eleştirirken haklarını da teslim etmek gerekmiyor mu?

Tabii ki çok önemli adımlar attılar. Bir tarafta Doğu Perinçek’in bir yanda Veli Küçük’ün olduğu bir örgüt ortaya çıktı. Ergenekon davasının yarattığı iklimi küçümsememek lazım.  

-‘Ergenekon davasının yarattığı iklim’ derken?

Türkiye’nin başını ağrıtan manipülasyonları yapan insanlar içeride, tutuklu. Ülke bir nefes aldı, aydınlar nefes aldı. 301’den davalar açılıyordu. Aydınlar korumayla geziyordu. Ergenekon davası başladıktan sonra gayrimüslimlere yönelik tehdit ve saldırılar azaldı. Faili meçhul cinayetler bitti. Çok şey yapıldı. Ama çok daha ciddi bir dava olabilirdi. Geçmişteki suçları, suçluları ifşa eden bir yere gidebilirdi.

-Davanın az sayıda savcıyla yürütülmesi böyle bir sonucu doğurmuş olabilir mi?

Büyük çaptaki davaların bir iki savcıyla götürülmesi mümkün değil,  bir ekip olmalıydı. Ergenekon bağlantısı ve bağlantılı olduğu davaların ayrı savcılık ekibiyle yürütülmesi gerekiyordu. Dava başka bir yere giderdi. Tabii şunu da belirtmek gerekiyor.  Savcılara demokratik bir baskı olmadı. ‘Daha önemli konularla uğraş’ diyen bir Allah’ın kulu çıkmadı. Savcılar ve mahkeme koca bir Ergenekon örgütü ile karşı karşıya kaldı. Sol bu davaya destek vermedi, Kürtler tamamen arkalarını döndü. Onların Silivri’nin önünde yatıp kalkıp mahkemeye baskı kurması gerekiyordu. Alevilere yönelik suikast planları vardı. Onların da desteği olmadı. Bu kadar büyük bir davayı demokratik bir muhalefet olmadan yürütemezsiniz. Savcının yanında yer alacak güçlü bir avukatlar grubunun olması gerekiyordu, olmadı. Medyada davanın sağlam çekirdeğine sahip çıkacak, diğerlerini eleştirecek bir duruş gerekiyordu. Bu anlamda hükümete yakın gazeteler de kötü bir rol oynadı. Davaya hiçbir eleştiri getirmedi. Davayı korumanın yolunu savcının savunması gibi algıladılar. Dolayısıyla dava sahipsiz kaldı bir anlamda.

-Medyada Ergenekon’u magazin boyutuyla ele alan, sulandırmaya çalışan ciddi çaba vardı… Taraf, Zaman, Star, Bugün gibi gazeteler bu süreçte ciddi katkı da koydu…

Tabii ki. Eleştirdiğimiz medya organlarının desteği olmadan bu dava götürülemezdi. Ama daha güçlü bir rol oynayabilirlerdi. Davanın özüne sahip çıkarken insan hakları standartları konusunda uyarıcı olabilirlerdi. İnsan hakları argümanları davanın içini boşaltmak isteyenlerce kullanıldı. O bakımdan biraz talihsiz bir atmosfer içinde yürüdü dava. Bir grubun ciddi manipülasyon çabasını unutmamak lazım. Davada yapılan hatalar da o insanlara fırsat verdi.

-Dava sürecinde en çok eleştirilen tutukluluk süreleri oldu. Ergenekon sanıklarının tutuklu yahut tutuksuz yargılanmasında ölçü nedir?

Ergenekon dosyasını ikiye ayırmak lazım. Ergenekon’da bir grup var ki dünyanın neresinde olursa olsun tutuklu yargılanır. Bunlar silahlı külahlı dışarı çıktığında tanıklara baskı yapabilecek insanlar. Bunları herkes biliyor ve tutukluların çoğu bu gruba dâhil. Gazeteci gibi tehdit etme imkânı olmayan insanların tutuksuz yargılanması gerekiyordu. Onların tutuklu yargılanmaları dava üzerinde şaibe yaratıyor. ‘Ergenekon davası muhalefeti susturmak için açıldı’ diyorlar sonra. Medya ve politikacılar söz konusu olduğunda bu araçların daha dikkatli kullanılması lazım. Bu, ‘yargılama sonunda sağlam deliller varsa o insanlar mahkum olmasın’ anlamına gelmiyor. Tutuklansın bu insanlar. Ama bu tedbir Türkiye’de bir ceza gibi uygulanıyor. Sadece bu davayla ilgili değil. Keşke kullanılmasa.

-Tutuklu yargılanan gazeteciler üzerinden dava aleyhinde bir kampanya yürütülüyor. Gazetecilerin tutuklanmasına ne diyorsunuz?

Ahmet Şık’la Nedim Şener’in tutuklu yargılanmasını doğru bulmuyorum.  Özellikle  Şık bakımından delillerin zayıf olduğunu düşünüyorum. Tutuklu yargılanmasını mazur gösterecek hiçbir şey yok. İçeride tutulmaları davaya zarar veriyor.  ‘Gazetecilere dava açılmasın’ demiyorum. Savcılar, hâkimler Veli Küçük’le aynı pozisyonda görmemeli bazı sanıkları. Ayrıca gazetecilerin tutuklanması, davalar açılması manipülatörlere malzeme sunuyor. Ahmet Altan ve Perihan Mağden, Türkiye’yi iyisiyle kötüsüyle anlatan insanlar. Bunlara Başbakan adına  dava açılması üzücü. Bu davalar Türkiye’yi yurtdışında faşizm varmış gibi anlatanlara malzeme sunuyor. Hükümet kendi reformlarını da gölgede bırakmış oluyor.

-Avrupa’da nasıl işler tutukluluk süresi?

Silahlı grup her yerde tutuklanır, bir kısmı da delillerin toplanmasından sonra serbest bırakılırdı. -Ergenekon operasyonları sürecinde askerî vesayet geriledi. Geçenlerde Murat Belge “Güçlü bir dış destekle, askerî vesayet geri gelebilir.” diye yazdı. Siz de katılıyor musunuz?

Ciddi bir reform olmadığı sürece askerî vesayet uyuyan bir virüs gibi. Bünyeden tamamen atılmış değil, Militarist ruh bünyede uyumaya devam ediyor. Bundan kurtulmanın yolu tam demokratikleşme. Devletin hesap verir bir hâle gelmesi.

-Dink meselesi ve tutuklu gazeteciler tartışılırken Başbuğ tutuklandı. 12 Eylül yargı önüne çıkacak. Bu gelişmeler demokrasi adına sevindirici değil mi?

Güzel gelişmeler. Başbakan’ın ‘Başbuğ tutuksuz yargılanabilir’ diye bir açıklaması oldu. Keşke Tayyip Bey, Hrant Dink davasının çözülmesi için mahkemeye, emniyet müdürüne,  jandarmaya çağrıda bulunan bir tavır gösterebilseydi. Anayasanın bir türlü hazırlanmamış olması, Kürt sorunu konusunda adımların yarım bırakılması beni endişelendiriyor. Başbakan Erdoğan statükoyla barışmaya çalışıyor gibi bir görüntü veriyor. Umarım yanılıyorumdur.

-Ergenekon davasına yaklaşımı KCK soruşturmasında da görüyoruz. ‘Karşısında olanlar’ ve ‘her şeyiyle sahiplenenler’ şeklinde iki grup var. KCK tutuklamaları olmamalı mı?

Silah, bomba temin eden, emir veren, olayın şiddet kısmına bulaşanların tutuklanmasına kimse bir şey diyemez. Başında Murat Karayılan’ın olduğu bir örgütlenmeden bahsediyoruz. Kimse bunu masum göstermesin. Son derece otoriter bir tablo ortaya koyan bir KCK sözleşmesi var. Ama diğer taraftan Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu sınırına dayanan tutuklamaları görüyoruz. ‘Terör örgütüne yardım ve yataklık’ gibi geniş yorumlarla bu davalar yürütülmemeli.

-İki haftadır JİTEM binasının bahçesinde kazılar sürüyor. Birçok kemik çıktı toprak altından. Siz de geçmişte faili meçhul davalarını takip ettiniz. Bu kazılardan ne çıkar?

Başlı başına çok önemli bir olay. Ergenekon’daki bir grubun darbeye teşebbüsten yargılanıp asıl bu suçlardan yargılanmaması adalet adına utanç verici bir şey. Bugün JİTEM’in bütün kurucuları Ergenekon’dan yargılanıyor. Diyarbakır’da küçük bir JİTEM davası görülüyor. Ergenekon’un artık buralara ilerlemesi gerekiyor. Son söyleyeceğim şudur: Darbeyle ilgili yeterince delil toplandı. Bununla ilgili bir an önce karar verilmeli ve daha sonra faili meçhuller, bu kişilerin faili meçhullerdeki rolleri, köy yakmalardaki, JİTEM’deki pozisyonları gibi yargılamalar devam etmeli.

Aksiyon, 06.02.2012

 

Modernizm özgürlük değildir

Can Dündar, Milliyet’teki köşesinde, “Porno kliplerine karşı edepli diziler” başlıklı bir yazı yazdı geçenlerde. RTÜK’ün televizyonlardaki “müstehcenlik çağrıştıran” dizilere müdahale etmesinden yola çıkarak “son 10 yılda muhafazakâr bir bulutun toplumun üstüne çöreklendiğini” savundu. Ardından da ekledi:

“Roman içeriklerinden, dizilerin ‘aile değerlerine uygunluğuna’ kadar çok geniş bir yelpazede kendini hissettiren bir iklim bu… Kentli yaşam tarzı, bağnaz bir kuşatmaya alınıyor. Modernizmin genişlettiği özgürlük sınırları giderek daraltılıyor.”

Dündar’a kısmen katılacağım bir yön var. Ama, ona gelmeden, şu ifadeye biraz odaklanayım:

“Modernizmin genişlettiği özgürlük sınırları…”

Bu, önemli bir ifade, çünkü sadece yazarının değil tüm bir “Cumhuriyet rejimi”nin ve onun seçkinlerinin bakış açısını yansıtıyor: Onlara göre bir toplum ne kadar modern (veya “çağdaş”) olursa, o kadar “özgür” olmuş oluyor.

Modernliğin karanlık yüzü

Oysaki dünya tarihindeki “modern dönem”e baktığımızda çok daha karmaşık bir tablo görüyoruz: Evet, bir tarafta “hak ve özgürlükleri” koruyup genişleten liberal demokrasiler var. Ama diğer tarafta da, insan özgürlüğünü geleneksel despotların hiç birinin başaramadığı düzeyde ezen totaliter rejimler. Hitler de çok modern yani, Stalin de, Pol Pot da…

Dahası, bilimsel ve iktisadi gelişmeyle kendiliğinden evrilen “modernlik” ile, bu sonucu zorla sağlamaya kalkan “modernizm” farklı şeyler. Modernliğin en azından liberal kısmında var olan özgürlük, “modernizm”de sadece şanslı azınlıklar için var.

Gelin, Türkiye örneğinden açıklayayım demek istediğimi. Cumhuriyet rejiminin “modernizm” projesinin ne olduğunu hepimiz biliyoruz: Kemalizm. Peki soralım; Kemalizm Türkiye’yi daha özgür kıldı mı?

Kendisini “Cumhuriyet çocuğu” ya da “Cumhuriyet kadını” sayanları özgür kıldığı söylenebilir. Ama aynı şeyi geleneksel dindarlar, Kürtler veya gayrımüslimler için söylemek hiç mümkün değil.

Aksine, bu grupların ilk ikisi tüm Osmanlı döneminde, gayrımüslimler de Islahat sonrasında Cumhuriyet döneminden daha özgürdüler. Tekke ve dergahları kimse kapatmamış, Kürtleri kimse “Türkleştirmeye” kalkmamış, kiliselere ve ruhban okullarına kimse musallat olmamıştı.

Cumhuriyet ise modernliğin liberal yüzünü değil, otoriter yüzünü benimsediği için tüm bu grupların özgürlüklerini daralttı. Bu gerçeği örtmek içinse, ülkenin “bağımsız” olması “özgür” olmasına yetiyormuş gibi gösterdi. (Oysa, bağımsızlık elbette şarttır; ama unutmayın Kuzey Kore de bağımsızdır.)

Endişeler ve özgürlükler

Bugün “Cumhuriyet elden gidiyor” telaşı içindeki “endişeli modern”lerin bir kısmı, başkalarının da kendileri kadar özgür hale gelmesine tahammül edemeyen tipler. Kusura bakmasınlar ama, onların göz zevkine göre toplum düzenlemesi yapma (örneğin başörtü yasaklama) devri artık geçiyor. Ve bu bir özgürleşme hamlesi.

Ama söz konusu modernlerin “yaşam biçimi”nin de özgürce sürmesi şart. Aksine halde, eskiden “modernizm” tarafından çiğnenen özgürlük, şimdi de “gelenekselcilik” tarafından çiğnenmiş olur.

Fakat burada bir de “ortak alanlar” var ki, bunun unsurlarından biri, Can Dündar’ın belirttiği televizyon meselesi: Düğmeye bastığımız anda karşımıza çıkan ekranlarda hangi “ahlak kriterleri” geçerli olacak?

Bu soruya her toplum kendi kriterlerine göre cevap verir. Örneğin ABD, Batı Avrupa’ya göre çok daha muhafazakardır. Dolayısıyla Amerikan televizyonlarındaki “çıplaklık” çok sınırlıdır. Ama aynı ülkede isteyenler için sınırsız erotik ve pornografik yayın kanalları da vardır.

Türkiye’de de öyle olmalı: Ortak alanlarda asgari müşterekler, özel alanlarda sınırsız özgürlük…

 

Star, 08.02.2012

Soru yanlış olunca

Bir haftadır süren “dindar bir nesil yetiştirmek” tartışması yanlış bir platformda yürüyor.

Başbakan “dindar gençlik yetiştirme” fikrinde ısrar ediyor. Karşı çıkanlara “Siz tinerci bir gençlik yetiştirmemizi mi tercih ederdiniz” diye soruyor. Karşı taraf “çağdaş gençlik” diyor; bu defa başbakan “hem dindar hem çağdaş olunamaz mı yani” diye cevap veriyor. 

Kısacası herkes, “nasıl bir gençlik yetiştirmeliyiz” sorusuna kendi siyasi ve ideolojik duruşuna göre bir cevap veriyor. 

Oysa bu sorunun kendisi yanlış. Soru yanlış olunca da cevapların herhangi birinin doğru olma ihtimali yok. 

Doğrusu soruyu şu şekilde sormak olurdu: “Devletin ya da hükümetlerin herhangi bir türlü nesil yetiştirmeye hakları ya da bu konuda bir görevleri var mıdır, yok mudur?” 

İdeolojik devlet taraftarları dışında hiç kimsenin bu soruya olumlu cevap vermesi mümkün değildir. Eğer devletin ideolojik bir aygıt olmaktan çıkmasını istiyorsak, devletin şöyle ya da böyle bir nesil yetiştirmekle görevi olmadığını da kabul etmemiz gerekir. Nesiller, bireylerden oluşur ve o bireylerin nasıl yetişeceğine, nasıl bir dünya görüşüne, nasıl bir din ya da ahlak anlayışına sahip olacağına; isyankâr mı yoksa itaatkâr mı, milli ve manevi değerlerine bağlı mı yoksa kopuk mu olacağına önce onların aileleri, yetişkin oldukları zaman da kendileri karar verir. 

“Ama Anayasa bana bu görevi veriyor” diyor Başbakan ve 24. maddeyi işaret ediyor. 

Gerçekten de Anayasa’nın 24. maddesi “Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında yapılır” diyerek Erdoğan’ın yaptığı yoruma da kapı açmış oluyor. Aslında yalnız bu madde değil, mevcut anayasamızda devlete, toplumun şu ya da bu kesimini biçimlendirme, “koruma altına alma” adına müdahale etme kapısını açan başka maddeler de var. 

Mesela gençliği koruma ile ilgili madde… Mesela, aileyi koruma ile ilgili madde… 

Ne var ki, bu maddelerin hepsi zaten kaldırılması gereken maddeler. 

Biz bu maddelerin şimdiye kadar toplumu şu ya da bu biçimde denetlemek, kontrol etmek, birey haklarını ortadan kaldırmak için kullanıldığına çok tanık olduk. Hatırlayalım; jakoben-vesayetçi yönetimler Kur’an kurslarını kısıtlarken, başörtüsünü yasaklarken hep “gençleri ve çocukları koruma” maddesine atıf yaptı. O gençler için neyin iyi olduğunu aileleri bilemez ancak devlet bilebilir dedi. RTÜK aklına eseni “müstehcen yayın” gerekçesiyle yasaklarken, dizileri ya da kimi sabah programlarını yayından kaldırırken “aileyi koruma” maddesini kullandı. Çeşitli dönemlerde içki kısıtlamaları ile ilgili olarak da yine aynı maddeler kullanıldı. 

Ve biz her defasında, çocukların nasıl eğitileceğine karar verme hakkının devlette değil ailelerde olduğunu; gençlere ahlaki formasyon verilmesinden devletin değil ailenin sorumlu olduğunu tekrarladık. Aynı şekilde, devletin aileyi korumak diye bir görevi de olmadığını; hangi ailenin korunmaya değer olduğuna, hangisinin ise yıkılmasının daha iyi olacağına en iyi o aileyi oluşturan bireyler bilir, devlet bu işlere burnunu sokmasın dedik. 

O yüzden de şimdi bu yanlış maddelere atıf yapmak Sayın Erdoğan’ı haklı kılmıyor. Tam tersine bize, söz konusu maddelerin yeni anayasa yapılırken mutlaka kaldırılması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor. 

Eleştirene bak 

Ne var ki bu tartışmada Erdoğan’ı eleştirenlerin büyük çoğunluğuna “tencere dibin kara, seninki benden kara” demekten başka söylenecek söz yok. 

Çünkü onlar, Cumhuriyetin başından bu yana gençlik üzerinde sürüp giden endoktrinasyon çabalarına karşı çıkmadılar. Karşı çıkmak bir yana, tam tersine bunu misyon addettiler. Türkiye’de genç kuşaklar Cumhuriyet tarihi boyunca devlet tarafından biçimlendirilmeye çalışıldı. Milli Eğitim sistemimizin tek amacı genç kuşakları endoktrine etmek oldu. Eğitim denen şey, çocukları bilgilendirmek değil belli bir tornadan geçirmek için yapıldı. Herkesin Atatürkçü olmaya mecbur bırakıldığı, resmi tarihle beyinlerin yıkandığı on yıllar yaşandı. 

Bütün bunlara karşı çıkmayanların şimdi birinin çıkıp da “ben de dindar bir gençlik yetiştirmek istiyorum” demesine karşı çıkmaya ne hakkı var? 

Düşünün ki, Erdoğan’a bu konuda eleştiri yöneltenlerin büyük çoğunluğu, bir yandan da “Andımız kaldırılıyor” diye kıyameti koparıyorlar. Bacak kadar çocuklara, her Allah’ın günü “varlığım Türk varlığına armağan olsun” dedirtiyor; gençlere damarlarında akan kanın diğer ırkların damarlarındaki kandan daha asil olduğunu söylüyorlar. Dini endoktrinasyona karşı çıkıyor ama 90 yıldır süren ırkçı endoktrinasyonun devamı için cansiperane mücadele ediyorlar. 

Tabii bu durumda, Erdoğan’a yönelik eleştirilerinde hiçbir şekilde haklı ya da inandırıcı olamıyorlar. 


Bugün, 08.02.2012